Bilimsel Devrimlerin Yapisi – Thomas S. Kuhn

Thomas S.Kuhn
BİLİMSEL
DEVRİMLERİN
YAPISI
İHI) liJCC’dcn.ÇçvIlcn
Nlltyö Kuya»
Thomas S. Kuhn
BİLİMSEL
DEVRİMLERİN
YAPISI
İngilizceden Çeviren
nilüfer KUYAŞ
a
yaymUt
Thomas S. Kuhn
BİLİMSEL
DEVRİMLERİN
YAPISI
İngilizceden Çeviren
nilüfer KUYAŞ
aâan yayrıaifc
THE STRUCTURE OF SICENTIFIC REVOLUTIONS
BİLİMSEL DEVRİMLERİN YAPISI
THOMAS S. KUHN
İNGİLİZCEDEN ÇEVİREN
NİLÜFER KUYAŞ
ÇEVRİLEN METİN
THE UNIVERCITY OF CHİCAGO PRESS
İNGİLİZCEDEN GENİŞLETİLMİŞ 2. BASKI/1970
ALAN YAYINCILIKTA
Birinci Baskı : Ekim 1982
İkinci Baskı ;Mart 1986
Üçüncü B askı; Eylül 1991
Dördüncü B askı: Ekim 1995
Dizgi-Kapak Düzeni : Pano Grafik
B askı: Mart Matbaacılık Sanatları
Tel: (0212) 212 03 39 – 212 03 40
ISBN 975 – 7414 – 42-5
Çatalçeşme Sk. Torun Han No.4ü Kat :3 Cağaloğlu – İSTANBUL
Tel: (0212) 511 26 00 Fax; (0212) 528 00 69
THESTRUCTUREOFSICENTIFIC REVOLUTIONS
BİLİMSEL DEVRİMLERİNYAPISI
THOMAS S.KUHN
İNGlLlZCEDENÇEVİREN
NİLÜFER KUYAŞ
ÇEVRİLEN METİN
THE UNIVERCITY OF CHICAGO PRESS
İNGlLlZCEDENGENİŞLETİLMİŞ 2. BASKİ/1970
ALAN YAYINCILIKTA
BirinciBaskı :Ekim 1982
İkinciBaskı:Mart 1986
Üçüncü Baskı:Eylül 1991
Dördüncü Baskı:Ekim 1995
Dizgi-Kapak Düzeni :Pano Grafik
Baskı :Mart Matbaacılık Sanatları
Tel: (0212) 212 03 39 – 212 03 40
ISBN975 – 7414 – 42 -5
atan yayrcSk
Çatalçeşme Sk. Torun Han No.40Kat :3 Cağaloğlu – İSTANBUL
Tel: (0212) 51126 00 Fax: (0212) 528 00 69
İÇİNDEKİLER
Çevinnenin Sunuşu……………………………………………………………………….. 7
Ö nsöz………………………………………………………………………………………………………………………….40
I. Giriş : Tarihe Düşen Rol ………………………………………………………………46
II. Olağan Bilime Giden Y o l………………………………………………………………………53
III. Olağan Bilimin Doğası…………….. 63
IV. Olağan Bilim Bulmaca Çözüyor…………………………………………………………….72
V. Paradigmalann Önceliği…………………………………………………………………………79
VI. Aykmhk ve Bilimsel Keşiflerin Ortaya Çıkışı……………… 86
VII. Bunalma ve Bilimsel Kuramlann Ortaya Çıkışı……………………………………….97
v n i. Bunaluna Gösterilen Tepki……………………………………………………………………106
IX. Bilimsel Devrimlerin Doğası ve Zorunluluğu……………………………………….. 118
X. Dünya-Göıüşü Değişikliği Olarak Devrimler……………………………………….. 132
XI. Devrimlerin Görünmezligi……………………………………………………………………150
XII. Devrimlerin Sonuçlanması…………………………………………………………………… 156
X ni. Devrimler Yoluyla İlerleme ……………………………………………………………… 168
Sonsöz-1969………………………………………………………………………………………………………………178
1- Paradigmalar ve Topluluk Yapısı……………………………………………………………….179
2- Grup İlkelerinin Bütünleşmesi Olarak Paradigmalar……………………… 184
3- Paylaşılan Örnekler Olarak Paradigmalar….. …………………………………….;… 188
4- Sözsüz Bilgi ve Sezgiler…………………………………………………………………………….191
5- Örneklikler, Eş-Ölçülemezlik ve Devrimler ………………………………………… 196
6- Devrimler ve Görelililkçilik……………………………………………………………………….201
7- Bilimin D oğası…………………………………………………………………………………………..203
İÇİNDEKİLER
Çevirmenin Sunuşu . 7
Önsöz 40
I. Giriş :Tarihe DüşenRol……… . …..46
II. OlağanBilime Giden Yol 53
III. Olağan BiliminDoğası 63
IV. Olağan BilimBulmaca Çözüyor 72
V. Paradigmaların Önceliği 79
VI. Aykırılık ve BilimselKeşiflerinOrtaya Çıkışı . 86
VII. Bunalımve BilimselKuramlarınOrtaya Çıkışı 97
VHI. Bunalıma Gösterilen Tepki 106
IX. Bilimsel DevrimlerinDoğası ve Zorunluluğu 118
X. Dünya-Görüşü Değişikliği Olarak Devrimler 132
XI. DevrimlerinGörünmezliği 150
XII. DevrimlerinSonuçlanması 156
Xm. Devrimler Yoluyla ilerleme …168
Sonsöz-1969 .178
1- Paradigmalar ve Topluluk Yapısı 179
2- Grup ilkelerinin Bütünleşmesi Olarak Paradigmalar . 184
3- PaylaşılanÖrnekler Olarak Paradigmalar………..;… 188
4- Sözsüz Bilgi ve Sezgiler 191
5- Örneklikler, Eş-Ölçülemezlik ve Devrimler…… . 196
6- Devrimler ve Görelililkçilik 201
7- BiliminDoğası 203
ÇEVİRMENİN SUNUŞU
1962 yılında yayınlanan Bilimsel Devrimlerin Yapısı 1969 yılmda ikinci
baskıya girdiği zaman, aradan geçen yaklaşnk yedi yıllık süre içinde çağdaş
bilim ve felsefe dünyasının en temel klasrkleri araşma girmiş, bilim yapan,
bilim hakkında düşünen ve yazan herkesin, içindeki görüşleri kabul etsin ya
da etmesin, değinmek ve hesaplaşmak zorunda olduğu bir metin haline gelmiş bulunuyordu. Bilimin tarihindeki büyük dönüşümlerden ve devrimlerden
söz eden bu kitap, bizzat kendisinin bu kadar devrimci olabilmesini, bilimin
çeşitli yönlerini konu alan bilgi dallarında (bilim felsefesi, bilim tarihi, bilim
sosyolojisi) böylesine derin bir yankı, bir dönüm noktası yaratabilmesini
hangi nedenlere borçluydu?
Metni oluşturan ana tezleri kısaca tanıtmadan önce, en geniş anlamıyla
sonuçlarma baktığımızda, kitabın batı düşünce tarihinin ve demokratik toplumlannm en köklü değerlerinden, hatta önyargılarından biri olan ‘ilerleme’
düşüncesini ve bu düşüncenin temelinde yatan ampirist bilim geleneğinin
başlıca varsayımlarmı hedef almış olduğunu görüyoruz.
Tek tek bireylerin mükemmelleşmeye, insanlığın da topluca ilerlemeye
açık olduğu düşüncesi ve ilerlemenin bir düşünce-nesnesi, yani kavram olarak ortaya çıkışı, Fransız Devrimi öncesi Aydınlanma Çağınm en tutkulu ve
güzel ürünlerinden biriydi. İlerleme fikrinin tarihi, bir yandan çağdaş bilimin
ve akılcılığın gelişmesiyle, diğer yandan sosyal ve politik özgürlükler için
yapılan mücadeleler ile bağlı olarak gelişti. Bu bakış açısına göre, bilim hiçbir duraksama geçirmeden üç yüz, hatta dört yüz yıldu ilerlemektedir. Her
yeni buluş beraberinde yeni sorunlar ve yeni çözüm yolları getirmiş, yeni
araştırma alanları yaratmış, ampirik bilgi giderek büyümüştür. Böylece, insanm doğal çevresi hakkmdaki bilgisinin ve çevresi üzerindeki egemenliğinin
bundan somra da sürekli olarak ilerleyeceği düşüncesi yalnızca aklın üstünlüğüne duyulan bir inanç olmaktan çıkıp, doğruluğu ya da yanlışlığı, kesin
kanıtlanamasa bile, bilimsel olarak smanabileceek somut bir varsayım haline
gelmiştir. 19 uncu yüzyılda evrim kurammm ortaya atılmasıyla, doğanın da
aynı şekilde ilerleme kaydeden bir tarihi olduğunun anlaşılması bu varsayımı güçlendirmiş, üstelik doğanın bir parçası olan insanın ve insan toplumlarının da ilerlediği ve bu ilerlemenin bilimsel olarak saptanabilecek kuralları
ÇEVİRMENİN SUNUŞU
1962 yılında yayınlanan Bilimsel Devrimlerin Yapısı 1969 yılında ikinci
baskıya girdiği zaman, aradan geçen yaklaşıık yedi yıllık süre içinde çağdaş
bilim ve felsefe dünyasının en temel klasikleri araşma girmiş, bilim yapan,
bilim hakkında düşünen ve yazan herkesin, içindeki görüşleri kabul etsin ya
da etmesin, değinmek ve hesaplaşmak zorunda olduğu bir metin haline gel¬
miş bulunuyordu. Bilimintarihindeki büyük dönüşümlerden ve devrimlerden
söz eden bu kitap, bizzat kendisininbu kadar devrimci olabilmesini, bilimin
çeşitli yönlerini konu alan bilgi dallarında (bilim felsefesi, bilim tarihi, bilim
sosyolojisi) böylesine derin bir yankı, bir dönüm noktası yaratabilmesini
hangi nedenlere borçluydu?
Metni oluşturan ana tezleri kısaca tanıtmadan önce, en geniş anlamıyla
sonuçlarına baktığımızda, kitabın batı düşünce tarihinin ve demokratik top¬
lumlarının en köklü değerlerinden, hatta önyargılarından biri olan ‘ilerleme’
düşüncesini ve bu düşüncenin temelinde yatan ampirist bilim geleneğinin
başlıca varsayımlarını hedef almış olduğunu görüyoruz.
Tek tek bireylerin mükemmelleşmeye, insanlığın da topluca ilerlemeye
açık olduğu düşüncesi ve ilerlemenin bir düşünce-nesnesi, yani kavram ola¬
rak ortaya çıkışı, Fransız Devrimi öncesi Aydınlanma Çağının en tutkulu ve
güzel ürünlerinden biriydi.İlerleme fikrinin tarihi, bir yandan çağdaş bilimin
ve akılcılığın gelişmesiyle, diğer yandan sosyal ve politik özgürlükler için
yapılan mücadeleler ilebağlı olarak gelişti. Bubakış açısına göre, bilim hiç¬
bir duraksama geçirmeden üç yüz, hatta dört yüz yıldır ilerlemektedir. Her
yeni buluş beraberinde yeni sorunlar ve yeni çözüm yolları getirmiş, yeni
araştırma alanları yaratmış, ampirik bilgi giderek büyümüştür. Böylece,insa¬
nın doğal çevresi hakkındaki bilgisinin ve çevresi üzerindeki egemenliğinin
bundan somra da sürekli olarak ilerleyeceği düşüncesi yalnızca aklın üstün¬
lüğüne duyulan bir inanç olmaktan çıkıp, doğruluğu ya da yanlışlığı, kesin
kanıtlanamasa bile, bilimsel olarak sınanabileceek somut bir varsayım haline
gelmiştir. 19 uncu yüzyılda evrim kuramının ortaya atılmasıyla, doğanın da
aynı şekilde ilerleme kaydedenbir tarihi olduğunun anlaşılması bu varsayı¬
mı güçlendirmiş, üstelik doğanın bir parçası olan insanın ve insan toplumla¬
rının da ilerlediği ve bu ilerlemenin bilimsel olarak saptanabilecek kuralları
7
olduğu düşüncelerini pekiştirerek, doğa bilimlerinin yanı sıra toplum bilimlerinin de gelişmesini hızlandırmıştır. (1)
Ancak ampirist kuramıyla bilimin, kapitalist üretim tarzı ile birleşerek
meydana getirdikleri toplumsal dönüşümün ideolojik bir ürünü olarak ilerleme yalnızca varlığını borçlu olduğu bilimsel girişimden ve toplumsal üretimden elde edilen sonuçlarm günlük yaşamdaki refah düzeyine yansıyabildiği
ölçüde geniş insan yığmlarma malolabilmektedir. Geçmişin bir sentezi olan
ilerleme düşüncesi aslında bir değer yargısıdır ve geleceğe dönük bir gücü
olmasını, bk bilgi türü olan bilimsel metodun sürekli ve yaygın başarısma
borçludur. Yani ilerleme bilimsel düşünceye bağlı olduğu ölçüde bu düşüncenin nasıl bir yapısı olduğu sorusunun yanıtlanması gerekir, ki bu felsefi bir
sorundur ve yalnızca bilimin pratik, teknolojik sonuçlarma başvurarak açıklanamaz. Bilimsel buluşların mantıksal yapısı nedir? Bilinenden bilinmeyene
doğru ilerlerken ne tür kurallara ve kavramsal araçlara gerek vardır? Bu
araçlarla üretilen bilginin daima ileriye, daha doğru olana gittiğini nereden
bilebiliriz? Birbirine zıt bilimsel açıklamalarla karşılaştığımız zaman, hangisinin daha geçerli olduğunu belirlemek için ne gibi ölçütlere sahibiz? Bu tür
felsefi sorunları incelerken, bunlara geçmişte verilmiş yanıtlardan da yararlanmamamız düşünülemez elbette. İlerleme düşüncesi uzun bir geçmişin ve
giderek daha iyi bir düzeye doğru gelişmiş bir tarihin bilincine dayalı olduğu
ölçüde, ilerlemeyi etkileyen bilimin de tarihsel bir süreç olarak nasıl geliştiği
ve ne tür koşullarda üretildiği sorulannın yanıtlanması gerekmektedir. Kısacası, zihinsel ve pratik bir tutum olarak bilimsel akılcıhğm ve onun bir ürünü
olan bilimsel ilerlemenin eleştirisini veya çözümlemesini yapan kişi, bilimin
hem felsefesini hem de tarihini yapmak zorundadu-. Macar asıllı bilim felsefecisi Imre Lakatos’un bir özdeyişiyle belirttiği gibi, “Bilim felsefesi olmadan yapılan bilim tarihi kör, bilim tarihi olmadan yapılan bilim felsefesi ise
boş bir girişimdir.” (2)
Bu özdeyişteki gerçeği, başka düzeylerde de yansıtabiliriz. Örneğin, kendi tarihini bilmeyen bir topluma, kendisini ileriye götüreceği söylenen her
yeni adım ne kadar yabancı kalacaksa, bilimin ne olduğunu bilmeden onun
ürünlerini kullanan insanlığa da bilim adına yapılacak her şey, en azından
akılcılık açısından. Tanrı adına yapılmışcasma uzak kalabilir. Genel olarak
insanlığın ya da bilimin kaydettiği ilerleme karşısında, tek tek insanların bazen ne kadar güçsüz kalabildiğinin bilincinde olan Kuhn, belli bir tarih yahut
felsefe görüşüne dayanarak ‘bilim’ veya ‘ilerleme’ olarak gösterilen birçok
sonucun sırasmda ne kadar yanıltıcı olabildiğini göstermeyi amaçlamaktadır.
Kuhn’a göre bilim toplulukları, bilimde varılan en son aşamayı daima vanlabilecek en iyi aşama olarak göstermek eğilimindedirler. Eldeki bilgi içeriğine, birbirine doğrudan bağlı bir dizi adımla, yani sürekli ve kesintisiz bir bi-
(1) ilerleme düşüncesinin derinlemesine ve tarihsel bir incelemesi için bkz. J.B. Bury, The Idea
of Progress (İlerleme Düşüncesi) Dover Publications, New York, 1932, 1960.
(2) N.R. Hanson’dan alıntı, bkz. A.C. Crombie (derleyen) Scientific Chance (Bilimsel Değişme)
Oxford Bilim Tarihi Sempozyumu, 1961, Basic Book 1963, s.458.
olduğu düşüncelerini pekiştirerek, doğa bilimlerinin yanı sıra toplum bilim¬
lerininde gelişmesini hızlandırmıştır. (1)
Ancak ampirist kuramıyla bilimin, kapitalist üretim tarzı ile birleşerek
meydana getirdikleri toplumsal dönüşümün ideolojik bir ürünü olarak ilerle¬
me yalnızca varlığını borçlu olduğu bilimsel girişimden ve toplumsal üretim¬
den elde edilen sonuçların günlük yaşamdaki refah düzeyine yansıyabildiği
ölçüde geniş insan yığınlarına malolabilmektedir. Geçmişin bir sentezi olan
ilerleme düşüncesi aslında bir değer yargısıdır ve geleceğe dönük bir gücü
olmasını, bir bilgi türü olan bilimsel metodun sürekli ve yaygın başarısına
borçludur. Yani ilerleme bilimsel düşünceye bağlı olduğu ölçüde bu düşün¬
ceninnasıl bir yapısı olduğu sorusunun yanıtlanması gerekir, ki bu felsefi bir
sorundur ve yalnızca bilimin pratik, teknolojik sonuçlarına başvurarak açık¬
lanamaz. Bilimsel buluşların mantıksal yapısı nedir? Bilinendenbilinmeyene
doğru ilerlerken ne tür kurallara ve kavramsal araçlara gerek vardır? Bu
araçlarla üretilen bilginin daima ileriye, daha doğru olana gittiğini nereden
bilebiliriz? Birbirine zıt bilimsel açıklamalarla karşılaştığımız zaman, hangi¬
sinin daha geçerli olduğunu belirlemek içinne gibi ölçütlere sahibiz? Bu tür
felsefi sorunları incelerken, bunlara geçmişte verilmiş yanıtlardan da yarar¬
lanmamamız düşünülemez elbette. İlerleme düşüncesi uzun bir geçmişin ve
giderek daha iyibir düzeye doğru gelişmiş bir tarihinbilincine dayalı olduğu
ölçüde, ilerlemeyi etkileyen biliminde tarihsel bir süreç olarak nasıl geliştiği
ve ne tür koşullarda üretildiği sorularının yanıtlanması gerekmektedir. Kısa¬
cası, zihinsel ve pratik bir tutum olarak bilimsel akılcılığınve onun bir ürünü
olan bilimsel ilerlemenineleştirisini veya çözümlemesini yapan kişi, bilimin
hem felsefesini hem de tarihini yapmak zorundadır. Macar asıllı bilim felse¬
fecisi Imre Lakatos’un bir özdeyişiyle belirttiği gibi, “Bilim felsefesi olma¬
dan yapılan bilim tarihi kör, bilim tarihi olmadan yapılan bilim felsefesi ise
boş bir girişimdir.” (2)
Bu özdeyişteki gerçeği, başka düzeylerde de yansıtabiliriz. Örneğin, ken¬
di tarihini bilmeyen bir topluma, kendisini ileriye götüreceği söylenen her
yeni adım ne kadar yabancı kalacaksa, bilimin ne olduğunu bilmeden onun
ürünlerini kullanan insanlığa da bilim adına yapılacak her şey, en azından
akılcılık açısından, Tanrı adına yapılmışcasına uzak kalabilir. Genel olarak
insanlığın ya da biliminkaydettiği ilerleme karşısında, tek tek insanların ba¬
zen ne kadar güçsüz kalabildiğininbilincinde olan Kuhn, belli bir tarih yahut
felsefe görüşüne dayanarak ‘bilim’ veya ‘ilerleme’ olarak gösterilen birçok
sonucun sırasında ne kadar yanıltıcı olabildiğini göstermeyi amaçlamaktadır.
Kuhn’agöre bilim toplulukları, bilimdevarılan en son aşamayı daima varıla¬
bilecek en iyi aşama olarak göstermek eğilimindedirler. Eldeki bilgi içeriği¬
ne, birbirine doğrudan bağlı bir dizi adımla, yani sürekli ve kesintisiz bir bi¬
li) ilerleme düşüncesinin derinlemesine ve tarihsel bir incelemesi için bkz. J.B. Bury, The Idea
of Progress (İlerleme Düşüncesi) Dover Publications, New York, 1932, 1960.
(2) N.R. Hanson’dan alıntı, bkz. A.C. Crombie (derleyen) Scientific Chance (Bilimsel Değişme)
Oxford Bilim Tarihi Sempozyumu, 1961, Basic Book 1963, s.458.
8
rikimle vanidığı izlenimini y^atm am n ve varılan aşamayı da mümkün olan
tek ilerleme gibi göstermek için bilimin tarihini ‘geriye doğru’ tekrar yazmanm, yani bir yerde tahrif etmenin, yaygın bir alışkanlık, bir tür ‘ideoloji’ haline geldiğini saptayan Kuhn, bu yamisamanm bilimsel bilginin doğasmı etkileyecek kadar tehlikeli hale geldiğini ve tarihsel verilerin böyle bir bilgi ve
ilerleme kurammı kesinlikle desteklemediğini öne sürmüştür. Kuhn, bihmsel
ilerlemenin en kesin dayanağı olduğu iddia edilen ampirist bilgi kurammın
bir gereği ölarak bilimin tarihini de kendilerine göre yeniden yazanlara karşı,
aynı tarihe bakarak bambaşka bir ilerleme yapısırun ve bambaşka felsefi sonuçlann oluşturulabileceğini kanıtlamtık çabasındadır ve Bilimsel Devrimlerin Yapısı bu çabanın ürünüdür.
Kuhn’un düşüncesine göre bilim tarihi, bilimsel girişimin kesintisiz bir
birikim halinde değil, aksine, bilgiyi büyük kesintilere, hatta kopmalara uğratan devrimci dönüşümlerle geliştiğini göstermektedir. Devrim sözcüğünün
de gösterdiği gibi, birbiriyle çatışma yahut rekabet halindeki birçok karşıt bilim görüşünden ya da okulundan, sonunda galip gelenlerin bugüne kadar getirdiği bir bilim ’söylemi’ (discourse) söz konusudur. O zaman da akla şu soru gelmektedir; gerçeklik ile farkh ilişkiler kuran karşıt bilimsel kuramların
mücadelesi sonunda bugüne varan bilimsel bilgi içeriği, olması gereken miydi, yoksa birçok ‘mümkün dünya’dan sadece bir tekinin, bilinmezlikten kurtarılarak yaratılıp, gerçekleştirilmesi mi? Eğer birinciyse, neye göre gereken
sorusu gündemde gelecektir. Burada işin içine teleoloji (erekbilim) girmektedir ve bu soruya birçok ideolojik yanıt verilebilir. Bu tür herhangi bir yamttan yola çıkarak, ilerleme olgsunun her zaman daha iyi ve istenilir, somut bir
amaca doğru yönelmiş bir süreç olduğu sonucuna varmak mümkündür. İnsanhğm önceleri dinsel bir çerçeve içinde tasarladığı bu amaç, bilimsel akılcıhğm zaferiyle birlikte elle tutulur bir görünüme bürünmüş, bilimsel düşüncenin gerçeğe ve doğru olana giderek daha fazla yaklaştığı yargısı güçlenmiştir: kesin ve doğru bilgi tektir ve buna yakmlaşmak için gereken bilişsel
(cognitive) ilerlemeyi sağlayan tek yöntem ampirik bilimsel metoddur. Öte
yandan, bugünkü bilginin mümkün olanlardan yalnızca bir tanesi olduğ yanıtı benimsendiğinde bilimsel ilerlemenin tıpkı doğanın evrimi gibi, iyi-kötü,
doğru-yanhş yargılarma yer vermeyen, açık uçlu bir yapısı var demektir. Hiç
değilse olasılık anlamında daima başka seçenekler vardır. O zaman, bilimde
devrimle toplumda devrim arasmda fazla bir fark kalmaz. ‘Doğru’1ar ve değer yargıları mutlak değildir, dönüştürülebilirler: Dün için doğru olan bugün
için doğru olmayabilir, bugün doğru bulduğumuz bir bilginin yarm yanlış olduğuna karar verebiliriz. İnsanlık için neyin doğru, neyin ilerleme olduğunu
tayin eden yalnızca bir yöntem değil, içinde bilim yapılan dünyanm, toplumun ve tarihin koşullarıdır.
Bilimsel ilerlemeye ikinci tür, yani birikimci değil de, evrimci olan yaklaşımı benimseyen Kuhn, görüldüğü gibi, bilimin alternatif yahut karşı-tarihini
yazarken bir yandan da bilimsel bilginin hem felsefesini hem de sosyolojisirikimle varıldığı izlenimini yaratmanın ve varılan aşamayı da mümkün olan
tek ilerlemegibi göstermek içinbilimintarihini ‘geriye doğru’ tekrar yazma¬
nın, yani bir yerde tahrif etmenin, yaygın bir alışkanlık, bir tür ‘ideoloji’ ha¬
line geldiğini saptayan Kuhn, bu yanılsamanın bilimsel bilginin doğasını et¬
kileyecek kadar tehlikeli hale geldiğini ve tarihsel verilerin böyle bir bilgi ve
ilerleme kuramını kesinlikledesteklemediğini öne sürmüştür. Kuhn, bilimsel
ilerlemenin en kesin dayanağı olduğu iddia edilen ampirist bilgi kuramının
bir gereği Olarak bilimintarihini de kendilerine göre yeniden yazanlara karşı,
aynı tarihe bakarak bambaşka bir ilerleme yapısının ve bambaşka felsefi so¬
nuçların oluşturulabileceğini kanıtlamak çabasındadır ve Bilimsel Devrimle¬
rinYapısı buçabanın ürünüdür.
Kuhn’un düşüncesine göre bilim tarihi, bilimsel girişimin kesintisiz bir
birikim halinde değil, aksine, bilgiyi büyük kesintilere, hatta kopmalara uğ¬
ratan devrimci dönüşümlerle geliştiğini göstermektedir. Devrim sözcüğünün
de gösterdiği gibi, birbiriyleçatışma yahut rekabet halindeki birçok karşıt bi¬
lim görüşünden ya da okulundan, sonunda galip gelenlerin bugüne kadar ge¬
tirdiği bir bilim ‘söylemi’ (discourse) söz konusudur. O zaman da akla şu so¬
ru gelmektedir: gerçeklik ile farklı ilişkiler kuran karşıt bilimsel kuramların
mücadelesi sonunda bugünevaran bilimsel bilgi içeriği, olması gereken miy¬
di, yoksa birçok ‘mümkün dünya’dan sadece bir tekinin, bilinmezliktenkur¬
tarılarak yaratılıp, gerçekleştirilmesi mi? Eğer birinciyse, neye göre gereken
sorusu gündemde gelecektir. Burada işiniçineteleoloji (erekbilim) girmekte¬
dir ve bu soruya birçok ideolojik yanıt verilebilir. Bu tür herhangi bir yanıt¬
tan yola çıkarak, ilerleme olgsunun her zaman daha iyi ve istenilir, somut bir
amaca doğru yönelmiş bir süreç olduğu sonucuna varmak mümkündür. İn¬
sanlığın önceleri dinsel bir çerçeve içinde tasarladığı bu amaç, bilimsel akıl¬
cılığın zaferiyle birlikte elle tutulur bir görünüme bürünmüş, bilimsel düşün¬
cenin gerçeğe ve doğru olana giderek daha fazla yaklaştığı yargısı güçlen¬
miştir: kesin ve doğru bilgi tektir ve buna yakınlaşmak için gereken bilişsel
(cognitive) ilerlemeyi sağlayan tek yöntem ampirik bilimsel metoddur. Öte
yandan, bugünkü bilginin mümkünolanlardan yalnızca bir tanesi olduğ yanı¬
tı benimsendiğinde bilimsel ilerlemenin tıpkı doğanın evrimi gibi, iyi-kötü,
doğru-yanhş yargılarına yer vermeyen, açık uçlu bir yapısı var demektir. Hiç
değilse olasılık anlamında daima başka seçenekler vardır. O zaman, bilimde
devrimle toplumda devrim arasında fazla bir fark kalmaz. ‘Doğru’lar ve de¬
ğer yargıları mutlak değildir, dönüştürülebilirler: Dün içindoğru olan bugün
içindoğru olmayabilir, bugündoğru bulduğumuz bir bilgininyarın yanlış ol¬
duğuna karar verebiliriz. İnsanlık içinneyin doğru, neyin ilerleme olduğunu
tayin eden yalnızca bir yöntem değil, içinde bilim yapılan dünyanın, toplu¬
munve tarihin koşullarıdır.
Bilimsel ilerlemeye ikinci tür, yani birikimci değil de, evrimci olan yakla¬
şımı benimseyen Kuhn, görüldüğü gibi, biliminalternatif yahut karşı-tarihini
yazarken bir yandan da bilimsel bilgininhem felsefesini hem de sosyolojisi9
ni yapmaktadır. Kuhn’u bilimin tarihine yönelten temel epistemolojik sorun,
tek ve değişmez olduğu varsayılan gerçekliğe farklı kuramsal yapılarla yaklaşan açıklama tarzlarmm arasmdaki mantıksal bağdaşmazlığı aşan birleştirici ve evrensel geçerlilik öçütleri olup olmadığı sorusudur. Klasik anlamda bilimsel ilerleme kavramının mümkün olabilmesi için, farklı kuramları birbirleriyle, kıyaslamak için kullanılabilecek ve kendileri herhangi bir kurama
bağlı olmayan, nesnel ölçütlere gerek vardır. Halbuki Kuhn bilimin tarihine
bakıldığı zaman ilerleme sağlayan büyük bilgi atılımlarınm bu tür nesnel ölçütlere başvurularak değil, her biri kendi içinde tutarlı olan farklı yaklaşımların çatışmasından doğan kavramsal devrimlerle meydana geldiğinin görüleceğini iddia etmektedir. Bilimsel ilerleme rakip kuramlar arasında doğru bir
seçim yapmaya bağlı olduğuna göre de, bilimsel akılcılığm ‘ilerici’ kuram
seçimi olarak tanımlanması gerekmektedir. Ancak, her kurama eşit koşullarda uygulanabilecek nesnel akılcı ölçütlerin olmadığı yerde, hangi seçimin
daha ilerici olduğunu tayin eden unsur ne olacaktır? Kuhn’a göre, bu sorunun yanıtı son tahlilde ancak bilimi yapan topluluklarm davranışları ve değerleri incelenerek verilebilir. Kitabın Dokzuncu Bölümünde de belirttiği gibi, nasıl siyasal devrimlerde toplumlar farklı rejimler arasmda bir seçme yapmeık zorunda iseler, bilimsel devrimlerde de bilim toplulukları farklı bilimsel
dünya görüşleri arasmda bir seçim yapmak durumundadırlar. Bu seçimi etkileyen öğeler de temelde sosyolojik ve psikolojiktir, çünkü bilimsel bilgi onu
üreten kişilerin inanç ve tercihlerinden soyutlanamaz.
Bilimsel devrimleri, eski bir bilim yapma geleneğinin bir yenisiyle değiştirilmesi olarak tanımlayan Kuhn, var olan karşıt bilim görüşleri arasındaki seçimin büyük ölçüde sosyal-psikolojik bir süreç olduğu, bilginin temeldeki evrensel niteliğiyle doğrudan bir ilgisi bulnmadığı görüşündedir.
Dolayısıyla, karşıt bilim görüşleri ortaya çıktığı anda, bilgi üretimi ve bilimsel ilerleme bir tür ‘güç’ mücadelesidir. Birbiriyle yarışan farklı bilimsel
yaklaşımlara Kuhn ‘paradigma’ adını vermiştir. Ortaya atıldığından beri sürekli tartışma konusu olan bu terim, yapısalcı dilbilimden ödünç alınmış bir
kavramdır. Gözlemlenmesi mümkün olan birçok veriden bir diziyi belli kurallara göre ‘çağırma’, yani bir nevi raslantıdan kurtarma ve gereğinde de
aynı kurallara göre yeniden üretme anlamındaki bu teknik düşünceyi, Kuhn
biraz daha geniş tarzda kullanarak, belli bir bilimsel yaklaşımın doğayı sorgulamak ve doğada bir ilişkiler bütünü bulmak için kullandığı açık ya da örtülü bütün inançları, kuralları, değerleri ve kavramsal/deneysel araçları kapsayacak biçimde ele almıştır. Bilimsel devrimler çok sık meydana gelmediğine göre, normal zamanlarda yapılan ‘olağan’ bilim uğraşını ve araştırmaları bu geniş anlamıyla paradigmalar yönlendirmektedir. Bilim yapan toplulukları ve değişik bilimsel uzmanlık alanlarını belirleyen de bu tür paradigmalara olan bağlılıktır. Kuhn, bir paradigmaya kavuşan bilim dallarının biraz dışında kalan bilgilere kapalı olduklarını ileri sürmektedir. Bu görüşleri
ilk olarak ileri sürdüğü “Bilimsel Araştırmada Dogmanın İşlevi” adlı maka10
ni yapmaktadır. Kuhn’u bilimin tarihine yönelten temel epistemolojik sorun,
tek ve değişmez olduğu varsayılan gerçekliğe farklı kuramsal yapılarla yak¬
laşan açıklama tarzlarının arasındaki mantıksal bağdaşmazlığı aşan birleştiri¬
ci ve evrensel geçerlilik öçütleri olup olmadığı sorusudur. Klasik anlamda bi¬
limsel ilerleme kavramının mümkün olabilmesi için, farklı kuramları birbir¬
leriyle, kıyaslamak için kullanılabilecek ve kendileri herhangi bir kurama
bağlı olmayan, nesnel ölçütlere gerek vardır. Halbuki Kuhn bilimin tarihine
bakıldığı zaman ilerleme sağlayan büyük bilgi atılımlarının bu tür nesnel öl¬
çütlere başvurularak değil, her biri kendi içinde tutarlı olan farklı yaklaşımla¬
rın çatışmasından doğan kavramsal devrimlerle meydana geldiğinin görül¬
eceğini iddia etmektedir. Bilimsel ilerleme rakip kuramlar arasında doğru bir
seçim yapmaya bağlı olduğuna göre de, bilimsel akılcılığın ‘ilerici’ kuram
seçimi olarak tanımlanması gerekmektedir. Ancak, her kurama eşit koşullar¬
da uygulanabilecek nesnel akılcı ölçütlerin olmadığı yerde, hangi seçimin
daha ilerici olduğunu tayin eden unsur ne olacaktır? Kuhn’a göre, bu sor¬
unun yanıtı son tahlilde ancak bilimi yapan toplulukların davranışları ve de¬
ğerleri incelenerek verilebilir. Kitabın Dokzuncu Bölümünde de belirttiği gi¬
bi,nasıl siyasal devrimlerde toplumlar farklı rejimler arasında bir seçme yap¬
mak zorunda iseler, bilimsel devrimlerde de bilim toplulukları farklı bilimsel
dünya görüşleri arasında bir seçim yapmak durumundadırlar. Bu seçimi etki¬
leyen öğeler de temelde sosyolojik ve psikolojiktir, çünkü bilimsel bilgi onu
üreten kişilerin inanç ve tercihlerinden soyutlanamaz.
Bilimsel devrimleri, eski bir bilim yapma geleneğinin bir yenisiyle de¬
ğiştirilmesi olarak tanımlayan Kuhn, var olan karşıt bilim görüşleri arasın¬
daki seçimin büyük ölçüde sosyal-psikolojik bir süreç olduğu, bilginin te¬
meldeki evrensel niteliğiyle doğrudan bir ilgisi bulnmadığı görüşündedir.
Dolayısıyla, karşıt bilim görüşleri ortaya çıktığı anda, bilgi üretimi ve bi¬
limsel ilerleme bir tür ‘güç’ mücadelesidir. Birbiriyle yarışan farklı bilimsel
yaklaşımlara Kuhn ‘paradigma’ adını vermiştir. Ortaya atıldığından beri sü¬
rekli tartışma konusu olan bu terim, yapısalcı dilbilimden ödünç alınmış bir
kavramdır. Gözlemlenmesi mümkün olan birçok veriden bir diziyi belli ku¬
rallara göre ‘çağırma’, yani bir nevi raslantıdan kurtarma ve gereğinde de
aynı kurallara göre yeniden üretme anlamındaki bu teknik düşünceyi, Kuhn
biraz daha geniş tarzda kullanarak, belli bir bilimsel yaklaşımın doğayı sor¬
gulamak ve doğada bir ilişkiler bütünü bulmak için kullandığı açık ya da ör¬
tülü bütün inançları, kuralları, değerleri ve kavramsal/deneysel araçları kap¬
sayacak biçimde ele almıştır. Bilimsel devrimler çok sık meydana gelmedi¬
ğine göre, normal zamanlarda yapılan ‘olağan’ bilim uğraşını ve araştırma¬
ları bu geniş anlamıyla paradigmalar yönlendirmektedir. Bilim yapan toplu¬
lukları ve değişik bilimsel uzmanlık alanlarını belirleyen de bu tür paradig¬
malara olan bağlılıktır. Kuhn, bir paradigmaya kavuşan bilim dallarının bi¬
raz dışında kalan bilgilere kapalı olduklarını ileri sürmektedir. Bu görüşleri
ilk olarak ileri sürdüğü “Bilimsel Araştırmada Dogmanın İşlevi” adlı maka10
leşinde, (3) yeniliğe kapalı olan bilim ile yeniliklerin su yüzüne çıkarak eski
paradigmayı sarstıkları kavramsal devrimler arasındaki diyalektik sürtüşmenin bilimin ilerlemesini sağlayan temel unsur olduğunu savunmuştur. Yeniliklerin ortaya çıkması ise, bilimi yönlendiren paradigmayı doğadan elde
edilen gözlemlere ve olgulara uydurmakta karşılaşılan aykırılıklar ve aksaklıklar sayesinde olmaktadır. Uzun süren aykırılıklar ve aksaklıklar belli bir
paradigmada tıpkı toplumsal buhranlara benzer bunalımlar yaratmakta, bu
bunalımdan kurtulmak için ileri sürülen farklı yaklaşımlar da devrimci bir
sonucu ağır basarak çok farklı bir paradigmanm yerleşmesine neden olmaktadır. Bu değişikliğin gerçekleşebilmesi için de gene, son tahlilde, bilim yapan kişilerin inançlarını değiştirerek yeni paradigmaya bağlılık duymaları,
ya da hiç değilse böyle bir bağlılık için ikna edilm eleri gereklidir. Belli
araçlar kullanarak, hammadde sayılabilecek belli bilimsel fikirleri bilgiye
dönüştüren bilim adamlarmm, eski ‘üretim araçlarım ’ ve hammaddelerini,
yani fikirlerini değiştirmeleri de, büyük mücadeleler ve tartışmalarla mümkün olabilen, özde devrimci bir süreçtir.
Kuhn’un siyasal devrimlerle bilimsel devrimler arasmda kurduğu oluşsal
(genetic) koşutluğun temeli de burada yatmaktadır; olağan bilim sırasında
geçerli olan düşünce/mantık kuralları ve ölçütler devrim sırasmda farklı yaklaşımlar arasmda seçim yapması gereken bilim adamma yardımcı olamazlar,
çünkü bu kuralların hepsi zaten daha baştan bir paradigmaya, belli bir geleneğe bağhdır. Paradigmalann dışında ve üstünde her zaman için geçerli olan
kurallar saptamak ise hemen hemen olanaksızdır çünkü farklı paradigmalar
doğayı, neredeyse farklı dünyalardan söz edecek kadar bağlaşmaz tarzlarda
görmekte ve açıklamaktadırlar. Örneğin, Newton yasalannm geçerli olduğu
bir dünya ile, Einstein yasalannm geçerli olduğu bir fiziksel dünya asla özdeş olamazlar. Birinin doğru olması için diğerinin yanlış olması gereklidir,
yahut da bambaşka bir dünyadan söz ettiği kabul edilmelidir. Dolayısıyla
farklı kuramlar arasındaki seçim, sözün gelişi, kapitalist düzenle sosyalist
düzende yaşamak arasmda yapılacak seçim kadar köktenci olacaktır. Bilimsel devrimlerin siyasal devrimlere benzetilmesi, bir bakıma, bilimsel bilginin yenilenmesini de toplumsal üretime benzeten bazı toplumcu tarihsel bilgi-sosyolojilerini çağrıştırabilir. Akla bu bağlamda ilk gelen isim Marksist
bilgi kuramcısı Althusser’dir. Ancak, Althusser’in paradigmaya çok benzeyen ‘sorunsal’ (problematique) kavramıyla ve bilimsel devrimlere benzeyen
‘epistemolojik kopma’ düşüncesiyle açıkladığı süreç, bilginin doğuşu, yani
üretilişidir, var olan bilgiler arasında yapılan seçme değil. (4)
Dolayısıyla, benzer gibi görünen bu çözümlemeler aslında yanıltıcıdır,
çünkü Kuhn bu sonuca bambaşka kaygılarla ve bambaşka noktalardan hareketle varmıştır._______________
(3) T.S. Kuhn, “The Function of Dogma in Scientific Research” (Bilimsel Araştırmada Dogmanın
İşlevi) Scientific Change (Bilimsel Değişme) kitabında, der. A.C Crombie, Basic Books 1963, s.
347-369
.(4) Bkz. Dominigue Lecourt, Marxism and Epistemelogy (Marksizm ve Epistemoloji) çev. Ben
Browster, Londra, Nevvlett Books, 1975
11
leşinde, (3) yeniliğe kapalı olan bilim ileyeniliklerin su yüzüne çıkarak eski
paradigmayı sarstıkları kavramsal devrimler arasındaki diyalektik sürtüşme¬
nin bilimin ilerlemesini sağlayan temel unsur olduğunu savunmuştur. Yeni¬
liklerin ortaya çıkması ise, bilimi yönlendiren paradigmayı doğadan elde
edilen gözlemlere ve olgulara uydurmaktakarşılaşılan aykırılıklar ve aksak¬
lıklar sayesinde olmaktadır. Uzun süren aykırılıklar ve aksaklıklar belli bir
paradigmada tıpkı toplumsal buhranlara benzer bunalımlar yaratmakta, bu
bunalımdan kurtulmak için ileri sürülen farklı yaklaşımlar da devrimci bir
sonucu ağır basarak çok farklı bir paradigmanın yerleşmesine neden olmak¬
tadır. Bu değişikliğin gerçekleşebilmesi içinde gene, son tahlilde, bilim ya¬
pan kişilerin inançlarını değiştirerek yeni paradigmaya bağlılık duymaları,
ya da hiç değilse böyle bir bağlılık için ikna edilmeleri gereklidir. Belli
araçlar kullanarak, hammadde sayılabilecek belli bilimsel fikirleri bilgiye
dönüştüren bilim adamlarının, eski ‘üretim araçlarını’ ve hammaddelerini,
yani fikirlerini değiştirmeleri de, büyük mücadeleler ve tartışmalarla müm¬
künolabilen, özde devrimci bir süreçtir.
Kuhn’un siyasal devrimlerle bilimsel devrimler arasında kurduğu oluşsal
(genetic) koşutluğun temeli de burada yatmaktadır: olağan bilim sırasında
geçerli olan düşünce/mantık kuralları ve ölçütler devrim sırasında farklı yak¬
laşımlar arasında seçim yapması gereken bilim adamma yardımcı olamazlar,
çünkü bu kuralların hepsi zaten daha baştan bir paradigmaya, belli bir gele¬
neğe bağlıdır. Paradigmaların dışında ve üstünde her zaman içingeçerli olan
kurallar saptamak ise hemen hemen olanaksızdır çünkü farklı paradigmalar
doğayı, neredeyse farklı dünyalardan söz edecek kadar bağlaşmaz tarzlarda
görmekte ve açıklamaktadırlar. Örneğin, Newton yasalarınm geçerli olduğu
bir dünya ile, Einstein yasalarınm geçerli olduğu bir fiziksel dünya asla öz¬
deş olamazlar. Birinin doğru olması için diğerinin yanlış olması gereklidir,
yahut da bambaşka bir dünyadan söz ettiği kabul edilmelidir. Dolayısıyla
farklı kuramlar arasındaki seçim, sözün gelişi, kapitalist düzenle sosyalist
düzende yaşamak arasmda yapılacak seçim kadar köktenci olacaktır. Bilim¬
sel devrimlerin siyasal devrimlere benzetilmesi, bir bakıma, bilimsel bilgi¬
nin yenilenmesini de toplumsal üretime benzeten bazı toplumcu tarihsel bilgi-sosyolojilerini çağrıştırabilir. Akla bu bağlamda ilk gelen isim Marksist
bilgi kuramcısı Althusser’dir. Ancak, Althusser’in paradigmaya çok benze¬
yen ‘sorunsal’ (problematique) kavramıyla ve bilimsel devrimlere benzeyen
‘epistemolojik kopma’ düşüncesiyle açıkladığı süreç, bilginin doğuşu, yani
üretilişidir, var olan bilgiler arasında yapılan seçme değil. (4)
Dolayısıyla, benzer gibi görünen bu çözümlemeler aslında yanıltıcıdır,
çünkü Kuhnbu sonuca bambaşka kaygılarla ve bambaşka noktalardan hare¬
ketle
(3) T.S.
varmıştır.
Kuhn, “The
_
Function of Dogma in Scientific Research” (Bilimsel Araştırmada Dogmanın
İşlevi) Scientific Change (Bilimsel Değişme) kitabında, der. A.C Crombie, Basic Books 1963, s.
347-369
.(4) Bkz. Dominique Lecourt, Marxism and Epistemelogy (Marksizm ve Epistemoloji) çev. Ben
Browster, Londra, Newletf Books, 1975
11
Buraya kadar söylediklerimizin de gösterdiği gibi, Kuhn’un bilim tarihinden çıkardığı sonuçlarda, bilimsel bilginin doğasmı ve oluşumunu çözümlemek yerine, karşıt bilgi türleri arasmdaki seçimin dinamiğine doğm bir ‘kaym a’ söz konusudur. Böylelikle Kuhn’un temel çelişkisi de ortaya çıkmış olmaktadır: karşıt bilgi içeriklerinin, var oldukları zaman, toplumsal ve psikolojik açıdan nasıl seçildiklerini gösteren ve böylelikle bilginin de nasıl ilerledini açıklayan ‘bilim sosyolojisi’ düzeyi ile (5) her farklı bilgi içeriğinin nasıl oluşup ortaya çıktığı hakkmda bazı örtülü ve ilerleme düşüncesiyle çelişen varsayımların yer aldığı görelilikçi felsefi düzey. Yani Kuhn sadece ilerlemeyi bilgi sosyolojisi bağlamında görmekte, ilerlemeyi sağlayan bilgi yenilenmesini metod/felsefe bağlamında ele almaktadır fakat bu bağlamdaki
düşünceleri de ilerleme düşüncesine temelde aykırıdır. Kuhn bu iki düzey
arasında sürekli gidip gelmektedir. Böyle olması bir yerde doğaldır, çünkü
bunlar bilginin gerçekten de birbirine girift boyutlarıdır. Ancak Kuhn bunu,
birbirine karışmış iki düzeyi diyalektik bir yöntemle ayrıştırmak için yapmaz. Asıl neden Kuhn’un düşüncesindeki çelişkidir; farkh bilgi içeriklerinin
nasıl oluşup geliştiklerini her birinin kendi ‘iç işleri’ olarak görür, dışarıdan
bilgi düzeyinde bîr müdahale kabul etmez. Böyle bir müdahale Kuhn için
yalnızca ampirik bir güçlük değil, mantıksal bir olanaksızlıktır. Kuhn’un bilgi kuramı göreliiikçidir. Bilimin dış dünya hakkında giderek artan doğrulukta bilgi verdiğine de, düşünce kategorilerinin tarihsel ve toplumsal bağlamlara rağmen hep aynı kaldığma da inanmaz. Kuhn, bilimsel ilerlemenin sonucu
olarak gerçekliğin de giderek daha ‘doğru’ biçimde temsil edildiği görüşünü
savunmanm ampirik açıdan çok güç olduğu düşüncesinden, dış dünya hakkmda tek bir ‘doğru’ olduğunun ve bu doğruluğa hangi kuramlarm daha çok
yaklaştığmı tayin edecek evrensel akılcılık yahut bihm ölçütleri bulunduğunu savunmanın m antık açısından imkânsız olduğu düşüncesine varmıştır.
Her kavramsal ve bilimsel devrimde bakış açısı ve yöntemler değiştiği gibi,
görülen dış dünya da bir ölçüde farklılaşmakta, farklı yorumlanmaktadır,
îlerleme boyutu, tek olan bir bilginin özünde değil, farklı bügiler arasında
yapılan seçimin niteliğindedir.
Kuhn bu görüşünü geçmişteki büyük kavramsal dönüşümlerden elde ettiği tarihsel verilere dayandırmıştır. Ancak, bilimin geçmişinden elde edilen
verilerin Kuhn’un ileri sürdüğü ölçüde radikal felsefi sonuçları olduğunu çoğu bilim tarihçisi ve bilim felsefecisi kabul etmemektedir. Çağdaş fizik biliminin geçirdiği muazzam evrelerin bilimsel birer devrim olduğunu kabul eden birçok düşünür, bu devrimlerin temeldeki bilgi kurammm ilkelerini de-
(5) Kuhn’un bilimsel gelişme modelinin, kurumsal ve işlevsel sorunları ele alan bilim sosyoloji ile.
ideoloji, boş inanç, yanlış bilinç gibi sorunları ele alan bilgi sosyolojisi arasında geçmişte,
örneğin Mannheim’in eserlerinde yapıian yapay ayrımı kapatarak birleştirdiği görüşünü savunan
yazarlar olmuştur. Ancak Kuhn bilgi sosyolojisinin yalnızca bir boyutunu işlemekte, bilginin
toplumsal doğuşu ve bilimsel tikirlerin doğruluğu, bilim-topim ilişkileri gibi boyutlara değinmemektedir. Bu konuda çok yararlı bir inceleme için bkz. John Urry, “Thomas S.Kuhn As Sociologist Of Knovvledge” (Bilgi Sosyoloğu Olarak Thomas’ Kuhn) British Journal of Sociology (Britanya Sosyolojisi Dergisi) Cilt 24, 1973, s.462-73.
12
Burayakadar söylediklerimizin de gösterdiği gibi, Kuhn’unbilim tarihin¬
den çıkardığı sonuçlarda, bilimsel bilginin doğasını ve oluşumunu çözümle¬
mek yerine, karşıt bilgi türleri arasındaki seçimin dinamiğine doğru bir ‘kay¬
ma’ söz konusudur. Böylelikle Kuhn’untemel çelişkisi de ortaya çıkmış ol¬
maktadır: karşıt bilgi içeriklerinin, var oldukları zaman, toplumsal ve psiko¬
lojik açıdan nasıl seçildiklerini gösteren ve böylelikle bilgininde nasıl ilerle¬
dim açıklayan ‘bilim sosyolojisi’ düzeyi ile (5) her farklı bilgi içeriğininna¬
sıl oluşup ortaya çıktığı hakkında bazı örtülü ve ilerleme düşüncesiyle çeli¬
şen varsayımların yer aldığı görelilikçi felsefi düzey. Yani Kuhnsadece iler¬
lemeyi bilgi sosyolojisi bağlamında görmekte, ilerlemeyi sağlayan bilgi ye¬
nilenmesini metod/felsefe bağlamında ele almaktadır fakat bu bağlamdaki
düşünceleri de ilerleme düşüncesine temelde aykırıdır. Kuhn bu iki düzey
arasında sürekli gidip gelmektedir. Böyle olması bir yerde doğaldır, çünkü
bunlar bilginin gerçekten de birbirine girift boyutlarıdır. Ancak Kuhn bunu,
birbirine karışmış iki düzeyi diyalektik bir yöntemle ayrıştırmak için yap¬
maz. Asıl neden Kuhn’undüşüncesindeki çelişkidir: farkh bilgi içeriklerinin
nasıl oluşup geliştiklerini her birinin kendi ‘iç işleri’ olarak görür, dışarıdan
bilgi düzeyinde bir müdahale kabul etmez. Böyle bir müdahale Kuhn için
yalnızca ampirik bir güçlük değil, mantıksal bir olanaksızlıktır. Kuhn’unbil¬
gi kuramı görelilikçidir. Bilimindış dünya hakkında giderek artan doğruluk¬
ta bilgi verdiğine de, düşünce kategorilerinintarihsel ve toplumsal bağlamla¬
ra rağmenhep aynı kaldığına da inanmaz. Kuhn, bilimsel ilerlemeninsonucu
olarak gerçekliğin de giderek daha ‘doğru’ biçimde temsil edildiği görüşünü
savunmanın ampirik açıdan çok güç olduğu düşüncesinden, dış dünya hak¬
kında tek bir ‘doğru’ olduğunun ve bu doğruluğa hangi kuramların daha çok
yaklaştığını tayin edecek evrensel akılcılık yahut bilim ölçütleri bulunduğu¬
nu savunmanın mantık açısından imkânsız olduğu düşüncesine varmıştır.
Her kavramsal ve bilimsel devrimde bakış açısı ve yöntemler değiştiği gibi,
görülen dış dünya da bir ölçüde farklılaşmakta, farklı yorumlanmaktadır.
İlerleme boyutu, tek olan bir bilginin özünde değil, farklı bilgiler arasında
yapılan seçiminniteliğindedir.
Kuhn bu görüşünü geçmişteki büyük kavramsal dönüşümlerden elde etti¬
ği tarihsel verilere dayandırmıştır. Ancak, bilimin geçmişinden elde edilen
verilerin Kuhn’unileri sürdüğü ölçüde radikal felsefi sonuçları olduğunu ço¬
ğu bilim tarihçisi ve bilim felsefecisi kabul etmemektedir. Çağdaş fizik bili¬
minin geçirdiği muazzam evrelerin bilimsel birer devrim olduğunu kabul eden birçok düşünür, bu devrimlerin temeldeki bilgi kurammın ilkelerini de-
(5) Kuhn’un bilimsel gelişme modelinin, kurumsal ve işlevsel sorunları ele alan bilim sosyoloji ile,
ideoloji, boş inanç, yanlış bilinç gibi sorunları ele alan bilgi sosyolojisi arasında geçmişte,
örneğin Mannheim’in eserlerinde yapılan yapay ayrımı kapatarak birleştirdiği görüşünü savunan
yazarlar olmuştur. Ancak Kuhn bilgi sosyolojisinin yalnızca bir boyutunu işlemekte, bilginin
toplumsal doğuşu ve bilimsel fikirlerin doğruluğu, bilim-toplm ilişkileri gibi boyutlara değin¬
memektedir. Bu konuda çok yararlı bir inceleme için bkz. John Urry, “Thomas S.Kuhn As Sociol¬
ogist Of Knowledge” (Bilgi Sosyoloğu Olarak Thomas’ Kuhn) British Journal of Sociology (Bri¬
tanya Sosyolojisi Dergisi) Cilt 24, 1973, s.462-73.
12
ğiştirdiği görüşünü reddetmişlerdir. Bu anlaşmazlığı daha iyi anlamak için,
Kuhn’un en çok önem verdiği örneklerden bir tanesini, Newton fiziğinden
Einstein fiziğine geçişi kısaca ele alalım. Klasik fiziğin ‘paradigma’sına göre, fizik kuramlarını oluşturan Newton’cu mekanik yasalarınm ve simgelerin
kapsadığı genel bir evren çatısı ya da çerçevesi vardı. Bu çatınm deneysel
ilerleme ile giderek daha fazla belirginleştirileceğine inanılıyordu. Bütün görüngülerin temel madde parçacıklarma indirgenebileceği, bu madde parçacıklarmın her an kesin bir yere ve bir hıza sahip oldukları, bunları kullanarak
da gelecekteki durumlarm kesin olarak saptanabileceği, ayrıca her görüngünün bu şekilde basit olarak canlandmlabilmesi için belli zaman değişkenli
bulunduğu düşünülürdü. Doğadaki nedensellik yapısını açıklayan temel birimler bunlardı. Bu genel yapmm birçok yerinde değişiklik yapma gereği duyulabilmesine karşm, yapmm temelinin her zaman için geçerli olduğu inancı
hakimdi. Böylece, insan zihninin gerçekliği algılam asının koşullan olan
uzay, zaman, madde ve nedensellik gibi kavram ve ilkeler, ampirik deney
gözlemlerinde elde edilen yasalara ve genellemelere biçim veren kategoriler
olarak görülmekteydi. (6) Kant’çı bilgi kuramı bu kategoriler üzerine kurulmuştu ve bunların hiçbir zaman değişmeyeceği, gelecekteki ilerlemelerin de
bu çerçeve içinde meydana geleceği düşünülüyordu. Yirminci yüzyılm gelişmeleri olan görelilik kuramı ve kuantum mekaniği bu temeli tamamıyla sarsmış durumdadır. Bu yaklaşımlarm temelinde, klasik fiziğin yasalarmm atomaltı düzeydeki madde parçacıklan yani elektronlar için geçerli olmadığı, çünkü elektronlarm belli bir anda hem nerede olduklarının hem de nasıl bir hıza
sahip olduklannm saptanamayacağı buluşu yatıyordu. Bu nedenle, eski görüşe hâkim olan fiziksel nedensellik düşüncesinin yerini olasılıkçı, yani matematiksel nedensellik aldı. Üstelik madde parçacıklannm hareketlerini saptamak için kullanılan uzay ve zaman gibi referans koordinatlarının bunları
gözlemleyen kişinin içinde yer aldığı daha genel referans çerçevesine göre
değiştiği ortaya çıkmıştı. Söz konusu olan belirsizlik ve görelilik öğeleri
mikroskopik dünyada çok daha önemli sonuçlar doğurmakla birlikte, günlük
yaşamımızdaki makro düzey için de bir Ölçüde geçerli olduğuna göre, fizikte
meydana gelen bu ilerlemenin bizi doğadaki nedensellik ilişkilerine, uzaym
ve zamanın temel niteliklerine daha çok yaklaştırdığını söyleyebilir miyiz?
Yeni fizik kuramlan klasik fiziğin içeriğini de koruyarak mı bir adım ileri
gitmişlerdir, yoksa eskisini yadsıyan bambaşka bir bilgi içeriğine mi işaret
etmektedirler? Bu sorulara verilecek yanıtlar ister istemez nedensellikten,
uzaydan, zamandan ne anlaşıldığma bağlı olacaktır.
Örneğin, ampirist geleneğin çağdaş uzantısı olan pozitivist bilim felsefesine göre, ‘nedensellik ilkesi doğada geçerli m idir?’ sorusu anlamsız bir sorudur. Nedensellik, çeşitli araçlarla doğayı irdelediğimiz zaman ortaya çıkan
tikel deneyimler arasmda kurulan mantıksal, giderek matematiksel ilişkiler-
(6) Buradaki açıklamalarda yararlandığımız kaynak: Philipp Frank, Modern Scinence and its
Philosophy {Çağdaş Bilim ve Felsefesi) Flarvard Üniversitesi Yayınları, 1949: Bölüm 4, s.90-
121 . ‘
13
ğiştirdiği görüşünü reddetmişlerdir. Bu anlaşmazlığı daha iyi anlamak için,
Kuhn’un en çok önem verdiği örneklerden bir tanesini, Newton fiziğinden
Einstein fiziğine geçişi kısaca ele alalım. Klasik fiziğin ‘paradigma’sına gö¬
re,fizik kuramlarını oluşturan Newton’cu mekanik yasalarının ve simgelerin
kapsadığı genel bir evren çatısı ya da çerçevesi vardı. Bu çatınm deneysel
ilerleme ilegiderek daha fazla belirginleştirileceğine inanılıyordu. Bütün gö¬
rüngülerin temel madde parçacıklarına indirgenebileceği, bu madde parça¬
cıklarınınher an kesinbir yere ve bir hıza sahip oldukları, bunları kullanarak
da gelecekteki durumların kesin olarak saptanabileceği, ayrıca her görüngü¬
nün bu şekilde basit olarak canlandırılabilmesi için belli zaman değişkenli
bulunduğu düşünülürdü. Doğadaki nedensellik yapısını açıklayan temel bi¬
rimler bunlardı. Bugenel yapının birçok yerinde değişiklik yapma gereği duyulabilmesine karşm, yapının temelinin her zaman içingeçerli olduğu inancı
hakimdi. Böylece, insan zihninin gerçekliği algılamasının koşulları olan
uzay, zaman, madde ve nedensellik gibi kavram ve ilkeler, ampirik deney
gözlemlerinde elde edilen yasalara ve genellemelere biçim veren kategoriler
olarak görülmekteydi. (6) Kant’çı bilgi kuramı bu kategoriler üzerine kurul¬
muştu ve bunların hiçbir zaman değişmeyeceği, gelecekteki ilerlemelerin de
bu çerçeve içinde meydanageleceği düşünülüyordu. Yirminci yüzyılın geliş¬
meleri olan görelilik kuramı ve kuantum mekaniği butemeli tamamıyla sars¬
mış durumdadır. Buyaklaşımların temelinde, klasik fiziğinyasalarmm atomaltı düzeydeki madde parçacıkları yani elektronlar içingeçerli olmadığı, çün¬
kü elektronların belli bir anda hem nerede olduklarının hem de nasıl bir hıza
sahip olduklarının saptanamayacağı buluşuyatıyordu. Bunedenle, eski görü¬
şe hâkim olan fiziksel nedensellik düşüncesinin yerini olasılıkçı, yani mate¬
matiksel nedensellik aldı. Üstelik madde parçacıklarının hareketlerini sapta¬
mak için kullanılan uzay ve zaman gibi referans koordinatlarının bunları
gözlemleyen kişinin içinde yer aldığı daha genel referans çerçevesine göre
değiştiği ortaya çıkmıştı. Söz konusu olan belirsizlik ve görelilik öğeleri
mikroskopik dünyada çok daha önemli sonuçlar doğurmakla birlikte, günlük
yaşamımızdaki makro düzey içinde bir Ölçüde geçerli olduğuna göre, fizikte
meydana gelen bu ilerlemenin bizi doğadaki nedensellik ilişkilerine, uzaym
ve zamanın temel niteliklerine daha çok yaklaştırdığını söyleyebilir miyiz?
Yeni fizik kuramları klasik fiziğin içeriğini de koruyarak mı bir adım ileri
gitmişlerdir, yoksa eskisini yadsıyan bambaşka bir bilgi içeriğine mi işaret
etmektedirler? Bu sorulara verilecek yanıtlar ister istemez nedensellikten,
uzaydan, zamandan ne anlaşıldığına bağlı olacaktır.
Örneğin, ampirist geleneğin çağdaş uzantısı olan pozitivist bilim felsefe¬
sine göre, ‘nedensellik ilkesi doğada geçerli midir?’ sorusu anlamsız bir so¬
rudur. Nedensellik, çeşitli araçlarla doğayı irdelediğimiz zaman ortaya çıkan
tikel deneyimler arasında kurulan mantıksal, giderek matematiksel ilişkiler-
(6) Buradaki açıklamalarda yararlandığımız kaynak: Philipp Frank, Modern Soinenoe and its
Philosophy (Çağdaş Bilim ve Felsefesi) Harvard Üniversitesi Yayınları, 1949: Bölüm 4, s.90-
121.
13
dedir. Bu tür biçimsel, simgesel ilişkilere fizik kuramlarmm getirdiği değişikliklerin ötesinde kalan bir gerçeklik hakkında felsefi sonuçların çıkması
için, kullandığımız simge veya kavramların dış dünyada gerçekten var olan
ilişkileri/nesneleri temsil ettiklerini kabul etmek ve bunlarm temel niteliklerine giderek daha fazla yaklaşmanın mümkün olduğunu düşünmek lazımdır.
Halbuki bilim bu tür bilgi sağlayamaz. Bilimin görevi, düşünce ile gerçeklik
arasmda bir uyum yahut özdeşlik sağlamak değil, gerçeklikten sağlanabilen
sistematik deneyimleri tutarlı bir yapı içinde birbirine bağlamak ve bu yapının doğruluğunu da deneysel olsun, tikel ampirik deneyimler tarafmdan smanarak doğrulanması ile, önermelerde kullanılan kavramların gerçekliği yansıtması birbirinden ayrı düzeylerdir ve bilim daha birinci düzey üzerine kurulmalıdır. Doğada gerçekten zorunlu nedensellikler olup olmadığı gerçek
bir bilimsel kaygı değildir. Asıl önemli olan, deneyimlerimiz ile onları betimleyen nicel ilişkiler arasındaki bağlantıdır. Belli bir deneysel olguya hangi
farklı araçlarla yaklaşırsak yaklaşalım, hep aynı ilişkileri veya aynı rakamsal
değerleri bulabiliyorsak, bağlantı tektir, yani doğrudur. Önemli olan bunu
sağlamaktır.
Dolayısıyla, yeni bir bilimsel yaklaşımın eskisine kıyasla daha kapsamlı
ve ilerici olup olmadığı, pozitivist için gözlemlenebilen olgulan sistematik
hale getirmekte kullanılan mantıksal çerçevenin daha tutarlı şekilde kurulup
kurulmadığma bağlıdır. Daha ileri düzeydeki deneysel araçlardan elde edilen
daha ayrıntılı gözlemlerin uzay, zaman ya da nedensellik gibi olguları farklı
bir yapıda yorumlaması, daha önceki gözlemlerin açıklamalarıyla özde çelişmek zorunda değildir. Tersine, pozitivist için birbirlerini izleyen kuramlar
mantıksal olarak bir-birlerini içerirler ve tamamlarlar. (7) Her iki kuram da
aynı doğa parçasından söz etmektedir. Her ikisi de bu doğa parçasını meydana getiren nesneleri ve ilişkileri kapsamlı olarak açıklamak amacmdadır. Fakat iki kuramın öne sürdüğü görüşler farklıdır, çünkü her ikisindeki kavram
ve ilişkilerin kullanılmaları için gerekli olan ampirik koşullar ya da bağlam
farklıdır. Eğer gözlemler bu kuramlardan birini giderek daha fazla doğruluyorsa, bu kuram diğerinden daha fazla şey açıklıyor, yani eski kurama göre
ampirik bilginin içeriğini genişletiyor demektir. Öte yandan Kuhn gibi düşünenler, bu durumdaki iki kuramın aynı doğa parçasından, aynı nesnelerden
söz etmelerini olanaksız saymaktadırlar. İkisinin arasmda ortak bir referans
olmasına olanak yoktur, çjinkü nesneleri farklı şekilde tanımlamaktadırlar.
Birbirini izleyen kuram lar arasında mantıksal bir bağdaşmazlık olduğunu
reddetmek için, yeni kuramm eskisine nazaran nitel olarak bir yenilik getirdiğini de yadsımak lazımdır.
Görüldüğü gibi, farklı kuramlar arasmdaki ilişki bakında yapılan bu tartışmayı, tarafların yeni bilginin nasıl ortaya çıktığı konusundaki inançlarma
başvurmadan sonuçlandırmak olanaksızdır. Pozitivist, bilimsel bilginin iler-
(7) Önlü ‘Kopenhag Okulü kuantım fizikçilerinden Niels Bohr’un ortaya attığı, farklı kuramların birbirlerini mantıksal olarak tamamladığı (logical complementarity tezi için bkz. J.J. Ross, The Appeal to
the Given (Verilmişe Başvurmak) LONDRA Ailen and Unvvin, 1970, Bölüm 10, s . 172.
14
dedir. Bu tür biçimsel, simgesel ilişkilere fizik kuramlarının getirdiği deği¬
şikliklerin ötesinde kalan bir gerçeklik hakkında felsefi sonuçların çıkması
için, kullandığımız simge veya kavramların dış dünyada gerçekten var olan
ilişkileri/nesneleri temsil ettiklerini kabul etmek ve bunların temel nitelikle¬
rine giderek daha fazla yaklaşmanın mümkün olduğunu düşünmek lazımdır.
Halbuki bilim bu tür bilgi sağlayamaz. Bilimingörevi, düşünce ile gerçeklik
arasında bir uyum yahut özdeşlik sağlamak değil, gerçeklikten sağlanabilen
sistematik deneyimleri tutarlı bir yapı içinde birbirine bağlamak ve bu yapı¬
nındoğruluğunu da deneysel olsun,tikel ampirik deneyimler tarafmdan sına¬
narak doğrulanması ile, önermelerde kullanılan kavramların gerçekliği yan¬
sıtması birbirinden ayrı düzeylerdir ve bilim daha birinci düzey üzerine ku¬
rulmalıdır. Doğada gerçekten zorunlu nedensellikler olup olmadığı gerçek
bir bilimsel kaygı değildir. Asıl önemli olan, deneyimlerimiz ile onları be¬
timleyen nicel ilişkiler arasındaki bağlantıdır. Bellibir deneysel olguya hangi
farklı araçlarla yaklaşırsak yaklaşalım, hep aynı ilişkileri veya aynı rakamsal
değerleri bulabiliyorsak, bağlantı tektir, yani doğrudur. Önemli olan bunu
sağlamaktır.
Dolayısıyla, yeni bir bilimsel yaklaşımın eskisine kıyasla daha kapsamlı
ve ilerici olup olmadığı, pozitivist için gözlemlenebilen olguları sistematik
hale getirmekte kullanılan mantıksal çerçevenin daha tutarlı şekilde kurulup
kurulmadığına bağlıdır. Daha ileri düzeydeki deneysel araçlardan elde edilen
daha ayrıntılı gözlemlerin uzay, zaman ya da nedensellik gibi olguları farklı
bir yapıda yorumlaması, daha önceki gözlemlerin açıklamalarıyla özde çeliş¬
mek zorunda değildir. Tersine, pozitivist için birbirlerini izleyen kuramlar
mantıksal olarak birbirlerini içerirler ve tamamlarlar. (7) Her iki kuram da
aynı doğa parçasından söz etmektedir. Her ikisi de bu doğa parçasını meyda¬
na getiren nesneleri ve ilişkileri kapsamlı olarak açıklamak amacındadır. Fa¬
kat iki kuramın öne sürdüğü görüşler farklıdır, çünkü her ikisindeki kavram
ve ilişkilerin kullanılmaları için gerekli olan ampirik koşullar ya da bağlam
farklıdır. Eğer gözlemler bu kuramlardan birini giderek daha fazla doğruluyorsa, bu kuram diğerinden daha fazla şey açıklıyor, yani eski kurama göre
ampirik bilgininiçeriğini genişletiyor demektir. Öte yandan Kuhngibi düşü¬
nenler, bu durumdaki iki kuramın aynı doğa parçasından, aynı nesnelerden
söz etmelerini olanaksız saymaktadırlar. İkisinin arasında ortak bir referans
olmasına olanak yoktur, çjinkü nesneleri farklı şekilde tanımlamaktadırlar.
Birbirini izleyen kuramlar arasında mantıksal bir bağdaşmazlık olduğunu
reddetmek için, yeni kuramın eskisine nazaran nitel olarak bir yenilik getir¬
diğini de yadsımak lazımdır.
Görüldüğü gibi, farklı kuramlar arasındaki ilişki hakında yapılan bu tar¬
tışmayı, tarafların yeni bilginin nasıl ortaya çıktığı konusundaki inançlarına
başvurmadan sonuçlandırmak olanaksızdır. Pozitivist, bilimsel bilginin iler-
(7) Ünlü ‘Kopenhag Okulu’ kuantım fizikçilerinden Niels Bohr’un ortaya attığı, farklı kuramların birbir¬
lerini mantıksal olarak tamamladığı (logical complementarity tezi için bkz. J.J. Ross, The Appeal to
the Given (Verilmişe Başvurmak) LONDRA Allen and Unwin, 1970, Bölüm 10, s . 172.
14
leyebilmesi için, farklı kuramlar ne olursa olsun bunlardan bağımsız bir ampirik smanabilirlik, ampirik gözlem düzeyine gerek duymaktadır. Kuhn gibi
düşünenler ise, kuramsal önermeleri sınamak için kullanılan ampirik gözlemlerin gene aynı kuram tarafından belirlenmiş olacağını, kuramdan bağımsız, her zaman için aynı özelliklere sahip gözlem diye bir şey olamayacağmı
savunmakta, farklı kuramsal yaklaşımların farklı nesne ve ilişkiler gözlemlediklerini iddia etmektedirler. Kuhn bir çok görüşüne katıldığı ‘konvansiyonalist’ bilim felsefesinde (8) kuramlardan bağımsız bir gözlem dili olabileceği
fikrinin reddedilmesi giderek bilginin özünde bir ilerleme mantığı olduğunun
da yadsınması sonucunu getirmiştir. Pozitivist görüşe göre, ampirik gözlemlerimizi daima daha ilerici bir kuramsal yapıda sistemleştirmek için belli
mantıksal yöntemler vardır. Örneğin, kuramlar endüktif (tümevarımcı) mantığa göre kurulu olabilirler. Buna göre, belli tür görüngüler üzerine yapılan
gözlemler birçok smama sonucu genelleştirilerek doğa yasaları olarak kabul
edilir (sözün gelişi, gazlarm ısındıkları zaman genişlemeleri) ve gözlem derinleştikçe, bu yasalardan daha ileri düzeyde, daha çok görüngüyü kapsayan
bir üst yasaları mantıksal olarak çıkarmak, yani ‘tüme varmak’ mümkün olabilir. Ancak, Kuhn’un temsil ettiği konvansiyonalist görüş, bu mantığın yetersiz olduğunu, çünkü endüktif mantıkla çıkartılan sonuçlarm, kullanılan
öncellere aynı zamanda dedüktif, yani geçerli olarak bağlı olmadığmı, çünkü
daima başlangıçta olmayan bir yeniliği varsayması gerektiğmi öne sürmektedir. Bu durumda, bilgiye eklenen yenilik nereden kaynaklanmaktadır. Pozitivist bilim kavrayışı, bu zorluğa karşı, bilimdeki yeniliklerin tek tek bilim
adamlarınm ileri sürüğü varsayımlarla, yani hipotezlerle ilerlediğini söyleyebilmektedir. Ancak, bu yeni varsayımların bilim adamlaimm akima nereden
geldiği, bunun kesin bir mantığı olup olmadığı som lan pozitivizm için yanıtlaması güç sorulardır. Bu nedenle Kuhn gibi görelilikçi konvansiyonalistler,
bilimsel bilginin ilerlemesinde ve bilimsel buluşlarda evrensel ve akılcı bir
mantık aramanın yersiz olduğuna, bilimin ilerlemesinin son tahlilde bilim
yapanlarm psikolojik ve sosyolojik tercihlerine bağlı olduğuna inanmışlardu.
Her bir yaklaşımm ya da ‘paradigma’nm kendi içinde mantıksal kuralları olmakla birlikte, eski bir paradigmadan yenisine geçişteki bilimsel yaratıcılık
öğesinin kurallarla açıklanabilir bir mantığı yoktur. Bu nedenle pozitivizmin
endüktif mantık ya da hipotez kullanarak bilimin geliştiği görüşü yetersizdir
ve bu görüşün yetersizliğine Kuhn gibi konvansiyonalist bilim tarihçileri
dikkat çekmişlerdir.
Bu dummda, bilimin tarihindeki dönüşümlere bu derece farklı bilgi kuramlarından yaklaşan bilim felsefecilerinin farklı sonuçlar çıkarmaları doğaldır. Hegel’in bu konudaki sözlerini hatırlayalım: “Kendini yalmzca verilere
bıraktığma, onlara sadece edilgen biçimde yaklaştığına inanan ya da öyle gö-
(8) Pozitivizm ve konvansiyonalizm gibi farklı bilim felsefesi okullarının karşılaştırmalı açıklamaları
için bkz. Russell Keat ve John Urry, Social Theory as Science (Bilim Olarak Sosyal Kuram) Uluslararası Sosyoloji Kütüphanesi, Londra, Routledge and Kegan Paul, 1975, bölümler 1-3.
15
leyebilmesi için, farklı kuramlar ne olursa olsun bunlardan bağımsız bir am¬
pirik smanabilirlik, ampirik gözlem düzeyine gerek duymaktadır. Kuhn gibi
düşünenler ise, kuramsal önermeleri sınamak için kullanılan ampirik göz¬
lemleringene aynı kuram tarafındanbelirlenmiş olacağını, kuramdan bağım¬
sız, her zaman içinaynı özelliklere sahip gözlem diye bir şey olamayacağını
savunmakta, farklı kuramsal yaklaşımların farklı nesne ve ilişkiler gözlemle¬
diklerini iddiaetmektedirler. Kuhnbir çok görüşüne katıldığı’konvansiyonalist’ bilim felsefesinde (8) kuramlardan bağımsız bir gözlem dili olabileceği
fikrinin reddedilmesi giderek bilgininözünde bir ilerleme mantığı olduğunun
da yadsınması sonucunu getirmiştir. Pozitivist görüşe göre, ampirik gözlem¬
lerimizi daima daha ilerici bir kuramsal yapıda sistemleştirmek için belli
mantıksal yöntemler vardır. Örneğin, kuramlar endüktif (tümevarıma) man¬
tığa göre kurulu olabilirler. Buna göre, belli tür görüngüler üzerine yapılan
gözlemler birçok sırama sonucu genelleştirilerek doğa yasaları olarak kabul
edilir (sözün gelişi, gazların ısındıkları zaman genişlemeleri) ve gözlem de¬
rinleştikçe, bu yasalardan daha ileri düzeyde, daha çok görüngüyü kapsayan
bir üst yasaları mantıksal olarak çıkarmak, yani ‘tüme varmak’ mümkün ola¬
bilir. Ancak, Kuhn’un temsil ettiği konvansiyonalist görüş, bu mantığın ye¬
tersiz olduğunu, çünkü endüktif mantıkla çıkartılan sonuçların, kullanılan
öncellere aynı zamanda dedüktif, yani geçerli olarak bağlı olmadığını, çünkü
daima başlangıçta olmayan bir yeniliği varsayması gerektiğini öne sürmekte¬
dir. Bu durumda, bilgiye eklenen yenilik nereden kaynaklanmaktadır. Poziti¬
vist bilim kavrayışı, bu zorluğa karşı, bilimdeki yeniliklerin tek tek bilim
adamlarının ileri sürüğü varsayımlarla, yani hipotezlerle ilerlediğini söyleye¬
bilmektedir. Ancak, bu yeni varsayımların bilim adamlarının aklına nereden
geldiği, bununkesin bir mantığı olup olmadığı soruları pozitivizm içinyanıt¬
laması güç sorulardır. Bu nedenle Kuhn gibi görelilikçi konvansiyonalistler,
bilimsel bilginin ilerlemesinde ve bilimsel buluşlarda evrensel ve akılcı bir
mantık aramanın yersiz olduğuna, bilimin ilerlemesinin son tahlilde bilim
yapanların psikolojik ve sosyolojik tercihlerine bağlı olduğuna inanmışlardır.
Her bir yaklaşımın ya da ‘paradigma’nın kendi içinde mantıksal kuralları ol¬
makla birlikte, eski bir paradigmadan yenisine geçişteki bilimsel yaratıcılık
öğesinin kurallarla açıklanabilir bir mantığı yoktur. Bu nedenle pozitivizmin
endüktif mantık ya da hipotez kullanarak bilimin geliştiği görüşü yetersizdir
ve bu görüşün yetersizliğine Kuhn gibi konvansiyonalist bilim tarihçileri
dikkat çekmişlerdir.
Bu durumda, bilimin tarihindeki dönüşümlere bu derece farklı bilgi ku¬
ramlarından yaklaşan bilim felsefecilerinin farklı sonuçlar çıkarmaları doğal¬
dır. Hegel’in bu konudaki sözlerini hatırlayalım: “Kendini yalnızca verilere
bıraktığına, onlara sadece edilgen biçimde yaklaştığına inanan ya da öyle gö-
(8) Pozitivizm ve konvansiyorıaiizm gibi farklı bilim felsefesi okullarının karşılaştırmalı açıklamaları
için bkz. Russell Keat ve John Urry, Social Theory as Science (Bilim Olarak Sosyal Kuram) Ulus¬
lararası Sosyoloji Kütüphanesi, Londra, Routledge and Kegan Paul, 1975, bölümler 1-3.
15
züken ortalama ve sıradan tarihçi bile, aslında düşüncesinde edilgen değildir.
Kendi kategorilerini de beraberinde taşır ve verileri onlar aracılığıyla görür.
Bilimsel olduğu iddia edilen her girişimde Akıl uyanık olmalı, düşünce uygulanmalıdır. Doğaya akılcı biçimde bakan kişiye, doğa da akılcı bakar. İlişki karşılıklıdır.” (9)
Ne var ki, doğaya veya bilimin tarihine kimin gerçekten akılcı tarzda baktığma, ya da akılcılığın gerçekte nasıl olması gerektiğine bugün Hegel kadar
rahatlıkla karar veremiyoruz. Dolayısıyla, bilimin kesintisiz bir birikimle mi,
büyük kavramsal atlamalarla mı ilerlediği, her değişikliğin bir önceki yaklaşımla özde gene de bazı ölçütleri mi paylaştığı, yoksa bambaşka, bağdaşmaz
bir dünya görüşü ya da paradigma mı olduğu, bağdaşmadığı için de bilginin
ilerlemesinin son tahlilde bilimle ilgisi olmayan bir ‘seçme’ işlemi mi olduğu, yoksa bilginin doğasında gene de farkh görüşleri aşan bir ilke ve bir süreklilik mi olduğu sorularının yanıtlarını bilimin tarihinden çıkardığını iddia
edenler Kuhn da dahil, o tarihe gene de bazı önyargılar ve düşünce kalıplarıyla yaklaşmaktadırlar. Asimda bilginin nasıl oluştuğunu ve nasıl geliştiğini
göstermek için, her tarihsel yaklaşımm da kendi içinde felsefi bir doğruluk
(truth) ve bir de bilimsel biliş (cognition) kuramı olması gerekir. Bunlar farklı olunca, bilimin ilerleyişi de farklı yorumlanacak, tarih farklı bilgi kuramlarmı doğrulamak için kullanılacaktır. Kuhn, bilim ile felsefe arasmdaki ilişkinin ne olursa olsun tarihsel değişime tabi olduğunu göstermiştir. Tarihsel bakışın bu İlişkiye bir boyut eklediği doğrudur, ama ilişkinin soransalmı çözemediği gibi felsefenin bilim için önemini de azaltmaz. Bu ilişkiye tarihsel
olarak yaklaşırken, Kuhn’un da belli önyargıları vardır. Tarihe başvurarak
asimda temelde çok daha derin bir bilgi kuramma, pozitivizmin ampirist bilimsel ilerleme modeline baş kaldırmaktadır. Kuhn kitabında felsefe sorunlarma doğrudan doğruya pek az değindiği için, bu konulardaki kesin görüşleri-
, ni sadece dolaylı olarak görebiliyoruz. Fakat bilim için karşıt bir tarihsel gelişme modeli ararken değindiği bütün örneklerin felsefi bir anlamı ve sonucu
olduğu kesindir ve bu genellikle de olumsuz bir anlamdır, yani başka tür
yaklaşımlara bir tepki ve eleştiridir. Dolayısıyla, bilimin tarihsel gelişmesinden bahseden asıl metnin ‘ardmda’ ve felsefe düzeyinde duran bir başka kitap daha okumak gerekir. Kuhn’un özgül tezlerinden özetle söz ederken, satu- aralarına sıkışan bu koşut metni de belirginleştirerek kitabm büyük ölçüde
bir dolaylı sonuçlar toplamı olduğunu da ortaya çıkarmak zorundayız. Bu sonuçları çıkarmadan, bu kitabı yalnızca ilginç bir bilim tarihi gezintisi olarak
okumak mümkündür ve bilim felsefesinde neden bu derece yankı yaparak
bir dönüm noktası oluşturduğu ve neden konusunun temel metinlerinden biri
haline geldiği anlaşılamaz. Nitekim, kitabın yarattığı geniş tepkiler sonucu,
Kuhn de ikinci baskıya hazırladığı 1969 sonsözünde bu satır aralarını biraz
daha açmak zorunluluğunu hissederek felsefi tavrmı daha açıkça göstermek
yoluna gitmiştir.______________
(9) G.W.F. Flegel, Reason in History (Tarihte Akıl) (Tarih Feisefesi’nin Genel Sunuşu) çev.
Robert S. Hartman, The Library of Liberal Arts, Bobbs-Merrill, 1953, s. 13.
16
züken ortalama ve sıradan tarihçi bile, aslında düşüncesinde edilgen değildir.
Kendi kategorilerini de beraberinde taşır ve verileri onlar aracılığıyla görür.
Bilimsel olduğu iddia edilen her girişimde Akıl uyanık olmalı, düşünce uy¬
gulanmalıdır. Doğaya akılcı biçimde bakan kişiye, doğa da akılcı bakar. İliş¬
kikarşılıklıdır.” (9)
Nevar ki, doğaya veya bilimintarihine kimingerçekten akılcıtarzda bak¬
tığına, ya da akılcılığın gerçekte nasıl olması gerektiğine bugün Hegel kadar
rahatlıkla karar veremiyoruz. Dolayısıyla, biliminkesintisiz bir birikimle mi,
büyük kavramsal atlamalarla mı ilerlediği, her değişikliğin bir önceki yakla¬
şımla özde gene de bazı ölçütleri mi paylaştığı, yoksa bambaşka, bağdaşmaz
bir dünya görüşü ya da paradigma mı olduğu, bağdaşmadığı içinde bilginin
ilerlemesinin son tahlilde bilimle ilgisi olmayan bir ‘seçme’ işlemi mi oldu¬
ğu, yoksa bilginindoğasında gene de farkh görüşleri aşan bir ilkeve bir sü¬
reklilik mi olduğu sorularının yanıtlarını bilimin tarihinden çıkardığını iddia
edenler Kuhn da dahil, o tarihe gene de bazı önyargılar ve düşünce kalıpla¬
rıyla yaklaşmaktadırlar. Aslında bilgininnasıl oluştuğunu ve nasıl geliştiğini
göstermek için, her tarihsel yaklaşımın da kendi içinde felsefi bir doğruluk
(truth) ve bir de bilimsel biliş (cognition) kuramı olması gerekir. Bunlar fark¬
lıolunca, biliminilerleyişi de farklı yorumlanacak, tarih farklı bilgi kuramla¬
rım doğrulamak içinkullanılacaktır. Kuhn, bilim ile felsefe arasındaki ilişki¬
ninne olursa olsun tarihsel değişime tabi olduğunu göstermiştir. Tarihsel ba¬
kışınbu ilişkiye bir boyut eklediği doğrudur, ama ilişkinin sorunsalını çöze¬
mediği gibi felsefenin bilim için önemini de azaltmaz. Bu ilişkiye tarihsel
olarak yaklaşırken, Kuhn’un da belli önyargıları vardır. Tarihe başvurarak
aslmda temelde çok daha derin bir bilgi kuramına, pozitivizmin ampirist bi¬
limsel ilerleme modeline baş kaldırmaktadır. Kuhnkitabında felsefe sorunla¬
rına doğrudan doğruya pek az değindiği için, bukonulardaki kesin görüşleri¬
mi sadece dolaylı olarak görebiliyoruz. Fakat bilim içinkarşıt bir tarihsel ge¬
lişme modeli ararken değindiği bütünörneklerin felsefi bir anlamı ve sonucu
olduğu kesindir ve bu genellikle de olumsuz bir anlamdır, yani başka tür
yaklaşımlara bir tepki ve eleştiridir. Dolayısıyla, bilimin tarihsel gelişmesin¬
den bahseden asıl metnin ‘ardında’ ve felsefe düzeyinde duran bir başka ki¬
tap daha okumak gerekir. Kuhn’un özgül tezlerinden özetle söz ederken, sa¬
tır aralarına sıkışan bukoşut metni de belirginleştirerek kitabm büyük ölçüde
bir dolaylı sonuçlar toplamı olduğunu da ortaya çıkarmak zorundayız. Bu so¬
nuçları çıkarmadan, bu kitabı yalnızca ilginç bir bilim tarihi gezintisi olarak
okumak mümkündür ve bilim felsefesinde neden bu derece yankı yaparak
bir dönüm noktası oluşturduğu ve neden konusunun temel metinlerinden biri
haline geldiği anlaşılamaz. Nitekim, kitabın yarattığı geniş tepkiler sonucu,
Kuhn de ikinci baskıya hazırladığı 1969 sonsözünde bu satır aralarını biraz
daha açmak zorunluluğunu hissederek felsefi tavrını daha açıkça göstermek
yoluna
(9) G.W.F.
gitmiştir.
Hegel, Reason
_
in History (Tarihte Akıl) (Tarih Feisefesi’nin Genel Sunuşu) çev.
Robert S. Hartman,The Library of Liberal Arts, Bobbs-Merrill, 1953, s. 13.
16
Kuhn’un “Bilimin Tarihi ve Felsefesi Arasmdaki İlişkiler” (1968, 1976)
ve “Nesnellik, Değer Yargıları ve Kuram Seçimi” (1973) gibi önemli makalelerinin de yer aldığı The Essential Tension (Temeldeki Sürtüşme) (Şikago
Üniversitesi Yayınlan, 1977) adlı kitaba yazdığı uzun bir önsözde, Kuhn bilimsel değişimlerin ve gelişmenin aslında kavramsal devrimler içerdiği düşüncesine, bilim tarihiyle uğraşırken karşılaştığı kişisel zorluklar sonucunda
vardığını yazmıştır. Doktora öğrencisiyken 1947 yılmda 17. yüzyıl mekaniğinin kaynaklafı hakkmda bir dizi konferans hâzırlarken Aristo’cu fizik anlayışım kavramakta güçlük çektiğini söyleyen Kuhn, Aristo’yu anlamak için,
kendi deyimiyle, yepyeni bir düşünme takkesi giymesi gerektiğini yazmaktadu. Kuhn’a göre, ‘hermeneutic’, yani eski metinleri yorumlama alanmda aldığı bu ders, giderek bilimin doğası hakkmda da birçok şey öğrenfnesine neden olmuş, doğayı farklı gözle gören ve doğaya farklı bir dil uygulayanlar
arasmdaki ilişkiler üzerinde düşünmeye yöneltmiştir. Kuhn adı geçen kitapta, devrimler ve farklı bakış açılarmm eş ölçülere vurulamazhğı görüşüne bu
şekilde vardığmı, ‘olağan bilim’ ve ‘paradigma’ görüşlerini daha sonra geliştirdiğini söylemektedir. Bilim tarihi konusunda kendim eğiten Kuhn, felsefi
sorunlara ancak 1950’lerin sonlarmda tekrar dönebilmiştir. Aradaki sürede
“eşzamanlı Keşifin Bir Örneği Olarak Enerji Sakinimi”, “Bilimsel Keşifin
Tarihsel Yapısı” gibi makalelerini yazan Kuhn, belli bir gelenekte çıkan aykırıklıklarm bunahm yaratması, aykırılıklan çözümleyen ve daha fazla veriyi
açıklayan değişik bir geleneğin ortaya çıkması tarzındaki tezini oluşturmuş,
1958 yılmda “Çağdaş Fizik Biliminde Ölçmenin İşlevi” adlı makalesini yeniden kaleme alırken olağan bilimin farklı bilgi türlerine ve dışa kapalı, bir
tür ‘bulmaca çözm e’ faaliyeti olduğu görüşünü geliştirmiştir. Paradigma düşüncesini 1959’da benimseyen Kuhn bu terimi ilk kez “Temeldeki Sürtüşme:
Bilimsel Araştırmada Gelenek ve Yenilenme” adlı makalesinde kullanmıştu.
( 10)
K uhn’un ‘paradigm a’ anlayışı, elinizdeki kitap ilk kez yayınlandıktan
sonra da değişiklik geçirmiştir. Kuhn önceleri paradigmanm kapsamma belli
bir geleneğin içerdiği somut ve ömek problem yahut ‘bulmaca’ çözümlerini
aldığı halde, daha sonra paradigma kavrammı genişleterek bu tür standart çözümlerin bilim dünyasına ilk kez sunulduğu klasik kitapları eklemiş, en sonunda da belli bir bilim topluluğu tarafmdan paylaşılan bütün değerleri ve
bağlılıkları ilave etmiştir. Başlangıçtaki problem çözümleri bu kitabm sonsözünde belli bir bilimsel disiplinin ‘m atriksi’ olarak en geniş anlamıyla tanunlanan paradigmanm sadece bilim adamlarma ‘örneklik’ işlevi yapan kısmı olmaktadır. Paradigma kavrammm bu gelişmesinde de anlaşıldığı gibi, kitabm başlığından çıkarılanın tersine, Kuhn için mantıksal öncelik taşıyan
kavram asimda bilimsel devrim değil, paradigma ve olağan bilim anlayışlarıdır. Zaman olarak paradigma kavramına daha sonra ulaşmasına karşın, mantıksal öncelik ve ağuhk buradadır. Örneğin bu kitapta Kuhn paradigma deği-
(10) Bkz. Bu kitap, Bölüm VIII, s. 101.
17
Kuhn’un “Bilimin Tarihi ve Felsefesi Arasındaki İlişkiler” (1968, 1976)
ve “Nesnellik, Değer Yargıları ve Kuram Seçimi” (1973) gibi önemli maka¬
lelerinin de yer aldığı The Essential Tension (Temeldeki Sürtüşme) (Şikago
Üniversitesi Yayınlan, 1977) adlı kitaba yazdığı uzun bir önsözde, Kuhnbi¬
limsel değişimlerin ve gelişmenin aslında kavramsal devrimler içerdiği dü¬
şüncesine, bilim tarihiyle uğraşırken karşılaştığı kişisel zorluklar sonucunda
vardığını yazmıştır. Doktora öğrencisiyken 1947 yılında 17. yüzyıl mekani¬
ğinin kaynakları hakkındabir dizi konferans hâzırlarken Aristo’cu fizik anla¬
yışım kavramakta güçlük çektiğini söyleyen Kuhn, Aristo’yu anlamak için,
kendi deyimiyle, yepyeni bir düşünme takkesi giymesi gerektiğini yazmakta¬
dır. Kuhn’a göre, ‘hermeneutic’, yani eski metinleri yorumlama alanında al¬
dığı bu ders, giderek bilimindoğası hakkında da birçok şey öğrenmesine ne¬
den olmuş, doğayı farklı gözle gören ve doğaya farklı bir dil uygulayanlar
arasındaki ilişkiler üzerinde düşünmeye yöneltmiştir. Kuhn adı geçen kitap¬
ta, devrimler ve farklı bakış açılarının eş ölçülere vurulamazlığı görüşüne bu
şekilde vardığını, ‘olağanbilim’ ve ‘paradigma’ görüşlerini daha sonra geliş¬
tirdiğini söylemektedir. Bilim tarihi konusunda kendini eğiten Kuhn, felsefi
sorunlara ancak 1950’lerin sonlarında tekrar dönebilmiştir. Aradaki sürede
“eşzamanlı Keşifin Bir Örneği Olarak Enerji Sakinimi”, “Bilimsel Keşifin
Tarihsel Yapısı” gibi makalelerini yazan Kuhn, belli bir gelenekte çıkan aykırıklıklarınbunalım yaratması, aykırılıkları çözümleyen ve daha fazla veriyi
açıklayan değişik bir geleneğin ortaya çıkması tarzındaki tezini oluşturmuş,
1958 yılında “Çağdaş Fizik Biliminde Ölçmenin İşlevi” adlı makalesini ye¬
niden kaleme alırken olağan bilimin farklı bilgi türlerine ve dışa kapalı, bir
tür ‘bulmaca çözme’ faaliyeti olduğu görüşünü geliştirmiştir. Paradigma dü¬
şüncesini 1959’dabenimseyen Kuhnbu terimi ilk kez “Temeldeki Sürtüşme:
Bilimsel Araştırmada Gelenek ve Yenilenme” adlı makalesinde kullanmıştır.
(10)
Kuhn’un ‘paradigma’ anlayışı, elinizdeki kitap ilk kez yayınlandıktan
sonra da değişiklik geçirmiştir. Kuhn önceleri paradigmanın kapsamına belli
bir geleneğin içerdiği somut ve ömek problem yahut ‘bulmaca’ çözümlerini
aldığı halde, daha sonra paradigmakavramını genişleterek bu tür standart çö¬
zümlerin bilim dünyasına ilk kez sunulduğu klasik kitapları eklemiş, en so¬
nunda da belli bir bilim topluluğu tarafından paylaşılan bütün değerleri ve
bağlılıklarıilave etmiştir. Başlangıçtaki problem çözümleri bu kitabın sonsözünde belli bir bilimsel disiplinin ‘matriksi’ olarak en geniş anlamıyla ta¬
nımlanan paradigmanın sadece bilim adamlarına ‘örneklik’ işlevi yapan kıs¬
mı olmaktadır. Paradigmakavramınınbugelişmesinde de anlaşıldığı gibi, ki¬
tabın başlığından çıkarılanın tersine, Kuhn için mantıksal öncelik taşıyan
kavram aslında bilimsel devrim değil, paradigma ve olağan bilim anlayışları¬
dır. Zaman olarak paradigma kavramına daha sonra ulaşmasına karşın, man¬
tıksal öncelik ve ağırlık buradadır. Örneğin bukitapta Kuhn paradigma deği-
(10) Bkz. Bu kitap, Bölüm VIII, s. 101.
17
şimleri konusunda çok daha kesin konuşurken, bilimsel paradigmalarm ya da
geleneklerin yapısı hakkmda bu kadar açık seçik görüşlere sahip değildir. Temeldeki Sürtüşme kitabmda da Kuhn bunu doğrulayarak, Bilimsel Devrimlerin Yapısı’m yazarken, bilimsel devrimleri ele alan bölümleri önce yazdığmı, başlangıçtaki olağan bilim bölümlerini çok sonra yazabildiğini itiraf etmiştir. Paradigma kavramı üzerindeki bu belirsizlik ve tereddütler (Kuhn’un
daha sonraki makalelerinden biri “Paradigmalar Üzerine Tereddütler” admı
taşımaktadır) kavramın KuhnTçin öneminin bir tür göstergesi de sayılabilir.
Kuhn’un paradigma anlayışına neden bu kadar bağlı olduğunu anlamak
için asimda düşüncenin çok basit bir diyalektik özelliğine başvurmak yeterlidir; insanm bir yenilik ya da buluş yapabilmesi için, karşı çıkacak kadar iyi
bildiği bir geleneğe sahip olması lazımdır. İster sanatta olsun, ister bilimde,
yenilik boşlukta yaratılamaz, eski geleneklere karşı çıkarak yapılır. Bu basit
önermeden yola çıkarak, Kuhn, ancak belli bir bilim yapma tarzma derinden
bağlı olan kişilerin köklü değişikliklere yol açabilecek akşamlan algılayabileceği sonucuna varmıştır. Bilimin temeldeki paradoksu ya da ‘diyalektik’
sürtüşmesi budur: “Başarılı araştırmanın statükoya derin bir bağlılık gerektirmesine karşm bu girişimin yüreğinde gene de yenilenme yatmaktadır” (11)
Yenilik peşinde olmadığı halde kendi karşıtmı, yani yeniliği üreten bu çelişkili gelişme yapısını Kuhn birçok bilimin tarihini inceleyerek bulduğunu iddia etmektedir. Örneğin, paradigma denebilecek kadar kapsamlı ve bağlayıcı
ilkelerin henüz gelişmemiş olduğu, ‘paradigma-öncesi’ devirlerde birçok bilim dalında doğadan olgu toplamanm rast gele yapılan bir faaliyet olduğu,
olgular arasında kuramsal ilişkiler kurma konusunda her kafadan bir ses çıktığı görülmektedir. Halbuki tek bir paradigmanın sağladığı yasalar, ampirik
genellemeler, deneysel araçlar ve bir ölçüde metafizik inançlar çevresinde
birleşen bilim adamlarının olguları daha amaçlı tarzda toplayabildiği, görüşlerinin bir anlamda kısıtlandığı fakat tek bir alandaki bilgilerinin derinleştiği
görülecektir. Örneğin, daha önce de söz ettiğimiz mekanik Nevvton’cu paradigma, evrenin yalnızca kendi tasarladığı türde bir çatı altında anlaşılabileceği iddiasındaydı ve bu paradigma altmda çalışanlar söz konusu çatıyı daha
belirginleştirmek, Nevvton kuramlanyla doğa arasmdaki uyumu daha da kesinleştirmek amacındaydılar. Bunu yapabilmelerini de, kendilerine hangi tür
problemler üzerinde hangi araçlarla çalışmaları gerektiğini, hangi tür problemlerin de gereksiz olduğunu gösterecek kuralları sağlayan bir paradigmaya
sahip olmalarına borçluydular. Bütün bir bilim çevresi, bu kuram ile doğa
arasmdaki uyumu bu derece ayrmtılara götürecek ve karşılaştıkları güçlükleri bulmaca çözer gibi çözümleyecek yapıya sahip olmasalardı, daha yeni bir
kuramın, örneğin Einstein’ın kuramlarının, icat edilmesi de olanaksızlaşırdı.
Kuhn, paradigma denen bu inançlar, kavramlar ve araçlar bütününün ne kadar önemli olduğunu vurgulamak için, toplum bilimlerinin pek azmda bu tür
bir aşamaya gelindiğini, paradigma-öncesi devirlerde görülen her kafadan bir
(11) Kuhn, “Bilimsel Araştırmada Dogmanın İşlevi” Scientific Change (Bilimsel Değişme) kitabında, der, A.C. Crombie, 1963, s. 368.
şimleri konusunda çok daha kesinkonuşurken, bilimsel paradigmalarınya da
geleneklerin yapısı hakkında bukadar açık seçik görüşlere sahip değildir. Te¬
meldeki Sürtüşme kitabındada Kuhnbunudoğrulayarak, Bilimsel Devrim¬
lerin Yapısı’m yazarken, bilimsel devrimleri ele alan bölümleri önce yazdı¬
ğını, başlangıçtaki olağan bilim bölümlerini çok sonra yazabildiğim itiraf et¬
miştir. Paradigma kavramı üzerindeki bu belirsizlik ve tereddütler (Kuhn’un
daha sonraki makalelerinden biri “Paradigmalar Üzerine Tereddütler” admı
taşımaktadır) kavramın Kuhn’içinöneminin bir tür göstergesi de sayılabilir.
Kuhn’un paradigma anlayışına neden bu kadar bağlı olduğunu anlamak
içinaslmda düşüncenin çok basit bir diyalektik özelliğine başvurmak yeterli¬
dir: insanın bir yenilik ya da buluş yapabilmesi için, karşı çıkacak kadar iyi
bildiği bir geleneğe sahip olması lazımdır. İster sanatta olsun, ister bilimde,
yenilik boşlukta yaratılamaz, eski geleneklere karşı çıkarak yapılır. Bu basit
önermeden yola çıkarak, Kuhn, ancak belli bir bilim yapma tarzına derinden
bağlı olan kişilerinköklü değişikliklere yol açabilecek aksamları algılayabi¬
leceği sonucuna varmıştır. Bilimin temeldeki paradoksu ya da ‘diyalektik’
sürtüşmesi budur: “Başarılı araştırmanın statükoya derin bir bağlılık gerek¬
tirmesine karşınbu girişiminyüreğinde gene de yenilenme yatmaktadır” (11)
Yenilik peşinde olmadığı halde kendi karşıtını, yani yeniliği üreten bu çeliş¬
kili gelişme yapısını Kuhnbirçok bilimintarihini inceleyerek bulduğunu id¬
dia etmektedir. Örneğin, paradigma denebilecek kadar kapsamlı ve bağlayıcı
ilkelerinhenüz gelişmemiş olduğu, ‘paradigma-öncesi’ devirlerde birçok bi¬
lim dalında doğadan olgu toplamanın rast gele yapılan bir faaliyet olduğu,
olgular arasında kuramsal ilişkiler kurma konusunda her kafadan bir ses çık¬
tığı görülmektedir. Halbuki tek bir paradigmanın sağladığı yasalar, ampirik
genellemeler, deneysel araçlar ve bir ölçüde metafizik inançlar çevresinde
birleşen bilim adamlarının olguları daha amaçlı tarzda toplayabildiği, görüş¬
lerininbir anlamda kısıtlandığıfakat tek bir alandaki bilgilerininderinleştiği
görülecektir. Örneğin, daha önce de söz ettiğimiz mekanik Newton’cu para¬
digma, evrenin yalnızca kendi tasarladığı türde bir çatı altında anlaşılabilece¬
ği iddiasındaydı ve bu paradigma altında çalışanlar söz konusu çatıyı daha
belirginleştirmek, Newton kuramlarıyla doğa arasındaki uyumu daha da ke¬
sinleştirmek amacındaydılar. Bunu yapabilmelerini de, kendilerine hangi tür
problemler üzerinde hangi araçlarla çalışmaları gerektiğini, hangi tür prob¬
lemlerinde gereksiz olduğunu gösterecek kuralları sağlayan bir paradigmaya
sahip olmalarına borçluydular. Bütün bir bilim çevresi, bu kuram ile doğa
arasındaki uyumubu derece ayrıntılara götürecek ve karşılaştıkları güçlükle¬
ri bulmaca çözer gibi çözümleyecek yapıya sahip olmasalardı, daha yeni bir
kuramın, örneğin Einstein’ınkuramlarının, icat edilmesi de olanaksızlaşırdı.
Kuhn, paradigma denen bu inançlar, kavramlar ve araçlar bütününün ne ka¬
dar önemli olduğunu vurgulamak için,toplum bilimlerininpek azında bu tür
bir aşamayagelindiğini, paradigma-öncesi devirlerde görülenher kafadanbir
(11) Kuhn, “Bilimsel Araştırmada Dogmanın işlevi” Scientific Change (Bilimsel Değişme) kitabın¬
da, der. A.C. Crombie, 1963, s. 368.
18
ses çıkması tarzındaki karmaşanın toplum bilimlerinde bugün hâlâ hakim olduğunu da söylemiştir.
Burada gene bir parantez açarak Marxist düşünür Althusser’in görüşleriyle aradaki benzerliği vurgulayalım. Althusser’e göre de her bilimin tarüıi kesintilidir ve bir bilimin temellerinin atılması, o bilimin ‘t£u-ih öncesi’ durumundan, yani ideolojilerden arınarak yeni bir kuramsal sistemin oluşturulması için gerekli olan kavramlara ve sorunsal (problematique) alanma kavuşmasıyla mümkündür. (12) Bu geçişi Althusser epistemolojik kopma (rupture), Kuhn ise bilimsel/kavramsal devrim olarak nitelendirmektedirler. Althusser’in sorunsal kavramı Kuhn’un paradigma kavramına çok benzemektedir, ama aralarındaki benzeşmezlikler sanırız bu bağlamda bizim için daha
yararlı olabilir. (13) Althusser’e göre her kuramsal yapı temelde sistematik
ilintiler içinde olan bir kavramlar bütünü varsaymaktadır. Kullanılan her terim, her deneysel araç ya da ölçme, belli bir yapı, yani sorunsal alanı içinde
anlam kazanır. Aynı terim, farklı bir sorunsalda kullanıldığı zaman, farklı bir
anlam taşıyacaktır. Görüldüğü gibi, Kuhn’un uzay, zaman gibi kavramların
Newton’cu sorunsalda başka, Einstein’cı sorunsalda ya da paradigmada başka anlamlar taşıyacağı ve bunların birbirleriyle bağdaşmaz oldukları düşüncesine koşut bir açıklama karşısmdayız. Ancak, Althusser için bir bilim dalı
bir kez yerine oturduktan sonra başka ‘kopm alar’ geçirmez, halbuki Kuhn
için bilimin ilerlemesi, bilim adamlarmm karşılaştıkları aykırılıklar sonucu
ortaya çıkan değişimler ve sürekli devrimlerle mümkündür. Üstelik Kuhn
için bir paradigma belirli bir bilimsel topluluğun varlığına dayalıda ve bu
topluluğun üyeleri temel varsayımlar, yöntem kuralları ve araştırma örnekleri
üzerinde anlaşmaya varmışlarda. Halbuki Althusser için sorunsalın böyle,
yazılı olmasa bile bağlı kalınan kurallarm belirlediği birleştirici bir işlevi
yoktur, örneğin tek bir Marxist bilimsel araştam a modeli olduğu iddia edilemez. Aradaki bu farklılıkların da gösterdiği gibi, Kuhn açısından bilim
adamlarmm paradigmalara duydukları bağlılığın hem bilimin ilerlemesini
açıklamak bakımından mantıksal bir zorunluluğu vardır, hem de bilimin nasıl bir uğraş olduğunu betimlemek açısından mantıksal bir önceliği.
Kuhn’un görüşünü eleştiren birçok düşünür de bu mantıksal koşulun bilimin tarihine Kuhn tarafmdan eklenen bir boyut olduğunu, gerçekte bilim
yapmak için böyle bir zorunluluk olmadığını ileri sürmüşlerdir. Örneğin ünlü
bilim felsefecisi Stephen Touirain’in belirttiğine göre, doğayı irdelemek için
sorduğumuz soruları bizler oluşturduğumuza göre, daha araştırmaya başlamadan bazı ön-kavramlarımızm, önyargılarımızın olması doğaldır. (14) Althusser’in de anladığı düzeyde, bu tür bir kavramsal ön-hazırlık her bilimsel
(12) Louis Althusser, For Marx (Marx için), Penguin, 1969 ve Althusser ve Etienne Balibar,
Reading Capital (Kapitali Okumak) Londra, Nevvletf Books, 1971.
(13) Bu benzerliğe ilk dikati çeken kaynak için bkz. Keat ve Urry, Social Theory as Science (Bilim Olarak Sosyal kuram), Bölüm 6, s. 132-133.
(14) Bkz. Toulmin’in Kuhn’un “Bilimsel Araştırmada Dogmanın işlevi” makalesi üzerine eleştirileri, Scientific Change (Bilimsel Değişme) kitabında, s. 382-84.
19
ses çıkması tarzındaki karmaşanın toplum bilimlerinde bugün hâlâ hakim ol¬
duğunu da söylemiştir.
Burada gene bir parantez açarak Marxist düşünür Althusser’in görüşleriy¬
le aradaki benzerliği vurgulayalım. Althusser’e göre de her bilimin tarihi ke¬
sintilidir ve bir bilimin temellerinin atılması, o bilimin ‘tarih öncesi’ duru¬
mundan, yani ideolojilerden arınarak yeni bir kuramsal sistemin oluşturul¬
ması için gerekli olan kavramlara ve sorunsal (problematique) alanına kavuşmasıyla mümkündür. (12) Bu geçişi Althusser epistemolojik kopma (ruptu¬
re), Kuhn ise bilimsel/kavramsal devrim olarak nitelendirmektedirler. Althusser’in sorunsal kavramı Kuhn’un paradigma kavramına çok benzemekte¬
dir, ama aralarındaki benzeşmezlikler sanırız bu bağlamda bizim için daha
yararlı olabilir. (13) Althusser’e göre her kuramsal yapı temelde sistematik
ilintiler içinde olan bir kavramlar bütünü varsaymaktadır. Kullanılan her te¬
rim, her deneysel araç ya da ölçme, belli bir yapı, yani sorunsal alanı içinde
anlam kazanır. Aynı terim, farklı bir sorunsalda kullanıldığı zaman, farklı bir
anlam taşıyacaktır. Görüldüğü gibi, Kuhn’un uzay, zaman gibi kavramların
Newton’cu sorunsalda başka, Einstein’cı sorunsalda ya da paradigmada baş¬
ka anlamlar taşıyacağı ve bunların birbirleriyle bağdaşmaz oldukları düşün¬
cesine koşut bir açıklama karşısındayız. Ancak, Althusser için bir bilim dalı
bir kez yerine oturduktan sonra başka ‘kopmalar’ geçirmez, halbuki Kuhn
için bilimin ilerlemesi, bilim adamlarının karşılaştıkları aykırılıklar sonucu
ortaya çıkan değişimler ve sürekli devrimlerle mümkündür. Üstelik Kuhn
için bir paradigma belirli bir bilimsel topluluğun varlığına dayalıdır ve bu
topluluğun üyeleri temel varsayımlar, yöntem kuralları ve araştırma örnekleri
üzerinde anlaşmaya varmışlardır. Halbuki Althusser için sorunsalın böyle,
yazılı olmasa bile bağlı kalınan kuralların belirlediği birleştirici bir işlevi
yoktur, örneğin tek bir Marxist bilimsel araştırma modeli olduğu iddia edile¬
mez. Aradaki bu farklılıkların da gösterdiği gibi, Kuhn açısından bilim
adamlarının paradigmalara duydukları bağlılığın hem bilimin ilerlemesini
açıklamak bakımından mantıksal bir zorunluluğu vardır, hem de bilimin na¬
sıl bir uğraş olduğunu betimlemek açısından mantıksal bir önceliği.
Kuhn’un görüşünü eleştiren birçok düşünür de bu mantıksal koşulun bili¬
min tarihine Kuhn tarafından eklenen bir boyut olduğunu, gerçekte bilim
yapmak için böyle bir zorunluluk olmadığını ileri sürmüşlerdir. Örneğin ünlü
bilim felsefecisi Stephen Toulmin’in belirttiğine göre, doğayı irdelemek için
sorduğumuz soruları bizler oluşturduğumuza göre, daha araştırmaya başla¬
madan bazı ön-kavramlarımızın, önyargılarımızın olması doğaldır. (14) Althusser’in de anladığı düzeyde, bu tür bir kavramsal ön-hazırlık her bilimsel
(12) Louis Althusser, For Marx (Marx için), Penguin, 1969 ve Althusser ve Etienne Balibar,
Reading Capital (Kapitali Okumak) Londra, Newletf Books, 1971.
(13) Bu benzerliğe ilk dikati çeken kaynak için bkz. Keat ve Urry, Social Theory as Science (Bil¬
im Olarak Sosyal kuram), Bölüm6, s. 132-133.
(14) Bkz. Toulmin’in Kuhn’un “Bilimsel Araştırmada Dogmanın işlevi” makalesi üzerine eleştiri¬
leri, Scientific Change (Bilimsel Değişme) kitabında, s. 382-84.
19
girişim için vazgeçilmez bir koşuldur. Fakat paradigmaları daha da geniş bir
anlamda kullanarak belli başarılı kuramcıların ve klasikleşmiş çözümlerin
izinden gitme zorunluluğu olarak düşünüldüğü zaman, Toulmin’e göre, bu
bilim yapmak için her zaman duyulan bir gereklilik değil, yalmzca Kuhn’un
tercih ettiği bilimsel gelişm e modelini ayakta tutmak için başvurulan bir
mantıksal zorunluluk haline gelmektedir. Bu eleştiriye göre, gemş anlamıyla
paradigmalara bağlı olmadan da belli kurallara (evrensel bilim kurallarma)
uyarak bilim yapılabilir. Öte. yandan, Kuhn için bu tür kurallar ancak geniş
bir paradigmadan soyutlanarak çıkartılabilirler. Dolayısıyla paradigmanm
kurallara kıyasla bir önceliği, daha temel bir belirleyiciliği vardır. Kuhn ile
eleştirmenleri arasında çıkan anlaşmazlık, görüldüğü gibi, bir kez daha gelip
felsefi varsayımlara dayanmaktadır.
Bilimsel D evrim lerin Yapısı’nm Beşinci Bölümünde Kuhn bir bilim topluluğunun paylaştığı ortak bilimsel yasalarm, kuramlarm,ve kurallarm belli
bir bilim geleneğini ayakta tutmak için yeterli olmadığım savunmaktadır.
Böylece Kuhn kesin kurallar aracılığıyla bir tür bilim ‘mantığı’ kurulabileceğini reddetmektedir. Bu bölümde verdiği bir örneğe göre, bilim adam lan
Nevvton yahut Einstein gibj paradigma kurucuların bir dizi çok önemli soruna kalıcı ve temel bazı çözüm ler buldukları ve bu çözümlerin nitelikleri
konusunda görüş birliğine varabilm elerine karşın, söz konusu çözümleri
kaheı ve önemli kılan daha soyut özelliklerin ne olduğu hakkmda anlaşmazlığa düşebilmektedirler. K uhn’un deyimiyle bir paradigmayı tanıyabilmek
için, o paradigmanm ille de kurallar düzeyinde usa vurulmuş (rasyonalize
edilmiş) olması gerekmez. Bir başka deyişle, bilim adamı Eiustein paradigmasmın bir dizi akılcı kurala göre doğm olup olmadığmı düşünüp smadıktan
sonra bu p^adigm aya bağlanmaya karar veremez, ancak paradigmaya bir
kez bağlandıktan sonra kabul ettiği görüşü daha üst düzeyde, kurallar açısından daha ‘doğm ’ bir hale getirmeyi düşünebilir. Bu dummda Kuhn’un yanıtlaması gereken temel bir som ortaya çıkmaktadır: bilim adamı kesin yöngösterici kurallar olmadan belli bir paradigmayı oluşturan araştırma problemlerine nasıl yönelmektedir? Kuhn bu olguyu, bilim adammın sözle ve kurallarla değil, belli pratik somnları çözerek tanıdığı, dünyayı belli bir tarzda
aşina hale getiren pratik yaklaşımJann tümünü ömek alarak içinde yetiştiği
ve her zaman söze, kurala dökülemeyecek bir boyutta, eğitimle bağlandığı
genel zihin yapısıyla açıklar. Bu tür yapıları incelemek için dil felsefecisi
Wittgensteindan örnekler vermiştir ve hemen belirtelim ki, Wittgentein’i örnek alması kesinlikle tesadüf değildir. Kuhn’un temsil ettiği bilim felsefesi
okulu, doğrudan doğm ya W ittgenstein’in’ikinci dönemi’nin ürünü sayılan
Felsefi A raştırm alar (Philosophical Investigations) (15) eserinden etkilenmişlerdir.
Kuhn ve benzerlerinin Wittgenstein ile paylaştıkları görüş, akılcıhğm daima belli bir kavramsal sistemin türevi olduğu, kavramsal sistemlerin dışında
(15) Bkz, Bu kitap. Bölüm V, S, 74
20
girişim içinvazgeçilmez bir koşuldur. Fakat paradigmaları daha da geniş bir
anlamda kullanarak belli başarılı kuramcıların ve klasikleşmiş çözümlerin
izinden gitme zorunluluğu olarak düşünüldüğü zaman, Toulmin’e göre, bu
bilim yapmak içinher zaman duyulan bir gereklilik değil, yalmzca Kuhn’un
tercih ettiği bilimsel gelişme modelini ayakta tutmak için başvurulan bir
mantıksal zorunluluk haline gelmektedir. Bu eleştiriye göre, geniş anlamıyla
paradigmalara bağlı olmadan da belli kurallara (evrensel bilim kurallarına)
uyarak bilim yapılabilir. Öte.yandan, Kuhn için bu tür kurallar ancak geniş
bir paradigmadan soyutlanarak çıkartılabilirler. Dolayısıyla paradigmanın
kurallara kıyasla bir önceliği, daha temel bir belirleyiciliği vardır. Kuhn ile
eleştirmenleri arasında çıkan anlaşmazlık, görüldüğü gibi, bir kez daha gelip
felsefi varsayımlara dayanmaktadır.
Bilimsel DevrimlerinYapısı’nın Beşinci BölümündeKuhnbir bilimtop¬
luluğunun paylaştığı ortak bilimsel yasaların, kuramların,ve kuralların belli
bir bilim geleneğini ayakta tutmak için yeterli olmadığım savunmaktadır.
Böylece Kuhnkesinkurallar aracılığıyla bir tür bilim ‘mantığı’ kurulabilece¬
ğini reddetmektedir. Bu bölümde verdiği bir örneğe göre, bilim adamları
Newtonyahut Einstein gibj paradigma kurucuların bir dizi çok önemli soru¬
na kalıcı ve temel bazı çözümler buldukları ve bu çözümlerin nitelikleri
konusunda görüş birliğine varabilmelerine karşın, söz konusu çözümleri
kaheı ve önemli kılan daha soyut özelliklerin ne olduğu hakkında anlaşmaz¬
lığa düşebilmektedirler. Kuhn’un deyimiyle bir paradigmayı tanıyabilmek
için, o paradigmanın ille de kurallar düzeyinde usa vurulmuş (rasyonalize
edilmiş) olması gerekmez. Bir başka deyişle, bilim adamı Einstein paradig¬
masınınbir dizi akılcı kuralagöre doğru olup olmadığmı düşünüp sınadıktan
sonra bu paradigmaya bağlanmaya karar veremez, ancak paradigmaya bir
kez bağlandıktan sonra kabul ettiği görüşü daha üst düzeyde, kurallar açısın¬
dan daha ‘doğru’ bir hale getirmeyi düşünebilir. Budurumda Kuhn’unyanıt¬
laması gereken temel bir soru ortaya çıkmaktadır: bilim adamı kesin yöngöşterici kürallar olmadan belli bir paradigmayı oluşturan araştırma prob¬
lemlerinenasıl yönelmektedir? Kuhnbu olguyu, bilim adamının sözle ve ku¬
rallarla değil, belli pratik sorunları çözerek tanıdığı, dünyayı belli bir tarzda
aşina hale getiren pratik yaklaşımların tümünü örnek alarak içinde yetiştiği
ve her zaman söze, kurala dökülemeyecek bir boyutta, eğitimle bağlandığı
genel zihin yapısıyla açıklar. Bu tür yapıları incelemek için dil felsefecisi
Wittgensteindan örnekler vermiştir ve hemen belirtelim ki, Wittgentein’i ör¬
nek alması kesinlikle tesadüf değildir. Kuhn’un temsil ettiği bilim felsefesi
okulu, doğrudan doğruya Wittgenstein’in’ikinci dönemi’nin ürünü sayılan
Felsefi Araştırmalar (Philosophical Investigations) (15) eserinden etkilen¬
mişlerdir.
Kuhn ve benzerlerinin Wittgenstein ilepaylaştıkları görüş, akılcılığın da¬
ima belli bir kavramsal sistemin türevi olduğu, kavramsal sistemlerin dışında
(15) Bkz. Bu kitap,Bölüm V, S, 74
20
kalan ve onlann değerlendirilmelerine yarayacak bir akılcılığm anlamsız ve
olanaksız olduğu görüşüdür. Yani önce bir sistem yahut paradigma vardı,
sonra bilimsel akılcılık. Sistem (ya da Kuhn’un deyimiyle paradigma) Wittgenstein’a göre asimda nasıl düşündüğümüze verdiğimiz isimdir;
“Her tür sınama, bir hipotez üzerine yapılan her doğrulama ya da çürütme, daha başlangıçtan bir sistem içinde yer alır. Ve bu sistem bütün kanıtlamalarımız için kullandığımız, aşağı yukarı keyfi ve kuşku götürür bir hareket
noktası değildir. Hayır, sistem kanıtlama dediğimiz şeyin özüne aittir. Bir hareket noktasından çok, kanıtlamalara can veren unsurdur sistem.’’(16)
Kuhn’un verdiği tür örneğe dönersek, Wittgenstein’m dil felsefesine inanan bir kişiye bir gün bir şüpheci (sceptic) çıkıp, nasıl oluyor da, sözün gelişi, ‘yaprak’ kelimesini bu kadar rahat kullanabiliyorsun; yaprakları, yaprak
olmayan nesnelerden ayıracak kesin ve sağlam bir kuralm mı var? dediği zaman, Wittgenstein’cı şüpheciyi elinden tutup bir ağaca götürür ve işte, hayatım boyunca her sefer rastladığımda yaprak olarak adlandırmayı öğrendiğim
nesneler bunlardır, der. Şüpheci gene de tatmin olmayacaktır elbet, fakat
W ittgenstein’a göre, yaprağm zaten ne olduğunu öğrenmemiş bir kişi için,
‘yaprak olma kuralı’ diye bir şey olamaz. Aynı şekilde, dili kullanmak nasıl
öğreniliyorsa, bir kültürü, ya da bir kavramsal sistemi de ancak öğrenmek
mümkündür, onu bazı kesin kurallara göre teim olarak doğrulamak ya da kanıtlamak diye bir işlem mümkün değildir, çünkü bu tür bir işlem, geçerli olabilmek için, dilin dışma çıkmak zorundadır. ‘Yaprak olma kuralı’ diye bir şeyin olabilmesi için, dünyada bir gün gehp yaprağa çok benzer ama bilinen
tüm yapraklarla çok temel çelişkiler, zıtlıklar da içeren bazı tür nesnelerin
görülmeye başlaması, ‘yaprak ailesi’nin birdenbire bir buluşla belirsizleşmesi gerekir. Kural arayışı ancak o zaman başlayabilir ve sırasmda kullamlan
dil kategorilerini ya ^ kavram sistemini yıkacak kadar farklı buluşlarm ortaya çıkmasma neden olabilir. Kuhn için de paradigma değişikliği aynı koşullara bağlıdır: bilimsel inanç ve yöntemlerimizle irdelediğimiz görüngülerde
aym inanç ve yöntemlerle açıklanamayacak bazı aykırıhklar bulunduğu zaman ‘olağanüstü’ bilim başlar ve ayknılıklar giderilemediği zaman paradigma değiştirme zorunluluğu ortaya çıkar.
Bu görüşlerin kaçmılmaz ve çok önemli bazı felsefi sonuçlan vardır. Biz
bunlardan birbirine en girift olan iki tanesini, Kuhn’un savunduğu bilimsel
gelişme modelinin temel somnları çerçevesinde ele almak istiyomz. Bunlardan birincisi, Wittgenstein örneğinin de akla getirdiği gibi, doğm-yanlış türünde akılcı değerlendirmelerin yalnızca her kavramsal sistemin kendi içinde
bir anlam taşıyabilmeleri nedeniyle, yeni keşif ya da buluşlarm hazırdaki düşünce sistemleri karşısmda ne gibi bir konumu olabileceği somsudur. Kuhn ’un (ve Wittgenstein’m) benimsediği yaklaşuna göre, bizim kavramsal sistemimizde yeri olmayan bir yenilik hakkmda sorulacak sorulara gene bizim
(16) Ludwig Wittgenstein, On Certainty (Kesinlik Üzerine) Reason and Commitment (Akıl ve
Bağlılık) kitabından alıntı Cambridge University Press, 1973, Bölüm 5, s.94.
21 ‘
kalan ve onların değerlendirilmelerine yarayacak bir akılcılığın anlamsız ve
olanaksız olduğu görüşüdür. Yemi önce bir sistem yahut paradigma vardı,
sonra bilimsel akılcılık. Sistem (ya da Kuhn’undeyimiyle paradigma) Witt¬
genstein’a göre aslında nasıl düşündüğümüze verdiğimiz isimdir:
“Her tür sınama, bir hipotez üzerine yapılan her doğrulama ya da çürüt¬
me, daha başlangıçtan bir sistem içinde yer alır. Ve bu sistem bütün kanıtla¬
malarımız içinkullandığımız, aşağı yukarı keyfi ve kuşku götürür bir hareket
noktası değildir. Hayır, sistem kanıtlama dediğimiz şeyin özüne aittir. Bir ha¬
reket noktasındançok, kanıtlamalara can veren unsurdur sistem.”(16)
Kuhn’unverdiği tür örneğe dönersek, Wittgenstein’m dil felsefesine ina¬
nan bir kişiye bir gün bir şüpheci (sceptic) çıkıp, nasıl oluyor da, sözün geli¬
şi, ‘yaprak’ kelimesini bu kadar rahat kullanabiliyorsun; yaprakları, yaprak
olmayan nesnelerden ayıracak kesinve sağlam bir kuralın mı var? dediği za¬
man, Wittgenstein’ci şüpheciyi elinden tutup bir ağaca götürür ve işte, haya¬
tım boyunca her sefer rastladığımda yaprak olarak adlandırmayı öğrendiğim
nesneler bunlardır, der. Şüpheci gene de tatmin olmayacaktır elbet, fakat
Wittgenstein’a göre, yaprağın zaten ne olduğunu öğrenmemiş bir kişi için,
‘yaprak olma kuralı’ diye bir şey olamaz. Aynı şekilde, dili kullanmak nasıl
öğreniliyorsa, bir kültürü, ya da bir kavramsal sistemi de ancak öğrenmek
mümkündür, onu bazı kesin kurallara göre tam olarak doğrulamak ya da ka¬
nıtlamak diye bir işlem mümkündeğildir, çünkü butür bir işlem, geçerli ola¬
bilmek için,dilindışına çıkmak zorundadır. ‘Yaprak olmakuralı’ diye bir şe¬
yin olabilmesi için, dünyada bir gün gelip yaprağa çok benzer ama bilinen
tüm yapraklarla çok temel çelişkiler, zıtlıklar da içeren bazı tür nesnelerin
görülmeye başlaması, ‘yaprak ailesi’ninbirdenbire bir buluşla belirsizleşmesi gerekir. Kural arayışı ancak o zaman başlayabilir ve sırasında kullanılan
dil kategorilerini ya da kavram sistemini yıkacak kadar farklı buluşlarınorta¬
ya çıkmasına neden olabilir. Kuhn için de paradigma değişikliği aynı koşul¬
lara bağlıdır: bilimsel inanç ve yöntemlerimizle irdelediğimiz görüngülerde
aym inanç ve yöntemlerle açıklanamayacak bazı aykırılıklar bulunduğu za¬
man ‘olağanüstü’ bilim başlar ve aykırılıklar giderilemediği zaman paradig¬
ma değiştirme zorunluluğu ortaya çıkar.
Bu görüşlerin kaçınılmaz ve çok önemli bazı felsefi sonuçlan vardır. Biz
bunlardan birbirine en girift olan iki tanesini, Kuhn’un savunduğu bilimsel
gelişme modelinintemel sorunları çerçevesinde ele almak istiyoruz. Bunlar¬
dan birincisi, Wittgenstein örneğinin de akla getirdiği gibi, doğru-yanlış tü¬
ründe akılcı değerlendirmelerin yalnızca her kavramsal sisteminkendi içinde
bir anlam taşıyabilmeleri nedeniyle, yeni keşif ya da buluşlarm hazırdaki dü¬
şünce sistemleri karşısında ne gibi bir konumu olabileceği sorusudur. Kuh¬
n’un (ve Wittgenstein’m) benimsediği yaklaşıma göre, bizim kavramsal sis¬
temimizde yeri olmayan bir yenilik hakkmda sorulacak sorulara gene bizim
(16) Ludwig Wittgenstein, On Certainty (Kesinlik Üzerine) Reason and Commitment (Akıl ve
Bağlılık) kitabından alıntı Cambridge University Press, 1973, Bölüm 5, s.94.
2.1
sistemimizde yanıt bulmak olanaksızdır. Bu sorulara yanıt vermeye başladığımız anda, kavramsal sistemimizi değiştirmişiz demektir. Böylelikle bir gelenek içinde karşıt görüşleri tartışarak ilerlemek olanaksızdır. Karşıt görüşle
birlikte farklı bir sisteme ve geleneğe ‘geçiş ’ yapmak mümkündür ve bu geçiş kurallara değil, inanç değiştirmeye bağlıdır. Birçok pozitvist bilim felsefecisi bu görüşün bilimdeki akılcılığı tamamen yok ettiğini, bilimsel kuramların yönelebileceği hiçbir nesnellik bırakmadığım iddia etmişlerdir. Yirminci yüzyılm en önemli bilim felsefecilerinden Kari Popper, Kuhn’un görüşünün, kendisinin iddia ettiği gibi, tarihsel bir görüş olamayacağını, düpedüz
mantıksal görelilikçilik olduğunu öne sürmüştür. (17) Popper’a göre Kuhn ’un, akılcı eleştirinin yalnızca temel kavramsal sistemde anlaştıktan sonra
başlayabileceği inancmm bilimin esas ilerleme unsuru olan sürekli eleştirel
tartışmayı tamamen yadsıdığını, temelde akıl-dışı bir yaklaşım olduğunu
vurgulamıştır. Popper’a göre, bir kuramı diğerine yeğlemek için, yahut bir
kuramın diğerinden daha çok olguyu daha kesin şekilde açrkladığmı savunmak için başvurulacak mantıksal sınama işleminin her türlü oluşsal (genetic), psikolojik ve tarihsel sorundan tamamıyla ayırt edilmesi ve ayrı tutulması gereklidir. (18) Bu tür kaygılardan arınarak yaklaşıldığında, bilimin
geçmişte uzun ve zorlu sınamalar sonucu elde ettiği önermelerin ve doğruların artık nesnel birer düşünce içeriği oldukları görülecektir. Bu nesnel kuramlar sistemi üzerine kurulmaya başlanmış bilimsel bilgiyi yeni kuramcılar
inşa etmeye devam ederler. Bunu yaparken başvuracakları en temel yöntem
de, eleştirel tartışma sonucu karşılarına çıkan aykırılıkları ya da yanlışları
elemek yoluyla doğru bilgiye giderek daha yaklaşmaktır. Popper için her ayknılık, eldeki kuramı eleştirel biçimde ayıklamak ve elemek için birer fırsattır. Halbuki Kuhn’un görüşüne göre, bir paradigmaya bağlı olan bilim adamları, her aykırılığa karşı ellerindeki kuramı savunmaya, uyarlamaya çalışırlar,
bağlılıklarını hemen terk etmezler. Ancak ortaya çıkan aykırılıklar hiçbir
yöntemle var olan paradigma içinde çözülemeyecek kadar çetin olduğu ve
derin bunalım yarattığı zaman, yeni kuram arayışları başlar ve bilimsel devrimler meydana gelir.
Yeni bilginin ortaya çıkış tarzı üzerinde yapılan Popper-Kuhn tartışması,
son yirmi yılın bilim felsefesinde ortaya çıkmış en önemli tartışmadır, çünkü
her iki düşünür de geleneksel pozitivist bilim geleneğinin dönüştürülmesine
katkılarda bulunmuşlardır. Yukarıda çok kabaca, özetlemeye çalıştığımız tartışmada ilk bakışta her şeye karşın temel bir anlaşma var gibidir. Mantıksal
açıdan, Popper’ın belli bir anda yapısal olarak bilimin her tarafında birden
gördüğü aykmiık-deneyime başvurma eleştiri -yanlışlann elenmesi- yeni bil-
(17) Kari Popper, “Normal Science and its Dangers” {Olağan Bilim ve Sakıncaları) Criticism and
The Grovvth of Knovvledge (Eleştiri ve Bilginin Büyümesi) kitabında, derleyenler İmre Lakatos,
Alan Musgrave, Cambridge Üniversity Press, 1970, s. 56.
(18) Popper, “Two Faces of Common Sense” (Sağduyunun iki yüzü) Objective Knovvledge
(Nesnel Bilgi) kitabında, Oxford Universitey Press, 1972, s. 67.(
22
sistemimizde yanıt bulmak olanaksızdır. Bu sorulara yanıt vermeye başladı¬
ğımız anda, kavramsal sistemimizi değiştirmişiz demektir. Böylelikle bir ge¬
lenek içinde karşıt görüşleri tartışarak ilerlemek olanaksızdır. Karşıt görüşle
birlikte farklı bir sisteme ve geleneğe ‘geçiş’ yapmak mümkündür ve bu ge¬
çiş kurallara değil, inanç değiştirmeye bağlıdır. Birçok pozitvist bilim felse¬
fecisi bu görüşün bilimdeki akılcılığı tamamen yok ettiğini, bilimsel kuram¬
ların yönelebileceği hiçbir nesnellik bırakmadığını iddia etmişlerdir. Yirmin¬
ci yüzyılın en önemli bilim felsefecilerinden Karl Popper, Kuhn’un görüşü¬
nün, kendisinin iddia ettiği gibi, tarihsel bir görüş olamayacağını, düpedüz
mantıksal görelilikçilik olduğunu öne sürmüştür. (17) Popper’a göre Kuh¬
n’un, akılcı eleştirinin yalnızca temel kavramsal sistemde anlaştıktan sonra
başlayabileceği inancının bilimin esas ilerleme unsuru olan sürekli eleştirel
tartışmayı tamamen yadsıdığını, temelde akıl-dışı bir yaklaşım olduğunu
vurgulamıştır. Popper’a göre, bir kuramı diğerine yeğlemek için, yahut bir
kuramın diğerinden daha çok olguyu daha kesin şekilde açıkladığını savun¬
mak için başvurulacak mantıksal sınama işleminin her türlü oluşsal (gene¬
tic), psikolojik ve tarihsel sorundan tamamıyla ayırt edilmesi ve ayrı tutul¬
ması gereklidir. (18) Bu tür kaygılardan arınarak yaklaşıldığında, bilimin
geçmişte uzun ve zorlu sınamalar sonucu elde ettiği önermelerin ve doğrula¬
rın artık nesnel birer düşünce içeriği oldukları görülecektir. Bu nesnel ku¬
ramlar sistemi üzerine kurulmaya başlanmış bilimsel bilgiyi yeni kuramcılar
inşa etmeye devam ederler. Bunu yaparken başvuracakları en temel yöntem
de, eleştirel tartışma sonucu karşılarına çıkan aykırılıkları ya da yanlışları
elemek yoluyla doğru bilgiye giderek daha yaklaşmaktır. Popper için her ay- /
kırılık, eldeki kuramı eleştirel biçimde ayıklamak ve elemek için birer fırsat¬
tır. Halbuki Kuhn’un görüşüne göre, bir paradigmaya bağlı olan bilim adam¬
ları. her aykırılığa karşı ellerindeki kuramı savunmaya, uyarlamaya çalışırlar,
bağlılıklarını hemen terk etmezler. Ancak ortaya çıkan aykırılıklar hiçbir
yöntemle var olan paradigma içinde çözülemeyecek kadar çetin olduğu ve
derin bunalım yarattığı zaman, yeni kuram arayışları başlar ve bilimsel dev¬
rimler meydana gelir.
Yeni bilginin ortaya çıkış tarzı üzerinde yapılan Popper-Kuhn tartışması,
son yirmi yılın bilim felsefesinde ortaya çıkmış en önemli tartışmadır, çünkü
her iki düşünür de geleneksel pozitivist bilim geleneğinin dönüştürülmesine
katkılarda bulunmuşlardır. Yukarıda çok kabaca, özetlemeye çalıştığımız tar¬
tışmada ilk bakışta her şeye karşın temel bir anlaşma var gibidir. Mantıksal
açıdan, Popper’in belli bir anda yapısal olarak bilimin her tarafında birden
gördüğü aykırılık-deneyime başvurma eleştiri -yanlışların elenmesi- yeni bil-
(17) Karl Popper, “Normal Science and its Dangers” (Olağan Bilim ve Sakıncaları) Criticism and
The Growth of Knowledge (Eleştiri ve Bilginin Büyümesi) kitabında, derleyenler Imre Lakatos,
Alan Musgrave, Cambridge University Press, 1970, s. 56.
(18) Popper, “Two Faces of Common Sense” (Sağduyunun iki yüzü) Objective Knowledge
(Nesnel Bilgi) kitabında, Oxford Universitey Press, 1972, s. 67.(
22
giye varma zincirini, Kuhn zaman içinde yayılmış ve belli durumlarda toptan
ortaya çıkan bir görüş değiştirme olarak görmektedir. Imre Lakatos’un dediği gibi, bir görüşe bağlılık ve farklı görüşlerin çoğalması, bilimin tarihinde
birbirini izleyen (successive) devreler değil, daima eşzamanlı olarak ve birlikte var olan (copresent) unsurlardır. (19) Temeldeki bu simetrik olmayan
benzeşmenin nedeni, her iki düşünürün de aslında klasik pozitivist bilimsel
ilerleme mantığına karşı oluşlarıdır. Ancak karşı oluş tarzları tamamen ve
kökten farklıdır.
Popper açısından pozitivist bilim mantığının dayalı olduğu klasik ampirist bilgi kuramı, kendisi en radikal ampiristlerden olan büyük düşünür David Hume tarafmdan bir kerede ama bütün zamanlar için yıkılmış durumdadır: doğada gözlemlenebilen düzenli ilişkilerin (nedensel ilişkilerin) ileride
de geçerli olacağını, yani geleceğin aşağı yukarı şimdiki zaman gibi olacağını söyleyen endüksiyon (tümevarım) ilkesi mantıksal ve psikolojik bir yanılsamadır. Bazı nesnelerden, aynı tür bütün nesnelere yapılan tümevarımcı ampirik genellemeler geçerli değildir çünkü eldeki kanıtlarm ötesine geçmektedirler. Gözlem/bilgi kısıtlı, deneyim ise sonsuz Olduğuna göre de, tümevarımın bilime bir temel olamayacağı, bilimsel kuramların da deneyim tarafmdan hiçbir zaman tam olarak doğrulanamayacağı sonucu çıkar. Mantıksal pozitivizm ve yirminci yüzyıldaki tüm diğer bilim felsefesi girişimleri, bu sonuçlara hesaplaşmak üzere ortaya çıkmıştır. Mantıksal pozitivizmin bulduğu
çare, matematiksel olasılık (probabilite) kuramını kullanarak bilimsel kuramlara gözlemin sağladığı dayanağın derecesini .saptamaktır. Buna karşılık Popper’m görüşü, bilimsel bilginin olasılık düzeyinde bile hiçbir zaman doğrulanamamasma karşın, eleştirel olarak yanlışlanabileceği iddiasıdm Yeni bilgi
tümevarımcı ya da olasılikçı bir çıkarım değil, kişilerin düş gücü ile ortaya
attıkları birtakım tasarılar, hipotezlerdir, fakat bu hipotezler veya varsayımlar
daima çürütülmeye ve eleştirilmeye açıktır, bunun için ortaya atılmışlardır.
Önemli olan bir kuramm ne zaman doğrulanabildiği değil, hangi koşullarda
ve ne zaman yanlışlanmış (çürütülmüş) sayılabileceğidir. Buna göre, bir bilgiyi sürekli sınadıktan sonra, sınama sonucu hâlâ çürütülememiş olan görüşler hiç değilse şimdilik doğru sayılarak bilgi dağarcığma eklenir. Görüldüğü
gibi doğrulama yönteminin tam mantıksal tersi olan bu yönteme göre, her
ileri sürülen varsayım aksi kanıtlanıneaya kadar doğru sayılmakta, birkarşıömek çıkar çıkmaz da terk edilmektedir. Popper Tn bu şekilde tümevarımcıhğa karşı ileri sürdüğü yanhşlama metodolojisi, yirminci yüzyılm bilim felsefesinde meydana gelen en esaslı düşünce karşıtlığıdır. Popper bir kitabına
“Öyle sanıyorum ki büyük bir felsefe problemini, tümevarım problemini
çözmüş bulunuyorum” diyerek başlayacak kadar iddialıdır. (20) Bu yüzden
19) Imre Lakatos, “Falsification and the Methodology of Scientific Research Programmes” (Yanlışlama ve Bilimsel Araştırma Programlarının Metodolojisi) ‘Eleştiri ve Bilginin Büyümesi’ kitabında,
(20) Kari Popper, “Conjectural Knowledge” (Farazi Bilgi) Objective Knovvledge (Nesnel Bilgi) kitabında, s. 1.
23
giye varma zincirini, Kuhn zaman içinde yayılmış ve belli durumlarda toptan
ortaya çıkan bir görüş değiştirme olarak görmektedir. Imre Lakatos’un dedi¬
ği gibi, bir görüşe bağlılık ve farklı görüşlerin çoğalması, bilimin tarihinde
birbirini izleyen (successive) devreler değil, daima eşzamanlı olarak ve bir¬
likte var olan (copresent) unsurlardır. (19) Temeldeki bu simetrik olmayan
benzeşmenin nedeni, her iki düşünürün de aslında klasik pozitivist bilimsel
ilerleme mantığına karşı oluşlarıdır. Ancak karşı oluş tarzları tamamen ve
kökten farklıdır.
Popper açısından pozitivist bilim mantığının dayalı olduğu klasik ampirist bilgi kuramı, kendisi en radikal ampiristlerden olan büyük düşünür Da¬
vid Hume tarafından bir kerede ama bütün zamanlar için yıkılmış durumda¬
dır: doğada gözlemlenebilen düzenli ilişkilerin (nedensel ilişkilerin) ileride
de geçerli olacağını, yani geleceğin aşağı yukarı şimdiki zaman gibi olacağı¬
nı söyleyen endüksiyon (tümevarım) ilkesi mantıksal ve psikolojik bir yanıl¬
samadır. Bazı nesnelerden, aynı tür bütün nesnelere yapılan tümevarımcı am¬
pirik genellemeler geçerli değildir çünkü eldeki kanıtların ötesine geçmekte¬
dirler. Gözlem/bilgi kısıtlı, deneyim ise sonsuz olduğuna göre de, tümevarı¬
mın bilime bir temel olamayacağı, bilimsel kuramların da deneyim tarafın¬
dan hiçbir zaman tam olarak doğrulanamayacağı sonucu çıkar. Mantıksal po¬
zitivizm ve yirminci yüzyıldaki tüm diğer bilim felsefesi girişimleri, bu so¬
nuçlara hesaplaşmak üzere ortaya çıkmıştır. Mantıksal pozitivizmin bulduğu
çare, matematiksel olasılık (probabilite) kuramını kullanarak bilimsel kuram¬
lara gözlemin sağladığı dayanağın derecesini.saptamaktır. Buna karşılık Popper’ın görüşü, bilimsel bilginin olasılık düzeyinde bile hiçbir zaman doğrulanamamasına karşın, eleştirel olarak yanlışlanabileceği iddiasıdır. Yeni bilgi
tümevarıma ya da olasılıkçı bir çıkarım değil, kişilerin düş gücü ile ortaya
attıkları birtakım tasarılar, hipotezlerdir, fakat bu hipotezler veya varsayımlar
daima çürütülmeye ve eleştirilmeye açıktır, bunun için ortaya atılmışlardır.
Önemli olan bir kuramm ne zaman doğrulanabildiği değil, hangi koşullarda
ve ne zaman yanlışlanmış (çürütülmüş) sayılabileceğidir. Buna göre, bir bil¬
giyi sürekli sınadıktan sonra, sınama sonucu hâlâ çürütülememiş olan görüş¬
ler hiç değilse şimdilik doğru sayılarak bilgi dağarcığma eklenir. Görüldüğü
gibi doğrulama yönteminin tam mantıksal tersi olan bu yönteme göre, her
ileri sürülen varsayım aksi kanıtlanıneaya kadar doğru sayılmakta, bir karşıörnek çıkar çıkmaz da terk edilmektedir. Popper’ın bu şekilde tümevarımcıhğa karşı ileri sürdüğü yanhşlama metodolojisi, yirminci yüzyılın bilim felse¬
fesinde meydana gelen en esaslı düşünce karşıtlığıdır. Popper bir kitabına
“Öyle sanıyorum ki büyük bir felsefe problemini, tümevarım problemini
çözmüş bulunuyorum” diyerek başlayacak kadar iddialıdır. (20) Bu yüzden
19) imre Lakatos, “Falsification and the Methodology of Scientific Research Programmes” (Yanlışlama ve Bilimsel Araştırma Programlarının Metodolojisi) ‘Eleştiri ve Bilginin Büyümesi’ kitabın¬
da.
(20) Karl Popper, “Conjectural Knowledge” (Farazi Bilgi) Objective Knowledge (Nesnel Bilgi) ki¬
tabında, s. 1.
23
Kuhn’un geliştirdiği görüş ortaklığı büsbütün karıştırmıştır.
Kuhn elinizdeki kitabm Sekizinci Bölümüne, bir kuramı deneyimle kıyaslama yoluyla yanlışlama türünde bir bilimsel yönteme bilimin tarihinde rastlamanın çok zor olduğunu söyleyerek başlar. Bilim adamları, kendi benimsedikleri görüş kadar biçimlendirilmiş bir karşıt kuram, yani almaşık ortaya
çıkmadıkça, ellerindeki kuramı, ‘parça parça’ reddetmezler. Popper’m ileri
sürdüğü türde bir eleştiri ve eleme tek bir söylem içinde, tek bir paradigma
içinde mümkün değildir. Bir paradigmaya bağlı olan bilim adamları karşı-örneklerle karşılaştıkları zaman kuram larını ayakta tutacak düzenlemelere
uyarlamalara giderler. Kuhn karşı-ömeksiz, eleştirisiz bilim olamayacağını
kabul eder, ama karşı-ömeklerin işlevi konusunda Popper’dan aynlmaktadır.
Hiçbir paradigma ele aldığı sorunlarm hepsini çözemeyeceğine göre, karşıömeklerin işlevi, her paradigmanm en temel saydığı problem-çözümlerini
ayakta tutmak için birer ‘bulmaca’ odağı oluşturmalandır. Karşı-örnek ancak
karşıt bir dilim yapma tarzmda, farklı bir dünya görüşüne dönüşecek kadar
büyüdüğü zaman Popper’m iddia ettiği ‘yanlışlam a’ süreci başlayabilir.
Kuhn, böyle olduğu zamanlar bile eski görüşlere bağlı kalmakta inat eden bilim adamlan olduğunu tarihsel örneklerle göstermektedir. Kuhn için bilimin
topluca ayakta kalmasmı sağlayan da bu tür bağlılıklardır, çünkü bazen bağlılık sonucu, bir zorluğun üzerine inatla aynı araçlarla gitme sonucu, en büyük aykırılıklarm bile varolan paradigma içerisinde çözülebildiğini, gene tarihsel örneklerle göstermiştir. Karşı-ömekler belli bir paradigmada bunalım
yaratacak kadar zorlu oldukları zaman Kuhn’un ‘olağan-üstü araştırma’ dediği süreç başlamakta, karşıt bilim görüşleri çoğalmaktadır.
Kuhn ile Popper’m tartışmalannda orta yolu seçen ve bu konularda çok
etkili olmuş düşünürlerden Feyerabend ‘Anarşik Bilgi Kuramı’ dediği görüşünde, bilimin her zaman karşı görüşlere İhtiyacı olduğu, karşıt görüş çoğalmasının bilginin ilerlemesi için elzem olduğu kanısındadır. Bu kadarıyla
Popper’a yakmdır. Ancak karşıt görüşler arasmda eleştirel yani akılcı olarak
tartışma yoluyla bir seçim yapılabileceğini Feyerabend de kabul etmez. Çoğalma ilkesi, bir tür ‘serbest pazar rekabeti’ gibidir, fakat hiçbir görüş bir diğerinin ‘parçası’ olmadığı için, bilişsel ilerleme bunlar arasında yapılacak bir
kıyaslama ile sağlanamaz. (21) Feyerabend bu yönüyle Wittgenstein’a çok
yakındn ve Kuhn’u en çok etkilemiş olan bilim felsefecileri arasmdadır. Feyefabend ve Kuhn’a göre, her kuram kendine yöneltilen eleştirileri ve karşı
örnekleri gene kendi temelinde yanıtlayabilir, yani gerekli düzeltmeleri yaparak geçerliliğini koruyabilir. Bu görüş konvansiyonalist bilim felsefecisi Pierre Duhem’den ödünç alınmıştır. (22) Duhem’e göre, hiçbir önermeyi ya da
kuramı tek başma kesin olarak yanlışlamak mümkün değildir. Bu kuram de-
(21) Feyerabend için bkz. “Against Method; Outline of an Anarchistic Theory of Knovvledge”
(Yönteme Karşı: Anarşist Bir Bilgi Kuramının Ana Hatları) Bilim Felsefesinde Minnesota Çalışmaları, derleyenler, M.Radner ve S. VVİnokur, Minnesota University Press, 1970, Cilt IV
(22) Duhem hakkında bilgi için bkz. Keat ve Urry, Social Theory as Science (Bilim olarak Sosyal
Kuram) Bölüm 3. ■
24
Kuhn’ungeliştirdiği görüş ortaklığı büsbütünkarıştırmıştır.
Kuhnelinizdeki kitabın Sekizinci Bölümüne, bir kuramı deneyimle kıyas¬
lama yoluyla yanlışlama türünde bir bilimsel yönteme bilimintarihinde rast¬
lamanın çok zor olduğunu söyleyerek başlar. Bilim adamları, kendi benimse¬
dikleri görüş kadar biçimlendirilmiş bir karşıt kuram, yani almaşık ortaya
çıkmadıkça, ellerindeki kuramı, ‘parça parça’ reddetmezler. Popper’m ileri
sürdüğü türde bir eleştiri ve eleme tek bir söylem içinde, tek bir paradigma
içinde mümkündeğildir. Bir paradigmaya bağlı olan bilim adamları karşı-örneklerle karşılaştıkları zaman kuramlarını ayakta tutacak düzenlemelere
uyarlamalara giderler. Kuhn karşı-örneksiz, eleştirisiz bilim olamayacağını
kabul eder, ama karşı-örneklerin işlevi konusunda Popper’dan ayrılmaktadır.
Hiçbir paradigma ele aldığı sorunların hepsini çözemeyeceğine göre, karşıörneklerin işlevi, her paradigmanın en temel saydığı problem-çözümlerini
ayakta tutmak içinbirer ‘bulmaca’ odağı oluşturmalarıdır. Karşı-ömek ancak
karşıt bir dilim yapma tarzında, farklı bir dünya görüşüne dönüşecek kadar
büyüdüğü zaman Popper’ın iddia ettiği ‘yanlışlama’ süreci başlayabilir.
Kuhn, böyle olduğu zamanlar bileeski görüşlere bağlı kalmaktainat eden bi¬
lim adamları olduğunu tarihsel örneklerle göstermektedir. Kuhn için bilimin
topluca ayakta kalmasını sağlayan da bu tür bağlılıklardır, çünkü bazen bağ¬
lılık sonucu, bir zorluğun üzerine inatla aynı araçlarla gitme sonucu, en bü¬
yük aykırılıkların bile varolan paradigma içerisinde çözülebildiğini, gene ta¬
rihsel örneklerle göstermiştir. Karşı-örnekler belli bir paradigmada bunalım
yaratacak kadar zorlu oldukları zaman Kuhn’un ‘olağan-üstü araştırma’ de¬
diği süreç başlamakta, karşıt bilimgörüşleri çoğalmaktadır.
Kuhn ile Popper’m tartışmalarında orta yolu seçen ve bu konularda çok
etkili olmuş düşünürlerden Feyerabend ‘Anarşik Bilgi Kuramı’ dediği görü¬
şünde, biliminher zaman karşı görüşlere ihtiyacı olduğu, karşıt görüş çoğal¬
masının bilginin ilerlemesi için elzem olduğu kanısındadır. Bu kadarıyla
Popper’a yakındır. Ancak karşıt görüşler arasında eleştirel yani akılcı olarak
tartışma yoluyla bir seçim yapılabileceğini Feyerabend de kabul etmez. Ço¬
ğalma ilkesi, bir tür ‘serbest pazar rekabeti’ gibidir, fakat hiçbir görüş bir di¬
ğerinin ‘parçası’ olmadığı için, bilişsel ilerlemebunlar arasında yapılacak bir
kıyaslama ile sağlanamaz. (21) Feyerabend bu yönüyle Wittgenstein’a çok
yakındır ve Kuhn’uen çok etkilemiş olan bilim felsefecileri arasmdadır. Fe¬
yerabend.ve Kuhn’a göre, her kuram kendine yöneltilen eleştirileri ve karşı
örnekleri gene kendi temelinde yanıtlayabilir, yani gerekli düzeltmeleri yapa¬
rak geçerliliğini koruyabilir. Bu görüş konvansiyonalist bilim felsefecisi Pi¬
erre Duhem’den ödünç alınmıştır. (22) Duhem’e göre, hiçbir önermeyi ya da
kuramı tek başına kesin olarak yanlışlamak mümkün değildir. Bu kuram de-
(21) Feyerabend için bkz. “Against Method: Outline of an Anarchistic Theory of Knowledge”
(Yönteme Karşı: Anarşist Bir Bilgi Kuramının Ana Hatları) Bilim Felsefesinde Minnesota Çalış¬
maları, derleyenler, M.Radner ve S. Winokur, Minnesota University Press, 1970, Cilt IV
(22) Duhem hakkında bilgi için bkz. Keat ve Urry, Social Theory as Science (Bilim olarak Sosyal
Kuram) Bölüm 3.
24
neyle sınandığında aykırılık çıktığı zaman kuramı ve deneyi oluşturan önermelerden yahut araçlardan hangisinin değiştirilmesi gerektiğini bulmak son
derece zordur. Bunun için, kuramı genişletmek, ek varsayımlar yapmak gereklidir. Kuramlar birçok yasa ve önermeden meydana geldiklerine göre, çürütülebilmeleri için de bir yerde bağlı oldukları bütün kavramsal sistemin
eleştiriye tabi tutulması gereklidir. Böyle bir eleştiriye maruz kalan kuramcılar, kavramsal sistemlerinde daima gerekli uyarlamalara giderek görüşlerini
savunabilirler, çünkü bütün bir kavramsal sistemde kesin olarak hangi varsayımların yanlış olduğunu gösterecek belirleyici deneyleri yapmaya imkân
yoktur. Aslında tek başına ele alman hipotezlerin smanamayacağmdan, bütün bir bilgi sisteminin smanması gerektiği düşüncesine varmak oldukça büyük bir adımdır. Bu adımı gerçekleştiren bilim felsefecisi Amerikalı ampirist
mantıkçı Quine’dir. (23) îki düşünürün koşut olarak geliştirdikleri ve bilim
felsefesinde Duhen-Quine Tezi olarak bilmen bu görüşe göre, Popper gibi
yanlışlamacıların, bir kuramı terk etmenin ne zaman gerekli olduğu, bunu
yapmak için hangi noktada yeterli neden toplanmış olduğunu göstermek için
belli ölçüler geliştirmeleri zorunludur. Yanlışlama yöntemine getirilen bu
eleştiriyi yamtlamaya çalışan diğer ünlü bilim felsefecisi Imre Lakatos, Popper’ın görüşündeki eksiklerin giderilerek, kuramltu’in ampirik içerik balammdan kıyaslanabileceği mantıksal ölçütler olduğunu ileri sürmüştür. (24)
Pozitivistlerin iki kuramın birbirini mantıksal olarak tamamlaması şeklinde
tanımladıkları ve daha önce de değindiğimiz bu görüşe göre bir kuramı reddedebilmek için, yerine geçecek kuramm eskisinin açıkladığı her şeyi açıklaması fakat buna ek olarak eski kuramm ele almadığı, yani eski kuramdan tü-‘
retilemeyecek bazı ek tahminlere de yer verebilmesi gerekmektedir. Bu görüşe bir ölçüde Kuhn da katılmaktadır, çünkü Kuhn için de yeni kuramın eskisinden türetilebileceklerden farklı tahm inlere olanak tanım ası gereklidir. Ancak iki kuram.arasmdaki bu farkı, Kuhn ikisinin mantıksal bağdaşmazlığı olarak yorumlarken, Lakatos eski kuramın yenisinden türetilebileceği ölçüde bir devamlılık olarak yorumlamaktadır. Lakatos’un bu birikimci bilgi
görüşünü reddeden Kuhn, bu görüşü benimsemek için klasik ampirist bilgi
kuramına inanmak, yani bilginin ham duyu verileri üzerine parça parça inşa
edilen bir yapı olduğunu düşünmek gerektiğini söylemiştir. Halbuki Kuhn ve
Feyerabend gibi bilim felsefecilerine göre ‘ham ’ duyu verisi diye bir şey olamaz. İnsan duyuları ve gözlemleri, ancak bir kavramsal sistem benimsendikten sonra mümkün olurlar ve bu kavramlar sistem tarafmdan koşullandınlmışlardır. Kuramdan bağımsız nesnel bir gözlem dili olamaz. Böyle bir dile inandıkları için de, Popper, Lakatos ve diğerleri, Kuhn gibi ‘görelilikçi’
(23) VV.V.O. Quine, “Two Dogmas ol Empiridsm” (Ampirizmin iki Dogması) From a Logical Point
of View (Mantıksal Bir Bakış Açısından) kitabından, Harvard, 1961. Ouine ve Duhem’in görüşlerinin aslından yanlış olarak birleştirildiği, iki düşünür arasında çok büyük farklar olduğu görüşü
son zamanlarda ortaya atılmıştır.
(24) Lakatos “Yanlışlama ve Bilimsel Araştırma Programlarının Metodolojisi” Eleştiri ve Bilginin
Büyümesi kitabı.
25
neyle sınandığında aykırılık çıktığı zaman kuramı ve deneyi oluşturan öner¬
melerden yahut araçlardan hangisinin değiştirilmesi gerektiğini bulmak son
derece zordur. Bunun için, kuramı genişletmek, ek varsayımlar yapmak ge¬
reklidir. Kuramlar birçok yasa ve önermeden meydana geldiklerine göre, çürütülebilmeleri için de bir yerde bağlı oldukları bütün kavramsal sistemin
eleştiriye tabi tutulması gereklidir. Böylebir eleştiriye maruz kalankuramcı¬
lar, kavramsal sistemlerinde daima gerekli uyarlamalara giderek görüşlerini
savunabilirler, çünkü bütünbir kavramsal sistemde kesin olarak hangi varsa¬
yımların yanlış olduğunu gösterecek belirleyici deneyleri yapmaya imkân
yoktur. Aslında tek başına ele alman hipotezlerin sınanamayacağından, bü¬
tün bir bilgi sisteminin sınanması gerektiği düşüncesine varmak oldukça bü¬
yük bir adımdır. Bu adımı gerçekleştiren bilim felsefecisi Amerikalı ampirist
mantıkçı Quine’dir. (23) İki düşünürün koşut olarak geliştirdikleri ve bilim
felsefesinde Duhen-Quine Tezi olarak bilinen bu görüşe göre, Popper gibi
yanlışlamacıların, bir kuramı terk etmenin ne zaman gerekli olduğu, bunu
yapmak içinhangi noktadayeterli neden toplanmış olduğunu göstermek için
belli ölçüler geliştirmeleri zorunludur. Yanlışlama yöntemine getirilen bu
eleştiriyi yanıtlamaya çalışan diğer ünlü bilim felsefecisi Imre Lakatos, Pop¬
per’in görüşündeki eksiklerin giderilerek, kuramların ampirik içerik bakı¬
mından kıyaslanabileceği mantıksal ölçütler olduğunu ileri sürmüştür. (24)
Pozitivistlerin iki kuramın birbirini mantıksal olarak tamamlaması şeklinde
tanımladıkları ve daha önce de değindiğimiz bu görüşe göre bir kuramı red¬
dedebilmek için, yerine geçecek kuramın eskisinin açıkladığı her şeyi açıkla¬
ması fakat buna ek olarak eski kuramın ele almadığı, yani eski kuramdan tü-‘
retilemeyecek bazı ek tahminlere de yer verebilmesi gerekmektedir. Bu gö¬
rüşe bir ölçüde Kuhnda katılmaktadır, çünkü Kuhn içinde yeni kuramın es¬
kisinden türetilebileceklerden farklı tahminlere olanak tanıması gereklidir.Ancak ikikuram,arasındaki bufarkı, Kuhnikisinin mantıksal bağdaşmaz¬
lığı olarak yorumlarken, Lakatos eski kuramın yenisinden türetilebileceği öl¬
çüde bir devamlılık olarak yorumlamaktadır. Lakatos’un bu birikimci bilgi
görüşünü reddeden Kuhn, bu görüşü benimsemek için klasik ampirist bilgi
kuramına inanmak, yani bilgininham duyu verileri üzerine parça parça inşa
edilen bir yapı olduğunudüşünmek gerektiğini söylemiştir. Halbuki Kuhnve
Feyerabendgibi bilim felsefecilerine göre ‘ham’ duyu verisi diye bir şey ola¬
maz. İnsan duyuları ve gözlemleri, ancak bir kavramsal sistem benimsen¬
dikten sonra mümkün olurlar ve bu kavramlar sistem tarafından koşullandırılmışlardır. Kuramdan bağımsız nesnel bir gözlem dili olamaz. Böylebir di¬
le inandıkları için de, Popper, Lakatos ve diğerleri, Kuhn gibi ‘görelilikçi’
(23) W.V.O. Quine, “Two Dogmas of Empiricism” (Ampirizmin iki Dogması) From a Logical Point
of View (Mantıksal Bir Bakış Açısından) kitabından, Harvard, 1961. Quine ve Duhem’in görüşle¬
rinin aslından yanlış olarak birleştirildiği, iki düşünür arasında çok büyük farklar olduğu görüşü
son zamanlarda ortaya atılmıştır.
(24) Lakatos “Yanlışlama ve Bilimsel Araştırma Programlarının Metodolojisi” Eleştiri ve Bilginin
Büyümesi kitabı.
25
düşünürierin gözünde hâlâ eski pozitivist geleneğin dikfelsçfgşinden kurtulamanuşlardır. ıLafcafiıısdfin Biılîkini izleyen kuramlar mantokşîd olarak birbir-,
lerini içermektedir, çünkü-her Birinde kullanılan dil-aynı nesneleri (aynı referanslan) kullanmaktadır. Kuhn için birbirini izleyen kuramlar mantıksd. olarak eş ölçüye vurulamazlar çünkü dilleri bambaşka nesnelerden kuruludur.
Az önce birbirine gMft’olarak söz ettiğiıniz iki-temel sorunun İkincisi budur.
Her ikisi de klasik <şn®d«tivizme karşı oldukları halde, eleştirileıâni ,farklı
bağlarnlarda yapan ve bugünün bilim felsefesine hâkim olan yanlışlamaa ve
görelilikçi olsullar arasmdaki bu anlaşmazlığı iyice kavramedc-İçin, konuyu
biraz dağıtmak pahasma dil felsefesine bûaz değinmemiz gereklidir. Bilindiği gibi, yirminci yüzyıl felsefesini hâkim Olan boyut dilin eleştirisidir, tıpkı
on dokuzuncu yüzyıl felsefesine tarihsel çözümlemenin hâkim olduğu gibi.
Elinizdeki kitabm. yazan aslında tarihsel bir görelilikçidir, dil sorunlarma da
teğet geçer,!ancak bir bilgi kuramı çıkarmak üzere yaMaştığı tarihsel yerilen
yorumladığı düşünce yapısı, toplumcu ®şünürlerde görmeye alıştığımız tarihçilik yapısmdan çok, yirminci yüzyıla h^pm olan bu dü/mantik boyutunda kuıîîlmuştur Kulm’un kendisiııin de söylediği gibi, aynı verilere; bakarak^
(tarihselde olsalar) çok farklı düşüngeyapilan inşa etmekdaimamümkündüTı Kulm’un, daha Önce de belirttiğimiz gibi, Wittgenstein yoluyla etkilendiği anlayışa göre dil, pozitivistlerin düşündüğü gibi mantık üzerine değil,
retorik yani dilin kullanılması koşulları üzerine kuruluduTi Matüik&al pozitivizmin temeldeki; aıhpirist varsayımına göre, kullandığımız dilin simgeleri
tarafmdan ifade edilen düşünceler, daha bu tür simgşlerle ifâdÇ bdilmeden
önce mantıksal bağlantılar içindedir. Dilin mantığı^bu nedenle dilm kullandığı bağlamdan bağımsızdır, bir anlamda ‘zaman’dışı’dır. Dolayısıyla dilin işaretleri (imleri) ile bunlar tarafmdan ifade edilen düşüncelerin %ynaklandığı
gerçeklik arasında zorunlu yahut oritolojik,(varlıkbilimsel) bir birlik yoktur.
Anlam ve referıms ayn düzeylerdir.’Mantteal pozitivizme göre önceük taşıyan.- kullandığımız dılm mantıksal yapısımn, yani anlamının k ^ d i içinde tutarlı olmasıdır: ve bu tmarhlığın değişik koşullarda farklılaşmaması, hep aynı
ölçüde geçerli kalması gereklidir. Bu yüzden de kurulan dilin dış dünyaya
olan bağlantısı dilin hangi amaçlara göre kullamidığmdan bağımsız olmak
zorundadır.? Bu tür bir mantıksal zorunluluk da, mantığm giderek ister istemez metafizik bir rol oynamasına neden olmakta, yâni mantık dünyada ne
tür nesneler olması gerektiğini buyurur hale gelmektedir. Driin herkes, tarafmdan aynı biçimde, aym mantık kurallanna-göre kullamlabilmesi için de.
bir duyum ortaklığma ihtiyaç vardır. Bu ortaklık, farklı yaşam koşullarında
değiştiği ölçüde,- duyumlar üzerine kurulu kavramlar arasmda bulutlan ve dilin yansıttığı mantıksal ilişkilerin de aynı kalmasma olanak yoktur. Mantıksal pozitivizm bu nedenle, duyum ve mantık ortaklığım bozabilecek önermelerden kaçmır. Nesneler yerine karmaşık duyum verilerinden söz etmeyi tercih eder. Nesneler ashhdk düyu verilerinden kolaylık için inşa edilen mantıksal kurgulardır. Öte yandan, dilin temelinin mantık değil, kullanım olduğuna
26
düşünürlerin.gözünde hâlâ eski pozitivist geleneğin dihfelsefgşinden kurtula¬
mamışlardır. Lakatos-için birbirini izleyenkuramlar mantıksal olarak birbir¬
lerini içermektedir, çünkü.her birinde kullanılan dil aynınesneleri (aynırefe¬
ransları) kullanmaktadır. Kuhn için birbirini izleyenkpramlar mantıksal ola¬
rak eş ölçüye vurulanıazlar çünkü dilleri bambaşka nesnelerden kuruludur.
Az önce birbirine girift olarak söz ettiğimiz iki-temel sorunun,ikincisibudur.
Her ikiside klasik endüktivizme karşı oldukları halde, eleştirilerini farklı
bağlamlarda yapan ve bugünün bilim felsefesine hâkim olan yanhşlamacı ve
görelilikçi okullararasındaki bu anlaşmazlığı iyice kavramak için, konuyu
biraz dağıtmak pahasma dil felsefesine biraz değinmemiz gereklidir. Bilindi¬
ği gibi, yirminci yüzyıl felsefesine hâkim olan boyut dilin eleştirisidir, tıpkı
on dokuzuncu yüzyıl felsefesine tarihsel çözümlemenin hâkim olduğu gibi.
Elinizdeki kitabm yazan aslında tarihsel bir görelilikçidir, dil sorunlarına da
teğet geçer, ancak bir bilgi kuramı çıkarmak üzere yaklaştığı tarihsel verileri
yorumladığı düşünce yapısı, toplumcu düşünürlerde görmeye alıştığımız ta¬
rihçilik yapısmdan çok, yirminci yüzyıla hâkim olan bu dil/mantık boyutun¬
da kurulmuştur, Kuhn’un kendisinin de söylediği gibi, aynı verilere bakarak-
(tarihsel d.e olsalar) çok farklı düşünce yapılan inşa etmek daima- mümkün¬
dün Kuhn’un, daha önce-de belirttiğimiz gibi, Wittgenstein yoluyla etkilen¬
diği anlayışa göre dil, pozitivistlerin düşündüğü gibi mantık üzerine değil,
retorik yani dilin kullanılması koşulları üzerine kuruludun Mantıksal poziti¬
vizmin temeldeki aıfıpirist varsayımına göre, kullandığımız dilin simgeleri
tarafından ifâde edilen düşünceler, daha bu tür siıngşlerle ifade edilmeden
önce mantıksal bağlantılar içindedir. Dilin mantığı-,bu nedenle dilin kullandı¬
ğı bağlamdan bağımsızdır, bir anlamda ‘zaman dışı’dır. Dolayısıyla dilin işa¬
retleri (imleri) ile bunlar tarafından ifade edilen düşüncelerin kaynaklandığı
gerçeklik arasında zorunlu yahut oritolojik (varlıkbilimsel) bir birlik yoktur.
Anlam ve referans ayn düzeylerdir.’Mantteal pozitivizme göre öncelik taşı¬
yan, kullandığımız dilin mantıksal yapısının, yani anlamınınkendi içinde tu¬
tarlı olmasıdır ve bu tutarlılığın değişik koşullarda farjdılaşmaması, hep aym
ölçüde geçerli kalması gereklidir. Bu yüzden de kurulan dilin dış dünyaya
olan bağlantısı dilin hangi amaçlara göre kullanıldığından bağımsız olmak
zorundadır.; Bu tür bir mantıksal zorunluluk da, mantığın giderek ister iste¬
mez. metafizik bir rol oynamasına neden olmakta, yâni mantık dünyada ne
tür nesneler olması gerektiğini buyurur hale gelmektedir. Dilin herkes tara¬
fından aynı biçimde, âym mantık kurallanna-göre kullanılabilmesi için de,
bir duyum ortaklığına ihtiyaç vardır. Bu ortaklık,.farklı yaşam koşullarında
değiştiği ölçüde,- duyumlar üzerine kurulu kavramlar arasında bijlüftan ve di¬
linyansıttığı mantıksal ilişkilerin de aynı kalmasına olanak yoktur. Mantık¬
sal pozitivizm bu nedenle, duyum ve mantık ortaklığım bozabilecek önerme¬
lerden kaçınır. Nesneler yerine karmaşık duyum verilerinden söz etmeyi ter¬
cih eder. Nesneler ashnda düyu verilerinden kolaylık için inşa edilen mantık¬
sal kurgulardır. Öte yandan, dilin temelinin mantık değil, kullanım olduğuna
26
inîHişnlar içip dil ortalşlığı duynın ya, daralgılş^î^a düzeyinde değil, dili kullaıpıa düzeyindedir, yani,«esneC ve yj||am*kQşulİa» düzeyinde. Wittgenstein’j^ dediği gibi, her söylem bir. yaşfca l^ im iİr Bir kişinin kuUaaidığı dili,
ke#meleris. kavramları, giderek kiKamküi şBÜ^yateilmek için hşngi kurallara
görerÇ jgi kavramsal sisteme gere dili kulCdığuu bilmek,gerekmektedir.
Herkeşin ortak olarak kullanabiieeeği ‘starafsız’;#e nesnel, bir gözlem/duyu
düzeyi olamaz. Böylece başka bir bilim geleneğinin kuramlarmı anlamaya
çajlışan bilim adamı, başka’bir kültürü incelemeye çalışan bir antropoloğa
benzetilebilir. Aralarmda bir çevki. sorunu vşrdm Yani Kuhn’un bu kitabm
Onuncu Bölümünde söylediği gibi, farklı dünyalarda yaşamaktadular. Tıpkı
dilde,, simgelenen ile simgeleyen arasmdavbir düzey farkı olmadığı gibi,:gözlemdcjde görme ile göriilşn arasmda bir fark yo tor-,Çünkü herkes, içmde
yaşadığı kavramsal sistem ya da kültür oname giknıeyi öğretmişse onu görmektedir. Wittgenstein’a göre insan dil değiştirebilir, âtna kir dili dışarıdan
düzeltemez, çünkü bunu yapmak için dilin dışma yıkmak zorundadm
BiT’-dıle ya da kayramsaJ sisteme tarafsız bir gözlem façısmdan bakılamayacagmi söylemek, aşimda) o dilde öne-süriilen bratün önermelerin,- hipotezlerin veya: varsayımlarm i^ndi .doğrulslnına koşuUtomda beraberlerinde getirdiklerini söylemekle özdeştir. Kulİ£pıd>ah.gö^em verilerinin ‘nesnel’ olamayacağı, gözlmûn daha başt^ kullandığımız kuram tarafmdan koşullundınldığı önermelerinin anlamı budur- Dolayısıyla |bir kuramdan diğerine, eski
paradigmadan^ yenisine geçiş, verilerin: farklı yorumlanmasıyla mümkün değildir, değişen verilerin kendileridir. Kufm bu geçişin nasıl oldğumı betmaleyebi^ek için Oestalt psikolojisinden yararlanmıştır. Bu görüşe göre, insanlar çevrelerini parça parça değil, bütün olâmk-algılamayı öğrenirler. Bu ben- •
, zetmeyi ilk ortaya atan ve Kuhn,’un da görüşlerinden yararlandığı N;R. Hanson, insanm çevresini gözleme tarzmda, algılama açısmdan teto l birimlere
varılamayacağmı iddia etmiştir. (25) Kuto d® ;bu görüşten yola .çıkmak, kuram değiştirmenin pmça parça gözlem-ve yanhşlamayla mümkün olmadığı,
tersine ropyekûn bir görüş dönüşümüyle meydana geldiği tezini geliştiımiş-
, t i r .; T . ■ ( -if:: ■■■- ^
Kuhn’un ortaya attığı bilimsel ilerleme modelinin odak noktası olan bu
göıüş; dönüşümü tezi, bazı mantıksal, güçlükler içermektedir. Bu güçlükleri,,
anlamak için Kuhn’ım ve eleştirmenlerinin sık sdc başvurduğu ömelderdert
biımij ilk olarak Hanson tarafmdan bu bağlamda tartışılan dünya merkezli
astfortomiden güneş merkezli astronomiye yapılan devrimci geçişi ele alalım. Ptoleme’ci .astronomiye inanan bir bilim adamıyla (ömeğin’^ıçhO Brahe) Kopemik’.çi astronomiyi benimseyen bir bilim.adammın (örneğin Kepr,
1er) ‘güneş’ olarak adlandırdıkları yıldızlar özdeş değildir, çünkü birinGİsinin
gördüğü yıldız hareket halindedir ve dünyanm çevresinde dönmektedir, İkincisinin gördüğü yıldız ise sabittir ve dünya onUn Çevresinde dönmektedir.
(25) Norvvood Russell Hanson, PatternS of Disoovery (Keşif Örürrtûleri) Gambridge University
Press, 1958.
27
iîia®anlar için dil ortaklığı duyumya d%algılajÿa düzeyinde değil, dili kul¬
larıma düzeyindedir, yaninesnele® ve yaşam’koşullan düzeyinde. Wittgenste¬
in’ıtn dediği gibi, her söylem bir.yaşapt biçimidir Bÿkişinin kullandığı dili,
kelimeleri, kavramları, giderek kuramları anlayabilmek için hangi kurallara
göre,,hangi kavramsal sisteme görfr dili kullandığım bilmek .gerekmektedir.
Herkesin ürtak*
olarak kullanabileceği ‘rarafsız’;iye nesnel bir gözlem/duyu
düzeyi olamaz. Böylece başka bir bilim şeleaişğinin kuramlarını anlamaya
çalışan bilim adamı, başkabir kültür# incelemeye çalışan bir antropologa
benzetilebilir. Aralarında bir çeviri, sorunu vardır. Yani Kuhn’un bu kitabın
Qnuncu Bölümünde söylediği gibi, farklı dünyalartia yaşamaktadırlar. Tıpkı
dilde,.simgelenen ile simgeleyen arasında-bir düzey farkı olmadığı gibi, göz¬
lemde?de görme ile görülen arasmda bir fark yoktup Çünkü herkes, içinde
yaşadığı kavramsal sistem ya da kültür oname görmeyi öğretmişse onu gör¬
mektedir. Wittgenstein’a göre insan dil değiştirebilir, apıa bir dili dışarıdan
düzeltemez, çünkü bunu yapmak için dilin dışma çıkmak zorundadır.
Bir;.dile ya da kavramsal sisteme tarafsız bir gözlem açısmdan bakılama¬
yacağım.söylemek, aslında, o dilde öne-süıülen İmtün önermelerin,- hipotez¬
lerin veya.varsayımların kendi.doğrulanma koşullarını da beraberlerinde ge¬
tirdiklerini söylemekle özdeştir. Kullanılan gözlem verilerinin ‘nesnel’ olamayacağı, gözlemin daha baştan kullandığımız kuram tarafmdan koşullandınldığı önermelerinin anlamı budur. Dolayısıyla bir kuramdan diğerine, eski
paradigmadan.yenisine geçiş, verilerin farklı yprumlanmaşıyla mümkün de¬
ğildir,.(leğişen verilerin kendileridir. Kuhn bu geçişin nasıl oldğunu betimle¬
yebilmek için Geştalt psikolojisinden yararlanmıştır. Bu görüşe göre, insan¬
lar çevrelerini parça parça değil, bütün olarak algılamayı öğrenirler. Bu ben-
. zetmeyi ilk ortaya atan ve Kuhn’un da görüşlerinden yararlandığı NR. Han¬
son, insanm çevresini gözleme tarzında, algılama açısmdan temel birimlere
varılamayacağım iddia etmiştir. (25) Kuhn>da ;hu görüşten yola çıkarak, ku¬
ram değiştirmenin parça parça gözlem-ve yanhşlamayla mümkün olmadığı,
tersine topyekûn bir görüş dönüşümüyle meydana geldiği tezini geliştiımiştir., , -,İ : vi .* ÿ
Kuhn’un ortaya attığı bilimsel ilerleme modelinin odak noktası olan bu
görüş, dönüşümü tezi, bazı mantıksal;güçlükler içermektedir. Bu güçlükleri,,
anlamak için Kuhn’un ve eleştirmenlerinin sık sık başvurduğu örneklerden
birini, ilk olarak Hansön tarafmdan bu bağlamda tartışılan dünya merkezli
astronomiden güneş merkezli astronomiye yapılan devrimci geçişi ele ala¬
lım. Ptoleme’ciastronomiye inanan bir bilimadamıyla (örneğiriTychö Brahe) Kopernjk’çi astronomiyi benimseyen bir bilim-adamımn (örneğin Kepr ,
ler) ‘güneş’ olarak adlandırdıkları yıldızlar özdeş değildir, çünkü birincisinin
gördüğü yıldız hareket halindedir ye dünyanın çevresinde dönmektedir, ikin-;
cismin gördüğü yıldız ise sabittir ve dünya önün çevresinde dönmektedir.
(25) Norwood Russell Hanson, Patterns of Discovery (Keşif Örüntüleri) Cambrideıe University
Press, 1958.
27
Kuhn’un kâıi^tlamalarınâ g ^ , Kepler, “Eskiden gökyüzünde iharekdf-ed«n
bir yıldız ğörüyördüm, tıpkı Btahe gibi, halbuki şimdi-safaâtöir yıldız gMiyortirn” diyemez, çünkü bu durumda^ lycho Brafae’hin de bn* bakıma haklı
olduğunu kabul etmek zorundadır. Halbuki Kepler bir görüş dönüşümüne
uğramış, güneşin hareketsiz olduğunu ve dünyanm güneş çevresindö’döndüğünü kabul etmiştir; Bu durumda Kepler an c^ “Güneşin e s k i ^ hareket ettiğine manudım, halbuki yatiılmışlm’’ diyebilir. İFakat buml söylediği anda da
mantıksal bir yanlış yapmış Ohnaktaıhr. Tycho Brrdfö’nm görüşünden Kepler’in ğöıüşüne geçen bir bilim adrunmm öUçe bir türlu^ sonra başka türlü
görebileceği tek bir güneş biduğu mruitıksal açıdan söylenemez Yani Kepler
eski; güneşin şimdi birden hareket etmeye başladığını söyleyemez -Bunu yaparsa, aymnesiKnin, aym gözlemüı fm-kh yorumlanabileceği sonucu çıkar ki
bu, Kuhn’ûH farklı görüşllîin farklı düf^ralar, farkh nesnder güdükleri iddiasıyla çelişir; Yıldızdı) hareket halindedir. Yıldız (2) sabitür. Yıldız (1) in
sabit öldüğünü söylemek Kuhn’un yaklaşımma göre mMtksal bir çeMşki;
hatta mantıksal bir olanaksızlıktu. (26) HMbuki Kuhn elinizdeki kimptafb^a
benzer ördekler vermiştir. Kuhn’un bu hatayı yapmaSUun nedeni neüît? Dikkat edilirse, Kuhn’un iddiasına göre, daha yeni olan görüşü tenimseyen kişi
eski görüşe yani geriye doğru bakarak eski görüşim artdc yanlış pİdS^unu
söylemektedir, halbuki Kuhn’un yakla^mma göre eski görüşün de kendi
içinde tutârll fakat kendisininkiyle çelişir olduğundan daha fazla^bir şey söylememesi gerekirdi. Aksi takdirde, hâlâ âym nesneden bahsettikleri yani Mlâ^aym^’gözlem dilini kullandıkları ^nucu çıkar. Halbuki lychu Brahe’nin
görüşü mantıksal olarak yanlışlanmamış, sadece teı‘k edilmiştir Kuhn ^ da
Popper.^a ve diğer yanlışlamacılaraikarşı kamtlamas^, hiçbir görüşün tam‘olarak yanhşlanamayacağı değil iniydi? Kuhn yanhşlamacılara bu ödünü neden
vermektedir. Bu çelişkiden çıkartılacdr-‘ sonuçlar Kufan’ün görüşünü zayıflatıcı bazı noktalara işaıet etmektedir. Şöyle ki;
’^ e M B r^ e’den Kepler’e geçişin a^m zanuuıda devrimci bir ilerleme Sayılabilmesi için Kepldr’in görüşünün doğru, Brtüıe’nin görüşünün yanhş olması gerelonektedir. Yani her ild g ö r ü ^ dışmda nesnel bir doğru-yanhş ölçütüne gerek vardır. Bu dürümda Kuhn, nesnel ölçütlere başvurulamayacâğı
görüşünde yanılmış, kendisi de aym ölçütlere başvurmuştur. Halbuki ^Kuhn’un orijinal (Wittgenstein’cı) görüşüne göre, Tycho Btahe’yi güneşin (Yıh
diz l ’in) sabit olduğuna ikna etmenin olanağı yoktur.’ Brahe, Kepier’îh inan-
. dığı göirüşe bir geçiş yaparSâ, Yıldız (1) hakkmdaki Ekimlerini değiştirnüş
ğil, yıM z (2)’den bahsedilen bir dünyaya geçmiş ölür: ter^ e, eski görüşe
inanmakta ısrar ederse, onu, gördüğü gün^n <Yıldız l ’in) sabit oMuğuha
Kepler’in dilini kullanarak ikna etmenin olaftağı yöktur. Kuhn’un bu zorluğu
halletmek için söyleyebileceği tek şey, yeni görüşü benimseyenlerin, görüşleri’ağırlık kazandığı andan itibaren tariM geriye doğru ‘devrimci tarzda’ ye-
(26) Kordig, C;R., The Justificalion of Şcientific. Change (Bilimsel Değişmenin Doğnıtenması)
Dordrecht: D. Reidel, 1971, Bölüm 1, s. 4-T2.
2 8 ‘
Kuhn’un kanıtlamalarına göre, Kepler, “Eskiden gökyüzünde hareket-eden
bir yıldız görüyordum, üpkr Brahe gibi, halbuki şimdi sabithir yıldız görü¬
yorum” diyemez, çünkü bu durumda- Tycho Brahe’nin de bir bakıma haklı
olduğunu kabul etmek zorundadır. Halbuki Kepler bir görüş dönüşümüne
uğramış, güneşin hareketsiz olduğunu ve dünyanın güneş çevresinde*döndü¬
ğünü kabuletmiştir. Bu durumda Kepler ancak ”Güneşin eskiden hareket et¬
tiğine inanırdım,halbuki yanılmışım” diyebilir. Fakat bumı söylediği anda da
mantıksal bir yanlış yapmış olmaktadır. Tycho Brahe’nin görüşünden Kepler’in görüşüne geçen bir bilim adamının önce bir türlü, sonra başka türlü
görebileceği tek bir güneş olduğu mantıksalaçıdan söylenemez. Yani Kepler
eski güneşin şimdi birden hareket etmeye başladığım söyleyemez.-Bunu ya¬
parsa, aynı nesnenin, aynı gözlemin farklı yorumlanabileceği sonucu çıkar ki
bu, Kuhn’un farklı görüşlerin farklı dünyalar, farklı nesneler gördükleri iddi¬
asıyla çelişir. Yıldız <1) hareket halindedir, Yıldız (2) sabittir. Yıldız (1) in
sabit olduğunu söylemek Kuhn’un yaklaşımına göre mantıksal bir çelişki,
hatta mantıksal bir olanaksızlıktır. (26) HalbukiKuhnelinizdeki kitapta-buna
benzer ördekler vermiştir. Kuhn’un bu hatayı yapmaŞSmn nedeni nedir? Dik¬
kat edilirse, Kuhn’un iddiasına göre, daha yeni olan görüşü benimseyen kişi
eski görüşe’yani geriye doğru bakarak eski görüşün artık yanlış olduğunu
söylemektedir, halbuki Kühn%n•yÿâÿmniKt göre eski görüşün de kendi
içinde tutarlıfakat kendisiniııkiyle çelişir olduğundan daha fazla’bir şey söy¬
lememesi gerekirdi. Aksi takdirde, hâlââym nesneden bahsettikleri, yani hâ¬
lâ’aym’gözlem dilini- kullandıkları sönucu çıkar. Halbuki Tychoÿ Brahe’nin
görüşü mantıksal olarak yanlişlanmamış, sadece terk edilmiştir. Kuhn’unda
Popper?a ve diğer yanlışlamacüaraikarşı kanıtlaması, hiçbir görüşün tam ola¬
rak yanhşlanamayacağı değil miydi? Kuhnyanhşlamacîlara bu ödünü neden
vermektedir. Bu çelişkiden çıkartılacak sonuçlar Kuhn’ün görüşünü zayıfla¬
tıcı bazınoktalara işaret etmektedir. Şöyle ki: ‘
Tycho Brahe’denKepler*e geçişin aym zamanda devrimci birilerleme Ya¬
yılabilmesi için Kepler’in görüşünün doğru,Brahe’nin görüşünün yanlış ol¬
ması gerekmektedir. Yani her iki görüşün dışında nesnel bir doğru-yanlış öl¬
çütüne gerek vardır. Bu durumda Kuhn, nesnel ölçütlere başvuruliamayacağı
görüşünde yanılmış, kendisi de aynı ölçütlere başvurmuştur. Halbuki’Kuh¬
n’un orijinal (Wittgenstein’ci) görüşüne göre, Tycho Bfahe’yi güneşin (Yıl¬
dız l’in) sabit-olduğuna ikna etmenin olanağı yoktur/ Brahe,Kepfer’ih inan¬
dığı görüşe bir geçişyaparsa, Yıldız (1) hakkındaki fikirierinideğiŞtirmiş âfe*
ğil, yıldız (2)’den bahsedilen bir dünyaya geçmiş oliır: tersine, esiri görüşe
inanmakta ısrar -ederse, onu, gördüğü güneşin (Yıldız l’in) sabit olduğuna
Kepler’indilini kullanarak ikna etmenin olanağı yoktur. Kuhn’un bu zorluğu
halletmek için söyleyebileceği tek şey, yeni görüşü benimseyenlerin, görüş¬
leri ağırlık kazandığı andan itibaren tarihi geriye doğru ‘devrimci tarzda’ ye-
(26) Kordiğ, C.R., The Justification of Şcientific,Change (Bilimsel Değişmenin Doğrulanması)
Dordrecht: D. Reidel, 1971, Bölüm 1,s. 4-12.
28
njuiöi) yazarak, ilerlerop.kaydediltUğiıü ve kendif^görüşlerinin doğru olduğunu
iddia ettikleridir. Ancakubu ^açğddayıcı bjrj neden; çlsa bile^ Kiuhn için yejjerli
bir neden değildir çünkü, kitabJiu» babında bilinilin tarihini bu şekilde tâluif
ed ^ birikimcilere karşı olduğımu teiirtıniştkii Btı noktadan birçok eleştiriye,
u^j^an jCuhn, bu karşı-rötn^in de zorlamasıyla görelilikçi yaklaşunuıda bar
^{değişiklikler yapmadc zorunda kalmış ve elini^eki kitabm ikinci basımma
yatsdtğı sonsözde, nasıl bir bilgi kuramına inandığuu daha açıkça belirtmek
ihtiyacmı hissetmiştir.
Sonsözün 4 numaralı alük^ii^ Kuhn farklı kavranı yapılannda yar
şayan insanların farkk koşullanıalar’ altında oluşan d ^ şik duyumlara sahip
olabilmelerine karşın^ düyundarın fizik^Oİ nedeni olan uypdarın aym, olabimuştuTi Burada Ku]^ ilk kez, her bilişsel (cogmtıve) kuraıntn algtlaııtaya
ilişkin epistemolojik bir boyutunun yanı sura bif de neyin algılandığına,, yani
dünyada ne tür nesneler olduğuna d ^ bir .ontolpjik (varhkbilimsel) boyut olması gerekriğine değmm#tedir. Farldı bilişsel dünyalarda da yaşasalar, farklı dujmmlara da sahip: olsalar, insanimin ayur uyanlan ahyor olmaları, tekbencilikten (solipsismMen), bireysel yada koleltif,-kaçınmak için zonmlu bir
varsayımdır. Hatta daha da ileri gider^, Ku^iB bu, jbölümde flasaca da olsa,
her söylemin kendi içine bh, ölçüde kapah olmasmm esas nedeninin uyanlar
düzeyinde, yani ontoloji düzeyinde yeterli kjuramlara sahip olmayışmuzda
yatabileçeğine değinmektedir. Ne var ki, Kuhn’a g^e, böyle bir kurmn (isttar
fizyolojik, ister daha felsefi olsun) ğeUştmImediği .sürece, bûbiri mdmdan
gelen kuramlarm doğanm gerçekte.nasıl olduğu anlanundajbir ‘döğru’ya giderek daha fazla yakmlaştıklaffi söyle|iesmez. Böylece Kuhn yeni kurandann
ve bilimsel devrimlerin «ontolojik boyutta bir gelişme getirdiğini reddetmektedir. Yani Kuhn yfdmzca epistemolojik değil, ontolojik bir.görejilikçidir ve
TVcho Brahe üe Kepler’in aynı yıldızı farklı tarzlarda gördülderini söylemesinin tek nedeni farkh görüşlerin bağdaşanıazlığı , tezini güçlendirmek için
verdiği ‘konvansiyonelf bir ödündür. Çünkü arada bu kadar: olsun bir optak
varsayım olmadığı sürece iki görüşün bırakınız anlaşmayı, anlaşm^alan bi-.
le olanaksızdır, çünkü konuşmalarına imkân kalmaz. Nitekim Kuluı’a bu tür
eleştirrier yöneltilmiş, karşıt bilim göruşİeri|i}iıptık:Sal olarak eş ölçülere vürulamadığma göre, mada bir; anlaşmazlığın dahi oimnayacağt İleri- sürülmüştür.. • .s;.,
Gerçekten de, iki ayrı pısradigmanm rekabet edebilmeleri için hiç değilse
bû: İ^çüde aym düzeyi paylaşıyor olmalan gerekir. Yani rekabet aynı nesneyi
de^şüc yollardan açıklamak için yapılabilk Nesnelm (yani bilginin nesnşle- >
ri) farklı ise, rekabetin bir anlamı kalmaz. Örneğin, Althusser için de, bilginin nesneleri bilginin içsel koşuUarmda ortaya çıkm ve bilginin, dışmda kalan
•gerçek’ nesnelerle kanştıîılmamalan gerdifk. Althusser bu ayrımı, hem ideolojule bilimin fmklı nesnelerden söz ettiğini göstermek hem de # k radikal
bu ampirizmden kaçınmak için yapmışın:: bilimikendi bilgi nesnelerini yara29
njden yazarak, ilerlemekaydedilchğini ve kendvgprüşlerinin doğru olduğunu
iddia ettikleridir. An<ÿ,bu;a©ıldayiqı WnnedetÿJftlsa bilev ÿuhn için yefcrli
b|r neden değildir çünkükitabınınbaŞınd3 bilimin tarihini bu şekilde tahrif
eden birikimcilere karşı olduğunu belirtmiştHyBunoktadan birçok eleştiriye.
uğrayanKuhn, bu karşıÿörneğin dezorlamasıyla görelilikçi yaklaşanında bar
ziideğişiklikler yapmak zonmda kalmış ve elinizdeki kitabın ikinci basımına
yasudiğı sonsözde, nasıl bir bilgi kuramına inandığını daha açıkça belirtmek
ihtiyacını hissetmiştir.
.-Sonsözün 4 numaralıalt bölümünde, Kuhn farklı kavram yapılannda ya¬
şayan insanlarm farklı koşullamalar altmda oluşan değişik duyumlara sahip
olabilmelerine karşın, duyumların fiziksel nedeni olan uyarıların aynı olabi¬
leceğini hiç değilse konvansiyon düzeyinde kabul etmek zorunluluğunu duy¬
muştur. Burada Kııhn ilk kez, her bilişsel (cognitive) kuramın algılamaya
ilişkin epistemolojik bir boyutunun yanı sıra bir de neyin algılandığına, yani
dünyada ne tür nesneler olduğuna dair bir ontolojik (varlıkbiİimsel) boyut ol¬
masıgerektiğine değinmektedir. Farklı bilişseldünyalarda da yaşasalar, fark¬
lıduyumlara da sahip olsalar, insanların aynı uyanları alıyor olmaları, tek¬
bencilikten(solipsism’den), bireysel ya da koleltif,kaçınmak içinzorunlu bir
varsayımdır. Hatta daha da ileri giderek, Kuhn bu bölümde kısaca da olsa,
her söylemin kendi içine bir ölçüde kapalı olmasının esas nedeninin uyanlar
düzeyinde, yani ontoloji düzeyinde yeterli kuramlara sahip olmayışımızda
yatabileceğine değinmektedir. Ne var ki,Kuhn’a göre, böyle bir kuram (ister
fizyolojik, ister daha felsefi olsun) geliştirilmediği sürece, birbiri ardından
gelen kuramların doğanın gerçekte nasıl olduğu anlamında bir ‘doğru’ya gi¬
derek daha fazla yakınlaştıktan söylenemez,,Böylece Kuhn yeni kuramların
ve bilimsel devrimlerin ontolojik boyutta bir gelişme getirdiğini reddetmek¬
tedir. Yani Kuhn yalnızca epistemolojik değil, ontolojik bir,görelilikçidir ve
“fycho Brahe ile Kepler’in aynı yıldızı farklı tarzlarda gördüklerini söyleme¬
sinin tek nedeni farklı görüşlerin bağdaşamazlığı tezini güçlendirmek için
verdiği ‘konvansiyonel’ bir ödündür. Çünkü arada bu kadar olsun bir ortak
varsayım olmadığı sürece ikigörüşün bırakınız anlaşmayı, anlaşmamaları bi-.
le olanaksızdır, çünkü konuşmalarına imkân kalmaz. Nitekim Kuhn’a bu tür
eleştiriler yöneltilmiş, karşıt bilim görüşleri mantıksal olarak eş ölçülere vıirulamadığına göre, arada bir anlaşmazlığın dahi olamayacağı ileri-sürülmüş¬
tür. ÿ
.t,-.;: ,

;’V-:
Gerçekten de, iki ayrı paradigmanın rekabetedebilmeleri içinhiç değilse
bir ölçüde aym düzeyi paylaşıyor olmaları gerekir. Yani rekabet-aynı nesneyi
değişik yollardan açıklamak içinyapılabilir. Nesneler (yani bilginin nesnele- >
ri) farklı ise, rekabetin bir anlamı kalmaz. Örneğin, Âlthusşer için de, bilgi¬
ninnesneleri bilginin içsel koşullarında ortaya çıkar ve bilginindişmda kalan
‘gerçek’ nesnelerle karıştırmamaları gerekir- Althusser bu ayrımı, hem ide¬
oloji ile biliminfarklı nesnelerden sözettiğinigöstermek hem de çok radikal
bir ampirizmden kaçınmak için yapmıştır: bilimkendi bilginesnelerini yara29
tarak, ihşa ederfek ilerler:‘Kuhn ise benzer bir aynım bflöhdefei yeni buluşlara
geçişi a çık la ttı içûı yapmaktadır. Fakat burada Kühniçitfoldnğu kadar Althusser için de bir sorun vardır: her farklı kuram kendi bilg^nesnesini yaratı-,
yorsa, gerçekteki nesneler hakkmdaki bilginin de’bir yandan ilerlediğini nasıl gösterebilip? Âtnpirisf bilimin %özlem ile smayarak-doğrulam’a/yanlişlama sonücunti, kuramdan bağiınsız gözlem olamayacağı için reddettiklerinegöre, anti-ampirist bilim görüşünde gerçeklikle bağlantıyı kuran nedir?> Bu
soruyu yanıtlamak için Kuhn gibi öznelci anti-ampiristler tezlerini güçlendirmek üzere algılarna/duyum üzerine baZii görüşler geliştirerek bir ı^istemblöji
zorlamasına gitmişlerdir. Buna göre, bilim âdâmı: ile biliriı adamı Olmayan,
kişi, sıradan ve günlük nesneleri ayül şekilde algılayıp anlaşabilirler. Ama.
bilîmin küUandlği nesnelerde ve göstergelerde algıİEüria artık kuram tarafmdan koşullanmıştır. Bu nedenle duyum ve uyan farkûıâ gitmek zorunluluğu
doğmuştur. ‘Normal, günlük duyum içerikleri ile bilimsel gözlemin üyariya
olan ilişkileri fârklıdır. Ktifâm tarafından normal uyarıları normal kişilerin
duyumlarından farklı gösteren şey, kuramm koşullaırfırmasıchri Bu koşûhanma öğrenilebilir olduğu için, fark uyarılarda değil, bunlarm gözlemle yorumlanmaSmdadir. Böylece bilim, günlük- algılayışimızdaki toplumsal, kütoirei,
giderek ontolöjik kblaylıklan ve kestirme yolları ayıklayan ve daha derine
varan, algılamaya yorum getiren’bir yöntem olmaktadır.
Ancak ampirist gözlemin aşırı öıteeliğine bütün bu ayaküstü (ad hoc)
uyarlamaları yapıhadân da karşı çıkmak mümkündür. Bu uyarlanialân yapmak, aslında gözlem düzeyindeki nesnellik düşüncesine ğereğinden fazlaönem vermeki .bu mümkün olmazsa nesnelliğin-de olamayaca|ı sOnücüha
vafarak ampMzSni yeterince çürütememektir. Şöyl’e ki, kuramdan bt^ımsız
görieiîr yapılamayacağı için bilimin de nesnel olamayadağma inanmak için,
kişinin bilünde nesnelliğin tök yolunun,deneysel ya da gözlemseiPıamâ olduğuna inanmaei lazımdıi. Yani Kühn’un öznelci göreliMkçiİiği, olüftısuz’ânlamda da ol‘^ , ampirizâlin gözlem bağımlılığrnı güçlendirmiş olmaktadur.
Burada sözü edilett iki genel sonuç, yani karşıt söylemler arasında dntblojik düzeyde *bir ortaklık ve nesnellik olabileceği, dolayısıyla da bilimde tek
nesnellik Ölçütünün gözlem ohnadığı’, pozitivizme yöneltilen bir başka eleştiri geleneğinin, gerçekçi-maddeci’bilim felsefesinin görüşüdür. Yani pozitivizme getirilebilecek teknleştiri ya da almaşık; Kuhn tipinde bir görelîlıkçi-‘
lik değildir. Gerçekçi-maddeci bilim felsefesine göre, ister pozitivist, ister
gö’refîlikçi olsım, çağdaş bilim felsefecilerinin’^ortak yanlışı epistemoloji ve
ontoloji boyutlarinı birbirinden ayırf etmemeleridir. Gerçekçi bilim felsefesine göre, bir kuramm diğeriyle değiştirilmesi yeni mitolojik kategorilerin, yeni doğal türlerin tanımlanmasıyla olmaktadm Karşıt görüşteki bilim adamlan’
ayrı dünyalarda değil, aynı dünyada çahşmakta fakat aynı nesneler ya da tür- >
1er üzerinde farklı iddialarda buMnmaktadİriar.- Bü iddialar genellikle epistemoloji düzeyindedir. Eger ontölojik kategoriler hakkmda anlaşamıyorlarsa^
eski kuramın var dediği nesneler gerçekte var olmadıkları saptanarak redde-■
30
tarak, inşa ederfek ilerler. Kuhn ise benzer bir ayrımı bilirhdeki yeni buluşlara
geçişi açıklaritak içirt yapmaktadır. Fakat buradaKühn’içirtoldnğu-kadar Althusser için’de bir sorun vardır: her fairklı kuram Kendibilgiföösuesini yaratı¬
yorsa, gerçekteki nesnelfer hakkındaki bilginin de bir yandan derlediğini na¬
sıl gösterebiliriz? Ariıpirist bilimin gözlem ile sınayarak-doğrulam’a/yanliŞlama sonucunu, kuramdan bağımsız gözlem olamayacağı için reddettiklerinegöre, anti-ampirist bilim görüşünde:gerçeklikle bağlantıyı kuran nedir?* Bu
soruyu yanıtlamak içinKuhn gibi öznelci anti-ampiristler tezlerini güçlendir¬
mek üzere algılama/duyum üzerine bazı görüşler geliştirerek bir epistemoloji
zorlamasına gitmişlerdir. Buna göre, bilim adamı ile bilim adamı olmayan
kişi, sıradan ve günlük nesneleri aynı şekilde algılayıp anlaşabilirler. Ama
bilimin kullandığı nesnelerde ve göstergelerde algılama artık kuram tarafın¬
dan koşullanmıştır. Bu nederile duytim ve uyan farkına gitmek zorunluluğu
doğmuştur. Normal, güillük duyum içerikleri ile bilimsel gözlemin uyarıya
olan ilişkileri farklıdır. Kuram tarafından normal uyanları normal kişilerin
duyumlarından farklı gösteren şey, küramm koşullartdırmasıchr. Bukoşullanma öğrenilebilir olduğu için,fark uyarılarda değil, bunlârın gözlemle yoriımlanmasmdadır. Böylece bilim, günlükalgılayışınıızdaki toplumsal, kükürek
giderek ontolöjik kolaylıklarr ve kemirme yolları ayıklayan ve dâha derine
varan, algılamaya yorum getiren bir yönfeirt olmaktadır.
Ancak ampîrist gözlemin aşırı öıföeliğine bütün bu ayaküstü (ad hoc)
uyarlamaları yapıhadan da karşı çıkmak mümkündür. Bu uyarlamaları yap¬
mak, aslında gözlem düzeyindeki nesnellik düşüncesine gereğinden fazla
önem vermek* bu-mürfikün olmazsa nesnelliğin’de olamayacağı sonucuna
vatarak ampiriztni yeterince çürütertıertifektir. Şöyle ki, kuramdan bağımsız
gözlem yapılamayacağı için bilimin de nesnel olamayacağına inanmak için,
kişinin bilimde nesnelliğintek yolunun deneysel ya da gözlemsel sınama ol¬
duğuna inanması lazımdı!. Yani Kuhn’unöznelci görelilikçiliği, oluftısuz an¬
lamda da olsa, ampirizmin gözlem bağımlılığını güçlendirmiş olmaktadır.
Burada sözü edilen ikigenel sonuç, yani karşıt söylemler arasında ontolojik düzeyde »bir ortaklık ve nesnellik olabileceği, dolayısıyla da bilimde tek
nesnellik Ölçütünün gözlem olmadığt, pozitivizmeyöneltilen bir başka eleşti¬
ri geleneğinin, gerçekçi-maddeci’bilim felsefesinin görüşüdür. Yani poziti¬
vizme getirilebilecek tek eleştiri ya’ da almaşık, Kuhn tipinde bir göreülikçilik değildir. Gerçekçi-maddeci bilim felsefesine göre, ister pozitivist, ister
görelilikçi olsun, çağdaş bilim felsefecilerinin’Wtak yanlışı epistemoloji ve
ontoloji boyutlarini birbirinden ayırt etmemeleridir. Gerçekçi biliıft felsefesi¬
ne göre, bir küramm diğeriyle değiştirilmesi yeni öntolojik kategorilerin, ye¬
nidoğal türlerin tanımlanmasıyla olmaktadır. Karşıt görüşteki bilim adamları
ayrı dünyalarda değil, aynıdünyada çalışmakta fakat aynı nesneler ya da tür- s
ler üzerinde farklı iddialarda bulunmaktadırlar. Bu iddialar genellikle episte¬
moloji düzeyindedir. Eğer ontolojik kategoriler hakkmda anlaşamıyorlarsa,
eski kuramın var dediği nesneler gerçekte var olmadıkları saptanarak redde-‘
30
dilirler. Bu duramda aströnömi örneğinde; Kfepler’ci kuram, Öıahe’nin inandığı harfekest eden güneş kategorisini redded^ek, güneşin-satit bir yıldız oldupnu saptâr. Böylelikle bilfenSei gelişime aym zâmartda oıitolojik,bir gelişttt^ i de içmir. bu kcmu toplum İSilirfilerinae de/önemlidir. Örneğin, Marxist
eko&ominin sözünü ettiği odtolöjîk kategöriler (artı-değer, değişim değeri,
külİMiım değeri ve aralanndaki ilşkiler) klasik’ekonomide yoktur yahut çok
farMı anlamlar taşırlar. Bu nedenle bİfçok toplumbilim felsefecisi?’Marx’m
çok karmaşık, ampirifc olmayan hattâ var olduğu şüpheli olgulardan bahseden kavramlar ürettiğ^i, bu terimimin daha kolay anlaşıhr İdasik ekcmomi
diline çevrilmesi gerektiğini-iddia edebilirler.’Buna benzer bir şekilde, Mar-
«izmin hâlâ kullanmakta ısrar ettiği diyalektik terimlerin de bırakılabileceği,
modem mantığm diliyle de aynı şeylerin söylenebileceğini, iddia edenler olmuştur. (27) Bu tür bir çeviri gerçekten müınkün müdür, yoksa Mârii ekonomi biliriüne gerçekten de vazgeçilemeyecek,’geçerii orttolojik fcategorileF ve
yeni yöntemim’ kazandırmış mıdır? Hem bilim felsefesini hem de ‘Mancizmin
bilimsel konumunu ilgilendiren bu kadar derin ve karmaşık bir sofuyu elbette burada yanıtlayâcak değiliz, ama pozitivîst bilim gelenöğibe kaFşı, epistemoloji •ve ontoloji düzeylerinin aytrt edilmesinin bilimsel nesnellik ve bilimsel ilerleme’ açısından ne kadar önemli olduğunu saptayan büyiüc düşünür
Gyorgy Lukacs’m bu konuda yaptığı katkılan hiç değilse anmadan ğeçeme-
■yîz.(28) , ; ;■ UC-)’ ‘
Sonuç olafak, Kuhn’un her parâdiğmanın kendi kurammi gene kenidi koşuUannuşlığı içinde smayâbileceği düşüncesi) bilimsel kuramlar arasmda yapılacak seçimi nesnel •ve & 1İC1 değil, öznel in^ca ve tercihe bağlı bir işlem
haline getirmiştir. Kuhn’uri görüşü en çok, bilimsel ilerlemeyi ve ilerici kuram seçimini son tahlilde biraz-keyfi ve psikolojik unsurlara bağladığı için
eleştirilmiştir/Eleştirilerin hepsi de Kuhlt’un görelilikçiliğiyle ilgilidir; bilim
adamı dünyayı istediği gibi algılayabildığîııe göre, kuram seçimi de tevrensel
akılcı ölçüdefe vurulamayacak, yaüıi akll-dışı (irrasyonel) bir işlem olmaktadiK Kuhn, kendisme yöneltilen akll-dışıcılık suçlamalarım her firsaüta şiddetle reddetmiştir. Bu kitabm On İkinci Bölümünde, sonsözünde ve nihayet
1977 taribli Bemeldçki Sürtüşme kitabmm “Nesnellik, Değer Yargısı ve
Kuram Seçimi” makalesmdfe, aym fmktayı sürekli tekrar etmektesdir; kuram
secimi, yahüt daha geöiş olarak paradigma değiştirmek, akilcf bir işlemdir,
fakât mateöiâtiksel bir kanıt vermeye benzetilemez. Dahâ iyi olaıi kuramı
seçmeye yarayan ölçütler birer kural gibi değil, daha çok değer yargılan gibi
işlerler. Ömeğm, aynı kuralları benimşeyen, aynı ölçütleri pâylaşari’iki bilim
adammm gene de hangisinin daha İyi kuram olduğunda anlaşmâzttğa düşhıeleri olasıdm Kuram seçiminm ardmda, kuramlardan hangisinin daha doğru.
(27) Davit-Hillel Ruben, ‘Mandsm and Dialeetis’ (Mancizm ve Diyalektik) issues in Marxist Philosoptıy (Marxist PetSefe SörünlârO Derieyehier, (Johân Mephâfn, D-H. Ruben, Harvester Press,
1979, Cilt 1, s. 39-40. .
(28) Gyorgy Lukacs, The Ontology Of SociaTBeing (Sosyal Varlığın Ontolojisi) Merlin Press,
Londra. 1978,3 cilt.
. , . ■ 31
dilirler. Bu durumda aströnömi örneğinde) Kepler’ci kuram, Brahe’nin inan¬
dığı hareket eden gütteş kategorisini reddederek, güneşin’sabit bîr yıldız olduğünusaptâr.Böylelikle bjilİln&el ğelişriıe ayriı Zamanda orttolojİkbir gelişL
meyi de içerir, bu konu toplum bilimlerinde de/önemlidir. Örneğin, Marxist
ekonominin sözünü ettiği ofltolbjîk kategoriler (artı-değer, cfeğişim değeri,
kullanım değeri ve aralarındaki ilşkiler) klasik”ekonomide yoktur yahut çok
farklı anlamlar taşırlar. Bu nedenle birçok toplumbilim felsefecisi? Marx’in
çok karmaşık, ampirik-olmayan hattâ var olduğu şüpheli olgulardan bahse¬
den kavramlar ürettiğipi, bu terimlerin daha kolay anlaşılır klasik ekonomi
diline çevrilmesi gerektiğini iddia edebilirler.”Buna benzer bir şekilde, Marxizmin hâlâ kullanmakta ısrar ettiği diyalektik terimlerin de bırakılabileceği,
modem mantığın diliyle de aynı şeylerin söylenebileceğini, iddia edenler ol¬
muştur. (27) Bu tür bir çeviri gerçekten mümkün müdür, yoksa Mâfx ekono¬
mi bilimine gerçekten de vazgeçilemeyecek,”geçerli ontolojik kategoriler ve
yeni yöntemler kazandırmış mıdır? Hem bilim felsefesini hem de Marxizmin
bilimsel konumunu ilgilendiren bu kadar derin ve karmaşık bir soruyu elbet¬
te burada yanıtlayacak değiliz, ama pozitivıst bilim geleneğine karşı, episte¬
moloji ve ontoloji düzeylerinin ayrrt edilmesinin bilimsel nesnellik -ve bilim¬
sel ilerleme açısından ne kadar önemli olduğunu saptayan büyük düşünür
Gyorgy Lukacs’m bu konuda yaptığı katkıları hiç değilse anmadan geçeıneyiz. (28) –
Sonuç olarak, Kuhn’un her paradigmanın kendi kuramını gene kerfdi ko¬
şullanmışlığı içinde smayabileceği düşüncesi, bilimsel kuramlar arasında” ya¬
pılacak seçimi nesnel ve akılcı-değil, öznel inanca ve tercihe bağlı bir işlem
haline getirmiştir. Kuhn’un görüşü en çok, bilimsel ilerlemeyi ve ilerici ku¬
ram seçimini son tahlilde biraz-keyfi ve psikolojik unsurlara bağladığı için
eleştirilmiştir. Eleştirilerinhepsi de Kuhn’un görelilikçiliğiyle ilgilidir: bilim
adamı dünyayı istediği gibi algılayabildiğine göre, kuram seçimi de evrensel
akılcı ölçütlere vurulamayacak, yani akıl-dışı (irrasyonel) bir işlem olmakta¬
dır. Kuhn, kendisine yöneltilen akıl-dışıcılık suçlamalarını her fırsatta şiddet¬
le reddetmiştir. Bu kitabın On İkinci Bölümünde, sonsözünde ve nihayet
1977 tarihli Temeldçki Sürtüşme kitabmm “Nesnellik, Değer Yargısı ve
Kuram Seçimi” makalesinde, aynı noktayı sürekli tekrar etmektedir: kuram
seçimi, yahüt daha geniş olarak paradigma değiştirmek, akilcfMr işlemdir,
fakat matematiksel bir kanıt vermeye benzetilemez. Daha iyi olari kuramı
seçmeye yarayan ölçütler birer kural gibi değil, daha çok değer yargılan gibi
işlerler. Örneğin, aynı kurâllafı benimseyen, ayitı ölçütleri pâylaşari’iki bilim
adamının gene de hangisinindaha iyikuram olduğunda anlaşıttâzKğa düşhıeleri olasıdır. Kuram seçiminin ardında, kuramlardan hangisinin daha doğru,
(27) Davit-Hillel Ruben, ‘Marxism and Dialectis’ (Marxizm ve Diyalektik) Issues in Marxist Philo¬
sophy (Marxist Felsefe Sorunları) Derleyenler, Johan Mepham, D-ll. Ruben, Harvester Press,
1979,Cilt 1,s.39-40. .
(28) Gyorgy Lukacs, The Ontology of Social Being (Sosyal Varlığın Ontolojisi) Merlin Press,
Londra, 1978,3 cilt.
31
daha tutarhvd^a geniş kapsamlı, daha basit veya daha vm m h olduğuna dair
ölçütler yahnaktadm fakat bunlardan herhangi birinin nasılnuygıdaftapağı yahut hangiainin daha önemli hif ölçüt olduğu könularmda bMim -adamlarmm
anlaşmalan zonmlu değil^iû’. Üstelik kuram seçimini eüşâleyen edcenler arasmda paylaşjılmayanları da varchr; kişisel inanç, tercih, .estetik kaygılar/ vs.
gibi. Ancak, bu tür tercihlere başvurduklan zaman bilcv bjhm adamlan akılcılığı terk etmezler, iartışmaya açıktırlar. Ama Kuhn için birbirinden temelde
ayrılan dünya görüşleri araşınca akılcı bir seçim yapmak zordur, hatta imkânsızdu-. Kıdm’un kitabmda bıı zorluğun ya da imkşısızhğm ampirik mi,
mantıksal mı cüduğu hiçbir zaman kesinlikle beMenn\emiştir. (29) Kendisine yöneltilen eleştirilere verdiği sonraki yamtlarda, bımuiı mantıksal bir ölanalöizlık olduğunu söyleyecek kadar ileri gitmekten Imçmdığı gözlenmiştir.
Fakat Kuhn, bir başka; kuramı onu eleştirecek a ^ iyi anlamak için gene de
o kurama bağlanmanın zorunlu olduğu tezinde sonuna kadar direnmiştir.
“Eleştirtpenlerin Üzerine Düşünoeler’’ adlı m ailesinde şöyle der:
Alm aşık bir kuramı araştırırken… insan birden û kuramı kullanmaya
başladığım fa rk eder (tıpkı yabancı bir dilden salt çeviri yapmak yerine o
dilde düşünmeye başladığım farketntesi gibi). İnsan hiçidir noktada belli bir
tercihe vardığının, bir karar verdiğinin farkında olmaz. He yar ki, bu tür bir
değişiklik bir dönmedir…”(30) \ ■
Burada görüldüğü gibi, Kiıhn bir kuramı animnakla o kuramm dünya görüşünü benimsemenin özdeş olup oln^ığm da tereddüt etmektedir. Bu tür
bir özdeşlik, kuram bağhhğım biraz gözü kapah yapılan bir iş gibi göstereceğinden, istenilir jbir sonuç değildir. Fakat Kuhn başka tür seçim yapıldığım
da tarihsel örneklerde pek görmediğini şöyleınektedir. Akılcılık bir görüşe
bağlıhğm türevidir, p bağhhğı yargılayamaz^ bağhhk değiştirmek ise, akılcı
ölçütlerle değil, inanç dönüşümüyle yakılan bir deneyimdir. E linizd^ kitabm son bölümünde Kuhn bu görüşün bâimsel ilerleme düşüncesiyle çelişmediğini, tersine daha doğru ve geçerli bir ilerleme modehne temel oluşturduğunu kandlmnaktadır. BeUi görüşlere bağhhğm, bilimin içinde yapıldığı toplulukların sosyal bir boyutu olduğunu,, bu bo)®! olmadan, bilimsel ilerlemeyi
yalnızca mantığm ye alaleıhğm geçerli olduğu soyut bir ortamda çözümleyerek anlaınanm yetersiz olduğunu ileri şürmektedir.tBiliAısel ilerlemem mantığm ı.^tnak yerine bilimsel araştırmanın sosyolojisini yapmak gereğini
vurgulamaktadır, çünkü Kuhn’a göre belirli bir ortamdan bağımSız olar^ bırakımz ilerlemeyi, düşünmenin olanağı yoktur.
Düşlincesindejki zayıflıklar ne olursa olsun, Kuhn’un bilimsel – bilgi ve
ilerlemeyle’ ilgili epistemoloak sorunlarm, yani çağdaş bilim epistemolojisinin, mutlaka sosyal bir boyutu olması gerektiğini göstermek bakımından
önemi büyüktür. Ancak, bu önemin Kuhn’un görüşünden çıkabilecek pznel-
(29) Bkz. Trigg, R. Reason and Commitment (Akıl ve Bağlılık)’Cambridge Üniversity Pröss,
1973, Bölüm 5, s. 102.
(30) T.S. Kuhn, ‘.‘Reflections on My Critiçs” (Eleştirmenlefira Üzerine Düşünceler) Criticişm and
Grovvth of Knovvledge (Eleştiri ve Bilginin Büyümesi) kitabında, s. 277.
32
daha tutarlı,daha geni; kapsamlı, daha basit veya daha verimli olduğuna dair
ölçütler yatmaktadır;, fakat bunlardan herhangi birininnasıluygulanacağı ya¬
hut hangisinin daha önemli bir ölçüt olduğu konularında bilim adamlannm
anlaşmaları zorunlu değildir. Üstelik kuram «seçimini etkileyen etkenler arasmda paylaşılmayanları da vardır; kişisel inanç, tercih, estetik kaygılar, vs.
gibi. Ancak, bu tür tercihlere başvurdukları zaman bile, bilim adamları akıl¬
cılığıterk etmezler, tartışmaya açıktırlar. Ama Kuhniçinbirbirinden temelde
ayrılan dünya görüşleri arasında akılcı bir seçim yapmak zordur, hatta im¬
kânsızdır..Kuhn’un kitabında bu zorluğun ya da imkansızlığın ampirik mi,
mantıksal mı olduğu hiçbir zaman kesinlikle belirlenmemiştir. (29) Kendisi¬
ne yöneltilen eleştirilere verdiği sonraki yanıtlarda, bunun mantıksal bir ola¬
naksızlık olduğunu söyleyecek kadar ileri gitmekten kaçmdığı gözlenmiştir.
Fakat Kuhn, bir başka:kuramı onu eleştirecek adar iyi anlamak için gene de
o kurama bağlanmanın zorunlu olduğu tezinde sonuna kadar direnmiştir.
“Eleştirmenlerin Üzerine Düşünceler” adlımakalesinde şöyle der:
“Almaşık bir kuramı araştırırken… insan birden o kuramı kullanmaya
başladığınıfark eder (tıpkı yabancı bir dilden salt çeviri yapmak yerine o
dilde düşünmeye başladığınıfarketmesi gibi). İnsan hiçbir noktada belli bir
tercihe vardığının, bir karat- verdiğininfarkında olmaz. Ne var ki, bu tür bir
değişiklik bir dönmedir…”(30) , \
Burada görüldüğü gibi, Kuhnbir kuramıanlamakla o kuramın dünya gö¬
rüşün»,benimsemenin özdeş olup olmadığında tereddüt etmektedir. Bu tür
bir özdeşlik, kurambağlılığımbiraz gözü kapalı yapılan bir iş gibi gösterece¬
ğinden, istenilir bir sonuç değildir. Fakat Kuhn başka tür seçim yapıldığım
da tarihsel örneklerde pek görmediğini söylemektedir. Akılcılık bir görüşe
bağlılığm türevidir, o bağlılığı yargılayamaz; bağlılık değiştirmek ise, akılcı
ölçütlerle değil, inanç dönüşümüyle yapılan bir deneyimdir. Elinizdeki kitabm son bölümünde Kuhnbugörüşün bilimsel ilerlemedüşüncesiyle çelişme¬
diğini, tersine daha doğru ve geçerli bir ilerleme modeline temel oluşturdu¬
ğunu kanıtlamaktadır. Belligörüşlere bağlılığın, bilimin içinde yapıldığı top¬
lulukların sosyal bir boyutu olduğunu, bu boyut olmadan, bilimsel ilerlemeyi
yalnızca mantığın ve akılcılığın geçerli olduğu soyut bir ortamda çözümleyerek anlamanın yetersiz olduğunuileri sürmektedir.:BiliAısel ilerlemenin man¬
tığını,aramak yerine bilimsel araştırmanın sosyolojisini yapmak gereğini
vurgulamaktadır, çünkü Kuhn’a göre belirli bir ortamdan bağım&ız olarak bı¬
rakınız ilerlemeyi,düşünmenin olanağı yoktur.
Düşüncesindeki zayıflıklar ne olursa olsun, Kuhn’un bilimsel bilgi ve
ilerlemeyle’ ilgili epjştemolojik sorunların, yani çağdaş «bilim epistemolojisi¬
nin, mutlaka sosyal bir boyutu olması gerektiğini göstermek bakımından
önemi büyüktür. Ancak, bu önemiıi Kuhn’un görüşünden çıkabilecek öznel-
(29) Bkz. Trigg, R. Reason and Commitment (Akıl ve Bağlılık)” Cambridge University PrSss,
1973, Bölüm 5, s. 102.
(30) T.S. Kuhn, ‘.’Reflections on My Critics” (Eleştirmenlerim Üzerine Düşünceler) Criticism and
Growth of Knowledge (Eleştiri ve Bilginin Büyümesi) kitabında, s. 277.
32
cilik ve akıl-dışıcılık boyutlapnda düşünülmesi tehlikesine karşı da. uyanık
olmak zorundayız, bu boyutlarda kalmdjğı sürece, bilginin son tahlilde güçle
aym şey olduğu sonucu çıkabilir.-Her paradigma, s0ylem yahut bilgi amacı,
kendi içinde kapalı ise, bunlardan bitinin evrensel olarak, bütün insanlık için
geçerli olabileceği savını öne sürmek için; herkesi,bir tütikna etmekten, yam
güce başvurmaktan başka bir yol yok mudur gerçekten? Hiç değilse bu soruyu gündeme bir kez dşaüıa getirdiği için yadsıyamayız Knhn’un önemini. Güç
teorisi sosyolojik bir boyutsa,, onun karşıtının da sosyolojik bir bojnıt içermesi gerekmektedB’. Yani bilgi kuramma sosyal bir boyut eklemek ille de güç
iüşkilerim hesaba katarîüc yapılmak zorunda değildir. Nedir peki, bilgi kuramınm sosyal bk boyut içermesi? (31) ‘
Bilindiği gibi, bilgi bk şöyleri bilen bk özneden ayn düşünülemez. Öte
yandan bilginin içeriği de özneden ayn bk şey olmak zorundadk: yani bilginin nesnesi. Daha önce belirttiğimiz gibi pozitivizm, özne ile nesne arasmda-
. ki ilişkilerin soıunsdhğmdan kurtulmak, ö^lhkle de bu sorunsala geleneksel olarak verilmiş ve ‘metafizik’ bulduğu çözümlerden kaçınmak için (Rasyonalizm, radikal ampkizm gfbi), öznelliği ortadan kaldırmak nesnel düşünce içeriklerinin var olabileceğini öne sürmüştür. Özne ile nesnenin eÜdleşimkıden doğan fakat giderek bu etkUeşknden bağımsızlaşan, hatta bu etkileşime yön veren nesnel bk bilgi içeriği, bilgi ortamı gelişmektedk, (32) ki biz
buna topluca çağdaş bilimsel bilgi ya da çağdaş uygarlık diyoruz- Nesnel bilgi içeriklerinin inşam yabancdaştıncı eddlerini unutmamak koşuluyla, pozitivizmle belki buraya kadar anlaşmak mümkündür. Ancak, önemli olan bu
bilgi ortamımn nasıl bk ortam olduğudur. Pozitivizme göre bu ortam tamamıyla özerkjtir ve epistemolpji bu bilgi ortamım çözümlemek için kullamlşn
bk ‘üst’ düzey (meta) söylemse, doğrudan doğruya bilgi içerikleriyle uğraşmalı, bilgi içerilderini ortaya atan öznelerin düşünce veya inançlanyla ilgilenmemelidk. Epistemoloji de nesnel olmalıdır. Bu önermeyi epistemolojinin
sosyal olmaması şeklinde anlayabiliriz. Pozitivizme göre, nesnel bilgi ortamınm ardıpda yatan ve ortak inançlardan, ortak çıkar ve amaçlardan olkşan
topluıpsal ortam epistemolojinin, konusu olamaz. Poîutivizme göre, bilimin
ve bilim yapılan çevrelerin (örneğin üniversitelerin) özerkliği ilkesinin temeli budur. Nesnel bilgi ortammdaki sonınların içeriğini bu ortam dışında kalan
ihtiyaçlar belkleyemez, yani bkgi içeriğinin, bilimin kavramsal bağrmsızhğı
ve nesnelliği, kendisi ile her tür ideoloji arasındaki bu ayırımda yatmaktadır.
Ancak bilimin kaVranasal özıM^kliği ile» içinde bilim y^Uan, yahut bilimi üret t i sosyal pratiğin genel olarak tcplumsal çevreden bağımsız yahut kopuk
oknası ayn şeylerdk. Bu kavramsal özerklik île toplumsal behrlenmişlik arâ-
(31) Bitgi kuramıhın. pozitivirmin kısıllayıcılığına karşı, s o ^ a i bir boyut taşırnast gerektiğini,
Frankfurt Okulu’nun gOnfimüzdeki mirasçısı Jprgen Habermas yaşamı boyunca işiemiştir, bkz.
özeliikie Knovyiedge and Human Interests (Bilgi ve İnşan Çıkartan) Beacon Press, 1971 (Almancası 1968) .
(32) Popper bu ortama, nesnel durumların ve öznel tavırların koşullarından bağımsız olarak
“üçüncü dünya” adını vermiştir. Bu görüşünü ileri sürdüğü makate de gayet uygun olarak “Bilen
bir özne olmadan epistemoloji” başlığını taşımaktadır. Bkz. Nesnel Bilgi kitabı, s. 106.
33 ■ . ‘ ■ ■
cilik ve akıl-dışıcılık boyutlarında düşünülmesi tehlikesine karşı da uyanık
olmak zorundayız, bu boyutlarda kalındığı sürece, bilginin son tahlilde güçle
aynı şey olduğu sonucu çıkabilir. Her paradigma, söylem yahut bilgi amacı,
kendi içinde;kapalı ise,’bunlardan birininevrensel olarak, bütün insanlık için
geçerli olabileceği savım üne sürmek için,herkesi,birtünikna etmekten, yani
güce başvurmaktan başka bir yol yok mudur gerçekten? Hiç değilse bu soru¬
yugündeme bir kez daha getirdiği içinyadsıyamayız Kuhn’un önemini. Güç
teorisi sosyolojik bir boyutsa,.onunkarşıtının da sosyolojik bir boyut içerme¬
si gerekmektedir. Yani bilgi kuramma sosyal bir boyut eklemek ille de güç
»ilişkilerini hesaba katarak yapılmak zorunda değildir. Nedir peki, bilgi kura¬
mının sosyal bir boyut içermesi? (31) ‘ *
Bilindiği gibi, bilgi bir Şöyleri bilen bir özneden ayrı düşünülemez. Öte
yandan bilginin içeriği de özneden ayrı bir şey olmak zorundadıf:yani bilgi¬
ninnesnesi. Daha önce belirttiğimiz gibi pozitivizm, özne ilenesne arasında¬
ki ilişkilerin sorunsallığmdan kurtulmak, önlükle de bu sorunsala gelenek¬
sel olarak verilmiş ve ‘metafizik’ bulduğu çözümlerden kaçınmak için (Ras¬
yonalizm, radikal ampirizm gibi), öznelliği ortadan kaldırarak nesnel düşün¬
ce içeriklerinin var olabileceğini öne sürmüştür. Özne ile nesnenin etkileşi¬
minden doğan fakat giderek buetkileşimden bağımsızlaşan, hatta buetkileşi¬
me yön veren nesnel bir bilgi içeriği, bilgi ortamı gelişmektedir, (32) ki biz
bunatopluca çağdaş bilimsel bilgi ya da çağdaş uygarlık diyoruz. Nesnelbil¬
gi içeriklerinin inşam yabancılaştıncı etkilerini unutmamak koşuluyla, pozi¬
tivizmle belki buraya kadar anlaşmak mümkündür. Ancak, önemli olan bu
bilgi ortamının nasıl bir ortam olduğudur. Pozitivizme göre bu ortam tama¬
mıyla özerktir ve epistemoloji bu bilgi ortamım çözümlemek içûıkullanılan
bir ‘üst’ düzey (meta) söylemse, doğrudan doğruya bilgi içerikleriyle uğraş¬
malı, bilgi içeriklerini ortaya atan öznelerin düşünce veya inançlarıyla ilgilenmemelidir. Epistemolojide nesnel olmalıdır.Buönermeyi epistemolojinin
sosyal olmaması şeklinde anlayabiliriz. Pozitivizme göre, nesnel bilgi orta¬
mının ardıpda yatan ve ortak inançlardan, ortak çıkar ve amaçlardan olıtşan
toplumsal ortam epistemolojinin,konusu olamaz. Pozitivizme göre, bilimin
ve bilimyapılan çevrelerin (örneğin üniversitelerin) özerkliği ilkesininteme¬
libudur. Nesnel bilgiortamındaki sorunların içeriğini bu ortam dışında kalan
ihtiyaçlar belirleyemez, yani bilgi içeriğinin, bilimin kavramsal bağımsızlığı
ve nesnelliği, kendisi ile her tür ideoloji arasındaki bu ayırımda yatmaktadır.
Ancak biliminkavramsal özerkliği ile,içindebilimyapılan, yahut bilimiüre¬
tin/ sosyal pratiğin genel olarak toplumsal çevreden bağımsız yahut kopuk
olması ayrı şeylerdir. Bukavramsal özerklik iletoplumsal belirlenmişlik ara¬
lat) Bilgi kuramının, pozitivizmin kısıtlayıcılığına karşı, sosyal bir boyut taşıması gerektiğini,
Frankfurt Okulu’nun günümüzdeki mirasçısı Jprgen Habermas yaşamı boyunca işiemiştir, bkz.
özeliikle Knowledge and Human Interests (Bilgi ve İnşan Çıkarlan) Beacon Press, 1971 (Almancası 1968)
(32) Popper bu ortama, nesnel durumların ve öznel tavırların koşullarından bağımsız olarak
“üçüncü dünya” adını vermiştir. Bu görüşünü ileri sürdüğü makale de gayet uygun olarak “Bilen
bir özne olmadan epistemoloji” başlığını taşımaktadır. Bkz.Nesnel Bilgi kitabı, s. 106.
33
şında bir yerlerde de bilgiyi üreten özne vardu-. Sosyal bir bçyut içeren epistemoloji hangi özneden bahsedecektir? Kavramsal özerkliğin,, nesnel bilgi
ortammm Öznesinden mi (bilimsel topluluklar), toplumsal çevredeki özneden
mi (genel olarak tojjlunı)? Özne bu şekilde ikiye bölünebilir mi? Diyelim ki
özne, bilimin eşiğinden içeri girerken, içinde yaşadığı topluma sait bütün düşüncelermi, inançlarmı, politik tercihlerini dışanda bırakıyor. Aym şekilde,
bilimden topluma geçerken de bilimin öğrettiği her şeyi bırakması mı gerekmektedir? ThömaS Kuhn bu sorunsala elinizdeki kİtabm sonucu bölümünde
değinirken, bilimsel devrimlerde pıoydana gelen kavramsal çatışmalarm çözümlenmesi için, bilim dışı hiçbir otoriteye ya da merciye başvurulmaması
kuralının, bilimsel özerkliğin içine işlemiş bir kural olduğunu söyler: bu tür
zıtlıklarda, çözüm i t o ne’toplumun başmdakilere, ne de genel olarak halka
başvurulduğu görülür. Toplumun başmdakilere, idtuecilere böyle bir müdahale yapmanm yollan demokratik batı toplumlarmda kurumsal olarak bir ölçüde kapanmıştır, örneğin üniversite, diğer devlet aygıtlarından göreli olarak
özerktir, fakat buna karşılık ödenen bedel, bu- çevrenin kendi içine kapalı, hiyerarşik bir yapıya sahip olması,’bilimsel iletişimin sınırlı bir çevrede kalması, böylece de geniş yığmlann bilgiye ulâşmalarmm, ya da bdginin onlara
ulaşmasmm en aza indirilmesidir. Ancak, bilimde yapılan yem buluşlarm, bilim dışı değerlere başvurulmadan elde edilmelerine karşm, bu buluşlarm bilim dışı çevrelere, topluma etki yapmalarmı önlemek olaıîaksızdır. Bilgi yenilenmelerinin (bilimsel devrimlerin) çok derin politik ve sosyal yankılan
vardır. Tarihteki en ünlü örneklere, Galileo’nun Kâtol& Kilisesinden gördüğü tepkiyi, Dârwin’ci evrim kurammm birçok politik, tutucu çevreden ^dığı
sert eleştirileri anımsamak yeterlidir.- Galileo örneğine değinmişken, burada
asnmızm en büyük yazarlarmdan Bertolt Brecht’in bilim-toplum ilişkileri
üzerine yazdığı sarsıcı satırlara anımsamamak olanaksızdır: Galileo’nUn Yaşamı ,adh ojmnda. Engizisyon tarafmdan görüşlerini inkâr etmeye zorlanan
ve boyun eğen Galileo şöyle der:
“B m im düşünceme göne, bilimin tek am âa insan varlığının çilesini hafifletmektir. Eğer bilim adamları…. kendilerini yalnızca bilgi için bilgi toplamaya sınırlarlarsa, bilini sakat küiacdk ve yeni buluşlar yalnızca yenidertler
getirecektir. Çım anla, keşfedilebilecek her şeyi keşfedebilirsin, fakat ilerlemen insanlıktan uzaklaşan bir ilerlente olacaktır. Seninle insanlık (zrasınddki
uçurum bir gün o kadar büyüyebilir ki, senin yeni bir buluş üzerine duyduğun coşkunun karşılığı, evrensel bir dehşet haykırışı olabilir. ” 0 3 )
Görüldüğü gibi, bilim yapan özne ile toplumm^^^^^ kesimlerinde efldn
olan özneyi ayırmak her zamah tnümküh olmamaktav olsa bile Galileö’nun
ağzmdan Brecht’in söylediği gibi, olumsuz sonuçlar yaratabilmektedir. Yalnızca nesnel bilgi içeriklerini incelemek zomnda bırakılan epistemoloji, dışarıda kalan bu özneleri nasıl bağdaştıracak, bilgide nasıl bir bütünlük oluştu-
(33) B. Bröcht, Life of Galileo (Galileo’nun Yaşamı) Collected Plays (Toplu Oyunlar) Vintage Books, Random House, 1972, Cilt 5, s. 94.,
34
sında bir yerlerde de bilgiyi üföteh öZriS vardır. Sosyal bir bçyuf içeren epis¬
temoloji hangi özneden bahsedecektir? Kavramsal özerkliğin,. nesnel.bilgi
ortamınm Öznesinden mi(bilimsel topluluklar), toplumsal çevredeki öZneden
mi (genel olarak toplum)? Özne bu şekilde ikiye bölünebilir mi? Diyelim ki
özne, bilimin eşiğinden içeri girerken, içinde yaşadığı topluma»ait bütün dü¬
şüncelerini, inançlarım, politik tercihlerini dışarıda bırakıyor. Aynı şekilde,
bilimden topluma geçerken de bilimin öğrettiği her şeyi bırakması mı gerek¬
mektedir? Thomas Kuhn bu sorunsala elinizdeki kitabm sonucu bölümünde
değinirken, bilimsel devrimlerde meydana gelen kavramsal çatışmaların çö¬
zümlenmesi için, bilim dışı hiçbir otoriteye ya da merciye başvurulmaması
kuralının, bilimsel özerkliğin içine işlemiş bir kural olduğunu söyler: bu tür
zıtlıklarda, çözüm için ne toplumun başmdakilere, ne de genel olarak halka
başvurulduğu görülür. Toplumun başmdakilere, idarecilere böyle bir müda¬
hale yapmanın yollan demokratik batı toplumlarında kurumsalolarak bir öl¬
çüde kapanmıştır, örneğin üniversite, diğer devlet aygıtlarından göreli olarak
özerktir, fakat buna karşılık ödenen bedel, bu çevrenin kendiiçine kapalı, hiyerarşik bir yapıya sahip olması, bilimsel iletişimin sınırlı bir çevrede kalma¬
sı, böylece de geniş yığınların bilgiye ulaşmalarının, ya da bilginin onlara
ulaşmasmm en aza indirilmesidir. Ancak, biümde yapılan yeni buluşların, bi¬
lim dışı değerlere başvurulmadan elde edilmelerine karşın, bu buluşların bi¬
lim dışı çevrelere, topluma etki yapmalarını önlemek olanaksızdır. Bilgi ye¬
nilenmelerinin (bilimsel devrimlerin) çok derin politik ve sosyal yankılan
vardır. Tarihteki en ünlü örneklere, Galileo’nun Katolik Kilisesinden gördü¬
ğü tepkiyi, Dârwin’cievrim kurammm birçok politik, tutucu çevreden aldığı
sert eleştirileri anımsamak yeterlidir. Galileo örneğine değinmişken, burada
asrımızın en büyük yazarlarından Bertolt Brecht’in bilim-tophım ilişkileri
üzerine yazdığı sarsıcı satırları anımsamamak olanaksızdır: Galileo’nun Ya¬
şamı adlı oyumda, Engizisyon tarafından görüşlerini inkâr etmeye zorlanan
ve boyun eğen Galileo şöyle der:
“Benim düşünceme göre, bilimin tek amacı insan varlığının çilesini hafif¬
letmektir. Eğer bilim adamları…. kendilerini yalnızca bilgi için bilgi topla¬
maya sınırlarlarsa,bilimsakat kalacak ve yeni buluşlaryalnızca yeni dertler
getirecektir. Zamanla, keşfedilebilecek her şeyi keşfedebilirsin,fakat ilerle¬
men insanlıktan uzaklaşan bir ilerleme olacaktır. Seninle insanlık arasındaki
uçurum bir gün o kadar büyüyebilir ki, senin yeni bir buluş üzerine duydu¬
ğun coşkunun karşılığı, evrensel bir dehşet haykırışı olabilir.” (33)
Görüldüğü gibi, bilim yapan özne ile toplumun diğer kesimlerinde etkin
olan özneyi ayırmak her zamah mümkün olmamakta, olsa bile Galileo’nun
ağzmdan Brecht’inÿ söylediği gibi, olumsuz sonuçlar yaratabilmektedir. Yal¬
nızca nesnel bilgi içeriklerini incelemek zorunda bırakılan epistemoloji, dışa¬
rıda kalan bu Özneleri nasıl bağdaştıracak, bilgide nasıl bir bütünlük oluştu-
(33) B. Brecht, Life of Galileo (Galileo’nun Yaşamı) Collected Plays (Toplu Oyunlar) Vintage Bo¬
oks, Random House, 1972, Cilt 5, s. 94.
34
racaktır. Zira, nesnel bilgi ortamı-, pozitivistin dediğjjgibi, toplumun diğer kesimlerindeki bölünmelerden büsbütün uzak ve arınmış, tutarlı bir söylem alam,Tdeğildirj onun da içinde bölünmeler vardır. Eh.ââsmdan böyle bir tutarlılığa
sahip olduğu görünümüne, Kuhn gibi bilim tarihçilerinin araştümaları ciddi
şekilde gölge düşürmüştür. Kuhn’un dediği gibi, bilim adamlan belli inançlari ve kişise) tercihleri bilime taşıyabiliyorlarsa, bu nedenle de bilimsel kuramlar arasmdaki çekişmeyi nesnel ölçütlere göre çözümlemek, imkânsız değilse bile en azmdan çok zorsa, bilginin farklı ölçütlere göre farkh hızda ve
farklı nitelikte gelişen değişik bölümleri arasmda evrensel ve genel bir bütünlük nasıl sağlanabilecektir? Bilim kendi içinde bir tutarlılık sağlayamazken bilim ile diğer bilgi alanlan arasmda nasıl bir yakmlaşma ve e^İleşim
kurulacaktır? Pozitivistin ileri sürdüğü gibi, tek geçerli bilgi türünün bilimsel
bigi olduğunu söylemek de bu soruna bir çözüm getirmemekte, sadece sorunu tek biralana indirgemektedir.
Pozitivizm, birleştirme yerine elemeyi tercih etmiş, dünya hakkmdaki bilgilerimizi derinlemesine koordine etme ve çeşitli bilgi düzeylerinin kapsamlı
bir eleştirisini yapma görevinden kaçmmrştır. Pozitivizmin bilgiyi yorumlar
mak için kullandığı yapı tamamen mantıksaldır ve bu mantıksal yapıyrbütün
zamanlar için geçerli kdmak amacıyla bilgiyi de giderek zamamn yâni öaıelerin eylem boyutunun dışma çıkaımıştır. Pöritivizm içm nesneUik gerçekliğe giderek daha çok yaklaşmak anlammı taşır. ıBununiçin geçek dünyayı irdelerken öğrenilen bilgi içeriğine özneyi, mümkün olduğu kadar az katmak
pozotivizm için bilimsel bir idealdir. Ancak, bu idealin gerçekleşmesi için,
Öznenin irdelenmeşiyle gerçeklikte meydana gelen değişikliğin,en aza indirr
genmesi gerekir. Halbuki, Kuhn’un da gösterdiği gibi, hangi öznenin doğayı
hangi amaçla irdelemek için hangi sorulan sorduğu, sonuçta edinilen bilgiyi
temelinden belirlemektecfc; Öznenin etkisinin en aza indiıgendiği, tam ânlamıyla ‘nesnel’ bilgi diye bir şey olamaz. Daha önce de belirttiğimiz gibi, bu
bilimsel idealin peşinden giden pozitivizm, en büyük darbeyi zaten kendi
programmdan yemiştir: Einstein fiziğinin gösterdiğine göre, pozitivizpıin özlediği determinizm doğa tarafmdan’ doğrulanmamıştır. Sistematik bir yapı
içinde açıklanmaya çalışılan bir doğa parçasfaiı, örneğin mifcroskopik görün-
, güleri, belli bir zamanda bütün özellikleriyle saptamak, aym doğa parçasmı
bâr başka zammıda saptamayı imkânsız k^aktadır. Örneğin bir atomun şu
anki kesin duruiılünu bilmek, gelecekteki durumu hakkmdaki bilgiyi yok etmektedir. Yirminci yüzyılm en büyük bilimsel devrimi olan determinizmin
bu yıkılışı, bilgideki nesnelliğin, bilen’ öznenin amaçlarına ve konumuna göre değişebildiğinin sadece en soyut kanıtıdır. Bu soyut gerçeği bilginin bütün
düzeylerinde, daha somıit alanlarda da görmek mümkündür. Örneğin, pozitivizmin en önemli eleştirmenlerinden Habermas için, bilgiden edinilecek teknik ve pratik yararlarm uygulanması, gerçekliğin hangi mantaksal yapıda
riesnelleştirileceğini belirlemektedir. Yani, insanm doğa ile ilişkisini yansıtan
teknik ve pratik kaygılar, öznelerin nesnel deneyime sahip olabilmelerinin
‘,.35
racaktır.Zira.nesnelbUgvortamivpoziüviÿindediğigibi,toplumun diğerkesiÿeÿdeki bölünmelerden uzak vçîşrmjraş, tutarlı bir.söylem alaıÿ)dbipİdjrÿ<mün da içinde bölünmeler vardır, Ehââmd®ıböyle bir tutarlılığa
Sdlÿolduğu görünümüne, Kuhngibkbilimtarihçilerinin araştırmaları ciddi
şekilde gölge düşürmüştür. Kuhn’un dediği gibi, bilim adamları belli inanç¬
ları ve kişisel tercihleri bilime taşıyabiliyorlarsa, bu nedenle de bilimsel ku¬
ramlar arasındaki çekişmeyi nesnel ölçjitlere göre çözümlemek, imkânsız de¬
ğilse bile en azından çok zorsa, bilginin farklı ölçütlere göre farklı hızda ve
farklı nitelikte gelişen değişik bölümleri arasmda evrensel ve genel bir bü¬
tünlük nasıl sağlanabilecektir? Bilim kÿdi içinde bir tutarlılık sağlayamaz¬
ken bilim ile diğer bilgi alanları arasmda nasıl bir yakınlaşma ve etkileşim
kurulacaktır? Pozitivistinileri sürdüğü gibi, tek geçerli bilgitürünün bilimsel
bilgiolduğunu söylemek de bu soruna bir çözüm getirmemekte, sadece soru¬
nu tek bir alana indirgemektedir.
Pozitivizm,birleştirme yerine elemeyi tercih etmiş, dünya hakkındaki bil¬
gilerimizi derinlemesine koordine etme ve çeşitli bilgidüzeylerinin kapsamlı
bir eleştirisini yapma görevinden kaçınmıştır. Pozitivizmin bilgiyi yorumlar
mak içinkullandığı yapı tamamen mantıksaldır ve bu mantıksal yapıyı bütün
zamanlar içingeçerli kılmak amacıyla bilgiyi de.giderek-zamanın yani özne¬
lerin eylem boyutunun dışına çıkarmıştır. Pozitivizm için nesnellik gerçekli¬
ğegiderek daha çok yaklaşmak anlamım taşır. Bunun için geçek dünyayı ir¬
delerken öğrenilen bilgi içeriğine özneyi, mümkün olduğu kadar az katmak
pozotivizm için bilimsel bir idealdir. Ancak, bu idealin gerçekleşmesi için,
öznenin irdelenmesiyle gerçeklikte meydana gelen değişikliğin,en aza indir¬
genmesi gerekir. Halbuki, Kuhn’un da gösterdiği gibi, hangi öznenin doğayı
hangi amaçla irdelemek içinhangi sorulan sorduğu, sonuçta edinilen bilgiyi
temelinden belirlemektedir. Öznenin etkisinin en aza indirgendiği, tam anla¬
mıyla ‘nesnel’ bilgi diye bir şey olamaz. Daha önce de belirttiğimiz gibi, bu
bilimsel idealin peşinden giden pozitivizm, en büyük darbeyi zaten kendi
programından yemiştir: Einsteinfiziğinin gösterdiğine göre,pozitivizpıinöz¬
lediği determinizm doğa tarafından doğrulanmamıştır. Sistematik bir yapı
içinde açıklanmaya çalışılan bir doğa parçashu, örneğin mikroskopik ğörün-
.güleri, belli bir zamanda bütün özellikleriyle saptamak, aym doğa parçasını
bir başka zamanda saptamayı imkânsız kılmaktadır. Örneğin bir atomuh şu
atıki kesin dururriünu bilmek, gelecekteki durumu hakkındaki bilgiyi yok et¬
mektedir. Yirminci yüzyılm en büyük bilimsel devrimi olan determinizmin
buyıkılışı, bilgideki nesnelliğin, bilenöznenin amaçlarına ve konumuna gö¬
redeğişebildiğinin sadece en soyut kanıtıdır. Bu soyut gerçeği bilgininbütün
düzeylerinde, daha somut alanlarda da görmek mümkündür. Örneğin, poziti¬
vizmin en önemli eleştirmenlerinden Habermas için, bilgiden edinilecek tek¬
nik ve pratik yararlarm uygulanması, gerçekliğin hangi mantıksal yapıda
nesnelleştirileceğini belirlemektedir. Yani, insanın doğa ile ilişkisini yansıtan
teknik ve pratik kaygılar, öznelerin nesnel deneyime sahip olâbihnelerinin
35
zomniu koşulimdm Bilginin oluştuğu ortaınla bilginin uygulanabileceği yapıyı birleştiren de bü yarardır; yani insanın doğaya teknik olarak b^din ohna
çıkandır. Bi# başka deyişle, Kuhn’un devrimizle yıkılıp yenilerinin oluştunıldüğunu söylediği pz^gm alar, en geniş anlamıyla’ bilgi ortamını yaratan
amaçlann, çıİcarUuın örgütlendiği sistematik yapıdır. Devrimler ise; bilgi ortamlannm iletişimidir; bilgi abş-verişinin yapıldığı kurumsal, giderek kültürel etkileşimdir. Bu etkileşimi ve bu Ûlgi ortamım pozitivizmin yapmak istediği gibi tek bir boyutta donduranda, mekaniştik şekilde doğalcı birikimci bir
süreç gibi göstermeye çalışmak, bilgide bulunması gereken bu iletişim/etkileşim boyutunu yok etmek yani teknik gelişmeyi insan çabasının yerine
koymaktır. Böylece bilginin amacı insanm özgüıleşerdt doğaya egemen olması değil; doğaya egemenliğin insanın insana egemenliğiyle ö^eşkşm esidır. Bu durumda, az önce değindiğimiz bilgi parçalanması meydana gelmekte, ahlaki, moral, ztetik ve kültürel kaygilarm, toplumsal ilişkilerin geüştiği
düzey ile bilimin geliştiği düzey ayrılmakta, birbirinden uzaklaşmaktadır.
Bilgideki amaç, aym zamanda insanm özgürleşmesi ise, bu düzeylerin birleşmesi gerekir. Bunun için bilimin yöntemsel bir öz-bilinç ve öz-eleştiri düzeyine kavuşması gereklidir.
İster büim alanının kendi içindeki kuramlar arasmda, ister tek tek bilim
adamlanmn bilim, dil, din, poMtika, sanat alaniarmdaki görüşjeri arasmda olsun, insan biUşininbü par^alamşmı, düzeylerin bu birbirinden kopukluğunu
ya da çelişkilerini birleştiren, ama bunu pozitivizm gibi kısıtlayıcr biçimde
yapmayan bir felsefi eleştın düzeyine gerek vardır. Bilimsel epistemoloji, giderek bütim insan bilgilennm çözümlzunesî, bunu sağlamak zorundadır, m
ayn bÜim dab; ya da aym dal içinde ild ayn kuram, birbirlerinden kopuk olarak, birbirlerinden habersiz kendi araştırmalanm yürütüyor olabilirler. Ama
her Bdsinin de buluşlarım, eksildiklerini ve yerdiklerini değerlendirecek, bütünleyici bir bakış açısına erişmekten ve bunribilgiyi kısıtlamadan, özneyi
yok etmeden yapmaktan umut kesilmemeldir. Asbnda, farkmda olmasalar
büe her bilgi dabıun temelde yönelik olduğu aniaç budur, bilgiyi ve bilginin
öznesini bütünlemektin Bilginin içinde yer aldığı söylem alanı, birbirini kesen, birbiriyle çelşen birçok düzeyden oluşmuştur. Felsefenin görevi, bütün
söylem alanlah içinde yer alan inşam bütüıüeyici bir üst söylem yaratmakür.
Böyle bir amacm bir yerde dilin dışma çıkmaya çalışmak olduğunu, bunun
ise olanaksız olduğunu iddia edenler çıtoışter elbet. Bu id^aya göre, dilin
(bşıha çıkma çabası yine bir dil oluşturmıüdân öteye gidemez, diğerlerinin
araşma bir başka görüş dafaa ekleyebilir ancak. Bu eleştiri yalnızca bilj
nesnel içeriğini bilgiyi üreten özneden ayıran görüşler için geçerlidir.
ğin Kuhn için geçerli değildir bu eleştiri, çünkü KuJm bilgi içenğini, ö içeriği yaratan öznelerin eyleıhinden ayırmıunıştır. Ancak, bunu yapmamn tek
yolu, Kuhn gibi görelilikçi olmak değildir. Kuhh’un görüşü, herkesi kendi
kapalr, taşrab görüşünün dogmatizminden çıkarıp, tarihsel açıdan bütün dillerin üzerinde bir konüma getirip bırakmıştır. Aym şeyi yaln^a tarihsel bo­
– ■ 36 ‘
zorunlu koşullandır. Bilginin oluştuğu ortamla bilginin uygulanabileceği ya¬
pıyıbirleştiren de buyarardır; yani insanın doğaya teknik olarak hâkim olma
çıkandır. Bir başka deyişle, Kuhn’un devrimlerle yıkılıp yenilerinin oluştu¬
rulduğunu söylediği paradigmalar, en geniş anlamıyla, bilgi ortamını yaratan
amaçların, çıkarların örgütlendiği sistematik yapıdır. Devrimler ise; bilgi or¬
tamlarının iletişimidir; bilgi alış-verişinin yapıldığı kurumsal, giderek kültü¬
reletkileşimdir. Buetkileşimi ve bu bilgi ortamım pozitivizminyapmak iste¬
diği gibi tek bir boyutta dondurarak, mekanistik şekilde doğalcıbirikimci bir
süreç gibi göstermeye çalışmak, bilgide bulunması gereken bu iletişim/etki¬
leşim boyutunu yok etmek yani teknik gelişmeyi insan çabasının yerine
koymaktır. Böylece bilginin amacı insanın özgürleşerek doğaya egemen ol¬
ması değil, doğaya egemenliğin insanın insana egemenliğiyle özdeşleşmesidir. Bu durumda, az önce değindiğimiz bilgiparçalanması meydana gelmek¬
te, ahlaki, moral, estetik ve kültürel kaygıların, toplumsal ilişkilerin geliştiği
düzey ile bilimin geliştiği düzey ayrılmakta, birbirinden uzaklaşmaktadır.
Bilgidekiamaç, aynı zamanda insanm özgürleşmesi ise, budüzeylerin birleş¬
mesi gerekir. Bunun içinbilimin yöntemsel bir öz-bilinç ve öz-eleştiri düze¬
yine kavuşması gereklidir.
İster bilim alanının kendi içindeki kuramlar arasında, ister tek tek bilim
adamlarının bilim, dil, din, politika, sanat alanlarındaki görüşleri arasmda ol¬
sun, insan-bilişinin bü parçalanışını, düzeylerin bu birbirinden kopukluğunu
ya da çelişkilerini birleştiren, ama bunu pozitivizm gibi kısıtlayıcıbiçimde
yapmayan bir felsefi eleştiri düzeyine gerek vardır. Bilimselepistemoloji, gi¬
derek bütün insan bilgilerinin çözümlenmesi, bunu sağlamak zorundadır, iki
ayn bilimdalı, ya da aynıdal içindeikiayrı kuram,birbirlerindenkopuk ola¬
rak, birbirlerinden habersiz kendi araştırmalarım yürütüyor olabilirler. Ama
her.ikisinin de buluşlarını,eksikliklerini ve yeniliklerini değerlendirecek, bü¬
tünleyici bir bakış açısına erişmekten ve bunu bilgiyi kısıtlamadan, özneyi
yok etmeden yapmaktan umut kesilmemelidir. Aslında, farkında olmasalar
bile her bilgi dahıun temelde yönelik olduğu amaç budur, bilgiyi ve bilginin
öznesini bütünlemektir. Bilginin içinde yer aldığı söylem alanı, birbirini ke¬
sen, birbiriyle çelişen birçok düzeyden oluşmuştur. Felsefenin görevi, bütün
söylem alanları içinde yer alan insanı bütünleyici bir üst söylem yaratmaktır.
Böyle bir amacın bir yerde dilin dışına çıkmaya çalışmak olduğunu, bunun
ise olanaksız olduğunu iddia edenler çıkmıştır elbet. Bu iddiaya göre, dilin
dışına çıkma çabası yine bir dil oluşturmaktan öteye gidemez, diğerlerinin
araşma bir başka görüş daha ekleyebilir ancak. Bu eleştiri yalnızca bilginin
nesnel içeriğini bilgiyi üreten özneden ayıran görüşler için geçerlidir. Örne¬
ğin Kuhn içingeçerli değildir bu eleştiri, çünkü Kuhnbilgi içeriğini,ö içeri¬
ği yaratan öznelerin eyleminden ayırmamıştır. Ancak, bunu yapmanın tek
yolu, Kuhn gibi görelilikçi olmak değildir. Kuhn’un görüşü, herkesi kendi
kapalı, taşralı görüşünün dogmatizminden çıkanp, tarihsel açıdan bütiiri dil¬
lerin üzerinde bir konuma getirip bırakmıştır. Aym şeyi yalnızca tarihsel bo36
yutta değil, epistemoloji boyutunda da yapmak gerekir. Bunu yapmak için de
Kuhn’un ı^relilikçiliğine karşı çıkmak zonmdayız. Çünkü Kıdm’un bıraktığı
yerde kalmak, ister istemez bilgiyi yaratamn son tahlilde güç olduğunu kabul
eünek, güçten kurtulamamaktn. Kuhn’un göreliltkçilığine karşı çıkmanm gereği buradadır: hiç değilse epistemolojik açıdan, bu görüş bilimin ve bilimsel
. akılcıhğm konumunu sarsmaktadır. Güçten kaçılamadığı ölçüde, bilimsel
akaicılığm giderek daha çok insana veya topluma malolmak yerine, giderek
daha az insamn ya da toplumun elinde toplanması, teknolojist bir silah halinde: dejenere olması tehlikesi VEudır. Bîüm özerkliğini, tc^lumdan uzaklaşarak, özneden koparak değil, onlan, giderek daha çok içererek korumaya çalışmalıdır. Aksi takdirde göreliiikçiliğin mantıksal sonucu negatif ütopyalar
olabilir. Popper böyle bir ütopyayla göz korkutarak bilimin nesnellikli savunur: dünya uygarlığı bir savaşla yok olup, geriye kütüphanelerde saklanan
nesnel bilgi içeriği kalırsa, uygarhğı yenidoı kurmak mümkündür. Hdbuki
bnnesnel bilgi içeriği, yanî kütü^ıaneler yok olup, yalmzea Öznelerin öğrenme yeteneği kalsa, çağdaş uygarhğı yeniden inşa etmek hemen hemen im-r
k rizd ir. (34) Popper’m bu kıssadan çıkardığı hisse, nesnel bilgi içeriğinin
özneye karşı zaferidir. Buna karşılık Kuhn, bilginin ilerlemesi için- özneler
arasmdaki çîrtışmalan, ilişküen hesaba katmamn gereğim vurgularnaktadır.
Ancak, bu da yalnızca bilimin sosyolojisi, bilimi üreten topluluklarm iç çelişkileridir. bilginin sosyolojisi değil- Yani Kuhn da bilimle toplumu, bilimdeki özneyle toplumdaki özneyi aymr, görelilikçi yaklaşımım bü aymmbağlammda sergiler.
Bu ilişkileri gücün alamndmı düşüncenin alanına, ve yalmzca bilimi üretenlerin özncâliğinden tüm toplumun çıkarlanna çekebilmenin, sosyal boyutu
epitemolojiye her Ud düzeyde de görelilikçi değil de bütünleyici şekilde katmanm bir yolu yok mudur? Bu adımı atmak için, belki de bilgiye istenen
özerkliğin aym zamanda özneye de tamnmasmı istemek lazımdır. Hem de
bütün öznelere, yalnız büimi üretenlere değil, bütün üreticilere. Bugün için
özne bu özerkliği yalmzca soyutta, düşüncede ve bilgide edinebilir: hiçbir
söyleme bağianmadaır söylemler arasmda gezinen, ve eleştiren düşünce düzeyinde. Bu eleştirel düzey yaratılmaıhkça, Popper’m nesnel bilgi ortamı son
d^ece baskıcı, kontrolcü bir ortama dönüşelriir. Fakat burada da Kuhn’un
dikkat çektiği düşünce diyalektiği imdada yetişııiektedir: hiçbir sistem ya da
kuram (negatif ütopyalar bile) kendine hedef aldığı sorunlarm Hepsini gene
k ^ d i öncelleri temelinde çözemez. Sonunda daima, bir üst düzeye ve farklı
öncellere geçme dinamiğini, yani zorunluluğıimı dakendi içinde taşn. Bilimsel devrimiriân aıılamı budur. Gerek bilgi ortamında, gerek öznenin sosyal
çevresinde vfi gerek de bilginin mantığmda bu açık ucun, bu özgürlüh çdaşınm bulunduğunu hatnlattığı için, tüm görelilikçiliğine rağmen, ilgimizi esû>
geyemeyiz Kuhn’dan. ‘
Rağmen diyoraz, çünkü Kuhn düşünce yapılarmdaki çeşitliliğin ortasmda
(34) Bkz. Popper, Nesnel Bilgi kitabı, s, 108.
37
yuttadeğil, epistemoloji boyutunda dayapmak gerekir. Bunu yapmak içinde
Kuhn’ungörelilikçiliğine karşıçıkmak zorundayız. ÇünküKuhn’unbıraktığı
yerde kaUnak, ister istemez bilgiyiyaratanın son tahlilde gjiç olduğunu kabul
etmek* güçtenkurtulamaniaktır. Kuhn’ungörelilikçilığine karşı çıkmanın ge¬
reği buradadır hiç değilse cpistemolojik açıdan, bu görüş biliminve bilimsel
akılcılığm konumunu sarsmaktadır. Güçten kaplamadığı ölçüde, bilimsel
akılcılığın giderek daha çok insana veya topluma malolmak yerine, giderek
daha az insanm ya da toplumun elinde toplanması, teknolojist bir silah halin¬
de dejenere olması tehlikesi vardır. Bilim özerkliğini, toplumdan uzaklaşarak, özneden koparak değil, onlarıÿ giderek daha çok içererek korumaya ça¬
lışmalıdır. Aksi takdirde görelilikçiliğin mantıksal sonucu negatif ütopyalar
olabilir. Popper böyle bir ütopyayla göz korkutarak bilimin nesnelliğini sa¬
vunur: dünya uygarlığı bir savaşla yok olup, geriye kütüphanelerde saklanan
nesnel bilgi içeriği kalırsa, uygarlığı yemden kurmak mümkündür. Halbuki
benesnel bilgi içeriği, yani kütüphaneler yok olup, yalnızca öznelerin öğren¬
me yeteneği kalsa, çağdaş uygarlığı yeniden inşa etmek hemen hemen im¬
kânsızdır. (34) Popper’m bu kıssadan çıkardığı hisse, nesnel bilgi içeriğinin
özneye karşı zaferidir. Buna karşılık Kuhn, bilginin ilerlemesi için özneler
arasındaki çatışmaları, ilişkileri hesaba katmanın gereğini vurgulamaktadır.
Ancak, bu da yalnızca bilimin sosyolojisi, bilimi üreten toplulukların iç çe¬
lişkileridir. bilginin sosyolojisi değil. Yani Kuhn da bilimle toplumu, bilim¬
dekiözneyle toplumdaki özneyi ayınr, görelilikçi yaklaşımım bu ayırım bağ¬
lanımda sergiler.
Bu ilişkileri gücün alanından düşüncenin alanına, ve yalnızca bilimi üre¬
tenlerin öznelliğinden tüm toplumun çıkarlarına çekebilmenin, sosyal boyutu
epitemolojiye her iki düzeyde de görçlilikçi değil de bütünleyici şekilde kat¬
manın bir yolu yok mudur? Bu adımı atmak için, helki de bilgiye istenen
özerkliğin aym zamanda özneye de tanınmasını istemek lazımdır. Hem de
bütün öznelere, yalnız bilimi üretenlere değil, bütün üreticilere. Bugün için
özne bu özerkliği yalnızca soyutta, düşüncede ve bilgide edinebilir: hiçbir
söyleme bağlanmadan söylemler arasında gezinen ve eleştiren düşünce düze¬
yinde. Bu eleştirel düzey yaratılmadıkça, Popper’m nesnel bilgi ortamı son
derece baskıcı, kontrolcü bir ortama dönüşebilir. Fakat burada da Kuhn’un
dikkat çektiği düşünce diyalektiği imdada yetişmektedir: hiçbir sistem ya da
kuram (negatif ütopyalar bile) kendine hedef aldığı sorunların Hepsini gene
kendi öncelleri temelinde çözemez. Sonunda daima, bir üst düzeye ve farklı
öncellere geçme dinamiğini, yani zorunluluğunu dakendi içinde taşır. Bilim¬
sel devrimlerin anlamı budur. Gerek bilgi ortamında, gerek öznenin sosyal
çevresinde ve gerek de bilgininmantığında bu açık ucun, bu özgürlük çıkışı¬
nın bulunduğunu hamlattığı için, tüm görelilikçiliğine rağmen, ilgimizi esir¬
geyenleyiz Kuhn’dan.
Rağmen diyoruz, çünkü Kuhn düşünce yapılarındaki çeşitliliğin ortasında
(34) Bkz. Popper, Nesnel Bilgi kitabı, s, 108.
37
bırakmaktadır bizi. Bu çeşitliliği bütünleyip bilgiyi bir adrnı ileri götüren dinamiği gene bilginin kendi düzeyinde bulmaz, öznelerin bilgi.türleri arasındaki seçimlerini belirleyen etkenlerin düzeyine taşır sorunu, Kuhn’ön bu üd
düzeyi ayrı görmesinin ve birleştirememesinin nedeni, pozitivizmin bilimsel
ilerleme sorununa getirdiği çözümü yeterince aşamamasldur. Asimda bü çözümü, yani endüktivizmi, Popper gibi neopozitivistler de yeterince aşamamışlardır. Popper endüktivizmi reddetmemiş, sadece değiştirmiştir. Popper
için de bilgi hâlâ düz bir çizgi halinde, boşlukta köprü kunnaya benzer bir
süreç biçiminde ilerlemektedir. Pozitivist için, geçilen yol vanlan noktayı değiştiriyorsa, uzayın bir anlamı kalmaz, uzay düşüncesini yok ohnuş sayar.
Hâlbuld yirminci yüzyıl fiziği ve Einstein, uzayda böyle, bir göreliliğin olduğunu kanıtlamıştır. Aynı şekilde, farklı bilişsel yapılar düşünceyi farkh sonuçlara götürüyorsa, pozitivist için nesnellik yok -olmuş sayılır. Halbuki
Kuhn farklı bilgi türlerinin eşdeğerde, aynı geçerlihğfe sahip sonuçl^ verebildiğini göstermiştir; hem de tarihsel örneklerle. Çünkü düz bir çizgi halinde
ilerlemenin, başka tür bilgi tarzlarını yok eden, bir kenara iten bir üerleme
olduğunu görmüştür. Tarih bu şekilde, ban rasyon^ teknik düşüncesinin yendiği, yok ettiği farklı biliş tarzlarıyla doiudın. Bunun nedeni, Habermas’a
ilişkin söylediklerimizde de yansıdığı gibi bilgiden beklenen farklı yararlann, bilgiyi farkh amaçlarla kullanma eğüimlerinm Çatışmasıyla meydana gelen uygarlık seçimleridir. Nasıl bk uygarlık diğerine egemen öhnuşsa,. bk bk
lim tarzı de diğerine baskin çıkmıştır. Hatta Kuhn’un gösterdiği gibi, aynıbi-i
lim yapma tarzı içinde bile benzer çatışmalar, farkhiiklar çıkmaktadır.
Fakat bu farklılıklar ^asmda yapılan seçimlerin’ardmda yatan nedenlerle,
bilginm üretildiği ortamdaki amaçlar, Kuhn’un söylediği kadar kopuk değildir bkbkinden. Kuhn gibi, bilimin evrensel bk mantığı olduğundan kuşku
duyduğumuz için bilimin sosyolojisine yönelmek zorunda değiliz. Tersine,
bu iki düzey arasmda çok denn bir bağlantı olduğu için bÜgi, bütün fârklihklara rağmen, gene deilerleyebılmektedk. Kuhn’un’Wlknsel kuramlar arasmdaki seçimi etkilediğini söylediği toplumsal yahut estetik kaygılar bılunsel
bilgiden nitelikçe farklı değildk, sadece düzey olarak farkhdrr. İnsanlık ıçm
tek tür ilerleme, bilgi üretmek için de tek tür mantık özleyen pozitivızmm de
politik pratik ve estetik kaygılan vardır. Kuhn, pozitivizmin kendi kaygılanır
nı tek geçerli kaygı gibi gösterme eğilimini, hatta ideolojisini gördüğü halde,
fa-klı bilgi türleri arasmdaki bağlantıyı görmemiştir. Pozitivizmin ideolojisini açığa vurmak için görelilikÇiliğin görüş genişletme açısmdan yaran vardır.
Fakat, paradoksal bir deyiş kullanırsak, bu mutlak bir görelilikçilik değildir,
sadece gerçekliğe farkh düzeylerde yaklaşmanm getirdiği göreliliktir. Düzeyleri tekrar birleştirmek gerektiği zaman, görelilikçiliği terk etmek lazımdır. Çürffü bilimsel kaygılarımızla bilim dışı kaygılarımız temelde aynlamazlar. Bunun önemini iyice belirtmek için çağdaş ve son’d^ece güncel bir
ömeğe değinmek istiyÖTum.
Günümüz fiziğinde uzayla ilgUi olarak, Kuhn tipi bir kuramsal ikilem
39 ,
bırakmaktadır bizi. Bu-çeşitliliği bütörileyip bilgiyibir adım ileri götüren di¬
namiği gene bilginin kendi düzeyinde bulmaz, öznelerin bilgiÿtürleri arasındâki seçimlerini belirleyen etkenlerin düzeyine taşır sorunu, Kuhn’ıin bu iki
düzeyi ayrı görmesinin ve birleştirememesinin nedeni, pozitivizmin bilimsel
ilerleme sorununa getirdiği çözümü yeterince aşamamasıdır. Aslında bu çö¬
zümü, yani endüktivizmi, Popper gibi neopozitivistler de yeterihce aşama¬
mışlardır. Popper endüktivizmi reddetmemiş, sadece değiştirmiştir. Popper
için de bilgi hâlâ düz bir çizgi halinde, boşlukta köprü kurmaya benzer bir
süreç biçiminde ilerlemektedir.Pozitivist için, geçilen yol vanlan noktayıde¬
ğiştiriyorsa, uzayın bir anlamı kalmaz, uzay düşüncesini yok olmuş sayar.
Halbuki yirminci yüzyıl fiziği ve Einstein, uzayda böyle,bir göreliliğin oldu¬
ğunu kanıtlamıştır. Aynı şekilde, farklı bilişsel yapılar düşünceyi farklı so¬
nuçlara götürüyorsa, pozitivist için nesnellik yok’ olmuş sayılır. Halbuki
Kuhn farklı bilgi türlerinin eşdeğerde, aynı geçerliliğe sahip sonuçlar vere¬
bildiğini göstermiştir, hem de tarihsel örneklerle. Çünkü düz bir çizgi halinde
ilerlemenin, başka tür bilgi tarzlarım yok eden, bir kenara iten bir ilerleme
olduğunu görmüştür. Tarih bu şekilde, banrasyonel teknik düşüncesinin yen¬
diği, yok ettiği farklı biliş tarzlarıyla doludur. Bunun nedeni, Habermas’a
ilişkin söylediklerimizde de yansıdığı gibi bilgiden beklenen farklı yararla¬
rın,bilgiyi farklı amaçlarla kullanma eğilimlerinin çatışmasıyla meydana ge¬
len uygarlık seçimleridir. Nasılbir uygarlık diğerine egemen olmuşsa, bir bi¬
limtarzı de diğerine baskın çıkmıştır. HattaKuhn’un gösterdiği gibi, aynıbi¬
limyapma tarzı içinde bile benzer çatışmalar, farklılıklar çıkmaktadır.
Fakat bu farklılıklar arasında yapılan seçimlerin aidmda yatan nedenlerle,
bilginin üretildiği ortamdaki amaçlar, Kuhn’un söylediği kadar kopuk değil¬
dir birbirinden. Kuhn gibi, bilimin evrensel bir mantığı olduğundan kuşku
duyduğumuz için bilimin sosyolojisine yönelmek zorunda değiliz. Tersine,
bu ikidüzey arasmda çok derin bir bağlantıolduğu içinbilgi,bütünfarklılık¬
lara rağmen, geıie de ilerfeyebilmektedir. Kuhn’un bilimsel kuramlar arasın¬
daki seçimi etkilediğini söylediği toplumsal yahut estetik kaygılar bilimsel
bilgiden nitelikçe farklı değildir, sadece düzey olarak farklıdır. İnsanlık için
tek tür ilerleme, bilgi üretmek için de tek tür mantık,özleyen pozitivizmin de
politik pratik ve estetik kaygılan vardır. Kuhn, pozitivizmin kendi kaygıları¬
nı tek geçerli kaygıgibi gösterme eğilimini,hatta ideolojisini gördüğü halde,
farklı bilgi türleri arasındaki bağlantıyı görmemiştir. Pozitivizmin ideolojisi¬
ni açığa vurmak-için görelilikç’iliğin görüş genişletme açısından yaran vardır.
Fakat, paradoksal bir-deyiş kullanırsak, bu mutlak bir ğörelilikşilik değildir,
sadece gerçekliğe farklı düzeylerde yaklaşmanın getirdiği göreliliktir. Dü¬
zeyleri tekrar birleştirmek gerektiği zaman, görelilikçiliği terk etmek lazım¬
dır, Çüökü bilimsel kaygılarımızla bilim dışı kaygılarımız temelde ayrıla¬
mazlar. Butlun önemini iyice belirtmek için çağdaş ve son’derece güncel bii
örneğe değinmek istiyorum.
Günümüz fiziğinde uzayla ilgili olarak, Kuhn tipi bir kuramsal ikilem
39
vardır: fizikçiler evrenin , sonsuzluğunun bir hacim sonsuzluğu mu, yoksa
yapısal bir sonsuzluk mu olduğu sorusıtyla karışı karşıyadırlar. Her iki görüş
için de geçerli kanıtlar bulunmuştur fakat kesin sonuç henüz çok uzaktır,
diyelim ki, biüm adamlan bu iki yaklaşım arasmda bir seçim yapmak için
Kuhn’un dediği gibi, son tahlilde estetik yahut toplumsal kaygılarla davranacaklardır. Bunlar ne tür kaygılar olacalûır? Bilim adamı, yahun en azmdan fizikçi olmadığımız içüı bilemeyiz, ama dünya vatandaşlan olarak, ne
tür bir toplumda, giderek ne tür bir evrende yaşamak istediğimiz konusunda
bizim de bazı tercihlerimiz olabilir. Ben kendi adıma, yapısal sonsuzluğa,
yani bir tekrar sonsuzluğuna sahip evren düşüncesini daha estetik, kendi kültürel ve politik kaygılarıma daha yakın buluyorum. Neden? Çünkü aynı
yapısal boyut sonsuzluğunu, aynı tekrar ve farklılık, benzeşme ve zıtlık
diyalektiğini toplamda, tarihte ve kültürde de görüyorum.. Çünkü, yüzyıllar
önce Tanrı bizi aldatmış olamaz’ diyen Descartes’ı taklit ederek ben de
bugün ‘uzay, yar\i evren benim zihnimin yapışma yabancı olamaz’ diyprum.
Çünkü batı uygarlığmm ve pozitivist bilimin el ele vererek yendikleri bir uygarlığm mirasçısı olarak, batınm zorladığı kaderin insanhğın tek kaderi oh
madığma, insanlık için farlflı çıkış yplları bulunduğuna inanmak istiyorum.
Ama kim bilebilir ki, pozitivizmle el ele veren teknolojik ııygarhğın bir gün
gelip de uzayın yapısal bir ^sonsuzluğu olduğunu iddia edenleri tehlikeli
bulup, yüzyıİlar önce Galilşo’ye yapıldığı gibi, baskı altma ahnayacağmı?
Bırakınız, uzayı dümdüz bir çizgi gibi sonsuz bilsinler, tıpkı bizim çizdiğimiz ilerleme yolunan tek ilerleme olduğuna inandıkları gibi, demeyeceğini? Zaten, orta çağda kilise pagıazlaruu cenneti parselleyip sattıkları gibi,
bugün de bazı devletlerin uzayı parsellemeye başladıklannı, çağımızm edebiyat jann olan kurgu-bilim eserleriyle, kendi bildikleri tarzda bir geleceğin
ideolojik propagandasını yapmaya şimdiden başladıklarmıgormiiyor muyuz,
ElinizdeM kitabm bütün bu çağırışımlan yaratacak kadar zengin bir metin
olmasınm hedeıû, ampirist bilim geleneğinin çağdaş uzantısı olan pozitivizmin genel bunalunına ilişkin can alıcı sPtunlara dokunmuş olmasıdır. Bu
bunalım, dünyamızın içinde buluijduğu genel ekonomik ve toplumsal krizden ayn düşünülemeceyeği için de* Kuhn’un kitabı önümüzde çok boyutlu
ba- tartışma ve eleştiri alanı açntaktadm Bu yüzyılın en büyük devrimlerinden ve ‘epistemolojik kopmaTarından birini geçirmiş olan, farklı dünya
görüşlerinin, farklı dillerin sentezine varma sancılan çeken toplumumuzun
bu tartışmaya katacağı Çök şey olduğuna inanıyorum.;
NÎLÜFERKUYAŞ
İstanbul, Mayıs-Haziran 1982
39
vârdır: fizikçiler evrçnin sönsuzhığünutt bir hacim sonsuzluğu mu, yoksa
yapısal bir sonsuzluk mu olduğu sorusuyla karşıkarşıyadırlar. Her ikigörüş
için de geçerli kanıtlar bulunmuştur fakat kesin sonuç Henüz çok uzaktır.
diyelim ki, bilim adamları bu iki yaklaşım arasında bir seçim yapmak için
Kuhn’un dediği gibi, son tahlilde estetik yahut toplumsal kaygılarla dav¬
ranacaklardır. Bunlar ne tür kaygılar olacaktır? Bilim adamı, yahun en azın¬
dan fizikçi olmadığımız için bilemeyiz, ama dünya vatandaştan olarak, ne
tür bir toplumda, giderek ne tür bir evrende yaşamak istediğimiz konusunda
bizim de bazı tercihlerimiz olabilir. Ben kendi adıma, yapısal sonsuzluğa,
yani bir tekrar sonsuzluğuna sahip evren düşüncesini daha estetik, kendi kül¬
türel ve politik kaygılarıma daha yakın buluyorum. Neden? Çünkü aynı
yapısal boyut sonsuzluğunu, aynı tekrar ve farklılık, benzeşme ve zıtlık
diyalektiğini toplumda, tarihte ve kültürde de görüyorum.. Çünkü, yüzyıllar
önce Tanrı bizi aldatmış olamaz’ diyen DescartesT taklit ederek ben de
bugün ‘uzay, yani evren benim zihnimin yapışma yabancı olamaz’ diyorum.
Çünkü batı uygarlığının ve pozitiyist biliminel ele vererek yendikleri bir uy¬
garlığın mirasçısı olarak, batının zorladığı kaderin insanlığın tek kaderi olmadığma, insanlık için farklı çıkış yolları bulunduğuna inanmak istiyorum.
Ama kim bilebilir ki, pozitivizmle el ele veren teknolojik ııygarlığın bir gün
gelip de uzayın yapısal birÿsonsuzluğu olduğunu iddia edenleri tehlikeli
bulup, yüzyıllar önce Galileo’ye yapıldığı gibi, baskı altına almayacağını?
Bırakınız, uzayı dümdüz bir çizgi gibi sonsuz bilsinler, tıpkı bizim çiz¬
diğimiz ilerleme yolunan tek ilerleme olduğuna inandıkları gibi, demeye¬
ceğini? Zaten, orta çağda kilise papazlarını cenneti parselleyip sattıkları gibi,
bugün de bazı devletlerin uzayı parsellemeye başladıklarını, çağımızın ede¬
biyat janrı olan kurgu-bilim eserleriyle, kendi bildikleri tarzda bir geleceğin
ideolojik propagandasını yapmaya şimdiden başladıklarını görmüyor muyuz.
Elinizdeki kitabınbütünbu çağırışından yaratacak kadar zengin bir metin
olmasının hedeni, ampirist bilim geleneğinin çağdaş uzantısı olan pozitiviz¬
min genel bunalımına ilişkin can alıcı sorunlara dokunmuş olmasıdır. Bu
bunalım, dünyamızın içinde bulunduğu genel ekonomik ve toplumsal kriz¬
den ayn düşünülemeceyeği için de, Kuhn’un kitabı önümüzde çok boyutlu
bir tartışma ve eleştiri alanı açmaktadır. Bu yüzyılın en büyük devrimlerin¬
den ve ‘epistemolojik kopma’larından birini geçirmiş olan, farklı dünya
görüşlerinin, farklı dillerin sentezine varma sancılan çeken toplumumuzun
bu tartışmaya katacağı çok şey olduğuna inanıyorum.
t”‘.. • • ÿ
NİLÜFER KUYAŞ
İstanbul,Mayıs-Haziran 1982
•i’
. . . ,

.

. ,
i


39
İ} ÿ
,
ÖNSÖZ
Elinizdeki deneme, ilk olardk on beş yıl kadsu- önce düşünülmüş bir
tasannm yaymlanabilen ilk tanıbilannnş ürünüdür. O devirde ben dolrtora
tezinin sön aşmnalanna gelmiş bk kurâmsal-fizik öğrencisiydim. Güzel bk
raştlantı sonucu, bilim adamı .olniayanlara fizik biliminin tanıtıldığı bk
üniversite defsiyle ilgili çalışmalara katılmam, bilim tarihi ile ilk kez karşılaşmamı sağladı. Geçmiş bilimsel kuram ve uygulama ile bu ük tamşma,
gerek bilimin doğası gerek kazanmış olduğu özel başannm nedenleri hakkmda o zaman sahip olduğum tmnel l^vrâyışlan, kesinlikle beklemediğim bk
şekilde, kökünden sarstı.
Bu kavrayışlar daha önceleri, kismen bilimsel eğitimin kendisinden, kısmen de büim felsefesine öteden beri duyduğum amatörce ilgiden çıkaımış
öldüğüm bazı sonuçlardı. Nasıl olduysa, bütün pedagojik yararlarma ve
soyut inamlırlıklanna karşm bu görüşlerim, o tarihsel yaklaşımda sunulan
görüntüye kesinlikle uymadılar. Halbuki inançlarım bk çok bilim tartışmasma temel olmuşlardı ve hâlâ da öyleydiler. Bu yüzdmı tarihsel gerçek
karşısmdaki bu benzersizlikleri bana kesildikle üzerine eğiünmesi gereken
bk sorun olarak göründü. Bunun sonucu meslek yaşamamla ilgili taşânlanmdâ büyük bk değişiklik oldu. Sıradan sayılabilecek tarihsel soruniar yerine,
beni ilk kez ışm tarihine yöneltmiş olan daha felsefi kaygılara bk dönüş y ^ –
mam geıekla. Birkaç makale dışmda, bu deneme sözünü ettiğim temel kaygüarüı ağır bftötığı ilk yayınlanmış eserimdk. Bu bk bakıma benim nasd olup
da bilim adamlığından bilim tardıçitiğme geçtiğimi hmn kendime hem de
dostlanma açıklamaya çahştığım bkçaba da saydabilk.
Harvard Universitesi’nin Araştırmacılar Bkliği’nde Genç Araştırmacı olarak geçirdiğim üç yıl içinde, bu kitapta ileri sürdüğüm düşüncelerin
bazılarım ilk kez derinlemesine geliştirme fırsatım bnidum. Böyle bk özgürlük dönemi olmasaydı, yeni bk alana geçişim çök daha zor dlabilk, hatta belki de gerçekleşemezdi. Bu ydlarda zamanımuı bk kısmını gerçek .anlamda
bilim tarihine adadım. Özellikle Alezandre Koyre’nin yazılarım incelemeyi
sürdürdüm ve ayrıca Emile Meyerson’un, Kelene Metzger’in. Annelise
40
ÖNSÖZ
t – . . •

Elinizdeki deneme, ilk olarak on beş yıl kadar önce. düşünülmüş bir
taşanımı yayınlanabilen ilk tanımlanmış ürünüdür. O devirde ben doktora
tezinin sön aşamalarına gelmiş bir kuramsal-fizik öğrencisiydim. Güzel bir
rastlantı sonucu, bilim adartıı.olmayanlara fizik biliminin tanıtıldığı bir
üniversite dersiyle ilgili çalışmalara katılmam, bilim tarihi ile ilk kez kar¬
şılaşmamı sağladı. Geçmiş bilimsel kuram ve uygulama ile bu ilk tanışma,
gerek bilimindoğası gerek kazanmış olduğu özel başarının nedenleri hakkın¬
da o zaman sahip olduğum temel kavrayıştan, kesinlikle beklemediğim bir
şekilde, kökünden sarstı.


Bu kavrayışlar daha önceleri, kısmen bilimsel eğitimin kendisinden, kıs¬
men de bilim felsefesine öteden beri duyduğum amatörce ilgiden-çıkarmış
olduğum bazı sonuçlardı. Nasıl olduysa, bütün pedagojik yararlarına ve
soyut inamlırlıklanna karşın bu görüşlerim, o tarihsel yaklaşımda sunulan
görüntüye kesinlikle uymadılar. Halbuki inançlarım bir -çok bilim tartış¬
masına temel olmuşlardı ve hâlâ da öyleydiler. Bu yüzden tarihsel gerçek
karşısındaki bu benzersizlikleri bana kesinlikle üzerine eğilinhtesi gereken
bir sorun olarak göründü. Bunun sonucu meslek yaşantımla ilgilitasarılarım¬
da büyük bir değişiklik oldu. Sıradan sayılabilecek tarihsel sorunlar yerine,
beni ilk kez işmtarihine yöneltmiş olan daha felsefi-kaygılara bir dönüş yap¬
mam gerekti. Birkaç makale dışında, bu deneme sözünü ettiğim temel kay¬
gıların ağır bastığı ilk yayınlanmış eserimdir. Bu bir bakıma benim nasıl olup
da bilim adamlığından bilim tarihçiliğine geçtiğimi hem kendime hem de
dostlarıma açıklamaya çalıştığım bir çaba da sayılabilir.
Harvard Universitesi’nin Araştırmacılar Birliği’nde Genç Araştırmacı olarak geçirdiğim üç yıl içinde, bu kitapta ileri sürdüğüm düşüncelerin
bazılarım ilk kez derinlemesine geliştirme fırsatım buldum. Böyle bir özgür¬
lük dönemiolmasaydı, yeni bir alana geçişim çok daha zor olabilir, hatta bel¬
ki de gerçekleşemezdi. Bu yıllarda zamanımın bir kısmuıı gerçek anlamda
bilim tarihine adadım. Özellikle Alexandre Koyre’nin yazılarım incelemeyi
sürdürdüm ve ayrıca Emile Meyerson’un,Kelene Metzger’in, Annelise
40
Maier’üı çalışmalanyla da ilk kdz karşılaştım. (l)-Bu kişUer, bilimsel düşüntoaUarmm’günüffîüidekilerden çok ftüklı olduğu bir devirde bilimsel
düşülmenin ne dethek dİduğünu, s<m zamanltudaki birçok başka araştırın^ıriah çok daha büyük bir açıklıMa gösterebihnişlerdir. Gerçi bazı tikel
tsüihsel yorumlarım gün geçtikçe daha fazla soıgulamaktayım, fakat bilimsel
d^ünce tarihimn nasıl bir süreç olabileceği fconustmdaki anlayışımın biçimlenıhesinde, A.O. Lovejoy’uh Great Chain of Being (Varlığm Büyük Zinciri) adlı yapıtıyla birliltte bu kişilerin çahşmalan, birincil kaynaklardan sonra en belirleyici etkiyi yaprmştır.
‘ Bununla birlikte, o yıllardaki zamâfiunın çoğu bilim tarihiyle görüntüde
]^k ilgiri olmayan, fakat bugünkü araştinnacüaran daha önceli-tarihin dikkat çektiklerine benzer sorunlar bulup çıkarmaya başladıklara değişik alanları,
incelemekle geçiyordu. Rastlantı sonucu bulduğum bir dipnot, beni Jean Piağdt’nin büyüyen çocuğun çeşitli dünyaları ve bunlar anısındaki geçişler üzerine yaptığı deneyleri öğrenmeye yö^ltti. (2) BİTsmeslektaşım sayesinde,
algılama psikolojisi Ve özelMde de Geştalt psikologlara üzetkie ^azibnış incelemeleri okudum. Bir diğeri beni B L Whorf’uh dilin’ dünya görüşü
üzerindeki etkisi hakkmda geliştirdiği düşünceler ile tamştttdı. W. V.O. Quine
ise beni analitik-sentetik aymmıüdaki felsefi bultnacalar-dühyasma götürdü,
(3) Araştırmacılar Birliği işte böyle rastgele bir arayışaıizin veriyordu ye ben
sırfdîü tür çahşma sayesinde Ludwick Fleek’ift hepıen hemen hiç büinmeyen
bir yazısı olan Ensthenug und Entwicklunğ ekler ıvisSenschaftlichen Tatsâehe (Bilimsel Bir Olgunun Kaynağı ve Gelişimi) (Basel, 1935) monografisini
bulabildim kii bu denehıe benîm birçok düşüncemin tam bir önceli durumundaydı. Bir başka Harvard’h Genç Araştmnacı olan Francis K: Sutton’un da
bazı görüşleriyle birlikte, Fleck’in çalışması bu düşünceleri bilimsel topluluğun bir tür sosyolojisi bağlammda ele .almamın gerekebileceğini anlamama ned^ oldu. Gerçi okmlar aşağıda bu yapıtlardan ve konuşmalardan
çok az almtı bulacakiartoi fakat onlara ne kadar çok çeşitli yönden borçlu
olduğumu burada ne aıilatabilmerne ne de değerlendirmeme olanak var.
(t) Özellikle etki:yapanlar şunlardı; Alexandre; Koyre, Etudes Galileens (Galile Araştırmaları) 3
elit, Paris, 1959; Emile M eyerson. ldentity şnd Reali.ty (Özdeşlik ve GörçeKlik) çev. Kate
İ6ew enberg Mevir York, İ930; Heteile Metzger,’ Les OOOtrin’âs Ghımigues en Frande.du Oebut
du XVII e a lafin du XVIII e siecle (17’nci Yüzyılın Başlarından ISttndi Yüzyılın Sonuna Kadar
Fransa’da Kimya Öğretileri) Paris, 1923 ve (Nevvton, Stahlj Boerhaâve ve Kimya Öğrettei) Paris,
1930; ve Annelise Maier, Die Vorlaufer Galjleis İm 14, Jahırhundert et la doctrine Chimigue
(Nevvton, StahI, Boertıaave ve Kimya Öğr^’isl) Parisi 1930 ve Annelise Maier, Die Vorlaufer
Galileis im 14. Jahrhundert(Galilei’nin tAı N^^ldakrÖnGeUonJ –
(2) Aynı zamanda bilim tarihinden de doğrudan doğruya,çıkan kavreşn ve: süreçleri sergilediği
için Fiagernin araştırmalarından iki dizi lİzŞlülîlejönemli oldu: The Child’s Conception pf Ûausality (Çocuğun Nedensellik Anlayışı) çev. Mri’lörie Gabrin, iopdra, 1930 ve LeS Notions de Movemenl et de Vitesse chez l’Enfant (Çocukta Hareket ve H ız kavrayıştan) Paris 1İ946.
(3) VVhort’un yazılarım daha sonra Ja^n; B.- CarroB deripdi; Language.,Thought and Reality –
Selected VVritings of Benjamin Lee Whorf (DJI, Düşünce ve Gerçeklik .- Benjam’tn Le6,Whorfyn
Seçme Yazılan) New York, 1956, Ouıne’ın g6tOŞferir« sunduğu Tvıro Dogmas df Erripifesm’’
(Görgülcûlüğön İki Dogması) adlı yazı Frorn â Lögical Pöint of Vievv (Mantıksal Bir Bak^ Açığından) adlı kitabından alınarak yenıoen oasılmıştır, Cambridge, Mass. 1953, s. 20-46.
41
Maier’ih çalışmalarıyla da ilk kez karşılaştım. (1) Bukişiler, bilimsel düşün¬
ce kurallarının’ günümüzdekilerdençokfarich olduğu bir devirde bilimsel
düşünmenin ne demek öldüğünü, sön zamanlardaki birçok başka araştırıttîidan çok daha büyük bir açıklıkla gösterebilinişlerdir. Gerçi bazı tikel
tarihsel yorumlarını gün geçtikçe daha fazla sorgulamaktayım, fakat bilimsel
düŞünce tarihirtin nasıl bir süreç olabileceği konusundaki anlayışımın biçim¬
lenmesinde, A.O. Lovejoy’un Great Chain of Being (Varlığın Büyük Zin¬
ciri) adlı yapıtıyla birlikte bu kişilerinçalışmaları, birincil kaynaklardan son¬
raen belirleyici etkiyi yapmıştır.
Bununla birlikte, o yıllardaki zamanımın çoğu bilim tarihiyle görünürde
pek ilgisi olmayan, fakat bugünkü araştırmacıların daha önceleri tarihin dik¬
katçökmelerine benzer sorunlar bulup çıkarmaya başladıklarıdeğişik alanları
incelemekle geçiyordu. Rastlantı sonucu bulduğum bir dipnot, beni Jean Piağet’nin büyüyen çocuğun çeşitli dünyaları ve bunlar arasındaki geçişler üz¬
erine yaptığı deneyleri öğrenmeye yöneltti. (2) Bir meslektaşım sayesinde,
algılama psikolojisi ve özellikle de Geştalt psikologları üzeride yazılmış in¬
celemeleri okudum. Bir diğeri beni B.L. Whorf’un diliri dünya«görüşü’
üzerindeki etkisi hakkında geliştirdiği düşünceler iletanıştırdı. W.V.O. Quine
ise beni analitik-sentetik ayırımındaki felsefi bulmacalar dünyasına götürdü.
(3) Araştırmacılar Birliği işte böyle rastgele bir arayışa izinveriyordu ve ben
sırfbu tür çalışma sayesinde Ludwick Fleek’inhemenhemenhiç bilinmeyen
bir yazısı olan Ensthenug und Entwicklung einer wissenschaftlichen Tatsâche (Bilimsel Bir Olgunun Kaynağı ve Gelişimi) (Basel, 1935) monografisini
bulabildim ki,bu deneme benim birçok düşüncemin tam bir önceli durumun¬
daydı. Bir başka Harvard’h Genç Araştırmacı olan Francis X. Sutton’un da
bazı görüşleriyle birlikte, Fleek’in çalışması bu düşünceleri bilimsel toplülüğuh bir tür sosyolojisi bağlanımda ele almamın gerekebileceğini an¬
lamama neden oldu. Gerçi okurlar aşağıda bu yapıtlardan ve konuşmalardan
çok az alıntı bulacaklardır, fakat onlara ne kadar çok çeşitli yönden borçlu
olduğumu burada ne anlatabilmeme ne de değerlendirmeme olanak var.
(11 Özellikle etki yapanlar şunlardı: Alexandre Koyre, Etudes Galileans (Galile Araştırmaları) 3
cilt. Paris. 1959; EmileMeyerson, Identityşnd Reality (özdeşlik ve Gerçeklik) çev, Kate
Loewdnberg New’York, 1’93tir Heierie Metzgerÿrib Döetrinâs Chimiqijes en Fran<5e,du Debut
du XVII e a latin du XVIII e siecle (İFndYû&ılm Baştâtından lSİn&t Yûzythfi Sonur& Kadar
Fransa’da Kimya Öğretileri) Paris, 1923mlNavytbn, S)ahls Boerhaave vş gimya Öğretisi} Paris,
1930; ve Annelise Maier, Die Vorlaufer Galjleiş im 14. Jahrhundert et la doctrine Chimique
(Newton, StahI, Boertıaave ve Kimya Öğre’tisi) Paris! 1930 ve Annelise Maier, Die Vörlaufer
Galileis im 14.Jahrhundert (Galilei’nin t4.YüzyıldakiÖncelleri) rv
(2) Aynı zamanda bilim tarihinden de doğrudan doğruyaÿçıkan kavram ve süreçleri sergilediği
için Piaget’nin araştırmalarından iki dizihzşlliltajönemli oldu: The Child’s Conception.of Causali¬
ty (Çocuğun Nedensellik Anlayışı) çev. Marjorie Gabain, Londra, 1930 ve Les Notions de Move¬
ment et de Vitesse ehez l’Enfant (Çocukta Hareke!ve Hız kavrayıştan) Paris 1946.
(3) Whort’un yazılarını daha sonra John B- Carroll deriçdi; Language, Thought and Reality –
Selected Writings of Benjamin Lee Whorf (Dil, Düşünce ve Gerçeklik .- Benjamin Lee,Whorfun
Seçme Yazılan) New York, 1956, Quine’ın görüŞferirii sunduğu “Two Dogmas of Empiricism”
(Görgûlcülüğün İki Dogması) adh yazı From ÿLogical Point of View (Mantıksal Bir Bakfş Açısın¬
dan) adlı kitabından alınarak yeniden basılmıştır, Cambridge, Mass. 1953, s. 20-46.
41
Genç Araştırmacı olar^ Haryard’da geçirdiğim son ydımda konfwanslar
vermek üzere Boston’dakâ Loıvell Enstitüsü’neçağnlmam, henüz gelişgıekte
olan bilim kavrayışımı sınamak için ilk fırsat oldu. Bvuıun sonucu olarak
1951 yılımn Mart aymda .“Fizik Kuramıyla İlgili Arayışlar” konusunda halka
açık sekiz konuşnıalık bir: konferans dizisi verdim, Ertesi yıl dâ, asıl bilim
tarihinde öğretim görevine başladım ve bir on-yıl kadar süren bu dönemde,
daha önce hiç Öğrenim göpBediğim bir alanda hocalık yapmanm güçlükleri,
beni bu alana ilk olarak yöneltşn düşünceleri tam anlamıyla geliştirmeye zamm bırakmadı. Ne mutlu 1jana ki, bu düşünceler daha ileri düzeydeki öğretim görevlerimde izlediğim programlar için yol gösterici temel birer kaynak oldular. Bu nedenle, gerek benim görüşİerimih geçerliliği, gerek bu
düşüncelerin iyi bir biçimde iletilmesine uygun olan teknikler koHusunda öğrenıhğim paha biçilmez dersler için kendi öğrencilerime teşeldcür borçluyum.
Aym sorunlar ve yönelişler Harvardldaki, üyelik görevimin sona ermesinden
beri yayınladığım çeşitli, ^ a çoğüıtiuk tarihsel yaklaşımdaki çalışmalann
da ortak ve birleştirici öğesi oldu. Bunlardan bazılan yaratıcı bilimsel araştırmada şu ya da bu metafizik görüşün oynadığı bütünleştirici rol ile ilgiliydi.
Diğerleri, eski kuramlara bağlı kişilerin, bunlarla bağdaşmayan yeni bir kuramın d ^ e y sel temellerini ne yollardan geliştirerek benimsediklerini ele
alıyordu. Bu süreç içinde, aşağıda yeni bir kuramm ya da buluşun ‘ortaya
çıkışı’ olarak adlandırdığım gelişme türü de betimlenmiş oldu. Bunun dışmda daha birçok benzer birleştirici çalışmadan söz edilebilir.
Bu denemenin oluşmaşmda,son aşama, 1958-59 yılmı Davmmş Bilimleri
ileri Araştırma Merkezi’nde geçirmek içip aldığım bir davet, ile başladii Çir
kez daha, aşağıda tartışılan sorunlara bütün dikkatimi verebilme fırsatmı
buluyordum. Bundan da önemlisi, çoğunluğu toplumbilimeiİCTden çluşan. bir
çevrede bir yıl geçirmek, bu tür topluluklar ile, benim asıl üyesi olduğum
doğabüimcileri çevresi arasmdaki farklar konusunda hiç beklemediğim bu^^
sorunlarla (karşılaşmama neden oldu. Toplumbilimcileri arasında, geçerli
sayılacak bilimsel sorunlsff’ ve yöntemler üzerinde açık açdf baş gösteren anlaşmazhklarm çokluğu ve kapsamı beni özellikle şaşırttı. Gerek tarih çalışmalarım ve gerek kendi deneyimim bende doğa biliıpleriyle uğraşanlarm bü
tür sorulara toplumbiBmci tneslektaşlarmdah daha sağlam veya daha kalıcı
yanıtlara sahip olmadıklara kuşkusunu uyandırdı. Ne var ki, astronomi, fizik,
kimya veya biyoloji alanlarındaki uygulama, bugün sözgelişi psikologlar
yahut sosyologlara özgü hale gelen temel konulardaki anlaşmazlıklara benzer tartışmalara sahne olmamuktadır, Bu farkm kaynağmı bulnm çabası,
bilimsel araştırmada o günden ,sonra ‘paradigma’ ’diye adlandırdığım olgunun ne kadar önemli bir rol oynadığmı fark etmemi sağladı. Pajradigrhalan, bir bilim çevresine belli bir süre için bir model sağlayan, yani örnek
sorülar ve 0züm ler temin eden, evrensel olarak kabul edilmiş bilimsel
başanlar şeldinde tanımhyortinı. Benim bulmacamm bu parçası yerine oturduktan sonra, elinizdeki denemenin taslağı hızla oluştu;
■ . . ■ 4 2 ; . – ■
Genç Araştırmacı olarak Harvard’da geçirdiğim son yılımda konferanslar
vermek üzere Boston’daki LowellEnstitüsü’ne çağrılmam, henüz gelişmekte
olan bilim kavrayışımı sınamak için ilk fırsat oldu. Bunun sonucu olarak
1951yılının Mart ayında “Fizik Kuramıyla İlgiliArayışlar” konusundahalka
açık sekiz konuşmalık bir konferans dizisi verdim. Ertesi yılda, asıl bilim
tarihinde öğretim görevine başladım ve bir on-yıl kadar süren bu dönemde,
daha önce hiç öğrenim görmediğim bir alanda hocalık yapmanın güçlükleri,
beni bu alana ilk olarak yönelten düşünceleri tam anlamıyla geliştirmeye za¬
man bırakmadı. Ne mutluhana ki, bu düşünceler daha ileri düzeydeki öğ¬
retim görevlerimde izlediğim programlar için yol gösterici temel birer kay¬
nak oldular. Bu nedenle» gerek benim görüşlerimin geçerliliği, gerek bu
düşüncelerin iyibir biçimde iletilmesine uygun olan teknikler konusunda öğ¬
rendiğim paha biçilmez dersler içinkendi öğrencilerime teşekkür borçluyum.
Aynı sorunlar ve yönelişler Harvard’daki üyelik görevimin sona ermesinden
beri yayınladığım çeşitli, ama çoğunluk tarihsel yaklaşımdaki çalışmaların
da ortak ve birleştirici ögesı oldu, Bunlardanbazıları yaratıcı bilimsel araştır¬
mada şu ya da bu metafizik görüşün oynadığı bütünleştirici rol ile ilgiliydi.
Diğerleri, eski kuramlara bağlı kişilerin, bunlarla bağdaşmayan yeni bir ku¬
ramın deneysel temellerini ne yollardan geliştirerek benimsediklerini ele
alıyordu. Bu süreç içinde, aşağıda yeni bir kuramın ya da buluşun ‘ortaya
çıkışı’ olarak ,adlandırdığım gelişme türü de betimlenmiş oldu. Bunun dışın¬
da daha birçokbenzerhMeştiriçiçahşmadan söz edilehiür.
Bu denemenin oluşmasında.son aşama, 1958-59 yılını Davranış Bilimleri
İleri Araştırma Merkezi’nde geçirmek için aldığım bir davet,ile başladı. Bir
kez daha, aşağıda tartışılan sorunlara bütiin dikkatimi verebilme fırsatını
buluyordum. Bundan da önemlisi, çoğunluğu toplumbilimcilerden oluşan bir
çevrede bir yıl geçirmek, bu tür topluluklar ile, benim asıl üyesi olduğum
doğabilimcileri çevresi arasındaki farklar konusunda hiç beklemediğim bazı
sorunlarla karşılaşmama neden oldu. Toplumbilimcileri arasında» geçerli
sayılacak bilimsel sorunlar ve yöntemler üzerinde açık açtk baş gösteren an¬
laşmazlıkların çokluğu ve kapsamı beni özellikle şaşırttı. Gerek tarih çalış¬
malarım ve gerek kendi deneyimim bende doğa bilimleriyle uğraşanların bu
tür sorulara toplumbilimci meslektaşlarından daha sağlam veya daha kalıcı
yanıtlara sahip olmadıkları kuşkusunu uyandırdı. Ne var ki, astronomi, fizik,
kimya veya biyoloji alanlarındaki uygulama, bugün sözgelişi psikologlar
yahut sosyologlaira özgü hale gelen temel konulardaki anlaşmazlıklara ben¬
zer tartışmalara sahne olmamaktadır. Bu farkın kaynağını, bulma çabası,
bilimsel araştırmada o günden sonra ‘paradigma’-diye adlandırdığım ol¬
gunun ne kadar önemli bir rol oynadığını fark etmemi sağladı. Paradig¬
maları, bir bilim çevresine belli bir süre için bir model sağlayan, yani örnek
sorular ve çözümler temin eden, evrensel olarak kabul edilmiş bilimsel
başarılar şeklinde tanımlıyorum. Benim bulmacamın bu parçası yerine otur¬
duktan sonra, elinizdeki denemenin taslağı hızla oluştu.
Taşlağm sonraki tarihçesini burada anlatmama gerek yok, fıücat belli
düzeltmeler içinde bile koruduğu temel biçim hakkmdaki-bir iki söz söylemek zorundayım. îlk taslak hazırlanıp büyük ölçüde düzeltildne kadar,
yazmın doğrudan doğruya Birleşik Bilimler Ansiklopedisi’nin bir cildi olîffak çıkacağım sanıyordum. Bu öncü yapıtı hazırlayanlar, ilk-olarak böyle
bir yazı talep etmişler, sonra beni bu anlaşmaya sıkı sıkı bağlamışlar ve ııihayet sonucu da olağanüstü bir anlayış ve sa^ır içinde beklemişlerdi. Hepsine ve özellikle Charles Morris’e, gereken teşviki ve ortaya çıkan ürün,hakkında görtişlerini esirgerhedikleri jÇin çok rtıümettarım. Ne yazık ki. Ansiklopedinin lasitlı bir hacime sahip olması, görüşlerimi son derece yoğun olarak ve taslak şeklinde sunmamı zorunlu kıldı. Daha sonraki gelişmeler
sayesinde bu -lasıtlamalarm bir ölçüde hafiflemesine, hatta aynı zamsaıda
bağımsız bir basım yapilmasına olanak çıkmasma karşm* bu yapıt gene de
konusunun son tahlilde gerektirdiği tam kapsamlı kitap olmakum çok, bir
deneıhe olarak kaldı. «
En temel amacım bilinen verilerin aigilamşma ve değerlendirilişine bit
değişiklik getirmek olduğu için, bu ilk sunuşun ta sl^ biçiminde olması
büyük bir eksiklik sayılmaz. Tam tersme, burada savunulan yeni yönelişlere
kendi araştumalan sonucunda zaten varmış olan birçok okur için deneme
tarzı hem daha düşündürücüdür, henı de ,daha kolay benimsenebi^. Bununla
birlikte bazı sakmcalan da yok değil ve bu sakıncalar benim şimdiden ileride
çıkacak daha uzun bir ç^ışmada kapsam ve derinlik açısmdan yapmayı umduğum genişletmeleri anlatmamı biraz olsun haklı gösterir inanmndayım.
Her şeyden önce, aşağıda yer verebildiğimden çok daha fazla tarihsel kanıt
biılunmaktadır. Dahası, bu kanıtlar fizik bilimi kadar biyolöjiden de elde
edilmiştirv Benim bu denemede sadece fizik bilimlerini ele alma karartmm
bir rifedeni çalışmanm tutarlılığını arttırmaksa, bir başka nedeni de bugünkü
uzmanlık düzeyimin sımrlandm Buna ek olarak, burada geliştirilecek olan
bilim-görüşü bazı yeni araştırma türlerinin hem tarihsel hem de sosyolojik
açıdan gizil (potansiyel) bir verimliliği olduğunu akla getirmektedir. Örneğin, beklentilerin ters çıkması yahut aykmlıklm: soncu bilimsel toplulukta
dikkatlerin belli noktalarda yoğunlaşması daha ayrmtılı çalışma gerektiren
bir konudur, bir başka ilginç konu, bir aykınhğm uyuma zorlanmasmda karşılaşılan sürekli başansızlığın bunalımları harekete geçirmesi olasılığıdır.
Öte yandan, her bilimsel devrimin onu yaşayan bilimsel topluluğun tarihsel
görüş açısmı değiştirdiği savmda haklıysam, o z ^ a n bu görüş değişikliğimn
devrim sonrası ders kitaplarmm ve araştırma yaymlannm yapışım etkilemesi
gerekir. Böyle bir etki, örneğin araştırma bildirilerinin dipnotlarında
değinilen teknik yazmın dağılımmdaki farklılaşma, devrimlerin oluşmasmm
bir göstergesi olarak ele almabiiir.
Kitapta büyük bir kısıtlamâya gitnıe zorunluluğu ayrıca birtakım önemli
sorunlarm tarüşılmasmdan vazgeçnieme rtçden oldu. Örneğin, bilimsel gelişmenin paradigma-öncesi ve paradigma-sonrası devirleri arasmda yaptığım
Taslağm sonraki tarihçesini burada anlatmama1gerek yok, fakat belli
düzeltmeler içinde bile koruduğu temel biçim hakkındaki’-bir iki çöz Ey¬
lemek zorundayım. İlk taslak hazırlanıp büyük ölçüde düzeltilene,kadar,
yazmın doğrudan doğruya Birleşik Bilimler Ansiklopedisi’nin bir cildi olarak çıkacağım sanıyordum. Bu öncü yapıtı hazırlayanlar, ilk’olarak böyle
Bir yazı talep etmişler, sonra beni bu arılaşmaya sıkı sıkı bağlamışlar ve ni¬
hayet sonucu da olağanüstü bir anlayış ve sabır içinde beklemişlerdi. Hep¬
sine ve özellikle Charles Monis’e, gereken teşviki ve ortaya çıkan ürün.bak¬
landa görüşlerini esirgemedikleri i$n çok minnettarım. Ne yazık ki, Ansik¬
lopedinin kısıtlı bir hacime sahip olması, görüşlerimi son derece yoğun olarak ve taslak şeklinde sunmamı zorunlu kıldı. Daha sonraki gelişmeler
sayesinde bu kısıtlamaların bir ölçüde hafiflemesine, hatta ayılı zamanda
bağımsız bir basım yapılmasına olanak çıkmasına karşm, bu yapıt gene de
konusunun son tahlilde gerektirdiği tam kapsamlı kitap olmaktan çok, bir
deneme olarak kaldı.
En temel amacım bilinen verilerin algılanışına ve değerlendirilişine bir
değişiklik getirmek olduğu için, bu ilk sunuşun taslak biçiminde olması
büyük bir eksiklik sayılmaz. Tam tersine, burada savunulan yeni yönelişlere
kendi araştırmaları sonucunda zaten varmış olan birçok okur için deneme
tarzı hem daha düşündürücüdür, hem de,daha kolay benimsenebilir. Bununla
birlikte bazı sakıncaları da yok değil ve bu sakıncalar benim şimdiden ileride
çıkacak daha uzun bir çalışmada kapsam ve derinlik açısmdan yapmayı um¬
duğum genişletmeleri anlatmamı biraz olsun haklı gösterir inancındayım.
Her şeyden önce, aşağıda yer verebildiğimden çok daha fazla tarihsel kanıt
bulunmaktadır. Dahası, bu kanıtlar fizik bilimi kadar biyolojiden de elde
edilmiştir. Benim bu denemede sadece fizik bilimlerini ele alma kararımın
bir nedeni çalışmanın tutarlılığını arttırmaksa, bir başka nedeni de bugünkü
uzmanlık düzeyimin sınırlarıdır. Buna ek olarak, burada geliştirilecek olan
bilim-görüşü bazı yeni araştırma türlerinin hem tarihsel hem de sosyolojik
açıdan gizil (potansiyel) bir verimliliği olduğunu akla getirmektedir. Ör¬
neğin, beklentilerin ters çıkması yahut aykırılıklar soncu bilimsel toplulukta
dikkatlerin belli noktalarda yoğunlaşması daha ayrıntılı çalışına gerektiren
bir konudur, bir başka ilginç konu, bir aykırılığın uyuma zorlanmasında-karşılaşılan sürekli başarısızlığın bunalımları harekete geçirmesi olasılığıdır.
Öte yandan, her bilimsel devrimin onu yaşayan bilimsel topluluğun tarihsel
görüş açısını değiştirdiği savında haklıysanı, o zaman bu görüş değişikliğinin
devrim sonrası ders kitaplarınınve araştırma yayınlarının yapışım etkilemesi
gerekir. Böyle bir etki, örneğin araştırma bildirilerinin dipnotlarında
değinilen teknik yazmm dağılımuıdaki farklılaşma, devrimlerin oluşmasının
bir göstergesi olarak ele alınabilir.
Kitapta büyük bir kısıtlamaya gitme zorunluluğu ayrıca birtakım önemli
sorunların tartışılmasından vazgeçmeme neden oldu. Örneğin, bilimsel geliş¬
menin paradigma-öncesi ve paradigma-sonrası devirleri arasmda yaptığım
ayınm çok şematik kaldı. Erken devirlerin özelliklerinden olan çeşitli düşünce okullamun her biri, paradigmaya çok benzeyen yapılar tarafmdan yönlendirilir. Daha ileri dönemlerde, ender de olsa, Ud paradigmanm barışçı olarak
bir arada etkin olabileceği koşullar bulunabilir. Salt bir paradigmaya sahip
olmak, ikinci Bölüm’de ele alman gelişime! geçişin meydana gelmesi için
yeterb bir ölçütvdeğildir. Daha önemlisi, ara sıra koyduğum kısa yân Söyleşiler dışmda, teknolojik ilerlemenin yahut dışarıdaki toplumsal, ekonomik
ve entelektüel koşullann bilimlerin gelişmesindeki payı hakkmda hiçbir şey
söylemedim. Halbuki dış etkenlerin basit bir aykınbbğm büyük bir bunahm
kaynağına dönüşmesine aracı olduğunu ortaya çılmımak için,. Copernicus ve
takviminden daha uzağa , gitmek gerekmez. Aym örneği kullanarak, ibüimin
dışındaki koşullann, hçrhangi bir devrimci reform önererek bunalımı sona
erdirmeye çalışan kişinin seçebileceği almaşıklarm kapsamını nasıl etkileyebildiğini de gösterebiliriz. (4) Bu tür etidlerin doğrudan ele almmasmın, bu denemede geliştirilen ana savları fazla değiştireceğini sanımyorum, fakat böyle bir girişimin, bilimsel ilerlemenin anlaşılmasrna birincil önemde bir jamâlitik boyut ekleyeceği kesindir:
Son olarak ve. belki de en önemlisi, yer darbğı bu denemedeki tarihsel
yaklaşımlı biUm görüşünün felsefî sonuçlarım ele aüş tarzımı büyük ölçüde
etk ilet. Var olduklarım kesinlikle yadsıyamayacağımız bu sonuçlarm en
teirael olanlarmı belgeleyerek gösteameye çabşüm. Fakat, bunu yaparken çağdaş felsefecilerin; bu konulardaki çeşitli tavularım aynntılaııyla tartışmaktan
genel olarak fcaçmdım. Şüphecilik gösterdiğim yerlerde, bu tavrımı Jtelli felsefî Uitumlann.fam biçimlendMImiş anlatımlanndan çok, bu tutumlann kendilerine yönelttim. Sonuç olarak bu biçimlendirilmiş yaklaşımlardan herhangi birini bilen ve o çerçevede çalışan bazı kişiler görüşlerini tam anlayamadığımr düşünebilirler. Bu sonuca varmalân sjuıınm yanlış olur, fakat
bu denemeyi onlan ikna etmek hesabıyla yazmadım. Buna kalkışmalc çok
daha uzun ve oldukça farklı türde bir kitap gerektirirdi.
Bu önsözün başmdaki ö^aşam parçalan sayesinde, düşüncelerime biçim
vermemde bana yardımcı olan araştırma çalışmalarma ve kurumlara olan
borcumun bilebildiğim kadanm açıldayabildim. Bu borcun kalan kısmım ilerideki sayfalarda abntılar yoluyla anacağım. Bununla birlikte ne buruda ne
de sonra söyleneıilerin hiçbiri, bu insanlara olan kişisel yükümlülüğümün
derecesini veya niteliğini anlatmaya yetmez. Bu kişilerin belli zamanlarda
(4) Bu etkenlerin tartışması için bkz. T.S. Kuhn, The Copernican Revolution: Planetary Astronomy in the Development of Western Thought (Kopernik Devrimi: Batı Düşüncesinin Gelişmesinde Gezegen Astronomisi) Canjbridge, Mass., 1957, s, 122-32, 270-71. Enetelektüel ve
ekonomik dış,koşulların somut bilimsel gelişme üzerindeki diğşr etidleri bazı makalelerimde ele
alinm ı^ir: “Conservation of Energy as an Example of Simultaneous Discovery” (Eş-zâmânh
keşiflerin Bir Örneği Olarak Eneği Sakinimi) Critical Prablems in the History of Science (Bilim
Tarihinde Önemli Sorunlar) der. Marshall Clagett. Madison. Wisc., 1959, s, 321;356 “Engineering.Preedent for the Work of Sadi C am o f (Sadi Carnot’riun Çalışmalarının Mühendislik
alanındaki Öncelleri) ArchivSs Intemâtionales d’lllistoire des Sciences (Uluslararası Bilirn Tarihi
Arşivleri) XVIII, 1960, s. 247-51, Isis dergisi, 52, 1961, s. 567-74. Dolayısıyla^ dış etkenlerin
rolünü yalnızca bu denemede ele alman sorunlar açısından daha önemsiz sayabilirim.
ayırım çok şematik kaldı.Erkendevirlerin özelliklerinden olançeşitli düşün¬
ce okullarının her biri,paradigmaya çok benzeyen yapılar tarafmdan yönlen¬
dirilir. Daha ileri dönemlerde, ender de olsa, ikiparadigmanın barışçı olarak
bir arada etkin olabileceği koşullar bulunabilir. Salt bir paradigmaya sahip
olmak, ikinci Bölüm’de ele alınan gelişimci geçişin meydana gelmesi için
yeterli bir ölçütdeğildir. Daha önemlisi, ara sıra koyduğum kısa yân Söy¬
leşiler dışmda, teknolojik ilerlemenin yahut dışarıdaki toplumsal, ekonomik
ve entelektüel koşulların bilimlerin gelişmesindeki payı hakkında hiçbir şey
söylemedim. Halbuki dış etkenlerin basit bir aykınlılığm büyük bir bunalım
kaynağına dönüşmesine aracı olduğunu ortaya çıkarmak için,,Copernicus ve
takviminden daha uzağa gitmek gerekmez. Aynı örneği kullanarak, bilimin
dışındaki koşulların, herhangi bir devrimci reform önererek bunalımı sona
erdirmeye çalışan kişinin seçebileceği almaşıkların kapsamını nasıl et¬
kileyebildiğini de gösterebiliriz. (4) Bu tür etkilerin doğrudan ele alın¬
masının, bu denemede geliştirilen ana savları fazla değiştireceğini san¬
mıyorum, fakat böyle bir girişimin,bilimsel ilerlemenin anlaşılmasına birin¬
cil önemde bir analitik boyut ekleyeceği kesindir.
Son olarak ve belki de en önemlisi, yer darlığı bu denemedeki tarihsel.
yaklaşımlı bilim görüşünün felsefi sonuçlarım ele alış tarzımı büyük ölçüde
etkiledi. Var olduklarım kesinlikle yadsıyamayacağımız bü sonuçların en
temel olanlarını belgeleyerek göstermeye çalıştım. Fakat bunu yaparken çağ¬
daş felsefecilerin bu konulardaki çeşitli tavlılarım ayrıntılarıyla tartışmaktan
genel olarak kaçındım. Şüphecilik gösterdiğim yerlerde, bu tavrımı belli fel¬
sefi tutumların tam biçimlendirilmiş anlatımlarından çok, bu tutumların ken¬
dilerine yönelttim. Sonuç olarak bu biçimlendirilmiş yaklaşımlardan herhan¬
gi birini bilen ve o çerçevede çalışan bazı kişiler görüşlerini tam an¬
layamadığımı düşünebilirler. Bu sonuca varmaları sanırım yanlış olur, fakat
bu denemeyi onları ikna etmek hesabıyla yazmadım. Buna kalkışmak çok
daha uzunve oldukça farklıtürde birkitap gerektirirdi.
Bu önsözün başındaki özyaşam parçalan sayesinde, düşüncelerime biçim
vermemde bana yardımcı olan araştırma çalışmalarına ve kurumlara olan
borcumun bilebildiğim kadarım açıldayabildim. Bu borcun kalan kısmını ilerideki sayfalaıda alıntılar yoluyla anacağım. Bununla birlikte ne burada ne
de sonra söyleneıilerin hiçbiri, bu insanlara olan kişisel yükümlülüğümün
derecesini veya niteliğini anlatmaya yetmez. Bu kişilerin belli zamanlarda
(4) Bü etkenlerin tartışması içîn bkz. T.S. Kuhn, The Copernican flevolution: Planetary Ast¬
ronomy in the Development of Western Thought (Kopernik Devrjmi: Batı’ Düşüncesinin Geliş¬
mesinde Gezegen Astronomisi) Cambridge, Mass., 1957, s. 122-32, 270-71.Enetelektüel ve
ekonomik dış.koşulların somut bilimsel gelişme üzerindeki diğer etkileri bazı makalelerimde ele
alınmıştır: “Conservation of Energy as an Example of Simultaneous Discovery” (Eş-zamanlı
keşiflerin Bir Örneği Olarak Enerji Sakinimi) Critical Problems in the History of Science (Bilim
Tariflinde Önemli Sorunlar) der. Marshall Clagett, Madison, Wise., 1959, s. 321-356 “En¬
gineering Preedent for the Work of Sadi Camof (Sadi Carnot’riun Çalışmalarının Mühendislik
alanındaki Öncelleri) Archives Internationales d’lllistoire des Sciences (Uluslararası Bilim Tarihi
Arşivleri) XVIII, 1960, s. 247-51, Isis dergisi, 52, 1961, s. 567-74. Dolayısıyla* dış etkenlerin
rolünü yalnızca bu denemede ele alınan sorunlar açısından daha önemsiz sayabilirim.
yaptıklan eleştiriler ve öneriler düşünsel gelişmemi desteklemiş ye yönlendirmiştir. Bu denemedeki fikirleıjn oluşmaya başlamasmdap bu yana çpR zaman geçti. Bu sayfalarda haklı olarak kendi etkilerinin belirtilerini görecek
olan herkesin bir listesini yapmak hemen hemen bütün dost ve tamdıklanmı
saymakla özdeş olacaktır. Bu koşullarda, en zayıf bir belleğin bile tam silemeyeceği en önemli etkileri yapmış olan birkaç kişi üe kendimi sınırlamak
zorundayım.
Beni ilk olarak bilim tarihine yönelten ve böylelikle bilimsel ilerlemenin
yapısı bakamdaki kavrayışınım değişmesini başlatan kişi, o sıralarda Ifarvard Üniversitesi’nin başkam olan James B. Conant’dı. Bu süreç başladığmdan beri, düşüncelerinden, eleştirilerinden ve zamamndap -taslağı okumak
ve önemli değişiklikler önermek için gereken zaman da dahil- cömertçe vermeyi, sütdürmüştür. Ett. Conant’m başlatmış olduğu tarihsel yaklaşımlı dersi
beş yıl birlikte verdiğimiz LeonardK. Nash ise, düşüncelerimin ilk biçimlenmeye başladığı yıllarda (Mıa da etkin bir çalışma arkadaşıydı,ve bıi gelişmenin d ^ a sonraki aşamalmnda yokluğu kendini çok hissettirdi. Gene de
şanslıymışım ki, onun yaratıcı alışverişin de ötesindeki dostluğun yerini,
Cambridge’den ayrıldıirtan sonra yeni Berkeley’den meslektaşım Stanley
Cavell doldurdu. Daha çok ahlak ve estetik konularıyla ilgili bir felsefeci
olan Cavell’in benimkilere çok yakm sonuçlara varmış olması benim için
sürekli bir heyecan ve yüreklenme kaynağı ölmüştür. Üstelde o, şimdiyse
kadar düşüncelerimi bitmemiş tümcelerle açabildiğim tek insandır. Bu tür bir
iletişim tarzma olanak veren anlaşmamız onun, ilk taslağımı haznlarken k^-
şüaştığım engelleri geçmem veya aşmam için bana yol gösterebilmesini sağlamıştır.
İlk taslak tamamlandığmdan beri, birçok başka dost da düzeltilmesi için
çaba gösterdi. Sanırım burada yalnızca katkılân en belirleyici ve kalıcı olan
dört kişiyi anarsam diğerleri böni bağışlayao^ardır. Berfceley’den Paul K.
Feyerabend, Golüm bia’dan Ernest N agel, Lawrence Radyasyon
laboratuvarmdan H.Pierre Noyes ve son taslağı baskıya hazırlarken benWle
birlikte çalışan öğrencim John L. Heılbron. Bu kişilerin kuşkulan ve önerileri benim için son derece yararh olmuştur. Fakat nç onlarm ne de diğerlerinin sonuçta ortaya çıkan çalışmayı bütünüyle kabul ettiklerini varsaymam
için hiçbir neden yoktur. >
Anne ve babama, eşime ve çocuklaruna teşekkürüm biraz farkh bir tarzda
olmak zorunda. Her birinin çalışmama düşünsel olarak yaptıklan katkalan
k m ii çabalarımdan herhalde lûçbir zaman aynştıramayacağun. Fakat onlar
aynı zamanda, değişik ölçülerde, çok daha önemli bir şey yaptılar: çalışmanm sürebilmesini sağladılar ve bu çahşmaya olan inancımı desteklediler.
Benimki gibi bir tasarı ile boğuşmuş olan herkes bunun insamn yakınlanna
zaman zaman nelere mal olduğunu çok iyi bilir. Onlara nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum.
45
yaptıkları eleştiriler ve öneriler,düşünsel gelişmemi desteklemiş ve yönlen¬
dirmiştir. Budenemedeki fikirlerin oluşmaya başlamasından bu yaııa çok za¬
man geçti. Bu sayfalarda haklı olarak kendi etkilerinin belirtilerini görecek
plan herkesin bir listesini yapmak hemen hemen bütün dost ve tanıdıklarımı
saymakla özdeş olacaktır. Bu koşullarda, en zayıf bir belleğin bile tam silemeyeceği en önemli etkileri yapmış olan birkaç kişi ile kendimi sınırlamak
zorundayım.
Beni ilk olarak bilim tarihine yönelten ve böylelikle bilimsel ilerlemenin
yapısı hakkındaki kavrayışınım değişmesini başlatan kişi, o sıralarda Har¬
vard Üniversitesi’nin başkam olan James B. Conant’dı. Bu süreç başladığın¬
dan beri, düşüncelerinden, eleştirilerinden ve zamanından -taslağı okumak
ve önemli değişiklikler önermek içingereken zaman da dahil- cömertçe ver¬
meyi,sürdürmüştür. Dr. Conant’m başlatmış olduğu tarihsel yaklaşımlı dersi
beşyıl birlikte verdiğimiz LeonardK.Nash ise, düşüncelerimin ilkbiçimlen¬
meye başladığı yıllarda daha da etkin bir çalışma arkadaşıydı.ve bu geliş¬
menin daha sonraki aşamalarında yokluğu kendini çok hissettirdi. Gene de
Şahslıymışım ki, onun yaratıcı alışverişin de ötesindeki dostluğun yerini,
Cambridge’den ayrıldıktan sonra yeni BerkeleyMen meslektaşım Stanley
Cavell doldurdu. Daha çok ahlak ve estetik konularıyla ilgili:bir felsefeci
olan Cavell’in benimkilere çok yakın sonuçlara varmış olması benim için
sürekli bir heyecan ve yüreklenme kaynağı ölmüştür. Üstelik o, şimdiyse
kadar düşüncelerimi bitmemiş tümcelerle açabildiğim tek insandır. Butür bir
iletişim tarzına olanak veren anlaşmamız onun, ilk taslağımı hazırlarken kar-
, şüaştığım engelleri geçmem veya aşmam için bana yol gösterebilmesini sağ¬
lamıştır.
İlk taslak tamamlandığından beri, birçok başka dost da düzeltilmesi için
çaba gösterdi. Sanırım burada yalnızca katkıları en belirleyici ve kalıcı olan
dört kişiyi anarsam diğerleri beni bağışlayacaklardır. Berkeley’den Paul K.
Feyerabend, Columbia’dan Ernest Nagel, Lawrence Radyasyon
laboratuvarından H.Pierre Noyes ve son taslağı baskıya hazırlarken benimle
birlikte çalışan öğrencim John L. Heilbron. Bu kişilerin kuşkuları ve öneri¬
leri benim için son derece yararlı olmuştur. Fakat ne onların ne de diğer¬
lerinin sonuçta ortaya çıkan çalışmayı bütünüyle kabulettiklerini varsaymam
içinhiçbir neden yoktur.
Anne ve babama, eşime ve çocuklarıma teşekkürüm biraz farklı bir tarzda
olmak zorunda. Her birinin çalışmama düşünsel olarak yaptıkları katkıları
kendi çabalarımdan herhalde hiçbir zaman aynştıramayacağım. Fakat onlar
aynı zamanda, değişik ölçülerde, çok daha önemli bir şey yaptılar: çalış¬
manın sürebilmesini sağladılar ve bu çalışmaya olan inancımı desteklediler.
Benimki gibi bir tasarı ile boğuşmuş olan herkes bunun insanın yakınlarına
zaman zaman nelere mal olduğunu çok iyi bilir. Onlara nasıl teşekkür ede¬
ceğimi bilemiyorum.
I. GİRİŞ: t a r i h e DÜŞEN ROL
Tarih, yalnızca bir zamandizimî ve anlatı deposu olarak görülmediği takdiMe, şu andia bize egemen olan bilim ûngesinde esaslı bir dönüşüme yol
açabilir. Bu imgenin bizzat bilimi adamlan için bile şimdiye kadar hemen hemen tek kaynağı olan tamamlanabilmiş bilimsel başarıların incelenmesi, ya
klasik yapıtlarda yer aldıkları biçimde, ya da, daha yakın bir zamandan l^ri,
yeni k u ş^ bilim adamlanna mesleğin öğretildiği ders kitaplannda kaydedildikleri biçimde olasıdır. Halbuki bu tür kitaplarm amâcı, kaçınılmaz olarak
iknaya yönelik ve pedagojiktir. Bir ulusun kültürü hakkında turist broşürlerinden yahut dil öğrenilen metinlerden ne kadar fikir edinebilirsek, bu kitaplardan çıkartılacak bir bilim kavramı da, onları üretmiş olan asıl çabayı o kadar yansıtabilir. Elinizdeki denemede bu tür kitaplarm bizi ne gibi temel noktalarda yanılgıya sürüklediğini göstermeye çalıştık. Amaçlanan, tarihin doğrudan doğruya araştırma faaliyetini kaydetmesinden doğabilecek oldukça
farkh bilim kavramım ana hatlanyla çizmektir.
Bununla birlikte, tarihsel veriler daha çok bilim metinlerinden alınmış ve
tarihle ilgisi olmayan bir stereotipin (baamakalıp modelin) ürettiği soruları
yanıtlamak üzere toplandıklar! ve incelendikleri sürece, söz konusu bü ,yeni
kavramm ortaya çıkması için tarih bile yeterli olmayacaktm Bilim’metinleri
çoğunlukla, bilimin içeriğini yalnızca kendi sayfalarında betimlenmiş gözlemlerin, yasalarm ve kuramlarm temsil ettiği iddiasmdadırlar. Aym kitaplara
neredeyse eşit lar süreklilikle okur tarafmdan verilen anİMn da, ister istemez,
bilimsel yöntemlerin sadece ders kitaplanna veri toplamak için kulandan usta
tekniklerden ve bu veriler ile ders kitabmm kuramsal genellemeleri arasmda
ilinti kurmak için başvurulan mantık işlemcilerinden ibaret olduğu doğrultusunda yer etmiştir, Böylelikle ortaya çıkmış olan bilim kavramı,: bilimin doğası ve gelişmesi hakkında köklü çağırışımlara neden olmaktadır.
Eğer bilim, bugün kullanılan metinlerde toplanmış olgu, kuram ve yöntemlerden oluşan bir bütünse, o zaman bilim adamları da, başarsın ya da başarmasın, bu belMi bütüne şu ya da bu öğeyi kazandırmaya çalışan insanlar
olmak durumundadırlar. Bilimsel gelişme bu ögelerin.’bilimsel teknik ve bilgi dediğimiz, gittikçe büyüyen birikime tek tek ya da topluca ilave edildiği
bölük pörçük bir süreç halinegelmekte, bilim tarihi ise, hem bu birbiri ardından gelen ekleri, hem de bunlarm birikimini önleyen engelleri arşivleyen dal
olmaktadır. Bu durumda, bilimsel gelişmeyle ilgilenen tarihçiye, görünürde
iki esas görev düşmektedir: bir taraftan, her çağdaş olgunun, yasanm yahut
46
I.GİRİŞ: TARİHE DÜŞENROL
Tarih, yalnızca bir zamandiziml ve anlatı deposu olarak görülmediği tak¬
dirde, şu anda bize egemen olan bilim imgesinde esaslı bir dönüşüme yol
açabilir. Bu imgeninbizzat bilim adamları içinbile şimdiye kadar hemen he¬
men tek kaynağı olan tamamlanabilmiş bilimsel başarıların incelenmesi, ya
klasik yapıtlarda yer aldıkları biçimde, ya da, daha yakın bir zamandan beri,
yeni kuşak bilim adamlarına mesleğin öğretildiği ders kitaplarında kaydedil¬
dikleri biçimde olasıdır. Halbuki bu tür kitapların amacı, kaçınılmaz olarak
iknaya yönelik ve pedagojiktir. Bir ulusunkültürü hakkında turist broşürle¬
rinden yahut dil öğrenilen metinlerden ne kadar fikir edhıebilirsek, bu kitap¬
lardan çıkartılacak bir bilimkavramı da, onları üretmiş olan asıl çabayı o ka¬
dar yansıtabilir. Elinizdekidenemede bu tür kitaplarm bizi ne gibi temel nok¬
talarda yanılgıya sürüklediğini göstermeye çalıştık. Amaçlanan/tarihin doğ¬
rudan doğruya araştırma faaliyetini kaydetmesinden doğabilecek oldukça
farklı bilimkavraiminı ana hatlarıyla çizmektir.
Bununla birlikte, tarihsel veriler daha çok bilim metinlerinden alınmış ve
tarihle ilgisi olmayan bir stereotipin (basmakalıp modelin) ürettiği soruları
yanıtlamak üzere toplandıkları ve incelendikleri sürece, söz konusu bu yeni
kavramın ortaya çıkması için tarih bile yeterli olmayacaktır. Bilim”metinleri
çoğunlukla, bilimin içeriğini yalnızca kendi sayfalarında betimlenmiş göz¬
lemlerin, yasaların ve kuramların temsil ettiği iddiasındadırlar. Aynı kitaplara
neredeyseeşit bar süreklilikle okur tarafından verilen anlam da, ister istemez,
bilimsel yöntemlerin sadece ders kitaplarına veri toplamak içinkulandanusta
tekniklerden ve bu veriler ileders kitabının kuramsal genellemeleri arasında
ilintikurmak içinbaşvurulan mantık işlemcilerinden ibaret olduğu doğrultu¬
sunda yer etmiştir, Böylelikle ortaya çıkmış olan bilimkavramı,:bilimin do¬
ğası ve gelişmesi hakkında köklü çağırışımlara neden olmaktadır.
Eğer bilim,bugün kullanılan metinlerde toplanmış olgu, kuram ve yön¬
temlerden oluşan bir bütünse, o zaman biüm adamları da, başarsın ya da ba¬
şarmasın, bu belirti’bütüne şu ya da bu öğeyi kazandırmaya çalışaninsanlar
olmak durumundadırlar. Bilimsel gelişme bu öğelerin, bilimsel teknik ve bil¬
gi dediğimiz, gittikçe büyüyen birikime tek tek ya da topluca ilave edildiği
bölük pörçük bir süreç halinegelmekte, bilim tarihi ise, hem bu birbiri ardın¬
dan gelen ekleri, hem de bunların birikimini önleyen engelleri arşivleyen dal
olmaktadır. Bu durumda, bilimsel gelişmeyle ilgilenen tarihçiye, görünürde
iki esas görev düşmektedir: bir taraftan, her çağdaş olgunun, yasanm yahut
46
kuramm kim tarafından ve hangi zaman parçasmda keşif veya icat edildiğini
beklemesi gerekmektedir.- Diğer taraftan da, modern bilim metnini oluşturan
ögâerin daha hızlı birikîhe’sini Önlemiş olan yanlışlar, efsaneler ve boş inançlar toplattımı betimlemesi ve açıklaması zorunludur. Çoğunluk araşürma zaten-bu amaçlara yönelmiştir ve^azılân dabâlâ^bu yoldadır.
•= Fakat, son yıllarda bazı bilim tarüıçilmne^bifikim yoluyla gelişme kavramının onlara yüklediği işlevleri yerine getirmek gittikçe daha güç,gelmeye
başlamıştır. Bir çoğalma sürecinin vakanüvisleri olarak, ek araştırmanm bazı
soruların yanıtlamnasmı kolaylaştıracağı yerde, daha güç hale getirdiğinin
fürkma varmaktadırlar: oksijen ne zaman keşfedildi? Doğadaki enerji sa m imim ilk kim kavramlaştndı? Bir kısmı buhlarm, en.basitinden, sorulmas) yerinde sorular olduğundan giderek kuşku duymîüctadır. Ya bilim tek tek keşif
ve icatların birikmesiyle gelişmiyorsa? Bu aynı tarihçiler bir yandan da kendilerinden öncekilerin hiç düşünmeden ‘hata’ ve ‘boş inanç’, olarak damgaladıklan geçmiş gözlemler ve kamlar arasmda ‘bilimsel’ olan öğeleri ayırt etmekte artan güçlüklerle karşılaşıyorlar. Sözgelişi Aristoteles dinamiğini oksijen yerine ‘flojiston’lu kimyayı* veya kaloriye dayalı termodinamiği daha
diidcatle inceledikçe, doğa hakkında bir zamanlar geçerli n l^ bu görüşlerin,
bir bütün olarak, günümüzde geçerli olanlardan d ^ a az bilimsel, ya da daha
fazla kişisel tercih ürünü olmadıklarını giderek artan bir kesinlikle hissediyorlan Eğer bu zamanı geçmiş inançlara efsane denilecekse, o zaman bugün
bilimsel olduğu kabul edilen bilgi türünün dayandığı yöntemlerle ve mantüda
da aynı şekilde efsaneler üretilebileceği gayet a çıto. Yok eğer bunlara bilim
denilecekse, o zaman da bUim, bugün sahip olduklarımızla hiç de bağdaşmayan inanç topluluklarını kapsamış oluyor. Bu seçenekler karşısmda, tarihçi
İkincisini yeğlemek zorundadır. Zamanım doldurmuş kuramlarm, sırf bir kenara atıldıkları için, ilkece bilimsel olmadıkları söylenemez. Gelgelelim bu
seçenek de, bilimsel gelişmenin doğal bir birikim süreci olarak açıklanmasmı
güçleştirmektedir. Tek tek keşif ve icatlara bir başlama almanm zorluklarım
ortaya seren aynı tarihsel araştırma, hu sefer de bilime yapılan bu bireysel
katkıları birleştirdiği sanılan birikim süreci bıçkında derin kuşkulara zemin
hazırlamış olmaktadur.
Bütün bu kuşku ve güçlüklerin sonucu olarak bilimin tarihini yazma yönteminde (historiyografisinde) bir devrim meydana gelmiştir. Bilim tarflıçileri,
yavaş yavaş, ama çoğunlukla da yaptıklarmm henüz tamMnen farkmda! olmadan, yeni tür sorular sormaya, bilimler için farklı ve çoğu zaman da pek birikimoi olmayan gelişme çizgileri izlemeye başladılar. Daha eski bir bilim daİmm bugünku ilerlemiş durumumuza yaptığı kalıcı katkılara araştırmaktansa,
o .bilimin kendi zamanmdaki tarihsel bütünlüğünü sergilemeyi tercih ediyorlar. Sözgelişi Gallleo’nun görüşleri ile modern bilimin görüşleri arasmdaki
ilişki hakkmda sOfu sormaktan çok, Galileo’nun görüşlerinin kendi çevresi
ile, yani öğretmenleri, çağdaşları ve kendinden hemen sonra gelen bilim
(*) Flojiston: tutuşmanın flojistan kuramına inanan Priestley, tutuşabilir rriaddelerde bulunduğunu
iddia ettiği flojiston unsurunun yanm a Şifasında kurtularak havaya karıştığı düşüncesindeydi.
Yani flojistonunu kaybeden madde yanmış Oluyordu. Lavoisier’nin savunduğu oksijen kıAamına
göre de, tutuşma nedeni yanan maddeye hayadan oksijen denen gaz elementin karışmasıydı.
Yani flojiston Ve oksijen birbirinin tam mantıksal karşıtı olan iki nesne ve iki açıklama tarzıydı.
(Ç.N.)
47
kuramın kim tarafından ve hangi zaman parçasında keşif veya icat edildiğini
belirlemesi gerekmektedir. Diğer taraftan da, moderns bilim metninioluşturan
ögŞerin dahüfuzta bMKrüe’SMbnlemiş olanyabüşlaıyefsanelei ve boşîinançlârtoplamım betimlemesi ve açıklaması zorunludur. Çoğunluk araştırma za-
•» ten bu amaçlara yönelmiştir ve’bazılarıda’hâlâ buyoldadır
Fakat, son yıllarda bazı bilimtarihçilerines birikim yoluyla gelişme kavra¬
mının onlara yüklediği işlevleri yerine getirmek gittikçe daha güç gelmeye
başlamıştır. Bir çoğalma sürecinin vakanüvisleri olarak, ek araştırmanın bazı
soruların yanıtlanmasını kolaylaştıracağı yerde, daha güç hale getirdiğinin
farkına varmaktadırlar: oksijen ne zaman keşfedildi? Doğadaki enerji sakuııminıilk kim kavramlaştıfdı? Bir kısmı bunların, en basitinden, sorulması yerinde sorular olduğundan giderek kuşku duymaktadır. Ya bilimtek tek keşif
ve icatların birikmesiyle gelişmiyorsa? Bu aynı tarihçiler bir yandan daken¬
dilerinden öncekilerin hiç düşünmeden ‘hata’ ve ‘boş inanç’ olarak damgala¬
dıkları geçmiş gözlemler ve kamlar arasmda ‘bilimsel’ olan ögeleri ayırt et¬
mekte artan güçlüklerle karşılaşıyorlar. Sözgelişi Aristoteles dinamiğini oksi¬
jen yerine ‘flojiston’lu kimyayı* veya kaloriye dayalı termodinamiği daha
dikkatle inceledikçe, doğa hakkında bir zamanlar geçerli olan bu görüşlerin,
bir bütün olarak, günümüzde geçerli olanlardan daha az bilimsel, ya dadaha
fazla kişisel tercih ürünü olmadıklarını giderek artan bir kesinlikle hissedi¬
yorlar. Eğer bu zamanı geçmiş inançlara efsane deniiecekse, o zaman bugün
bilimselolduğu kabuledilen bilgitürünün dayandığı yöntemlerle ve mantıkla
da aynı şekilde efsaneler üretilebileceği gayet açıktır. Yok eğer bunlara bilim
deniiecekse, o zaman da bilim,bugün sahip olduklarımızla hiç de bağdaşma¬
yan inanç topluluklarını kapsamış oluyor. Bu seçenekler karşısında-, tarihçi
ikincisini yeğlemek zorundadır.Zamanım doldurmuş kuramların, sırf bir ke¬
nara atıldıkları için, ilkece bilimsel olmadıkları söylenemez. Gelgelelim bu
seçenek de, bilimsel gelişmenin doğal bir birikim süreci olmak açıklanmasını
güçleştirmektedir. Tek tek keşif ve icatlar»bir başlarına almanın zorluklarım
ortaya seren aynı tarihsel araştırma, bu sefer de bilime yapılan bu bireysel
katkıları birleştirdiği sanılan birikim süreci hakkında derin kuşkulara zemin
hazırlamış olmaktadır.
Bütünbu kuşku ve güçlüklerin sonucu olarak bilimin tarihini yazma yön¬
teminde (historiyografisinde) bir devrim meydana gelmiştir. Bilimtarihçileri,
yavaş yavaş, ama çoğunlukla da yaptıklarının henüz tamamen farkında olma¬
dan, yeni tür sorular sormaya, bilimler için farklı ve çoğu zaman da pek birikimci olmayan gelişme çizgileri izlemeye başladılar. Daha eski bir bilim da¬
lının bugünkü ilerlemiş durumumuza yaptığı kalıcı katkıları araştırmaktansa,
obiliminkendi zamanındaki tarihsel bütünlüğünü sergilemeyitercih ediyor¬
lar. SözgelişiGalileo’nun görüşleri ile modem bilimin görüşleri arasındaki
ilişkihakkmda soru sormaktançok, Galileo’muri görüşlerinin kendi çevresi
ile, yani öğretmenleri, çağdaşları ve kendinden hemen sonra gelen bilim
(*) Flojiston: tutuşmanın fiojistan kuramına inanan Priestley, tutuşabilir maddelerde bulunduğunu
iddia ettiği flojiston unsurunun yanma sırasında kurtularak havaya karıştığı düşühcesindeydi.
Yani flojistonunu kaybeden madde yanmış oluyordu. Lavoisier’nin savunduğu oksijen kuramına
göre de, tutuşma nedeni yanan maddeye havadan oksijen denen gaz elementin karışmaSıydı.
Yani flojiston ve oksijen birbirinin tam mantıksal karşıtı.olan iki nesne ve iki açıklama tarzıydı.
(Ç-N.)
47
adam lanyla olan ilişkisini sorgulamaya yöneliyorlar. Üstelik, bu çevrenin ve
diğer benzerlerinin kanılarmı, bu,kanılara en üst düzeyde bir iç tutarlılığını
ve doğa ile mümkün olan en yakm uyumu kazandıracak bir balaş açısmdan,
genellikle de çağdaş biliminkinden çok farkb bir bakış açısmdan incelemekte
ısrar ediyorlar. Bu çabadan kaynaklanan ve belki de en iyi örneklerini Alexandre Koyre’nin yazılarmda bulacağımız yapıtlarda gösterildiği şekliyle bilimin, eski tarih yazma (historiyografi) geleneğine bağlı yazarlarm tartıştığı
uğraşla pek benzer bir yanı kalmamıştır. Bu tür tarihsel çalışmalann, hiç olmazsa sonuçlan bakımmdan yepyeni bir bilim imgesi olanağım müjedelediklerini söyleyebiliriz. Bu deneme de söz konusu imgeyi, tarih yazımmdaki bu
yeniliğin bazı olası sonuçlarmı açıklığa kavuşturarak canlandırmayı amaçlamaktadır.
Bilimin, böyle bir çaba süresince ön plana çıkacak olan öğeleri hangileridir? En azmdan sunuş sırasma göre, ilk olarak yöntem yönergelerinin, çeşitli
türde bilimsel sorular için bir tek esaslı sonuç belirlemekte kendi başlarına
yetersiz kalmaları gelmektedir. Elektrik veya kimya dallanmn kapsadığı görüngüleri incelemesi söylenen bir kişi, bu dallardan haberdar değilse, ama bilim selliğin ne demek olduğunu biliyorsa, birbiriyle bağdaşmayan bir sürü
mümkün sonuçtan herhangi birine, hem de kabul edilebilir yollardan varma
şansma gene de sahiptir. Bu kabul edilebilir olanaklar arasmda gerçekte varacağı sonuç da, büyük olasılıkla başka konularda daha önce edindiği deneyimler, araştırması sırasmda meydana gelen rastlantılar ve kendi kişisel özellikleri tarafm dan belirlenecektir. Sözgelişi, böyle bir kişi kimya yahut elektrik
alanındaki çalışmalarında, yıldızlar hakkmda ne tür inançlara yer vermiştir.
Yeni çalışma alanıyla ilgili olarak akla gelebilecek birçok deney arasından
önce hangisini uygulamayı seçer? Ve nihayet, sonuçta elde ettiği karmaşık
görüngünün hangi öğeleri ona kimyasal değişimin veya elektrik kaynaşmalarım doğasmı aydmlatmaya özellikle elverişli gözükür? Buna benzer sorularm
yanıtları, hiç değilse birey için, ama bazen bütün bir bilim çevresi için bile,
çoğunlukla bilimsel gelişmeyi belirleyen temel unsurlardır. Örnek verecek
olursak, kitabın İkinci Bölümü’nde de göreceğimiz gibi, çoğu bilimin gelişmesindeki ilk aşamaların en temel özelliği, doğa üzerine birbirinden farklı
birçok görüşün sürekli olarak yarışmalarıydı: üstelik bunlarm hepsinin aşağı
yukarı bağdaştığı ve her birinin kısmen türetilmiş olduğu bilimsel gözlem ve
yöntem ilkeleri aymydı. Dolayısıyla bu çeşitli ‘okullan’ birbirlerinden ayıran
etken şu ya da bu yöntem hatası değildi, yani hepsinin aynı ölçüde ‘bilimsel’
olduğu kabul ediliyordu: esas fark bunların dünyayı görüş tarzlarında ortak
hiç bir ölçütün olmaması ve bu ayrı dünyalarda farklı şekillerde bilim yapm alanydı. Aslında gözlem ve deneyim, bilimsel inançlarm smırmı ciddi şekilde kısıtlı tutabilir ve tutmalarıdır da, aksi halde bilim olmaz, ama bu tür
inançlann herhangi bir parçasmı kendi başlarına belirleyemezler. Kişisel ve
tarihsel rastlantıların bileşiminden oluşan ve görünürde keyfi gibi duran bir
öge, belli bir zamandaki belli bir bilim çevresi tarafmdan benimsenen inançlarm daima temel malzemesi olmuştur ve olacaktır.
Ancak, bu keyfilik öğesi, herhangi bir bilimsel topluluğun, devir almış olduğu belli bir inançlar dizisi olmadan uygulama yapabileceği anlamına gelmez. Yahut da söz konusu topluluğun herhangi bir zamanda kendini gerçek48
adamlarıyla olan ilişkisini sorgulamaya yöneliyorlar. Üstelik, bu çevrenin ve
diğer benzerlerinin kanılarını, bu,kanılara en üst düzeyde bir iç tutarlılığını
ve doğa ile mümkünolan en yakın uyumu kazandıracak bir bakış açısmdan,
genellikle de çağdaş biliminkindençok farklı bir bakış açısmdan incelemekte
ısrar ediyorlar. Bu çabadan kaynaklanan ve belki de en iyi örneklerini Ale¬
xandre Koyre’ninyazılarında bulacağımız yapıtlarda gösterildiği şekliyle bi¬
limin, eski tarih yazma (historiyografi) geleneğine bağlı yazarların tartıştığı
uğraşla pek benzer bir yanı kalmamıştır. Butür tarihsel çalışmaların, hiç ol¬
mazsa sonuçlan bakımındanyepyeni bir bilim imgesi olanağını müjedelediklerini söyleyebiliriz. Budeneme de söz konusu imgeyi,tarih yazımmdaki bu
yeniliğin bazı olası sonuçlarını açıklığa kavuşturarak canlandırmayı amaçla¬
maktadır.
Bilimin, böyle bir çaba süresince ön plana çıkacak olan öğeleri hangileri¬
dir? Enazmdan sunuş sırasma göre, ilk olarak yöntem yönergelerinin, çeşitli
türde bilimsel sorular içinbir tek esaslı sonuç belirlemekte kendi başlarına
yetersiz kalmaları gelmektedir. Elektrik veya kimya dallarının kapsadığı gö¬
rüngüleri incelemesi söylenen bir kişi, bu dallardan haberdar değilse, ama bi¬
limselliğin ne demek olduğunu biliyorsa, birbiriyle bağdaşmayan bir sürü
mümkün sonuçtan herhangi birine, hem de kabul edilebilir yollardan varma
şansına gene de sahiptir. Bukabul edilebilir olanaklar arasında gerçekte vara¬
cağı sonuç da, büyük olasılıkla başka konulardadaha önce edindiği deneyim¬
ler, araştırması sırasmda meydanagelen rastlantılar ve kendi kişisel özellikle¬
ri tarafmdan belirlenecektir. Sözgelişi, böyle bir kişi kimya yahut elektrik
alanındaki çalışmalarında, yıldızlar hakkında ne tür inançlara yer vermiştir.
Yeni çalışma alanıyla ilgili olarak akla gelebilecek birçok deney arasından
önce hangisini uygulamayı seçer? Ve nihayet, sonuçta elde ettiği karmaşık
görüngünün hangi öğeleri ona kimyasal değişiminveya elektrik kaynaşmala¬
rım doğasmı aydmlatmaya özellikle elverişli gözükür? Buna benzer sorularm
yanıtları, hiç değilse birey için, ama bazen bütün bir bilim çevresi içinbile,
çoğunlukla bilimsel gelişmeyi belirleyentemel unsurlardır. Örnek verecek
olursak, kitabınİkinci Bölümü’nde de göreceğimiz gibi, çoğu bilimingeliş¬
mesindeki ilk aşamaların en temel özelliği, doğa üzerine birbirinden farklı
birçok görüşün sürekli olarak yarışmalarıydı: üstelik bunlarm hepsinin aşağı
yukarı bağdaştığı ve her birininkısmen türetilmiş olduğu bilimsel gözlem ve
yöntem ilkeleri aynıydı- Dolayısıylabu çeşitli ‘okulları’ birbirlerindenayıran
etken şu ya da bu yöntem hatası değildi, yani hepsinin aynı ölçüde ‘bilimsel’
olduğu kabul ediliyordu: esas fark bunlarındünyayı görüş tarzlarında ortak
hiç bir ölçütün olmaması ve bu ayrı dünyalarda farklı şekillerde bilim yap¬
malarıydı. Aslında gözlem ve deneyim, bilimsel inançların sınırını ciddi şe¬
kilde kısıtlıtutabilir ve tutmalarıdır da, aksi halde bilim olmaz, ama bu tür
inançlarınherhangi bir parçasını kendi başlarına belirleyemezler. Kişisel ve
tarihsel rastlantıların bileşimindenoluşan ve görünürde keyfi gibi duran bir
öge, belli bir zamandaki belli bir bilim çevresi tarafmdan benimsenen inanç¬
larındaima temel malzemesi olmuştur ve olacaktır.
Ancak, bukeyfilik öğesi, herhangi bir bilimsel topluluğun, devir almış ol¬
duğu belli bir inançlar dizisi olmadan uygulamayapabileceği anlamına gel¬
mez. Yahut da söz konusu topluluğun herhangi bir zamanda kendini gerçek48
ten bağlam ış olduğu tikel kavram lar yapının önemini azaltmaz. Bir bilim
çevresi bazı sorulara sağlam yamtlar bulduğu kanısma varmadıkça, esas araştırmanın başlaması söz konusu değildir. Bunlara birkaç örnek verelim: evreni
oluşturan temel öğeler nelerdir? Bunlar birbirleriyle ve insan duyulan ile nasıl etkileşirler? Bu tür öğeler hakkmda sorulması yerinde sorular ve bunlara
çözüm aramak için kullanılması gereken teknikler hangileridir? Hiç değilse
olgunlaşmış bilimlerde, bunlara benzer sorularm yamtları (ya da yanıt yerine
geçebilecek Önermeler) Öğrenciyi, mesleki uygulamaya hazırlayan ve yetkili
kılan çıraklık eğitim iyle ayrılmaz şekilde kaynaşmışlardır. Bu eğitim hem
ciddi hem de katı olduğu için, söz konusu yanıtların bilimsel düşünen zihin
üzerinde derin bir etkisi olagelmiştir. Bu etkiyi yapabilmeleri de, gerek olağan araştırma etkinliğinin kendine özgü verimliliğini, gerek belli bir zamanda işleyişinin aldığı yönü açıklayabilmemizi sağlayan başlıca etkendir. III, IV
ve V. Bölümlerde, olağan bilimi incelerken, sonuç olarak bu tür araştırmayı,
doğadaki ham m alzem enin, yani görüngülerin, mesleki eğitimce sağlanan
kavramsal kalıplara dökülmesi için zorlu ve özverili bir çaba şeklinde betimlemeyi önereceğiz. Aynı zamanda da bu kalıplarm tarihsel oluşumlan ve sonraki gelişmelerindeki keyfilik öğesi ne olursa olsun, araştırmanın bu tür kalıplar olmadan da işleyip İşleyemeyeceği sorusunu soracağız.
Ama bu keyfilik öğesi gene de vardır ve bilimsel gelişme üzerinde önemli
bir etkisi olmuştur. Bu etkiyi, VI, VII ve VIII. Bölümlerde ayrmtılı olarak inceleyeceğiz. Olağan bilim, yani, çoğu bilim adammm kaçınılmaz olarak hemen hemen tüm zamanını içinde harcadığı etkinlik, bilim topluluğunun dünyanm gerçekte nasıl olduğunu bildiği varsayımı üzerine kurulu bir tanımdır.
Bilimsel çabanın başansı da büyük ölçüde topluluğun bu varsayımı gerektiğinde hatırı sayılır bir bedel ödeme pahasına savunmaktaki kararlılığından
ileri gelmektedir. Olağan bilim, kendi ana ilkelerini esasta sarsıcı bulduğu temel yenilikleri bastırmaktan kaçınmaz. Ama gene de, bağlı olduğu bu ilkeler
bir keyfilik öğesi taşıdıkları sürece, olağan araştırmanın kendi öz doğası zaten yeniliğin uzun zaman baskı altmda kalmamasmı sağlıyor demektir. Bazen
olağan bir sorun, yani, bilinen kurallar ve işlemler sayesinde çözümlenebilmesi gereken bir sorun, topluluğun o-konudaki en yetenekli uzmanlarımn dahi teliarlı yüklenmelerine karşı direnç gösterebilir. Başka durumlarda, olağan araştırma amacıyla tasarlanmış ve gerçekleştirilm iş bir araç beklenen
tarzda iş görmeyerek, ısrarlı çabalara karşm mesleki beklentilere ayak uydurması sağlanamayan bir garipliğin ortaya çıkmasma neden olabilir. Olağan bilim bunun gibi veya başka tarzlarda, sürekli olarak raymdan çıkar. Çıktığı zaman da, yani, uğraş var olan bilimsel uygulama geleneklerini yıkacak derecede aykırı belirtilerden kaçamaz duruma geldiğinde, bilim çabasını sonunda
yepyeni bir ilkeler bütününe ve yeni bir bilim yapma temeline götürecek olan
olağanüstü arayışlar başlam ış demektir. M esleki ilkelerdeki bu kaymanın
meydana geldiği olağanüstü durumlar, bu denemede bilimsel devrimler olarak anacağımız olaylardır ve bu devrimler, geleneğe bağlı olağan bilim faaliyetinin gelenek yıkan tamamlayıcılarıdır.
Bilim sel devrim lerin en açık seçik örnekleri, bilimsel gelişmenin ünlü
aşamaları arasmda daha önceden de çoğu kez ‘devrim’ olarak nitelendirilmiş
olanlandır. Bu nedenle, bilimsel devrimlerin doğasını ilk kez doğrudan ince49
ten bağlamış olduğu tikel kavramlar yapının önemini azaltmaz. Bir bilim
çevresi bazı sorulara sağlam yanıtlar bulduğukanısınavarmadıkça, esas araş¬
tırmanın başlaması söz konusu değildir. Bunlarabirkaç ömek verelim: evreni
oluşturan temel öğeler nelerdir? Bunlar birbirleriyle ve insanduyulan ilena¬
sıl etkileşirler? Bu tür öğeler hakkında sorulması yerinde sorular ve bunlara
çözüm aramak içinkullanılması gereken teknikler hangileridir? Hiç değilse
olgunlaşmış bilimlerde, bunlara benzer soruların yanıtları (ya da yanıt yerine
geçebilecek Önermeler) Öğrenciyi, mesleki uygulamayahazırlayanve yetkili
kılançıraklık eğitimiyle ayrılmaz şekilde kaynaşmışlardır. Bueğitim hem
ciddi hem de katıolduğu için, söz konusu yanıtların bilimsel düşünen zihin
üzerinde derin bir etkisi olagelmiştir. Buetkiyi yapabilmeleri de, gerek ola¬
ğan araştırma etkinliğinin kendine özgü verimliliğini, gerek belli bir zaman¬
da işleyişininaldığı yönü açıklayabilmemizi sağlayan başlıca etkendir. Ill,IV
ve V. Bölümlerde, olağan bilimi incelerken, sonuç olarak bu tür araştırmayı,
doğadaki ham malzemenin, yani görüngülerin, mesleki eğitimce sağlanan
kavramsal kalıplara dökülmesi içinzorlu ve özverili bir çaba şeklinde betim¬
lemeyi önereceğiz. Aynı zamanda da bukalıplarıntarihsel oluşumları ve son¬
raki gelişmelerindeki keyfilik öğesi ne olursa olsun, araştırmanın bu tür ka¬
lıplar olmadan da işleyip işleyemeyeceği sorusunu soracağız.
Ama bukeyfilik öğesi gene de vardır ve bilimsel gelişme üzerinde önemli
bir etkisi olmuştur. Buetkiyi, VI, VII ve VIII. Bölümlerde ayrıntılı olarak in¬
celeyeceğiz. Olağan bilim, yani, çoğu bilim adammm kaçınılmaz olarak he¬
men hemen tüm zamanını içinde harcadığı etkinlik, bilim topluluğunun dün¬
yanın gerçekte nasıl olduğunu bildiği varsayımı üzerine kurulu bir tanımdır.
Bilimsel çabanın başarısı da büyük ölçüde topluluğun bu varsayımı gerekti¬
ğinde hatırı sayılır bir bedel ödeme pahasına savunmaktaki kararlılığından
ileri gelmektedir. Olağanbilim, kendi ana ilkelerini esasta sarsıcı bulduğu te¬
mel yenilikleri bastırmaktankaçınmaz. Ama gene de, bağlı olduğu bu ilkeler
bir keyfilik öğesi taşıdıkları sürece, olağan araştırmanın kendi öz doğası za¬
ten yeniliğinuzunzaman baskı altmdakalmamasını sağlıyor demektir. Bazen
olağan bir sorun, yani, bilinenkurallar ve işlemler sayesinde çözümlenebil¬
mesi gereken bir sorun, topluluğun oÿ konudaki enyetenekli uzmanlarının da¬
hi tetoarlı yüklenmelerine karşı direnç gösterebilir. Başka durumlarda, ola¬
ğan araştırma amacıyla tasarlanmış ve gerçekleştirilmiş bir araç beklenen
tarzda iş görmeyerek, ısrarlı çabalarakarşm mesleki beklentilere ayak uydur¬
ması sağlanamayan bir garipliğinortaya çıkmasına nedenolabilir. Olağan bi¬
lim bunungibi veya başka tarzlarda, sürekli olarak rayındançıkar. Çıktığı za¬
manda, yani, uğraş var olan bilimsel uygulamageleneklerini yıkacak derece¬
de aykırı belirtilerdenkaçamaz duruma geldiğinde, bilim çabasını sonunda
yepyeni bir ilkeler bütününeve yeni bir bilim yapma temeline götürecek olan
olağanüstü arayışlar başlamış demektir. Mesleki ilkelerdeki bu kaymanın
meydana geldiği olağanüstü durumlar, bu denemede bilimsel devrimler ola¬
rak anacağımız olaylardır ve budevrimler, geleneğe bağlı olağan bilim faali¬
yetinin gelenek yıkan tamamlayıcılarıdır.
Bilimsel devrimlerin en açık seçik örnekleri, bilimsel gelişmenin ünlü
aşamaları arasında daha önceden de çoğu kez ‘devrim’ olarak nitelendirilmiş
olanlarıdır. Bunedenle, bilimsel devrimlerin doğasını ilk kez doğrudan ince49
leyeceğimiz IX ve X ’uncu Bölümlerde, bilimsel gelişmedeki büyük dönüm
noktalarını ve bunlan çağnştıran isimleri tekrar tekrar ele alacağız; Copemicus, Nevvton, Lavoisier, Einstein. Bunlar, bilimsel devrimlerin ne olup ne olm adıklarını, hiç değilse fizik bilim lerinin tarihinde yer alan birçok diğer
olaydan yahut isimden daha büyük bir açıklıkla sergilemektedirler. Her biri
bilim^^topluluğunun, bir zamanlar en büyük saygmın duyulduğu bir kuramı
redde^dip, yerine onun tersini benimsemesini gerektirmiştir. Her birinin ardından, bilimsel inceleme alanma giren sorunlarda ve nelerin kabul.edilebilir s o -.
runlar, nelerin geçerli çözümler olduğunu belirlemek için meslekte baş vurulan ölçütlerde büyük değişim meydana.gelmiştir. Nihayet, her biri bilimsel
düş gücünü, bizi son tahlilde içinde bilimsel çalışma yapılan dünyanm artık
bambaşka bir dünya olduğunu söylemeye zorlayacak kadar köklü bir dönüşüme uğratmıştır. Bu tür değişiklikler ve hemen her zaman beraberlerinde getirdikleri çatışmalar, bilimsel devrimleri tanımlayan başlıca özelliklerdir.
Bu özellikleri en açık seçik haliyle, diyelim ki, Nevvton devriminde yahut
kimyasal devrimde bulabiliyoruz. Ama aynı özelliklerin, bu denli açıklıkla
devrimci olmayan diğer birçok olaydan da çıkartılabileceği savını bu denemeye temel olarak aldık. MaxweU’in denklemleri, etkiledikleri çok daha dar
meslek çevresi için, Einstein’ınkiler kadar devrimciydi ve aym derecede direnmeyle karşılaşmıştı. Ortaya atılmakta olan diğer yeni kuramlar da, uzmanlık alanını rahatsız ettikleri yetkili bilim adamlarından düzenli şekilde ve
kendi açılarından halçlı olarak aynı tepkiyi görmektedir. Yeni bir kuram bu
insanlar için o zamana kadar olağan bilim uygulamasını düzenlemiş olan kuralların değişmesi anlamma gelir. Bu nedenle yeni bir kuram, uygulama alanı
ne denli özel olursa olsun, çok ender olarak hatta hiçbir zaman hazırda bilinenlere basit bir ilave olmakla kalmaz. Benimsenmesi önceki kuramlarm yeniden kurulmasmı ve önceki olguların da yeniden değerlendirilmesini gerektirir, ki bu da tek bir kişi tarafmdan ve bir çırpıda gerçekleştirildiği pek az görülen, özde devrimci bir süreçtir. Halbuki tarihçilerin söz dağarcığı, devrimi
tek başına bir olay gibi göstermeye daha yatkmdır. Böyle geniş bir sürecin tarihini kesin olarak saptamakta çektikleri güçlüğe bu nedenle şaşmamak gerekir.
Baş gösterdikleri alanın uzmanları üzerinde devrimci etki yapan bilimsel
olayların yalnızca yeni kuram buluşlarmdan ibaret olduğunu söyleyemeyiz.
Olağan bilimi yönlendiren ilkeler sadece evrenm hangi tür nesneleri içerdiğini değil, bunun uzantısı olarak, hangi tür nesneyi içermediğini de belirler.
Her ne kadar konu daha geniş bir tartışmayı gerektiriyorsa da, şimdüik’ diyebiliriz ki bunun sonucu olarak oksijen yahut X-ışınlan gibi görüngülerin keşfedilişi, bilim adamının dünyasmdaki eşyaya sadece bir madde daha eklemekle kalmaz. Keşifin etkisi sonunda gene aym kapıya çıkar, ama o zamana
kadar m eslek topluluğu geleneksel deney işlemlerini yeniden gözden geçirmiş ve bu esnada da dünya ile alışverişinde kullandığı kuramsal yapıyı farklı
bir düzeye çoktan aktarmış olacaktır. Bilimsel olgu ve kuram, kavramsal olarak birbirlerinden ayrılamazlar, ayrılsalar bile bu ancak tek bir olağan-bilimsel uygulama geleneği içinde yapılabilir. Beklenmedik bir keşifin getirdiği
yeniliğin yalnızca olgular düzeyinde kalmayışının ve olgun yahut kuramda
meydana gelen temel değişikliklerin bilim adamının dünyasını nicel olarak
50
leyeceğimiz IXve X’uricu Bölümlerde, bilimsel gelişmedeki büyük dönüm
noktalarım ve bunları çağrıştıran isimleri tekrar tekrar ele alacağız: Coperni¬
cus, Newton, Lavoisier, Einstein. Bunlar, bilimsel devrimlerin ne olup ne ol¬
madıklarını, hiç değilse fizik bilimlerinintarihinde yer alan birçok diğer
olaydan yahut isimdendaha büyük bir açıklıkla sergilemektedirler. Her biri
bilim topluluğunun, bir zamanlar en büyük saygmın duyulduğu bir kuramı
reddedip, yerine onuntersini benimsemesini gerektirmiştir. Her birininardın¬
dan, bilimsel incelemealanına giren sorunlarda ve nelerinkabul edilebilir so- .
runlar, nelerin geçerli çözümler olduğunu belirlemek için meslekte baş vuru¬
lan ölçütlerde büyük değişim meydana.gelmiştir. Nihayet, her biri bilimsel
düş gücünü, bizi son tahlilde içinde bilimsel çalışma yapılan dünyanın artık
bambaşkabir dünya olduğunu söylemeye zorlayacak kadar köklübir dönüşü¬
me uğratmıştır. Butür değişiklikler ve hemenher zamanberaberlerindegetir¬
dikleri çatışmalar, bilimsel devrimleri tanımlayan başlıca özelliklerdir.
Bu özellikleri en açık seçik haliyle, diyelim ki,Newtondevriminde yahut
kimyasal devrimde bulabiliyoruz. Ama aynı özelliklerin, bu denli açıklıkla
devrimci olmayan diğer birçok olaydan da çıkartılabileceği savını bu dene¬
meye temel olarak aldık. Maxwell’indenklemleri, etkiledikleri çok daha dar
meslek çevresi için, Einstein’ınkiler kadar devrimciydi ve aynı derecede di¬
renmeylekarşılaşmıştı. Ortayaatılmaktaolandiğer yeni kuramlar da, uzman¬
lık alanını rahatsız ettikleri yetkili bilim adamlarından düzenli şekilde ve
kendi açılarından halçlı olarak aynı tepkiyi görmektedir. Yeni bir kuram bu
insanlar içino zamana kadar olağan bilim uygulamasını düzenlemiş olan ku¬
ralların değişmesi anlamına gelir. Bunedenle yeni bir kuram, uygulama alanı
ne denli özel olursa olsun, çok ender olarak hatta hiçbir zaman hazırda bili¬
nenlere basit bir ilave olmakla kalmaz. Benimsenmesi önceki kuramlarınye¬
nidenkurulmasını ve önceki olguların da yeniden değerlendirilmesini gerek¬
tirir, kibuda tek bitkişi tarafından ve bir çırpıda gerçekleştirildiği pek az gö¬
rülen, özde devrimci bir süreçtir. Halbuki tarihçilerin söz dağarcığı, devrimi
tek başına bir olay gibi göstermeye daha yatkındır. Böylegeniş bir sürecinta¬
rihini kesinolarak saptamakta çektikleri güçlüğe bu nedenle şaşmamak gere¬
kir.
Baş gösterdikleri alanın uzmanları üzerinde devrimci etki yapan bilimsel
olayların yalnızca yeni kuram buluşlarından ibaret olduğunu söyleyemeyiz.
Olağan bilimi yönlendiren ilkeler sadece evrenin hangi tür nesneleri içerdiği¬
ni değil, bunun uzantısı olarak, hangi tür nesneyi içermediğini de belirler.
Her ne kadar konu daha geniş bir tartışmayı gerektiriyorsa da, şimdilik’ diye¬
biliriz ki bunun sonucu olarak oksijen yahut X-ışınlan gibi görüngülerinkeşfedilişi, bilim adamının dünyasmdaki eşyaya sadece bir madde daha ekle¬
mekle kalmaz. Keşifinetkisi sonunda gene aym kapıya çıkar, ama o zamana
kadar meslek topluluğu geleneksel deney işlemlerini yeniden gözden geçir¬
miş ve bu esnada da dünya ilealışverişinde kullandığı kuramsal yapıyı farklı
bir düzeye çoktanaktarmış olacaktır. Bilimsel olgu ve kuram, kavramsal ola¬
rak birbirlerindenayrılamazlar, ayrılsalar bile bu ancak tek bir olağan-bilimsel uygulama geleneği içinde yapılabilir. Beklenmedik bir keşifingetirdiği
yeniliğin yalnızca olgular düzeyinde kalmayışının ve olgun yahut kuramda
meydana gelen temel değişikliklerin bilim adamının dünyasını nicel olarak
50
zenginleştirdiği gibi, nitel olarak da değiştirebilmesinin nedeni budur.
ilerideki sayfalarda, bilimsel devrimlerin doğasınıo bu geniş anlamıyla
kavranışını canlandırmaya çalıştık. Bu anlam genişlenmesi elbette alışrjagelmiş kullanımı biraz zorlam ^tadır. Ama ben gene de keşiflerden bile devrim
olarak bahsetmeye devam edeceğim, çünkü bunların yapısı ile, sözgelişi, bir
Kopernik devrimi arasında ilişki kurabilme olanağı dahi, bu genişletilmiş
kavrayışı önemsemem için yeterlidir. Buraya kadar olan tartışmamızda, birbirini tamamlar nitelikteki olağan-bilim ve bilimsel-devrim düşüncelerinin
ilerideki dokuz bölüm boyunca nesil geliştirileceği hakkmda yeterince fikir
verdik sanırım. Denemenin kalan kısmında ise son olarak üç merkezi somyu
ele almaya çalışacağız. X I’inci Bölüm, ders kitaplan geleneğini tartışm’ak yoluyla, bilimsel devrimler! fark etmenin daha önceleri neden bu kadar zor olduğunu incelemektedir. XII nci Bölüm’de, eski olağan-bilimsel geleneğin izleyicileri ile yeniliğin peşinden gidenler arasındaki devrimci rekabet’betim■
lenmiştir. Böylece bilimsel araştırma üzerine geliştirilecek yeni bir kuramda
alışılmış bilim imgemizin bize öğrettiği doğrulama ya da yânhşlama işlemlerinin yerini alması gereken süreç incelenmiş olacaktır. Çünkü, bilim topluluğunun kesimleri arasındaki bu rekabet, önceleri kalrul edilmiş bir kuramın
sonradan reddedilmesi yahut yerine bir yenisinin benimsenmesi ile sonuçlanan hemen hemen tek tarihsel süreçtir. Nihayet, XIII üncü Bölüm’de, devrim
yoluyla gelişmenin, bilimsel ilerlemenin görünürde benzersiz ve tek olan doğası ile nasıl bağdaşabildiği sorusunu soracaktır. Ne var ki, bu deneme böyle
bir soruya verilecek yanıtm ana hatlarmdan fazlasmı belirleyemez, çünkü söz
konusu yanıt bilim sel topluluğun bazı özellikleri üzerinde çok daha fazla
araştırma ve inceleme gerektirmektedir.
Kuşkusuz bazı okurlar daha şimdiden salt tarihsel incelemenin, burada
amaçlanan türden bir kavramsal dönüşümü nasıl olup da gerçekleştirebileceğini merak etmişlerdir. Bunu gereğince yapamayacağmı akla getirecek kadar
çok sayıda ikilikle karşı karşıya olduğumuz doğrudur ve üstelik tarihin sadece ve sadece betimleyici bir bilim dalı olduğu da çok sık tekrarlanmış bir kanıdır. Ama yukarıda özetle değindiğim iz savlar büyük çoğunlukla yorum
yapmaya ve sadece bazen kural belirlemeye yönelik görüşlerdir. Her ne kadar kullandığım genellemelerin birçoğu bilim adamuiın toplumsal psikolojisi
ve tabii sosyolojisi üzerineyse de, vardığım sonuçlarm hiç değilse birkaçı geleneksel anlamıyla mantığm ve epistemolojinin alanma girmektedir. Dahası,
bundan önceki satır başmda, çağımızm en etkili ayınmı olan, bir şeyin keşfedilmesi bağlamı ile bir şeyin doğrulanması bağlamları arasmdaki ay mm kuralmı da çiğnediğim samlabilir, O zaman, bu kadar farkh uğraş ve kaygıların
bir araya konmasmdan derin bir karmaşa dışmda ne elde edilebileceği sorusu
akla gelebilir.
Söz konusu ayrımlar ve benzerleri ile beslenmiş bir aydm olarak, taşıdıkları önemin ve gücün şimdikinden daha fazla farkında olmam zaten olanaksızdır. Hatta uzun yıllar bu ayırımların bizzat bilginin doğasından ileri geldiklerini sandım ve hâlâ da, gereği gibi yeniden biçimlendirildiklerinde, bize
çok önemli bir şey öğretebileceklerine inanıyorum. Ama bu ilke ve ayırımları, bilginin kazanıldığı yahut kabul edildiği ve benimsendiği gerçek durumlara üstünkörü bile olsa uygulama çabalarımın sonunda, olağanüstü sorunsal
51
zenginleştirdiği gibi, nitel olarak da değiştirebilmesininnedeni budur.
ilerideki sayfalarda, bilimsel devrimlerin doğasının bu geniş anlamıyla
kavranışını canlandırmaya çalıştık. Bu anlam genişlençesi elbette alışıjagelmiş kullanımı biraz zorlamaktadır. Ama ben gene de keşiflerdenbiledevrim
olarak bahsetmeye devam edeceğim, çünkü bunların yapısı ile, sözgelişi, bir
Kopernik devrimi arasında ilişki kurabilme olanağı dahi, bu genişletilmiş
kavrayışı önemsemem içinyeterlidir. Buraya kadar olan tartışmamızda, bir¬
birini tamamlar nitelikteki olağan-bilim ve bilimsel-devrim düşüncelerinin
ilerideki dokuz bölüm boyunca nesil geliştirileceği hakkındayeterince fikir
verdik sanırım. Denemeninkalankısmında ise son olarak üç merkezi soruyu
ele almaya çalışacağız. Xl’inci Bölüm, ders kitapları geleneğini tartışrrîak yo¬
luyla, bilimsel devrimleri fark etmenin daha önceleri neden bukadar zor ol¬
duğunu incelemektedir. XII nci Bölüm’de, eski olağan-bilimsel geleneğin iz¬
leyicileri ile yeniliğin peşinden gidenler arasındaki devrimci rekabet’betim
lenmiştir. Böylece bilimsel araştırma üzerine geliştirilecek yeni bir kuramda
alışılmış bilim imgemizin bize öğrettiği doğrulama ya da yânlışlama işlemle
rininyerini alması gereken süreç incelenmiş olacaktır. Çünkü, bilim toplulu¬
ğunun kesimleri arasındaki burekabet, önceleri kalıul edilmiş bir kuramın
somadan reddedilmesi yahut yerine bir yenisinin benimsenmesi ile sonuçla¬
nanhemenhemen tek tarihsel süreçtir. Nihayet,XIII üncü Bölüm’de, devrim
yoluyla gelişmenin, bilimsel ilerlemeningörünürde benzersiz ve tek olan do¬
ğası ilenasıl bağdaşabildiği sorusunu soracaktır. Ne var ki, bu deneme böyle
bir soruya verilecek yanıtın ana hatlarından fazlasını belirleyemez, çünkü söz
konusu yanıt bilimsel topluluğun bazı özellikleri üzerinde çok daha fazla
araştırma ve inceleme gerektirmektedir.
Kuşkusuz bazı okurlar daha şimdiden salt tarihsel incelemenin, burada
amaçlanan türden bir kavramsal dönüşümü nasıl olup da gerçekleştirebilece¬
ğini merak etmişlerdir. Bunu gereğince yapamayacağını akla getirecek kadar
çok sayıda ikiliklekarşı karşıya olduğumuz doğrudur ve üstelik tarihin sade¬
ce ve sadece betimleyici bir bilim dalı olduğu da çok sık tekrarlanmış bir ka¬
nıdır. Ama yukarıda Özetle değindiğimiz savlar büyük çoğunlukla yorum
yapmaya ve sadece bazenkural belirlemeye yönelik görüşlerdir. Her ne ka¬
dar kullandığım genellemelerin birçoğubilim adamının toplumsal psikolojisi
ve tabii sosyolojisi üzerineysede, vardığım sonuçların hiç değilse birkaçı ge¬
leneksel anlamıyla mantığınve epistemolojinin alanına girmektedir. Dahası,
bundan önceki satır başında, çağımızınen etkili ayırımı olan, bir şeyin keşfe¬
dilmesi bağlamı ile bir şeyin doğrulanması bağlamları arasındaki ayırım ku¬
ralını da çiğnediğim sanılabilir. O zaman, bu kadar farklı uğraş ve kaygıların
bir araya konmasındanderin bir karmaşa dışmda neelde edilebileceği sorusu
akla gelebilir.
Söz konusu ayrımlar ve benzerleri ilebeslenmiş bir aydrn olarak,taşıdık¬
ları önemin ve gücün şimdikinden daha fazla farkında olmam zaten olanak¬
sızdır. Hatta uzun yıllar bu ayırımların bizzat bilginindoğasından ileri gel¬
diklerini sandım ve hâlâ da, gereği gibi yeniden biçimlendirildiklerinde, bize
çok önemli bir şey öğretebileceklerine inanıyorum. Ama bu ilke ve ayırımla¬
rı, bilgininkazanıldığı yahut kabul edildiği ve benimsendiği gerçek durumla¬
ra üstünkörü bile olsa uygulama çabalarımın sonunda, olağanüstü sorunsal
bir nitelik taşıdıklarını gördüm. Bunlar, bilimsel bilgi türünün incelenmesinden önce yer alması gereken temel mantık ve yöntem ayırımları değillerdir.
Tersine, çözümlemek için ortaya sürüldükleri sorulara geleneksel olarak verilmiş bir dizi temel yanıtın bütünleyici uzantılarıdır. Bu tanımdaki döngü,
söz konusu ilkeleri geçersiz kılan bir döngü değildir, ama bir rakamın parçaları olduklarmm kanıtıdır ve böylelikle her alanda kuramlara düzenli olarak
yöneltilen eleştirel incelemeyi onlara da yöneltmemizi sağlayabilir. Eğer bu
ilke ve ayırımların salt soyutlamadan öte bir içerikleri olacaksa, o zaman bu
içeriğin, açıklığa kavuşturmaları beklenen verilere ilişkin olarak gözlenmeleri yoluyla ortaya çıkarılması gerekmektedir. Böyle olunca, bilim tarihinin bilgi kuram larını rahatlıkla uygulayabileceğimiz türde görüngülere kaynaklık
edebileceğinden kuşku duyabilir miyiz?
52
bir nitelik taşıdıklarını gördüm. Bunlar, bilimsel bilgi türünün incelenmesin¬
den önce yer alması gereken temel mantık ve yöntem ayırımları değillerdir.
Tersine, çözümlemek içinortaya sürüldükleri sorulara geleneksel olarak ve¬
rilmiş bir dizi temel yanıtın bütünleyici uzantılarıdır. Butanımdaki döngü,
söz konusu ilkeleri geçersiz kılanbir döngü değildir, ama bir rakamınparça¬
ları olduklarının kanıtıdır ve böylelikleher alanda kuramlara düzenli olarak
yöneltilen eleştirel incelemeyi onlara da yöneltmemizi sağlayabilir. Eğer bu
ilkeve ayırımların salt soyutlamadan öte bir içerikleri olacaksa, o zaman bu
içeriğin, açıklığa kavuşturmaları beklenenverilere ilişkinolarak gözlenmele¬
riyoluyla ortaya çıkarılması gerekmektedir. Böyleolunca, bilim tarihininbil¬
gi kuramlarınırahatlıkla uygulayabileceğimiz türde görüngülere kaynaklık
edebileceğinden kuşkuduyabilir miyiz?
£0
II. OLAĞAN b i l i m e GİDEN YOL
‘Olağan bilim ’ deyimi, bu denemede, geçmişte kazamimış bir ya da daha
fazla bilimsel başarı üzerine sağlam olarak oturtulmuş araştırma anlamında
kullanılmaktadır. Söz konusu başarılar belli bir bilim çevresinin, uygulamanm sürekliliğini sağlamak üzere bir süre için temel kabul ettiği bilimsel ilerlemelerdir. Günümüzde bu başarılar temel veya ileri düzeydeki bilimsel ders
kitaplan tarafmdan, ender olarak ilk ortaya çıktıklan biçimde ama tüm özellikleriyle aktarılmaktadır. Bu ders kitapları kabul edilmiş olan kuramsal yapıyı yorumlar, hemen hemen bütün başanh uygulamalarmı ömelder ve bu uygulamaları ömek gözlem ve deneylerle karşılaştırırlar. Bu tür kitaplar 19’uncu Yüzyıldan itibaren (ve hatta bazı yeni olgunlaşan bilimlerde daha bile yakm zamanlarda) yaygınlaşmaya başlamadan önce, bilim dünyasının birçok
ünlü klasiği benzer bir işlevi yerine getiriyordu. Aristoteles’in Physica eseri,
Ptolem y’nin A lm agest’i, Nevvton’un Principia ve Opticks eserleri, Franklin’in Electricity, Lavoisier’nin Chemistry ve Lyell’in Geolgy kitapları, bütün
bunlar ve diğer yapıtlar, belli bir araştırma alanmda geçerli sayılan somnlarm
ve yöntemlerin gelecekte uygulama yapacak kuşaklar için tanımlanmasmda
uzun süre hizmet gördüler. Bunu yapabilmelerini de iki can alıcı özelliğe sahip olmalarma borçluydular: her birinin temsil ettiği başarı ya da ilerleme, rakip bilimsel etkinlüc tarzlârma bağlanmış olanları çevrelerinden koparıp kendilerine çekecek kadar yeni ve benzersizdi. Aynı zamanda da, çeşitli birçok
sorunun çözümünü, yeniden oluşacak bir topluluğun ilerideki çabalarına bırakacak kadar açık uçluydu, yani daha da yeni gelişmelere açıktı.
Bu iki özelliği paylaşan başarılar için bundan sonra ‘paradigma’ terimini
kullanacağım, ki bu terim ‘olağan bilim ’ deyimiyle yakmdan bağlantılıdır.
Bunu kullanmaktaki amacım, kabul edilmiş bazı gerçek bilimsel uygulama örneklerinin -yasa, kurum, uygulama ve bilimsel araçlarm hepsini kapsayan örneklerin- iç tutarlıhğma sahip tikel araştırma geleneklerinin kaynaklandığı birer model olduklarmı göstermektir. Tarihçinin ‘Ptolemy (yahut Copernicus)
Astronomisi’, ‘Aristoteles (yahut Nevvton) Dinamiği, ‘nesnecik optiği’ veya
‘dalga optiği’, v.s. başlıklan altmda betimlediği de sözünü ettiğim bu geleneklerdir. Yukanda açıklama amacıyla saydığımız örneklerden daha uzmanlaşmış
olanlar da dahil, paradigmalarm incelenmesi, öğrenciyi ileride içinde uygulama yapacağı bilim topluluğunun üyesi olmaya hazırlayan en esaslı unsurdur.
Bu çevrede birlikte ç^ şa c a ğ ı insarüarm da kendi araşturoa alanlarmm temelini aynı somut modellerden öğrendikleri için, öğrencinin gelecekte yapacağı
53
II.OLAĞAN BİLİMEGİDEN YOL
‘Olağan bilim’ deyimi, bu denemede, geçmişte kazanılmış bir ya da daha
fazla bilimsel başarı üzerine sağlam olarak oturtulmuş araştırma anlamında
kullanılmaktadır. Söz konusu başarılar belli bir bilim çevresinin, uygulama¬
nın sürekliliğini sağlamak üzere bir süre içintemel kabul ettiği bilimsel iler¬
lemelerdir. Günümüzde bubaşarılar temel veya ileri düzeydeki bilimsel ders
kitaplarıtarafından, ender olarak ilk ortaya çıktıkları biçimde ama tüm özel¬
likleriyleaktarılmaktadır. Buders kitapları kabul edilmiş olankuramsal yapı¬
yı yorumlar, hemenhemen bütünbaşanh uygulamalarım örnelcler ve bu uy¬
gulamaları örnek gözlem ve deneylerle karşılaştırırlar. Butür kitaplar 19’uncu Yüzyıldan itibaren (ve hatta bazı yeni olgunlaşan bilimlerdedaha bileya¬
lanzamanlarda) yaygınlaşmaya başlamadan önce, bilim dünyasının birçok
ünlüklasiği benzer bir işlevi yerine getiriyordu. Aristoteles’in Physicaeseri,
Ptolemy’nin Almagest’i, Newton’un Principia ve Opticks eserleri, Franklin’inElectricity,Lavoisier’nin Chemistry ve Lyell’inGeolgy kitapları, bütün
bunlar ve diğer yapıtlar, belli bir araştırma alanında geçerli sayılan sorunların
ve yöntemlerin gelecekte uygulama yapacak kuşaklar içintanımlanmasında
uzun süre hizmet gördüler. Bunu yapabilmelerini de iki canalıcı özelliğe sa¬
hipolmalarına borçluydular: her birinintemsil ettiği başarı ya da ilerleme, ra¬
kipbilimsel etkinlik tarzlarına bağlanmış olanları çevrelerinden koparıp ken¬
dilerine çekecek kadar yeni ve benzersizdi. Aynı zamanda da, çeşitli birçok
sorunun çözümünü, yeniden oluşacak bir topluluğun ilerideki çabalarına bı¬
rakacak kadar açık uçluydu, yani daha da yeni gelişmelere açıktı.
Buiki özelliği paylaşan başarılar içinbundan sonra ‘paradigma’ terimini
kullanacağım, ki bu terim ‘olağan bilim’ deyimiyle yakmdan bağlantılıdır.
Bunukullanmaktaki amacım, kabul edilmiş bazı gerçek bilimsel uygulamaör¬
neklerinin -yasa, kurum, uygulamave bilimsel araçların hepsini kapsayan ör¬
neklerin- iç tutarlılığına sahip tikel araştırma geleneklerinin kaynaklandığı bi¬
rer model olduklarını göstermektir. Tarihçinin ‘Ptolemy (yahut Copernicus)
Astronomisi’, ‘Aristoteles (yahut Newton) Dinamiği, ‘nesnecik optiği’ veya
‘dalga optiği’, v.s. başlıkları altmda betimlediği de sözünü ettiğim bu gelenek¬
lerdir. Yukarıda açıklama amacıyla saydığımız örneklerdendaha uzmanlaşmış
olanlar da dahil, paradigmaların incelenmesi, öğrenciyi ileride içinde uygula¬
ma yapacağı bilim topluluğunun üyesi olmaya hazırlayanen esaslı unsurdur.
Buçevrede birlikteçalışacağıinsanlarında kendi araştırma alanlarının temeli¬
ni aynı somut modellerdenöğrendikleri için, öğrencinin gelecekte yapacağı
53
uygulamanın esas hakkmda açık bir anlaşmazlığa yol açması uzak bir olasılıktır. Yaptıkları araştırma ortak bir paradigma üzerine kurulu olan insanlar bilimsel uygulamada aym kurallara ve ölçütlere bağlıdır. Bu bağlılık ve bunun
sonucu ortaya çıkan fikir birliği/olağan bilimin, yani başka bir deyişle, belli
bir araştırma geleneğinin doğması ve süregitmesinin önkoşullandır.
Paradigma kavramı bu denemede sık sık daha iyi tamdığımız çeşitli fikirlerin yerine geçeceği için, kullamma sunulmasmı gerektiren nedenler üzerine
biraz daha açıklama yapmamız gerekmektedir. Mesleki bütün gereklerin hareket merkezi olarak ele alınan somut bir bilimsel başarıya, aynı başarıdan
soyutlanarak elde edilecek yasalar, kuramlar ve çeşitli görüş açıları karşısmda neden bir öncelik tanınmaktadır? Böyle bir mantıksal öncelik tanman ortak paradigma, bilimsel gelişmeyi inceleyen bir kimse için hangi anlamda temel birimi meydana getirir ve bu birim onun yerine işlev yapabilecek kendi
mantıksal öğelerine (atomlatma) neden indirgenemez? Beşinci Bölüm’de bu
sorularla karşılaştığım ız zaman, bu ve benzeri sorulara verilecek yanıtların
hem olağan bilimin hem de buna bağh olan paradigma kavramının anlaşılması için zemin olduğunu göreceğiz. Yalnız, daha Soyut olan böyle bir tartışmayı yapmadan önce, işlerlik halindeki paradigmalarm ve olağan bilimin örneklerini iyice tanımış olmamız gerekiyor. Özellikle bu kardeş kavramlann ikisini de açıklığa kavuşturacak bir gözleme işaret ederek, paradigmalar olmadan
da, ya da en azmdan yukarıda bahsettiklerimiz kadar bağlayıcı ve tartışmasız
paradigmalar olmadan da bir tür büimsel araştırma yapılabileceğini söylemeliyiz. A slında, bir paradigm anm kurulm ası ve bu sayede daha kapalı ve
u zm an laşm ış a ra ştırm a y a p ılab ilm esi, h e rh a n g i b ir b ilim sel d alın
gelişmesinde olgunlaşmanın göstergeleridir.
Eğer tarihçi seçtiği herhangi bir ilintili görüngüler topluluğu hakkında bilimin bugün sahip olduğu bilginin oluşumunu geriye doğru izleyecek olursa,
büyük olasılıkla bizim burada fiziksel optiğin tarihinden örneklediğimiz şu
gelişme örüntüsünün aşağı yukarı bir benzerine rastlayacaktır; günümüz fizik
ders kitapları öğrenciye ışığm fotonlardan oluştuğunu, yani kuantum mekaniğinin yasalarına uyan ve hem dalgaların hem de madde parçaeıklarmm bazı
niteliklerini taşıyan nesnelerden meydana geldiğini söylemededir. Araştırma
da bu tanıma göre, daha doğrusu bu sözlü tanımın türetildiği daha esaslı matematik nitelemeye uygun olarak ilerler. Ancak, ışığm bu tarzda nitelendirilmesinin henüz yarım yüzyıllık ömrü bile yoktur. Bu tanımlama yüzyılımızm başlarında Planek, Einstein ve diğerleri tarafmdan geliştirilmeden önce fizik kitapları, kökeni On dokuzuncu Yüzyıl başlarmda Young ve Frensnel’in optik
konusundaki yazılanna kadar varan bir paradigmadan kaynaklanmış bazı görüşler doğrultusunda, ışığın transverse* dalgalardan oluştuğu öğretisini yayıyorlardı. Üstelik dalga kuramı optik bilimiyle uğraşanlarm büyük çoğunluğunu kazanarak beninsenmiş olan dıramlarm ilki de değildi. Bu alan için geçerli
sayılan paradigmayı 18’inci yüzyılda Newton’un Opticks eseri sağlamıştı ve
bu yapıt ışığm madde cisimciklerinden ibaret olduğunu savunuyordu. İlk dalga kuramcılarmm aksine, o devrin fizikçileri ışık parçaeıklarmm katı cisimlere
(*) Parçacıkların titreşim yönünün dalganın ilerlediği yöne dik açılı olduğu bir dalga türü C.N.
(1) Joseph Priestly, The History and Present State of Discoveries Relating to Vision., Light and
Colours (Londra 1772) (Görme Duyusu, Işık ve Renklere ilişkin Keşiflerin Tarihi ve Bugünkü Durum, Londra 1772), S. 385-390.
54
uygulamanınesas hakkındaaçık bir anlaşmazlığa yol açması uzak bir olasılık¬
tır. Yaptıkları araştırma ortak bir paradigma üzerine kurulu olan insanlar bi¬
limsel uygulamada aynı kurallara ve ölçütlere bağlıdır. Bubağlılık ve bunun
sonucu ortaya çıkan fikir birliği, olağan bilimin, yani başka bir deyişle, belli
bir araştırma geleneğinin doğması ve süregitmesinin önkoşullarıdır.
Paradigma kavramı bu denemede sık sık daha iyi tanıdığımız çeşitli fikir¬
lerinyerine geçeceği için, kullanıma sunulmasını gerektiren nedenler üzerine
biraz daha açıklama yapmamız gerekmektedir. Mesleki bütün gereklerin ha¬
reket merkezi olarak ele alınan somut bir bilimsel başarıya, aynı başarıdan
soyutlanarak elde edilecek yasalar, kuramlar ve çeşitli görüş açıları karşısın¬
da neden bir öncelik tanınmaktadır? Böyle bir mantıksal öncelik tanınan or¬
tak paradigma, bilimsel gelişmeyi inceleyen bir kimse içinhangi anlamda te¬
mel birimi meydana getirir ve bu birim onun yerine işlev yapabilecek kendi
mantıksal öğelerine (atomlafına) neden indirgenemez? BeşinciBölüm’de bu
sorularla karşılaştığımız zaman, bu ve benzeri sorulara verilecek yanıtların
hem olağanbiliminhem de buna bağlı olanparadigmakavramınınanlaşılma¬
sı içinzemin olduğunu göreceğiz. Yalnız, daha Soyut olan böyle bir tartışma¬
yı yapmadan önce, işlerlik halindeki paradigmalarınve olağan biliminörnek¬
lerini iyice tanımış olmamız gerekiyor. Özellikle bu kardeş kavramlarınikisi¬
ni de açıklığa kavuşturacak bir gözleme işaret ederek, paradigmalar olmadan
da, ya da en azından yukarıda bahsettiklerimiz kadar bağlayıcı ve tartışmasız
paradigmalar olmadan da bir tür bilimsel araştırma yapılabileceğini söyleme¬
liyiz. Aslında, bir paradigmanın kurulması ve bu sayede daha kapalı ve
uzmanlaşmış araştırma yapılabilmesi, herhangi bir bilimsel dalın
gelişmesinde olgunlaşmanın göstergeleridir.
Eğer tarihçi seçtiği herhangi bir ilintili görüngüler topluluğu hakkında bi¬
liminbugün sahip olduğu bilgininoluşumunu geriye doğru izleyecek olursa,
büyük olasılıkla bizim burada fiziksel optiğin tarihinden örneklediğimiz şu
gelişme örüntüsünün aşağı yukarı bir benzerine rastlayacaktır: günümüz fizik
ders kitapları öğrenciye ışığınfotonlardan oluştuğunu, yani kuantum mekani¬
ğinin yasalarına uyan ve hem dalgaların hem de madde parçacıklarınuı bazı
niteliklerini taşıyan nesnelerden meydanageldiğini söylemektedir. Araştırma
da bu tanıma göre, daha doğrusu bu sözlü tanımın türetildiği daha esaslı mate¬
matik nitelemeyeuygunolarak ilerler. Ancak, ışığınbutarzda nitelendirilme¬
sininhenüz yarim yüzyıllık ömrü bileyoktur. Butanımlama yüzyılımızın baş¬
larında Planck,Einsteinve diğerleri tarafından geliştirilmeden önce fizik ki¬
tapları, kökeni On dokuzuncu Yüzyıl başlarında Young ve Frensnel’inoptik
konusundaki yazılarına kadar varan bir paradigmadan kaynaklanmış bazı gö¬
rüşler doğrultusunda, ışığıntransverse* dalgalardan oluştuğu öğretisini yayı¬
yorlardı. Üstelik dalga kuramı optik bilimiyle uğraşanların büyük çoğunluğu¬
nukazanarak beninsenmiş olan kuramların ilki de değildi. Bu alan içingeçerli
sayılan paradigmayı 18’inci yüzyıldaNewton’un Opticks eseri sağlamıştı ve
bu yapıt ışığın madde cisimciklerinden ibaret olduğunu savunuyordu. İlk dal¬
ga kuramcılarınınaksine, o devrinfizikçileri ışık parçacıklarınınkatı cisimlere
(“) Parçacıkların titreşim yönünün dalganın ilerlediği yöne dik açılı olduğu bir dalga türü C.N.
(1) Joseph Priestly, The History and Present State of Discoveries Relating to Vision., Light and
Colours (Londra 1772) (Görme Duyusu, Işık ve Renklere ilişkin Keşiflerin Tarihi ve Bugünkü Du¬
rum, Londra 1772), S. 385-390.
54
çarptıkları zaman yarattıklan basmcm kanıtlarmı aramakla meşguldüler. (1)
Fiziksel optiğin paradigmalarmda meydana gelen bu dönüşümler birer bilimsel devrimdir ve devrim yoluyla sürekli olarak bir paradigmadan diğerine
geçiş olgun bilimin alışılmış gelişim çizgisidir. Ancak bu çizgi Newton’dan
önceki devirlere özgü bir durum değildi. Bizi burada esas ilgilendiren de bu
zıtlıktır. En uzağımızdaki Antik Çağdan 17’nci Yüzyıla kadar hiçbir devirde
ışığm niteliği konusunda yaygm olarak kabul edilen bir görüş olmamıştı. Bunun yerine birbiriyle yarış İıalinde birtakım okullar ve bunların içinde daha
da ufak bölünmeler vardı ve hepsi de ya Epikürcü, Aristotelesci ya da Platoncu kuramlardan birinin değişik tarzdaki benzerlerini benimsemişlerdi. Bir
kısmı ışığı madde cisimlerinden çıkan parçacıklar olarak görüyordu; diğer bükesim için ışık, cisimler ile göz arasmda yer alan fiziksel ortamın belli bir değişime uğramasıydı. Bir başka topluluk ise, ışığı fiziksel ortam ile gözün çıkardığı bir madde arasındaki etkileşim olarak açıklıyordu ve bunun dışında
daha birçok bileşim ve yorum vardı. Bu okulların her biri belli bir metafizik
görüşle olan ilişkisinden güç almaktaydı ve her biri bağlı olduğu paradigmanın gözlemleri arasından, kendi kuramı hangi optik görüngüler kümesini en
iyi açıklayabihyorsa onu ön palana çıkarıyordu. Diğer gözlemler yeri geldikçe geliştirilen yaklaşmalarla ele alınıyor yahut da ileriki araştuma aşamalarmda çözülebilecek çetin sorunlar olarak bir kenera ayrılıyordu. (2)
Sonıında Neavton’un hemen hemen rakipsiz olarak kabul gören ilk fiziksel
optik paradigması haline getirdiği bu kavramlar, görüngüler ve teknikler bütününe, sözünü ettiğiıhiz bu okullarm hepsinin çeşitli zamanlarda önemli katkıları oldu. Dolayısıyla bu değişik okulların hiç değilse en yaratıcı üyelerini
de içine almayan bir bilim adamı tanımlaması orılânn bugünkü ardıllarını da
dışarıda bırakmış olur. Çünkü bu insanlar tam anlamıyla bilim adamıydılar.
Ama Newton’dan öncela fiziksel optiğin bir değerlendirmesini inceleyen kişi, bu alandaki uygulayıcıların gerçek bilim adamlan olmalanna karşm, çalışmalarımn toplam sonucunun tam olarak bilim sayılamayacağı yargısma varabilir. Hiçbir ortak inanç bütününü varsaymak olanağı bulunmadığı için, fiziksel optik konusunu inceleyen her yazar işe baştan başlayıp çalışma alanını
yeniden inşa etmek zorunda kalıyordu. Bunu yaparken de temel alacağı gözlem ve deneyleri seçmekte belli ölçüde özgürdü, çünkü her optik kuramcısının kendisini kullanm ak ve açıklamak zorunda hissedeceği türde standart
yöntemler yahut görüngüler yoktu. Bu koşullar altında üretilen kitaplardaki
tartışmalar da ister istemez doğaya olduğu kadar diğer okullann üyelerine de
yöneltiliyordu. Aynı türde bir yapı günümüzün birçok yaratıcı alanmda da
görülebileceği gibi, önemli keşif yahut icat koşullarm a ters düşen herhangi
bir yanı da yoktur. Ne var ki fiziksel optiğin Newton’dan sonra kazandığı ve
bugünkü başlıca doğa bilimlerinin de bize göstermekte olduğu gelişme çizgisi bu değildir.
Bilimin, evrensel olarak sahip çıkılan ilk paradigmasma kavuşmadan önceki gelişme tarzına ilişkin daha somut ve tanınmış bir örneği, on sekizinci
yüzyılm ilk yarısmda elektrik üzerine yapılmış araştırmalann tarihinde buluyoruz. Bu devirde neredeyse elektriğin niteliği üzerinde çalışan önemli de­
(2) Vasco Ronchi, Histoire de la Lumiere (Işık Tarihi) çev.Jean Taton Paris, 1956 1-4 üncü Bölümler,
55
çarptıkları zaman yarattıkları basıncınkanıtlarınıaramakla meşguldüler. (1)
Fiziksel optiğin paradigmalarında meydana gelen bu dönüşümler birer bi¬
limsel devrimdir ve devrim yoluyla sürekli olarak bir paradigmadan diğerine
geçiş olgun bilimin alışılmış gelişim çizgisidir. Ancak buçizgi Newton’dan
önceki devirlere özgü bir durum değildi. Bizi burada esas ilgilendirende bu
zıtlıktır. En uzağımızdaki Antik Çağdan 17’nci Yüzyıla kadar hiçbir devirde
ışığınniteliği konusunda yaygın olarak kabul edilen bir görüş olmamıştı. Bu¬
nun yerine birbiriyleyarış halinde birtakım okullar ve bunların içinde daha
da ufak bölünmeler vardı ve hepsi de ya Epikürcü, Aristotelesci ya da Platoncu kuramlardan birinindeğişik tarzdaki benzerlerini benimsemişlerdi. Bir
kısmıışığımadde cisimlerindençıkanparçacıklar olarak görüyordu; diğer bir
kesim içinışık, cisimler ilegöz arasında yer alan fiziksel ortamın belli bir de¬
ğişime uğramasıydı. Bir başka topluluk ise, ışığıfiziksel ortam ile gözün çı¬
kardığı bir madde arasındaki etkileşim olarak açıklıyordu ve bunun dışında
daha birçok bileşim ve yorum vardı. Bu okulların her biri belli bir metafizik
görüşle olan ilişkisinden güç almaktaydı ve her biri bağlı olduğu paradigma¬
nın gözlemleri arasından, kendi kuramı hangi optik görüngüler kümesini en
iyi açıklayabiliyorsa onu ön palanaçıkarıyordu. Diğer gözlemler yeri geldik¬
çe geliştirilen yaklaşımlarla ele alınıyor yahut da ileriki araştırma aşamaların¬
da çözülebilecek çetin sorunlar olarak bir kenera ayrılıyordu. (2)
Sonunda Newton’unhemenhemenrakipsiz olarak kabul gören ilk fiziksel
optik paradigması haline getirdiği bu kavramlar, görüngüler ve teknikler bü¬
tününe* sözünü ettiğimiz bu okulların hepsinin çeşitli zamanlarda önemli kat¬
kıları oldu. Dolayısıyla bu değişik okulların hiç değilse en yaratıcı üyelerini
de içme almayan bir bilim adamı tanımlaması onların bugünkü ardıllarını da
dışarıda bırakmış olur. Çünkü bu insanlar tam anlamıyla bilim adamıydılar.
Ama Newton’danönceki fiziksel optiğin bir değeriendirmesini inceleyenki¬
şi, bu alandaki uygulayıcılarıngerçek bilim adamları olmalanna karşın, çalış¬
malarınıntoplam sonucunun tam olarak bilim sayılamayacağı yargısma vara¬
bilir. Hiçbir ortak inaııç bütününü varsaymak olanağı bulunmadığıiçin,fizik¬
sel optik konusunu inceleyenher yazar işe baştan başlayıp çalışma alanını
yeniden inşa etmek zorunda kalıyordu. Bunu yaparken de temel alacağı göz¬
lem ve deneyleri seçmekte belli ölçüde özgürdü, çünkü her optik kuramcısı¬
nınkendisini kullanmak ve açıklamak zorunda hissedeceği türde standart
yöntemler yahut görüngüler yoktu. Bukoşullar altında üretilen kitaplardaki
tartışmalar da ister istemez doğaya olduğu kadar diğer okulların üyelerinede
yöneltiliyordu. Aynı türde bir yapı günümüzün birçok yaratıcı alanında da
görülebileceği gibi, önemli keşif yahut icat koşullarınaters düşen herhangi
bir yanı da yoktur. Ne var kifiziksel optiğin Newton’dan sonra kazandığı ve
bugünkü başlıca doğa bilimlerininde bize göstermekte olduğu gelişme çizgi¬
si bu değildir.
Bilimin, evrensel olarak sahip çıkılan ilk paradigmasınakavuşmadan ön¬
ceki gelişme tarzına ilişkindaha somut ve tanınmış bir örneği, on sekizinci
yüzyılın ilk yarısında elektrik üzerine yapılmış araştırmaların tarihinde bulu¬
yoruz. Bu devirde neredeyse elektriğin niteliği üzerinde çalışan önemli de¬
ls) Vasco Ronchi, Histoire de la Lumiere (Işık Tarihi) çev.Jean Taton Paris, 1956 1-4 üncü Bö¬
lümler.
55
neyci sayısı kadar elektrik kuramı vardı: Hauksbee, Gray, Desaguliers, Du
Fay, Nollett, Watson, Franklin ve diğerlerinin ortaya atmış oldukları çeşitli
elektrik kavram ları ortak bir özelliğe sahipti. Hepsi, kısmen de olsa, aynı
kaynaktan, devrin bütün araştırmalarına yön veren madde cisimcikleriyle ilgili mekanik felsefesinin bir dalmdan türetilmişlerdi. Bunun yanı sıra hepsi
gerçek bilimsel kuramların parçalarıydılar ve bu kuramlar hem deney ve gözlemlerden oluşturulmuşlardı, hem de kendileri bir ölçüde araştırma sırasında
ele alınacak ek sorunların seçimini ve yorumunu belirlemekteydiler. Ancak,
bütün deneylerin elektrik üzerine olmasma ve çoğu deneycilerin de birbirlerinin eserlerini okumuş olmalarma karşın kullandıkları kuramların benzerliği
‘akrabalık’tan öteye geçmiyordu. (3)
Öncü kuramlardan bir kısmı, 17’ nci Yüzyıl uygulamaları doğrultusunda,
elektrik yükler arasındaki çekimi ve sürtünme yoluyla elektrik oluşmasını
elektrikle ilgili en temel görüngüler olarak kabul etmişti. Bu toplulukta nesnelerin birbirlerini itmeleri olgusunu mekanik geri-tepmeye bağlı ikincil bir
sonuç olarak görmek eğilimi hâkimdi. Aynı zamanda Gray’in, elektrik iletkenliği denilen yeni buluşu üzerine hem tartışma hem de düzenli araştırma
yapmayı mümkün olduğu kadar ertelemek çabasındaydılar. Diğer ‘elektrikçiler’ ise (bu kendi kullandıkları terimdir) çekim ve itme güçlerinin, elektriğin
aym derecede temel göstergeleri olduklannı kabul ediyor, kuram ve araştırmalarmı da buna uyacak şekilde düzeltiyorlardı. (Aslında bu grup şaşılacak
kadar küçüktü – iki negatif yüklü nesnenin birbirlerini karşılıklı itmelerini
Franklin’in kuramı bile hiçbir zaman tam anlamıyla açıklayamamıştı.) Fakat
bunlar da elektrik iletkenliğinin etkilerini, en basit olanlar dışında, eşzamanlı
olarak açıklamakta en az birinci grup kadar güçlük çekiyorlardı. Ne var ki,
söz konusu bu etkiler bir üçüncü çevre için de başlangıç noktası olmuştu.
Bunlara göre elektrik, iletken olmayan nesnelerin çıkardığı gözle görülmeyen
bir salgı olmaktan çok, iletkenlerden rahatlıkla EÜrabilen bir çeşit ‘sıvı’ idi.
Ama bu topluluk da, bir zaman geldi, kendi kuramını birtakım çekicilik ve
iticilik etkileri ile bağdaştırmakta zorluklarla karşılaştı. Sonunda bütün bu etkilerin her birini aynı kolaylıkla açıklayabilen ve böylece gelecek ‘elektrikçi’
kuşağa araştırmaları için ortak bif paradigma sağlayabilecek (ve gerçekten de
sağlamış olan) tek kuram, yalnızca Franklin’in ve onun İzinden gidenlerin
çalışmaları sayesinde ortaya çıkabildi.
Uk paradigmalarma tarih-öncesinden beri sahip olan matematik ve astro-
(3) Duane Roller ve Duane H.O.Roller, The Development of the Concept of Electric. Charge:
Elecrtricity From the Greeks to Coulomb {Elektrik Yükü Kavramının Gelişimi; Yunanlılardan Coulomb’a Kadar Elektirk). Harvard, Deneysel Bilim Tarihçeleri Dizisi, Tarihçe 8, Cambridge, Massa., 1954; ve I.B. Colen, Franklin and Nevvton: An Inguuiry into Speculative Nevvtonian Experimental Science and Franklın’s VVork in Elertricity as an Example Thereof (Franklin ve Nevvton:
Nevvton’cu Kurgusal Deney-Bilimi üzerine Bir Soruşturma ve Örnek Olarak Franklin’in elektrik
Çalışmaları) Philadelphia 1956, 7-12 nci Bölümler. Metmde bu dipnotu izleyen satırbaşındaki
analitik ayrıntılardan bazılarını öğrencim John L, Heeilbron’un henüz basılmamış bir makalesirie
borçluyum. Bu makale basılana kadar, Franklin’in paradigmasının ortaya çıkışı hakkında biraz
daha geniş ve kesin bilgi için bkz. T.S., Kuhn, “The Function of Dogma in Scientific Research”
(Bilimsel Araştırmada Dogmanın İşlevi) adlı makale, Symposium on the History of Science, University of Oxford, July 9-15-1961 (Bilim Tarihi Sempozyumu, Oxford Üniversitesi, 9-15 Temmuz
1961) Derleyen A.C. Crombie. (Heinemann Educational Books Ltd. tarafından basılmak üzeredir.)
56
neyci sayısı kadar elektrik kuramı vardı: Hauksbee, Gray, Desaguliers, Du
Fay, Nollett, Watson, Franklin ve diğerlerinin ortaya atmış oldukları çeşitli
elektrik kavramları ortak bir özelliğe sahipti. Hepsi, kısmen de olsa, aynı
kaynaktan, devrin bütünaraştırmalarına yön veren madde cisimcikleriyle il¬
gili mekanik felsefesinin bir dalından türetilmişlerdi. Bununyanı sıra hepsi
gerçek bilimsel kuramlarınparçalarıydılar ve bukuramlar hem deney ve göz¬
lemlerden oluşturulmuşlardı, hem de kendileri bir ölçüde araştırma sırasında
ele alınacak ek sorunların seçimini ve yorumunu belirlemekteydiler. Ancak,
bütündeneylerinelektrik üzerine olmasına ve çoğu deneycilerinde birbirleri¬
nineserlerini okumuş olmalarına karşınkullandıkları kuramlarınbenzerliği
‘akrabalık’tan öteye geçmiyordu. (3)
Öncü kuramlardanbir kısmı, 17′ nci Yüzyıl uygulamaları doğrultusunda,
elektrik yükler arasındaki çekimi ve sürtünme yoluyla elektrik oluşmasını
elektrikle ilgili en temel görüngüler olarak kabul etmişti. Butoplulukta nes¬
nelerin birbirlerini itmeleri olgusunu mekanik geri-tepmeye bağlı ikincil bir
sonuç olarak görmek eğilimi hâkimdi. Aynı zamanda Gray’in, elektrik ilet¬
kenliği denilen yeni buluşu üzerine hem tartışma hem de düzenli araştırma
yapmayı mümkünolduğu kadar ertelemek çabasındaydılar. Diğer ‘elektrikçi¬
ler’ ise (bu kendi kullandıklarıterimdir) çekim ve itme güçlerinin, elektriğin
aynı derecede temel göstergeleri olduklarını kabul ediyor, kuram ve araştır¬
malarını da buna uyacak şekilde düzeltiyorlardı. (Aslında bu grup şaşılacak
kadar küçüktü – iki negatif yüklü nesnenin birbirlerini karşılıklıitmelerini
Franklin’inkuramı bilehiçbir zaman tam anlamıyla açıklayamamıştı.) Fakat
bunlar da elektrik iletkenliğininetkilerini, en basit olanlar dışında, eşzamanlı
olarak açıklamakta en az birinci grup kadar güçlük çekiyorlardı. Ne var ki,
söz konusu bu etkiler bir üçüncü çevre için de başlangıç noktası olmuştu.
Bunlaragöre elektrik,iletkenolmayannesnelerinçıkardığı gözle görülmeyen
bir salgı olmaktan çok, iletkenlerdenrahatlıklaakabilen bir çeşit ‘sıvı’ idi.
Ama bu topluluk da, bir zaman geldi, kendi kuramını birtakım çekicilik ve
iticilik etkileri ilebağdaştırmaktazorluklarla karşılaştı. Sonunda bütünbuet¬
kilerinher birini aynı kolaylıklaaçıklayabilen ve böylece gelecek ‘elektrikçi’
kuşağaaraştırmaları içinortak bin paradigmasağlayabilecek (ve gerçektende
sağlamış olan) tek kuram, yalnızca Franklin’inve onun izindengidenlerin
çalışmaları sayesinde ortaya çıkabildi.
İlk paradigmalarına tarih-öncesinden beri sahip olan matematik ve astro-
(3) Duane Roller ve Duane H.O.Roller, The Development of the Concept of Electric. Charge:
Elecrtricity From the Greeks to Coulomb (Elektrik Yükü Kavramının Gelişimi: Yunanlılardan Coulomb’a Kadar Elektirk), Harvard, Deneysel Bilim Tarihçeleri Dizisi, Tarihçe 8, Cambridge, Mas¬
sa., 1954; ve I.B. Colen, Franklin and Newton: An Inquuiry into Speculative Newtonian Experi¬
mental Science and Franklin’s Work in Elertricity as an Example Thereof (Franklin ve Newton:
Newton’cu Kurgusal Deney-Bilimi üzerine Bir Soruşturma ve Örnek Olarak Franklin’in elektrik
Çalışmaları) Philadelphia 1956, 7-12 nci Bölümler. Metinde bu dipnotu izleyen satırbaşındaki
analitik ayrıntılardan bazılarını öğrencim John L. Heeilbron’un henüz basılmamış bir makalesine
borçluyum. Bu makale basılana kadar, Franklin’in paradigmasının ortaya çıkışı hakkında biraz
daha geniş ve kesin bilgi için bkz. T.S., Kuhn, “The Function of Dogma in Scientific Research”
(Bilimsel Araştırmada Dogmanın İşlevi) adlı makale, Symposium on the History of Science, Uni¬
versity of Oxford, July 9-15- 1961 (Bilim Tarihi Sempozyumu, Oxford Üniversitesi, 9-15 Temmuz
1961) Derleyen A.C. Crombie. (Heinemann Educational Books Ltd. tarafından basılmak üzere¬
dir.)
56
nimiyi ve bir de, daha önceden olgunlaşmış uzmanlık dallanmn sonradan bölünmesi yahut bir araya gelmesiyle ortaya çıkan biyokimya gibi alanları bir
tarafa bırakacak olursak, yukarıda ana hatlarmı çizdiğimiz durumlar, tarihsel
açıdan ‘tipik’ sayılabilecek durumlardır. Gerçi, olaylara bu şekilde bakmakla
zaman içinde yayılmış olan tarihsel devinimleri “N ew ton’ yahut ‘Franklin’
gibi tek tek ve biraz da rastgele seçilmiş isimlerle özetleyerek biraz talihsiz
bir kolaycılığı sürdürmüş olabilirim , ama gene de benim düşünceme göre
baştan beri sözünü ettiklerimize benzer temel anlaşmazlıklar birçok bilim dalmm ‘kişiliğini’ bulmasmda etken olmuştur. Örnek verecek olursak, Aristoteles’ten önceki dinamik ve Arşimed’den önceki statik incelemeleri, Black’ten
önce yapılan ısı çalışm aları. Böyle ve B oerhaave’den evvel Kimya, Hutton’dan önceki tarihsel jeoloji hep böyle anlaşmazlıklara sahneydi. Biyolojinin bazı dallarmda örneğin kalıtım biüminde, evrensel olarak kabul gören ilk
paradigmalar henüz çok yenidir. Toplumbilimin hangi dallarmın ise bu tür
paradigmalara kavuşabildiği hala yanıtlanmamış bir soru olarak duruyor. Tarihe baktığımız zaman, araştırmada sağlam bir fikir birliğine giden yolun olağanüstü çetin olduğunu görüyoruz.
Ama tarih bize ayni zamanda, bu yolda rastlanan güçlüklerin nedenleri
hakkında da fikir vermektedir. Bir paradigmanm ya da paradigma adayınm
olmadığı yerde, belli bir bilimin gelişmesi ile uzaktan yakmdan jlintisi olabilecek bütün etkenlerin göreli önemlerini ayırt etme olanağı yoktur. Bunun sonucu olarak ilk aşamalardaki olgu biriktirme işlemi daha somaki bilimsel gelişmede görülenden çok daha fazla şansa bırafalmış bir etkinliktir. Üstelik az
çok gizli kalmış bilgilerin belli bir amaçla aranması için ortada herhangi bir
neden yoksa, başlangıç aşamasındaki olgu toplama işleminin doğal olarak
hazırda duran veri zenginliğiyle smırlı kalacağı görülür. Bu şekilde toplanan
olgu birikintisinin arasmda, sadece basit gözlem ve deneylere cevap verecek
türde olgular ve bir de,.tıp, takvimcilik ya da madencilik gibi yerleşik becerilere saklı kalmış olup da, yeniden ortaya çıkarılan veriler bulunabilir. Zaten,
teknolojinin yeni bilimlerin ortaya çıkınasmda her zaman hayati bir rol oynamış olmasmm nedeni de, zanaat türü becerilerin rastgele bulunamaycak, aksine kolayca erişilebilen ender olgu kaynaklarmdan biri oluşudur.
Fakat bu tip olgu toplanışı, birçok önemli bilimin başlangıcı için gerekli
olmasına karşın sonunda büyük bir karmaşa yaratmaktadır. Sözgelimi Pliniy’nin ansiklopedik yazılarını yahut da 17’ nci Yüzyılda Bacon’cu yaklaşımla yazılan doğa tarihçelerini inceleyen bir kimse de bunu rahatlıkla görebilir. Bu şekilde biriken eserlere insanm ne de olsa bilim demeye dili varmıyor. Bacon’cu yöntemle yazılmış ısı, renk, rüzgâr, madencilik vs. ‘tarihçeleri’
başka türlü gizli kalacak olan çeşitli bilgilerle doludur kuşkusuz. Ama yan
yana getirdiMeri olgularm bir kısmı sonradan oldukça işe yaradığı halde (örnek olarak karıştırmayla ısı kazanma yöntemi) diğerleri (örneğin tezek yığmlarmm çıkardığı ısı gibi) uzun süre bir kuramla bütünleştirilemeyecek kadar
karm aş^ kalmışlardır. (4) Ayrıca, hiçbir betimleme tam olamayacağı için, ortalama doğa tarihçelerinin o kılı kırk yaran geniş açıklamalarmda yer veıme-
(4) Isının doğal tarihi üzerine yazılmış denemeleri karşılaştırmak için bkz. Bacon, Novun Organum (Yeni Yöntem) The Works of Francis Bacon (Franciş Bacon’un eserleri) kitabında, derleyen
J. Spedding ve R.L. Ellis ve D.D. Heath. New York, 1869. 8’inci cilt. s. 179-203.
nimiyi ve bir de, daha önceden olgunlaşmış uzmanlık dallarının sonradan bö¬
lünmesi yahut bir araya gelmesiyle ortaya çıkan biyokimya gibi alanları bir
tarafa bırakacak olursak, yukarıda ana hatlarını çizdiğimiz durumlar, tarihsel
açıdan ‘tipik’ sayılabilecek durumlardır. Gerçi, olaylara bu şekilde bakmakla
zaman içinde yayılmış olan tarihsel devinimleri “Newton’ yahut ‘Franklin’
gibi tek tek ve biraz da rastgele seçilmiş isimlerle özetleyerek biraz talihsiz
bir kolaycılığı sürdürmüş olabilirim, ama gene de benim düşünceme göre
baştan beri sözünü ettiklerimize benzer temel anlaşmazlıklar birçok bilimda¬
lının ‘kişiliğini’ bulmasındaetken olmuştur. Örnek verecek olursak, Aristote¬
les’ten önceki dinamik ve Arşimed’den önceki statik incelemeleri, Plack’ten
önce yapılan ısı çalışmaları, Böyle ve Boerhaave’den evvel Kimya, Hutton’dan önceki tarihsel jeoloji hep böyle anlaşmazlıklara sahneydi. Biyoloji¬
ninbazı dallarında örneğin kalıtım biliminde, evrensel olarak kabul gören ilk
paradigmalar henüz çok yenidir. Toplumbilimin hangi dallarının ise bu tür
paradigmalara kavuşabildiği hala yanıtlanmamış bir soru olarak duruyor. Ta¬
rihebaktığımız zaman, araştırmada sağlam bir fikir birliğinegidenyolun ola¬
ğanüstü çetin olduğunu görüyoruz.
Ama tarih bize ayni zamanda, buyolda rastlanan güçlüklerin nedenleri
hakkında da fikir vermektedir. Bir paradigmanın ya da paradigma adayının
olmadığı yerde, belli bir bilimingelişmesi ileuzaktan yakından ilintisi olabi¬
lecek bütünetkenleringöreli önemlerini ayırt etme olanağı yoktur. Bununso¬
nucu olarak ilk aşamalardaki olgu biriktirme işlemi daha sonraki bilimsel ge¬
lişmede görülenden çok daha fazla şansa bırakılmış bir etkinliktir. Üstelik az
çok gizli kalmış bilgilerin belli bir amaçla aranması içinortada herhangi bir
neden yoksa, başlangıç aşamasındaki olgu toplama işleminindoğal olarak
hazırda duran veri zenginliğiyle sınırlı kalacağı görülür. Bu şekilde toplanan
olgu birikintisinin arasında, sadece basit gözlem ve deneylere cevap verecek
türde olgular ve bir de, tıp, takvimcilik ya da madencilik gibi yerleşik beceri¬
lere saklı kalmış olup da, yeniden ortaya çıkarılan veriler bulunabilir. Zaten,
teknolojinin yeni bilimlerinortaya çıkmasında her zaman hayati bir rol oyna¬
mış olmasının nedeni de, zanaat türü becerilerinrastgele bulunamaycak, ak¬
sine kolayca erişilebilen ender olgu kaynaklarındanbiri oluşudur.
Fakat bu tip olgu toplanışı, birçok önemli biliminbaşlangıcı içingerekli
olmasına karşın sonunda büyük bir karmaşa yaratmaktadır. Sözgelimi Pliniy’ninansiklopedik yazılarını yahut da 17′ nci Yüzyılda Bacon’cu yakla¬
şımla yazılan doğa tarihçelerini inceleyen bir kimse de bunu rahatlıkla göre¬
bilir. Bu şekilde birikeneserlere insanınne de olsa bilim demeye dili varmı¬
yor. Bacon’cuyöntemle yazılmış ısı,renk, rüzgâr, madencilik vs. ‘tarihçeleri’
başka türlü gizli kalacak olan çeşitli bilgilerledoludur kuşkusuz. Ama yan
yana getirdikleri olguların bir kısmı sonradan oldukça işe yaradığı halde (ör¬
nek olarak karıştırmayla ısıkazanma yöntemi) diğerleri (örneğintezek yığın¬
larınınçıkardığı ısı gibi) uzun süre bir kuramla bütünleştirilemeyecek kadar
karmaşık kalmışlardır. (4) Ayrıca, hiçbir betimleme tam olamayacağı için, or¬
talama doğa tarihçelerinin o kılıkırk yaran geniş açıklamalarında yer verme-
(4) Isının doğal tarihi üzerine yazılmış denemeleri karşılaştırmak için bkz. Bacon, Novun Organum (Yeni Yöntem) The Works of Francis Bacon (Francis Bacon’un eserleri) kitabında, derleyen
J. Spedding ve R.L. Ellis ve D.D. Heath. New York, 1869. 8’inci cilt. s. 179-203.
£7
ye lüzum görmedikleri aynntılar, nedense hep sonunda bilim adamlarının en
önemli buluşlarım aydmlatmış olanlardır. Örneğin elektriğin ilk ‘tarihçeleri’/
arasmda hemen hemen hiçbiri, oğuşturulmuş bir cam çubuğun elektrik çekimine kapılan saman parçasmm hemen tekrar geri teptiğinden söz etmez. Bu
olgu onlara elektrikle ilgili değil, mekanik bir etki gibi görünmüştür. (5) Dahası, sıradan olgu toplayıcısı eleştirel olmasını sağlaycak zaman ve araçlara
genellikle sahip olmadığmdan, doğa tarihçeleri çoğu kez, yukarıda sözü edilene benzer betimlemelerin yanmda, zıtları bir araya getirmek yahut serinletmek yoluyla ısı kazanmak gibi bugün doğrulama olanağım kesinlikle bulamadığımız varsayımlara da yer verirler. (6) Eski çağlardaki statik, dinamik
veya geometrisel optik ömelderinde olduğu gibi, önceden yerleşmiş kuramlardan bu denli az yararlanılarak toplanmış olguların, bir ilk paradigmanın
ortaya çıkmasına izin verecek kadar yeterli açıklık sağladığı ender rastlanan
bir durumdur.
Bir bilim dalının gelişmesindeki erken aşamalara özgü olan farklı görüş
okullarını yaratan da bu durumdur. Olguların seçimine, değerlendirilmesine
ve eleşterisine olanak veren bilinçli ya da bilinçsiz bir kuramsal ve yöntemsel
inanç yapısı olmaksızın hiç bir doğa tarihçesine anlam verilemez. Eğer bu
inanç yapısı daha başlangıçta olgularm toplanışma sızmamışsa -ki bu durumda toplanan zaten ‘katıksız olgu’dan öte bir şeydir- o zaman dışandan işe karışması, belki o sırada geçerli olan bir metafizik görüşten veya bir başka bilimden ödünç alınması, ya da kişisel ve tarihsel rastlantı sonucu edinilmesi
söz konusudur. Bu nedenle herhangi bir bilimin gelişmesindeki ilk aşamalar
sırasındaki değişik insanlarm, tek tek olmasa bile kapsam olarak aynı görüngülerle karşılaştıkları zaman bunları çok farklı şekillerde betimleyip yorumlamış olmalarma şaşmamak gerek. Bizi asıl şaşırtması gereken ve belki de incelik bakımmdan bilim dediğimiz alanlardan başka yerde bu kadar görülme-,
yen olgu, başlangıçtaki bu ayrılıklarm sonradan büyük ölçüde ortadan kalkabilmesidir.
Nitekim bu görüş aynlıkları gerçekten de hatırı sayılır ölçüde ve hatta görünürde bir daha ortaya çıkmamacasına kaybolmaktadır. Üstelik, kaybolmalarma genellikle neden olan etken paradigma-öncesi okullardan birinin üstün
gelmesidir ve bu galip okul kendine özgü inançlan ve önyargıları nedeniyle,
henüz başlandığı halde oldukça yoğunlaşan bu bilgi birikiminin sadece belli
kısımlarma ağırlık vermek durumundadır. Şu, elektriğin sıvı olduğunu sanan
ve dolayısıyla en çok ağırlığı iletkenliğe veren elektrikçiler, söylediklerimizin kusursuz bir örneğini oluşturmaktadırlar. Çekici ve itici güçlerin bilinen
çeşitliliğiyle asla baş edemeyecek bir yöntem olmasına karşın, söz konusu
inançları yüzünden birçoğu elektrik sıvısını şişelemeyi bile düşünmüşlerdir.
Bu çabalarm ilk meyvası olan Leyden Kavanozu, doğayı rastgele ya da basit
tarzda araştıran biri tarafından belki de hiçbir zaman bulunamayabilirdi, hal-
(5) Roller ve Roller, a.g.e, s. 14, 22, 28, 43. itme ile ilgili etkilerin tartışmasız olarak elektriğe ait
olgular olduğunun genel düzeyde tanınması burada belirtilen alıntılardan sonuncusunda kaydedilen çalışmadan sonra mürnkün omuştur.
(6) Bacon, a.g.e, s. 235, 337’de şöyle der; “Hafif ıhk su, tamamıyla soğuk sudan daha kolay donar.” Bu garip gözlemin daha önceki tarihi üzerine bir kısım açıklamalar için bkz,. Marshall Clagett, Giovanni Marliani and Late Medieval Physics (Giovanni Marliani ve Genç Dönem Orta Çağ
Fiziği) New York, 1941, 4 ncü Bölüm.
58
ye lüzum görmedikleri ayrıntılar, nedense hep sonunda bilim adamlarının en
önemli buluşlarını aydınlatmış olanlardır. Örneğin elektriğin ilk ‘tarihçeleri’ /
arasında hemen hemen hiçbiri, oğuşturulmuş bir cam çubuğun elektrik çeki¬
mine kapılan saman parçasınınhemen tekrar geri teptiğinden söz etmez. Bu
olgu onlara elektrikle ilgili değil, mekanik bir etki gibi görünmüştür. (5) Da¬
hası, sıradan olgu toplayıcısı eleştirel olmasını sağlaycak zaman ve araçlara
genellikle sahip olmadığmdan, doğa tarihçeleri çoğu kez, yukarıda sözü edi¬
lene benzer betimlemelerin yanında, zıtları bir araya getirmek yahut serinlet¬
mek yoluyla ısıkazanmak gibi bugündoğrulama olanağım kesinlikle bula¬
madığımız varsayımlara da yer verirler. (6) Eski çağlardaki statik, dinamik
veya geometrisel optik örneklerinde olduğu gibi, önceden yerleşmiş kuram¬
lardan bu denli az yararlanılarak toplanmış olguların, bir ilk paradigmanın
ortaya çıkmasına izinverecek kadar yeterli açıklık sağladığı ender rastlanan
bir durumdur.
Bir bilim dalının gelişmesindeki erken aşamalara özgü olan farklı görüş
okullarını yaratan da bu durumdur. Olguların seçimine, değerlendirilmesine
ve eleşterisine olanak veren bilinçli ya da bilinçsiz bir kuramsal ve yöntemsel
inanç yapısı olmaksızın hiç bir doğa tarihçesine anlam verilemez. Eğer bu
inanç yapısı daha başlangıçta olguların toplanışına sızmamışsa -ki budurum¬
da toplanan zaten ‘katıksız olgu’dan öte bir şeydir- o zaman dışarıdan işe ka¬
rışması, belki o sırada geçerli olan bir metafizik görüşten veya bir başka bi¬
limden ödünç alınması, ya da kişisel ve tarihsel rastlantı sonucu edinilmesi
söz konusudur. Bunedenle herhangi bir bilimingelişmesindeki ilk aşamalar
sırasındaki değişik insanların, tek tek olmasa bilekapsam olarak aynı görün¬
gülerle karşılaştıkları zaman bunları çok farklı şekillerde betimleyip yorum¬
lamış olmalarına şaşmamak gerek. Bizi asıl şaşırtması gereken ve belki de in¬
celik bakımından bilim dediğimiz alanlardan başka yerde bu kadar görülme¬
yen olgu, başlangıçtaki bu ayrılıkların sonradan büyük ölçüde ortadan kalkabilmesidir.
Nitekim bugörüş ayrılıkları gerçekten de hatırı sayılır ölçüde ve hatta gö¬
rünürde bir daha ortaya çıkmamacasına kaybolmaktadır. Üstelik, kaybolma¬
larına genellikle neden olan etken paradigma-öncesi okullardan birininüstün
gelmesidir ve bu galip okul kendine özgü inançları ve önyargıları nedeniyle,
henüz başlandığı halde oldukça yoğunlaşan bu bilgi birikiminin sadece belli
kısımlarına ağırlık vermek durumundadır. Şu, elektriğin sıvı olduğunu sanan
ve dolayısıyla en çok ağırlığı iletkenliğe veren elektrikçiler, söylediklerimi¬
zinkusursuz bir örneğini oluşturmaktadırlar. Çekici ve itici güçlerin bilinen
çeşitliliğiyle asla baş edemeyecek bir yöntem olmasına karşın, söz konusu
inançları yüzünden birçoğu elektrik sıvısını şişelemeyi bile düşünmüşlerdir.
Buçabaların ilk meyvasi olan Leyden Kavanozu, doğayı rastgele ya da basit
tarzda araştıran biri tarafından belki de hiçbir zaman bulunamayabilirdi, hal¬
is) Roller ve Roller, a.g.e, s. 14, 22, 28, 43. itme ile ilgili etkilerin tartışmasız olarak elektriğe ait
olgular olduğunun genel düzeyde tanınması burada belirtilen alıntılardan sonuncusunda kayde¬
dilen çalışmadan sonra mümkün omuştur.
(6) Bacon, a.g.e, s. 235, 337’de şöyle der; “Hafif ılık su, tamamıyla soğuk sudan daha kolay do¬
nar.” Bu garip gözlemin daha önceki tarihi üzerine bir kısım açıklamalar için bkz,. Marshall Clagett, Giovanni Marliani and Late Medieval Physics (Giovanni Marliani ve Genç Dönem Orta Çağ
Fiziği) New York, 1941, 4 ncü Bölüm.
58
buki bu araç, 1970’lerin başlarında en az iki araştumacı tarafmdan, birbirin
den bağımsız ve habersiz olarak geliştirilmişti. (7) Franklin, elektrik incele
melerinin hemen hemen başlangıcmdan itibaren bu garip ve sırasmda çok öğ
retici olabilen özel aygıtın sırrm ı çözmek kaygısmdaydı. Bunu başarmakh
da, kurammm bir paradigma olmasım sağlayan en etkili görüşlerden birini elde etmiş oldu, ki bu kuram aslında elektrik itme gücünün bilinen bütün örneklerini açıklamaktan henüz pek uzaktı. (8) Bir kuramm paradigma olarak
kabul edilmesi için elbette rakiplerinden güçlü görülmesi gerekir, ama kapsamma girebilecek bütün olguları açıklayamaz ve bunu yapması da zâten hiçbir
zaman beklenmez.
Elektriğin sıvı kurammm bu görüşe bağlı alt-çevre için yaptıklarmm aynını, Franklin’ci paradigma sonradan bütün elektrik araştırmacıları çevresine
yaygınlaştırdı. Yani, hangi deneylerin yapılmaya değer olduğunu, hangilerinin ise, elektriğin gerek sadece ikinci, gerekse tersine çok fazla karmaşık
olan göstergelerine yöneldikleri için yapılmalarma gerek olmadığmı öğretti,
aradgdd tek fark, ptıradigmanm bu işi daha etkili şekilde yapıbiimesiydi ve
bunun da nedeni Ibsmen, okullar-arası tartışmanın sona ermesiyle birlikte işi
hep baştan alma gereğinin de kalkm ası, kısmen de doğru yolda oldukları
inancmm bilim adamlarına daha kesin, daha uzmaşlaşmış ve kapsamlı çalışma yapma cesaretini vermiş olmasıydı. (9) Böylelüde elektrik görüngülerinin
ya herhangi bir tekiyle ya da tümüyle birden uğraşmak gereğinden kurtulan
bilim adamları çevresi, bir araya gelerek, önceden seçilmiş görüngülerle daha
ayrm tıh şekilde ilgilenmek ve çalışma için daha ilerlemiş araçlar tasarlayıp
bunları kendilerinden önce gelen elektrikçilerin yapabildiğinden çok daha
fazla ısrarlı ve düzenli tarzda kullamak olanağma kavuştu. Hem olgu toplanması hem de kuramsal gelişme, yönü belli, amaçlı faaliyetler haline geldi.
Elektrik araştırmalarmm etkisi ve işlerliği de buna bağlı olarak arttı ve giderek Francis Bacon’un şu keskin yöntem, önergesinin bir tür ‘toplumsal’ kanıtı
oldu: “Gerçek, hata yapana, karmaşaya düşenden daha yakmdır.” (10)
Büyük ölçüde yönlendirilmiş veya bir paradigma temeline oturtulmuş bu
tür araştırmanm nitelikleriyle bundan sonraki bölümde ilgileneceğiz, ama daha önce, ortaya çıkan paradigmanın belli bir bilim dalında uygulama yapan
çevrenin yapısını nasıl etkilediği üzerinde kısaca durmamız gerekiyor. Bir
doğa biliminin gelişiminde herhangi bir topluluk ya da birey, sonraki kuşak
bilim adamlarmm çoğunluğunu kendine çekebilecek düzeyde bir sentez yaratabildikleri zaman, diğer eski okullar yavaş yavaş ortadan yok olurlar. Bu
(7) Roller ve Roller, a.g.e., s. 51-54
(8) Sorunu yaratan olay, negatif yüklü nesnelerin birbirlerini karşılıklı olarak itmeleriydi. Bunun
için bkz, Cohen, a.g.e, s. 491-94, 531-43
(9) Franklin’ci kuramın kabul edilmesinin bütün tartışmaları sona erdirmediğini belirtmek gerekir,
1759’da Robert Symmer bu kuramın çift sıvılr şeklini ortaya attı ve bundan sonra elektrik dalı
uzun yıllar elektriğin tek ve çift sıvı olduğu görüşleri arasında bölündü. Ancak, bu konudaki tartışmalar, evrensel olarak kabul edilen bir başarının meslekte nasıl birlik yarattığı hakkında yukanda
söylediklerimizi kanıtlar niteliktedir. Bu noktada görüş ayrılığını sürdürmelerine karşın elektrikçiler kısa zamanda hiçbir deneysel çözümlemenin bu görüşleri yeterince ayırdedemeyeceği, dolayısıyla da ikisinin eşdeğerde olduğu sonucuna vardılar. Bundan sonra her iki okul da Franklin’ci
kuramın sağladığı bütün kolaylıklardan yararlanabilecek duruma geldi gerçekte de böyle oldu,
(a.g.e. s, 543-46, 548-54)
(10) Bacon, a.g.e., s 210.
59
buki bu araç, 1970’lerinbaşlarında en az iki araştırmacı tarafından, birbirin
den bağımsız ve habersiz olarak geliştirilmişti. (7) Franklin, elektrik incele
melerininhemenhemen başlangıcındanitibarenbu garip ve sırasında çok öğ
retici olabilen özel aygıtın sırrını çözmek kaygısmdaydı. Bunu başarmakh
da, kuranımınbir paradigma olmasım sağlayan en etkili görüşlerden birini el¬
de etmiş oldu, ki bu kuram aslında elektrik itme gücünün bilinen bütün ör¬
neklerini açıklamaktan henüz pek uzaktı. (8) Bir kuramınparadigma olarak
kabul edilmesi içinelbette rakiplerindengüçlü görülmesi gerekir, ama kapsa¬
mına girebilecek bütünolguları açıklayamaz ve bunu yapması da zaten hiçbir
zaman beklenmez.
Elektriğinsıvı kuramınınbugörüşe bağlı alt-çevre içinyaptıklarının aynı¬
nı, Franklin’ci paradigma sonradan bütün elektrik araştırmacıları çevresine
yaygınlaştırdı. Yani, hangi deneylerin yapılmaya değer olduğunu, hangileri¬
nin ise, elektriğin gerek sadece ikinci, gerekse tersine çok fazla karmaşık
olan göstergelerine yöneldikleri içinyapılmalarına gerek olmadığını öğretti.
aradaki tek fark, paradigmanın bu işi daha etkili şekilde yapıbilmesiydi ve
bunun da nedeni kısmen, okullar-arası tartışmanın sona ermesiyle birlikte işi
hep baştan alma gereğinin de kalkması, kısmen de doğru yolda oldukları
inancınm bilim adamlarına daha kesin, daha uzmaşlaşmış ve kapsamlı çalış¬
ma yapma cesaretini vermiş olmasıydı. (9) Böylelikleelektrik görüngülerinin
ya herhangi bir tekiyle ya da tümüyle birdenuğraşmak gereğinden kurtulan
bilimadamları çevresi, bir araya gelerek, önceden seçilmiş görüngülerle daha
ayrmtılı şekilde ilgilenmek ve çalışma içindaha ilerlemiş araçlar tasarlayıp
bunları kendilerinden önce gelen elektrikçilerin yapabildiğinden çok daha
fazla ısrarlı ve düzenli tarzda kullamak olanağına kavuştu. Hem olgu toplan¬
ması hem de kuramsal gelişme, yönü belli, amaçlı faaliyetler haline geldi.
Elektrik araştırmalarının etkisi ve işlerliği de buna bağlı olarak arttı ve gide¬
rek Francis Bacon’un şu keskin yöntem önergesinin bir tür ‘toplumsal’ kanıtı
oldu: “Gerçek, hata yapana, karmaşayadüşenden daha yakındır.” (10)
Büyük ölçüde yönlendirilmiş veya bir paradigma temeline oturtulmuş bu
tür araştırmanın nitelikleriylebundansonraki bölümde ilgileneceğiz, ama da¬
ha önce, ortaya çıkan paradigmanın belli bir bilim dalında uygulama yapan
çevrenin yapısını nasıl etkilediği üzerinde kısaca durmamız gerekiyor. Bir
doğa biliminingelişiminde herhangi bir topluluk ya da birey, sonraki kuşak
bilimadamlarınınçoğunluğunu kendineçekebilecek düzeyde bir sentez yara¬
tabildikleri zaman, diğer eski okullar yavaş yavaş ortadan yok olurlar. Bu
(7) Roller ve Roller, a.g.e., s. 51-54
(8) Sorunu yaratan olay, negatif yüklü nesnelerin birbirlerini karşılıklı olarak itmeleriydi. Bunun
için bkz. Cohen, a.g.e, s. 491-94, 531-43
(9) Franklin’ci kuramın kabul edilmesinin bütün tartışmaları sona erdirmediğini belirtmek gerekir.
1759’da Robert Symmer bu kuramın çift sıvılr şeklini ortaya attı ve bundan sonra elektrik dalı
uzun yıllar elektriğin tek ve çift sıvı olduğu görüşleri arasında bölündü. Ancak, bu konudaki tartış¬
malar, evrensel olarak kabul edilen bir başarının meslekte nasıl birlik yarattığı hakkında yukarıda
söylediklerimizi kanıtlar niteliktedir. Bu noktada görüş ayrılığını sürdürmelerine karşın elektrikçi¬
ler kısa zamanda hiçbir deneysel çözümlemenin bu görüşleri yeterince ayırdedemeyeceği, dola¬
yısıyla da ikisinin eşdeğerde olduğu sonucuna vardılar. Bundan sonra her iki okul da Franklin’ci
kuramın sağladığı bütün kolaylıklardan yararlanabilecek duruma geldi gerçekte de böyle oldu.
(a.g.e. s. 543-46,548-54)
(10) Bacon, a.g.e., s 210.
59
yok oluş kısmen üyelerinin yeni paradigmaya yönelmesi yüzünden meydana
gelir. Şu ya da bu eski görüşe bağlı kalanlar daima vardır elbet, ama bunlar
da zamanla meslek çevresinde silinirler ve çalışmalarına kimse kulak asmaz
olur. Yeni paradigma beraberinde, bilim alanmm yepyeni ve daha katı bir tanımını getirdiği için, çalışmalarını bu yeni tanıma uydurmayı beceremeyen
ya da uydurmak istemeyenler ya tek başlarma devam etmek ya da başka bir
çevreye bağlanmak zorundadır. (11) Tarihsel olarak, bu tip bilim adamlarmm
sonradan her biri bugünkü özel bilimler haline gelen felsefe dallarmda takılı
kalmış olduklarını söyleyebiliriz. Bu söylenenlerin de akla getireceği gibi,
önceleri sadece doğayı incelemeye merakı olan bir topluluğun, bir mfesleğe
ya da hiç olmazsa bir bilgi dalma dönüşmesi için bazan bir paradigmanm kabul edilm esi dahi tek başına yeterli olabiknektedir. Varlık nedenleri kendi
dışlarmda bir toplumsal gereğe dayalı olan tıp, teknoloji ve hukuk gibi dallar
dışında, çoğu bilimlerde uzmanlaşmış yaymcılığm oluşması, uzman demeklerinin kurulması ve o bilimin eğitim alanmda hak ettiği yere kavuşması genellikle bilim topluluğunun tek bir paradigmayı ilk kez kabul etmesiyle birlikte düşünülmüş adımlardır. Hiç değilse, bilim uzmanlığmda kurumsal bir
yapmm bir buçuk asm önce ilk olarak gelişmeye başladığı devir ile uzmanlaşmanın bütün yönleriyle kendine özgü bir parlaklığa ulaştığı yakın zamanlar
arasmda geçen süre içinde dummun böyle olduğunu söyleyebiliriz.
Bilimsel çevrenin daha katı bir tanım altma girmesinin elbet başka sonuçları da vardır. Bilimle uğraşan birey, bir paradigmayı varsaydıktan sonra, artık en önemli çalışm alarını yaparken alanı baştan aşağı yeniden kurmaya,
başlangıç ilkelerinden yola çıkarak ortaya attığı her kavramın kullanılışını
haWı göstermeye kalkışmak zomnda değildir. Bu daha çok ders kitabı yazanların işidir. Bu m etinler oluşturulduktan sonra, yaratıcı bilim adamı araştırmaya onlarm bıraktığı yerden devam edeceği için, konusunu ilgilendiren doğal görüngülerin en ince ve en saklı kaiımş öğelerine kendini tamamen hasredebilecek duruma gelir. Ve bunu yaparken de, araştırmalarını çevresine duyurma tarzmda değişiklikler meydana gelmeye başlar. Bu değişikliklerin erimi şimdiye kadar yeterince incelenmemiştir, halbuki bu tür uygulamanın günümüzdeki ürünleri herkesçe bilindiği gibi, birçok kişiye kabul edilemez gelmektedir. Çünkü bilim adamı artık araştırmalarını klasik anlamdaki eserlerde, sözgelişi F ran k lin ’in ‘E lektrik üzerine D en ey ler’ yahut D arw in’in
(1’1) Elektriğin tarihinde, Priestly, Kelvin ve diğerlerinin meslek yaşamlarından esinlenerek, bunun mükemmel bir örneğini bulabiliriz. Franklin’in söylediğine göre 19’uncu Yüzyıl ortalarında
Avrupa kıtasının en nüfuzlu elektrikçilerinden olan Nollet, “Kendini tarikatının’ en son üyesi bulana dek yaşadı. Buna tek istisna tabii öğrencisi ve en yakın müridi olan Bay B. idi.” (Benjamın
Franklin’in Anıları) Benjamm Franklın’s Memories derleyen Mex Ferrand, Berkeley, California,
1949, s. 384-86. ama bundan da ilginç olanı, profesyonel bilimden giderek uzak kalan okulların
bütünüyle varlıklarını sürdürebilmeleridir. Bir zamanlar astronominin ayrılmaz bir parçası olan
astrolojiyi (yıldız bilimi) bir düşünelim. Yahut bir zamanların en saygıdeğer geleneği olan ‘romantik’ kimyanın, 19’uncU Yüzyılın sonlarında ve 20’ncinin başlarında hâlâ devam ettiğini anımsayalım. Charles C. Gillespie’nin “Ansiklöpetik Akım ve Jakoben Bilim Felsefesi: Fikirler ve Sonuçları
üzerine bir çalışma” (“The ENCYLÖPEDİE and the Jacobin Phisöpohy of Science: a Study in
Ideas and Consequences“) adlı yazısında söz konusu ettiği gelenek budur. Bkz. Critical Problems in the History Of Science (Bilim tarihinde önemli sorunlar) derleyen Marshall Clagett. Madison, VVİsconsin, 1959, s. 255-89 ve “The Formation of Lamarck’s Evolutionary theory” (Lamarck’ın Evrimci Kuramının Oluşması) Uluslararası Bilimler Tarihi Arşivleri (Archives Internationales d’histoire des scinences) 37, 1956, s. 323-38.
60
yok oluş kısmen üyelerinin yeni paradigmaya yönelmesi yüzünden meydana
gelir. Şu ya da bu eski görüşe bağlı kalanlar daima vardır elbet, ama bunlar
da zamanla meslek çevresinde silinirler ve çalışmalarına kimse kulak asmaz
olur. Yeni paradigma beraberinde, bilim alanının yepyeni ve daha katı bir ta¬
nımını getirdiği için, çalışmalarını bu yeni tanıma uydurmayı beceremeyen
ya da uydurmak istemeyenler ya tek başlarına devam etmek ya da başka bir
çevreye bağlanmak zorundadır. (11) Tarihsel olarak, bu tip bilim adamlarının
sonradan her biri bugünkü özel bilimler haline gelen felsefe dallarında takılı
kalmış olduklarını söyleyebiliriz. Busöylenenlerin de akla getireceği gibi,
önceleri sadece doğayı incelemeye merakı olan bir topluluğun, bir mfesleğe
ya da hiç olmazsa bir bilgi dalma dönüşmesi içinbazanbir paradigmanın ka¬
bul edilmesi dahi tek başına yeterli olabilmektedir. Varlık nedenleri kendi
dışlarında bir toplumsal gereğe dayalı olan tıp,teknoloji ve hukuk gibi dallar
dışında, çoğu bilimlerde uzmanlaşmış yayıncılığın oluşması, uzman dernek¬
lerininkurulması ve o bilimineğitim alanında hak ettiği yere kavuşması ge¬
nellikle bilim topluluğunun tek bir paradigmayı ilk kez kabul etmesiyle bir¬
liktedüşünülmüş adımlardır. Hiç değilse, bilim uzmanlığmda kurumsal bir
yapının bir buçuk asır önce ilk olarak gelişmeye başladığı devir ileuzmanlaş¬
manın bütün yönleriyle kendine özgü bir parlaklığa ulaştığı yakın zamanlar
arasında geçen süre içindedurumunböyleolduğunu söyleyebiliriz.
Bilimsel çevrenin daha katı bir tanım altına girmesinin elbet başka sonuç¬
ları da vardır. Bilimleuğraşan birey, bir paradigmayı varsaydıktan sonra, ar¬
tık en önemli çalışmalarını yaparken alanı baştan aşağı yeniden kurmaya,
başlangıç ilkelerinden yola çıkarak ortaya attığı her kavramın kullanılışını
haklı göstermeye kalkışmak zorunda değildir. Budaha çok ders kitabı yazan¬
ların işidir. Bu metinler oluşturulduktan sonra, yaratıcı bilim adamı araştır¬
maya onların bıraktığı yerden devam edeceği için, konusunu ilgilendiren do¬
ğal görüngülerin en inceve en saklı kalmış öğelerine kendini tamamen hasre¬
debilecek duruma gelir. Ve bunu yaparken de, araştırmalarını çevresine du¬
yurma tarzında değişiklikler meydana gelmeye başlar. Bu değişikliklerin eri¬
mi şimdiye kadar yeterince incelenmemiştir, halbuki butür uygulamanın gü¬
nümüzdeki ürünleri herkesçe bilindiği gibi, birçok kişiyekabul edilemez gel¬
mektedir. Çünkü bilim adamı artık araştırmalarını klasik anlamdaki eserler¬
de, sözgelişi Franklin’in ‘Elektrik üzerine Deneyler’ yahut Darwin’in
(1’1) Elektriğin tarihinde, Priestly, Kelvin ve diğerlerinin meslek yaşamlarından esinlenerek, bu¬
nun mükemmel bir örneğini bulabiliriz. Franklin’in söylediğine göre 19’uncu Yüzyıl ortalarında
Avrupa kıtasının en nüfuzlu elektrikçilerinden olan Nollet, “Kendini tarikatının’ en son üyesi bu¬
lana dek yaşadı. Buna tek istisna tabii öğrencisi ve en yakın müridi olan Bay B. idi.” (Benjamin
Franklin’in Anıları) Benjamin Franklin’s Memories derleyen Mex Ferrand, Berkeley, California,
1949, s. 384-86. ama bundan da ilginç olanı, profesyonel bilimden giderek uzak kalan okulların
bütünüyle varlıklarını sürdürebilmeleridir. Bir zamanlar astronominin ayrılmaz bir parçası olan
astrolojiyi (yıldız bilimi) bir düşünelim. Yahut bir zamanların en saygıdeğer geleneği olan ‘roman¬
tik’ kimyanın, 19’uncü Yüzyılın sonlarında ve 20’ncinin başlarında hâlâ devam ettiğini anımsaya¬
lım. Charles C. Gillespie’nin “Ansiklopetik Akım ve Jakoben Bilim Felsefesi: Fikirler ve Sonuçları
üzerine bir çalışma” (“The ENCYLÖPEDIE and the Jacobin Phisopohy of Science: a Study in
Ideas and Consequences”) adlı yazısında söz konusu ettiği gelenek budur. Bkz. Critical Prob¬
lems in the History Of Science (Bilim tarihinde önemli sorunlar) derleyen Marshall Clagett. Madi¬
son, Wisconsin, 1959, s. 255-89 ve “The Formation of Lamarck’s Evolutionary theory” (Lamarck’ın Evrimci Kuramının Oluşması) Uluslararası Bilimler Tarihi Arşivleri (Archives Internati¬
onales d’histoire des scinences) 37, 1956, s. 323-38.
60
“Türlerin Kökeni” kitapları gibi konuyla ilgilenen herkesin okuyabileceği yapıtlarda yayınlamamaktadır. Tersine, makale şeklinde çıkan bu çalışmalarda
yalnız meslekten olanlara hitap edilmektedir. Kullanılan ortak paradigma bilgisine yalnız onların sahip olduğu varsayılabilmekte ve kendilerine yönelik
olan bu yazıları da zaten bu meslektaş çevresi dışmda kimse okuyamamakta,
daha doğrusu anlayamamaktadır.
Günümüz bilim dünyasında kitaplar ya esas çalışma metinleridir ya da
bilimsel yaşantının herhangi bir öğesi üzerine geriye dönük değerlendirmeleri içerirler. Kitap yazmaya kalkan bir bilim adamınm sonuçta mesleki konumunu güçlendirmek şöyle dursun sarsm ası daha olasıdır. Kitap yazmak
ile meslekte başarı arasındaki ilişki bugün diğer yaratıcı alanlarda hâlâ devam etmekte olan önemine çeşitli bilimlerin gelişmesinde yalmzca paradigma-öncesi, erken aşamalar sırasında sahip olabilmiştir. Ayrıca makale yazma zorunluluğu olsun ya da olmasın, araştırmayı iletmek aracı olarak kitap
kullanmaya devam eden bilgi dallarından meslek erbabmı diğer insanlardan
ayıran smırlar henüz az çok gevşek olduğundan, günümüzde meslekten olm ayanların, yalnızca bu tür alanlarda kaydedilen ilerlemeyi mesleği icra
edenlerin yazılarını okumak yoluyla izleyebilme şansı kalmıştır. Gerek matematik gerek astronomi dallarında, araştırma bildirileri daha antik çağdan
itibaren, genel eğitim görmüş okur kesim ince anlaşılır olmaktan çıkmıştı.
Dinamik alanında aym dışa kapalılık Orta Çağın sonlarına doğru belirdi ve
genel anlaşılabilirliğe kısa bir süre için tekrar döndüğü tek dönem, Orta Çağ
araştırmalarma yön veren paradigmanm yerine bir yenisinin geçtiği 17’nci
Yüzyıl başları oldu. Araştırma yazılarının sıradan insanın diline çevrilmesi
gereği elektrik alanında 18’inci yüzyıl sona ermeden başgösterdi ve ondokuzuncu yüzyıl boyunca da fizik biliminin aşağı yukarı bütün diğer dallan
birer birer kolay anlaşılamaz hale geldiler. Adı geçen iki yüzyıl süresince
biyoloji bilimlerinin çeşitli kesimlerinde benzer dönüşümler ayırt edilebilir.
Toplum bilimlerinin bazı dallarında ise aynı süreci bugün yaşıyor olmamız
mümkündür. Profesyonel bilim adamını diğer dallardaki meslekdaşlanndan
ayıran ve gittikçe büyüyen uçurumdan, gayet de haklı olarak şikâyet etmek
alışkanlık haline gelmekle birlikte, bu uçurum ile bilimsel ilerlemenin doğasındaki işleyiş kuralları arasındaki tem el ilişki nedense pek ilgi g örmemektedir.
Tarihçinin sözgelişi bilimin ‘tarih öncesi’ ve ‘asıl tarihi’ diye ayırabileceği bu eşikten, tarih öncesi antik çağlardan beri tüm çalışma alanları birbiri ardından atlamışlardır. Olgunluğa doğru giden bu dönüşümlerden belki de pek
azı, benim burada ister istemez şematik olarak sunduğum incelemenin akla
getirdiği ölçüde çabuk veya kesin olabilmiştir. Fakat diğer yandan, tarihsel
anlamıyla düzenli aşamalar halinde, yani içinde yer aldıkları alanlarm toplam
gelişimiyle eş-düzeyde meydana geldikleri de söylenemez. Onsekizinci yüzyılın ilk dört on-yılında elektrik üzerine yazı yazanlar, elektrik görüngüleri
hakkmda onaltmcı yüzyılda yaşamış öncüllerinden çok daha fazla bilgiye sahiptiler. 1740’dan sonraki yarım yüzyıl içinde ise, kitaplarına çok az yeni
elektrik görüngüsi ilave edebildiler. Her şeye karşın 18’inci yüzyıl başlarmın
Gray, Du Fay ve hatta Franklin gibi elektrik kâşiflerini aynı yüzyılm sonlarmda yaşayan Cavendish, Coulomb ve Volta gibi elektrikçilerin çalışmalarmdan
61
“TürlerinKökeni” kitapları gibi konuyla ilgilenenherkesin okuyabileceği ya¬
pıtlarda yayınlamamaktadır. Tersine, makale şeklinde çıkan bu çalışmalarda
yalnız meslekten olanlara hitap edilmektedir. Kullanılan ortak paradigma bil¬
gisine yalnız onların sahip olduğu varsayılabilmekte ve kendilerine yönelik
olan bu yazıları da zaten bu meslektaş çevresi dışında kimse okuyamamakta,
daha doğrusu anlayamamaktadır.
Günümüz bilim dünyasında kitaplar ya esas çalışma metinleridir ya da
bilimsel yaşantının herhangi bir öğesi üzerine geriye dönük değerlendirme¬
leri içerirler. Kitap yazmaya kalkan bir bilim adamının sonuçta mesleki ko¬
numunu güçlendirmek şöyle dursun sarsması daha olasıdır. Kitap yazmak
ile meslekte başarı arasındaki ilişki bugün diğer yaratıcı alanlarda hâlâ de¬
vam etmekte olan önemine çeşitli bilimlerin gelişmesinde yalmzca paradigma-öncesi, erken aşamalar sırasında sahip olabilmiştir. Ayrıca makale yaz¬
ma zorunluluğu olsun ya da olmasın, araştırmayı iletmek aracı olarak kitap
kullanmaya devam eden bilgi dallarından meslek erbabını diğer insanlardan
ayıran sınırlar henüz az çok gevşek olduğundan, günümüzde meslekten ol¬
mayanların, yalnızca bu tür alanlarda kaydedilen ilerlemeyi mesleği icra
edenlerin yazılarını okumak yoluyla izleyebilme şansı kalmıştır. Gerek ma¬
tematik gerek astronomi dallarında, araştırma bildirileri daha antik çağdan
itibaren, genel eğitim görmüş okur kesimince anlaşılır olmaktan çıkmıştı.
Dinamik alanında aym dışa kapalılık Orta Çağın sonlarına doğru belirdi ve
genel anlaşılabilirliğe kısa bir süre için tekrar döndüğü tek dönem, Orta Çağ
araştırmalarına yön veren paradigmanm yerine bir yenisinin geçtiği 17’nci
Yüzyıl başları oldu. Araştırma yazılarının sıradan insanın diline çevrilmesi
gereği elektrik alanında 18’inci yüzyıl sona ermeden başgösterdi ve ondokuzuncu yüzyıl boyunca da fizik biliminin aşağı yukarı bütün diğer dalları
birer birer kolay anlaşılamaz hale geldiler. Adı geçen iki yüzyıl süresince
biyoloji bilimlerinin çeşitli kesimlerinde benzer dönüşümler ayırt edilebilir.
Toplum bilimlerinin bazı dallarında ise aynı süreci bugün yaşıyor olmamız
mümkündür. Profesyonel bilim adamını diğer dallardaki meslekdaşlarından
ayıran ve gittikçe büyüyen uçurumdan, gayet de haklı olarak şikâyet etmek
alışkanlık haline gelmekle birlikte, bu uçurum ile bilimsel ilerlemenin doğasındaki işleyiş kuralları arasındaki temel ilişki nedense pek ilgi gör¬
memektedir.
Tarihçinin sözgelişi bilimin ‘tarih öncesi’ ve ‘asıl tarihi’ diye ayırabilece¬
ği bu eşikten, tarih öncesi antik çağlardan beri tüm çalışma alanları birbiri ar¬
dından atlamışlardır. Olgunluğa doğru giden bu dönüşümlerden belki de pek
azı, benim burada ister istemez şematik olarak sunduğum incelemenin akla
getirdiği ölçüde çabuk veya kesin olabilmiştir. Fakat diğer yandan, tarihsel
anlamıyla düzenli aşamalar halinde, yani içinde yer aldıkları alanların toplam
gelişimiyle eş-düzeyde meydana geldikleri de söylenemez. Onsekizinci yüz¬
yılın ilk dört on-yılında elektrik üzerine yazı yazanlar, elektrik görüngüleri
hakkında onaltmcı yüzyılda yaşamış öncüllerinden çok daha fazla bilgiye sa¬
hiptiler. 1740’dan sonraki yarım yüzyıl içinde ise, kitaplarına çok az yeni
elektrik görüngüsi ilave edebildiler. Her şeye karşın 18’inci yüzyıl başlarının
Gray, Du Fayve hatta Franklin gibi elektrik kâşiflerini aynı yüzyılın sonların¬
da yaşayan Cavendish, Coulomb ve Volta gibi elektrikçilerin çalışmalarından
61
ayıran mesafe, 16’ncı yüzyıldaki keşifler ile aralarmdaki mesafeden çok daha
büyüktü. (12) Çünkü 1740 ve 1780 arasında bir dönemde, elektrikçiler ilk
kez çalışmalarında bir temel varsayabilme rahatlığına kavuştular. Bu noktadan itibaaendir ki, daha somut ve az bilmen sorunlara eğilebildiler ve vardıkları sonuçları giderek tüm aydmlar geneline hitap eden kitaplar yerine diğer
elektrikçilere yönelik makalelerde yaymlamaya başladılar. Böylece bütün bu
çevre olarak ulaştıkları haşan, daha önceleri, antik çağlarda astronomi bilginlerinin ve Orta Çağ’da hareketi inceleyenlerin, 17’nci yüzyılm sonlannda fiziksel optiğin ve 19’ncu yüzyıl başlarmda da tarihsel jeolojinin kazandıklannm aynıydı. Yani bir başka deyişle, tüm bilim camiasmm araştıımalanna yön
verebilecek nitelikte bir paradigmaya sahip çıkabilmişlerdi. Yaşanmışlığm
kazandırdığı geriye dönük ve ayrıcalıklı bakış açısı bir yana, bilimde yeni bir
daim ortaya çıktığım bu denli açıklıkla ilan edebilecek bir başka ölçüt bulmak hiç de kolay değildir.
(12) Franklin-sonrası gelişmeler arasında, yük algılayıcı araçlarda sağlanan muazzam duyarlılık
artışını, yük ölçümü için ilk güvenilir ve yaygın tekniklerin geliştirilmesini, kapasite kavramının evrimi ve yeni geliştirilen elektrik gerilimi anlayışı ile ilişkisini ve elektrostatik gücün rakamlara dökülebilmesini sayabiliriz. Bütün bunlar için bkz. Floller ve Roller, a.g.e., s. 66-81; VV.C. Walker,
The Detection and Estimation of Electric Charges in the Eighteenth Century” (onsekizinci Yüzyılda elektrik yüklerin Okunması ve Hesaplanışı) Annals of Science (Bilim Yıllıkları) 1, 1936, s. 66-
100 ve Edmund Hope, Geschichte der Elektrizitat (elektriğin tarihi) Leipzig, 1884, Kısım I, Bölümler iii-iv.
62
ayıran mesafe, 16’ncı yüzyıldaki keşifler ilearalarındaki mesafeden çok daha
büyüktü. (12) Çünkü 1740ve 1780 arasında bir dönemde, elektrikçiler ilk
kez çalışmalarında bir temel varsayabilme rahatlığına kavuştular. Bunokta¬
dan itibarendir ki, daha somut ve az bilinensorunlara eğilebildiler ve vardık¬
ları sonuçları giderek tüm aydınlar geneline hitap eden kitaplar yerine diğer
elektrikçilere yönelik makalelerde yayınlamaya başladılar. Böylece bütün bu
çevre olarak ulaştıkları başarı, daha önceleri, antik çağlarda astronomi bilgin¬
lerininve Orta Çağ’da hareketi inceleyenlerin, 17’nci yüzyılm sonlarında fi¬
ziksel optiğin ve 19’ncuyüzyıl başlarındada tarihsel jeolojinin kazandıkları¬
nınaynıydı. Yani bir başka deyişle, tüm bilim camiasının araştırmalarına yön
verebilecek nitelikte bir paradigmaya sahip çıkabilmişlerdi. Yaşanmışlığın
kazandırdığı geriye dönük ve ayrıcalıklı bakış açısı bir yana, bilimdeyeni bir
daim ortaya çıktığım bu denli açıklıkla ilanedebilecek bir başka ölçüt bul¬
mak hiç de kolay değildir.
(12) Franklin-sorırası gelişmeler arasında, yük algılayıcı araçlarda sağlanan muazzam duyarlılık
artışını, yük ölçümü için ilk güvenilir ve yaygın tekniklerin geliştirilmesini, kapasite kavramının ev¬
rimi ve yeni geliştirilen elektrik gerilimi anlayışı ile ilişkisini ve elektrostatik gücün rakamlara dökülebilmesini sayabiliriz. Bütün bunlar için bkz. Roller ve Roller, a.g.e., s. 66-81; W.C. Walker,
“the Detection and Estimation of Electric Charges in the Eighteenth Century” (onsekizinci Yüzyıl¬
da elektrik yüklerin Okunması ve Hesaplanışı) Annals of Science (Bilim Yıllıkları) 1, 1936, s. 66-
100 ve Edmund Hope, Geschichte der Elektrizitat (elektriğin tarihi) Leipzig, 1884, Kısım I, Bö¬
lümler iii-iv.
62
III. OLAĞAN BİLİMİN DOĞASI
Bilim topluluğunun tek bir paradigmayı kabul etmesiyle mümkün olduğu
görülen bu profesyonel ve dışa kapalı araştu-manın ne tür bir doğası vardır?
Paradigma artık geriye dönüşü olmayan çalışmaları temsil ediyorsa, birleşik
bilim topluluğuna bundan sonra çözümlenmesi gereken başka ne tür sorunlar
bırakm ^tadır? Şimdiye kadar kullandığımız terimlerin hangi bakımdan yanıltıcı olabüecelderini kaydedersek sanırım bu sorunlarm acil önemi de daha
iyi anlaşılabilir. Yerleşik kullanım ıyla ‘paradigm a’, kabul görmüş olan bir
model yâ da örnektir, daha iyi bir kelime bulamadığım için ‘paradigma’yı bu
tartışmaya mal edebilmeme izin veren de, terimin anlamındaki bu boyuttur.
Fakat birazdan da açıkça görüleceği gibi, benim bu kullanımı benimsememe
izin veren ‘m odel’ ve ‘örnek’ karşılıkları, ‘paradigma’nm alışılmış tanımlanışında rastlanan anlam larla bir değildir. Gramerden örnek verecek olursak,
“AMO, AMAS, AMAT” dizisi bir paradigmadır çünkü Latince’deki fiillerden büyük bir kısmmm nasılıçekileceğini belirleyen biçimi gösterir, sözgelişi
“LAUDO, LAUDAS, LAUDAT” dizisini türetmek için.* Bu yerleşik uygulamada paradigmanın işlevi, her biri ilke olarak kendi yerine kullamlabilecek
sayısız örneğin türetilebilmesini sağlamaktadır. Halbulb bilim söz konusu olduğu zaman, paradigmanm bir türelim kalıbı olarak kullanıldığı seyrek görülür.’Bunun yerine, tıpkı hukukta kabul edilmiş yasal bir hüküm gibi koşullar
değiştikçe ya da zorlaştıkça daha özgül ve daha aynşmış hale getirilecek bir
model olarak kullanılır.
Bunun nasıl olabildiğini görebilmemiz için, bir paradigmanın ilk ortaya
çıktığı zaman gerek kapsam gerek sağladığı kesinlik bakımmdan ne kadar sınırlı kalabileceğini anımsamamız gerekir. Paradigmalar, bilim topluluğunun
son derece önemli olduğuna karar verdiği bazı can alıcı sorunlar çözümlemekte rakiplerinden daha başarılı oldukları için sonraki üstün konumlarına
ulaşabilmişlerdir. Yalnız, daha başarılı olmak, ne bir tek somnda tamamıyla
başarı, ne de büyük sayıda sorunda hatırı sayılır başarı demektir. Paradigmanın başarısı, bu ister Aristoteles’in hareketi incelemesi, ister Ptoleme’nin gezegenlerinin yerlerini hesaplaması, ya da Lavoisier’nin teraziyi kullanması,
MaxweH’in elektromanyetik alanmı matematiğe indirgemesi olsun başlangıçta sadece seçilmiş ve henüz tamamlanmamış örneklerden elde edilmesi
umulan asıl başarmın bir habercisi niteliğindeki Olağan bilim de, bu umudun
(*) Latince: Seviyorum, seviyorsun, seviyor/övüyorum, övüyorsun, övüyor, (Ç.N)
63
III.OLAĞAN BİLİMİNDOĞASI
Bilim topluluğunun tek bir paradigmayı kabul etmesiyle mümkün olduğu
görülen bu profesyonel ve dışa kapalı araştırmanın ne tür bir doğası vardır?
Paradigma artık geriye dönüşü olmayan çalışmaları temsil ediyorsa, birleşik
bilim topluluğuna bundan sonra çözümlenmesi gereken başka netür sorunlar
bırakmaktadır? Şimdiye kadar kullandığımız terimlerin hangi bakımdan ya¬
nıltıcı olabileceklerini kaydedersek sanırım bu sorunların acil önemi de daha
iyi anlaşılabilir. Yerleşik kullanımıyla ‘paradigma’, kabul görmüş olan bir
model ya da örnektir, daha iyi bir kelime bulamadığım için’paradigma’yı bu
tartışmaya mal edebilmeme izinveren de, terimin anlamındaki bu boyuttur.
Fakat birazdan da açıkça görüleceği gibi, benim bukullanımı benimsememe
izinveren ‘model’ ve ‘örnek’ karşılıkları, ‘paradigma’nınalışılmış tanımlanı¬
şında rastlanan anlamlarla bir değildir. Gramerden örnek verecek olursak,
“AMO, AMAS, AMAT” dizisi bir paradigmadır çünkü Latince’deki fiiller¬
den büyük bir kısmınınnasılıçekileceğini belirleyen biçimi gösterir, sözgelişi
“LAUDO, LAUDAS,LAUDAT” dizisini türetmek için.* Buyerleşik uygu¬
lamada paradigmanın işlevi, her biri ilke olarak kendi yerine kullanılabilecek
sayısız örneğin türetilebilmesini sağlamaktadır. Halbuki bilim söz konusu ol¬
duğu zaman, paradigmanın bir türetim kalıbı olarak kullanıldığı seyrek görü¬
lür.’Bunun yerine, tıpkı hukukta kabul edilmiş yasal bir hüküm gibi koşullar
değiştikçe ya da zorlaştıkça daha özgül ve daha aynşmış hale getirilecek bir
model olarak kullanılır.
Bununnasıl olabildiğini görebilmemiz için, bir paradigmanın ilk ortaya
çıktığı zaman gerek kapsam gerek sağladığı kesinlik bakımındannekadar sı¬
nırlı kalabileceğini anımsamamız gerekir. Paradigmalar, bilim topluluğunun
son derene önemli olduğuna karar verdiği bazı can alıcı sorunlar çözümle¬
mekte rakiplerinden daha başarılı oldukları içinsonraki üstünkonumlarına
ulaşabilmişlerdir. Yalnız, daha başarılı olmak, ne bir tek sorunda tamamıyla
başarı, ne de büyük sayıda sorunda hatırı sayılır başarı demektir. Paradigma¬
nın başarısı, bu ister Aristoteles’in hareketi incelemesi, ister Ptoleme’ninge¬
zegenlerinin yerlerini hesaplaması, ya da Lavoisier’ninteraziyi kullanması,
Maxwell’inelektromanyetik alanını matematiğe indirgemesi olsun başlan¬
gıçta sadece seçilmiş ve henüz tamamlanmamış örneklerden elde edilmesi
umulanasıl başarının bir habercisi niteliğindeki Olağan bilim de, buumudun
(*) Latince: Seviyorum, seviyorsun, seviyor/övüyorum, övüyorsun, övüyor. (Ç.N)
63
gerçeğe dönüştürülmesinden ibarettir. Bunun başarılabilmesi için de, paradigma açısmdan özellikle öğretici bulunan olgular hakkmdaki bilginin genişletilmesi, bu olgular ile paradigmanm tahminleri arasındaki uyum derecesinin arttınim ası ve bizzat paradigmanm daha ileri düzeyde ayrıştırılması gerekmektedir.
Paradigmanm bu tür ne çok temizlik işi bıraktığınm ve asimda bu çalışm anın uygulam ada insanı ne denli satabileceğinin olgun bir bilim dalının
doğrudan üyesi olmayan pek az insan farkındadır. Halbuki bu noktalarm anlaşılması gereklidir. Çoğu bilimciyi tüm meslek yaşantıları boyunca meşgul
eden temizlik işlemleridir bunlar. Hepsi de, benim burada ‘olağan bilim’ diye
isimlendirdiğim çabayı oluşturur. İster tarihsel açıdan, ister çağdaş laboratuvarda bu çaba yalandan incelendiğinde insana, sanki doğamn paradigmanın
sağladığı, önceden hazırlanmış ve pek az değiştirilme olanağı bulunan bir ku ­
tuya zorla yerleştirilmesi gibi görünür. Olağan bilimin amacınm hiçbir parçası doğadan yeni tür görüngüler çağırmaya yönelik değildir. Tersine, bizim
‘kutu’ya uymayanlar dikkate bile almmazlar. Bilim adamlarmm da esas amacı zaten yeni kuramlar icat etmek olmadığı gibi, başkalan tarafmdan icat edilenlere de pek hoşgörülü davranmazlar. (1) Olağan bilimsel araştırma bunun
yerine paradigmanm daha baştan temin ettiği görüngü ve kuramlarm ayrıştırılmasma yönelmiştir.
Bunlar belki de kusurdur. Olağan bilimin inceleme yaptığı alanlar kuşkusuz çok dardır. Şu anda sözünü ettiğimiz girişimler de bu yüzden korkunç bir
görüş kısıtlılığına yol açmıştır. Fakat paradigmaya duyulan güvenden kaynaklanan bu kısıtlamalar sonuçta bilimin gelişmesi için gereklidir. Paradigma
dışarıya az çok kapalı ve smırlı bir dizi sorun üzerine dikkatleri toplamak suretiyle bilim adamlarım doğanm herhangi bir parçasmı, başka türlü akla dahi
gelemeyecek kadar derinlemesine ve ayrmtıh incelemeye zorlamış olmaktadır. üstelik olağan bilim, araştırma belirleyen kısıtlamaları, kaynaklandıkları
paradigma işlerliğini kaybettiği anda hafifletmeye yarayan bir komnma ‘ tertibatı’na daha doğuştan sahiptir. O andan itibaren de bilim adamları başka
türlü davranmaya başlarlar ve araştırma sorularmm tüm doğası değişir. Tabii
aradaki dönemde, yani paradigmanm başarılı olduğu devir sırasında, meslek
üyelerinin kendi başlarma pek kolay akıl edemeyecekleri türden sorunlar da
çözümlenmiş olur. Ve bu başarmm hiç olmazsa bir kısmı her zaman için sürekliliğini koruyacak niteliktedir.
Olağan ya da paradigma temelli araştırmadan ne anlaşıldığmı daha açıkça
belirtebilmek için, biraz da olağan bilimi meydana getiren sorunları sınıflandırmayı ve canlandırmayı deneyelim. Kolaylık açısmdan da, kuramsal çalışmaları sonraya bırakıp, işe olgu toplanması ile başlayalım. Yani, ilk o la r ^
bilim adamlarmm devam eden araştırmalarının sonuçlarını meslektaşlarına
duyurmak için kullandıkları teknik dergilerde betimlenen deney ve gözlemlerden söz edelim. Bilim adamları genellikle doğanm hangi yönleri hakkmda
bilgi aktarırlar? Bu seçimi belirleyen nedir? Nihayet, çoğu bilimsel gözlemin
gerektirdiği araç, zaman ve para harcamalari karşısında, bilim adamı yaptığı
seçimi sonuna dek sürdürme gücünü nereden bulmaktadır?
(1) Bernard Barber, “Resistance by Scientists to Scientific Discovery” (Biiim Adamlarının Bilimsel
Keşiflere Karşı Gösterdikleri Direniş) Science (Bilim) dergisi, 134, 1961, s. 596-602.
64
gerçeğe dönüştürülmesinden ibarettir. Bunun başarılabilmesi için de, para¬
digma açısından özellikle öğretici bulunanolgular hakkındaki bilginingeniş¬
letilmesi, bu olgular ileparadigmanın tahminleri arasındaki uyum derecesi¬
ninarttırılması ve bizzat paradigmanın daha ileri düzeyde ayrıştırılması ge¬
rekmektedir.
Paradigmanın bu tür ne çok temizlik işi bıraktığının ve aslında bu çalış¬
manın uygulamada insanı ne denli sarabileceğinin olgun bir bilim dalının
doğrudan üyesi olmayan pek az insan farkındadır. Halbuki bu noktaların an¬
laşılması gereklidir. Çoğu bilimciyi tüm meslek yaşantıları boyunca meşgul
eden temizlik işlemleridir bunlar. Hepsi de, benim burada ‘olağan bilim’ diye
isimlendirdiğim çabayı oluşturur. İster tarihsel açıdan, ister çağdaş laboratuvarda buçaba yalandan incelendiğindeinsana, sanki doğanın paradigmanın
sağladığı, önceden hazırlanmış ve pek az değiştirilmeolanağı bulunan bir ku¬
tuya zorla yerleştirilmesi gibi görünür. Olağan biliminamacının hiçbir parça¬
sı doğadan yeni tür görüngüler çağırmaya yönelik değildir. Tersine, bizim
‘kutu’ya uymayanlar dikkate bile alınmazlar. Bilimadamlarının da esas ama¬
cı zaten yeni kuramlar icat etmek olmadığı gibi, başkalarıtarafından icat edi¬
lenlere de pek hoşgörülü davranmazlar. (1) Olağan bilimsel araştırma bunun
yerine paradigmanın daha baştan temin ettiği görüngü ve kuramların ayrıştırılmasına yönelmiştir.
Bunlar belki de kusurdur. Olağan bilimininceleme yaptığı alanlar kuşku¬
suz çok dardır. Şu anda sözünü ettiğimiz girişimler de buyüzden korkunç bir
görüş kısıtlılığına yol açmıştır. Fakat paradigmaya duyulan güvenden kay¬
naklanan bukısıtlamalar sonuçta bilimingelişmesi içingereklidir. Paradigma
dışarıya az çok kapalı ve sınırlı bir dizi sorun üzerinedikkatleri toplamak su¬
retiyle bilim adamlarım doğanın herhangi bir parçasını, başka türlü akla dahi
gelemeyecek kadar derinlemesine ve ayrıntılı incelemeye zorlamış olmakta¬
dır. üstelik olağan bilim, araştırma belirleyenkısıtlamaları, kaynaklandıkları
paradigma işlerliğini kaybettiği anda hafifletmeyeyarayan bir korunma ‘ter¬
tibatı’na daha doğuştan sahiptir. O andan itibaren de bilim adamları başka
türlü davranmaya başlarlar ve araştırma sorularının tüm doğası değişir. Tabii
aradaki dönemde, yani paradigmanın başarılı olduğu devir sırasında, meslek
üyelerinin kendi başlarına pek kolay akıl edemeyecekleri türden sorunlar da
çözümlenmiş olur. Ve bu başarınm hiç olmazsa bir kısmı her zaman için sü¬
rekliliğini koruyacak niteliktedir.
Olağan ya da paradigmatemelli araştırmadan ne anlaşıldığını daha açıkça
belirtebilmek için, biraz da olağan bilimi meydana getiren sorunları sınıflan¬
dırmayı ve canlandırmayı deneyelim. Kolaylık açısından da, kuramsal çalış¬
maları sonraya bırakıp, işe olgu toplanması ilebaşlayalım. Yani, ilk olarak
bilim adamlarmın devam eden araştırmalarının sonuçlarını meslektaşlarına
duyurmak içinkullandıklarıteknik dergilerde betimlenen deney ve gözlem¬
lerden söz edelim. Bilim adamları genellikledoğanınhangi yönleri hakkmda
bilgi aktarırlar? Buseçimi belirleyen nedir? Nihayet, çoğu bilimsel gözlemin
gerektirdiği araç, zaman ve para harcamaları karşısında, bilim adamı yaptığı
seçimi sonuna dek sürdürme gücünü neredenbulmaktadır?
(1) Bernard Barber, “Resistance by Scientists to Scientific Discovery” (Biiim Adamlarının Bilimsel
Keşiflere Karşı Gösterdikleri Direniş) Science (Bilim) dergisi, 134, 1961, s. 596-602.
64
ö y le sanıyorum ki, olgu düzeyindeki bilimsel inceleme için üç ana odak
gösterilebilir, ama bunların ber zaman yahut sürekli şekilde birbirinden ayırt
edilebileceğini kolay kolay söyleyemeyiz. Birincisi, nesnelerin doğası hakkmda özellikle öğretici olduklan paradigma tarafmdan ortaya çıkarılmış olgular sınıfıdır. Paradigma, sorunlarm çözümlenebilmesi için kullanıma sunduğu bu olguları böylelikle hem daha çeşitli koşullar altında, hem de daha
büyük bir kesinlikle belirlenmeye değecek hale getirmiştir. Bu önemli olgu
belirlemelerinin safına çeşitli zamanlarda katılm ış olan örnekleri şöyle bir
özetleyelim: astronomide, yıldızların yerleri ve boyutları, ortak çekim merkezli çift-yıldız sistemlerinin ve gezegenlerin devirleri; fizikte, maddelerin
basmca dayamklılıkları, özgül yer çekimleri, dalga uzunlukları ve spektrum
yoğunlukları, elektrik iletkenleri ve kontak potansiyelleri; kimyada, bileşim
ve birleşen ağılıklar, kaynama noktaları ve eriyiklerin asit dereceleri, yapısal
formüller ve optik faaliyetler, deney ve gözlem bilimlerinin yazmmda önemli
bir bölüm, bu tür olgular hakkındaki bilginin kapsamını ve doğruluk payım
genişletme çabalarına aynimıştır. Bu amaçlara yönelik son derece karmaşık
özel gereçler tekrar tekrar tasarlanmış ve bu gereçlerin geliştirilmesi, yapılması ve kullanıma sokulabilmesi için çok miktarda zaman ve birinci smıf yetenek harcanmış, hatırı sayılır yatırımlar yapılmıştır. Senkrotronlar ve radyoteleskopları, paradigma sayesinde aradıkları olguların önemine tam güven
duyabilen araştırmacıların bu işte ne kadar ileri gidebildiklerinin sadece en
taze örnekleridir. Tycho Brahe’den tutun da, E.O. Lawrence’e kadar, büyük
ün yapmış nice bilim adEimı, bu başarıyı buluşlarmm alışılmamışlığına değil,
önceden bilinen olgularm yeniden belirlenmesi için geliştirdikleri yöntemlerin kapsamma, güvenilirliğine ve kesinliğine borçludurlar.
. İkinci ve daha küçük bir olgu belirleme türü de kendi içlerinde fazla bir
değer taşım am akla beraber, paradigma kuram ının tahminleri ile doğrudan
doğmya karşılaştırılabilen olguları ele alır. Az soma olağan bilimin deneysel
alanından, kuramsal sorunlarına geçtiğimiz zaman da göreceğimiz gibi, bilimsel kuramm, özellikle de egemen anlatım tarzı matematik olan kuramlarm, doğmdan doğruya doğa ile karşılaştırılabildikleri uygulama alanı çok azdır. Einstein’in genel görelilik kurammm bile uygulanabildiği alanlarm sayısı
henüz üçü geçmemiştir. (2) Dahası, uygulamanm mümkün olduğu alanlarda
bile, kuram ve ölçme konusunda, karşılaştırmadan beklenen uyumu ciddi şekilde smırlayacak ödünler vermek gerekmektedir. Bu uyumu daha da arttırmak ya da bir uyum olabileceğinin hiç değilse gösterilebileceği yeni alanlar
bulmak deneyci ve gözlemcilerin yeteneklerini ve düş güçlerini sürekli ola­
(2) Bunlardan halen genel olarak tanınan en uzun süreli tek örnek Merkür yörüngesinden güneşe en yakın noktanın güneşe doğru daha da yakınlaşıyor olmasıdır. Uzak yıldızlardan gelen ışık
spektrumundaki kırmızıyla doğru kayış ise, genel görelilikten çok daha basit hesaplarla elde edilebilmektedir ve ayrı durum şimdilerde tartışma konusu olan, ışığın güneş çevresindeki bükülüşü
için de söz konusu olabilir. Her halükârda, bu sonuncu görüngünün ölçümleri çelişkili olmaktan
çıkmamıştır. Bir başka deneme olanağının yakın zamanda, Mossbauer radyasyonunun yerçekimine göre değişmesi ile elde edilmiş olması ihtimali vardır, uzun süre sönük kaldıktan sonra yeni
yeni canlanan bu alanda, daha başka örneklerin de bulunması mümkündür. Bu konudaki en yeni
gelişmelerin toplu bir özeti için bkz. L.USchiff, “A Report on the NASA Conference on Experimentat Tests of Theories of Relativity” (Görelilik Kuramlarının Deneysel Olarak Sınanması Konulu NASA Konferansı üzerine Bildiri) Physics Today (Günümüzde Fizik) dergisi, 14, 1961, s. 42-
48
65
Öyle sanıyorum ki, olgu düzeyindeki bilimsel inceleme içinüç ana odak
gösterilebilir, ama bunların her zaman yahut sürekli şekilde birbirinden ayırt
edilebileceğini kolay kolay söyleyemeyiz. Birincisi, nesnelerin doğası hak¬
kında özellikle öğretici oldukları paradigma tarafmdan ortaya çıkarılmış ol¬
gular sınıfıdır. Paradigma, sorunların çözümlenebilmesi içinkullanıma sun¬
duğu bu olguları böylelikle hem daha çeşitli koşullar altında, hem de daha
büyük bir kesinlikle belirlenmeye değecek hale getirmiştir. Buönemli olgu
belirlemelerinin safına çeşitli zamanlarda katılmış olan örnekleri şöyle bir
özetleyelim: astronomide, yıldızların yerleri ve boyutları, ortak çekim mer¬
kezli çift-yıldız sistemlerinin ve gezegenlerin devirleri; fizikte, maddelerin
basınca dayanıklılıkları, özgül yer çekimleri, dalga uzunlukları ve spektrum
yoğunlukları, elektrik iletkenleri ve kontak potansiyelleri; kimyada, bileşim
ve birleşen ağılıklar, kaynama noktaları ve eriyiklerin asit dereceleri, yapısal
formüller ve optik faaliyetler, deney ve gözlem bilimlerininyazınında önemli
bir bölüm, butür olgular hakkındaki bilgininkapsamını ve doğruluk payını
genişletme çabalarına ayrılmıştır. Buamaçlara yönelik son derece karmaşık
özel gereçler tekrar tekrar tasarlanmış ve bu gereçlerin geliştirilmesi, yapıl¬
ması ve kullanımasokulabilmesi içinçok miktarda zaman ve birinci sınıf ye¬
tenek harcanmış, hatırı sayılır yatırımlar yapılmıştır. Senkrotronlar ve radyoteleskopları, paradigma sayesinde aradıkları olguların önemine tam güven
duyabilen araştırmacıların bu işte ne kadar ileri gidebildiklerinin sadece en
taze örnekleridir. Tycho Brahe’den tutun da, E.O. Lawrence’ekadar, büyük
ünyapmış nice bilim adamı, bu başarıyı buluşlarının alışılmamışlığına değil.
önceden bilinen olguların yeniden belirlenmesi içingeliştirdikleri yöntemle¬
rinkapsamına, güvenilirliğine ve kesinliğine borçludurlar.
. İkinci ve daha küçük bir olgu belirleme türü de kendi içlerinde fazla bir
değer taşımamakla beraber, paradigma kuramının tahminleri ile doğrudan
doğruya karşılaştırılabilenolguları ele alır. Az sonra olağan bilimindeneysel
alanından, kuramsal sorunlarına geçtiğimiz zaman da göreceğimiz gibi, bi¬
limsel kuramnr, özellikle de egemen anlatım tarzı matematik olan kuramla¬
rın, doğrudan doğruya doğa ile karşılaştırılabildikleri uygulama alanı çok az¬
dır. Einstein’ingenel görelilik kuramınınbileuygulanabildiği alanların sayısı
henüz üçü geçmemiştir. (2) Dahası, uygulamanın mümkün olduğu alanlarda
bile, kuram ve ölçme konusunda, karşılaştırmadan beklenenuyumu ciddi şe¬
kildesınırlayacak ödünler vermek gerekmektedir. Bu uyumu daha da arttır¬
mak ya da bir uyum olabileceğinin hiç değilse gösterilebileceği yeni alanlar
bulmak deneyci ve gözlemcilerin yeteneklerini ve düş güçlerini sürekli ola-
(2) Bunlardan halen genel olarak tanınan en uzun süreli tek örnek Merkür yörüngesinden güne¬
şe en yakın noktanın güneşe doğru daha da yakınlaşıyor olmasıdır. Uzak yıldızlardan gelen ışık
spektrumundaki kırmızıyla doğru kayış ise, genel görelilikten çok daha basit hesaplarla elde edi¬
lebilmektedir ve ayrı durum şimdilerde tartışma konusu olan, ışığın güneş çevresindeki bükülüşü
için de söz konusu olabilir. Her halükârda, bu sonuncu görüngünün ölçümleri çelişkili olmaktan
çıkmamıştır. Bir başka deneme olanağının yakın zamanda, Mossbauer radyasyonunun yerçeki¬
mine göre değişmesi ile elde edilmiş olması ihtimali vardır, uzun süre sönük kaldıktan sonra yeni
yeni canlanan bu alanda, daha başka örneklerin de bulunması mümkündür. Bu konudaki en yeni
gelişmelerin toplu bir özeti için bkz. L.LSchiff, “A Report on the NASA Conference on Experi¬
mentalTests of Theories of Relativity” (Görelilik Kuramlarının Deneysel Olarak Sınanması Konu¬
lu NASA Konferansı üzerine Bildiri) Physics Today (Günümüzde Fizik) dergisi, 14, 1961, s. 42-
48
65
rak zorlamaktadır. Sözgelişi, Copemicus’un dünyadan görüldükleri şekliyle
yıldızların hareketleri ve uzaklıkları hakkmdaki tahminlerini doğrulayabilecek özel teleskoplar; ilk olarak Principia’nın yazılışmdan bir asır sonra icat
edilen ve Nev/ton’un ikinci Hareket yasasmı ilk kez tartışmasız şekilde kanıtlayabilen AtNvood’un makinası: Faucault’nun ışığm havada sudan daha hızlı
gittiğini göstermek için bulduğu araç; ya da nötrinolann* varhğmı ispatlamak için tasarlanan dev kıvılcımlama tezgâhı, bu ve buna benzer birçok özel
gerecin de gösterdiği gibi, doğa ile kuram arasmdaki uyumu gittikçe daha yakmlaştırmak için muazzam bir çabaya ve dehaya gerek vardır. (3) Bu uyumu
kanıtlam a çabası, olağan deneysel çalışmanın ikinci bir yönüdür ve açıkça
görüldüğü gibi paradigmaya birincisinden daha fazla bağımlıdır. Paradigmanm varlığı çözümlenecek sorunu ortaya koyar. Çoğu zaman paradigma kuramınm sorunu çözümleyebilen gerecin tasarlanmasına doğrudan bir katkısı bile olmaktadır. Örneğin Principia yazılmasıydı, Atwood’un makinasıyla yapılan öçümlerin hiçbir değeri olmazdı.
Üçüncü bir deney ve gözlem sınıfı ile, sanıyorum, olağan bilimin olgu
toplama faaliyetini tamamlamış olacağız. Bu smıfta yer alan, paradigma loıramım ayrıştırmaya yönelik ampirik (görgülcü) çalışma, kuramın temelinde
kalmış olan bazı belirsizlikleri ortadan kaldırır ve daha önce sadece dikkati
çekmekle yetindiği bazı sorunlarm çözümlenebilmesini sağlar. Yaptığımız sınıflandırm ânm son tahlilde en önemlisi olan bu bölümü betimleyebilmek
için, daha alt bölümlere ayırmamız gerekmektedir. Matematiğe daha yakın
olan bilimlerde, kuramı daha çok açmaya yönelik deneylerin bir kısmı fiziksel değişmezlerin belirlenmesine ayrılmıştır. Nev/ton’un, kendisini ilgilendiren sorunları çözümlemek için bu çekim gücünün niceliğini ölçmesi gerekmiyordu. Bugün ‘evrensel yerçekimi değişmezi’ olarak bilinen bu gücü belirleyebilecek bir gereci Principia’nm yazılışından bir yüzyıl sonrasma kadar
hiç kimse geliştiremedi. Cavendish’in 1790’lardaki ünlü ölçümü de kalıcı olmadı. Fizik km-ammdaki can alıcı önemi dolayısıyla yerçelami değişmezinin
gerçeğe çok daha yakm değerlerinin bulunması o zamandan beri birçok ileri
g^len deneycinin sürekli çabalarmâ hedef olmuştur. (4) Aym tür süreldi çalış­
(*) Nötrino; Radyoaktif çöYülme türlerinin bazrlannda elektronların yanı sıra saçılan nesneciklerin
ismi. Çıplak gözle görülemeyen nötrinolar, ışık hızıyla hareket ederler, kitleleri yoktur ve burguya
benzer bir hareket tarzları vardır. Sağa ve sola doğru dönerek ilerleyen iki tür nötrino olduğu ve
yıfdrz sistemimizdeki yıldızların çıkardığı ışığın da aynı özelliklere sahip olduğu bulunmuştur.
(Ç.N)
(3) Yıldız hareketlerini gözleyebilen teleskoplardan ikisi için bkz. Abraham Wolf, A. History of Science, Technology and Philisopohy in the Eighteent Century (18’inci Yüzyılda Bilim Teknoloji ve
Felsefenin bir tarihçesi) 2.basım, Londa, 1952, s. 103-5. Atvvood makinası için bkz. N.R. Hanson,
Pattems of Discovery (Keşif Örüntüleri) Cambridge, 1958, s. 100,102,207,8 En son söz edilen iki
özel gereç için de bkz. M.L. Foucault. “Methode generale pour mesurer la vitesse de la lumiere
dans l’air et dan les milieux; transparants. Vitesses relatives de la lumiere dans i’air et dans l’eau”
(Işığın havada ve saydam ortamlardaki hızını ölçmek için genel yöntem. Işığın havada ve suda
göreli hızları.) Comptes Rendus.. de TAcademie des Sciences (bilimler Akademisi’nin Bildirileri)
30, 1850, s. 551-60 ve bkz. C.L. Covvan, Jr., ve diğerleri, “Detection of the Free Neutrino; A Confirmation” (serbest Nötrino’nun görülmesi: Bir Kanıt) Science (Bilim) Dergisi, 74, 1956, s.103-4
(4) Gravitational Constant and Mean Density of the Earth” (Dünyanın Yerçekim Değişmezi ve
.Yoğunluk Ortalaması) adlı makalede J.H Ppynting 1741 ve 1901 yılları arasında yerçekimi değişmezi üzerine yapılmış iki düzine kadar ölçmeyi gözden geçirmektedir, bkz: Encyclopaedia
Brittanica, 11. basım, Cambridge, 1910-11, Cilt 12 s. 383-89.
66
rak zorlamaktadır. Sözgelişi, Copernicus’un dünyadan görüldükleri şekliyle
yıldızların hareketleri ve uzaklıkları hakkındaki tahminlerini doğrulayabilecek özel teleskoplar; ilk olarak Principia’nınyazılışından bir asır sonra icat
edilenve Newton’unikinci Hareket yasasını ilk kez tartışmasız şekilde kanıtlayabilen Atwood’un makinası: Faucault’nun ışığınhavada sudan daha hızlı
gittiğini göstermek içinbulduğu araç; ya da nötrinoların* varlığmı ispatla¬
mak içintasarlanan dev kıvılcımlamatezgâhı, bu ve buna benzer birçok özel
gerecinde gösterdiği gibi, doğa ilekuram arasındaki uyumugittikçe daha ya¬
kınlaştırmak için muazzam bir çabaya ve dehaya gerek vardır. (3) Buuyumu
kanıtlama çabası, olağan deneysel çalışmanın ikinci bir yönüdür ve açıkça
görüldüğü gibi paradigmaya birincisindendaha fazla bağımlıdır. Paradigma¬
nınvarlığı çözümlenecek sorunu ortaya koyar. Çoğu zaman paradigma kura¬
mınınsorunu çözümleyebilen gerecin tasarlanmasına doğrudan bir katkısı bi¬
le olmaktadır. Örneğin Principia yazılmasıydı, Atwood’un makinasıyla yapı¬
lanöçümlerin hiçbir değeri olmazdı.
Üçüncü bir deney ve gözlem sınıfı ile, sanıyorum, olağan biliminolgu
toplama faaliyetini tamamlamış olacağız. Bu sınıfta yer alan, paradigma ku¬
ramım ayrıştırmaya yönelik ampirik (görgülcü) çalışma, kuramın temelinde
kalmış olan bazı belirsizlikleri ortadan kaldırır ve daha önce sadece dikkati
çekmekle yetindiği bazı sorunların çözümlenebilmesini sağlar. Yaptığımız sı¬
nıflandırmanınson tahlilde en önemlisi olan bu bölümü betimleyebilmek
için, daha alt bölümlere ayırmamız gerekmektedir. Matematiğe daha yakın
olan bilimlerde, kuramı daha çok açmaya yönelik deneylerin bir kısmıfizik¬
sel değişmezlerin belirlenmesine ayrılmıştır. Newton’un, kendisini ilgilendi¬
ren sorunları çözümlemek içinbu çekim gücünün niceliğini ölçmesi gerek¬
miyordu. Bugün’evrensel yerçekimi değişmezi’ olarak bilinenbugücü belir¬
leyebilecek bir gereci Principia’nınyazılışından bir yüzyıl sonrasına kadar
hiç kimse geliştiremedi. Cavendish’in 1790’lardaki ünlü ölçümü de kalıcı ol¬
madı. Fizik kuramındaki can alıcı önemi dolayısıyla yerçekimi değişmezinin
gerçeğe çok daha yakın değerlerinin bulunması o zamandan beri birçok ileri
gelendeneycinin sürekli çabalarınahedef olmuştur. (4) Aynıtür sürekli çalış-
(*) Nötrino: Radyoaktif çözülme türlerinin bazrlarında elektronların yanı sira saçılan nesneciklerin
ismi. Çıplak gözle görülemeyen nötrinolar, ışık hızıyla hareket ederler, kitleleri yoktur ve burguya
benzer bir hareket tarzları vardır. Sağa ve sola doğru dönerek ilerleyen iki tür nötrino olduğu ve
yıfdrz sistemimizdeki yıldızların çıkardığı ışığın da aynı özelliklere sahip olduğu bulunmuştur.
(Ç.N)
(3) Yıldız hareketlerini gözleyebilen teleskoplardan ikisi için bkz. Abraham Wolf, A. History of Sci¬
ence, Technology and Philisopohy in the Eighteent Century (18’inci Yüzyılda Bilim Teknoloji ve
Felsefenin bir tarihçesi) 2.başım, Londa, 1952, s. 103-5. Atwood makinası için bkz. N.R. Hanson,
Patterns of Discovery (Keşif Örüntüleri) Cambridge, 1958, s. 100,102,207,8 En son söz edilen iki
özel gereç için de bkz. M.L. Foucault. “Methode generale pour mesurer la vitesse de la lumiere
dans l’air et dan les milieux; transparants. Vitesses relatives de la lumiere dans l’air et dans l’eau”
(Işığın havada ve saydam ortamlardaki hızını ölçmek için genel yöntem. Işığın havada ve suda
göreli hızları.) Comptes Rendus.. de l’Academie des sciences (bilimler Akademisi’nin Bildirileri)
30, 1850, s. 551-60 ve bkz. C.L. Cowan, Jr., ve diğerleri, “Detection of the Free Neutrino; A Con¬
firmation” (serbest Nötrino’nun görülmesi: Bir Kanıt) Science (Bilim) Dergisi, 74, 1956, s.103-4
(4) Gravitational Constant and Mean Density of the Earth” (Dünyanın Yerçekim Değişmezi ve
.Yoğunluk Ortalaması) adlı makalede J.H Poynting 1741 ve 1901 yılları arasında yerçekimi de¬
ğişmezi üzerine yapılmış iki düzine kadar ölçmeyi gözden geçirmektedir, bkz: Encyclopaedia
Brittanica, 11. basım, Cambridge, 1910-11, Cilt 12s.383-89.
66
maların diğer örnekleri arasmda astronomi biriminin, Avogadro rakkammm,
Joule katsayısmın ve elektronik yükün belirlenişlerini sayabiliriz. Sorunları
tanımlayan ve sağlam çözümlerin varlığını garanti eden bir paradigma kuramı olmasaydı, bu çetrefil çabalardan pek azı zaten akla gelebilir ve hiçbiri de
gerçekleşemezdi.
Paradigmayı ayrıştırma çabaları sadece evrensel değişmezlerin belirlenmesiyle sınırlı değildir elbette. Sözgelişi, nicelikli ilgili yasalara da yönelebilirler; gazlann basıncım hacıma bağlayan Boyle’un Yasası, elektrik çekiciliği
üzerine Coulomb’un Yasası ve Joule’un ısı üretişini elektrik direnci ve akımına bağlayan formülü hep bu kategoriye dahildir. Belki de, paradigmanın
bu gibi yasalann bulunmasma önkoşul olduğunu bu kadar rahatlıkla varsayamayacağımız düşünüfebilir. Bunların, herhangi bir kurama bağlanmeücsızın,
sırf ölçmüş olmak için yapılmış ölçümlerin incelenmesi sırasmda bulunduklanm çoğu kez duymuşuzdur. Fakat tarih bu denli aşırı bir Bacon’cu yönteme
hiçbir kanıt sağlam am aktadır. Havanın, hidrostatik bilim inin tüm çetrefil
kavramlarım uygulayabileceğimiz türde, elastik (esnek) bir sıvı olduğu görüşü kabul edilmeden önce, Boyle’un yaptığı deneyler akla bile gelemezdi. Yahut akla gelseydi de, ya bambaşka bir şekilde yorumlanır, ya da hiçbir yoruma uymazdı. (5) Coulomb’un başarısı tamamen nokta-yükler arasındaki gücü
ölçm ek için özel gereçler imal etm esine bağlıydı. (Daha önceleri elektrik
güçlerini terazi gibi basit araçlarla ölçenler, görüngüler arasmda hiçbir tutarlı
veya yalın ilişki bulamamışlardı). Celgelelim bu tasarımm kendisi de daha
önceden; elektrik sıvının her parçacığının tüm diğerleri üzerinde belli bir
uzaklıktan etki yaptığmm kabul edilmiş olmasma bağlıydı. Coulomb’un aradığı da, aslında bu tür parçacıklann arasındaki etkileşim gücüydü ve bu, mesafenin bir işlevi ya da türevi olduğu rahatlıkta varsayılabilecek tek çeşit güçtü. (6) Nitelrkçi yasalarm paradigma ayrıştırılması sayesinde nasıl ortaya çıktaklannı göstermek için örnek olarak Joule’un yasalarmı da kullanabilirdik.
Cerçekten de nitelikçi paradigma ile nicelikçi yasa arasmdaki ilişki son derece yakın ve yaygmdrr. O kadar ki, Calileo’dan bu yana bu tür yasalar sırf paradigmanın yardımıyla, deneysel olarak belirlenmeleri için gereken gereçler
daha tasarlanmadan yıllar önce, doğru olarak tahmin edilegelmişlerdir. (7)
Son olarak, paradigmayı açmaya yönelik üçüncü bir çeşit deneyden söz
edebiliriz. Cerçek bir arayış ile bunun arasındaki benzerlik diğerlerinden daha fazladır ve doğadaki düzenliliğin nicelikten ziyade nitelik yönleriyle daha
çok uğraşan bilimlerde veya dönemlerde özellikle ön plana çıkar. Belli bir dizi görüngü için geliştirilmiş olan paradigmanın, bununla yakmdan ilgili diğer
görüngülere uygulanışmm biraz belirsiz kaldığı sık sık görülen bir durumdur.-
(5) Hidrostatik kavramlarının pınörmatiğe (hava/gaz bilime) tümüyle nakli için bkz. The Physical
Treatises of Pascal (Pascal’ın Fizik Derlemeleri) çeviren I.H,B Speares ve A.G.H. Spears, F.
Barray’nin tanıtma yazısı ve notlarıyla, Nevvyork, 1937. Toricell’in aradaki koşutluğu ilk kez ortaya atışı (Hava unsurundan oluşmuş bir okyanusun dibine batmış olarak yaşıyoruz) s. 164’de
geçmektedir. Bu görüşün ne kadar hızlı geliştiği iki ana denemede gösterilmiştir.
(6) Duane Roller ve Duane H.D. Roller, the Development of the Concept of Electric Charge:
Electricity from the Greeks to Coulomb (Elektrik Yükü Kavramının Gelişmesi: Yunanlılardan Coulomb’a Elektrik) Harvard Case Histories in Experimental Science (Harvard Deneysel Bilim Tarihçeleri) tarihçe 8, Cambridge Mass., 1954. 66-80.
(7) Örnekler için bkz. T.S. Kuhn, “The Function of Mesarument in modern Physical. Science”
(Modem Fizik Bilimlerinde Ölçmenin İşlevi)lsis dergisi 52, 1961, s. 162-93.
67
maların diğer örnekleri arasında astronomi biriminin, Avogadro rakkamının,
Joule katsayısının ve elektronik yükün belirlenişlerini sayabiliriz. Sorunları
tanımlayan ve sağlam çözümlerin varlığını garanti eden bir paradigma kura¬
mı olmasaydı, buçetrefil çabalardanpek azı zaten akla gelebilir ve hiçbiri de
gerçekleşemezdi.
Paradigmayı ayrıştırma çabaları sadece evrensel değişmezlerin belirlen¬
mesiyle sınırlı değildir elbette. Sözgelişi, nicelikli ilgili yasalara da yönelebi¬
lirler: gazların basıncını hacıma bağlayan Boyle’un Yasası, elektrik çekiciliği
üzerine Coulomb’un Yasası ve Joule’un ısı üretişini elektrik direnci ve akı¬
mına bağlayan formülü hep bu kategoriye dahildir. Belki de, paradigmanın
bu gibi yasaların bulunmasına önkoşul olduğunu bu kadar rahatlıkla varsayamayacağımız düşünülebilir. Bunların, herhangi bir kurama bağlanmaksızın,
sırf ölçmüş olmak içinyapılmış ölçümlerin incelenmesi sırasında bulunduk¬
larını çoğu kez duymuşuzdur. Fakat tarih bu denli aşırı bir Bacon’cu yönteme
hiçbir kanıt sağlamamaktadır. Havanın, hidrostatik biliminintüm çetrefil
kavramlarını uygulayabileceğimiz türde, elastik (esnek) bir sıvı olduğu görü¬
şü kabul edilmeden önce, Boyle’unyaptığı deneyler akla bilegelemezdi. Ya¬
hut akla gelseydi de, ya bambaşka bir şekilde yorumlanır, ya da hiçbir yoru¬
mauymazdı. (5) Coulomb’unbaşarısıtamamen nokta-yükler arasındaki gücü
ölçmek içinözel gereçler imal etmesine bağlıydı. (Daha önceleri elektrik
güçlerini terazi gibi basit araçlarla ölçenler, görüngüler arasında hiçbir tutarlı
veya yalın ilişki bulamamışlardı). Gelgelelim bu tasarımın kendisi de daha
önceden; elektrik sıvının her parçacığının tüm diğerleri üzerinde belli bir
uzaklıktan etki yaptığınm kabul edilmiş olmasına bağlıydı. Coulomb’unara¬
dığı da, aslında bu tür parçacıkların arasındaki etkileşim gücüydü ve bu, me¬
safenin bir işlevi ya da türevi olduğu rahatlıktavarsayılabilecek tek çeşit güç¬
tü. (6) Nitelıkçi yasaların paradigma ayrıştırılması sayesinde nasıl ortaya çıktaklannı göstermek içinörnek olarak Joule’un yasalarını da kullanabilirdik.
Gerçekten de nitelikçi paradigma ile nicelikçi yasa arasındaki ilişki son dere¬
ce yakın ve yaygındır. O kadar ki,Galileo’danbuyana butür yasalar sırf pa¬
radigmanın yardımıyla, deneysel olarak belirlenmeleri için gereken gereçler
daha tasarlanmadan yıllar önce, doğru olarak tahmin edilegelmişlerdir. (7)
Son olarak, paradigmayı açmaya yönelik üçüncü bir çeşit deneyden söz
edebiliriz. Gerçek bir arayış ilebunun arasındaki benzerlik diğerlerinden da¬
ha fazladır ve doğadaki düzenliliğinnicelikten ziyade nitelik yönleriyle daha
çok uğraşan bilimlerdeveya dönemlerde özellikle ön plana çıkar. Belli bir di¬
zi görüngü içingeliştirilmiş olan paradigmanın, bununla yakından ilgili diğer
görüngülere uygulanışının biraz belirsiz kaldığı sık sık görülenbir durumdur.-
(5) Hidrostatik kavramlarının pınörmatiğe (hava/gaz bilime) tümüyle nakli için bkz. The Physical
Treatises of Pascal (Pascal’ın Fizik Derlemeleri) çeviren I.H..B Speares ve A.G.H. Spears, F.
Barray’nin tanıtma yazısı ve notlarıyla, Newyork, 1937. Toricell’in aradaki koşutluğu ilk kez orta¬
ya atışı (Hava unsurundan oluşmuş bir okyanusun dibine batmış olarak yaşıyoruz) s. 164’de
geçmektedir. Bu görüşün ne kadar hızlı geJiştiği iki ana denemede gösterilmiştir.
(6) Duane Roller ve Duane H.D. Roller, the Development of the Concept of Electric Charge:
Electricity from the Greeks to Coulomb (Elektrik Yükü Kavramının Gelişmesi: Yunanlılardan Coulomb’a Elektrik) Harvard Case Histories in Experimental Science (Harvard Deneysel Bilim Ta¬
rihçeleri) tarihçe 8, Cambridge Mass., 1954. 66-80.
(7) Örnekler için bkz. T.S. Kuhn, “The Function of Mesarument in modern Physical Science”
(Modem Fizik Bilimlerinde Ölçmenin işlevi)lsis dergisi 52, 1961, s. 162-93.
67
Böyle olduğu zamanlar, paradigmanm yeni ilgi alâmna uygulanabileceği değişik yollardan birinde karar kılmak için deney yapmak gereklidir. Örneğin
kalori kurammm esas paradigma uygulamaları, sadece yanştnm a ve yapı değiştirme yoluyla ısıtma ve serinletme işlemleriyle kısıtlanmıştı. Halbuki ısınm kaybedilmesi ya da kazamiması birçok başka yoldan da meydana gelebilirdi. Sözgelişi, kimyasal bireşim, sürtüşme veya gazların kompres edilmesi
yahut emilmesi yöntem leri kullanılabilirdi ve bu kuram bütün bu farklı görüngülere çeşitli şekillerde uygulanabilirdi. Örneğin, eğer vakumun (boşluğun) bir ısınma özelliği olduğu varsayılırsa, kompres yoluyla ısı kazanma,
gazın boşlukla karışm ası olarak açıklanabilirdi. Yahut da değişen basınçla
birlikte gazlarm özgül ısılarırun da değiştiği söylenebilirdi. Ve bunun dışmda
daha başka birçok açıklama tarzı olabilirdi. Bu çeşitli olasılıkları geliştirmek
ve birbirinden ayırdedebilmek için birçok deney girişimi oldu. Bütün bu deneyler paradigma olarak kalori kurammdan kaynaklanıyordu. Hepsi de deneylerin tasarımmda olsun, sonuçlarm değerlendirilmesinde olsun, bu paradigmadan yararlanmaktaydılar. (8) Kompres yoluyla ısı kazanma olgusu bir
kez yerine oturduktan sonra, bu alanm sonrala bütün deneyleri ister istemez
aym şekilde paradigmaya bağh olmak zorundaydı. Görüngü belli olunca, onu
açıklığa çıkaran deney de zaten başka türlü nasıl seçilebilirdi?
Şimdi de olağan bilimin kuramsal sorunlârma dönersek, bunlann da aşağı
yukan deney ,ve gözlem sonınlarmınkine benzer sınıflara ayrıldığmı görüyoruz» Ölağan kuramsal çalışmanm bir bölümü, ama çok ufak bir bölümü, eldeki kuramın, olgular hakkmda kendi başma değeri olan bilgi içeriklerini tahmin etmek için kullanılm asına aynlmıştır. astronomi takvimlerinin imalatı,
lens özelliklerinin hesaplanması ve radyo yayım eğrilerinin üretilmesi bu tür
sorunlardandır. Gene de bilim adamları bu çalışmaları mühendislere veya
teknikerlere bırakılması gereken angarya işler olarak görürler. Önemli bilim
dergilerinde çok miktarda yer alan kuram s^ tartışmalarm da, bilim adamı olmayan okurca hemen hemen aynı gözle görülmesi kaçmılmazdır. Çünkü bu
kuramsal zorlayışlara, vardıklan sonuçlar gözde bir değer taşıdığı için değil,
deneyle doğrudan karşılaştırılabilecekleri için girişilmiştir, amaç, paradigmanın yeni bir uygulanışmı göstermek, yahut önceden yapılmış bir uygulamanm kesinlik derecesini artırmaktır.
Herhangi bir kuramm doğa ile çakıştığı noktaları geliştirirken çoğunlukla
rastlanılan büyük güçlükler bu tür çalışma gereğini doğurmaktadır. Söz konusu güçlükleri kısaca canlardırmak için Newton’dan sonraki dönem dinamik tarihine bir göz atmak yeterlidir. Principia eserini kendilerine paradigma almış
olanlar, on sekizinci yüzyılm başlarma kadar eserin vardığı sonuçlarm evrensel niteliğini oldu bitti kabul ediyorlardı ve bunda da gayet haklıydılar, zira bilim tarihince bilinen başka hiçbir eser, araştırmanm aym zamanda hem kapsammm hem de kesinliğinin bu derece artmasını sağlamıştı. Newton gökyüzü
için gezegenlerin hareketlerine ilişkin Kepler yasalarını türetmiş ve ay uydusunun gözlemlenebildiği kadarıyla bu yasaya uymayan yönlerinden bazılarmı,
nedenleriyle birlikte, açıklamıştı. Yeryüzü içinse, sarkaçlar, ve gelgitlerle ilgili
birtakım dağmık gözlemlerin sonuçlarmı türetti. Yardımcı fakat gelişigüzel
(8) T.S. Kuhn, ‘The Caloric Theory of Adiabatîc Compression” (Isı Değişimi Olmayan Kompreslerin Kalori Kuramıyla Açıklanması) Isis dergisi, 49, 1958, s. 132-40.
68
Böyle olduğu zamanlar, paradigmanınyeni ilgi alanına uygulanabileceği de¬
ğişik yollardan birinde karar kılmak içindeney yapmak gereklidir. Örneğin
kalori kuramınınesas paradigma uygulamaları, sadece yarıştırma ve yapı de¬
ğiştirme yoluyla ısıtmave serinletme işlemleriyle kısıtlanmıştı. Halbuki ısı¬
nınkaybedilmesi ya da kazanılması birçok başka yoldan da meydana gelebi¬
lirdi. Sözgelişi, kimyasal bireşim, sürtüşme veya gazların kompres edilmesi
yahut emilmesi yöntemleri kullanılabilirdi ve bu kuram bütün bu farklı gö¬
rüngülere çeşitli şekillerde uygulanabilirdi. Örneğin, eğer vakumun (boşlu¬
ğun) bir ısınma özelliği olduğu varsayılırsa, kompres yoluyla ısıkazanma,
gazın boşlukla karışması olarak açıklanabilirdi. Yahut da değişen basınçla
birlikte gazların özgül ısılarınında değiştiği söylenebilirdi. Ve bunun dışında
daha başka birçok açıklama tarzı olabilirdi. Bu çeşitli olasılıkları geliştirmek
ve birbirinden ayırdedebilmek içinbirçok deney girişimi oldu. Bütün bu de¬
neyler paradigma olarak kalori kuramındankaynaklanıyordu. Hepsi de de¬
neylerintasarımında olsun, sonuçların değerlendirilmesinde olsun, bu para¬
digmadan yararlanmaktaydılar. (8) Kompres yoluyla ısıkazanma olgusu bir
kez yerine oturduktan sonra, bu alanın sonraki bütün deneyleri ister istemez
aynı şekilde paradigmayabağlı olmak zorundaydı. Görüngü belli olunca, onu
açıklığa çıkaran deney de zaten başka türlü nasıl seçilebilirdi?
Şimdi de olağan biliminkuramsal sorunlarına dönersek, bunların da aşağı
yukarı deney ,ve gözlem sorunlarınınkine benzer sınıflara ayrıldığını görüyo¬
ruz.Olağankuramsal çalışmanın bir bölümü, ama çok ufak bir bölümü, elde¬
kikuramın, olgular hakkında kendi başma değeri olan bilgi içeriklerini tah¬
minetmek içinkullanılmasına ayrılmıştır, astronomi takvimlerinin imalatı,
lens özelliklerininhesaplanması ve radyo yayım eğrilerinin üretilmesi bu tür
sorunlardandır. Gene de bilim adamları bu çalışmaları mühendislere veya
teknikerlere bırakılması gereken angarya işler olarak görürler. Önemli bilim
dergilerinde çok miktarda yer alan kuramsal tartışmaların da, bilim adamı ol¬
mayan okurca hemen hemen aynı gözle görülmesi kaçınılmazdır. Çünkü bu
kuramsal zorlayışlara, vardıkları sonuçlar gözde bir değer taşıdığı içindeğil,
deneyle doğrudan karşılaştırılabilecekleri içingirişilmiştir, amaç, paradigma¬
nın yeni bir uygulanışını göstermek, yahut önceden yapılmış bir uygulama¬
nınkesinlik derecesini artırmaktır.
Herhangi bir kuramındoğa ileçakıştığı noktaları geliştirirken çoğunlukla
rastlanılan büyük güçlükler bu tür çalışma gereğini doğurmaktadır. Söz konu¬
su güçlükleri kısaca canlardırmak içinNewton’dan somaki dönem dinamik ta¬
rihine bir göz atmak yeterlidir. Principiaeserini kendilerine paradigma almış
olanlar, on sekizinci yüzyılın başlarına kadar eserin vardığı sonuçların evren¬
sel niteliğini oldu bitti kabulediyorlardı ve bunda da gayet haklıydılar, zira bi¬
lim tarihince bilinen başka hiçbir eser, araştırmanın aym zamanda hem kapsa¬
mınınhem de kesinliğininbu derece artmasını sağlamıştı. Newton gökyüzü
içingezegenlerin hareketlerine ilişkin Kepler yasalarını türetmiş ve ay uydu¬
sunun gözlemlenebildiği kadarıylabuyasaya uymayanyönlerinden bazılarını,
nedenleriyle birlikte, açıklamıştı. Yeryüzü içinse, sarkaçlar, ve gelgitlerle ilgili
birtakım dağmık gözlemlerin sonuçlarını türetti. Yardımcı fakat gelişigüzel
(8) T.S. Kuhn, ‘The Caloric Theory of Adiabatîc Compression” (Isı Değişimi Olmayan Kompres¬
lerin Kalori Kuramıyla Açıklanması) Isis dergisi, 49, 1958, s. 132-40.
68
bazı varsayımların desteğiyle de Böyle Yasası’m ve sesin.havadaki hızmı veren önemli formülü türetmeyi ayrıca başarmıştı. Bilimin o zamanki düzeyi
göz önüne alınırsa bu çalışmalarm başarısı son derece etkileyiciydi. Ancak,
Nevvton Yasaları’nm iddiali evrenselliği karşısında bu uygulamaların sayısı
pek de küçük sayılam azdı ve Nevvton, hemen hemen hiç başka uygulama
geliştirmedi. Dahası, fizikte araştırma yapan herhangi bir öğrencinin aym yasalarla bugün yapabildiklerine baktığım ızda Nevvton’un gerçekleştirdiği
birkaç uygulamayı bile pek öyle büyük bir kesinlikle geliştirmemiş olduğunu
görüyoruz. Ve nihayet, Principia, esas olarak uzayla ilgili mekaniğin sorunlarma uygulanmak üzere tasarlanmış bir yapıttı. Yeryüzündeki uygulamalara
özellikle de fizik koşullan sınırlı ortamlardaki hareket yasalarına nasıl uygulanacağı açık seçik belli olmamıştı. Öte yandan yeryüzüne ilişkin sorunlara
başarılı çözümler getiren başka çalışmalar yapılmaktaydı. İlk olarak Galileo
ve Huyghens’in geliştirdikleri bambaşka bir dizi teknik, 18’nci Yüzyıl boyunca Bemoull’ler, d ’Alembert ve başka birçokları tarafmdan Avrupa kıtasma yayılmıştı. Aslında bu teknikler ile Principia’daki tekniklerin, daha geniş kapsamlı ve tek bir yaklaşımm özel bölümleri olduğu inancı hâkimdi, ancak hiç
kimse uzun süre bunun ne anlama geldiğini açıklayamadı. (9)
Biz şimdilik dikkatimizi kesinlik sorunuyla smırlayalım. Konunun amprik
yönlerini zaten işledik ve Nevvton paradigması ile ilgili somut uygulamalarm
gerektirdiği özel nitelikteki verileri toplayabilmek için Cavendish’in gereci,
Atvvood makinası veya geliştirilmiş teleskoplar gibi sön derece uzmanlaştınlmış araçlara ihtiyaç olduğunu gördük. Doğa ile uyum sağlarnakta benzer zorluklar, çalışm anın kuram sal cephesinde de aynen vardı. Ö rneğin Nevvton
kendi yasalarmı sarkaçlara uygu arken, sarkaç uzunluğunun kesin bir tammını yapabilmek için uçtaki ağırlığı soyut bir kitle noktası olarak tasarlamak
zorunda kalm ıştı. Teorem lerinin çoğunda da hava direncinin etkisini göz
önüne almamıştı ve buna istisna olanlar genellikle başlangıç ve hipotez niteliğindekilerdi. Bu yaklaşık hesaplarm hepsi de aslında sağlam fiziksel uyarlamalardı ama gene de uyarlama oldukları için Nevvton’un tahminleri ile gerçek deneyler arasında beklenebilecek uyumu oldukça kısıtlıyorlardı. Nevvton’un kuramı uzaya uygulandığı zaman aynı zorluklar daha da açıkça ortaya
çıkmaktadır. Teleskopla yapılan basit nicelik gözlemlerinin de işaret ettiği gibi, gezegenler K ep ler’in Yasalarına tamamen uym am aktadırlar ve Nevvton’un kuramı da zaten uyamayacakları doğrultusundadır. Söz konusu yasaları türetebilmek için Nevvton tek tek her gezegen ile güneş arasmdaki çekim
dışmda kalan tüm diğer yerçekimi güçlerini gözden uzak tutmak zorunda kalmıştı. Halbuki gezegenler birbirlerini de çektikleri için, uygulanan kuramla
teleskop gözlemleri arasmda yalmzca kaba bir uyum beklenebilirdi. (10)
(9) C. Truesdall, “A Program Towvard Rediscovering the Rational Mechanics of the Age of Reason”
(Akıl Çağının Rasyonel Mekaniğini Yeniden Kazanmaya Yönelik Bir Tasarı) Archive for History of the
Exact Sciences (kesin Bilimler tarihi Arşivi) I, f 960, s. 3-36 ve “Reactions of Late Barogue Mechanics
to Success, Conjecture, error and Failure in Nevvton’s Principia” (Geç Barok Dönem Mekaniğinin,
Newton’un Principia eserindeki başarı, varsayım, hata ve başarısızlık öğelerine tepkileri) Texas Quartely dergisi, 10, 1967, s. 281-97. T.L. Hankin, “The Reception of Nevvton’s Second Lavvof Motion in
the Eighteenth Century” (Newton’un İkinci Hareket Yasası’nm 18’inci yüzyılda karşılanışı) Archives
Internationales d’histoire des Sciences (Uluslararası Bilimler Tarihi Arşivleri) 20,1967, s. 42-65.
(10) Wolf, a.g.e., s. 75,81, 96-101; ve VVİİliam VVhevvell, History of the Inductive Sciences (Tümevarımlı Bilimlerin Tarihi) Gözden Geçirilmiş basım, Londra, 1847, Bölüm II. s. 213-71.
69
bazı varsayımların desteğiyle de Böyle Yasası’nı ve sesin havadaki hızmı ve¬
renönemli formülü türetmeyi ayrıca başarmıştı. Bilimino zamanki düzeyi
göz önüne alınırsa bu çalışmaların başarısı son derece etkileyiciydi. Ancak,
Newton Yasaları’nm iddiali evrenselliği karşısında bu uygulamalarınsayısı
pek de küçük sayılamazdı ve Newton, hemen hemen hiç başka uygulama
geliştirmedi. Dahası, fizikte araştırma yapan herhangi bir öğrencinin aym ya¬
salarla bugün yapabildiklerine baktığımızda Newton’ungerçekleştirdiği
birkaç uygulamayı bile pek öyle büyük bir kesinlikle geliştirmemiş olduğunu
görüyoruz. Ve nihayet, Principia, esas olarak uzayla ilgili mekaniğinsorunla¬
rına uygulanmak üzere tasarlanmış bir yapıttı. Yeryüzündeki uygulamalara
özellikle de fizik koşullan sınırlı ortamlardaki hareket yasalarına nasıl uygu¬
lanacağı açık seçik belli olmamıştı. Öte yandan yeryüzüne ilişkin sorunlara
başarılı çözümler getiren başka çalışmalar yapılmaktaydı. İlk olarak Galileo
ve Huyghens’in geliştirdikleri bambaşka bir dizi teknik, 18’nciYüzyıl boyun¬
ca Bemoull’ler, d’Alembert ve başka birçoklarıtarafından Avrupa kıtasınaya¬
yılmıştı. Aslında bu teknikler ile Principia’daki tekniklerin, daha geniş kap¬
samlı ve tek bir yaklaşımın özel bölümleri olduğu inancı hâkimdi, ancak hiç
kimseuzun süre bununne anlama geldiğini açıklayamadı. (9)
Biz şimdilik dikkatimizi kesinlik sorunuyla sınırlayalım. Konununamprik
yönlerini zaten işledik ve Newtonparadigması ileilgili somut uygulamaların
gerektirdiği özel nitelikteki verileri toplayabilmek için Cavendish’ingereci,
Atwood makinası veya geliştirilmiş teleskoplar gibi sön derece uzmanlaştınlmış araçlara ihtiyaç olduğunu gördük. Doğaileuyum sağlamakta benzer zor¬
luklar, çalışmanın kuramsal cephesinde de aynen vardı. Örneğin Newton
kendi yasalarını sarkaçlara uygularken, sarkaç uzunluğununkesin bir tanımı¬
nıyapabilmek içinuçtaki ağırlığı soyut bir kitle noktası olarak tasarlamak
zorunda kalmıştı. Teoremlerinin çoğunda da hava direncinin etkisini göz
önüne almamıştı ve buna istisna olanlar genellikle başlangıç ve hipotez niteliğindekilerdi. Buyaklaşık hesaplarınhepsi de aslında sağlam fiziksel uyarla¬
malardı ama gene de uyarlama oldukları için Newton’untahminleri ileger¬
çek deneyler arasında beklenebilecek uyumu oldukça kısıtlıyorlardı. New¬
ton’unkuramı uzaya uygulandığı zaman aynı zorluklar daha da açıkça ortaya
çıkmaktadır. Teleskopla yapılan basit nicelik gözlemlerinin de işaret ettiği gi¬
bi, gezegenler Kepler’in Yasalarına tamamen uymamaktadırlar ve New¬
ton’un kuramı da zaten uyamayacakları doğrultusundadır. Söz konusu yasa¬
larıtüretebilmek için Newtontek tek her gezegen ilegüneş arasındaki çekim
dışında kalan tüm diğer yerçekimi güçlerini gözden uzak tutmak zorunda kal¬
mıştı. Halbuki gezegenler birbirlerini de çektikleri için, uygulanankuramla
teleskop gözlemleri arasında yalnızca kaba bir uyum beklenebilirdi. (10)
(9) C. Truesdall, “A Program Towvard Rediscovering the Rational Mechanics of the Age of Reason”
(Akıl Çağının Rasyonel Mekaniğini Yeniden Kazanmaya Yönelik Bir Tasarı) Archive for History of the
Exact Sciences (kesin Bilimler tarihi Arşivi) I, 1960, s. 3-36 ve “Reactions of Late Baroque Mechanics
to Success, Conjecture, error and Failure In Newton’s Principia” (Geç Barok Dönem Mekaniğinin,
Newton’un Principia eserindeki başarı, varsayım, hata ve başarısızlık öğelerine tepkileri) Texas Quartely dergisi, 10, 1967, s. 281-97. T.L. Hankin, ‘The Reception of Newton’s Second Law of Motion in
the Eighteenth Century” (Newton’un İkinci Hareket Yasası’nın 18’inci yüzyılda karşılanışı) Archives
Internationales d’histoire des sciences (Uluslararası Bilimler Tarihi Arşivleri) 20, 1967, s. 42-65.
(10) Wolf, a.g.e., s. 75,81, 96-101; ve William Whewell, History of the Inductive Sciences (Tümevarımlı Bilimlerin Tarihi) Gözden Geçirilmiş basım, Londra, 1847, Bölüm II. s. 213-71.
69
Pek tabii, uyum un sağlandığı kadarı bile, onu elde edenleri fazlasıyla
mutlu etmeye yetmişti. Yeryüzüne ilişkin bazı sorunlar dışında, bu kadar iyi
iş görebilecek başka hiçbir kuram yoktu. Zaten Newton’un çalışmalarmm geçerliliğini sorgulayanlardan hiçbiri bunu deney ile gözlem arasındaki uyum
çok smırlı diye yapmıyordu. Ama ne olursa olsun, uyumdaki bu sırurlamalar,
Newton’dan sonra gelenler için heyecan verici kuramsal sorunlarm kaynağı
oldu. Örneğin, eşzam anlı olarak birbirinin çekimine kapılmış ikiden fazla
nesnenin hareketlerini ele alabilmek için, ya da yörünge sapmalarmdaki kalıcılığı incelemek için bazı kuramsal tekniklere ihtiyaç vardı. Bu gbi sorunlar
18’inci yüzyıl boyunca ve 19’uncunun başlarmda Avrupa’nın en parlak çahşmalarmı Nevvton paradigması ile uzay gözlemleri arasmdaki benzerliği geliştirmeyi amaçlayan sorunlar üzerinde gerçekleştirdiler. Bu isimlerden birçokları, bir yandan da, gerek Nevvton’un, gerek mekanikte çağdaşı olan Avrupa
okulunun yapmaya dahi yanaşamayacakları türde uygulamalar için gerekli
olan matematik bilgisini geliştirmeye çalışıyorlardı. Örneğin hem hidrodinamik hem de titreşim telleri sorunu için son derece güçlü matematik teknikler
ve muazzam bir yazm üretmişlerdi. Uygulama ile ilgili bu sorunlar, böylelikle 18’inci yüzyılın belki de en parlak ve en can alıcı bilimsel çalışmalarını
yaratmıştı. Aynca termodinamiğin, ışığın dalga kuramının, elektromanyetik
kuramm, kısacası temel yasaları tamemen niceliğe dayalı herhangi bir bilim
dalınm paradigma-sonraki gelişme dönemleri incelendiği takdirde, rahatlıkla
başka örnekler de bulunabilir. Hiç değilse matematiğe daha yakın olan bilimlerde, kuramsal çalışmalarm büyük çoğunluğu bu niteliklere sahiptir.
Ancak, bütünün bu nitelikte olduğu söylenemez. Matematik bilimlerinde
bile ayrıca kuramsal paradigma ayrıştırma sorunları vardır. Bu sorunlar bilimsel gelişmenin, niceliğe öncelik tanınan dönemlerinde önem kazınırlar.
Bunlardan bazıları, ister daha nicelikçi ister daha nitelikçi bilimlerde olsun,
sadece eldeki bilginin yeniden biçimlendirilip aydınlatılm ası amacındadır.
Örneğin zamanla, Principia’nm önceleri sanıldığı gibi her zaman kolaylıkla
uygulanabilir bir eser olmadığı ortaya çıktı, çünkü kısmen ilk denemelerde
kaçınılmaz olan tutarsızlıklardan kurtulamamıştı, kısmen de anlam içeriğinin
büyük bölümü uygulam alarda sadece dolaylı olarak yer alabiliyordu. Hem
zaten yeryüzü uygulamalarmm çoğunda Avrupa’da geliştirilmiş ve öncekilerle görünürde pek ilgisi olmayan bir dizi tekniğin kıyaslanamayacak kadar daha güçlü plduğu görülmekteydi. Bu nedenle 18. yüzyılda Euler ve Lagrange’dan, 19. yüzyılda Hamilton, Jacobi ve Hertz’e kadar Avrupa’nm en parlak
matematiksel fizikçilerinin çoğu mekanik kuramını eşdeğerde olan ama mantık ve estetik açısmdan daha doyurucu bir biçimde yeniden dile getirmek için
sürekli çaba saıfetmişlerdi. Yani, gerek Principia’nm, gerek Avrupa’daki mekanik aıılayışmm açık ya da kapalı bütün öğretileri, mantıksal olarak çok daha tutarlı bir metinde sergilensin istiyorlardı. Böylece arzu edilen, kuramın
mekanikte yeni yeni geliştirilmiş olan sorunlara uygulanışmm hem daha düzenli hem de daha az çelişkili olmasıydı. (11)
Paradigmaların buna benzer şekilde yeniden tanımlanmaları bütün bilimlerde sürekli olarak meydana gelmektedir, fakat bunlarm çoğu yukarıda sözü­
(11) Rene Dugas, Histoire de la mecanigue (Mekaniğin Tarihi) Neuchatel, 1950, 4-5’inci Kitaplar.
70
Pek tabii, uyumun sağlandığı kadarı bile, onu elde edenleri fazlasıyla
mutlu etmeye yetmişti. Yeryüzüne ilişkin bazı sorunlar dışında, bu kadar iyi
iş görebilecek başka hiçbir kuram yoktu. Zaten Newton’un çalışmalarının ge¬
çerliliğini sorgulayanlardan hiçbiri bunu deney ile gözlem arasındaki uyum
çok sınırlı diye yapmıyordu. Ama ne olursa olsun, uyumdaki bu sınırlamalar,
Newton’dan sonra gelenler için heyecan verici kuramsal sorunlarm kaynağı
oldu. Örneğin, eşzamanlı olarak birbirinin çekimine kapılmış ikiden fazla
nesnenin hareketlerini ele alabilmek için, ya da yörünge sapmalarındaki kalı¬
cılığı incelemek için bazı kuramsal tekniklere ihtiyaç vardı. Bu gbi sorunlar
18’inci yüzyıl boyunca ve 19’uncununbaşlarında Avrupa’nın en parlak çalış¬
malarını Newton paradigması ile uzay gözlemleri arasındaki benzerliği geliş¬
tirmeyi amaçlayan sorunlar üzerinde gerçekleştirdiler. Bu isimlerden birçok¬
ları, bir yandan da, gerek Newton’un, gerek mekanikte çağdaşı olan Avrupa
okulunun yapmaya dahi yanaşamayacakları türde uygulamalar için gerekli
olan matematik bilgisini geliştirmeye çalışıyorlardı. Örneğin hem hidrodina¬
mik hem de titreşim telleri sorunu için son derece güçlü matematik teknikler
ve muazzam bir yazın üretmişlerdi. Uygulama ile ilgili bu sorunlar, böylelik¬
le 18’inci yüzyılın belki de en parlak ve en can alıcı bilimsel çalışmalarını
yaratmıştı. Ayrıca termodinamiğin, ışığın dalga kuramının, elektromanyetik
kuramın, kısacası temel yasaları tamemen niceliğe dayalı herhangi bir bilim
dalının paradigma-sonraki gelişme dönemleri incelendiği takdirde, rahatlıkla
başka örnekler de bulunabilir. Hiç değilse matematiğe daha yakın olan bilim¬
lerde, kuramsal çalışmaların büyük çoğunluğu bu niteliklere sahiptir.
Ancak, bütünün bu nitelikte olduğu söylenemez. Matematik bilimlerinde
bile ayrıca kuramsal paradigma ayrıştırma sorunları vardır. Bu sorunlar bi¬
limsel gelişmenin, niceliğe öncelik tanınan dönemlerinde önem kazınırlar.
Bunlardan bazıları, ister daha nicelikçi ister daha nitelikçi bilimlerde olsun,
sadece eldeki bilginin yeniden biçimlendirilip aydınlatılması amacındadır.
Örneğin zamanla, Principia’nın önceleri sanıldığı gibi her zaman kolaylıkla
uygulanabilir bir eser olmadığı ortaya çıktı, çünkü kısmen ilk denemelerde
kaçınılmaz olan tutarsızlıklardan kurtulamamıştı, kısmen de anlam içeriğinin
büyük bölümü uygulamalarda sadece dolaylı olarak yer alabiliyordu. Hem
zaten yeryüzü uygulamalarının çoğunda Avrupa’da geliştirilmiş ve öncekiler¬
le görünürde pek ilgisi olmayan bir dizi tekniğin kıyaslanamayacak kadar da¬
ha güçlü olduğu görülmekteydi. Bu nedenle 18. yüzyılda Euler ve Lagrange’dan, 19. yüzyılda Hamilton, Jacobi ve Hertz’e kadar Avrupa’nın en parlak
matematiksel fizikçilerinin çoğu mekanik kuramını eşdeğerde olan ama man¬
tık ve estetik açısından daha doyurucu bir biçimde yeniden dile getirmek için
sürekli çaba sarfetmişlerdi. Yani, gerek Principia’nm, gerek Avrupa’daki me¬
kanik anlayışının açık ya da kapalı bütün öğretileri, mantıksal olarak çok da¬
ha tutarlı bir metinde sergilensin istiyorlardı. Böylece arzu edilen, kuramın
mekanikte yeni yeni geliştirilmiş olan sorunlara uygulanışının hem daha dü¬
zenli hem de daha az çelişkili olmasıydı. (11)
Paradigmaların buna benzer şekilde yeniden tanımlanmaları bütün bilim¬
lerde sürekli olarak meydana gelmektedir, fakat bunların çoğu yukarıda sözü-
(11) Rene Dugas, Histoire de la mecanique (Mekaniğin Tarihi) Neuchatel, 1950, 4-5’inci Kitaplar.
70
nü ettiğimiz Principia düzeltmelerinden çok daha esash değişikliklere yol açmıştm Üstelik, bu tür değişiklikler gerçekten de hep, daha önce paradigmanın ayrıştırılması olarak betimlediğimiz çalışmalardan kaynaklanır, ama bu
çeşit çalışmayı tamamen ‘am pirik’ (görgül) olarak nitelemek oldukça keyfi
bir davranıştır. Paradigma ayrıştırılması sorunları deneysel olduğu ölçüde kuramsaldır da,, hem de diğer bütün olağan araştırma çeşitlerinde olduğundan
daha fazla’. Önceden verdiğim iz örnekler, bu bağlam da da geçerlidir. Coulomb, araç ve gerecini imal edip ölçüm için kullanmaya başlamadan önce,
bu gereçlerin nasıl yapılması gerektiğini belirlemek üzere elektrik kuramma
başvurmak zorunda kalmıştı. Ölçümlerinin sonucu olarak da kuram daha ileri
bir düzeye ulaştı. Gene aynı şekilde, kompres yoluyla ısı elde etmek konusunda çeşitli kuramların ayırdedilebilmesini sağlayan deneylerin tasanmcılan ile, karşılaştırılan bu çeşitli yaklaşımları ilk kez ortaya atanlar aynı kişilerdi. Yani bu insanlar hem olgu hem de kuram düzeyinde çalışıyorlardı. Çabalan yalnızca yeni bilgi üretmekle kalmıyor, temel aldıkları yaklaşımm süregelmiş birçok belirsizliğini de yok etmek suretiyle ortaya daha kesin bir paradigma çıkartmış oluyordu. Çoğu bilimlerin olağan çalışma alanları da zaten
bu niteliklerden meydana gelmiştir.
Sorunları ayırdığımız bu üç ana smıf, yani önemli olgularm belirlenmesi,
olgu ve kuram arasında uyum sağlanması ve kuramın daha da aynştınlm ası,
sanıyorum gerek ampirik, gerek teorik yönleriyle olağan bilim literatürünün
tümünü kapsamaktadır. Ancak, tabii ki genel olarak tüm bilim literatürünü
kapsadıklarını iddia edecek değiliz. Olağanüstü sorunlar her zaman çıkabilir
ve zaten bilimsel çabayı bütünüyle bu denli değerli kılan da bu sorunlarm çözümlenebilmesidir. Fakat olağanüstü sorunlar istenmekle ortaya çıkmazlar.
Başgöstermeleri, olağan araştırmanın önceden hazırladığı ortamın özel koşullarma bağlıdır. Bu nedenle en iyi bilim adamlarmm bile meşgul olduklan
sorunların ezici bir çoğunluğu, kaçınılmaz olarak yukanda Özetlediğimiz üç
kategoriden birinde yer alacaktır. Paradigma çevresinde çalışma başka türlü
yürütülemez ve paradigmayı terk etmek, onun tanımladığı bilim daimi bırakmakla özdeştir, ileriki bölümlerde göreceğimiz gibi, bu tür ‘terk’ etmeler bazen meydana gelebilmektedir ve bilimsel devrimler bu merkezlerin çevresinde ‘devir’ ederler. Fakat devrimlerin incelenmesine başlamadan önce, yolu
hazırlayan olağan-bilimsel arayışların çok daha geniş bir manzarasında göz
gezdirmenin gerekli olduğu kanısındayım.
71
nüettiğimiz Principiadüzeltmelerindençok daha esaslı değişikliklere yol aç¬
mıştır. Üstelik, bu tür değişiklikler gerçekten de hep, daha önce paradigma¬
nın ayrıştırılması olarak betimlediğimiz çalışmalardankaynaklanır, ama bu
çeşit çalışmayıtamamen ‘ampirik’ (görgül) olarak nitelemek oldukça keyfi
bir davranıştır. Paradigma ayrıştırılması sorunları deneysel olduğu ölçüde ku¬
ramsaldır da, hem de diğer bütün olağan araştırma çeşitlerinde olduğundan
daha fazla’. Önceden verdiğimiz örnekler, bu bağlamda da geçerlidir. Co¬
ulomb, araç ve gerecini imal edip ölçüm içinkullanmaya başlamadan önce,
bu gereçlerin nasıl yapılması gerektiğini belirlemek üzere elektrik kuramına
başvurmak zorunda kalmıştı. Ölçümlerinin sonucu olarak da kuram daha ileri
bir düzeye ulaştı. Gene aynı şekilde, kompres yoluyla ısı elde etmek konu¬
sunda çeşitli kuramların ayırdedilebilmesini sağlayan deneylerintasarımcıla¬
rıile, karşılaştırılan bu çeşitli yaklaşımları ilk kez ortaya atanlar aynı kişiler¬
di. Yani bu insanlar hem olgu hem de kuram düzeyinde çalışıyorlardı. Çaba¬
ları yalnızca yeni bilgi üretmekle kalmıyor,temel aldıkları yaklaşımın süre¬
gelmiş birçok belirsizliğini de yok etmek suretiyle ortaya daha kesinbir para¬
digma çıkartmış oluyordu. Çoğu bilimlerinolağan çalışma alanları da zaten
buniteliklerden meydana gelmiştir.
Sorunları ayırdığımız bu üç ana sınıf, yani önemli olguların belirlenmesi,
olgu ve kuram arasında uyum sağlanması ve kuramındaha da ayrıştırılması,
sanıyorum gerek ampirik, gerek teorik yönleriyle olağan bilim literatürünün
tümünü kapsamaktadır. Ancak, tabii ki genel olarak tüm bilim literatürünü
kapsadıklarınıiddia edecek değiliz. Olağanüstü sorunlar her zaman çıkabilir
ve zaten bilimsel çabayı bütünüyle budenli değerli kılanda busorunların çözümlenebilmesidir. Fakat olağanüstü sorunlar istenmekle ortaya çıkmazlar.
Başgöstermeleri, olağan araştırmanın önceden hazırladığı ortamın özel ko¬
şullarına bağlıdır. Bunedenle en iyi bilim adamlarının bile meşgul oldukları
sorunların ezici bir çoğunluğu, kaçınılmaz olarak yukarıda Özetlediğimiz üç
kategoriden birinde yer alacaktır. Paradigma çevresinde çalışma başka türlü
yürütülemez ve paradigmayıterk etmek, onun tanımladığı bilim daimi bırak¬
makla özdeştir. Ileriki bölümlerde göreceğimiz gibi, bu tür ‘terk’ etmeler ba¬
zen meydana gelebilmektedir ve bilimsel devrimler bu merkezlerin çevresin¬
de ‘devir’ ederler. Fakat devrimlerin incelenmesine başlamadan önce, yolu
hazırlayan olağan-bilimsel arayışların çok daha geniş bir manzarasında göz
gezdirmeningerekli olduğukanısındayım.
71
IV. OLAĞAN BİLİM BULMACA ÇÖZÜYOR
Az önce karşılaştığımız olağan araştırma sorunlarınm belki de en çarpıcı
yanı, kavram da ya da görgüde olsun, büyük değişiklikler yaratmayı hemen
hemen hiç amaçlamamış olmalarıdır. Dalga uzunluğu ölçümlerinde olduğu
gibi, daha başlamadan önce neredeyse en ücra ayrmtısma kadar sonucu bilinen deney çoktur. Ortalama beklenti oranı ise bunun biraz daha altındadır.
Kabul etmek gerekir ki, Coulomb’un ölçümleri ters kare yasasma pekâlâ uymayabilirdi. 0 te yandan kompres yoluyla ısı kazanma konusunda çalışanlar,
mümkün olan sonuçlann her birine eşit şans tammak durumundaydılar. Ama
bu örneklerde bile, beklenen ve dolayısıyla benimsenebilir sonuçlarm kapsamı, hayal gücünün erişebileceği kapsama kıyasla daha dardı. Bu anlayışa göre, herhangi bir girişimin vardığı sonuç bu dar kapsamm içinde bir yerde değilse, hüküm gayet basittir: başarısız bir araştırma. Yani kusur doğada değil
bilim adammda aranır.
Mesela onsekikizinci asırda, elektrik çekiciliğin terazi gibi basit araçlarla
ölçüldüğü deneylere pek önem verilmezdi. Bu deneyler gereken düzeyde tutarlı ve basit sonuçlar vermedikleri için, türetildikleri paradigmayı ayrıştırmak için kullam im alan da söz konusu değildi: elektrik araştırmalarının sürekli ilerleyişi ile ilişkisi olmayan ve olamayacak sıradan olgu olarak kalmaya mahkûmdular. Bu deneylerde elektrik görüngülerinin hangi özelliklerinin
ortaya çıkarıldığım ise, ancak bir sonraki paradigm anın alanından geriye
baktığımızda görebiliriz. Coulomb ve çağdaşlan tabii böyle bir paradigmaya
sahiptiler. Ya da hiç değilse paradigmaları, çekim sorununa uygulandığı zaman, aynı beklentileri yaratıyordu. Coulomb, paradigmanm aynştırılmasma
maledilebilecek sonuçlar veren araç ve gereci bu sayede tasarlayabildi. Ama
bu sonucun kimseyi şaşırtmamasınm ve Coulomb’un çağdaşlarmdan birkaçınm bu sonucu daha önceden tahmin edebilmiş olmalarının nedeni de aynıydı.
Yani özetleyecek olursak, paradigmanın aynştırılm asim amaçlayan projeler
dahi beklenmedik yemlikleri hedef almazlar.
Akla hemen şu soru geliyor: olağan bilimin amacı içerikte esaslı yenilikler bulmak değilse -eğer beklenen sonuca uzak düşmek bilim adamı için başarısızlık sayılıyorsa- bu sorunları ele almak zahmetine neden giriliyor? Cevabın bir krsmmı zaten gördük: olağan bilimde elde edilen sonuçlarm hiç değilse bilim adamlan için bir anlam taşımasmm nedeni, üzerinde çalışılan paradigmanm uygulanma kapsamına ve kesinliğine olan katkılarıdır. Ancak bu,
bilim adam larının olağan araştırma sorunlarına karşı duydukları heves ve
72
IV.OLAĞAN BİLİMBULMACA ÇÖZÜYOR
Az önce karşılaştığımız olağan araştırma sorunlarının belki de en çarpıcı
yanı, kavramdaya da görgüde olsun, büyük değişiklikler yaratmayı hemen
hemen hiç amaçlamamış olmalarıdır. Dalga uzunluğu ölçümlerinde olduğu
gibi, daha başlamadan önce neredeyse en ücra ayrıntısına kadar sonucu bili¬
nendeney çoktur. Ortalama beklenti oranı ise bunun biraz daha altındadır.
Kabul etmek gerekir ki, Coulomb’un ölçümleri ters kare yasasma pekâlâ uy¬
mayabilirdi. Öte yandan kompres yoluyla ısı kazanmakonusunda çalışanlar,
mümkün olan sonuçların her birine eşit şans tanımak durumundaydılar. Ama
buörneklerde bile, beklenen ve dolayısıyla benimsenebilir sonuçların kapsa¬
mı, hayal gücününerişebileceği kapsama kıyasla daha dardı. Buanlayışa gö¬
re, herhangi bir girişimin vardığı sonuç bu dar kapsamın içinde bir yerde de¬
ğilse, hüküm gayet basittir: başarısız bir araştırma. Yani kusur doğada değil
bilim adamında aranır.
Mesela onsekikizinci asırda, elektrik çekiciliğin terazi gibi basit araçlarla
ölçüldüğü deneylere pek önem verilmezdi. Budeneyler gereken düzeyde tu¬
tarlı ve basit sonuçlar vermedikleri için,türetildikleri paradigmayı ayrıştır¬
mak içinkullanılmaları da söz konusu değildi: elektrik araştırmalarının sü¬
rekli ilerleyişi ileilişkisi olmayan ve olamayacak sıradan olgu olarak kalma¬
ya mahkûmdular. Bu deneylerde elektrik görüngülerinin hangi özelliklerinin
ortaya çıkarıldığını ise, ancak bir sonraki paradigmanın alanından geriye
baktığımızda görebiliriz. Coulomb ve çağdaşları tabii böyle bir paradigmaya
sahiptiler. Ya da hiç değilse paradigmaları, çekim sorununa uygulandığı za¬
man, aynı beklentileri yaratıyordu. Coulomb, paradigmanınayrıştırılmasına
maledilebilecek sonuçlar Veren araç ve gereci bu sayede tasarlayabildi. Ama
bu sonucun kimseyi şaşırtmamasınm ve Coulomb’unçağdaşlarından birkaçı¬
nınbusonucu daha önceden tahmin edebilmiş olmalarınınnedeni de aynıydı.
Yani özetleyecek olursak, paradigmanın ayrıştırılmasinı amaçlayan projeler
dahi beklenmedik yenilikleri hedef almazlar.
Akla hemen şu soru geliyor: olağan biliminamacı içerikteesaslı yenilik¬
ler bulmak değilse -eğer beklenen sonuca uzak düşmek bilim adamı için ba¬
şarısızlık sayılıyorsa- bu sorunları ele almak zahmetine neden giriliyor? Ce¬
vabın bir kısmını zaten gördük: olağan bilimdeelde edilen sonuçların hiç de¬
ğilse bilim adamları içinbir anlam taşımasının nedeni, üzerinde çalışılan pa¬
radigmanın uygulanma kapsamına ve kesinliğine olan katkılarıdır. Ancak bu,
bilim adamlarının olağan araştırma sorunlarına karşı duydukları heves ve
72
bağlılığı açıklamak bakımmdan pek doyurucu değil. Sırf elde edilecek bilgi
çök önemli diye, kimse daha iyi bir spektrom etre geliştimek ya da titreşim
telleri sorununa daha iyi bir çözüm üretm ek için yıllarmı bu işe adamaz. Diyelim ki, astronomi takvimlerini hesaplamak ya da var olan bir aracı yeni ölçüm ler için kullanm ak yoluyla kazanılan veriler, değerlerinden hiçbir şey
kaybetmediler. Bilim adamları bu faaliyetlere gene de düzenli olarak sut çevireceklerdir çünkü bunlar daha önce defalarca denenmiş işlemlerin büyük
ölçüde tekrarlanmasından öteye gidemezler. Olağan araştırma sorununa duyulan tutkuyu açıklayacak ipucu da bu davranıştadır. Sonuç önceden tahmin
edilse de, hatta bu tahmin öğrenilcek ilginç hiçbir şey bırakmayacak kadar
ayrmtıya da inse, bu sonuca ne yoldan Varılacağı hâlâ son derece belirsizdir.
Olağan bir araştırma sorununu sonuca bağlamak, tahmin edileni yepyeni bir
şekilde başarmak demektir. Bunun için de araç-gereçle, kavramlarla ve matematikle ilgli bir sürü karmaşık bulmacanın çözülmesi lazımdır. Başarıya ulaşan kişinin bulmaca çözmedeki ustalığı kanıtlanm ış olur ve bilim adamının
çalışma azmini kamçılayan en önemli etken bulmacanın zorluğudur.
‘Bulm aca’ ve ‘bulmaca çözücü’ terimleri bundan önceki sayfalarda giderek öıiem kazanan bazı temalara ışık tutar niteliktedir. Burada kuUamldığı tamamen günlük anlamıyla bulmaca, çözüm konusundaki beceri veya dehayı
sınamaya yarayan zekâ oyunlarının özel bir dalıdır. Sözlük anlamının ‘bulm aca’ ve ‘resimli bilm ece’ olarak verildiği bu tür oyunların olağan bilimin
problem leriyle paylaştığı ortak özellikleri ayırdetm eye çalışalım. îlk önce,
çözümün kendi başma ilginç ya, da önemli olup olmamasmın bulmacanm kalitesinde bir ölçüt sayılmadığını söyleyebiliriz, tam tersine, gerçekten acil
olan sorunlar, sözgelişi kanserin tedavisi yahut zamanı geçmeyecek bir araç
tasarımı, aslında tam anlamıyla bulmaca bile sayılmazlar, çünkü bu konularda kesin çözüm diye bir şey olmayabilir. Resimli bir bilmece düşünün, resmin tamammı meydana getirmek için gerekli parçalar birbirinden farklı iki
bilmece kutusundan s-ırayla ve rastgele çekiliyor. Böyle bir problem bir dahiye bile çok çetin geleceğine göre (aksini düşünenler olsa da) çözümdeki beceriyi ölçmek için gerçek bir sınav işlevi görmesi beklenemez. Hatta herhangi bir olağan anlam da bilm ece bile sayılm az. Yani kendi başına bir değer
içermesi bulmacada aranan bir ölçüt obnadığı halde, gerçek bir çözümün bulunması tersine ilk koşuldur.
N itekim şim diye kadar gördüğüm üz gibi bilim cam iasının paradigm a
sayesinde elde ettiği şey, tam da böyle bir koşuldur; yani, paradigm a geçerliliğini koruduğu sürece bir yanıtı olduğunu bildiğimiz tür soruları seçm eye yarayan bir ölçüttür. Cam ianın da bilim sel olarak kabul edeceği ya
da üyelerini üzerinde çalışm aya teşvik edeceği tek tür sorun aşağı yukarı
budur. D aha önceleri standart görülm üş olanlar da dahil diğer sorunlar,
‘m etafizik’ oldukları gerekçesiyle reddedilirler. Bilim camiası bunları başka bir bilgi dalının konusu olarak kabul eder, hatta zaman harcamaya değm eyecek kadar sorunsal olduklarına karar verir. Bir paradigma, sırasında
bu şekilde bir bilim topluluğunu toplum sal önem i olan birçok soruna sırf
bilm ece biçim ine indirgenem eyecekleri için yabancılaştırabilir, çünkü bu
sorunlar paradigmanın sağladığı kavram ve araç malzemesi ile ifade edilem emektedir. Bu tür sorunlar bilim adam ı için zaman kaybı sayılır. Bu ko73
bağlılığı açıklamak bakımından pek doyurucu değil. Sırf elde edilecek bilgi
çök önemli diye, kimse daha iyi bir spektrometre geliştimek ya da titreşim
telleri sorununa daha iyi bir çözüm üretmek içinyıllarını bu işe adamaz. Di¬
yelim ki, astronomi takvimlerini hesaplamak ya da var olan bir aracı yeni öl¬
çümler içinkullanmak yoluyla kazanılan veriler, değerlerinden hiçbir şey
kaybetmediler. Bilim adamları bu faaliyetlere gene de düzenli olarak sırt çe¬
vireceklerdir çünkü bunlar daha önce defalarca denenmiş işlemlerinbüyük
ölçüde tekrarlanmasından öteye gidemezler. Olağan araştırma sorununa du¬
yulan tutkuyu açıklayacak ipucu da bu davranıştadır. Sonuç önceden tahmin
edilse de, hatta bu tahmin öğrenilcek ilginç hiçbir şey bırakmayacak kadar
ayrıntıya da inse, bu sonuca ne yoldan varılacağı hâlâ son derece belirsizdir.
Olağan bir araştırma sorununu sonuca bağlamak, tahmin edileni yepyeni bir
şekilde başarmak demektir. Bununiçinde araç-gereçle, kavramlarla ve mate¬
matikle ilgli bir sürü karmaşık bulmacanın çözülmesi lazımdır. Başarıya ula¬
şan kişinin bulmaca çözmedeki ustalığı kanıtlanmış olur ve bilim adamının
çalışma azmini kamçılayanenönemli etken bulmacanınzorluğudur.
‘Bulmaca’ ve ‘bulmaca çözücü’ terimleri bundan önceki sayfalarda gide¬
rek önem kazanan bazı temalara ışık tutar niteliktedir. Buradakullanıldığıta¬
mamen günlük anlamıyla bulmaca, çözüm konusundaki beceri veya dehayı
sınamaya yarayan zekâ oyunlarının özel bir dalıdır. Sözlük anlamının ‘bul¬
maca’ ve ‘resimli bilmece’ olarak verildiği bu tür oyunların olağan bilimin
problemleriyle paylaştığı ortak özellikleri ayırdetmeye çalışalım. İlk önce,
çözümün kendi başına ilginç ya da önemli olup olmamasının bulmacanınka¬
litesinde bir ölçüt sayılmadığını söyleyebiliriz, tam tersine, gerçekten acil
olan sorunlar, sözgelişi kanserin tedavisi yahut zamanı geçmeyecek bir araç
tasarımı, aslında tam anlamıyla bulmaca bile sayılmazlar, çünkü bu konular¬
da kesin çözüm diye bir şey olmayabilir. Resimli bir bilmece düşünün, res¬
mintamammı meydana getirmek içingerekli parçalar birbirinden farklı iki
bilmece kutusundan sırayla ve rastgele çekiliyor. Böylebir problem bir dahi¬
ye bile çok çetin geleceğine göre (aksini düşünenler olsa da) çözümdeki be¬
ceriyi ölçmek içingerçek bir sınav işlevi görmesi beklenemez. Hatta herhan¬
gi bir olağan anlamda bilmece bile sayılmaz. Yani kendi başına bir değer
içermesi bulmacada aranan bir ölçüt olmadığı halde, gerçek bir çözümün bu¬
lunmasıtersine ilk koşuldur.
Nitekim şimdiye kadar gördüğümüz gibi bilim camiasının paradigma
sayesinde elde ettiği şey, tam da böyle bir koşuldur; yani, paradigma ge¬
çerliliğini koruduğu sürece bir yanıtı olduğunu bildiğimiz tür soruları seç¬
meye yarayan bir ölçüttür. Camianın da bilimsel olarak kabul edeceği ya
da üyelerini üzerinde çalışmaya teşvik edeceği tek tür sorun aşağı yukarı
budur. Daha önceleri standart görülmüş olanlar da dahil diğer sorunlar.
‘metafizik’ oldukları gerekçesiyle reddedilirler. Bilim camiası bunları baş¬
ka bir bilgi dalının konusu olarak kabul eder, hatta zaman harcamaya değ¬
meyecek kadar sorunsal olduklarına karar verir. Bir paradigma, sırasında
bu şekilde bir bilim topluluğunu toplumsal önemi olan birçok soruna sırf
bilmece biçimine indirgenemeyecekleri içinyabancılaştırabilir, çünkü bu
sorunlar paradigmanın sağladığı kavram ve araç malzemesi ile ifade edile¬
memektedir. Bu tür sorunlar bilim adamı için zaman kaybı sayılır. Bu ko73
nuda tarihten aldığım ız derslere parlak örnekler olarak 17’nci asır Bacon’culuğunun bazı yönlerini, hatta günümüz toplumbilimlerinden bir kısm ını gösterebiliriz. O lağan bilim in günüm üzde bu kadar hızla ilerlem e
kaydetm esinin bir nedeni de, uygulayıcılarının, çözüm lenm esinde kendi
yetersizliklerinden başka hiçbir mazeret ya da engel tanımadıkları sorunlar üzerine eğilmeleridir.
Öte yandan, eğer olağan bilimin problemlerini bu anlamda bulmacalar
olarak kabul edeceksek, bilim adamlarının bunlara neden bu kadar tutku ve
bağlılıkla sarıldıkları sorusunu da sormamıza gerek kalmıyor. Aslında insanın bilimi çekici bulması için birçok neden olabilir. Bunlarm arasında ilk
akla gelenler, yararlı olma arzusu, yeni bir alanı keşfetmenin heyecanı, doğada belli bir düzenlilik bulma umudu ve yerleşik bilgiyi sınama ihtiyacıdır. Bu ve başka nedenler aynı zamanda bilim adam ını sonradan m eşgul
edecek tekil sorunlarm belirlenmesine de yardımcı olur. Dahası, her ne kadar sönuç bazan hayal kırıklığı da olsa, bu gibi nedenlerin bilim adamına
önceleri çekici gelip, sonra onu başka yönlere itmesinin faydası vardı. (1)
Bilimsel çabanın arasmda tabii ki yararh olmak, yeni alanlar açmak, düzen
kurmak ya da eskiden kurulu inançları yeniden sınamak gibi işlevleri olacaktır, ama olağan bir araştırma sorunu ile meşgul olan bireyin asimda hiçbir zaman doğrudan bu saydıklarımızı yaptığı görülmez. Bir kez araştırmaya girildikten sonra kişiyi dürten amaç bambaşka bir nitelik kazanır, başka
bir düzeye geçer. Onun artık tek düşüncesi, becerisini yeterince kullanabilmesi halinde, kendinden önce hiç kimsenin çözem ediği ya da onun kadar
iyi çözemediği çetin bir bulmacayı çözebileceği inancı ve iddiasıdır. İnsanlığın gelmiş geçmiş en büyük bilimsel kafalarmın çoğu, tüm mesleki çabalarını bu tür çetin bulmacalara adaniışlardır. zaten çoğu zaman herhangi bir
uzmanlık dalının insana verebileceği başka bir şey de yoktur. Ancak insan
bir kez bu işin tiryakisi olmuşsa, uğraşın ilginçliği açısından bunun fazla
bir önemi yoktur.
Olağan bilimin sorunları ile bulmacalar arasmdaki koşutluğun şimdi de
çok daha güç ama daha da öğretici bir özelliğine bakalım. Eğer bir soran bulmaca olarak smıflandırılacaksa, mutlaka bir çözümü olması yeterli bir özellik
değildir. Bunun yanı sıra, hem kabul edilebilir çözümlerin niteliklerini hem
de bunlarm hangi aşamalardan geçerek elde edileceğini sınırlayan kurallar
olmalıdır. M esela resimli bir bilmeceyi çözmek sadece ‘bir resim tamamlam ak’tan ibaret değildir. Çağdaş bir sanatçı hatta bir çocuk bile seçilmiş soyut
şekillerde oluşan parçaları rastgele bir zemine yayarak bunu yapabilir ve
böylelikle ortaya çıkan resim bilmecenin ömek aldığı modelden hem daha iyi
hem de daha özgün olabilir. Ne vaf ki, böyle bir resim, bilmecenin çözümü
değildir. Bunun olabilmesi için tüm parçalarm kullamiması, resimli taraflarının üste gelmesi ve hiçbir boşluk kalmaymcaya kadar birbirlerine kenetlenmesi gerekmektedir. Çünkü bunlar resimli bilmeceyi resimli bilmece yapan
ve çözümünü belirleyen kurallardır. Kabul edilebilir çözümler üzerinde benli) Bireyin rolü ile bilimsel gelişmenin genel örüntüsü arasındaki çelişkiden kaynaklanan zorluk
ve hayal kırıklıkları bazen çok ciddi de olabilmektedir. Bu konuda bkz. Lavvrence S. Kubie, “Some Unsolved Problems of the Scientific Areer” (Bilim Kariyerinin Çözümlenmemiş Bazı Sorunları) American Scientist (Amerikan Bilim adamı) adlı dergi. 41, 1953, s. 596-613 ve 42, 1954, s.
104-12.
74
nuda tarihten aldığımız derslere parlak örnekler olarak 17’nci asır Bacon’culuğunun bazı yönlerini, hatta günümüz toplumbilimlerinden bir kıs¬
mını gösterebiliriz. Olağan bilimin günümüzde bu kadar hızla ilerleme
kaydetmesinin bir nedeni de, uygulayıcılarının, çözümlenmesinde kendi
yetersizliklerinden başka hiçbir mazeret ya da engel tanımadıkları sorun¬
lar üzerine eğilmeleridir.
Öte yandan, eğer olağan bilimin problemlerini bu anlamda bulmacalar
olarak kabul edeceksek, bilim adamlarının bunlara neden bu kadar tutku ve
bağlılıkla sarıldıkları sorusunu da sormamıza gerek kalmıyor. Aslında insa¬
nın bilimi çekici bulması için birçok neden olabilir. Bunlarm arasında ilk
akla gelenler, yararlı olma arzusu, yeni bir alanı keşfetmenin heyecanı, do¬
ğada belli bir düzenlilik bulma umudu ve yerleşik bilgiyi sınama ihtiyacı¬
dır. Bu ve başka nedenler aynı zamanda bilim adamını sonradan meşgul
edecek tekil sorunlarm belirlenmesine de yardımcı olur. Dahası, her ne ka¬
dar sönuç bazan hayal kırıklığı da olsa, bu gibi nedenlerin bilim adamına
önceleri çekici gelip, sonra onu başka yönlere itmesinin faydası vardı. (1)
Bilimsel çabanın arasında tabii ki yararh olmak, yeni alanlar açmak, düzen
kurmak yada eskiden kurulu inançları yeniden sınamak gibi işlevleri ola¬
caktır, ama olağan bir araştırma sorunu ile meşgul olan bireyin aslında hiç¬
bir zaman doğrudan bu saydıklarımızı yaptığı görülmez. Bir kez araştırma¬
ya girildikten sonra kişiyi dürten amaç bambaşka bir nitelik kazanır, başka
bir düzeye geçer. Onun artık tek düşüncesi, becerisini yeterince kullanabil¬
mesi halinde, kendinden önce hiç kimsenin çözemediği ya da onun kadar
iyi çözemediği çetin bir bulmacayı çözebileceği inancı ve iddiasıdır. İnsan¬
lığın gelmiş geçmiş en büyük bilimsel kafalarının çoğu, tüm mesleki çaba¬
larını bu tür çetin bulmacalara adamışlardır, zaten çoğu zaman herhangi bir
uzmanlık dalının insana verebileceği başka bir şey de yoktur. Ancak insan
bir kez bu işin tiryakisi olmuşsa, uğraşın ilginçliği açısından bunun fazla
bir önemi yoktur.
Olağan bilimin sorunları ile bulmacalar arasındaki koşutluğun şimdi de
çok daha güç ama daha da öğretici bir özelliğine bakalım. Eğer bir sorun bul¬
maca olarak srnıflandırılacaksa, mutlaka bir çözümü olması yeterli bir özellik
değildir. Bunun yanı sıra, hem kabul edilebilir çözümlerin niteliklerini hem
de bunlarm hangi aşamalardan geçerek elde edileceğini sınırlayan kurallar
olmalıdır. Mesela resimli bir bilmeceyi çözmek sadece ‘bir resim tamamla¬
mak’tan ibaret değildir. Çağdaş bir sanatçı hatta bir çocuk bile seçilmiş soyut
şekillerde oluşan parçaları rastgele bir zemine yayarak bunu yapabilir ve
böylelikle ortaya çıkan resim bilmecenin ömek aldığı modelden hem daha iyi
hem de daha özgün olabilir. Ne vaf ki, böyle bir resim, bilmecenin çözümü
değildir. Bunun olabilmesi için tüm parçaların kullanılması, resimli tarafları¬
nın üste gelmesi ve hiçbir boşluk kalmayıncaya kadar birbirlerine kenetlen¬
mesi gerekmektedir. Çünkü bunlar resimli bilmeceyi resimli bilmece yapan
ve çözümünü belirleyen kurallardır. Kabul edilebilir çözümler üzerinde ben-
(1) Bireyin rolü ile bilimsel gelişmenin genel örüntüsü arasındaki çelişkiden kaynaklanan zorluk
ve hayal kırıklıkları bazen çok ciddi de olabilmektedir. Bu konuda bkz. Lawrence S. Kubie, “So¬
me Unsolved Problems of the Scientific Areer” (Bilim Kariyerinin Çözümlenmemiş Bazı Sorunla¬
rı) American Scientist (Amerikan Bilim adamı) adlı dergi. 41, 1953, s. 596-613 ve 42, 1954, s.
104-12.
74
zer sınırlamalar sözlü bulmacalarda, zekâ oyunlarmda satranç problemlerinde de kolaylıkla görülebilir.
‘Kural’ teriminin hatırı sayilur ölçüde genişletilmiş bir kullanımmda, yani
terimi zaman zaman ‘yerleşik bakış açısı’ ya da ‘önyargı’ anlamlarıyla özdeş kılacak bir kullanım üzerinde karar kılmabildiği takdirde, belli bir araştırma geleneği içinde bulunan sorunlarm yukarıda saydığımız bir dizi bulmaca özelliğine çok benzer nitelikler taşıdığını anlam ak kolaylaşır. Optik
dalga uzunluklarmı ölçmek için bir araç geliştiren kişinin belli rakamlar ile
spektrumun belli bölümleri arasında ilişki kurma düzeyinde bir malzemeyle
yetinmemesi gerekir, çünkü amacı sadece keşif yapmak ya da ölçüm yapmak değildir, tersine, aracmı yerleşik optik kuramların bütünü açısmdan değerlendirmek suretiyle aracın ortaya çıkardığı rakamları, dalga uzunlukları
olarak kurama alınm ış değerler ile aynı olduğunu göstermesi zorunludur.
Eğer kuramda kalmış herhangi bir belirsizlik ya da kendi aracının yeterince
incelenmemiş bir parçası bu ispatı tamamlamasmı engelliyorsa, meslektaşımı rahatlıkla onun asimda hiçbir şey ölçememiş olduğuna karar verebilirler.
Örneğin, sonradan bu değerlerde elektron dalga-uzunluklarm ı katmanları
teşhisi kondu. Elektron-saçm a deneylerinde İde edilen azami (maksimum)
değerlere, ilk gözlem lenip kaydedildikleri zaman pek önem verilmemişti.
Kendi başma duran bu rakamlarm harhangi bir şeyin değerleri olabilmeleri
için önce hareket halindeki maddenin, dalgaiarmkine benzer şekilde davranacağını öngören bir kurama maledilmeleri gerekmişti. Hatta bu benzerlik
ilişkisi saptandıktan sonra bile, deney sonuçları ile kuramın tartışmasız şekilde bağdaştırılabilm eleri için eldeki gereçlerin yeni baştan tasarlanmaları
lazımdı. (2) Bu koşullar yerine getirilene kadar hiçbir sorun çözümlenmiş
sayılmıyordu.
Kuramsal sorunlar için kabul edilebilir olan çözümler de, benzer smırlamalarla tayin edilir. Onsekizinci yüzyıl boyunca ay uydusunun gözlemlenebilen hareketlerini Nevvton’un hareket ve yerçekimi yasalarından türetmeye çalışan bilim adamları sürekli şekilde başarısızlığa uğradılar. Sonuç olark bazıları ters kare yasasının yerine, küçük mesafelerde ona kıyasla biraz sapma
gösteren başka bir yasa kullanmayı teklif etti. Ancak bunu yapmak paradigmayı değiştirmek, bambaşka bir bulmaca tanımlamak demekti, eskisini çözümlemek değildi. Gerçekte ne olduğuna gelince, bilim adamları kurallara
bir süre daha uyduktan sonra 1750 yılında içlerinden birisi bunlarm daha başarılı olarak nasıl uygulanması gerektiğini belirledi. (3) Çünkü başka bir almaşık bulmak yalnızca oyunun kurallarmı değiştirmekle mümkün olabilirdi.
Olağan-bilimsel geleneklerin incelenmesinde, sonradan ilave edilmiş birçok kuralla karşılaşmak mümkündür ve bunlar benimsedikleri paradigmanm
bilim adamlarma kazandırdığı ilkeler hakkında bir hayli bilgi sağlayabilir.
Bize düşen, bu kuralların ayrıldığı ana kategorileri bulmak. (4) En açık-seçik
ve belki de en bağlayıcı olanı için bir örnek, az önce not ettiğimiz-tür genel-
(2) Bu deneylerin geçirdiği evrimin kısa bir açıklaması için bkz. C.J. Davisson “Les Prix Nobel en
1937” (1937 yılının Nobel armağanları) adlı konferansın 4’üncü sayfası, Stockholm, 1938
(3) W. Whewell, History of the Inductive Sciences (Tünevarımlı Bilimlerin Tarihi) gözden geçirilmiş basım Londra 1847, Bölüm II, s. 101-5, 220-22.
(4) Bu soruyu, bilim sosyolojisi dalındaki çalışm aları bazan benim kilerle çakışan W .O.
Hagstrom’a borçluyum.
75 ‘
zer sınırlamalar sözlü bulmacalarda, zekâ oyunlarında satranç problemlerin¬
de de kolaylıklagörülebilir.
‘Kural’ teriminin hatırı sayılır ölçüde genişletilmiş bir kullanımında, yani
terimi zaman zaman ‘yerleşik bakış açısı’ ya da ‘önyargı’ anlamlarıyla öz¬
deş kılacak bir kullanım üzerinde karar kılınabildiği takdirde, belli bir araş¬
tırma geleneği içinde bulunan sorunların yukarıda saydığımız bir dizi bul¬
maca özelliğine çok benzer nitelikler taşıdığını anlamak kolaylaşır. Optik
dalga uzunluklarını ölçmek içinbir araç geliştiren kişininbelli rakamlar ile
spektrumun belli bölümleri arasında ilişki kurma düzeyinde bir malzemeyle
yetinmemesi gerekir, çünkü amacı sadece keşif yapmak ya da ölçüm yap¬
mak değildir, tersine, aracını yerleşik optik kuramların bütünü açısından de¬
ğerlendirmek suretiyle aracın ortaya çıkardığı rakamları, dalga uzunlukları
olarak kurama alınmış değerler ile aynı olduğunu göstermesi zorunludur.
Eğer kuramda kalmış herhangi bir belirsizlik ya da kendi aracının yeterince
incelenmemiş bir parçası bu ispatıtamamlamasını engelliyorsa, meslektaş¬
larırahatlıklaonun aslmdahiçbir şey ölçememiş olduğunakarar verebilirler.
Örneğin, sonradan bu değerlerde elektron dalga-uzunluklarını katmanları
teşhisi kondu. Elektron-saçma deneylerinde İde edilen azami (maksimum)
değerlere, ilk gözlemlenip kaydedildikleri zaman pek önem verilmemişti.
Kendi başma duran bu rakamlarınharhangi bir şeyin değerleri olabilmeleri
içinönce hareket halindeki maddenin, dalgalarınkine benzer şekilde davra¬
nacağını öngören bir kurama maledilmeleri gerekmişti. Hatta bu benzerlik
ilişkisi saptandıktan sonra bile, deney sonuçları ilekuramıntartışmasız şe¬
kilde bağdaştırılabilmeleri içineldeki gereçlerin yeni baştan tasarlanmaları
lazımdı. (2) Bu koşullar yerine getirilene kadar hiçbir sorun çözümlenmiş
sayılmıyordu.
Kuramsal sorunlar içinkabul edilebilir olan çözümler de, benzer sınırla¬
malarlatayinedilir. Onsekizinci yüzyıl boyunca ay uydusunungözlemlenebilenhareketlerini Newton’unhareket ve yerçekimi yasalarından türetmeye ça¬
lışan bilim adamları sürekli şekilde başarısızlığa uğradılar. Sonuç olark bazı¬
larıters kare yasasının yerine, küçük mesafelerde ona kıyasla biraz sapma
gösteren başka bir yasa kullanmayıteklif etti. Ancak bunuyapmak paradig¬
mayı değiştirmek, bambaşka bir bulmaca tanımlamak demekti, eskisini çö¬
zümlemek değildi. Gerçekte ne olduğuna gelince, bilim adamları kurallara
bir süre daha uyduktan sonra 1750yılında içlerindenbirisi bunların daha ba¬
şarılı olarak nasıl uygulanması gerektiğini belirledi. (3) Çünkü başka bir al¬
maşık bulmak yalnızca oyunun kurallarını değiştirmekle mümkünolabilirdi.
Olağan-bilimsel geleneklerin incelenmesinde, sonradan ilave edilmiş bir¬
çok kurallakarşılaşmak mümkündür ve bunlar benimsedikleri paradigmanın
bilim adamlarına kazandırdığı ilkeler hakkında bir hayli bilgi sağlayabilir.
Bize düşen, bukuralların ayrıldığı ana kategorileri bulmak. (4) Enaçık-seçik
ve belki de en bağlayıcı olanı için bir örnek, az önce not ettiğimiz-tür genel-
(2) Bu deneylerin geçirdiği evrimin kısa bir açıklaması için bkz. C.J. Davisson “Les Prix Nobel en
1937″ (1937 yılının Nobel armağanları) adlı konferansın 4’üncü sayfası, Stockholm, 1938
(3) W. Whewell, History of the Inductive Sciences (Tünevarımlı Bilimlerin Tarihi) gözden geçiril¬
miş basım Londra 1847, Bölüm II, s. 101-5, 220-22.
(4) Bu soruyu, bilim sosyolojisi dalındaki çalışmaları bazan benimkilerle çakışan W.O.
Hagstrom’a borçluyum.
75 ~
içmelerdir, yani bilimsel yasa belirten önermeler ye bir de bilimsel kavramlar
ve kuramlar hakkmdaki önermeler. Geçerli oldukları sürece bu tür önermeler
bulmacayı kurmamıza ve kabul edilebilir gözümleri smırlamamıza yardımcı
olurlar. Örneğin onsekizinci ve ondokuzuncu yüzyıllarda Nevvton’un Yasalan
bu işlevi görmekteydi. Bu işlev devam ettiği sürece de, maddenin niceliği fizikçiler tarafmdan en temel ontolojik (varlıkbilimsel) kategori sayılıyordu ve
madde parçaları arasmda etki yapan güçler en önde gelen araştırma alanıydı.
(5) Kimya alanında da, belirgin ve değişmez oranlara ilişkin yasalarm uzun
zaman tıpkı buna benzer bir etkisi oldu: atomik ağırlıklar sorununun ortaya
atılması, kimyevi analizler için kabul edilebilir olan sonuçların sınırlarının
belirlenmesi ve atomlar, moleküller, birleşik tözler karışım ların ne olup ne
olmadıkları hakkında kimyacılara bilgi verilmesi hep bu yasalar sayesinde
oldu. (6) MaxweH’in denklem leri ile istatistik termodinamiği konusundaki
yasalan da bugün aynı etkiye ve işleve sahiptir.
Şunu da hemen ilave edelim la, bu gibi kurallar tarihsel bir incelemenin
ortaya çıkaracağı tek tür çeşitlilik olmadığı gibi, en ilginç olanı da değildir.
Yasalar ile kuramlarda daha alt yahut daha somut bir düzeyde, araç çeşitleri
hakkmda ve kabul edilen bilimsel araçlarm en doğru (geçerli) şekilde nasıl
kullanılmaları gerektiği konusunda oldukça bağlayıcı bir sürü tercih bulunmaktadır. Mesela 17’nci yüzyıl kimyasımn gelişiminde, ateşin kimya analizlerindeki rolü konusundaki tutum değişiklilerinin büyük payı olmuştur. (7)
19’uncu yüzyılda da fizyologlar. H elm holtz’un fizik deneylerinin kendi
alanlarında çok aydınlatıcı olacağı yolundaki görüşlerine karşı başlangıçta
şiddetli tepki gösterdiler. (8) Nihayet yüzyılımızda kimyasal kıomatografinin geçirdiği garip tarihsel evreler, bilimsel aracın ne denli tutucu bir amaç
haline gelebileceğini bir kere daha göstermektedir. (9) Çünkü belli deney
yöntem lerine bağlılık, bilim adamına oyunun kurallarını sağlamada en az
yasalar ya da kuramlar kadar büyük rol oynar. X ışmlarımn (Roentgen) bulunuşunu incelediğimiz zaman bu tür bağlılıkların bazı nedenlerine de değineceğiz.
Bilimin m utlak değişmez olrnasa da kalıcı ve yaygın olan özellikleri tarihsel incelemenin de şaşırtıcı bir tutarlılıkla gösterdiği gibi bir üst düzeydeki yarı metafizik ilkelerdir. Örneğin aşağı yukarı 1630’dan itibaren, özellikle
de Descartes’ın muazzam etkileyici bilimsel yazılarmm çıkmasından sonra,
fizikçilerin çoğu evrenin mikroskopik cisimciklerden oluştuğunu ve tüm dp-
(5) Newton’culuğun bu yönleri için bkz. l.B. Cohen, Franklin and Nevvton An Inguiry into Speculative Nevvtonian Experimental Science and Franklin’s Work in Electricity as an Example Thereof
{Franklin ve-Nevvton; Kurgusal Nevvton’cu deney Bilimleri üzerine bir soruşturma ve Bunun bir
örneği olarak Franklı’in Elektik alanındaki çalışmaları) Philadelphia 1956, bölüm 7, özellikle s
255,57,275-77
(6) Bu örnek üzerinde uzun uzadıya tatışma tO.cu Bölümün sonlarına doğru yer almaktadır.
1,(7) Fİ. Metzger, Les Dostrines chinigues en France du debut du XVII e siecle a latin du XVIII siecle (17. yüzyılın başından 18. yüzyıl sonuna kadar Fransa’da kimya öğretileri) Paris 1923, s.
359,61; Marie Boas, Robert Böyle and Seventeenth Century Chenistry (Robert Böyle ve 17. yüzyıl kimyası Cambridge 1958, s. 112,15.
(8) Leo Konigsberger, Flermann von Helmholtz, çeviren Francis A. VVelby, Oxford, 1906, s.
65.,66
(9) James E. Meinhard, “Chromatography; A Perspective” (Kromatografiye bir bakış) Science
(Bilim) dergisi 110, 1949, s. 387,92.
76
lemelerdir, yani bilimsel yasa belirtenönermeler ye bir de bilimsel kavramlar
ve kuramlar hakkındaki önermeler. Geçerli oldukları sürece bu tür önermeler
bulmacayı kurmamıza ve kabul edilebilir gözümleri sınırlamamıza yardımcı
olurlar. Örneğin onsekizinci veondokuzuncu yüzyıllarda Newton’un Yasaları
bu işlevi görmekteydi. Bu işlev devam ettiği sürece de, maddenin niceliği fi¬
zikçiler tarafından en temel ontolojik (varlıkbilimsel) kategori sayılıyordu ve
madde parçaları arasında etki yapan güçler en önde gelen araştırma alanıydı.
(5) Kimyaalanında da, belirginve değişmez oranlara ilişkinyasalarm uzun
zaman tıpkı buna benzer bir etkisi oldu: atomik ağırlıklar sorununun ortaya
atılması, kimyevi analizler içinkabul edilebilir olan sonuçların sınırlarının
belirlenmesi ve atomlar, moleküller, birleşik tözler karışımlarınne olup ne
olmadıkları hakkında kimyacılara bilgi verilmesi hep bu yasalar sayesinde
oldu. (6) Maxwell’in denklemleri ile istatistik termodinamiği konusundaki
yasaları da bugünaynı etkiye ve işleve sahiptir.
Şunu da hemen ilave edelim ki, bu gibi kurallar tarihsel bir incelemenin
ortaya çıkaracağı tek tür çeşitlilik olmadığı gibi, en ilginç olanı da değildir.
Yasalar ilekuramlarda daha alt yahut daha somut bir düzeyde, araç çeşitleri
hakkında ve kabul edilen bilimsel araçların en doğru (geçerli) şekilde nasıl
kullanılmaları gerektiği konusunda oldukça bağlayıcı bir sürü tercih bulun¬
maktadır. Mesela 17’nci yüzyıl kimyasınıngelişiminde, ateşinkimyaanalizlerindeki rolü konusundaki tutum değişiklilerinin büyük payı olmuştur. (7)
19’uncu yüzyılda da fizyologlar. Helmholtz’un fizik deneylerinin kendi
alanlarında çok aydınlatıcı olacağı yolundaki görüşlerine karşı başlangıçta
şiddetli tepki gösterdiler. (8) Nihayet yüzyılımızda kimyasal kromatografinin geçirdiği garip tarihsel evreler, bilimsel aracın ne denli tutucu bir amaç
haline gelebileceğini bir kere daha göstermektedir. (9) Çünkü belli deney
yöntemlerine bağlılık, bilim adamına oyunun kurallarını sağlamada en az
yasalar ya da kuramlar kadar büyük rol oynar. X ışınlarının(Roentgen) bu¬
lunuşunu incelediğimiz zaman bu tür bağlılıkların bazı nedenlerine de deği¬
neceğiz.
Bilimin mutlak değişmez olmasa da kalıcı ve yaygın olan özellikleri ta¬
rihsel incelemeninde şaşırtıcı bir tutarlılıkla gösterdiği gibi bir üst düzeyde¬
ki yarı metafizik ilkelerdir. Örneğinaşağı yukarı 1630’danitibaren, özellikle
de Descartes’ın muazzam etkileyici bilimsel yazılarının çıkmasından sonra,
fizikçilerin çoğu evrenin mikroskopik cisimciklerden oluştuğunu ve tüm do¬
ts) Newton’culuğun bu yönleri için bkz. I.B. Cohen, Franklin and Newton An Inquiry into Specu¬
lative Newtonian Experimental Science and Franklin’s Work in Electricity as an Example Thereof
{Franklin ve- Newton: Kurgusal Newton’cu deney Bilimleri üzerine bir soruşturma ve Bunun bir
örneği olarak Franklı’in Elektik alanındaki çalışmaları) Philadelphia 1956, bölüm 7, özellikle s.
255,57, 275-77
(6) Bu örnek üzerinde uzun uzadıya tatışma 10.cu Bölümün sonlarına doğru yer almaktadır.
v(7) H. Metzger, Les Dostrines chiniques en France du debut du XVII e siecle a la fin du XVIII siecle (17. yüzyılın başından 18. yüzyıl sonuna kadar Fransa’da kimya öğretileri) Paris 1923, s.
359,61; Marie Boas, Robert Boyle and Seventeenth Century Chenistry (Robert Boyle ve 17. yüz¬
yıl kimyası Cambridge 1958, s. 112,15.
(8) Leo Konigsberger, Hermann von Helmholtz, çeviren Francis A. Welby, Oxford, 1906, s.
65.,66
(9) James E. Meinhard, “Chromatography: A Perspective” (Kromatografiye bir bakış) Science
(Bilim) dergisi 110, 1949, s. 387,92.
76
ğal görüngülenn bu cisim ciklere ilişkin şekil, boyut, hareket ve etkileşim
kavramlarıyla açıklanabileceğini varsaymaya başladılar. Bu ilkelerin kaynığı da göründüğü kadarıyla hem m etafizik hem de yöntem seldi. Metafizik
açısmdan, ilkeler bilim adamına evrenin hangi tür nesneleri içerip, hangilerini içermediğini ‘dikte’ ediyordu; kısacası varolan sadece hareket halindeki
madde idi. Yöntem açısmdan ise, nihai yasalar ile temel açıklamalann nasıl
olması gerektiği hakkında ‘reçete’ veriliyordu; yasalar cisimciklerin hareketlerini ve etkileşimlerini belirlemeli, açıklama ise ‘verilm iş’ herhangi bir
doğal görüngüyü maddenin bu yasalara uyan hareketlerine indirgemeliydi.
Daha da önemlisi, cisimciklere ilişkin evren görüşü bilim adamlarına araştırma sorunlarının çoğunlukla neler olması gerektiğini öğretiyordu. Örneğin
B oyle’un yaptığı gibi bu yeni felsefeyi benimseyen bir kimyacı dikkatinin
çoğunu transmütasyon (tür değiştirme, dönüşme) olarak görülebilecek kimyasal tepkim elere yöneltmekteydi. Çünkü bu örnek, bütün kimyasal değişimlerin temelinde yattığı düşünülen nesnecik yer değiştirmelerini diğer tepkimelere kıyasla daha açık olarak gösteriyordu. (10) Nesnecik maddeciğinin
benzer etkileri m ekaniğin, optiğin veya ısının incelenm esinde de kendini
göstermişti.
Son olarak, daha da üst bir düzeyde, bilim adamlığının vazgeçilmez koşulu olan başka bir dizi ilke buluyoruz. Örneğin bilim adammm dünyayı anlamak ve insan akhnm dünyaya kazandıracağı düzenin kapsammı ve kesinlik paymı genişletmek arzusunu duyması lazımdır. Bu amaca yönelik olarak
da yapması gereken, doğanm belirli bir parçasmı kendi hesabma ya da meslektaşları aracılığıyla büyük çapta ampink (görgül) aynntılarma inerek incelemektir. Bu incelemenin bazen ‘görünürde’ düzensiz boşluklar bırakması
da, bilim adamına gözlem tekniklerini daha çok geliştirmek yahut kullandığı
kavram yapısını daha ileri düzeyde açmak için birer fırsat olmalıdır. Kuşkusuz buna benzer bilim adam lan için bütün çağlarda geçerli olan daha başka
kurallar da vardır.
Bilim adamının bağlandığı ilkelerin, güçlü bir örüntü halindeki bu varlığı, kavramsal, kuramsal, deneysel veya yöntemsel olsun, olağan bilimi bulmaca çözme ile yan yana getiren eğretilemem izin ana kaynağıdır. Olgunlaşmış bir uzmanlık daimin uygulayıcısı durumundaki kişiye, bu sayede gerek dünyanın gerek kendi biliminin niteliklerini belirleyen kurallar verilebildiği içindir ki, bu kişi kuralların ve hazırda duran bilginin kendi adına
tanımladığı, kapah kalmış sorunlarına kendinden tamamen emin olarak eğilebilm ektedir. Bu noktadan sonra onun kişisel azmini kamçılayan amaç belirsiz kalmış bulmacayı çözüme kavuşturmaktır. Bulmacalar’ve kurallar tartışm asının, bu ve başka yönlerden, olağan-bilim sel uygulam anın yapısını
aydınlattığını böylece söyleyebiliriz. Ancak, başka bir açıdan, bu aydınlatma önemli bir şekilde yanıltıcı olabilir. Her ne kadar belli bir bilimsel uzm anlık alanm daki tüm uygulayıcıların belli zam anlarda bağlandıkları kurallar m uhakkak bulunursa da, bu kurallar söz konusu uzmanların uygula-
(10) “Zerre’ ya da ‘nesnecik’ maddeciiiğinin genei bir açıkiaması için bkz. Marie Boas “The Estabiishment of the Mechanicai Phisopphy” (Feişefede Mekanik dünya görüşünün Yerleşmesi)
Osiris dergisi, 10, 1952, s. 412-541. Bunun Böyle kimyası üzerindeki etkileri için de bkz. T.S.
Kuhn, “Robert Böyle and Structural Chemistry in the Seventeenth Century” (Robert Böyle 17.
Yüzyılda Yapısal Kimya) Isis dergisi, 43, 1952, s. 12-36
11
ğal görüngülerin bu cisimciklere ilişkin şekil, boyut, hareket ve etkileşim
kavramlarıyla açıklanabileceğini varsaymaya başladılar. Bu ilkelerin kaynığı da göründüğü kadarıyla hem metafizik hem de yöntemseldi. Metafizik
açısmdan, ilkeler bilim adamına evrenin hangi tür nesneleri içerip, hangile¬
rini içermediğini ‘dikte’ ediyordu: kısacası varolan sadece hareket halindeki
madde idi. Yöntem açısmdan ise, nihai yasalar ile temel açıklamaların nasıl
olması gerektiği hakkında ‘reçete’ veriliyordu: yasalar cisimciklerin hare¬
ketlerini ve etkileşimlerini belirlemeli, açıklama ise ‘verilmiş’ herhangi bir
doğal görüngüyü maddenin bu yasalara uyan hareketlerine indirgemeliydi.
Daha da önemlisi, cisimciklere ilişkin evren görüşü bilim adamlarına araş¬
tırma sorunlarının çoğunlukla neler olması gerektiğini öğretiyordu. Örneğin
Böyle’un yaptığı gibi bu yeni felsefeyi benimseyen bir kimyacı dikkatinin
çoğunu transmütasyon (tür değiştirme, dönüşme) olarak görülebilecek kim¬
yasal tepkimelere yöneltmekteydi. Çünkü bu örnek, bütün kimyasal deği¬
şimlerin temelinde yattığı düşünülen nesnecik yer değiştirmelerini diğer tep¬
kimelere kıyasla daha açık olarak gösteriyordu. (10) Nesnecik maddeciğinin
benzer etkileri mekaniğin, optiğin veya ısının incelenmesinde de kendini
göstermişti.
Son olarak, daha da üst bir düzeyde, bilim adamlığının vazgeçilmez ko¬
şulu olan başka bir dizi ilke buluyoruz. Örneğin bilim adammm dünyayı an¬
lamak ve insan akhnm dünyaya kazandıracağı düzenin kapsammı ve kesin¬
lik payını genişletmek arzusunu duyması lazımdır. Bu amaca yönelik olarak
da yapması gereken, doğanm belirli bir parçasını kendi hesabma ya da mes¬
lektaşları aracılığıyla büyük çapta ampirik (görgü1) ayrıntılarına inerek ince¬
lemektir. Bu incelemenin bazen ‘görünürde’ düzensiz boşluklar bırakması
da, bilim adamına gözlem tekniklerini daha çok geliştirmek yahut kullandığı
kavram yapısını daha ileri düzeyde açmak için birer fırsat olmalıdır. Kuşku¬
suz buna benzer bilim adamları için bütün çağlarda geçerli olan daha başka
kurallar da vardır.
Bilim adamının bağlandığı ilkelerin, güçlü bir örüntü halindeki bu varlı¬
ğı, kavramsal, kuramsal, deneysel veya yöntemsel olsun, olağan bilimi bul¬
maca çözme ile yan yana getiren eğretilememizin ana kaynağıdır. Olgun¬
laşmış bir uzmanlık daimin uygulayıcısı durumundaki kişiye, bu sayede ge¬
rek dünyanın gerek kendi biliminin niteliklerini belirleyen kurallar verile¬
bildiği içindir ki, bu kişi kuralların ve hazırda duran bilginin kendi adına
tanımladığı, kapalı kalmış sorunlarına kendinden tamamen emin olarak eğilebilmektedir. Bu noktadan sonra onun kişisel azmini kamçılayan amaç be¬
lirsiz kalmış bulmacayı çözüme kavuşturmaktır. Bulmacalar ve kurallar tar¬
tışmasının, bu ve başka yönlerden, olâğan-bilimsel uygulamanın yapısını
aydınlattığını böylece söyleyebiliriz. Ancak, başka bir açıdan, bu aydınlat¬
ma önemli bir şekilde yanıltıcı olabilir. Her ne kadar belli bir bilimsel uz¬
manlık alanmdaki tüm uygulayıcıların belli zamanlarda bağlandıkları ku¬
rallar muhakkak bulunursa da, bu kurallar söz konusu uzmanların uygulaOO) “Zerre’ ya da ‘nesnecik’ maddeciliğinin genel bir açıklaması için bkz. Marie Boas “The Es¬
tablishment of the Mechanicai Phisopphy” (Felsefede Mekanik dünya görüşünün Yerleşmesi)
Osiris dergisi, 10, 1952, s. 412-541. Bunun Böyle kimyası üzerindeki etkileri için de bkz. T.S.
Kuhn, “Robert Boyle and Structural Chemistry in the Seventeenth Century” (Robert Boyle 17.
Yüzyılda Yapısal Kimya) Isis dergisi, 43, 1952, s. 12-36
77
m alarm daki bütün ortak yanjarı ortaya koym akta kendi ‘başlarına yeterli
olamazlar. Olağün bilim son derece belirlenmiş, yani sınırları belli bir faaliyettir, ama tamamen kurallarla belirlenme zorunluluğu yoktur. Bu yüzden
denememin daha başında, olağan araştırma geleneklerinin tutarlılık kaynağı olarak, ortak kurallardan, varsayımlardan veya bakış açılarından ziyade,
ortak paradigmalar yaklaşımını tercih ettim. Benim düşünceme göre kurallar paradigmalardan türetilir, ama paradigmalar kurallar olmadan da araştırmaya yön verebilirler.
malanndaki bütün ortak yanjarı ortaya koymakta kendi”başlarına yeterli
olamazlar. Olağan bilim son derece belirlenmiş, yani sınırları belli bir faali¬
yettir, ama tamamen kurallarla belirlenme zorunluluğu yoktur. Bu yüzden
denememin daha başında, olağan araştırma geleneklerinin tutarlılık kayna¬
ğı olarak, ortak kurallardan, varsayımlardan veya bakış açılarından ziyade,
ortak paradigmalar yaklaşımını tercih ettim. Benim düşünceme göre kural¬
lar paradigmalardan türetilir, ama paradigmalar kurallar olmadan da araştır¬
maya yön verebilirler.
V. PARADİGMALARIN ÖNCELİĞİ
Kurallar ile paradigmaların olağan bilimle ilişkisini tam olarak ortaya çıkarabilmek için ilk önce tarihçilerin, demin kabul edilmiş kurallar o la r^ betimlediğimiz ilkelere özgü hareket çizgisini nasıl ayırdıklarına bh bakm. Belli bir uzmanlık dalının, belli bir zamanda tarihsel olarak yakmdan incelenmesi sonucunda, çeşith kuramlarm kavram, deney ya da gözlem açısından nasıl
uygulandıklarını gösteren yarı standartlaşmış ve tekrarlı bir dizi örnek meydana çıkacaktır. Bunlar bilimsel topluluğun ders kitapları konferansları ve laboratuvar problemleri yoluyla kendini gösteren paradigmalardır. Söz konusu
bilim çevresinin üyeleri, mesleklerini icra etmeyi bunları çalışıp bunlarla uygulama yaparak öğrenirler. Elbette tarihçiler buna ilave o la r ^ bir de, konumu henüz belirsiz olan başarıların bekleştiği ‘karanlık’ alari bulacaktır, fakat
görüldüğü gibi çözümlenmiş sorunların ve tekniklerin çekirdeği genellikle
son derece belirgindir. Seyrek aksamalar olmasına karşın gelişmiş bir bilim
çevresinin paradigmaları oldukça rahatlıkla belirlenebilmektedir.
Ne var ki ortak paradigmalarm belirlenmesi, ortak kuralların da belirlendiği analamma gelmez. Bunun olabilmesi için ikinci ve biraz da değişik türde
bir adım gerekmektedir. Bu adımı atarken tarihçi, bilim çevresinin paradigmalarını birbirleriyle ve eh son araştnma bildirileri ile karşılaştırmalıdır. Bunu yapmaktaki amacı, topluluk üyelerinin en geniş kapsamlı paradigmalarmdan soyutlayarak araştırma kuralı biçiminde kullanıma almış olabilecekleri
açık ya da kapalı ne tür unsurların ayudedilebileceğini anlamaktır. Belli bir
bilimsel geleneği betimlemeye ya da incelemeye kalkışan herhangi bir kişinin, mutlaka bu tür kabul görmüş ilke ve kurallara bakması lâzımdır. Geçen
bölümün de gösterdiği gibi bu amacında kısmen de olsa başarıya ulaşacağı
aşağı yukarı kesinlikle söylenebilir. Fakat bu kişinin deneyimi eğer biraz olsun benimkine benziyorsa, kural arayışmı, paradigma arayışından hem daha
güç hem de daha az doyurucu bulmuş olması gerekir. Bilim topluluğunun ortak inançlarını betimlemek için kullandığı genellemelerin bazıları hiçbir sorun yaratmayabilir. Buna karşm bazıları da, yukarıda örnek olarak gösterdiklerimiz de dahil, bir nebze fazla çetin gelecektir. Bu örneklerin gerek bizim
gösterdiğimiz tarzda, gerek aklına gelecek herhangi bir başka tarzda ifade
edildikleri sürece incele’diğitopluluğun bir kısım üyesi tarafından reddedilmiş olacakları da aşağı yukarı kesindir. Ancak, araştırma geleneğinin tutarlıIığmı kurallar aracılığıyla anlamak istiyorsak, söz konusu olan bilim dalmda
ortak bir zemin saptam ak gene de gereklidir. Bunun sonucunda, belli bir
79
V. PARADİGMALARINÖNCELİĞİ
Kurallar ileparadigmaların olağan bilimle ilişkisini tam olarak ortaya çı¬
karabilmek için ilk önce tarihçilerin, demin kabul edilmiş kurallar olarak be¬
timlediğimiz ilkelere özgü hareket çizgisini nasıl ayırdıklarına bir bakın. Bel¬
libir uzmanlık dalının, belli bir zamanda tarihsel olarak yalandan incelenme¬
si sonucunda, çeşitü kuramlarınkavram, deney ya da gözlem açısından nasıl
uygulandıklarını gösteren yarı standartlaşmış ve tekrarlı bir dizi örnek mey¬
dana çıkacaktır. Bunlar bilimsel topluluğun ders kitapları konferansları ve laboratuvar problemleri yoluyla kendini gösteren paradigmalardır. Söz konusu
bilim çevresinin üyeleri, mesleklerini icra etmeyi bunları çalışıp bunlarla uy¬
gulama yaparak öğrenirler. Elbette tarihçiler buna ilave olarak bir de, konu¬
mu henüz belirsiz olan başarıların bekleştiği ‘karanlık’ alan bulacaktır, fakat
görüldüğü gibi çözümlenmiş sorunların ve tekniklerin çekirdeği genellikle
son derece belirgindir. Seyrek aksamalar olmasına karşın gelişmiş bir bilim
çevresininparadigmaları oldukça rahatlıkla belirlenebilmektedir.
Ne var ki ortak paradigmaların belirlenmesi, ortak kurallarında belirlen¬
diği analamına gelmez. Bununolabilmesi içinikinci ve biraz da değişik türde
bir adım gerekmektedir. Bu adımı atarken tarihçi, bilim çevresinin paradig¬
malarını birbirleriyle ve en son araştırma bildirileri ilekarşılaştırmalıdır. Bu¬
nu yapmaktaki amacı, topluluk üyelerinin en geniş kapsamlı paradigmaların¬
dan soyutlayarak araştırma kuralı biçiminde kullanıma almış olabilecekleri
açık ya da kapalı ne tür unsurların ayırdedilebileceğini anlamaktır. Belli bir
bilimsel geleneği betimlemeye ya da incelemeye kalkışan herhangi bir kişi¬
nin, mutlaka bu tür kabul görmüş ilke ve kurallara bakmasılazımdır. Geçen
bölümünde gösterdiği gibi bu amacında kısmende olsa başarıya ulaşacağı
aşağı yukarı kesinlikle söylenebilir. Fakat bu kişinindeneyimi eğer biraz ol¬
sun benimkine benziyorsa, kural arayışını, paradigma arayışından hem daha
güç hem de daha az doyurucu bulmuş olması gerekir. Bilim topluluğunun or¬
tak inançlarını betimlemek içinkullandığı genellemelerin bazıları hiçbir so¬
fun yaratmayabilir. Buna karşınbazıları da, yukarıda örnek olarak gösterdik¬
lerimiz de dahil, bir nebze fazla çetin gelecektir. Bu örneklerin gerek bizim
gösterdiğimiz tarzda, gerek aklına gelecek herhangi bir başka tarzda ifade
edildikleri sürece incelediği topluluğun bir kısım üyesi tarafından reddedil¬
miş olacakları da aşağı yukarı kesindir. Ancak, araştırma geleneğinin tutarlı¬
lığını kurallar aracılığıyla anlamak istiyorsak, söz konusu olan bilim dalında
ortak bir zemin saptamak gene de gereklidir. Bunun sonucunda, belli bir
79
araştırma geleneğini oluşturacak düzeyde olan bazı kurallarm aranması, ister
istemez kişinin sabrmı sürekli olarak ve son haddine kadar zorlayan bir çaba
haline gelmektedir.
Öte yandan, bütün bu engellemeleri görmekle, onlarm kaynağmı teşhis etme fırsatmı da bulmuş oluyoruz. Bilim adamlan bir taraftan Newton, Lavoisier, Maxwell veya Einstein gibi kişilerin son derece önemli bir dizi soruna
aşağı yukarı kalıcı bir çözüm getirdiği yönünde görüş birliğine varırlarken,
diğer taraftan bazen farkında bile olmadan bu çözümleri kalıcı yapan soyut
Özelliklerin ne olduğu konusunda anlaşamamaktadırlar. Yani bir paradigmayı
tamamen yorumlama yahut usavurma konusunda anlaşmaya varmadan, hatta
böyle bir şey için çaba bile sarf etmeden, sadece o paradigmanın kimliğini
saptamakta ortak davranabilirler. Dolayısıyla böyle standart bir yorumun bulunmayışı yahut üzerinde anlaşmaya vanimış bir kurala indirgeme yapılamayışı, paradigmanın araştırma yönlendirmesini engellemez. Olağan bilimin,
paradigmayı doğrudan denetlemek yoluyla kısmen belirlenmesi mümkündür
ve bu, kurallardan yardım görse bile, kural ve varsayımlann kesinleştirilmesine bağımlı olan bir süreç değildir. Tersine bir paradigmanın varlığı ile herhangi bir dizi t^ a m la n m am ış kuralın varlığı arasmda bir gereklilik ilişkisi
yoktur, yani biri diğerinden çıkartılamaz. (1)
Bu söylediklerimizin kaçmılmaz olarak ilk etkisi akılda bazı sorular uyandırmak olacaktır: yetkin bir dizi kuralın olmadığı yerde bilim adammı belli
bir olağan-bilimsel geleneğe bağlı tutan nedir? ‘Paradigmalarm doğrudan denetlenm esi’ tümcesi ne anlama gelebilir? Bu gibi sorulara kısmi bazı cevapları, çok başka bir bağlamda olmakla birlikte, (merhum) Ludvvig Wittgenstein geliştirmiştir. KulİEmdığı bağlam hem daha temel düzeyde olduğu hem de
daha iyi bilindiği için, önce söz konusu sorunlara onun verdiği tarz çözümü
görmemiz yararlı olabilir. W ittgenstein’m sorduğu soru şuydu: “ ‘İskem le’
yahut ‘yaprak’ yahut ‘oyun’ gibi terimleri, çelişkisiz olarak ve tartışmaya
meydan vermeyecek bir kesinlikle kullanabilmemizi sağlayan nedir?” (2)
Bu ashnda çok eski bir soru ve olağan yanıtı da hep şu olmuş: ister bilinçle ister seziyle olsun, iskemlenin, yaprağın ya da oyunun ne olduğunu temelde biliyor olmamız gerekir. Yani bir anlamda, sözgelişi bütün oyunlarm, ve
sadece oyunlann sahip olduğu ortak bir dizi özelliği kavnyor olmamız lazım.
Ancak, dili nasıl kullandığım ız ve dili uyguladığım ız dünyanın ne tür bir
dünya olduğu göz önüne almdığmda, Wittgenstein’m vardığı sonuç, böyle bir
dizi özelliğin bulunmâsma gerek olmadığı idi. Bazı oyunlarm bazı iskemlelerin ya da bazı yaprakların paylaştığı bir kısım özelliğin ne olduğu tartışması,
belki bunlarm karşılığı olan terimleri kullanmayı öğrenmemize yardımcı olmaktadır, ama bir sınıf nesnenin tüm üyelerine ve yalnız onlara aym oranda
(1) Benzer bir konuyu gayet başarılı bir şekilde işleyen Michael Polanyi’nin görüşüne göre bilim
adamının başarısı en büyük oranda ‘sözsüz’ bilgiye bağlıdır, yani tecrübe ile elde edilen ve kesinkes söze dökülemeyen bir çeşik ‘meleke’. Bkz. Personel Knowledge (Kişisel Bilgi) Chicago,
1958 özellikle. V. ve VI. Bölümler.
(2) Ludvvig VVİttgenstein, Philosophical Investigations (Felsefi Araştırmalar) çeviren G.E.M. Anscombe, New York, 1953, s. 31-16. Ancak, Wittgenstein bu şekilde özetlediği ‘isim verme’ işleminin temelinde yatması gereken ‘dünyanın’ nasıl bir dünya olacağı konusunda hemen hemen hiçbir şey söylememektedir. Bu yüzden yukarıda söyleyeceklerimizin bir kısmı VVİttgenstein’a atfedilemez.
80
araştırma geleneğini oluşturacak düzeyde olan bazı kuralların aranması, ister
istemez kişinin sabrmı sürekli olarak ve son haddine kadar zorlayan bir çaba
halinegelmektedir.
Öte yandan, bütünbu engellemeleri görmekle, onların kaynağınıteşhis et¬
me fırsatını da bulmuş oluyoruz. Bilim adamları bir taraftan Newton, Lavo¬
isier, Maxwell veya Einsteingibi kişilerinson derece önemli bir dizi soruna
aşağı yukarı kalıcı bir çözüm getirdiği yönünde görüş birliğine varırlarken,
diğer taraftan bazen farkında bile olmadan bu çözümleri kalıcı yapan soyut
Özelliklerin ne olduğu konusunda anlaşamamadadırlar. Yani bir paradigmayı
tamamen yorumlama yahut usavurma konusunda anlaşmaya varmadan, hatta
böyle bir şey içinçaba bile sarf etmeden, sadece o paradigmanınkimliğini
saptamakta ortak davranabilirler. Dolayısıyla böyle standart bir yorumun bu¬
lunmayışı yahut üzerinde anlaşmaya varılmış bir kurala indirgeme yapılama¬
yışı, paradigmanın araştırma yönlendirmesini engellemez. Olağan bilimin,
paradigmayı doğrudan denetlemek yoluyla kısmen belirlenmesi mümkündür
ve bu, kurallardan yardım görse bile, kural ve varsayımların kesinleştirilme¬
sine bağımlı olan bir süreç değildir. Tersine bir paradigmanınvarlığı ileher¬
hangi bir dizi tamamlanmamış kuralın varlığı arasında bir gereklilik ilişkisi
yoktur, yani biri diğerindençıkartılamaz. (1)
Busöylediklerimizinkaçınılmaz olarak ilk etkisi akılda bazı sorular uyan¬
dırmak olacaktır: yetkin bir dizi kuralın olmadığı yerde bilim adammı belli
bir olağan-bilimsel geleneğe bağlıtutan nedir? ‘Paradigmalarındoğrudande¬
netlenmesi’ tümcesi ne anlama gelebilir? Bu gibi sorulara kısmi bazı cevap¬
ları, çok başka bir bağlamda olmakla birlikte, (merhum) Ludwig Wittgenste¬
ingeliştirmiştir. Kullandığı bağlam hem daha temel düzeyde olduğu hem de
daha iyi bilindiği için, önce söz konusu sorunlara onun verdiği tarz çözümü
görmemiz yararlı olabilir. Wittgenstein’m sorduğu soru şuydu: “‘İskemle’
yahut ‘yaprak’ yahut ‘oyun’ gibi terimleri, çelişkisiz olarak ve tartışmaya
meydan vermeyecek bir kesinliklekullanabilmemizi sağlayan nedir?” (2)
Buaslında çok eski bir soru ve olağan yanıtı da hep şu olmuş: ister bilinç¬
leister seziyle olsun, iskemlenin, yaprağın ya da oyunun ne olduğunu temel¬
de biliyor olmamız gerekir. Yani bir anlamda, sözgelişi bütünoyunların, ve
sadece oyunların sahip olduğu ortak bir dizi özelliği kavrıyor olmamız lazım.
Ancak, dili nasıl kullandığımız ve dili uyguladığımız dünyanın ne tür bir
dünya olduğu göz önüne alındığında, Wittgenstein’m vardığı sonuç, böylebir
dizi özelliğinbulunmâsma gerek olmadığıidi. Bazı oyunların bazı iskemlele¬
rinya da bazı yaprakların paylaştığı bir kısım özelliğin ne olduğu tartışması,
belki bunların karşılığı olan terimleri kullanmayı öğrenmemize yardımcı ol¬
maktadır, ama bir sınıf nesnenintüm üyelerine ve yalnız onlara aynı oranda
(1) Benzer bir konuyu gayet başarılı bir şekilde işleyen Michael Polanyi’nin görüşüne göre bilim
adamının başarısı en büyük oranda ‘sözsüz’ bilgiye bağlıdır, yani tecrübe ile elde edilen ve ke¬
sinkes söze dökülemeyen bir çeşik ‘meleke’. Bkz. Personel Knowledge (Kişisel Bilgi) Chicago,
1958 özellikle. V. ve VI. Bölümler.
(2) Ludwig Wittgenstein, Philosophical Investigations (Felsefi Araştırmalar) çeviren G.E.M. Anscombe, New York, 1953, s. 31-16. Ancak, Wittgenstein bu şekilde özetlediği ‘isim verme’ işlemi¬
nin temelinde yatması gereken ‘dünyanın’ nasıl bir dünya olacağı konusunda hemen hemen hiç¬
bir şey söylememektedir. Bu yüzden yukarıda söyleyeceklerimizin bir kısmı Wittgenstein’s at¬
fedilemez.
80
uygulanabilecek bir dizi özellik yoktur. Bunun yerine, daha önce gözlemlediğimiz bir çeşit faaliyet ile karşılaştığımız zaman, hemen ‘oyun’ terimini uygulan?, çünkü gördüğümüz olay ile daha önce bu isimle anmayı öğrenmiş olduğumuz birtakım faaliyetler arasında bir ‘aile’ benzerliği buluruz. Kısacası
W ittgenstein’m nazarında oyunlar, iskemleler ve yapraklar, her biri bazı çahşmalann ve çapraz birleşmelerin örüntüsünden oluşan ‘doğal’ kavram aileleridir. Böyle bir örüntünün varlığı da söz konusu nesneyi ya da faaliyeti başarıyla saptayabilmemizi yeterince açıklayacak niteliktedir. Yalnız ve yalnız
isim verdiğimiz aileler çakıştığı y ad a zamanla birbirine karıştığı takdirde yani kısacası ‘doğal’ ailelerin olmadığı durumlarda, karşımızdaki nesnelerin
kimliğini saptamakta ve ismini koymaktaki başarımızdan yola çıkılarak, kullandığımız her sınıf ismine karşılık bir dizi ortak özelliğin bulunduğu iddia
edilebilir.
Aynı şey, tek bir olağan-bilimsel geleneğin içerisinde ortaya çıkan çeşitli
araştırma sorunları ve teknikleri için de pekâlâ geçerli olabilir. Bunların da
paylaştığı ortak yönün, geleneğe kendine özgü bir özellik kazandıran ve bilimsel düşünce üzerindeki etkisini sağlayan belirlenmiş ya da hiç değilse tam
olarak belirlenebilir bir dizi kural ve varsayım olduğu söylenemez. Tersine,
bu sorun Ve tekniklerin, söz konusu olan bilim çevresinin çok önceden yerleşik başarıları arasında saymaya alıştığı bilimsel yapmın herhangi bir parçası
ile ilişkileri, benzetme ya da model kurma yoluyla da sağlanmış olabilir. Bilim adamlan ilk önce eğitimle sonra da karşılaştıklan bilimsel metinler aracılığıyla elde ettikleri modelleri kullanırken, bu modellere bilim çevresinin paradigması konumunu kazandıran özellikleri hem tam olarak bilmezler hem
de buna pek gerek duymazlar. Böyle olduğu için de, tamamlanmış bir dizi
kurala ihtiyaçları yoktur. Bilim adamlarmın katılmış oldukları araştırma geleneğinin belli bir tutarlılığa sahip olmasmdan, bu geleneğin temelinde yatıp da
ek bir tarihsel ya da felsefi araştırmanm ortaya çıkartabileceği bir kurallar ve
varsayımlar topluluğunun var olduğu bile anlaşılmayabilir. Bilim adamlarınm belli bir somnu ya da çözümü geçerli kılanm ne olduğu konusunda genellikle soru sormamaları ya da tartışma yapmamaları bizi hiç değilse sezgisel
olarak yanıtı bildiklerini düşünmeye yöneltmiştir. Halbuki bu tür soru ve yanıtlarm araştırma ile pek ilgisi olmadığmı düşünmeleri, bu tutumun çok daha
basit bir nedeni olabilir. Yani paradigmalar, kendilerinden tutarlı bir şekilde
soyutlanarak elde edilecek herhangi bir dizi araştırma kuralmdan hem daha
öncelikli, hem daha bağlayıcı ve hem de daha eksiksiz olabilirler.
Şimdiye kadar tamamen kuramsal bir sav ileri süçdük: paradigmalar olağan bilimi geliştirebilir kurallarm müdahalesi olmadan da belirleyebilir. Şimdi de bu savı hem daha anlaşılu- kılmak hem de önemini vurgulamak için paradigmalarm gerçekten de bu şekilde işlediğine inanmamız için ne gibi nedenler bulunduğuna işaret etmek istiyorum. Bunlardan birincisini şimdiye
kadar zaten enine boyuna tartışmış bulunuyoraz; belirli olağan-bilimsel gelenekleri yönlendirmiş olan kuralları ortaya çıkarrhanın olağanüstü güçlüğü.
Felsefecinin, bütün ‘oyun’ların paylaştığı ortak yanm ne olduğunu söylemeye çalıştığı zaman karşılaştığı güçlükten pek de farklı değil. Birincinin uzantısı olduğu ikinci ve ana neden ise, bilimsel eğitimin yapısmdan kaynaklanmaktadır. Başlangıçtan beri gördüğümüz gibi, bilim adamları kavramlan, yası
uygulanabilecek bir dizi özellik yoktur. Bununyerine, daha önce gözlemledi¬
ğimiz bir çeşit faaliyet ilekarşılaştığımız zaman, hemen ‘oyun’ terimini uy¬
gularız, çünkü gördüğümüz olay iledaha önce bu isimleanmayı öğrenmiş ol¬
duğumuz birtakım faaliyetler arasında bir ‘aile’ benzerliği buluruz. Kısacası
Wittgenstein’m nazarında oyunlar, iskemleler ve yapraklar, her biri bazı ça¬
tışmaların ve çapraz birleşmelerin örüntüsünden oluşan ‘doğal’ kavram aile¬
leridir. Böyle bir örüntünün varlığı da söz konusu nesneyi ya da faaliyeti ba¬
şarıyla saptayabilmemizi yeterince açıklayacak niteliktedir. Yalnız ve yalnız
isim verdiğimiz aileler çakıştığı ya da zamanla birbirinekarıştığıtakdirde ya¬
ni kısacası ‘doğal’ ailelerin olmadığı durumlarda, karşımızdaki nesnelerin
kimliğini saptamakta ve ismini koymaktaki başarımızdan yola çıkılarak, kul¬
landığımız her sınıf ismine karşılık bir dizi ortak özelliğin bulunduğu iddia
edilebilir.
Aynı şey, tek bir olağan-bilimsel geleneğin içerisinde ortaya çıkan çeşitli
araştırma sorunları ve teknikleri içinde pekâlâgeçerli olabilir. Bunlarında
paylaştığı ortak yönün, geleneğe kendine özgü bir özellik kazandıran ve bi¬
limsel düşünce üzerindeki etkisini sağlayan belirlenmiş ya da hiç değilse tam
olarak belirlenebilir bir dizi kural ve varsayım olduğu söylenemez. Tersine,
bu sorun ve tekniklerin, söz konusu olan bilim çevresinin çok önceden yerle¬
şik başarıları arasında saymaya alıştığı bilimsel yapının herhangi bir parçası
ile ilişkileri, benzetme ya da model kurma yoluyla da sağlanmış olabilir. Bi¬
lim adamları ilk önce eğitimle sonra da karşılaştıkları bilimsel metinler aracı¬
lığıyla elde ettikleri modelleri kullanırken, bu modellere bilim çevresinin pa¬
radigması konumunu kazandıran özellikleri hem tam olarak bilmezler hem
de buna pek gerek duymazlar. Böyle olduğu içinde, tamamlanmış bir dizi
kuralaihtiyaçları yoktur. Bilim adamlarınınkatılmış oldukları araştırma gele¬
neğininbelli bir tutarlılığa sahip olmasından, bu geleneğintemelinde yatıp da
ek bir tarihsel ya da felsefi araştırmanın ortaya çıkartabileceği bir kurallar ve
varsayımlar topluluğunun var olduğu bile anlaşılmayabilir. Bilim adamları¬
nınbelli bir sorunu ya da çözümü geçerli kılanınne olduğu konusundagenel¬
likle soru sormamaları ya da tartışma yapmamaları bizi hiç değilse sezgisel
olarak yanıtı bildiklerini düşünmeye yöneltmiştir. Halbuki butür soru ve ya¬
nıtlarınaraştırma ile pek ilgisi olmadığını düşünmeleri, bu tutumun çok daha
basit bir nedeni olabilir. Yani paradigmalar, kendilerindentutarlı bir şekilde
soyutlanarak elde edilecek herhangi bir dizi araştırma kuralındanhem daha
öncelikli, hem daha bağlayıcı ve hem de daha eksiksiz olabilirler.
Şimdiye kadar tamamen kuramsal bir sav ileri sürdük: paradigmalar ola¬
ğan bilimi geliştirebilir kuralların müdahalesi olmadanda belirleyebilir. Şim¬
di de bu savı hem daha anlaşılır kılmak hem de önemini vurgulamak içinpa¬
radigmaların gerçekten de bu şekilde işlediğine inanmamız içinne gibi ne¬
denler bulunduğuna işaret etmek istiyorum. Bunlardan birincisini şimdiye
kadar zaten enine boyuna tartışmış bulunuyoruz; belirli olağan-bilimsel gele¬
nekleri yönlendirmiş olan kuralları ortaya çıkarmanın olağanüstü güçlüğü.
Felsefecinin, bütün ‘oyun’larınpaylaştığı ortak yanın ne olduğunu söyleme¬
ye çalıştığı zaman karşılaştığı güçlükten pek de farklı değil. Birincininuzan¬
tısı olduğu ikinci ve ana neden ise, bilimsel eğitimin yapısından kaynaklan¬
maktadır. Başlangıçtan beri gördüğümüz gibi, bilim adamları kavramları, ya81
saları ve kuramları hiçbir zaman ayrı ayrı ve soyut olarak öğrenmezler. Tersine, ilk karşılaştıkları zaman bu zihinsel araçları gerek eğitim açısmdan gerek
tarihsel açıdan önceliği olan bir birim içerisindeki uygulanışları ile birlikte
bulurlar. Yeni bir kuram daima somut bir dizi doğal görüngüye yapılmış uygulamalarıyla birlikte açıklanır ve bu uygulamalar yapılmadan kabul edilmeye aday bile olamaz. Ancak kabul edildikten sonra, aynı uygulamalar ve başkaları kuram ile birlikte, gelecekteki bilim adammm mesleğini öğreneceği
ders kitaplarında yerini alır. Üstelik bu yer sadece süsleme ya da belgeleme
ile sınırlanmış da değildir. Tersine, bir kuramı öğrenme süreci uygulamaların
incelenm esine doğrudan bağımlıdır ve buna hem laboratuvardaki araçlarla
hem de kağıt kalem le yapılan problem çözme alıştırm aları dahildir. Eğer
Neıvton dinamiği okuyan bir öğrenci, güç, kitle, mekân ve zaman gibi terimlerin anlamlarmı öğrenebiliyorsa, bunu kitabında bulduğu eksik fakat sırasmda yardımcı birtakım tammlamalar sayesinde yapmaktan çok bu kavramlarm
problem çözümlerinde uygulanışım gözlemlemesi ve bu tür çalışmalara katılması sayesinde yapabilmektedir.
Bu çeşit parmak hesabıyla ya da deneyler yoluyla öğrenme süreci mesleki
çıraklık sürecinin tamammı kapsar. İlk başlangıç derslerinden doktora tezini
bitirene kadar öğrenciye verilen problemler giderek, karmaşıklaşır ve bilinm eyenler daha da çoğalır. Fakat daha önceki başarılara olan yakın bağlılık
her zaman devam eder. Öğrencilikten sonraki bağımsız bilimsel meslek yaşantısmda genel olarak ele alman problemler için de aynı şey söz konusudur.
Asimda bilim adammm mesleğin herhangi bir aşamasmda oyunun kurallarmı
sezgisel olarak ve kendi başma soyutlayarak öğrendiğini düşünmekten kimseyi alıkoyam ayız, ama böyle bir şeye inanmak için çok az neden vardır.
Gerçi, bilim adamlan güncel araştırmanm somut bir parçasmm temelinde yatan tekü hipotezler hakkmda rahatlıkla ileri geri konuşurlar, ama sıra çalışma
dallarmm yerleşik temelinin, geçerli olan sorunlarmm ve yöntemlerinin özelliklerini açıklamaya gelince, meslekten olmayanlardan pek farkları kalmaz.
Eğer böyle soyutlamalar yapmayı öğrenmişlerse bile, bunu en çok başarılı
araştırm a yapma yeteneği ile gösterebilirler. Söz konusu bu yeteneğin de,
oyunun olasılık kurallarına gerek olmadan anlaşılabileceğini söylememize
bile gerek yoktur sanınm.
Paradigmalarm soyutlannuş kurallarla olduğu kadar doğrudan model kurma yoluyla da araştuma yönlendirebileceklerini varsaymamız için bir üçüncü
neden, bilimsel eğitimin bu saydığımız sonuçlarının öbür yüzünde saklıdır.
Olağan bilim sadece ilgili bilim çevresi önceden başanimış problem çözümlerini sorgusuz sualsiz kabul ettiği Sürece kuralsız işleyebilir. Bu durumda
paradigmalara yahut modellere duyulan güven ne zaman sarsılsa, kurallara
gösterilen tipik ilgisizliğin yok olması ve kuralların önem kazanması gerekir,
ki gerçekte de böyle olmaktadır. Bilhassa paradigma-öncesi devirlerin şaşmaz bir özelliği hangi yöntemler, sorunlar ve çözüm kıstaslarınm geçerli olacağı konusunda sık sık Ve oldukça derin tartışmaların yapılmasıdır, ama hemen belirtelim ki bu tartışmalar herhangi bir anlaşma ile sonuçlanmaktan
çok, çeşitli fikir okullarının birbirinden ayrışrnasjna yarar. Optik ve elektrik
dallarında meydana gelmiş olan bu tür tartışmaların bazılarından daha önce
bahsettik. Benzeri görüş ayrılıklarının 17. yüzyıl kimyasında ve 19. yüzyıl
82
saları ve kuramlarıhiçbir zaman ayrı ayrı ve soyut olarak öğrenmezler. Tersi¬
ne, ilk karşılaştıkları zaman bu zihinsel araçları gerek eğitim açısından gerek
tarihsel açıdan önceliği olan bir birim içerisindeki uygulanışları ile birlikte
bulurlar. Yeni bir kuram daima somut bir dizi doğal görüngüye yapılmış uy¬
gulamalarıyla birlikteaçıklanır ve buuygulamalar yapılmadan kabul edilme¬
ye aday bileolamaz. Ancak kabul edildikten sonra, aynı uygulamalar ve baş¬
kaları kuram ilebirlikte, gelecekteki bilim adammın mesleğini öğreneceği
ders kitaplarında yerini alır. Üstelik bu yer sadece süsleme ya da belgeleme
ilesınırlanmış da değildir. Tersine, bir kuramı öğrenme süreci uygulamaların
incelenmesine doğrudan bağımlıdır ve buna hem laboratuvardaki araçlarla
hem de kağıt kalemle yapılan problem çözme alıştırmaları dahildir. Eğer
Newtondinamiği okuyan bir öğrenci, güç, kitle, mekân ve zaman gibi terim¬
lerinanlamlarını öğrenebiliyorsa, bunu kitabındabulduğueksik fakat sırasın¬
da yardımcı birtakım tanımlamalar sayesinde yapmaktan çok bukavramların
problem çözümlerinde uygulanışım gözlemlemesi ve butür çalışmalarakatıl¬
ması sayesindeyapabilmektedir.
Buçeşit parmak hesabıylaya da deneyler yoluyla öğrenme süreci mesleki
çıraklık sürecinin tamammı kapsar. İlk başlangıç derslerinden doktora tezini
bitirene kadar öğrenciye verilen problemler giderek, karmaşıklaşır ve bilin¬
meyenler daha da çoğalır. Fakat daha önceki başarılara olan yakın bağlılık
her zaman devam eder. Öğrencilikten sonraki bağımsız bilimsel meslek ya¬
şantısında genel olarak ele alman problemler içinde aynı şey söz konusudur.
Aslmda bilim adamının mesleğinherhangi bir aşamasında oyununkurallarım
sezgisel olarak ve kendi başına soyutlayarak öğrendiğini düşünmekten kim¬
seyi alıkoyamayız, ama böyle bir şeye inanmak içinçok az neden vardır.
Gerçi, bilim adamları güncel araştırmanın somut bir parçasınm temelinde ya¬
tan tekil hipotezler hakkında rahatlıkla ileri geri konuşurlar, ama sıra çalışma
dallarınınyerleşik temelinin, geçerli olan sorunlarının ve yöntemlerinin özel¬
liklerini açıklamaya gelince, meslekten olmayanlardan pek farkları kalmaz.
Eğer böyle soyutlamalar yapmayı öğrenmişlerse bile, bunuen çok başarılı
araştırma yapma yeteneği ilegösterebilirler. Söz konusu bu yeteneğin de,
oyunun olasılık kurallarına gerek- olmadan anlaşılabileceğini söylememize
bilegerek yoktur sanırım.
Paradigmaların soyutlanmış kurallarla olduğu kadar doğrudan model kur¬
mayoluyla da araştırma yönlendirebileceklerini varsaymamız içinbir üçüncü
neden, bilimsel eğitimin bu saydığımız sonuçlarının öbür yüzünde saklıdır.
Olağan bilim sadece ilgili bilim çevresi önceden başarılmış problem çözüm¬
lerini sorgusuz sualsiz kabul ettiği Sürece kuralsız işleyebilir. Budurumda
paradigmalarayahut modellere duyulan güven ne zaman sarsılsa, kurallara
gösterilen tipik ilgisizliğinyok olması ve kurallarınönem kazanması gerekir,
ki gerçekte de böyle olmaktadır. Bilhassa paradigma-öncesi devirlerin şaş¬
maz bir özelliği hangi yöntemler, sorunlar ve çözüm kıstaslarınıngeçerli ola¬
cağı konusunda sık sık Ve oldukça derin tartışmaların yapılmasıdır, ama he¬
men belirtelim ki bu tartışmalar herhangi bir anlaşma ile sonuçlanmaktan
çok, çeşitli fikir okullarının birbirinden ayrışmasına yarar. Optik ve elektrik
dallarında meydana gelmiş olan bu tür tartışmaların bazılarından daha önce
bahsettik. Benzeri görüş ayrılıklarının 17. yüzyıl kimyasında ve 19. yüzyıl
82
başlarında jeolojinin gelişmesinde daha da büyük bir rolü olmuştur. (3) Üstelik de, bu gibi tartışmalar bir paradigmanın meydana çıkmasıyla birlikte bir
çırpıda ortadan kaybolmazlar. Olağan bilimin sürdürüldüğü dönemlerde bu
tür tartışmalar yok denecek kadar azken, bilimsel devrimlerin hemen öncesinde ya da sonrasında, yani paradigmaların ilk kez saldırılara hedef olduğu
ve sonra da değişime tabi tutulduğu dönem lerde, düzenli olarak tekrar baş
gösterirler. M esela Newton’un görüşlerinden kuantum mekaniğine geçiş esnasında, fizik biliminin gerek kendi iç yapısı, gerek kıstasları konusunda bir
çok tartışm a ortaya çıkmış ve bunlardan bazıları günümüze kadar süregelmiştir. (4) Bugün halen hayatta olup da, zamanında M axweirin elektromanyetik kuramınm yahut istatistiki mekaniğin neden olduğu benzer fikir çatışmalarını hatırlayanlar bulmak mümkündür. (5) Bundan daha da eski bir örnek verecek olursak, Galileo ve Newton tarafmdan geliştirilen mekanik görüşlerinin benimsenmesi sonucu Aristotelesci, Descartes’cı ve Leibniz’ci düşünürlerin bilimde geçerli olabilecek kıstaslar hakkmda çıkardıkları çok ünlü
bir dizi tartışmadan söz edebiliriz. (6) Kısacası, bilim adamları çalışma alanlarının temel sorunlarmda kalıcı çözüm lere varılıp varılmadığı konusunda
anlaşmazlığa düştükleri zaman kural arayışı ister istemez normalde sahip olmadığı bir işlev kazanır. Fakat şurası kesin ki, paradigmalar sağlam kaldıkları
sürece usavurma konusunda ortak bir görüşe varılmadan hatta bilimdeki içeriği akılcı tarzda örgütleyecek böyle bir girişime dahi gerek duyulmadan da
işlerlik kazanabilirler.
Paradigmalara, ortak kurallar ve varsayımlardan daha öncelikli bir konum
tanımamızı haklı gösteren nedenlerden dördüncüsüyle buradaki tartışmamızı
tamamlayabiliriz, denememizi tanıtırken büyük devrimlerin yanında küçüklerin de yer alabileceğini, bazı devrimlerin meslek çevresinde yalnızca ufak
bir uzmanlık kesimini etkilediklerini ve böyle küçük bir çevrede yeni ve bek-
(3) Kimya için bkz. H. Metzger Les doctrines chimigues en Francş du debut du XVII e la fin du
k v ille siecle (17. Yüzyıl başlarından 18. yüzyılın sonuna kadar Fransa’daki Kimya Öğretileri)
Paris 1923, s. 24-27 ve 146-49; ve bkz. Marie Boas, Robert Böyle and Seventeenth-Century
Chemistry (Robert Böyle ve 17. Yüzyıl Kimyası) Cambridge, 1958 Bölüm II. Jeoloji için bkz.
VValter F. Cannon, “The Uniformitarian – Catastrophist Debate” düzenli evrim-Yıkımlı evrim tartışması) Isis dergisi 51, 1960, s. 38-55 ve C.C. Gillespie, Genesis and Geology (Yaradılış ve Jeoloji) Cambridge, Mass. 1951, 4-5. bölümler.
(4) Kuantum mekaniği hakkmdaki münakaşalar için bkz. Jean Ullmo. La Crise de la physigue
quantique (kuantacı fiziğin bunalımı) Paris, 1950 Bölüm II.
(5) İstatistiki mekanik için bkz. Rene Dugas, La theorie physique au sens de Boltzmann et ses
prolongements modernes (Boltzmanan’ın fizik kuramı ve modern uzantıları) Neuchafel, 1959, s.
158-84, 206-19. Maxwell’in çalışmalarının nasıl karşılandığı konusunda bk. Max Planck, “Maxvvell’s influence in Germany” (Maxwel|’in Almarıya’daki etkisi) James Clbrk Maxwell: A Commemoration Volüme, 1831-1931 (James Clerk MaxweH’in Anısına 1831-1931) adlı kitapta, Cambridge 1931, s. 45-65 özellikle s. 58-63. ve Silvanus P. Thompson The Life of William Thomson
Baron Kelvin of Largs (Largs Kelvin baronu lord VVilliam Thomson’uıi hayatı) Londra 1910 Bölüm
II, s. 1021-27.
(6) Aristotelescilerle çıkan çatışmaların bir örneği için bkz. A. Koyre, “A documentary history of
the problem of Fail from Kepler to Nevvton’a belgelerle düşme sorununun tarihi) Transactions of
the American Philosophical Society (Amerikan Felsefe Derneği Tutanakları) dergisi 45, 1955, s.
329-^95. Descartes’cılar ve Leibniz’ciler ile yapılan tartışmalar için bkz. Pierre Brunet, L’introduction des theories de Newton en France au XVIlle siecle (Nevvton’un kuramlarının 18. yüzyılda
Fransa’da tanıtılması) Paris 1931 ve A. Koyre, From the closed VVorld to the Infinite Universe
(Kapalı Dünyadan Sonsuz Evrene) Baltimore, 1957, Bölüm 11.
83
başlarında jeolojinin gelişmesinde daha da büyük bir rolüolmuştur. (3) Üste¬
lik de, bu gibi tartışmalar bir paradigmanın meydana çıkmasıyla birliktebir
çırpıda ortadan kaybolmazlar. Olağan biliminsürdürüldüğü dönemlerde bu
tür tartışmalar yok denecek kadar azken, bilimsel devrimlerinhemen önce¬
sinde ya da sonrasında, yani paradigmaların ilk kez saldırılara hedef olduğu
ve sonra da değişime tabi tutulduğu dönemlerde, düzenli olarak tekrar baş
gösterirler. Mesela Newton’ungörüşlerinden kuantum mekaniğine geçiş es¬
nasında, fizik biliminingerek kendi iç yapısı, gerek kıstasları konusunda bir
çok tartışma ortaya çıkmış ve bunlardan bazıları günümüze kadar süregel¬
miştir. (4) Bugünhalen hayatta olup da, zamanında Maxwell’inelektroman¬
yetik kuramınınyahut istatistiki mekaniğin neden olduğu benzer fikir çatış¬
malarını hatırlayanlar bulmak mümkündür. (5) Bundandaha da eski bir ör¬
nek verecek olursak, Galileo ve Newtontarafından geliştirilen mekanik gö¬
rüşlerinin benimsenmesi sonucu Aristotelesci, Descartes’cı ve Leibniz’ci dü¬
şünürlerin bilimdegeçerli olabilecek kıstaslar hakkında çıkardıkları çok ünlü
bir dizi tartışmadan söz edebiliriz. (6) Kısacası, bilim adamları çalışma alan¬
larının temel sorunlarında kalıcı çözümlere varılıp varılmadığı konusunda
anlaşmazlığa düştükleri zaman kural arayışı ister istemez normalde sahip ol¬
madığı bir işlev kazanır. Fakat şurası kesinki,paradigmalar sağlam kaldıkları
sürece usavurma konusunda ortak bir görüşe varılmadan hatta bilimdeki içe¬
riği akılcı tarzda örgütleyecek böyle bir girişime dahi gerek duyulmadan da
işlerlik kazanabilirler.
Paradigmalara, ortak kurallar ve varsayımlardan daha öncelikli bir konum
tanımamızı haklı gösteren nedenlerden dördüncüsüyle buradaki tartışmamızı
tamamlayabiliriz, denememizi tanıtırken büyük devrimlerin yanında küçük¬
lerinde yer alabileceğini, bazı devrimlerin meslek çevresinde yalnızca ufak
bir uzmanlık kesimini etkilediklerini ve böyleküçük bir çevrede yeni ve bek-
(3) Kimya için bkz. H. Metzger Les doctrines chimiques en France du debut du XVII e la fin du
XVIIle siecle (17. Yüzyıl başlarından 18. yüzyılın sonuna kadar Fransa’daki Kimya Öğretileri)
Paris 1923, s. 24-27 ve 146-49; ve bkz. Marie Boas, Robert Boyle and Seventeenth-Century
Chemistry (Robert Boyle ve 17. Yüzyıl Kimyası) Cambridge, 1958 Bölüm II. Jeoloji için bkz.
Walter F. Cannon, “The Uniformitarian – Catastrophist Debate” (Düzenli evrim-Yıkımlı evrim tar¬
tışması) Isis dergisi 51, 1960, s. 38-55 ve C.C. Gillespie, Genesis and Geology (Yaradılış ve Je¬
oloji) Cambridge, Mass. 1951, 4-5. bölümler.
(4) Kuantum mekaniği hakkındaki münakaşalar için bkz. Jean Ullmo, La Crise de la physique
quantique (kuantacı fiziğin bunalımı) Paris, 1950 Bölüm II.
(5) İstatistiki mekanik için bkz. Rene Dugas, La theorie physique au sens de Boltzmann et ses
prolongements modernes (Boltzmanan’ın fizik kuramı ve modern uzantıları) Neuchatel, 1959, s.
158-84, 206-19. Maxwell’in çalışmalarının nasıl karşılandığı konusunda bk. Max Planck, “Max¬
well’s influence in Germany” (Maxwell’in Almanya’daki etkisi) James Clerk Maxwell: A Comme¬
moration Volume, 1831-1931 (James Clerk Maxwell’in Anısına 1831-1931) adlı kitapta, Camb¬
ridge 1931, s. 45-65 özellikle s. 58-63. ve Silvanus P. Thompson The Life of William Thomson
Baron Kelvin of Largs (Largs Kelvin baronu lord William Thomson’un hayatı) Londra 1910 Bölüm
II, s. 1021-27.
(6) Aristotelescilerle çıkan çatışmaların bir örneği için bkz. A. Koyre, “A documentary history of
the problem of Fall from Kepler to Newton’a belgelerle düşme sorununun tarihi) Transactions of
the American Philosophical Society (Amerikan Felsefe Derneği Tutanakları) dergisi 45, 1955, s.
329-ÿ95. Descartes’cılar ve Leibniz’ciler ile yapılan tartışmalar için bkz. Pierre Brunet, L’introduction des theories de Newton en France au XV İlle siecle (Newton’un kuramlarının 18. yüzyılda
Fransa’da tanıtılması) Paris 1931 ve A. Koyre, From the closed World to the Infinite Universe
(Kapalı Dünyadan Sonsuz Evrene) Baltimore, 1957, Bölüm 11.
83
lenmedik bir görüngünün bulunmasına bile devrim gözüyle bakılacağını belirtmiştik. Bundan sonraki bölümde bunun bazı seçilmiş örneklerini tanıtırken de göreceğimiz gibi, bu tür devrimlerin nasıl olup da meydana gelebildiği henüz yeterince açıklanamamıştm Olağan bilim gerçekten de şimdiye kadar söylediklerimizin gösterdiği gibi katıysa ve bilim çevreleri bu denli sık
örülmüş ilişiler içindeyseler, paradigma değişikliklerinin sadece belli bir kesimi etkilemesi nasıl açıklanabilir? Şimdiye dek söylediklerimizle olağan bilimin tek parça ve birleşik bir uğraş olduğu, paradigmalannın yalnız topluca
değil tek tek de hayati önem taşıdığı izlenimini yaratmış olabiliriz, ama bilimin hemen hiçbir zaman bu şekilde yürümediği muhakkak. Hatta bazan bütün ilgi dallarına bir arada bakıldığı zaman, bilim çeşitli parçaları arasında
pek az tutarlılık bulunan darmadağmık bir yapı gibi görünür. Hemen belirtelim ki şimdiye kadar söylediklerimizin hiçbirisi bu alışılmış izlenimle çelişmek durumunda değildir. Tersine, kurallar bir yana bırakılıp yerine paradigmalar konulduğu zaman bilim adamlarının ve uzmanlıklarmın çeşitliliğini
anlamak daha da kolaylaşmaktadır. Kesinleşmiş kurallar var oldukları zaman
genellikle çok geniş bir bilim çevresi tarafından paylaşıldıkları halde, paradigmalar için böyle bir şey zorunlu değildir. Birbirinden oldukça uzak alanlarm sözgelişi astronomi ve taksonomik botani (bitkileri smıflandırma) dallarının uygulayıcılan son derece farklı türde kitaplarda yer alan bambaşka başarıları örnek alarak yetişirler. Hatta aynı yahut da yakın bağlantılı alanlarda
çalışan bilim adamları bile ortak kitaplardan ders görüp aynı başarılar üzerinde araştırma yaptıkları halde meslekteki uzmanlık sırasında zamanla gayet
farkh paradigmalar benimseyebilirler.
Tek bir örnek verelim: bir an için tüm fizik bilimcilerinin oluşturduğu muazzam geniş ve çeşitlilik gösteren topluluğu gözönüne getirin. Bu topluluğun
her üyesine bugün diyelim ki kuantum mekaniğinin yasaları mutlaka öğretiliyor ve bu bilimcilerin çoğu araştırma ya da öğretim üyeliği sırasmda bir zaman gelip bu yasalardan faydalanıyor. Ama hepsi de bu yasalarm aynı uygulamalarmı öğrenmedikleri için sonuçta kuantum mekaniğinde meydana gelen
değişikliklerden aynı şekilde etkilenmiyorlar. Mesleki uzmanlığa giden yolda
bazı fizikçiler kuantum mekaniğinin yalnızca en temel ilkeleriyle karşılaşırlar. Diğerleri bu ilkelerin kimya alanında yapılan paradigma uygulamalarmı
ayrmtılarıyla incelerken, daha başkaları da nesnelerin sadece katı halini ilgilendiren uygulamalarla meşgul olurlar. Kuantum mekaniğinin her biri için taşıdığı anlam o zamana kadar ne tür dersler almış olduğuna, hangi kitapları
okuduğuna ve hangi dergileri izlediğine bağlıdır. Dolayısıyla, kuantum mekanik yasalarmda meydana gelen bir değişiklik bu kesimlerin hepsi için devrimci bir nitelik taşısa da, kuantum mekaniğinin yalnızca belli paıadigma uygulamalarına yansıyan bir değişikliğin ilgili meslek uzmanlığı dışmdaki kesimler için devrimci olması söz konusu değildir. Yani mesleğin diğer kesimleri ve fizik bilimin diğer dallarmda çalışanlar için böyle bir değişiÜiğin devrim anlamı taşıması gerekmez. Kısacası, belli bilimsel yaklaşımlar, örneğin
kuantum mekaniği veya Nevvton dinamiği veya elektromanyetik kuramı, birçok bilim çevresi tarafm dan paradigma olarak kabul edilm elerine karşın,
hepsi için aynı paradigma olamazlar. Bu yüzden bir kuantum mekaniği birbiriyle çakışan ama hiçbir zaman aynı düzeyi paylaşmayan birden fazla olağan
I ■
84
lenmedik bir görüngünün bulunmasına bile devrim gözüyle bakılacağını be¬
lirtmiştik. Bundan sonraki bölümde bunun bazı seçilmiş örneklerini tanıtır¬
kende göreceğimiz gibi, butür devrimlerin nasıl olup da meydana gelebildi¬
ği henüz yeterince açıklanamamıştır. Olağan bilim gerçekten de şimdiye ka¬
dar söylediklerimizin gösterdiği gibi katıysa ve bilim çevreleri bu denli sık
örülmüş ilişiler içindeyseler, paradigma değişikliklerinin sadece belli bir ke¬
simi etkilemesi nasıl açıklanabilir? Şimdiye dek söylediklerimizle olağan bi¬
limin tek parça ve birleşik bir uğraş olduğu, paradigmalarının yalnız topluca
değil tek tek de hayati önem taşıdığı izlenimini yaratmış olabiliriz, ama bili¬
minhemen hiçbir zaman bu şekilde yürümediği muhakkak. Hatta bazan bü¬
tün ilgi dallarına bir arada bakıldığı zaman, bilim çeşitli parçaları arasında
pek az tutarlılık bulunandarmadağınık bir yapı gibi görünür. Hemen belirte¬
lim ki şimdiye kadar söylediklerimizin hiçbirisi bu alışılmış izlenimle çeliş¬
mek durumunda değildir. Tersine, kurallar bir yana bırakılıp yerine paradig¬
malar konulduğu zaman bilim adamlarının ve uzmanlıklarının çeşitliliğini
anlamak daha da kolaylaşmaktadır. Kesinleşmiş kurallar var oldukları zaman
genellikle çok geniş bir bilim çevresi tarafından paylaşıldıkları halde, para¬
digmalar içinböyle bir şey zorunlu değildir. Birbirindenoldukça uzak alanla¬
rın sözgelişi astronomi ve taksonomik botani (bitkileri sınıflandırma) dalları¬
nın uygulayıcıları son derece farklıtürde kitaplarda yer alan bambaşka başa¬
rıları örnek alarak yetişirler. Hatta aynı yahut da yakın bağlantılı alanlarda
çalışan bilim adamları bile ortak kitaplardanders görüp aynı başarılar üzerin¬
de araştırma yaptıkları halde meslekteki uzmanlık sırasında zamanla gayet
farklı paradigmalar benimseyebilirler.
Tek bir örnek verelim: bir aniçintüm fizik bilimcilerininoluşturduğu mu¬
azzam geniş ve çeşitlilik gösteren topluluğu gözönüne getirin. Butopluluğun
her üyesine bugün diyelim kikuantum mekaniğininyasaları mutlakaöğretili¬
yor ve bu bilimcilerinçoğu araştırma ya da öğretim üyeliği sırasında bir za¬
mangelip bu yasalardan faydalanıyor. Ama hepsi de bu yasaların aynı uygu¬
lamalarını öğrenmedikleri içinsonuçta kuantum mekaniğinde meydanagelen
değişikliklerden aynı şekilde etkilenmiyorlar. Mesleki uzmanlığagiden yolda
bazı fizikçiler kuantum mekaniğininyalnızca en temel ilkeleriyle karşılaşır¬
lar. Diğerleri bu ilkelerinkimyaalanında yapılan paradigmauygulamalarını
ayrıntılarıyla incelerken, daha başkaları da nesnelerin sadece katı halini ilgi¬
lendiren uygulamalarla meşgul olurlar. Kuantum mekaniğininher biri içinta¬
şıdığı anlam o zamana kadar ne tür dersler almış olduğuna, hangi kitapları
okuduğuna ve hangi dergileri izlediğine bağlıdır. Dolayısıyla, kuantum me¬
kanik yasalarında meydana gelen bir değişiklik bu kesimlerinlıepsi içindev¬
rimci bir nitelik taşısa da, kuantum mekaniğininyalnızca belli paradigma uy¬
gulamalarına yansıyan bir değişikliğin ilgilimeslek uzmanlığı dışındaki ke¬
simler içindevrimci olması söz konusu değildir. Yani mesleğin diğer kesim¬
leri ve fizik bilimindiğer dallarındaçalışanlar içinböyle bir değişikliğin dev¬
rim anlamı taşıması gerekmez. Kısacası, belli bilimsel yaklaşımlar, örneğin
kuantum mekaniği veya Newtondinamiği veya elektromanyetik kuramı, bir¬
çok bilim çevresi tarafından paradigma olarak kabul edilmelerine karşın,
hepsi içinaynı paradigma olamazlar. Buyüzden bir kuantum mekaniği birbi¬
riyle çakışan ama hiçbir zaman aynı düzeyi paylaşmayan birden fazla olağan
ı
84
bilim geleneğini gerektiğinde aynı anda belirleyebilir. Bu geleneklerden herhangi birinde meydana gelen bir devrimin de bu nedenle mutlaka diğerlerine
sıçraması gerekmez.
Uzmanlaşmanın etkisine ilişkin ufak bir canlandırma, deminden beri öne
sürdüğümüz bu bir dizi fikrin ağırlığml daha tam olarak verebilir. Atomla ilgili kuramların bilim adamlarına ne ifade ettiği konusunda biraz fikir sahibi
olmak isteyen bir araştırmacı, saygıdeğer bir fizikçi ile ileri gelen bir kimyacıya, tek bir helyum atomunun molekül sayılıp sayılamayacağmı sormuş. îki
bilimci de hiç tereddüt etmeden cevap vermişler, ama verdikleri cevaplar aynı değilmiş. Kimyacı helyum atomunun bir molekül olduğunu, çünkü gazlarm hareketleri ile ilgili kinetik kuramının çerçevesinde tam da bir molekülden bekleneceği gibi davrandığını söylemiş. Öte taraftan fizikçiye göre de
helyum atomu molekül sayılamazmış çünkü moleküllere özgü bir spektrum
özelliği taşımıyormuş. (7) îki adamm da aynı madde parçacığı hakkında söz
ettiklerini kabul etsek bile, her birinin nesneyi kendi araştırma eğitim ve uygulaması açısmdan gördüğü muhakkak. Problem çözümündeki farklı deneyimleri onlar için molekülün ne olması gerektiğini tayin ediyor. Kuşkusuz
ikisinin deneyimleri arasında birçok ortak yan bulunabilir, ama söz konusu
problemde bu deneyimler her ikisine oldukça farklı şeyler öğretmiş. Bu tür
ayrılıklardan kaynaklanan paradigrria farklılıklarının bazen nasıl oluşabildiğini denememizi sürdürürken göreceğiz.
(7) Söz konusu araştırmacı James K. Senior idi ve bu konuda bana şahsen verdiği bilgi için kendisine teşekkür borçluyum. Konuyla ilgili diğer sorunlar içcin bkz. aynı yazarın “The Vernacular
of the Laboratory’’ (Laboratuvarm günlük dili) makalesi, Philosophy of Science (Bilim Felsefesi)
dergisi 25, 1958 s. 163-68
85
bilim geleneğini gerektiğinde aynı anda belirleyebilir. Bu geleneklerden her¬
hangi birinde meydana gelen bir devrimin de bu nedenle mutlaka diğerlerine
sıçraması gerekmez.
Uzmanlaşmanınetkisine ilişkin ufak bir canlandırma, deminden beri öne
sürdüğümüz bu bir dizi fikrin ağırlığını daha tam olarak verebilir. Atomla il¬
gili kuramların bilim adamlarına ne ifade ettiği konusunda biraz fikir sahibi
olmak isteyen bir araştırmacı, saygıdeğer bir fizikçi ileileri gelen bir kimya¬
cıya, tek bir helyum atomunun molekül sayılıp sayılamayacağını sormuş, iki
bilimci de hiç tereddüt etmeden cevap vermişler, ama verdikleri cevaplar ay¬
nı değilmiş. Kimyacı helyum atomunun bir molekül olduğunu, çünkü gazla¬
rınhareketleri ile ilgilikinetik kuramının çerçevesinde tam da bir molekül¬
den bekleneceği gibi davrandığını söylemiş. Öte taraftan fizikçiye göre de
helyum atomu molekül sayılamazmış çünkü moleküllere özgü bir spektrum
özelliği taşımıyormuş. (7) iki adamın da aynı madde parçacığı hakkında söz
ettiklerini kabul etsek bile, her birinin nesneyi kendi araştırma eğitim ve uy¬
gulaması açısından gördüğü muhakkak. Problem çözümündeki farklı dene¬
yimleri onlar için molekülün ne olması gerektiğini tayin ediyor. Kuşkusuz
ikisinindeneyimleri arasında birçok ortak yan bulunabilir, ama söz konusu
problemde bu deneyimler her ikisine oldukça farklı şeyler öğretmiş. Butür
ayrılıklardankaynaklananparadigmafarklılıklarının bazennasıl oluşabildiği¬
ni denememizi sürdürürkengöreceğiz.
(7) Söz konusu araştırmacı James K. Senior idi ve bu konuda bana şahsen verdiği bilgi için ken¬
disine teşekkür borçluyum. Konuyla ilgili diğer sorunlar içcin bkz. aynı yazarın “The Vernacular
of the Laboratory” (Laboratuvarm günlük dili) makalesi, Philosophy of Science (Bilim Felsefesi)
dergisi 25, 1958 s. 163-68
85
VI. AYKIRILIK VE BİLİMSEL KEŞİFLERİN
ORTAYA ÇIKIŞI
Bulmaca çözücü bir faaliyet olarak incelemekte bulunduğumuz olağan bilim, son derece birikimci bir çabadır ve asıl hedefi olan, bilimsel bilgi dağarcığının kapsam ve kesinlik bakımından düzenli olarak genişletilmesi konusunda da gayet başanhdır. Bütün bu yönleriyle en alışkın olduğumuz bilimsel
çalışma imgesine tam bir kesinlikle uyar. Fakat bu görüntüde bilimsel girişimin standart ürünlerinden birisi eksik kalmaktadır: olağan bilim, ne olgu ne
de kuram düzeyinde yenilik bulma peşinde değildir ve zaten başarılı olması
da yenilik bulmamasına bağlıdır. F ^ a t öte yandan bilimsel araştırmanın sürekli olarak ortaya çıkardığı yeni ve beklenmedik görüngülerle karşılaşmaktayız. Bilim adamları da sürekh olarak köktenci yeni kuramlar geliştirmekte1er. Hatta tarihin gösterdiklerine baktığımızda, bilimsel çabanın bu tür sürprizler yaratma yolunda benzeri olmayan güçte teknikler geliştirmiş olduğunu
görürüz. Eğer bilimin bu özelliğini şimdiye kadar söylediklerimizle bağdaştumak istiyorsak, paradigma öncülüğünde yapılan araştırmanm aynı zamanda paradigma değişikliği yaratmanm da en etkili yolu olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Olgu ya da kuram düzeyindeki temel yeniliklerin yaptığı da
zaten bundan farkh değildir. Bir dizi kural içinde oynanan bir oyun sırasmda
istenmeden ortaya çıkan bazı yenilikleri benimsemek için başka bir dizi kural
geliştirmek gerekmektedir. Bunlar bir kere bilimin parçası olduktan sonra da,
bilimsel çaba, hiç değilse yeniliğin söz konusu olduğu alandaki uzmanların
çabası, bir daha eskisi gibi olamaz.
Öyleyse şimdi sormamız gereken soru bu tür değişikliklerin nasıl meydana gelebildiğidir: Bunun için sırasıyla ilk olarak keşiflere, yani olgu yeniliklerine, sonra da icatlara, yani kuramdaki yeniliklere bakmamız gerekiyor.
Ancak, hemen göreceğimiz gibi, keşif ile icat, yahut olgu ile kuram arasmdaki bu ayırım aşırı derecede yapaydır. Bu yapaylık aslında denememizin bazı
ana savları açısından önemli bir ipucu sayılabilir. Bu bölümde bazı seçilmiş
keşif örneklerini incelerken, bunların bir başına olaylar değil, düzenli olarak
telaar eden bir yapıya sahip, yaygm süreç parçaları olduğunu çabucak göreceğiz. Keşif, bir aykınhğm farkma varılmasıyla başlar, yani doğanm, olağan
bilimi yöneten paradigma kaynaklı beklentilere herhangi bir şekilde aykırı
düştüğünün anlaşılması gerekmektedir. Keşif süreci bundan sonra aykırıhğm
başgösterdiği alanm olabildiğince geniş şekilde taranmasıyla sürer. Bu sürese
VI. AYKIRILIK VE BİLİMSEL KEŞİFLERİN
ORTAYA ÇIKIŞI
Bulmaca çözücü bir faaliyet olarak incelemekte bulunduğumuz olağan bi¬
lim, son derece birikimci bir çabadır ve asıl hedefi olan, bilimsel bilgi dağar¬
cığının kapsam ve kesinlik bakımından düzenli olarak genişletilmesi konu¬
sunda da gayet başarılıdır. Bütün bu yönleriyle en alışkın olduğumuz bilimsel
çalışma imgesine tam bir kesinlikle uyar. Fakat bu görüntüde bilimsel girişi¬
min standart ürünlerinden birisi eksik kalmaktadır: olağan bilim, ne olgu ne
de kuram düzeyinde yenilik bulma peşinde değildir ve zaten başarılı olması
da yenilik bulmamasına bağlıdır. Fakat öte yandan bilimsel araştırmanın sü¬
rekli olarak ortaya çıkardığı yeni ve beklenmedik görüngülerle karşılaşmak¬
tayız. Bilim adamları da sürekli olarak köktenci yeni kuramlar geliştirmekteler. Hatta tarihin gösterdiklerine baktığımızda, bilimsel çabanın bu tür sürp¬
rizler yaratma yolunda benzeri olmayan güçte teknikler geliştirmiş olduğunu
görürüz. Eğer bilimin bu özelliğini şimdiye kadar söylediklerimizle bağdaş¬
tırmak istiyorsak, paradigma öncülüğünde yapılan araştırmanın aynı zaman¬
da paradigma değişikliği yaratmanın da en etkili yolu olduğunu kabul etme¬
miz gerekiyor. Olgu ya da kuram düzeyindeki temel yeniliklerin yaptığı da
zaten bundan farkh değildir. Bir dizi kural içinde oynanan bir oyun sırasında
istenmeden ortaya çıkan bazı yenilikleri benimsemek için başka bir dizi kural
geliştirmek gerekmektedir. Bunlar bir kere bilimin parçası olduktan sonra da,
bilimsel çaba, hiç değilse yeniliğin söz konusu olduğu alandaki uzmanların
çabası, bir daha eskisi gibi olamaz.
Öyleyse şimdi sormamız gereken soru bu tür değişikliklerin nasıl meyda¬
na gelebildiğidir: Bunun için sırasıyla ilk olarak keşiflere, yani olgu yenilik¬
lerine, sonra da icatlara, yani kuramdaki yeniliklere bakmamız gerekiyor.
Ancak, hemen göreceğimiz gibi, keşif ile icat, yahut olgu ile kuram arasında¬
ki bu ayırım aşırı derecede yapaydır. Bu yapaylık aslında denememizin bazı
ana savları açısından önemli bir ipucu sayılabilir. Bu bölümde bazı seçilmiş
keşif örneklerini incelerken, bunların bir başına olaylar değil, düzenli olarak
tekrar eden bir yapıya sahip, yaygın süreç parçaları olduğunu çabucak göre¬
ceğiz. Keşif, bir aykırılığın farkına varılmasıyla başlar, yani doğanm, olağan
bilimi yöneten paradigma kaynaklı beklentilere herhangi bir şekilde aykırı
düştüğünün anlaşılması gerekmektedir. Keşif süreci bundan sonra aykırılığın
başgösterdiği alanın olabildiğince geniş şekilde taranmasıyla sürer. Bu süre86
cin son bulması, paradigma kurammın, aykırı olan nesne bildik bir nesne haline gelene kadar, değiştirilmesiyle mümkündür. Yeni tür bir olgunun benimsenmesi, kuram da basit bir ilaveden öte bazı uyarlam alar gerektirir ve bu
uyarlama tam am lanıncaya kadar-yani bilim adamı doğayı farklı bir tarzda
görmeyi öğrenene kadar-yeni olgu tam anlamıyla bilimsel bir olgu sayılamaz. , <
Bilimsel keşif bağlammda olgu ve kuram yenilikJerinm ne kadar iç içe olduklarını görmek için, özellikle iyi bilinen bir örneğe, oksijenin bulunuşuna
bakalım. Oksijeni keşfetmiş olma iddiasmda en az üç bilim adamının hakkı
vardu-, bir o kadar kimyacının da 1770Terin başmda laboratuvar imbiklerindeki havayı farkında olmaksızın oksijenle zenginleştirmiş oldukları muhakkaktır. (1) Olağan bilimin ilerleyişi, İd bu durumda kamyanm ilerleyişi demek
zorundayız, bu yeni atılım için gereken zemini eksiksiz bir şekilde hazırlamıştı. Oksijen dediğimiz gazm aşağı yukarı saf sayılabilecek ilk ömeklemini
hazırlama iddiasm da olanlardan birincisi İsveçli eczacı C.W. Scheele’ydi.
Fakat onun çalışm alarını gözardı edebiliriz, çünkü kendi buluşu, oksijenin
keşfedildiği başka yerlerde sürekli olarak ilan edildikten sonra yayınlandığı
için bizi burada ilgilendiren tarihsel gelişmeye hiçbir katkı ya da etki yapmadı. (2) Aynı konuda ikinci olarak hak iddia eden kişi, yani İngiliz bilim ve din
adamı Joseph Priestley, büyük sayıda katı çişimin zaman içinde çıkardıkları
gazlar üzerine yaptığı olağan ve uzun süreli çalışmalar sırasmda birçok gazm
yani sıra, ısıtılmış kırmızı cıva oksitinin salgıladığı gazı da bir yerde toplamayı başarmıştı. 1774 yılında bu şekilde elde edilen gazı nitrit oksit olarak
tanımladı ve başka deneylerin sonucunda da 1775 yılmda aynı gazm, bildiğimiz solunan havayla aynı olduğunu, ^ a her zamankinden çok daha az miktarda ‘flojiston’ içerdiğini öne sürdü. Üçüncü aday olan Lavoisier de kendisini bugünkü oksijene kadar götüren çahşmalarma, Priestley’nin 1774’deki deneylerinden sonra ve büyük bir olasılıkla da Priestley’den aldığı bazı ipuçları
sonucunda başladı. 1775 başlarında Lavoisier kırmızı cıva oksitini ısıtarak
elde edilen gazm “hiçbir fark olmaksızm, tamamıyla havanm kendisi ve tek
değikliğin de daha saf, daha rahat solunabilmesi” olduğunu bildirdi. (3) Yıl
1777 olduğunda Lavoisier, belki de Priestley’den aldığı yeni bir ipucunun
yardımıyla, bu gazm kendi başma bir tür olduğu ve hatta atmosferi oluşturan
iki esas gazdan biri olması gerektiği sonucuna varmıştı. Bu sonucu Priestley
hiçbir zaman kabul edemedi.
(1) Hâlâ klasik sayılan oksijenin keşfi tartışması için bkz. A.N. Meldrum, The Eighteent-Century
Revolution in Science,the First Phase (Bilimde 18. Yüzyıl Devrimi-ilk Evre) Çalcutta, 1930, v.
Bölüm. Kaçırılmaması gereken ve öncelik çatışmasına da yer veren daha yeni bir ele alış, Maurice Daumas, Lavoisier, Theoricien et experimentateur (Lavoisier, Kuramcı ve Deneyci) Paris,
1955, 2-3. Bölümler, daha kapsamlı bir açıklama ve bibliyografya için ayrıca bkz. T.S. Kuhn,
“The’ Historical Structure of Scientific Discvorey” (Bilimsel keşifin Tarihsel Yapısı) Science (bilim)
dergisi 136, Haziran 1962, s. 760,64.
(2) Bununla birlikte, Scheele’nin rolü hakkında farklı bir değerlendirme için bkz. Uno BockIund,
“A Lost Letter from Scheele to Lavoisier” (Scheele’den Lavoisier’ye Kaybolmuş bir Mektup)
Lychnos, 1957-58, s. 39-62. ‘
(3) J.B. Conant, The Overthrow of the Phlogiston Theory: The Chemical revolution of 1775-1789
(Flojiston Kuramının Devrilişi: 1775-1789 Kimya Devrimi) Harvard Case Histories in Experimenlal Science (Harvard deneysel Bilim Tarihçeleri) tarihçe II. Cambridge, Mass., 1950, s. 23. Bu
çok yararlı teksirde konuyla ilgili bir çok belge yeniden yayınlanmıştır.
87
cin son bulması, paradigma kuramının, aykırı olan nesne bildik bir nesne ha¬
line gelene kadar, değiştirilmesiyle mümkündür. Yeni tür bir olgunun benim¬
senmesi, kuramda basit bir ilaveden öte bazı uyarlamalar gerektirir ve bu
uyarlama tamamlanıncaya kadar-yani bilim adamı doğayı farklı bir tarzda
görmeyi öğrenene kadar-yeni olgu tam anlamıyla bilimsel bir olgu sayıla¬
maz. <
Bilimsel keşif bağlamında olgu ve kuram yeniliklerinin ne kadar iç içe ol¬
duklarını görmek için, özellikle iyi bilinen bir örneğe, oksijenin bulunuşuna
bakalım. Oksijeni keşfetmiş olma iddiasmda en az üç bilim adamının hakkı
vardır, bir o kadar kimyacının da 1770’lerin başında laboratuvar imbiklerindeki havayı farkında olmaksızın oksijenle zenginleştirmiş oldukları muhak¬
kaktır. (1) Olağan bilimin ilerleyişi, ki bu durumda kimyanın ilerleyişi demek
zorundayız, bu yeni atılım için gereken zemini eksiksiz bir şekilde hazırla¬
mıştı. Oksijen dediğimiz gazm aşağı yukarı saf sayılabilecek ilk örneklemini
hazırlama iddiasında olanlardan birincisi İsveçli eczacı C.W. Scheele’ydi.
Fakat onun çalışmalarını gözardı edebiliriz, çünkü kendi buluşu, oksijenin
keşfedildiği başka, yerlerde sürekli olarak ilan edildikten sonra yayınlandığı
için bizi burada ilgilendiren tarihsel gelişmeye hiçbir katkı ya da etki yapma¬
dı. (2) Aynı konuda ikinci olarak hak iddia eden kişi, yani İngiliz bilim ve din
adamı Joseph Priestley, büyük sayıda katı çişimin zaman içinde çıkardıkları
gazlar üzerine yaptığı olağan ve uzun süreli çalışmalar sırasında birçok gazm
yanı sıra, ısıtılmış kırmızı cıva oksitinin salgıladığı gazı da bir yerde topla¬
mayı başarmıştı. 1774 yılında bu şekilde elde edilen gazı nitrit oksit olarak
tanımladı ve başka deneylerin sonucunda da 1775 yılında aynı gazm, bildiği¬
miz solunan havayla aynı olduğunu, ama her zamankinden çok daha az mik¬
tarda ‘flojiston’ içerdiğini öne sürdü. Üçüncü aday olan Lavoisier de kendisi¬
ni bugünkü oksijene kadar götüren çalışmalarına, Priestley’nin 1774’deki de¬
neylerinden sonra ve büyük bir olasılıkla da Priestley’den aldığı bazı ipuçları
sonucunda başladı. 1775 başlarında Lavoisier kırmızı cıva oksitini ısıtarak
elde edilen gazm “hiçbir fark olmaksızın, tamamıyla havanm kendisi ve tek
değikliğin de daha saf, daha rahat solunabilmesi” olduğunu bildirdi. (3) Yıl
1777 olduğunda Lavoisier, belki de Priestley’den aldığı yeni bir ipucunun
yardımıyla, bu gazın kendi başma bir tür olduğu ve hatta atmosferi oluşturan
iki esas gazdan biri olması gerektiği sonucuna varmıştı. Bu sonucu Priestley
hiçbir zaman kabul edemedi.
(1) Hâlâ klasik sayılan oksijenin keşfi tartışması için bkz. A.N. Meldrum, The Eighteent-Century
Revolution in Science,the First Phase (Bilimde 18. Yüzyıl Devrimi-ilk Evre) Calcutta, 1930, v.
Bölüm. Kaçırılmaması gereken ve öncelik çatışmasına da yer veren daha yeni bir ele alış, Ma¬
urice Daumas, Lavoisier, Theoricien et experimentateur (Lavoisier, Kuramcı ve Deneyci) Paris,
1955, 2-3. Bölümler, daha kapsamlı bir açıklama ve bibliyografya için ayrıca bkz. T.S. Kuhn,
“The’ Historical Structure of Scientific Discvorey” (Bilimsel keşifin Tarihsel Yapısı) Science (bilim)
derğisi 136, Haziran 1962, s. 760,64.
(2) Bununla birlikte, Scheele’nin rolü hakkında farklı bir değerlendirme için bkz. Uno Bocklund,
“A Lost Letter from Scheele to Lavoisier” (Scheele’den Lavoisier’ye Kaybolmuş bir Mektup)
Lychnos, 1957-58, s. 39-62. ÿ’
(3) J.B. Conant, The Overthrow of the Phlogiston Theory: The Chemical revolution of 1775-1789
(Flojiston Kuramının Devrilişi: 1775-1789 Kimya Devrimi) Harvard Case Histories in Experimen¬
tal Science (Harvard deneysel Bilim Tarihçeleri) tarihçe II. Cambridge, Mass., 1950, s. 23. Bu
çok yararlı teksirde konuyla ilgili bir çok belge yeniden yayınlanmıştır.
87
Aktardığımız keşif örneği aklımıza, aslında bilim adamınm bilincine giren her yeni görüngü hakkmda sorulabilecek bir soru getiriyor: oksijeni ilk
bulan hakikaten Priestley ile Lavoisier’den biriyse, bu hangisiydi? Kimin
bulduğu bir yana, oksijen ne zaman bulundu? Soru, bu ikinci biçimde, keşifte
hak iddia eden yalnızca bir tek kişi de olsa sorulabilir. Öncelik bulmak ya da
olaym tarihini saptamak açısmdan bu soruyu yanıtlamamn bizim için asimda
hiçbir önemi yoktur. Ama böyle bir yanıtı bulma girişimi keşif olgusunun yapısı, doğası hakkında çok aydınlatıcı olabilir, çünkü aranan türde bir yanıt
gerçekte yoktur. Keşif, hakkmda bu tür bir soru sorulabilecek bir süreç değildir. Oksijenin bulunmasmdaki öncelik 1780’den beri sürekli olarak tartışıldığma göre, bu sorunun sorulmuş olması, keşif yapmaya bu kadar temel bir işlev yükleyen bilim imgesinde bir terslik olduğunu gösteren bir belirtidir. Örneğimize bir kez daha bakalım. Priestley’nin oksijeni keşfettiği iddiası, sonradan kendi başına bir tür olduğu saptanan bir gazı elde etmekteki önceliğine
dayanıyordu. Fakat Priestley’nin bulduğu gaz saf değildi ve eğer saf olmayan
oksijeni elinde tutmak oksijeni keşfetmek sayılacaksa, bunu o zamana kadar
atmosferdeki havayı şişeleyen herkes yapmış sayılırdı. Üstelik keşifi yapanın
Priestley olduğunu kabul etsek bile, keşifin tam olarak ne zaman yapıldığını
pek göremiyoruz. 1774 yılmda, Prieştley daha önceden de tanıdığı bir gaz türü olan nitrit oksiti ayırabildiğini sanmıştı. 1775’te aynı gazın flojistondan
arınmış hava olduğuna karar verdi, ki bu da tam anlamıyla oksijen sayılamazdı. Hatta, flojiston kimyacıları için oldukça da beklenmedik bir cins gazdı. Lavoisier’nin iddiaları daha esaslı görünse bile, orada da aym sorunlar söz
konusuydu. Eğer Priestley’i galip ilan etmeyeceksek, Lavoisier’ye de, söz
konusu gazı tamamıyla havanın kendisi olarak tanımladığı 1775 yılındaki çalışmaları için aynı payeyi vermemiz yanlış olur, diyelim ki Lavoisier’nm bu
yeni gazı sadece teşhis etmekle kalmayıp ne olduğunu da anladığı 1776 ve
1777 yıllarmı bekledik. Bu bile yeterli sayılmayabilir, çünkü Lavoisier 1777
yılmda ömrünün sonuna kadar, oksijenin atomit bir asitlilik unsuru olduğu ve
oksijen gazının yalnızca bu ‘unsur’la ısının temel maddesi sayılan ‘kalorik’
unsur birleştikleri zaman oluştuğu görüşünde diretti. (4) Buna göre oksijenin
1777’de henüz keşfedilmemiş olduğunu mu söylememiz gerekiyor? Bazılarına bu tercih çekici gelebilir, ama şu da var ki kimya biliminde asidite ilkesi
ancak 1810’lardan sonra terk edilebildi; ısının kalorik ilkesi ise, 1860’lara
kadar geçerliliğini korudu. Halbuki oksijen günlük kimyasal nesnelerin dünyasına her iki tarihten önce girmişti.
Açıkça görülüyor ki oksijenin ‘keşfedilmesi’ gibi olayları inceleyebilmek
için yepyeni bir söz dağarcığına ve yeni kavramlara gereksinmemiz vardı.
“Oksijen keşfedildi” tümcesi, her ne kadar doğru olursa olsun, yanıltıcıdır
çünkü bir nesneyi keşfetmenin, ahşkm olduğumuz ve asimda sorgulamamız
gereken ‘görme’ kavramına benzetebileceğimiz tek ve basit bir edim olduğu
izlenimini yaratmaktadır. Keşfetme fiilinin tıpkı görmek yahut dokunmak gibi tek bir kişiye ve zamanın belli bir anına tartışmasız maledilebileceğini bu
kadar kolaylıkla kabullenmemizin nedeni de budur. Fakat bu fiil zaman açısmdan tamemen olanaksız olduğu gibr, kişi açısından da pek sık mümkün ol-
(4) H. Metzger La Philosophie de la Matiere Chez Lavoisier (Lavpisier’de Madde Felsefesi) Paris, 1935 ve Daumas, a.g.e., Bölüm Vll.
88
Aktardığımız keşif örneği aklımıza, aslında bilim adamınm bilincine gi¬
renher yeni görüngü hakkmda sorulabilecek bir soru getiriyor: oksijeni ilk
bulan hakikaten Priestley ileLavoisier’den biriyse, bu hangisiydi? Kimin
bulduğubir yana, oksijen ne zaman bulundu? Soru, bu ikinci biçimde, keşifte
hak iddiaeden yalnızca bir tek kişi de olsa sorulabilir. Öncelik bulmak ya da
olayın tarihini saptamak açısından bu soruyu yanıtlamanınbizim içinaslında
hiçbir önemi yoktur. Ama böylebir yanıtı bulma girişimi keşif olgusunun ya¬
pısı, doğası hakkında çok aydınlatıcı olabilir, çünkü aranan türde bir yanıt
gerçekte yoktur. Keşif, hakkmdabutür bir soru sorulabilecek bir süreç değil¬
dir. Oksijenin bulunmasındaki öncelik 1780’denberi sürekli olarak tartışıldı¬
ğına göre, bu sorunun sorulmuş olması, keşif yapmaya bu kadar temel bir iş¬
lev yükleyen bilim imgesinde bir terslik olduğunu gösteren bir belirtidir. Ör¬
neğimize bir kez daha bakalım. Priestley’ninoksijeni keşfettiği iddiası, son¬
radan kendi başına bir tür olduğu saptanan bir gazı elde etmekteki önceliğine
dayanıyordu. Fakat Priestley’ninbulduğu gaz saf değildi ve eğer saf olmayan
oksijeni elinde tutmak oksijeni keşfetmek sayılacaksa, bunu o zamana kadar
atmosferdeki havayı şişeleyen herkes yapmış sayılırdı. Üstelik keşifi yapanın
Priestley olduğunu kabul etsek bile, keşifintam olarak ne zaman yapıldığını
pek göremiyoruz. 1774yılında, Prieştley daha önceden de tanıdığı bir gaz tü¬
rü olan nitrit oksiti ayırabildiğini sanmıştı. 1775’te aynı gazın flojistondan
arınmış hava olduğuna karar verdi, ki bu da tam anlamıyla oksijen sayıla¬
mazdı. Hatta,flojistonkimyacılarıiçinoldukçada beklenmedik bir cins gaz¬
dı. Lavoisier’niniddialarıdaha esaslı görünse bile, orada da aym sorunlar söz
konusuydu. Eğer Priestley’igalip ilanetmeyeceksek, Lavoisier’yede, söz
konusu gazıtamamıyla havanınkendisi olarak tanımladığı 1775 yılındaki ça¬
lışmaları içinaynı payeyi vermemiz yanlış olur. diyelim ki Lavoisier’nin bu
yeni gazı sadece teşhis etmekle kalmayıp ne olduğunu da anladığı 1776 ve
1777 yıllarını bekledik. Bu bileyeterli sayılmayabilir, çünkü Lavoisier 1777
yılında ömrününsonuna kadar, oksijeninatomit bir asitlilik unsuruolduğu ve
oksijen gazının yalnızca bu ‘unsur’laısınıntemel maddesi sayılan ‘kalorik’
unsur birleştikleri zaman oluştuğu görüşünde diretti. (4) Buna göre oksijenin
1777’de henüz keşfedilmemiş olduğunu mu söylememiz gerekiyor? Bazıları¬
na bu tercih çekici gelebilir, ama şu da var ki kimya bilimindeasidite ilkesi
ancak 1810’lardansonra terk edilebildi; ısınınkalorik ilkesi ise, 1860’lara
kadar geçerliliğini korudu. Halbuki oksijen günlük kimyasal nesnelerindün¬
yasına herikitarihten önce girmişti.
Açıkça görülüyor ki oksijenin ‘keşfedilmesi’ gibi olaylarıinceleyebilmek
içinyepyeni bir söz dağarcığına ve yeni kavramlara gereksinmemiz vardı.
“Oksijen keşfedildi” tümcesi, her ne kadar doğru olursa olsun, yanıltıcıdır
çünkü bir nesneyi keşfetmenin, ahşkm olduğumuz ve aslında sorgulamamız
gereken ‘görme’ kavramına benzetebileceğimiz tek ve basit bir edim olduğu
izlenimini yaratmaktadır. Keşfetme fiilinintıpkı görmek yahut dokunmak gi¬
bi tek bir kişiyeve zamanın belli bir anına tartışmasız malediİebileceğini bu
kadar kolaylıklakabullenmemizinnedeni de budur. Fakat bu fiil zaman açı¬
sından tamemen olanaksız olduğu gibi, kişi açısından da pek sık mümkünol-
(4) H. Metzger La Philosophie de la Matiere Chez Lavoisier (Lavoisier’de Madde Felsefesi) Pa¬
ris, 1935 ve Daumas, a.g.e., Bölüm VII.
88
mamaktadır. Scheele’yi bir yana bu-aku-sak, oksijenin 1774’ten önce bulunmamış olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz ama diğer taraftan 1777’de ya da
kısa bir süre sonra bulunduğunu da kabul etmek zorundayız. Bu ve benzeri
sınırlar içinde herhangi bir keşif olayının tarihini düşürme çabasının biraz
keyfi olması kaçımlmazdu” çünkü yeni bir tür görüngüyü keşfetmek, ister istemez karmaşık bir olaydır ve söz konusu olan yalnız yeni bir şeyin var olduğunu görmek değil, aynı zamanda onun ne olduğunu da anlamaktır. Düşünün
ki eğer oksijen bizim için de flojiston denilen nesneden arınmış hava demek
olsaydı, hiç tereddüt etmeden oksijeni Priestley’nin bulduğundan ısrar ederdik ama gene de ne zaman bulduğunu tam o la r ^ bilemezdik. Fakat eğer hem
gözlem hem de kavramlaştuma, hem olgu hem de olgunun kurama uygulanması keşif bağlamında gerçekten birbirinden ayrılmaz unsurlarsa, keşif yapmanın bir süreç olduğunu ve zaman alçağını kabul etm ek gerekir, bir şeyi
bulmak ve onun ne olduğunu anlamak eylemlerinin zahmetsizce, bir arada ve
bir an içinde yapılabilmeleri, yalnızca ilgili tüm kavramsal kategorilerin önceden hazırlanmış olduğu durumlarda mümkündür. O zaman da zaten söz konusu görüngü yeni bir tür görüngü olmaktan çıkar.
Keşif yapmanm ille de çok uzun olması gerekmese bile, oldukça geniş bir
kavramsal benimseniş süreci içerdiğini kabul ettik diyelim. Aynı şekilde, bir
paradigma değişikliğini içerdiğini de söyleyebilir m iyiz adaba? Bu soruya
şimdilik genel bir yanıt vermek olanaksızdır, ama hiç değilse elimizdeki örnek için yanıtın evet olması gerekir, Lavoisier’nin 1777’den itibaren bildirilerinde yer verdiği buluş, oksijenin keşfinden çok, tutuşmayı oksijenle açıklayan bir kuramdı. Bu kurtun kimya alanında öylesine büyük bir değişime temel taşı olmuştu ki, adı kimya devrimi diye anılır oldu. Gerçekten de, oksijenin keşfedilmesi kimya dalında yeni bir paridgmanm ortaya çıkışının bu kadar temel bir parçası olmasaydı, bizim tartışmamıza başlangıç olarak aldığımız öncelik sorunu hiçbir zaman böylesine önem kazanmazdı. Diğerlerinde
olduğu gibi bu örnekte de, yeni bir görüngüye ve dolayısıyla da onu keşfeden
bilim adamma verdiğimiz değer, söz konusu görüngünün paradigma kökenli
beklentilere ne derece aykırı düştüğü konusundaki hesaplarımızla doğrudan
orantılı olarak değişir. Ancak, daha ileride önem kazanacağı için dikkat etmemiz gereken bir nokta var. Oksijenin keşfedilmesi kimyasal kuramdaki değişiklikten tek başına sorumlu değildi. Lavoisier, bu yeni gazın bulunuşuna
herhangi bir katkı yapmadan çok önceleri, gerek flojiston kuramında bir şeylerin ters gittiğine, gerek yanmakta olan cisimlere atmosferden bir nesne karıştığına iyice ikna olmuştu. Bu düşüncelerini kaydettiği notlarını mühürlenmiş olarak 1772 yılmda Fransız Akademisi Sekreterliği’ne teslim etmiş bulunuyordu. (5) Oksijen üzerindeki çalışmalanmn ne işe yaradığına gelince, bunun işlevi Lavoisier’nin önceden kuşkulandığı aksaklığa daha kesin bir biçim
ve yapı kazandırmasıydı. Lavoisier bu sayede zaten keşfetmeye hazır olduğu
bir şeyi, yani tutuşmanın atmosferden eksilttiği nesnenin niteliğini öğrenmiş
oldu. Lavoisier’nin, Priestley’nin yapatıklanna benzer deneylerde, deneyi
(5) Lavoisier’nin bu konudaki hoşnutsuzluğunun kaynağı konusunda en yetkili açıklamalar için
bkz. Henry Guerlac, Lavoisier-The Crucial Year: The Background and Ohgin of His First Experiments on Combustion in 1772 (Lavoisierydönüm Noktası Olan Yıf: 1772’de tutuşma üzerine yaptığı ilk deneylerin Arkaplanı ve Kaynağı) ithaca, New York, 1961.
89
mamaktadıı. Scheele’yi bir yana bırakırsak, oksijenin 1774’ten önce bulun¬
mamış olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz ama diğer taraftan l777’de ya da
kısa bir süre sonra bulunduğunu da kabul etmek zorundayız. Buve benzeri
sınırlar içinde herhangi bir keşif olayının tarihini düşürme çabasının biraz
keyfi olması kaçınılmazdır çünkü yeni bir tür görüngüyü keşfetmek, ister is¬
temez karmaşık bir olaydır ve söz konusu olan yalnız yeni bir şeyin var oldu¬
ğunu görmek değil, aynı zamanda onunne olduğunu da anlamaktır. Düşünün
ki eğer oksijen bizim içinde flojiston denilen nesneden arınmış hava demek
olsaydı, hiç tereddüt etmeden oksijeni Priestley’nin bulduğundan ısrar eder¬
dik ama gene de ne zaman bulduğunu tam olarak bilemezdik. Fakat eğer hem
gözlem hem de kavramlaştırma, hem olgu hem de olgunun kurama uygulan¬
ması keşif bağlamında gerçekten birbirinden ayrılmaz unsurlarsa, keşif yap¬
manın bir süreç olduğunu ve zaman alçağını kabul etmek gerekir, bir şeyi
bulmak ve onunne olduğunu anlamak eylemlerininzahmetsizce, bir arada ve
bir an içinde yapılabilmeleri, yalnızca ilgili tüm kavramsal kategorilerin ön¬
ceden hazırlanmış olduğu durumlarda mümkündür. O zaman da zaten söz ko¬
nusugörüngü yeni bir tür görüngü olmaktan çıkar.
Keşif yapmanın illede çok uzun olması gerekmese bile, oldukça geniş bir
kavramsal benimseniş süreci içerdiğini kabul ettik diyelim. Aynı şekilde, bir
paradigma değişikliğini içerdiğini de söyleyebilir miyiz adaba? Bu soruya
şimdilik genel bir yanıt vermek olanaksızdır, ama hiç değilse elimizdeki ör¬
nek içinyanıtın evet olması gerekir, Lavoisier’nin 1777’den itibaren bildiri¬
lerinde yer verdiği buluş, oksijenin keşfinden çok, tutuşmayı oksijenle açık¬
layan bir kuramdı. Bukuram kimyaalanında öylesine büyük bir değişime te¬
mel taşı olmuştu ki, adı kimyadevrimi diye anılır oldu. Gerçekten de, oksije¬
ninkeşfedilmesi kimya dalında yeni bir paridgmanm ortaya çıkışının buka¬
dar temel bir parçası olmasaydı, bizim tartışmamıza başlangıç olarak aldığı¬
mız öncelik sorunu hiçbir zaman böylesine önem kazanmazdı. Diğerlerinde
olduğu gibi bu örnekte de, yeni bir görüngüye ve dolayısıyla da onu keşfeden
bilim adamına verdiğimiz değer, söz konusu görüngünün paradigma kökenli
beklentilere ne derece aykırı düştüğü konusundaki hesaplarımızla doğrudan
orantılı olarak değişir. Ancak, daha ilerideönem kazanacağıiçindikkat etme¬
miz gereken bir nokta var. Oksijenin keşfedilmesi kimyasal kuramdaki deği¬
şiklikten tek başına sorumlu değildi. Lavoisier, bu yeni gazın bulunuşuna
herhangi bir katkı yapmadan çok önceleri, gerek flojiston kuramında bir şey¬
lerinters gittiğine, gerek yanmakta olan cisimlere atmosferden bir nesne ka¬
rıştığına iyice ikna olmuştu. Bu düşüncelerini kaydettiği notlarını mühürlen¬
miş olarak 1772yılında Fransız Akademisi Sekreterliği’neteslim etmiş bulu¬
nuyordu. (5) Oksijen üzerindeki çalışmalarının neişeyaradığına gelince, bu¬
nunişlevi Lavoisier’ninönceden kuşkulandığı aksaklığa daha kesin bir biçim
ve yapı kazandırmasıydı. Lavoisier bu sayede zaten keşfetmeye hazır olduğu
bir şeyi, yani tutuşmanın atmosferden eksilttiği nesnenin niteliğini öğrenmiş
oldu. Lavoisier’nin, Priestley’ninyapatıklarına benzer deneylerde, deneyi
(5) Lavoisier’nin bu konudaki hoşnutsuzluğunun kaynağı konusunda en yetkili açıklamalar için
bkz. Henry Guerlac, Lavoisier-The Crucial Year: The Background and Origin of His First Experi¬
ments on Combustion in 1772 (Lavoisier:dönüm Noktası Olan Yıl: 1772’de tutuşma üzerine yap¬
tığı ilk deneylerin Arkaplanı ve Kaynağı) ithaca, New York, 1961.
89
yapanm kendisinin göremediği olguyu, yani bu yeni gazı görmesinde herhalde zorlukların böyle önceden farkına varabilm esinin büyük payı olmuştu.
Ama bunun bir de öbür yüzü var: Lavoisier ’nin gördüğü şeyi görebilmek için
önceden büyük bir paradigma yenilenmesi gerekliydi ve Priestley’nin uzun
ömrünün sonuna dek aym olguyu görememesinin asıl nedeni, paradigma yeniliğinden habersiz oluşuydu.
iki başka ve çok daha kısa örnek şimdiye kadar söylenenlerin çoğunu destekleyeceği gibi, aynı zamanda bizi buluşların niteliğini açıklığa kavuşturmaktan d ^ a da ileriye, bilimde buluşların ortaya çıkmalarını hazırlayan koşulları anlamaya götürebilir. Buluşlarm temelde nasıl ortaya çıktığmı somutlaştırma çabası içinde, bu örnekleri hem birbirlerinden hem de önceki oksijen
örneğinden farklı olacak şekilde seçtik. X-ışmlarıyla ilgili birinci örneğimiz,
tamamen rastlantı sonucu keşif yapılmasının en klasik öykülerindendir. bilimsel çalışmalarda gördüğümüz nesnel ölçütlerin bize düşündürdüklerinip
aksine, bu tür buluş oldukça sık meydana gelmektedir. Öykünün başladığı
gün fizik bilgini Roentgen katod denilen negatif yüklü elektrik iletkeninden
çıkan elektron ışınları üzerinde yapmakta olduğu olağan incelemeyi birden
kesti, çünkü deney için kullandığı ve çevreden korunmalı olan gerecin az ötesinde tesadüfen bulunan baryum, platin ve siyanit kanşım ı bir metal ekranm,
elektron akımı sırasında parladığını fark etmişti. Bunun üzerine yedi hafta
boyunca laboratuvarmdan hiç çı^ a m ac a sm a yoğun, incelemeler yapan Roentgen, sonundan parlamaya neden olan maddenin, katod ışmlarmm bulunduğu deney tüpünden düz çizgiler halinde çıktığmı, bu çıkan ışmlarm gölge
yaptığmı, mıknatısla bükülemediğini ve daha birçok ayrmtıyı saptadı. Roentgen bulgusunu açıklam adan önce, söz konusu etkiyi yapanm katod ışınları
değil ışıkla hiç değilse biraz benzerliği olan başka bir madde olduğunu kesinlikle anlamış bulunuyordu.(6)
Böylesine kısa bir özet bile sanırız oksijenin bulunuşuyla dikkati çeker
benzerlikler ortaya çıkarıyor. Kırmızı cıva oksitİ ile deney yapmadan önce,
Lavoisier de flojiston paradigmasınm yarattığı beklentilere uymayan sonuçlar veren bazı deneyler gerçekleştirmişti. Roentgen’in buluşu ise, söz konusu
madeni ekranm parlamam ası gerekirken parlaması üzerine başladı. Her iki
durumda da bir aykırılığın algılanması, yani paradigmanm incelemeciyi hazırlamadığı bir görüngünün ortaya çıkması, giderek yeniliğin algılanmasma
giden yolu hazırlayan başlıca unsurdu. Fakat öte yandan gene her iki durumda da bir şeylerin aksadığı izlenimi buluşun sadece başlangıcıydı. Oksijenin
de, X-ışınlarmm da daha ileri düzeyde bir deney ve uyarlama süreci olmadan
ortaya çıkmaları söz konusu olamazdı. Merak edip sorsak: X-ışmları Roentgen’in araştırmalarımn hangi aşamasmda gerçekten bülunmuş sayılabilir? Bu
aşamanm hiç değilse başlangıçta, yani ekranm ilk parlamaya başladığı an olmadığı kesin. Bildiğimize göre en az bir kişi daha aynı parütıyı görmüş fakat
(6) L.W. Taylor, Physics, the Pioneer Science (Fizik: Öncü bilim Dalı) Boston, 1941, s. 790-94:
ve T.W. Chalmer, Fllstoric Resarches (Tarihe.Geçen Araştırmalar) Londra, 1949, s. 218-219.
(7) E.T. VVhittaker, A History of the Theories of Aether and Electricitiy (Eter ve Elektrik Kuramlarının bir Tarihçesi) Londra 1951, s. 358 (2. basım). Ayrıca Sir George Thomson’dan aynı
buluşa çok yakınlaşan bir başka olayı öğrenmiş bulunuyorum. Fotoğraf elyaflarının anlaşılmaz
bir şekilde buğulanmasından kuşkulanan SIr VVilliam Crookes da vaktiyle aynı buluşun izini sürmüştür.
90
yapanm kendisiningöremediği olguyu, yani bu yeni gazı görmesinde herhal¬
de zorlukların böyle önceden farkına varabilmesinin büyük payı olmuştu.
Ama bununbir de öbür yüzü var: Lavoisier’ningördüğü şeyi görebilmek için
önceden büyük bir paradigma yenilenmesi gerekliydi ve Priestley’nin uzun
ömrünün sonuna dek aynı olguyu görememesinin asıl nedeni, paradigma ye¬
niliğindenhabersiz oluşuydu.
ikibaşka ve çok daha kısaörnek şimdiyekadar söylenenlerin çoğunudes¬
tekleyeceği gibi, aynı zamanda bizi buluşların niteliğini açıklığa kavuştur¬
maktan daha da ileriye, bilimde buluşların ortaya çıkmalarını hazırlayanko¬
şulları anlamaya götürebilir. Buluşlarıntemelde nasıl ortaya çıktığını somut¬
laştırma çabası içinde, buörnekleri hem birbirlerindenhem de önceki oksijen
örneğinden farklı olacak şekilde seçtik. X-ışınlarıyla ilgilibirinci örneğimiz,
tamamen rastlantı sonucu keşif yapılmasının en klasik öykülerindendir. bi¬
limsel çalışmalarda gördüğümüz nesnel ölçütlerin bize düşündürdüklerinin
aksine, bu tür buluş oldukça sık meydana gelmektedir. Öykünün başladığı
gün fizik bilgini Roentgen katod denilen negatif yüklü elektrik iletkeninden
çıkan elektron ışınları üzerinde yapmakta olduğu olağan incelemeyi birden
kesti, çünkü deney içinkullandığı ve çevreden korunmalı olan gerecinaz öte¬
sinde tesadüfen bulunan baryum, platinve siyanit karışımı bir metal ekranm,
elektron akımı sırasında parladığınıfark etmişti. Bununüzerine yedi hafta
boyunca laboratuvarından hiç çıkmamacasına yoğun,incelemeler yapan Ro¬
entgen, sonundan parlamaya neden olan maddenin, katod işmiarmınbulun¬
duğu deney tüpünden düz çizgiler halinde çıktığını, bu çıkan ışınlarıngölge
yaptığını, mıknatısla bükülemediğini ve daha birçok ayrıntıyı saptadı. Roent¬
gen bulgusunu açıklamadan önce, söz konusu etkiyi yapanm katod ışınları
değil ışıklahiç değilse biraz benzerliği olan başka bir madde olduğunu kesin¬
likleanlamış bulunuyordu.(6)
Böylesine kısa bir özet bile sanırız oksijenin bulunuşuyla dikkati çeker
benzerlikler ortaya çıkarıyor. Kırmızı cıva oksiti iledeney yapmadan önce,
Lavoisier de flojiston paradigmasınınyarattığı beklentilere uymayan sonuç¬
lar veren bazı deneyler gerçekleştirmişti. Roentgen’inbuluşu ise, söz konusu
madeni ekranm parlamaması gerekirken parlaması üzerine başladı. Her iki
durumda da bir aykırılığın algılanması, yani paradigmanın incelemeciyi ha¬
zırlamadığı bir görüngünün ortaya çıkması, giderek yeniliğin algılanmasına
giden yolu haznlayan başlıca unsurdu. Fakat öte yandan gene her ikidurum¬
da da bir şeylerin aksadığı izlenimi buluşun sadece başlangıcıydı. Oksijenin
de, X-ışınlannm da daha ileri düzeyde bir deney ve uyarlama süreci olmadan
ortaya çıkmaları söz konusu olamazdı. Merak edip sorsak: X-ışınları Roentgen’inaraştırmalarının hangi aşamasında gerçekten bulunmuş sayılabilir? Bu
aşamanın hiç değilse başlangıçta, yani ekranm ilk parlamaya başladığı an ol¬
madığı kesin. Bildiğimizegöre en az bir kişi daha aynı pardtıyı görmüş fakat
(6) L.W. Taylor, Physics, the Pioneer Science (Fizik: Öncü bilim Dalı) Boston, 1941, s. 790-94:
ve T.W. Chalmer, Historic Resarches (Tarihe Geçen Araştırmalar) Londra, 1949, s. 218-219.
(7) E.T. Whittaker, A History of the Theories of Aether and Electricitiy (Eter ve Elektrik Kuram¬
larının bir Tarihçesi) Londra 1951, s. 358 (2. basım). Ayrıca Sir George Thomson’dan aynı
buluşa çok yakınlaşan bir başka olayı öğrenmiş bulunuyorum. Fotoğraf elyaflarının anlaşılmaz
bir şekilde buğulanmasından kuşkulanan Sir William Crookes da vaktiyle aynı buluşun izini sür¬
müştür.
90
hiç bir şey bulamadan büyük düş kırıklığına uğramıştı. (7) Buluş anmm incelem elerin son haftasına kaydırılam ayacağı da en az bu kadar kesin, çünkü
Roentgen o zamana kadar çoktan keşfetmiş olduğu yeni radyasyonun niteliklerini araştırmaya başlamıştı. Bu durumda tek söyleyebileceğimiz, X ışmlarının Würzburg kentinde 1895 yılmm 8 Kasımı ile 28 Aralığı arasında bir zamanda ortaya çıktığıdır.
Ancak karşımızda oksijen ile X-ışınlarmın bulunmalarmdaki anlamlı koşutlukların bu kadar belirgin- olmadığı bir üçüncü bağlam var. Oksijenin bulunm asınm tersine, X-ışınlarınm keşfedilişi hiç değilse olaydan bir on yıl
sonrasına kadar, bilimsel kuram düzeyinde belirgin herhangi bir karışıklığa
neden olmamıştı. Öyleyse bü buluşun benimsenmesi hangi açıdan bir paradigma değişikliği gerektirmiş olabilir? Asimda böyle bir değişiklik olduğunu
yadsımak için oldukça güçlü nedenler de vardı. Elbette, Roentgen ve çağdaşlarının bağlı oldukları paradigma X-ışmlarmm varlığını tahmin etmek için
kullanılamazdı. (Zaten M axw eir in elektromanyetik kuramı henüz hiçbir yerde kabul görmemişti ve katod ışmlarmı madde parçacıklarıyla açıklayan kuram o devirde ortaya atılan kurgulardan yalnızca bir tanesiydi.) Fakat flojiston paradigmasının L avoisier’yi Priestley’in bulduğu gazı yorumlamaktan
alıkoyması gibi, bu paradigmalarm da X-ışınlarınm varolmasını, hiç değilse
belirgin bir şekilde, yasakladığı söylenemez. Tersine, 1895’lerde yürürlükte
olan bilimsel kuram ve uygulama, gözle görünen ışmlar, kırmızı öncesi yahut
mor ötesi ışınlar gibi birçok radyasyon biçimi olduğunu kabul ediyordu. Öyleyse X-ışmlarmm da iyi bilinen bir smıf doğal görüngü arasmda diğer bir tür
olarak kabul edilmemesinin nedeni neydi? Bu ışınlar neden, sözgelişi, yeni
bir kimyasal elementin bulunması gibi karşılanmıyordu? Roentgen’in zamanmda, lamyasal elementler tablosunda boş duran yerleri doldurmak için hala
yeni elementler aranmakta ve bulunmaktaydı. Bu arayış olağan bilimin günlük uğraşlarmdan biriydi ve bu konuda kazanılan başarılarm olağan karşılığı
basit bir kutlamaydı, şaşkmiık değil.
Halbuki X-ışmları ortaya çıktığı zaman tepki yalnızca şaşkmiık değil şok
oldu. Lord Kelvin olayı ilk ağızda üst düzeyde bir düzmece olarak niteledi.
(8) Sunulan kamtlara bir şey diyemeyen diğerleriyse, olaydan açıkça dehşete
düşmüşlerdi. X ışınları her ne kadar yerleşik kuramm kapsamı dışmda değilse de, bilim dünyasında son derece derin kökleri olan beklentilere tamamen
aykırı düşmekteydi. Bu beklentiler benim kanımca yerleşik laboratuvar işlemlerinin hem tasarım hem de yorumlanma temelinde yatıyordu. 1890’lara
gelindiğinde, katod ışmlarıyla ilgili araç ve gereç Avrupanm birçok deney laboratuvannda kullanım a girm işti. Roentgen’in kullandığı gereç X-ışınları
ürettiğine göre, birçok başka deneyci de o zamana kadar farkmda olmadan
mutlaka aynı ışınları üretmiş olmalıydı. Belki de bu ışmlarm henüz bilinmeyen başka kaynakları da vardı ve önceleri başka yollarla açıklanan bir sürü
deneyin sonuçlarmda bunların bir payı olabilirdi., Ön azından kesin olan bir
şey varsa, o da uzun zamandır kullanılm akta olan çeşitli araçların bundan
sonra kurşun m uhafazalar içinde korunması gerektiğiydi, ölağan projeler
üzerinde önceden tamamlanmış çalışmalarm da yeni baştan yapılmaları gerekiyordu çünkü önceki bilim adamları deneye müdahale eden böyle bir değişiş) Silvanus P. Thompson, The Life of sir Willam Thomson Baron Kelvin of Largs {Largs Kelvin
Baronu Lord William Thomson’un Hayatı) Londra 1910, Bölüm II, s. 1125.
91
hiç bir şey bulamadanbüyük düş kırıklığınauğramıştı. (7) Buluş anının ince¬
lemelerin son haftasına kaydırılamayacağı da en az bu kadar kesin, çünkü
Roentgeno zamana kadar çoktankeşfetmiş olduğu yeni radyasyonunnitelik¬
lerini araştırmaya başlamıştı. Budurumda tek söyleyebileceğimiz, X ışınları¬
nın Wiirzburg kentinde 1895 yılmın 8 Kasımıile28 Aralığı arasında bir za¬
manda ortaya çıktığıdır.
Ancak karşımızda oksijen ile X-ışınlarmın bulunmalarındaki anlamlı ko¬
şutlukların bu kadar belirgin olmadığı bir üçüncü bağlam var. Oksijenin bu¬
lunmasının tersine, X-ışınlarının keşfedilişi hiç değilse olaydan bir on yıl
sonrasına kadar, bilimsel kuram düzeyinde belirginherhangi bir karışıklığa
neden olmamıştı. Öyleyse bu buluşun benimsenmesi hangi açıdan bir para¬
digma değişikliği gerektirmiş olabilir? Aslında böyle bir değişiklik olduğunu
yadsımak içinoldukça güçlü nedenler de vardı. Elbette, Roentgenve çağdaş¬
larınınbağlı oldukları paradigma X-ışmlarmm varlığını tahmin etmek için
kullanılamazdı. (Zaten MaxwelFinelektromanyetik kuramı henüz hiçbir yer¬
de kabul görmemişti ve katodışınlarını madde parçacıklarıylaaçıklayanku¬
ram o devirde ortaya atılan kurgulardan yalnızca bir tanesiydi.) Fakat flojiston paradigmasının Lavoisier’yi Priestley’in bulduğu gazı yorumlamaktan
alıkoyması gibi, bu paradigmalarında X-ışınlarınm varolmasını, hiç değilse
belirginbir şekilde, yasakladığı söylenemez. Tersine, 1895’lerdeyürürlükte
olan bilimsel kuram ve uygulama, gözle görünen ışınlar, kırmızı öncesi yahut
mor ötesi ışınlar gibi birçok radyasyon biçimi olduğunu kabul ediyordu. Öy¬
leyse X-ışınlarının da iyibilinenbir sınıf doğal görüngü arasında diğer bir tür
olarak kabul edilmemesinin nedeni neydi? Bu ışınlar neden, sözgelişi, yeni
bir kimyasal elementin bulunması gibi karşılanmıyordu? Roentgen’inzama¬
nında, kimyasal elementler tablosunda boş duran yerleri doldurmak içinhala
yeni elementler aranmakta ve bulunmaktaydı. Bu arayış olağan bilimingün¬
lük uğraşlarından biriydi ve bu konuda kazanılan başarıların olağan karşılığı
basit bir kutlamaydı, şaşkınlık değil.
Halbuki X-ışmları ortaya çıktığı zaman tepki yalnızca şaşkınlık değil şok
oldu. Lord Kelvinolayı ilk ağızda üst düzeyde bir düzmece olarak niteledi.
(8) Sunulan kanıtlara bir şey diyemeyen diğerleriyse, olaydan açıkça dehşete
düşmüşlerdi. X ışınları her ne kadar yerleşik kuramın kapsamı dışında değil¬
se de, bilim dünyasında son derece derin kökleri olan beklentilere tamamen
aykırı düşmekteydi. Bubeklentiler benim kanımca yerleşik laboratuvar iş¬
lemlerinin hem tasarım hem de yorumlanma temelinde yatıyordu. 1890’lara
gelindiğinde, katodışınlarıylailgili araç ve gereç Avrupanın birçok deney laboratuvarında kullanıma girmişti. Roentgen’inkullandığı gereç X-ışınları
ürettiğine göre, birçok başka deneyci de o zamana kadar farkmda olmadan
mutlaka aynı ışınları üretmiş olmalıydı. Belki de bu ışmlarınhenüz bilinme¬
yen başka kaynakları da vardı ve önceleri başka yollarla açıklanan bir sürü
deneyin sonuçlarında bunların bir payı olabilirdi..Enazından kesin olan bir
şey varsa, o da uzun zamandır kullanılmakta olan çeşitli araçların bundan
sonra kurşun muhafazalar içinde korunması gerektiğiydi. Olağan projeler
üzerinde önceden tamamlanmış çalışmaların da yeni baştan yapılmaları gere¬
kiyordu çünkü önceki bilim adamları deneye müdahale eden böyle bir değiş¬
iş) Silvanus P. Thompson, The Life of sir Willam Thomson Baron Kelvin of Largs (Largs Kelvin
Baronu Lord William Thomson’un Hayatı) Londra 1910, Bölüm II, s. 1125.
91
kenin farkına varamamışlar ve bu değişkeni denetimli olarak hesaba katm amışlardı. X-ışınlan böylece muhakkak ^ yeni bir çığır açtı ve olağan bilimin
potansiyeli bu sayede artmış oldu. Fakat daha da önemlisi, önceden var olan
bilim dallarının da değişmesine neden olmasıdır. Bu değişim süreci içinde,
önceleri paradigma içinde geçerli olan uygulamalar, X-ışınlarmdan sonra bu
konumlannı yitirmiş oldular.
Kısacası, belli bir deney aracmm seçiminde ve onu belli bir tarzda kullanma
kararmm ardmda, bilinçli ya da bilinçsiz olarak, yalnızca beklenen türde koşullarm meydana geleceği varsayımı yatmaktadır. Kuramlar için olduğu gibi, kullanılan araçlar için de deneysel beüentiler vardır ve bunlar bilimsel gelişmede
çoğu kez kuramsal beklentiler kadar belirleyici bir rol oynamışlardır. Örneğin
oksijenin gecikmeli bulunuşunun öyküsünde böyle bir beklenti yer almıştır.
Kullandıkları havanm ‘iyi’ olup olmadığmı anlamak için aynı denemeleri kullanan Priestley ve Lavoisier, aym işlemleri gerçekleştirerek buldukları gazm iki
ölçü hacmini bir ölçü nitrit oksitle karıştudıktan sonra, su üzerinde çalkalayarak geriye kalan gaz halindeki tortunun hacmmi ölçmüşlerdi. Bu alışılmış işlemin geliştirildiği önceki deneyimlerinden, atmosferdeki havada söz konusu
tortunun bir ölçü hacimde olacağını, herhangi bir başka gaz içinse (yahut kirlenmiş hava için) bu hacmin daha büyük olması gerektiğini biliyorlardı. Oksijen deneylerinde her iki bilimci de gerçekten bir ölçü hacime yakın miktarda
bir tortu bulmuşlar ve bulunan gazı da buna göre tammlamışlardı. Priestley ancak çok sonra ve biraz da rastlantı sonucu bu alışılmış uygulamayı terk etti ve
nitrit oksitle kendi bulduğu gazı başka oranlarda karıştırmayı denedi. Bunun
sonucunda, dört katı ölçüde nitrik oksit kullanıldığı zaman hemen hemen hiç
tortu elde edilmediğini gördü. Yam önceki deneyimlerin pekiştirmiş olduğu ilk
tür smama işlemine bağlı kaldığı sürece, dünyada oksijen gibi davranan gazlarm var olamayacağım da kabul etmiş oluyordu.
Bu tür canlı örnekleri daha da çoğaltabiliriz, sözgelişi uranyum parçalanmasmm ancak uzun zaman sonra farkma varılması gibi. Bu nükleer tepkimenin farkına varılmasını bu kadar güçleştiren nedenlerden birisi şuydu: uranyum elektronlarla bombalandığı zaman neler beklenebileceğini bilen bilim
adamları elementler tablosunun yalnız üst kısımlarmdan seçilmiş elementlerle (yani atomik rakkamı küçük, dolayısıyla serbest elektronları az olan elementlerle) yapılan kimyasal deneyleri tercih ediyorlardı. (10) Acaba, bu tür
(9) Conant, a.g.e., s. 18-20.
(10) K.K. Darrovv,. “Nuclear Fission” (Nükleer Parçalanma) Çell System Technjcal Journal (Bell
sistemi teknik dergisi) 19, 1940, s. 267-89, Parçalanmanın ürünlerinden biri olan Kripton, söz
konusu tepkime iyice anlaşılmadan kimyasal olarak tanınabildi çünkü nükleer kimyacıların aradığı
ağır elementi biriktirmek için bu elementin radyoaktif eriyiklere ilave edilmesi gerekmekteydi, ilave
edilen Baryumun sonradan radyoaktif eriyikten ayrılamaması üzerine, aynı tepkimenin hemen
hemen beş yıl süreyle tekrar tekrar incelenmesi sonucunda nihayet şu bildiri yazılabildi. “Kimyacılar olarak bu deneyin sonunda şimdiye kadar kullanılan tepkime düzenindeki bütün isimleri
değiştirerek. Ra, Ac, Th yerine (radyum, atiniyum. Toryum) Ba, La, Ce (Baryum, Lantanum, Seryum) yazmamız gerekmektedir. Ancak nükleer kimyacılar olarak fizik bilimine olan yakın bağlarımız nedeniyle nükleer fiziğin şimdiye kadar kazandığı tüm deneyimle çelişen böyle bir atlamayı
yapmaya gönlümüz elvermiyor. Bizim vardığımız sonucu yanıltıcı yapan bir dizi garip rastlantınin
meydana gelmiş olması da mümkündü. “Otto Hahn ve Fritz Strassman, “Über den Nachvveis und
das Verhalten der bei der Bestrahlung des Uransmittels Neutronen entshended Erdalkalimetalle”
(Uranyumun nötronlarla ışınlanması sonucu ortaya çıkan yeryüzü alkali metallerinin davranışları
ve kanıtları üzerine) Die Naturwissenschaften (Doğabilimleri) dergisi, 27, 1939, 15, .
kenin farkına varamamışlar ve bu değişkeni denetimli olarak hesaba katma¬
mışlardı. X-ışınlan böylece muhakkak ki yeni bir çığır açtı ve olağan bilimin
potansiyeli bu sayede artmış oldu. Fakat daha da önemlisi, önceden var olan
bilim dallarının da değişmesine neden olmasıdır. Bu değişim süreci içinde,
önceleri paradigma içinde geçerli olan uygulamalar, X-ışınlarmdan sonra bu
konumlarını yitirmiş oldular.
Kısacası, belli bir deney aracının seçiminde ve onu bellibir tarzda kullanma
kararının ardında, bilinçli ya da bilinçsiz olarak, yalnızca beklenen türde koşul¬
ların meydana geleceği varsayımı yatmaktadır. Kuramlar için olduğu gibi, kul¬
lanılan araçlar için de deneysel beklentiler vardır ve bunlar bilimsel gelişmede
çoğu kez kuramsal beklentiler kadar belirleyici bir rol oynamışlardır. Örneğin
oksijenin gecikmeli bulunuşunun öyküsünde böyle bir beklenti yer almıştır.
Kullandıkları havanın ‘iyi’ olup olmadığmı anlamak için aynı denemeleri kul¬
lananPriestley ve Lavoisier, aym işlemleri gerçekleştirerek bulduklarıgazm iki
ölçü hacmini bir ölçü nitrit oksitle karıştırdıktan sonra, su üzerinde çalkalaya¬
rak geriye kalan gaz halindeki tortunun hacmini ölçmüşlerdi. Bu alışılmış işle¬
min geliştirildiği önceki deneyimlerinden, atmosferdeki havada söz konusu
tortunun bir ölçü hacimde olacağını, herhangi bir başka gaz içinse (yahut kir¬
lenmiş hava için) bu hacmin daha büyük olması gerektiğini biliyorlardı. Oksi¬
jen deneylerinde her iki bilimci de gerçekten bir ölçü hacime yakın miktarda
bir tortu bulmuşlar ve bulunan gazı da buna göre tanımlamışlardı. Priestley an¬
cak çok sonra ve biraz da rastlantı sonucu bu alışılmış uygulamayı terk etti ve
nitrit oksitle kendi bulduğu gazı başka oranlarda karıştırmayı denedi. Bunun
sonucunda, dört katı ölçüde nitrik oksit kullanıldığı zaman hemen hemen hiç
tortu elde edilmediğini gördü. Yam önceki deneyimlerin pekiştirmiş olduğu ilk
tür sınama işlemine bağlı kaldığı sürece, dünyada oksijen gibi davranan gazla¬
rın var olamayacağmı da kabul etmiş oluyordu.
Bu tür canlı-ömekleri daha da çoğaltabiliriz, sözgelişi uranyum parçalan¬
masının ancak uzun zaman sonra farkma varılması gibi. Bu nükleer tepkime¬
nin farkına varılmasını bu kadar güçleştiren nedenlerden birisi şuydu: uran¬
yum elektronlarla bombalandığı zaman neler beklenebileceğini bilen bilim
adamları elementler tablosunun yalnız üst kısımlarından seçilmiş elementler¬
le (yani atomik rakkamı küçük, dolayısıyla serbest elektronları az olan ele¬
mentlerle) yapılan kimyasal deneyleri tercih ediyorlardı. (10) Acaba, bu tür
(9) Conant, a.g.e., s. 18-20.
(10) K.K. Darrow,. “Nuclear Fission” (Nükleer Parçalanma) gell System Technical Journal (Bell
sistemi teknik dergisi) 19, 1940, s. 267-89, Parçalanmanın ürünlerinden biri olan Kripton, söz
konusu tepkime iyice anlaşılmadan kimyasal olarak tanınabildi çünkü nükleer kimyacıların aradığı
ağır elementi biriktirmek için bu elementin radyoaktif eriyiklere ilave edilmesi gerekmekteydi, ilave
edilen Baryumun sonradan radyoaktif eriyikten ayrılamaması üzerine, aynı tepkimenin hemen
hemen beş yıl süreyle tekrar tekrar incelenmesi sonucunda nihayet şu bildiri yazılabildi. “Kim¬
yacılar olarak bu deneyin sonunda şimdiye kadar kullanılan tepkime düzenindeki bütün isimleri
değiştirerek, Ra, Ac, Th yerine (radyum, atiniyum, Toryum) Ba, La, Ce (Baryum, Lantanum, Ser¬
yum) yazmamız gerekmektedir. Ancak nükleer kimyacılar olarak fizik bilimine olan yakin bağ¬
larımız nedeniyle nükleer fiziğin şimdiye kadar kazandığı tüm deneyimle çelişen böyle bir atlamayı
yapmaya gönlümüz elvermiyor. Bizim vardığımız sonucu yanıltıcı yapan bir dizi garip rastlantınin
meydana gelmiş olması da mümkündü. “Otto Hahn ve Fritz Strassman, “Über den Nachweis und
das Verhalten der bei der Bestrahlung des Uransmittels Neutronen entshended Erdalkalimetalle”
(Uranyumun nötronlarla ışınlanması sonucu ortaya çıkan yeryüzü alkali metallerinin davranışları
ve kanıtları üzerine) Die Naturwissenschaften (Doğabilimleri) dergisi, 27, 1939, 15.
Q9
deneysel ilkelerin bilim adamlarmı yanıltma orammn yüksekliğinden yola çıkarak, bilimin alışılmış deney ve araçlardan vazgeçmesi gerektiği sonucuna
mı varmalıyız? Bunu yaparsak herhalde akim alamayacağı bir araştırma yöntemi bulurduk. Paradigma uygulamalarmın ve standart işlemlerin bilim için
paradigma yasaları ve kuramları kadar gerekli olduğunu ve aynı etkiye sahip
olduklarmı inkâr edemeyiz. Bu şekilde herhangi bir zamanda bilimsel incelemeye elverişli olacak görüngü alanmm oldukça kısıtlanması kaçmılmaz oluyor elbet. Ama bunu kabul etmekle birlikte, X ışınlan gibi bir buluşun bilimsel topluluğun özel bir kesimi için ne anlamda bir paradigma değişikliği ve
buna bağlı olarak uygulama ve beklentilerde nasıl bir değişme gerektirdiğini
görebiliriz. Bunun sonucunda da X ışmları buluşunun birçok bilimci için neden yepyeni ve yabancı bir dünya yarattığını ve buluşunun bir çok bilimci
için neden yepyeni ve yabancı bir dünya yarattığmı ve 20’nci yüzyıl fiziğini
oluşturan bunalımlara nasıl bu denli etkili bir şekilde katılabildiğini anlamamız kolaylaşır.
Bilimsel buluşlar üzerine son öykümüz olan Leyden kavanozu örneği, kuramdan kaynaklanan bulgular şeklinde betimleyebileceğimiz bir smıfa aittir.
İlk bakışta bu terim çelişkili gibi gelebilir. Buraya kadar söylediklerimizle
kuramın öngördüğü tür keşiflerin olağan bUimin bir parçası olduğu ve ortaya
hiçbir yeni olgu çıkarmadığı izlenimini yarattık. Örneğin önceki sayfalarda,
19’uncu yüzyılın ikinci yarısmda yapılan yeni element bulgularmdan bu şekilde, yani olağan bilimin uzantıları olarak söz ettik. Fakat varolan bütün kuramlar paradigma kuramları değildir. Gerek paradigma öncesi dönemlerde,
gerek büyük çapta paradigma değişikliklerine yol açan bunalımlar esnasmda
bilim adamları genellikle birçok kurgusal ve tam geliştirilmemiş kuram üretirler. Bunlar sırasında yeni bulguların hazırlanmasını sağlayabilir. Ancak,
sonunda ortaya çıkan gerçek bulgu, çoğunlukla bu tür kurgusal ve geçici hipotezlerin öngördüğünden çok farklıdır. Keşif, yalnızca deney ve geçici kuram birlikte ve uyum halinde geliştirilebildiği zaman otaya çıkar. Kuram da
ancak böyle durumlarda paradigma haline gelebilir.
Leyden kavanozunun bulunması bütün bu özelliklerin yanı sıra daha önce
gözlem lediklerim izi de sergileyen bir örnektir. Bu arayış başladığı zaman
elektrik alanındaki araştırmaları yönlendiren tek bir paradigma yoktu, aksine
hepsi de kolay erişilebilir görgülerden türetilmiş bir sürü kuram rekabet halindeydi. Bunlardan hiçbiri elektrikle ilgili görüngüleri bütün çeşitliliği içinde bir düzene sokmayı başaramamıştı. Leyden kavanozunun bulunmasına zemin hazırlayan aykırılıkların kaynağı da bu başansızlıktı. Rekabet halindeki
bilim okullarından bir tanesinde elektriğin sıvı olduğu görüşü egemendi ve
bu görüş uyannca bazı bilim adamları bu sıvıyı şişelemeye çalışıyorlardı. Yapılan işlem şöyleydı: su doldurulmuş cam bir imbik elde tutuluyor ve su, aktif bir elektostatik jeneratörden çıkartılan bir iletkene değdiriliyordu. Kavanozun makina ile bağlantısı kesildikten soma suya (ya da suya bağlı bir iletkene) serbest elini değdiren her araştırmacıyı şiddetli şekilde elektrik çarpmaktaydı. Ancak başlangıçtaki bu deneyler bilim adamlarma hemen Leyden
kavanozu denilen aracı sağlamadı tabii. Söz konusu aracın ortaya çıkışı çok
daha yavaş oldu. Bu örnekte de gene bulgunun kesin olarak ne zaman tamamlandığmı söylemek olanaksız. Elektrik sıvısmı depolamak üzere yapılan
93
deneysel ilkelerinbilim adamlarını yanıltma oranınınyüksekliğinden yola çı¬
karak, biliminalışılmış deney ve araçlardan vazgeçmesi gerektiği sonucuna
mı varmalıyız? Bunu yaparsak herhalde akim alamayacağı bir araştırma yön¬
temi bulurduk. Paradigma uygulamalarının ve standart işlemlerin bilim için
paradigma yasaları ve kuramları kadar gerekli olduğunu ve aynı etkiye sahip
olduklarını inkâr edemeyiz. Buşekilde herhangi bir zamanda bilimsel incele¬
meye elverişli olacak görüngü alanının oldukça kısıtlanması kaçınılmaz olu¬
yor elbet. Ama bunu kabul etmekle birlikte,X ışınlan gibi bir buluşun bilim¬
sel topluluğun özel bir kesimi içinne anlamda bir paradigma değişikliği ve
buna bağlı olarak uygulama ve beklentilerde nasıl bir değişme gerektirdiğini
görebiliriz. Bununsonucunda da X ışınları buluşunun birçok bilimci içinne¬
den yepyeni ve yabancı bir dünya yarattığını ve buluşunun bir çok bilimci
içinneden yepyeni ve yabancı bir dünya yarattığını ve 20’nci yüzyıl fiziğini
oluşturan bunalımlara nasıl bu denli etkili bir şekilde katılabildiğini anlama¬
mız kolaylaşır.
Bilimsel buluşlar üzerine son öykümüz olanLeydenkavanozu örneği, ku¬
ramdan kaynaklanan bulgular şeklinde betimleyebileceğimiz bir sınıfa aittir.
İlk bakışta bu terim çelişkili gibi gelebilir. Burayakadar söylediklerimizle
kuramınöngördüğü tür keşiflerin olağan biliminbir parçası olduğu ve ortaya
hiçbir yeni olgu çıkarmadığı izlenimini yarattık. Örneğin önceki sayfalarda,
19’uncuyüzyılın ikinci yarısında yapılan yeni element bulgularından bu şe¬
kilde, yani olağan biliminuzantıları olarak söz ettik. Fakat varolan bütünku¬
ramlar paradigma kuramları değildir. Gerek paradigma öncesi dönemlerde,
gerek büyük çapta paradigma değişikliklerine yol açan bunalımlar esnasında
bilim adamları genellikle birçok kurgusal ve tam geliştirilmemiş kuram üre¬
tirler. Bunlar sırasında yeni bulguların hazırlanmasını sağlayabilir. Ancak,
sonunda ortaya çıkan gerçek bulgu, çoğunlukla bu tür kurgusal ve geçici hi¬
potezlerin öngördüğünden çok farklıdır. Keşif, yalnızca deney ve geçici ku¬
ram birlikte ve uyum halinde geliştirilebildiği zaman otaya çıkar. Kuram da
ancak böyle durumlarda paradigmahaline gelebilir.
Leydenkavanozunun bulunması bütün buözelliklerinyanı sıra daha önce
gözlemlediklerimizi de sergileyen bir örnektir. Bu arayış başladığı zaman
elektrik alanındaki araştırmaları yönlendiren tek bir paradigma yoktu, aksine
hepsi de kolay erişilebilir görgülerden türetilmiş bir sürü kuram rekabet ha¬
lindeydi. Bunlardanhiçbiri elektrikle ilgili görüngüleri bütün çeşitliliği için¬
de bir düzene sokmayı başaramamıştı. Leydenkavanozunun bulunmasınaze¬
minhazırlayanaykırılıkların kaynağı da bubaşarısızlıktı. Rekabet halindeki
bilim okullarından bir tanesinde elektriğin sıvı olduğu görüşü egemendi ve
bugörüş uyarınca bazı bilim adamları bu sıvıyı şişelemeye çalışıyorlardı. Ya¬
pılan işlem şöyleydi: su doldurulmuş cam bir imbik elde tutuluyor ve su, ak¬
tif bir elektostatik jeneratörden çıkartılan bir iletkene değdiriliyordu. Kava¬
nozun makina ile bağlantısı kesildikten sonra suya (ya da suya bağlı bir ilet¬
kene) serbest elini değdiren her araştırmacıyı şiddetli şekilde elektrik çarp¬
maktaydı. Ancak başlangıçtaki bu deneyler bilim adamlarına hemen Leyden
kavanozu denilen aracı sağlamadı tabii. Söz konusu aracın ortaya çıkışı çok
daha yavaş oldu. Bu örnekte de gene bulgununkesin olarak ne zaman ta¬
mamlandığını söylemek olanaksız. Elektrik sıvısını depolamak üzere yapılan
93
ilk girişimlerin başarmasmm tek nedeni, araştırmacılarm imbiği ellerinde tutmaları ve aynı esnada yere bastıkları için toprak bağlantısı sağlıyor olmalarıydı. Elektrikçiler kavanozun içerden olduğu gibi dışarıdan da iletken bir tabakayla kaplanması gerektiğini ve dolayısıyla aslında sıvmm kavanozda hiçbir şekilde depolanmış sayılamayacağmı henüz anlamış değillerdi. Bu gerçeği onlara gösteren ve dolayısıyla da başka bazı aykın etkilerin farkma varmalarına neden olan incelemelerin bir aşamasında da bugün Leyden Kavanozu
dediğimiz aygıt ortaya çıkmış oldu. Üstelik bu bulguya yol açan ve çoğu da
Franklin tarafmdan gerçekleştirilen deneyler aynı zamanda sıvı elektrik görüşünün baştan aşağı değişmesini gerektirmiş ve böylece elektrik alanının ilk
tam kapsamlı paradigmasmı meydana getirmişti. (11)
Yukanda sözünü ettiğimiz üç örneğin paylaştığı ortak özellikler, şok etkisi
yapan bir bulguyla, beklenen bir sonuç arasındaki yelpazenin neresinde yer
aldıklarma bağlı olarak yeni tür görüngülerin kaynaklandığı bütün keşiflerin
az çok sahip olduğu özelliklerdir. Özetle birkaçını sayacak olursak: önce aykırılığın algılanması, sonra bu aykırılığın yavaş yavaş ve aynı zamanda hem
kavram hem de gözlem düzeyinde elle tutulur hale gelmesi. Bunun sonucunda da, paradigma kategorileri ve uygulamalarmda çoğu kez direnişle karşılaşan değişikliklerin meydana gelmesi. Bu saydığımız özelliklerin asimda insanm algılama yapısmda da bulunduğuna dair son zamanlarda bazı kanıtlar ileri sürülmüştür. Çok daha geniş bir çevrenin dikkatini hak edecek düzeyde bir
psikolojik deney yapan araştırm acılar Bruner ve Postman, deneklerinden
kendilerine çok titizce düzenlepmiş bir dizi halinde ve çok kısa süreler için
gösterilecek oyun kartlarım tanımlamalarını istemişler. Çoğu kurala uygun
olan bu kartlardan bazılan aykuı olacak şekilde değiştirilrniş, örneğin kırmızı
bir maça altılısı ve siyah bir kupa dörtlüsü gibi. Deney şöyle: deneklerden
hepsine her seferde teİc bir kart gösteriliyor, ve bir dizi kart gösterilişi sırasmda deneğin kartı görme süresi giderek uzatılıyor. Her kart gösterildiğinde, deneğe ne gördüğü soruluyor ve dizi art arda gelen iki doğm tanımlama ile sona
erdiriliyor. (12)
Deney sonucunda, deneklerin en kısa gösterme sürelerinde bile kartlardan
çoğunu doğru olarak tanıdıkları ve gösterme süresi biraz uzatıldığında da
hepsini rahatlıkla tanıdıkları görülmüş. Kurala uygun kartlarm algılanmasmda hiçbir sorun çıkmamasma karşın, değiştirilmiş olan kartları deneklerin hemen hemen hepsi hiçbir tereddüt ya da zorlama olmadan noniıal kartlar gibi
algılamışlar. Yani siyah bir kupa dörtlüsü ya maçanm ya da kupanm dörtlüsü
olarak tanımlanıyormuş. Denekler böylece, herhangi bir aksaÛığm farkında
dahi olmadan, kartları önceki deneyimlerininin hazırladığı ya da koşullandırdığı kavramsal kategorilerden birine yerleştirme yoluna gitmişler. İnsanm bu
deneklerin tanımladıklarından çok farklı bir şey gördüklerini söylemeye neredeyse dili varmıyor. Ancak, gösterme süresi biraz daha.uzatıldığında de-
(11) Leyden kavanozunun evrimindeki değişik aşamaları için bkz. I.B. ,Cohen Franklin and Newton, An Inguiry into Spectulative Nevvtonian Experimental Science and Franklin’s Work on Electricitiy as an Example There of (Kurgusal Nevvton’cu deney Bilimleri Üzerine,bir soruşturma ve
Bunun bir örneği olarak Franklın’in Çalışmaları) Philadelphia, 1956, s. 385-86, 400,406, 452-67,
506-7 Bulgunun son aşaması Whittakes tarafından anlatılmıştır bkz. a.g.e.s. 50-52.
(12) J.S. Bruner ve Leo Postman. “On the Perception of Incongruity. A Pradigm’ (Uyumsuzluğun
Algılanması Üzerine: Bir Paradigma) Journak of Personality (Kişilik Dergisi) 18, 1949, 206-23.
94
ilk girişimlerin başarmasınıntek nedeni, araştırmacıların imbiği ellerinde tut¬
maları ve aynı esnada yere bastıkları içintoprak bağlantısı sağlıyor olmala¬
rıydı. Elektrikçiler kavanozun içerden olduğu gibi dışarıdan da iletken bir ta¬
bakayla kaplanması gerektiğini ve dolayısıyla aslında sıvının kavanozda hiç¬
bir şekilde depolanmış sayılamayacağını henüz anlamış değillerdi. Bugerçe¬
ği onlara gösteren ve dolayısıylada başka bazı aykırı etkilerinfarkına varma¬
larına neden olan incelemelerinbir aşamasında da bugün Leyden Kavanozu
dediğimiz aygıt ortaya çıkmış oldu. Üstelik bu bulguya yol açan ve çoğu da
Franklintarafından gerçekleştirilendeneyler aynı zamanda sıvı elektrik görü¬
şünün baştan aşağı değişmesini gerektirmiş ve böylece elektrik alanının ilk
tam kapsamlı paradigmasını meydanagetirmişti. (11)
Yukarıda sözünü ettiğimizıüç örneğin paylaştığı ortak özellikler, şok etkisi
yapan bir bulguyla, beklenen bir sonuç arasındaki yelpazenin neresinde yer
aldıklarına bağlı olarak yeni tür görüngülerin kaynaklandığı bütün keşiflerin
az çok sahip olduğu özelliklerdir. Özetle birkaçını sayacak olursak: önce ay¬
kırılığınalgılanması, sonra bu aykırılığın yavaş yavaş ve aynı zamanda hem
kavram hem de gözlem düzeyinde elle tutulur hale gelmesi. Bunun sonucun¬
da da, paradigma kategorileri ve uygulamalarında çoğu kez direnişle karşıla¬
şan değişikliklerin meydana gelmesi. Busaydığımız özelliklerin aslında insa¬
nınalgılama yapısında da bulunduğunadair son zamanlarda bazı kanıtlar ile¬
risürülmüştür. Çok daha geniş bir çevrenin dikkatini hak edecek düzeyde bir
psikolojik deney yapan araştırmacılar Bruner ve Postman, deneklerinden
kendilerine çok titizce düzenlenmiş bir dizi halinde ve çok kısa süreler için
gösterilecek oyun kartlarınıtanımlamalarını istemişler. Çoğu kurala uygun
olan bu kartlardanbazıları aykırı olacak şekilde değiştirilmiş, örneğinkırmızı
bir maça altılısı ve siyah bir kupa dörtlüsü gibi. Deney şöyle: deneklerden
hepsine her seferde tek bir kart gösteriliyor, ve bir dizi kart gösterilişi şırasın¬
da deneğinkartı görme süresi giderek uzatılıyor. Her kart gösterildiğinde, de¬
neğenegördüğü soruluyor ve dizi art arda gelen ikidoğru tanımlama ilesona
erdiriliyor. (12)
Deney sonucunda, deneklerinenkısa gösterme sürelerinde bilekartlardan
çoğunu doğru olarak tanıdıkları ve gösterme süresi biraz uzatıldığında da
hepsini rahatlıkla tanıdıkları görülmüş. Kuralauygun kartlarınalgılanmasın¬
da hiçbir sorun çıkmamasına karşın, değiştirilmiş olan kartları deneklerin he¬
men hemen hepsi hiçbir tereddüt ya da zorlama olmadan nomiıal kartlar gibi
algılamışlar. Yani siyah bir kupa dörtlüsü ya maçanın ya da kupanındörtlüsü
olarak tanımlanıyormuş. Denekler böylece, herhangi bir aksaklığın farkında
dahi olmadan, kartları önceki deneyimlerininin hazırladığı ya da koşullandır¬
dığı kavramsal kategorilerden birine yerleştirme yoluna gitmişler. İnsanın bu
deneklerin tanımladıklarından çok farklı bir şey gördüklerini söylemeye ne¬
redeyse dili varmıyor. Ancak, gösterme süresi biraz daha.uzatıldığında de¬
fi 1) Leyden kavanozunun evrimindeki değişik aşamaları için bkz. I.B. Cohen Franklin and New¬
ton, An Inguiry into Speculative Newtonian Experimental Science and Franklin’s Work on Electricitiy as an Example There of (Kurgusal Newton’cu deney Bilimleri Üzerine bir soruşturma ve
Bunun bir örneği olarak Franklın’in Çalışmaları) Philadelphia, 1956, s. 385-86, 400,406, 452-67,
506-7 Bulgunun son aşaması Whittakes tarafından anlatılmıştır bkz. a.g.e.s. 50-52.
(12) J.S. Bruner ve Leo Postman, “On the Perception of Incongruity. A Pradigm’ (Uyumsuzluğun
Algılanması Üzerine: Bir Paradigma) Journak of Personality (Kişilik Dergisi) 18, 1949, 206-23.
94
neklerin tereddüt etmeye ve bir gariplik sezinlemeye başladıkları saptanmış.
Örneğin bazılarına kırmızı maça altılısı gösterildiği zaman şöyle cevap alınmış: “Bu maça altılısı, ama bir yanlışlık var, galiba siyahm çevresine kırmızı
kenar geçilmiş”. Süre daha da uzatıldığı zaman tereddüt ve rahatsızlık giderek artmış ve nihayet, deneklerin çoğu bazen bir anlık bir kavrayışla, doğru
teşhisi hiç tereddüt etemeden yapmaya başlamışlar. Dahası, bir iki kez kartlardaki yanlışlığı yakalayan denek, sonradan hiçbir zorluk çekmiyormuş. Deney süresince yalnızca birkaç deneğin sonuna kadar kavramsal kategorilerinde gereken uyarlamayı yapamadığı görülmüş. Normal kartları tanımak için
gereken ortalam a süre kırk katı arttırıldığı zaman bile değiştirilen kartların
yüzde onu denekler tarafından algılanamamış. Öte yandan araştırmacılar bu
aşamada dahi başarı gösteremeyen deneklerde yoğun sıkıntı belirtileri gördüklerini belirtiyorlar. Hatta bir deneğin. “Kartm cinsi her neyse tanıyamıyorum. Bu sefer gördüm, karta bile benzemiyordu. Ne rengini anlayabiliyorum
ne de m aça mı kupa mı olduğunu, aman allahım galiba artık maçanın neye
benzediğinden emin değilim ben”. (13) Gelecek bölümde bazen bilimadamlarınm da aynen bu şekilde davrandıklarma daha yakmdan tanık olacağız.
İster iyi bir eğretileme olduğu, için, ister insan zihninin yapısmı yansıttığı
için bu psikolojik deney bilimsel keşif sürecinin fevkalade yalın ve güçlü bir
görüntüsünü vermektedir. Bilimde de, oyun kartı deneyinde olduğu gibi, yenilik son derece büyük güçlüklerle, beklentilerin oluşturduğu bir zeminde ve
karşı koyuşlarla belirlenerek ortaya çıkar. Başlangıçta, aykırılıklar gösterdiği
sonradan saptanan koşullar altında bile, algılanabilen yalnızca olağan veya
beklenen olaylardır. Konu hakkmdaki bilgi arttıkça, bir şeylerin aksadığı ya
da elde edilen sonucun daha önce meydana gelmiş olan aksaklıklarla bir ilişkisi olduğu bilinci belirir. Aykırıhğm farkma varılması ile birlikte, kavramsal
kategorilerin, başlangıçtaki aykırılık alışılm ış bir olgu haline gelene dek
ayarlandığı bir dönem başlar. Bu noktaya gelindiğinde, buluş tamamlanmış
demektir. Daha önce de vurguladığım gibi, bu ya da benzeri bir süreç, bütün
temel bilimsel yeniliklerin ortaya çıkışında söz konusu olmaktadır. Şimdi de
hemen belirtelim ki, bu süreci tanıdıktan sonra, olağan bilimin yeniliklere yönelik bir uğraş olmadığı, hatta bunları başlangıçta bastnmak eğilimi gösterdiği halde, neden gene de bu yenilikleri ortaya çıkarmakta bu kadar etkili olabildiğini anlamaya başlayabiliriz.
Herhangi bir bilimin gelişmesinde kullanılan ilk paradigmanın genellikle
bu bilim dalmda çalışanlarm rahatlıkla erişebildiği bütün gözlem ve deneyleri başarılı bir şekilde açıkladığına inanılır. Dolayısıyla ileriki gelişmeler daha
etkili araçlarm yapılmâsmı, son derece uzmanlaşmış becerilerin ve terimlerin
geliştirilmesini ve kavramların, başlangıçta türetildikleri günlük gerçeklere
giderek daha az benzeyecek şekilde soyutlaşmasmı gerektirir. Söz konusu bu
profesyonelleşme bir yandan bilim adammın görüş açısmda büyük bir daralma yaratır ve paradigma değişikliklerine karşı büyük bir direnişin oluşmasına
yol açar. Yani bilim dalı giderek katıjaşır. Öte yandan, paradigmanın bilim
topluluğunun dikkatlerini yönlendirdiği alanlarda olağan bilimin en ince ay-
(13) 218. Meslektaşım Postman’ın bana söylediğine göre, söz konusu deneyi ve işlemleri kendi
hazırlamış olan ve önceden bilen bir kişi için bile uyumsuz olan kartlara bakmak son derece
sıkıntılı olmaktadır.
95
neklerintereddüt etmeye ve bir gariplik sezinlemeye başladıkları saptanmış.
Örneğin bazılarına kırmızı maça altılısı gösterildiği zaman şöyle cevap alın¬
mış: “Bu maça altılısı, ama bir yanlışlık var, galiba siyahın çevresine kırmızı
kenar geçilmiş”. Süre daha da uzatıldığı zaman tereddüt ve rahatsızlık gide¬
rek artmış ve nihayet, deneklerin çoğu bazen bir anlık bir kavrayışla, doğru
teşhisi hiç tereddüt etemeden yapmaya başlamışlar. Dahası, bir iki kez kartlardaki yanlışlığı yakalayan denek, sonradan hiçbir zorluk çekmiyormuş. De¬
ney süresince yalnızca birkaç deneğin sonuna kadar kavramsal kategorilerin¬
de gereken uyarlamayı yapamadığı görülmüş. Normal kartlarıtanımak için
gereken ortalama süre kırk katı arttırıldığı zaman bile değiştirilen kartların
yüzde onu denekler tarafından algılanamamış. Öte yandan araştırmacılar bu
aşamada dahi başarı gösteremeyen deneklerde yoğun sıkıntı belirtileri gör¬
düklerini belirtiyorlar. Hattabir deneğin. “Kartıncinsi her neyse tanıyamıyo¬
rum. Bu sefer gördüm, karta bile benzemiyordu. Nerengini anlayabiliyorum
ne de maça mı kupa mı olduğunu, aman allahım galiba artık maçanın neye
benzediğinden emin değilim ben”. (13) Gelecek bölümde bazen bilimadamlarınında aynen bu şekilde davrandıklarına daha yalandan tanık olacağız.
İster iyi bir eğretileme olduğu,için,ister insan zihninin yapısını yansıttığı
içinbu psikolojik deney bilimsel keşif sürecinin fevkalade yalm ve güçlü bir
görüntüsünü vermektedir. Bilimdede, oyun kartı deneyinde olduğu gibi, ye¬
nilik son derece büyük güçlüklerle, beklentilerin oluşturduğu bir zeminde ve
karşı koyuşlarla belirlenerek ortaya çıkar. Başlangıçta, aykırılıklar gösterdiği
sonradan saptanan koşullar altında bile, algılanabilen yalnızca olağan veya
beklenen olaylardır. Konuhakkındaki bilgi arttıkça, bir şeylerin aksadığı ya
da elde edilen sonucun daha önce meydana gelmiş olan aksaklıklarla bir iliş¬
kisi olduğu bilinci belirir. Aykırılığın farkına varılması ilebirlikte, kavramsal
kategorilerin, başlangıçtaki aykırılık alışılmış bir olgu haline gelene dek
ayarlandığı bir dönem başlar. Bunoktaya gelindiğinde, buluş tamamlanmış
demektir. Dahaönce de vurguladığım gibi, bu ya da benzeri bir süreç, bütün
temel bilimsel yeniliklerin ortaya çıkışında söz konusu olmaktadır. Şimdi de
hemenbelirtelim ki, bu süreci tanıdıktan sonra, olağanbiliminyeniliklere yö¬
nelik bir uğraş olmadığı, hatta bunları başlangıçta bastırmak eğilimi gösterdi¬
ği halde, neden gene de bu yenilikleri ortaya çıkarmakta bu kadar etkili ola¬
bildiğini anlamaya başlayabiliriz.
Herhangi bir bilimingelişmesinde kullanılan ilk paradigmanın genellikle
bu bilim dalında çalışanların rahatlıklaerişebildiği bütün gözlem ve deneyle¬
ribaşarılı bir şekilde açıkladığına inanılır. Dolayısıylaileriki gelişmeler daha
etkili araçların yapılmasını, son derece uzmanlaşmış becerilerinve terimlerin
geliştirilmesini ve kavramların, başlangıçta türetildikleri günlük gerçeklere
giderek daha az benzeyecek şekilde soyutlaşmaşmı gerektirir. Söz konusu bu
profesyonelleşme bir yandan bilim adamının görüş açısında büyük bir daral¬
ma yaratır ve paradigmadeğişikliklerine karşı büyük bir direnişin oluşmasına
yol açar. Yani bilim dalı giderek katılaşır. Öte yandan, paradigmanın bilim
topluluğunun dikkatlerini yönlendirdiği alanlarda olağan biliminen ince ay-
(13) 218. Meslektaşım Postman’ın bana söylediğine göre, söz konusu deneyi ve İşlemleri kendi
hazırlamış olan ve önceden bilen bir kişi için bile uyumsuz olan kartlara bakmak son derece
sıkıntılı olmaktadır.
95
rıntılara inebilmesi sağlanır ve gözlem ile kuram arasındaki uyum başka hiçbir yolla ulaşılamayacak bir kesinliğe ulaşır. Dahası, bu ayrıntı ve uyum kesinliği, kendi başlarma taşıdıkları ve her zaman pek de büyük olmayan önemlerini aşan bir değer kazanırlar. Beklenen işlevleri düşünerek yapılan özel
araçlar olmadan, yeniliğe yol açan sonuçlarm elde edilmesi olanaksızdrn Üstelik böyle araçlar varken bile, yenilik sadece ne beklediğini kesinlikle bilen,
dolayısıyla da bir şeylerin aksadığını görebilen kişi için var olabilir. Yani aykırılıklar, yalnızca paradigmanın sağladığı zeminde yeşerebilir. Paradigma ne
kadar geniş kapsamlı ve kesinse, aykınlığm ve buna bağlı olarak da paradigma değişimi fırsatınm göstergeleri de o kadar belirgin olur. Olağan keşif tarzında, yeniliğe gösterilen direncin bile, ileriki bölümlerde esaslı şekilde ele
alacağımız bir işlevi vardır. Direniş paradigmanm çok kolay teslim olmamasını sağlamak suretiyle, bilim adamlarının her esintiye kulak asmamalarını
garantiler ve böylece paradigma değişikliğine yol açan aykırılıklar var olan
bilginin en derinlerine kadar işlemek fırsatmı bulur. Önemli bilimsel yeniliklerin çoğu kez aynı anda birçok laboratuvarda birden ortaya çıkması olağan
bilimin hem ne kadar güçlü bir geleneksel yapısı olduğunu, hem de aynı geleneksel çabanm ne kadar eksiksizce kendi değişimini hazırladığmı iyi yansıtan bir göstergedir.
96
rıntılara inebilmesi sağlanır ve gözlem ilekuram arasındaki uyum başka hiç¬
bir yolla ulaşılamayacak bir kesinliğe ulaşır. Dahası, bu ayrıntı ve uyum ke¬
sinliği, kendi başlarınataşıdıkları ve her zaman pek de büyük olmayanönem¬
lerini aşan bir değer kazanırlar. Beklenen işlevleri düşünerek yapılan özel
araçlar olmadan, yeniliğe yol açan sonuçların elde edilmesi olanaksızdır. Üs¬
telik böyle araçlar varken bile, yenilik sadece ne beklediğini kesinlikle bilen,
dolayısıyla da bir şeylerin aksadığını görebilen kişi içinvar olabilir. Yani ay¬
kırılıklar, yalnızca paradigmanınsağladığı zeminde yeşerebilir. Paradigmane
kadar geniş kapsamlı ve kesinse, aykırılığın ve buna bağlı olarak da paradig¬
ma değişimi fırsatının göstergeleri de o kadar belirgin olur. Olağankeşif tar¬
zında, yeniliğe gösterilen direncin bile,ileriki bölümlerde esaslı şekilde ele
alacağımız bir işlevi vardır. Direniş paradigmanın çok kolay teslim olmama¬
sını sağlamak suretiyle, bilim adamlarının her esintiye kulak asmamalarını
garantiler ve böylece paradigma değişikliğine yol açan aykırılıklar var olan
bilgininen derinlerine kadar işlemek fırsatını bulur. Önemli bilimsel yenilik¬
lerinçoğu kez aynı anda birçok laboratuvarda birden ortaya çıkması olağan
biliminhem ne kadar güçlü bir geleneksel yapısı olduğunu, hem de aynı ge¬
leneksel çabanm ne kadar eksiksizce kendi değişimini hazırladığınıiyi yansı¬
tan bir göstergedir.
96
VII. BUNALIM VE BİLİMSEL KURAMLARIN
ORTAYA ÇIKIŞI
Altıncı bölümde ele alman bilimsel keşiflerin hepsi de paradigma değişiklüderine neden olmuşlar ya da böyle bir değişikliğe katkıda bulunmuşlardn.
Üstelik bu keşiflerin yer aldığı değişikliklerin yapıcı olduğu kadar yıkıcı yanları da olmuştur. Herhangi bir buluş benimsendikten sonra, bilim adamları
hem daha geniş bir doğal görüngü kapsamına erişiyorlar, hem de önceden bilinen görüngüleri çok daha büyük bir kesinlikle açıklayabiliyorlardı. Fakat
bu kazancın bedeli olarak daha önceleri kullanılan, alışılmış bazı inançların
ve uygulamaların terk edilmesi ve önceki paradigmanın bu öğelerinin yerine
yenilerinin konması gerekiyordu. Daha önce de kanıtladığım gibi, bu tür dönüşümler olağan bilim yoluyla varılan bütün keşiflerde söz konusu olmuştur
ve buna tek istisna, en ince ayrıntısma varana dek önceden kestirilebilen ve
sürpriz yaratmayan buluşlardır. Ancak şu da bir gerçek ki bu tür yapıcı -yıkıcı paradigma değişikliklerinin tek kaynağı keşifler değildir. Bu bölümde, keşiflere çok benzeyen ama çok daha büyük çapta değişiklik yaratan bir tür olgudan, yani yeni kuramlann icat edilmesinden söz edeceğiz.
Bilimde olgu ve kuramın, keşif ile icadın birbirlerinden ne kategorik olarak ne de sürekli şekilde ayrılamayacağmı daha önce öne sürdüğümüze göre,
bu bölüm ve bir önceki arasında bir ç ^ ış m a beklememiz doğaldır. (Asimda
oksijenin ilk Priestley tarafından bulunduğu ve daha sonra da Lavoisier tarafmdan icat edildiği önerisi, çekici yanları bulunmakla birlikte olanaksızdır.
Oksijeni şimdiye kadar bir keşif bağlamında gördük. Az sonra karşımıza icat
olarak çıkacak). Yeni kuram lann ortaya çıkışmı ele alırken, tabii ki kaçınılmaz olarak keşifler konusundaki bilgi ve anlayışımızı da genişleteceğiz. Ama
çakışma kuşkusuz özdeşlik demek değildir. Önceki bölümde tartışılan keşiflerin, hiç değilse tek başlarma, Copemicus, Newton, Einstein yahut da kimya
devrimleri çapında paradigma değişikliklerine neden olduklan söylenemez.
Bu keşifler aslında, ışığın dalga kuramı veya ısıyı dinamikle açıklayan kuram lar yahut da MaxweH’in elektromanyetik kuramı gibi, çok daha dar bir
çevreye yöneldikleri için daha basit sayılan paradigma değişikliklerinden de
sorumlu tutulamazlar. O zaman bu bölümdela ana sorumuz şu oluyor; olağan
bilim, kuram değişikliklerine bulgulardan bile daha az yönelik bir çaba olduğuna göre, böyle yeni kuramların meydana çıkmasma nasıl yol açabilmektedir?
97
VII.BUNALIM VE BİLİMSELKURAMLARIN
ORTAYA ÇIKIŞI
Altıncı bölümdeele alman bilimsel keşiflerinhepsi de paradigmadeğişik¬
liklerine neden olmuşlar ya da böyle bir değişikliğe katkıda bulunmuşlardır.
Üstelik bukeşiflerinyer aldığı değişikliklerinyapıcı olduğu kadar yıkıcı yan¬
ları da olmuştur. Herhangi bir buluş benimsendikten sonra, bilim adamları
hem daha geniş bir doğal görüngü kapsamına erişiyorlar, hem de önceden bi¬
linengörüngüleri çok daha büyük bir kesinlikle açıklayabiliyorlardı. Fakat
bu kazancınbedeli olarak daha önceleri kullanılan, alışılmış bazı inançların
ve uygulamaların terk edilmesi ve önceki paradigmanın bu öğelerinin yerine
yenilerinin konması gerekiyordu. Daha önce de kanıtladığım gibi, bu tür dö¬
nüşümler olağan bilim yoluyla varılan bütünkeşiflerde söz konusu olmuştur
ve buna tek istisna, en ince ayrıntısına varana dek önceden kestirilebilenve
sürpriz yaratmayan buluşlardır. Ancak şu da bir gerçek ki butür yapıcı -yıkı¬
cı paradigma değişikliklerinin tek kaynağı keşifler değildir. Bu bölümde, ke¬
şiflere çok benzeyen ama çok daha büyük çapta değişiklik yaratan bir tür ol¬
gudan, yani yeni kuramlarınicat edilmesinden söz edeceğiz.
Bilimde olgu ve kuramın, keşif ileicadınbirbirlerindenne kategorik ola¬
rak ne de sürekli şekilde ayrüamayacağını daha önce öne sürdüğümüze göre,
bu bölüm ve bir önceki arasında bir çakışma beklememiz doğaldır. (Aslmda
oksijenin ilk Priestley tarafından bulunduğu ve daha sonra da Lavoisier tara¬
fından icat edildiği önerisi, çekici yanları bulunmaklabirlikte olanaksızdır.
Oksijeni şimdiye kadar bir keşif bağlamında gördük. Az sonra karşımıza icat
olarak çıkacak). Yeni kuramların ortaya çıkışını ele alırken, tabii ki kaçınıl¬
maz olarak keşifler konusundaki bilgi ve anlayışımızı da genişleteceğiz. Ama
çakışma kuşkusuz özdeşlik demek değildir. Önceki bölümde tartışılan keşif¬
lerin, hiç değilse tek başlarına, Copernicus, Newton,Einsteinyahut da kimya
devrimleri çapında paradigma değişikliklerine neden oldukları söylenemez.
Bukeşifler aslında, ışığındalga kuramı veya ısıyı dinamikle açıklayan ku¬
ramlar yahut da Maxwell’inelektromanyetik kuramı gibi, çok daha dar bir
çevreye yöneldikleri içindaha basit sayılan paradigma değişikliklerinden de
sorumlu tutulamazlar. O zaman bu bölümdeki ana sorumuz şu oluyor: olağan
bilim, kuram değişikliklerine bulgulardanbile daha az yönelik bir çaba oldu¬
ğuna göre, böyle yeni kuramların meydana çıkmasına nasıl yol açabilmekte¬
dir?
97
Eğer aykırılıkların farkına varmak yeni tür görüngülerin ortaya çıkmasında bir rol oynuyorsa, buna benzer ama çok daha derin bir bilincin, geçerli sayılabilecek tüm kuram değişikliklerinin ön koşulu olması kimseyi şaşırtmamalı. Sanırım bu konudaki tarihsel deliller tartışma götürmez niteliktedir. Copemicus kendi görüşünü açıklamadan önce Ptoleme’ci astronominin durumu
tam bir keşmekeşti. (1). Galileo’nun hareketin incelenmesine yaptığı katkılar,
büyük ölçüde skolastik eleştirmenlerin Aristo’nun kuramında bazı aksaklıklar bulmaJarma dayalıydı. (2) Neıvton’un geliştirdiği yeni ışık ve renk kuramı
varolan paradigm a öncesi kuram lardan hiçbirinde spektrum uzunluğunun
tam olarak açıklanamamasmdan kaynaklanmıştı; Nevvton’un görüşlerinin yerini alan ışığm dalga kurarmna gelince, o da Nevvton’un kuramı ile ışığın kırılma ve İmtuplaşma gibi sorunları arasmdaki bağlantmm uyumsuz ve aykırılıklarla dolu olmasmdan duyulan sıkmtılar sonucu ortaya atıldı. (3) Termodinamik dalı, 19. asırda geçerli olan iki fizik kurammm çatışmasmdan doğdu,
kuantum mekaniği de siyah gökcisimlerinin radyasyonları, özgül ısılar ve fotoelektrik etkisi gibi olgulan çevreleyen çeşitli zorluklardan kaynaklandı. (4)
Üstelik, N ew ton’unki dışm da bütün bu örneklerde aykırılık sezisi o kadar
uzun sürmüş ve o kadar derine işlemişti ki, etkilenen bilim dallarmdaki durumu giderek artan bir bunalım şeklinde betimlemek doğru olur. Yeni kuramların ortaya çıkışı, paradigmada büyük çapta bir yıkım yaptığı ve olağan bilimin temel sorunları ile tekniklerinde büyük değişiklikler gerektirdiği için,
genellikle m eslekte ciddi belirsizliklerin yaşandığı dönem ler sonucunda
mümkün olur. Kolaylıkla tahmin edebileceğimiz gibi, söz konuşa belirsizlik
olağan bilimde ele alman bulmacalarm beklenen sonuçlara sürekli olarak direnmelerinden kaynaklanır. Varolan kuralların başarısızlığı, yenilerinin aranması için bir nevi geçiş taksimi ayılm
İlk olarak paradigma değişikliğinin özellikle ün yapmış bir örneğine, Kopernik astronomisine bakalım. Daha önce yürürlükle olan Ptoleme sistemi,
Isa’dan önceki son iki ve İsa’dan hemen sonraki ilk iki yüzyıl boyunca ilk
kez geliştirildiğinde, hem yıldızların hem de gezegenlerin yer değiştirme hareketlerini öngörme konusunda büyük bir başarı sağlamıştı. O zamana kadar
hiçbir eski gökbilim sisteminin bu kadar işe yaradığı görülmemişti. Yıldızlar
için Ptoleme astronomisi bugün bile bir mühendislik kolu olarak kullanılmaktadır. Gezegenler konusunda ise Ptoleme’nin tahminlerinin Kopemik’in-
(1) A.R. Hail, The Scientific revolution, 1500-1800 (bilim Devrimi, 1500-1800) Londra, 1954, s. 16.
(2) Marshall Clagett, The Science of Mechanics in the Middle Ages (Orta Çağda Mekanik Bilimi)
Madison, VVİsconsin, 1959, ll-lll. Bölümler. A koyre. Etudes Galileennes (Galileo Araştırmaları)
adlı eserinde Galileo’nin düşüncesindeki bazı orta çağ özelliklerini belirtmektedir, özellikle I. Cilt,
Paris, 1939
(3) Nevvton için bkz. T.S. Kuhn, “Nevvton’s Optical Papers” (Nevvton’un Optik Yazıları) Isaac
Nevvton’s papers and Letter in Natural Philosophy (Isaac Nevvton’un Doğa Felsefesi Üzerine
Yazıları ve Mektupları) adlı eserde, derleyen I.B. Cohen Cambridge, Mass. 1958. s. 27-45. Dalga kuramının öncesi için bkz. E.T. VVhittaker, A History of the Theories of Aether and Electricity
(Eter ve Elektrik Kuramlarının Bir Tarihçesi) 1, 2 ci basım, Londra 1951, s. 94,109; ve W.
VVhevvell, History of the Inductive Sciences (Tümevarımlı bilimlerin Tarihi) gözden geçirilmiş
basım, Londra, 1847, II, s. 396,466.
(4) Termodinamik için bkz. Silvanus P. Thompson, Life of VVilliam Thomson Bakon Kelvin of
Largs (Largs Kelvin Baronu Lord VVilliam Thomşon’un Hayatı) Londra 1910, 1, s. 266-81. Kuantum kuramı için bkz. Fritz Reiche, The Guantum Theory. (Kuantum Kuramı).çeviren H.S. Hatfieid
ve H.L. Brose, Londra, 1922, 1-2. bölüm.
98
Eğer aykırılıkların farkına varmak yeni tür görüngülerin ortaya çıkmasın¬
da bir rol oynuyorsa, buna benzer ama çok daha derin bir bilincin, geçerli sa¬
yılabilecek tüm kuram değişikliklerinin ön koşulu olması kimseyi şaşırtma¬
malı. Sanırım bukonudaki tarihsel deliller tartışma götürmez niteliktedir. Co¬
pernicus kendi görüşünü açıklamadan önce Ptoleme’ci astronominin durumu
tam bir keşmekeşti. (1). Galileo’nunhareketinincelenmesine yaptığı katkılar,
büyük ölçüde skolastik eleştirmenlerin Aristo’nun kuramında bazı aksaklık¬
lar bulmalarına dayalıydı. (2) Newton’ungeliştirdiği yeni ışık ve renk kuramı
varolan paradigma öncesi kuramlardan hiçbirinde spektrum uzunluğunun
tam olarak açıklanamamasındankaynaklanmıştı; Newton’ungörüşlerinin ye¬
rini alan ışığm dalga kuramına gelince, o da Newton’unkuramı ile ışığınkı¬
rılmave kutuplaşmagibi sorunları arasındaki bağlantının uyumsuz ve aykırı¬
lıklarladolu olmasmdan duyulan sıkıntılar sonucu ortaya atıldı. (3) Termodi¬
namik dalı, 19. asırda geçerli olan ikifizik kurammm çatışmasından doğdu,
kuantum mekaniği de siyah gökcisimlerinin radyasyonları, özgül ısılar ve fo¬
toelektrik etkisi gibi olguları çevreleyen çeşitli zorluklardan kaynaklandı. (4)
Üstelik, Newton’unki dışmda bütün bu örneklerde aykırılık sezisi o kadar
uzun sürmüş ve o kadar derine işlemişti ki,etkilenen bilim dallarındaki duru¬
mugiderek artan bir bunalım şeklinde betimlemek doğru olur. Yeni kuramla¬
rınortaya çıkışı, paradigmada büyük çapta bir yıkım yaptığı ve olağan bili¬
mintemel sorunları iletekniklerinde büyük değişiklikler gerektirdiği için,
genellikle meslekte ciddi belirsizliklerinyaşandığı dönemler sonucunda
mümkünolur. Kolaylıklatahmin edebileceğimiz gibi, söz konuşa belirsizlik
olağan bilimde ele alman bulmacaların beklenen sonuçlara sürekli olarak di¬
renmelerinden kaynaklanır. Varolan kuralların başarısızlığı, yenilerinin aran¬
masıiçinbir nevi geçiş taksimi ayılır.
İlk olarak paradigma değişikliğininözellikle ünyapmış bir örneğine, Kopernik astronomisine bakalım. Daha önce yürürlükle olan Ptoleme sistemi,
isa’dan önceki son iki ve İsa’danhemen sonraki ilk iki yüzyıl boyunca ilk
kez geliştirildiğinde, hem yıldızlarınhem de gezegenlerin yer değiştirme ha¬
reketlerini öngörme konusunda büyük bir başarı sağlamıştı. O zamana kadar
hiçbir eski gökbilim sisteminin bu kadar işe yaradığı görülmemişti. Yıldızlar
için Ptoleme astronomisi bugün bile bir mühendislik kolu olarak kullanıl¬
maktadır. Gezegenler konusunda ise Ptoleme’nin tahminlerinin Kopemik’in-
(1) A.R. Hall, The Scientific revolution, 1500-1800 (bilim Devrimi, 1500-1800) Londra, 1954, s. 16.
(2) Marshall Clagett, The Science of Mechanics in the Middle Ages (Orta Çağda Mekanik Bilimi)
Madison, Wisconsin, 1959, ll-lll.Bölümler. A koyre. Etudes Galileennes (Galileo Araştırmaları)
adlı eserinde Galileo’nin düşüncesindeki bazı orta çağ özelliklerini belirtmektedir, özellikle I. Cilt,
Paris, 1939
(3) Newton için bkz. T.S. Kuhn, “Newton’s Optical Papers” (Newton’un Optik Yazıları) Isaac
Newton’s papers and Letter in Natural Philosophy (Isaac Newton’un Doğa Felsefesi Üzerine
Yazıları ve Mektupları) adlı eserde, derleyen l,B. Cohen Cambridge, Mass. 1958. s. 27-45. Dal¬
ga kuramının öncesi için bkz. E.T. Whittaker, A History of the Theories of Aether and Electricity
(Eter ve Elektrik Kuramlarının Bir Tarihçesi) 1, 2 ci basım, Londra 1951, s. 94,109; ve W.
Whewell, History of the Inductive Sciences (Tümevarımlı bilimlerin Tarihi) gözden geçirilmiş
basım, Londra, 1847, II, s. 396,466.
(4) Termodinamik için bkz. Silvanus P. Thompson, Life of William Thomson Bakon Kelvin of
Largs (Largs Kelvin Baronu Lord William Thomşon’un Hayatı) Londra 1910, I, s. 266-81. Kuan¬
tum kuramı için bkz. Fritz Reiche, The Quantum Theory. (Kuantum Kuramı) çeviren H.S. Hatfield
ve H.L. Brose, Londra, 1922, 1-2. bölüm.
98
kilerden aşağı kalır tarafı yoktur. Ancak büyük başarı kazanmak bilimsel bir
kuram için hiçbir zaman tam başarı kazanmakla bir değildir. Gerek gezegenlerin yerleri, gerek dönence noktalarının (ekinoksların*) sürekli kayması bakımmdan, ptoleme sistemiyle yapılan tahminler, elde edilebilen iyi gözlemlere hiçbir zaman tam bir uyum içinde olmamıştır. Ptoleme’den sonra gelenler
için olağan astronomi araştırmalarmm başlıca sorunlanm, bu ufak tefek çelişkilerin daha da temele indirgenmesi oluşturmaktaydı, tıpkı uzay gözlemleri
ile Nevvton kuramlarını bir arajya getirme çabalarmm 18’inci yüzyılda Newton’u izleyenlere olağan araştırma problemlerini sağladığı gibi. Gökbilimcilerin başlangıçta kendi çabalarmm, daha önce Ptoleme sistemini ortaya çıkaran çabalar kadar başarılı olacağma inanmak için yeterli nedenleri vardı. Belli bir çelişkiyle karşılaşıldığı zaman gökbilimciler Ptoleme’nin birleşik çemberler sisteminde bazı uyarlamalar yaparak her seferinde zorluğun üstesinden
gelebiliyorlardı. Fakat gökbilimcilerin olağan araştırma çabalarının toplam
sonucuna göz atan bir kişinin zaman geçtikçe astronomi dalmdaki karmaşanın alınan doğru sonuçlardan daha büyük bir hızla artığını görmemesi olanaksızdı, çünkü bir yerde düzeltilen çelişki hemen başka bir yerde başgösteriveriyordu. (5)
Astronom i geleneği sürekli olarak dışarıdan sekteye uğratıldığı için ve
matbaanın olmadığı bir devirde astoromların arasmdaki iletişim kısıtlı olduğundan söz konusu bu zorluklarm farkma varılması epey zaman aldı ama sonunda gereken bilinç elde edildi. Daha 13’üncü yüzyılda Onuncu Alfonso
tanrmm evreni yaratuken kendine danışsa çok faydalı öğütler almış olacağmı
iddia edebiliyordu. On altmcı yüzyılda Kopemik ‘in çalışma arkadaşı Domenico da Novara, Ptoleme sistemi gibi çetrefil ve yanılgı dolu hale gelmiş bir
düşünce yapısmm doğa hakkm^la hiçbir zaman doğru bilgi veremeyeceğini
söylüyordu. K opem ik’in kendisi de De Revolutionibus eserinin önsözünde,
devraldığı astronomi geleneğinin sonunda bir canavar yarattığmı yazmıştı.
On altıncı yüzyıl başlarına varıldığında Avrupa’nın en iyi astronomları arasmda astronomi paradigmasmm kendi öz geleneksel sorunlarını çözmekten
aciz olduğunu görenlerin sayısı giderek artmaktaydı. Kopem ik’in db, Ploteme paradigmasını reddederek yeni bir yol aramasınm önkoşulu aynı görüşe
dayanıyordu. Bahsettiğimiz ünlü önsözü, klasikleşmiş bunalım devri betimlemelerinin hâlâ en güzel örneklerinden biridir. (6)
Ne var ki, K opernik’in karşı karşıya bulunduğu astronomi bunalımının
tek öğesi, olağan teknik bulmaca-çözüm faaliyetinin yıkılması değildi. Konuya d ^ a geniş bir yaklaşımın, takvim reformuna yönelik toplumsal baskıları
da göz önüne alması gerekir, ki o devirde söz konusu bu baskı ekinokslarm
(gece gündüz eşitliği) hareketleriyle ilgili bilinmezlerin çözümünü özellikle
acil hale getirmişti. Hatta daha eksiksiz bir tartışmâda Orta Çağ Aristo eleştirisine, Rönesans devrinde Yçni-Platonculuğun tekrar yükselişine ve diğer
başka önemli tarihsel unsurlara da yer vermek gerekir. Ancak gene de teknik
çöküş bunalımm merkezini oluşturacaktır. Olgunlaşmış bir bilim dalında -ki
* Gece ve gündüzün eşit olduğu gündönümü/gecedönümü noktaları
(5) J.l. E. Dreyer A History of Astronom y from Thales to Kepler (Thales’ten Kepier’e Astronominin tarihi) 2’nci basım, Nevvyok, 1953, 11-12. bölümler.
(6) T.S. Kuhn, The Copernican Revolution (Kopernik Devrimi) Cambridge, Mass. 1957, s. 135-
43.
99
kilerdenaşağı kalır tarafı yoktur. Ancak büyük başarı kazanmak bilimsel bir
kuram içinhiçbir zaman tam başarı kazanmakla bir değildir. Gerek gezegen¬
lerinyerleri, gerek dönence noktalarının (ekinoksların*) sürekli kayması ba¬
kımından, ptoleme sistemiyle yapılan tahminler, elde edilebilen iyi gözlemle¬
rehiçbir zaman tam bir uyuin içinde olmamıştır. Ptoleme’densonra gelenler
içinolağan astronomi araştırmalarının başlıca sorunlarını, bu ufak tefek çe¬
lişkilerindaha da temele indirgenmesi oluşturmaktaydı,tıpkı uzay gözlemleri
ile Newtonkuramlarını bir araya getirme çabalarının 18’inci yüzyılda Newton’u izleyenlere olağan araştırma problemlerini sağladığı gibi. Gökbilimci¬
lerinbaşlangıçta kendi çabalarının, daha önce Ptoleme sistemini ortaya çıka¬
rançabalar kadar başarılı olacağma inanmak içinyeterli nedenleri vardı. Bel¬
libir çelişkiyle karşılaşıldığı zaman gökbilimciler Ptoleme’nin birleşik çem¬
berler sisteminde bazı uyarlamalar yaparak her seferinde zorluğun üstesinden
gelebiliyorlardı. Fakat gökbilimcilerin olağan araştırma çabalarının toplam
sonucuna göz atan bir kişininzaman geçtikçe astronomi dalındaki karmaşa¬
nın alınan doğru sonuçlardan daha büyük bir hızla artığını görmemesi ola¬
naksızdı, çünkü bir yerde düzeltilen çelişki hemen başka bir yerde başgösteriveriyordu. (5)
Astronomi geleneği sürekli olarak dışarıdan sekteye uğratıldığıiçinve
matbaanın olmadığı bir devirde astoromların arasındaki iletişim kısıtlı oldu¬
ğundan söz konusu bu zorlukların farkına varılması epey zaman aldı ama so¬
nunda gereken bilinç elde edildi. Daha 13’üncüyüzyılda Onuncu Alfonso
tanrının evreni yaratırken kendinedanışsa çok faydalı öğütler almış olacağmı
iddiaedebiliyordu. Onaltmcı yüzyılda Kopernik ‘inçalışma arkadaşı Domenico da Novara, Ptoleme sistemi gibi çetrefil ve yanılgı dolu hale gelmiş bir
düşünce yapısının doğa hakkınca hiçbir zaman doğru bilgi veremeyeceğini
söylüyordu. Kopernik’inkendisi de De Revolutionibus eserinin önsözünde,
devraldığı astronomi geleneğinin sonunda bir canavar yarattığını yazmıştı.
On altıncı yüzyıl başlarına varıldığında Avrupa’nın en iyi astronomları ara¬
sında astronomi paradigmasının kendi öz geleneksel sorunlarını çözmekten
aciz olduğunu görenlerin sayısı giderek artmaktaydı. Kopernik’indfe, Ploteme paradigmasını reddederek yeni bir yol aramasınm önkoşulu aynı görüşe
dayanıyordu. Bahsettiğimiz ünlü önsözü, klasikleşmiş bunalım devri betim¬
lemelerininhâlâ en güzel örneklerinden biridir. (6)
Ne var ki, Kopernik’inkarşı karşıya bulunduğu astronomi bunalımının
tek öğesi, olağan teknik bulmaca-çözüm faaliyetinin yıkılması değildi. Konu¬
ya daha geniş bir yaklaşımın, takvim reformuna yönelik toplumsal baskıları
da göz önüne alması gerekir, ki o devirde söz konusu bu baskı ekinoksların
(gece gündüz eşitliği) hareketleriyle ilgili bilinmezlerinçözümünü özellikle
acil hale getirmişti. Hattadaha eksiksiz bir tartışmada Orta Çağ Aristo eleşti¬
risine, Rönesans devrinde Yçni-Platonculuğun tekrar yükselişine ve diğer
başka önemli tarihsel unsurlara da yer vermek gerekir. Ancak gene de teknik
çöküş bunalımın merkezini oluşturacaktır. Olgunlaşmış bir bilim dalında -ki
* Gece ve gündüzün eşit olduğu gündönümü/gecedönüm.ü noktaları
(5) J.l. E. Dreyer A History of Astronomy from Thales to Kepler (Thales’ten Kepler’e Ast¬
ronominin tarihi) 2’nci basım, Newyok, 1953, 11-12. bölümler.
(6) T.S. Kuhn, The Copernican Revolution (Kopernik Devrimi) Cambridge, Mass. 1957, s. 135-
43.
99
antik çağda astronomi böyleydi- yukarıda saydıklanmıza benzer bilim dışı
öğelerin, çöküşün zamanlamasmı, bunalımın farkma varış kolaylığmı ve çöküşün önce hangi bilim dalında, dikkatlerin en çok yöneldiği alan olduğu
için, başlayacağmı belirlemekte ayn bir Önemi ve ağırlığı olmaktadır. Ancak
bu konu her ne kadar büyük bir öneme sahipse de, bu gibi sorunlar denememizin kapsamı dışmdadır.
Kopemik devrimine ilişkin olarak bu kadar unsuru aydmiığa çıkarabildiğimize göre, şimdi de ikinci ve biraz da farklı bir örneğe, yani Lavoisier’nin
oksijenli tutuşma kuramı ortaya çıkmadan hemen önce, başgösteren bunalıma çevirelim gözlerimizi. 1770Terde, birçok etkenin bir araya gelmesiyle
kimya dalmda bir bunalım başgösterdi. Tarihçiler bu etkenlerin ne doğası ne
de göreli önemi üzerinde henüz bir fikir birliğine varmış değillerdir. Ancak,
herkesin birinci sınıf öneme sahip olduğunu genellikle kabul ettiği iki etkenden söz edilebilir: hava ve atmosfer kimyasmm ilerleyişi ve ağırlık ilişkileri
sorunu. Bunlardan birincinin tarihi, 17’nci yüzyılda hava pompalarmm geliştirilm esi ve kim yasal deneylerde kullanıma sokulm ası ile birlikte başlar.
Bundan sonraki yüzyıl boyunca, bu pompanın ve havayla ilgili diğer bazı
araçlarm kullanılması sonucunda, kimyacılar giderek havamn kimyasal tepkimelerde etkin bir unsur olması gerektiğinin farkma vardılar. Ancak, içerdikleri çelişkiler açısmdan son derece tartışmalı olan bazı istisnalar dışmda,
kimyacılar mevcut tek tür gazın hava olduğu inancından henüz kurtulamamışlardı. 1756 yılma dek, yani Joseph Black katılaşmış havanm (Karbon dioksitin) normal havadan her zaman için ayırdedilebilir olduğunu gösterene
kadar, herhangi iki gaz ömeklemi arasmdaki tek ayırd edilebilir farkın saflık
dereceleri olduğuna inanılırdı. (7)
Black’m çalışmalarmdan sonra gazlarm incelenmesi hızla ilerledi ve bilhassa Cavendish, Priestly ve Scheele gibi kimyacılann elinde, gaz örneklerini birbirlerinden ayırd edebilecek düzeyde bir dizi yeni teknik geliştirildi.
Black’ten Scheele’ye, bütün bu kişiler flojiston kurrımma inanıyorlardı ve deneylerinin gerek tasarımı gerek yorumlanması için tasarlanmış bir dizi karmaşık deney su-asmda oksijeni de ilk kez üreten Scheele’ydi. Yalnız bütün bu
deneylerin gerçek sonuçlarında elde edilen çeşitli gaz örneklemleri ve gaz
özellikleri o kadar karmaşıktı ki, flojiston kurammm labaratuvar deneylerine
ayak uydurması giderek zorlaştı. Bu kimyacılarm hiçbiri kuramın değiştirilmesini düşünmemelerine karşın kuramı düzenli şelalde kullanamıyOrlardı.
1770’lerin başlarında, Lavoisier hava üzerine deneylerine başladığı zaman
flojiston kurammm hava dalmda çalışan kimyacı sayısı kadar değişik yommu
bulunuyordu. (8) Bir kurrımm farklı yorumlanışmdaki bu çoğulluk genellikle
zaten olağan bir bunalım habercisidir. Kopemik de ünlü önsözünde, aynı sorundan yakınmaktaydı.
Lavoisier’nin karşısında bulunduğu bunalımın tek kaynağı tabii ki flojiston kuram ıyla ilgili belirsizliğin giderek artm ası ve kuram m sağladığı
(7) J.R. Partington, A, Short History of Chemistry (Kimyanın Kısa bir Tarihi) 2. basım, Londra,
1951, ss, 48-51, 73-85, 90-120.
(8) Her ne kadar işledikleri dönem biraz daha geç ise de, bu konuda ilginç belgeler için bkz. J.R.
Partington ve Doglas McKie, “Historical Studies n fhe Phlogiston Theory” (Flojiston Kuramı üzerine Tarihsel Çalışmalar) Annals of Science (Bilim Yıllıkları) II, 1937, s. 361-404, III, 1938, s. 1-
58, 337-71, ve IV, 1939, s. 337-71.
100
antik çağda astronomi böyleydi- yukarıda saydıklarımıza benzer bilim dışı
öğelerin, çöküşün zamanlamasını, bunalımınfarkına varış kolaylığını ve çö¬
küşün önce hangi bilim dalında, dikkatlerin en çok yöneldiği alan olduğu
için, başlayacağmı belirlemekte ayn bir önemi ve ağırlığı olmaktadır. Ancak
bu konu her ne kadar büyük bir öneme sahipse de, bu gibi sorunlar deneme¬
mizinkapsamı dışındadır.
Kopemik devrimine ilişkinolarak bukadar unsuru aydmlığa çıkarabildi¬
ğimize göre, şimdi de ikinci ve biraz da farklı bir örneğe, yani Lavoisier’nin
oksijenli tutuşma kuramı ortaya çıkmadan hemen önce, başgösteren bunalı¬
ma çevirelim gözlerimizi. 1770’lerde, birçok etkenin bir araya gelmesiyle
kimya dalında bir bunalım başgösterdi. Tarihçiler bu etkenlerin ne doğası ne
de göreli önemi üzerinde henüz bir fikir birliğine varmış değillerdir. Ancak,
herkesin birinci sınıf öneme sahip olduğunu genellikle kabul ettiği iki etken¬
den söz edilebilir: hava ve atmosfer kimyasmm ilerleyişi ve ağırlık ilişkileri
sorunu. Bunlardanbirincinintarihi, 17’nci yüzyılda hava pompalarınıngeliş¬
tirilmesi ve kimyasal deneylerde kullanıma sokulması ile birlikte başlar.
Bundan sonraki yüzyıl boyunca, bu pompanın ve havayla ilgili diğer bazı
araçların kullanılması sonucunda, kimyacılar giderek havanın kimyasal tep¬
kimelerde etkin bir unsur olması gerektiğinin farkına vardılar. Ancak, içer¬
dikleri çelişkiler açısmdan son derece tartışmalı olan bazıistisnalar dışında,
kimyacılar mevcut tek tür gazın hava olduğu inancındanhenüz kurtulama¬
mışlardı. 1756yılma dek, yani Joseph Black katılaşmış havanın (Karbondioksitin) normal havadan her zaman için ayırdedilebilir olduğunu gösterene
kadar, herhangi iki gaz örneklemi arasındaki tek ayird edilebilir farkın saflık
dereceleri olduğuna inanılırdı. (7)
Black’m çalışmalarından sonra gazların incelenmesi hızla ilerledi ve bil¬
hassa Cavendish, Priestly ve Scheele gibi kimyacılarınelinde, gaz örnekleri¬
ni birbirlerindenayırd edebilecek düzeyde bir dizi yeni teknik geliştirildi.
Black’ten Scheele’ye, bütünbukişiler flojiston kuramınainanıyorlardı ve de¬
neylerinin gerek tasarımı gerek yorumlanması içintasarlanmış bir dizi kar¬
maşık deney sırasında oksijeni de ilk kez üreten Scheele’ydi. Yalnız bütünbu
deneylerin gerçek sonuçlarında elde edilençeşitli gaz örneklemleri ve gaz
özellikleri o kadar karmaşıktı ki,flojiston kuramının labaratuvar deneylerine
ayak uydurması giderek zorlaştı. Bukimyacılarınhiçbiri kuramındeğiştiril¬
mesini düşünmemelerine karşınkuramı düzenli şekilde kullanamıyörlardı.
1770’lerinbaşlarında, Lavoisier hava üzerine deneylerine başladığı zaman
flojistonkuramınınhava dalında çalışankimyacı sayısı kadar değişik yorumu
bulunuyordu. (8) Bir kuramın farklı yorumlanışındaki buçoğulluk genellikle
zaten olağan bir bunalım habercisidir. Kopernik de ünlü önsözünde, aynı so¬
rundanyakınmaktaydı. ‘
Lavoisier’ninkarşısında bulunduğu bunalımın tek kaynağıtabii ki flo¬
jiston kuramıyla ilgili belirsizliğin giderek artması ve kuramın sağladığı
(7) J.R. Partington, A. Short History of Chemistry (Kimyanın Kısa bir Tarihi) 2. basım, Londra,
1951, ss. 48-51, 73-85, 90-120.
(8) Her ne kadar işledikleri dönem biraz daha geç ise de, bu konuda ilginç belgeler için bkz. J.R.
Partington ve Dogias McKie, “Historical Studies n the Phlogiston Theory” (Flojiston Kuramı üze¬
rine Tarihsel Çalışmalar) Annals of Science (Bilim Yıllıkları) II, 1937, s. 361-404, III, 1938, s. 1-
58, 337-71, ve IV, 1939, s. 337-71.
100
yararın azalması değildi. Bir başka kaygısı da yakılan ya da çok kızgın âteşe konulan birçok nesnenin bu durum da ağırlık kazanmasmı açıklayabilm ekti. Bu da uzun tarihçesi olan bir sorundur. Kızdırılan bazı metallerde
ağırlık artışı olduğu en az bir iki İslam kimyacısı tarafından çok önceden
beri biliniyordu. 17’nci yüzyılda bazı araştırm acılar aynı olgudan yola çıkarak kızdırılan metale atmosferden bir unsur karıştığı sonucuna varmışlardı. Fakat on yedinci yüzyılın bilim dünyasında böyle bir sonuç kimyacıların çoğunluğuna gereksiz gözüküyordu. Kimyasal tepkimeler, bir araya gelen unsurların hacmini, rengi veya yapısını değiştirebiliyorsa, ağırhÛarmı
da pekâlâ değiştiriyor olabiiirdi. Zaten o devirde ağırlık genellikle maddenin niceliğini ölçmek için kullanılan bir birim değildi. Üstelik kızdırma sonucu m eydana geldiği ileri sürülen ağırlık artışı tek başına kalmış bir görüngüydü. Doğal nesnelerin birçoğu, sözgelişi odun, kızdırıldıkları zaman
tersine ağırlık kaybediyorlardı. Flojiston kuramı da sonradan böyle olması
gerektiğini savunacaktı.
Ancak 18’inci yüzyıl boyunca ağırlık artışı sorunu için başlangıç olarak
yeterli görülen bu açıklamaları savunmak zaman geçtikçe zorlaştı. Bir ölçüde gündelik kimyasal araç olarak terazinin giderek daha çok kullanılmasıyla, bir ölçüde de atmosfer kim yasının gelişm esi üzerine tepkimelerin yan
ürünü olan gazlan toplamak hem mümkün hem de istenilir hale geldiği için,
kimyacılar ısıtma işleminin yanı sıra ağırlık artışının görüldüğü durumlarla
daha çok karşılaşmaya başladılar. Aym sıralarda, Newton’un yerçekimi kurammın artık benimsenmeye başlaması kimyacıları ağırlık artışım maddenin
niceliğindeki bir artış olarak görmeye alıştırdı. Bütün bu sonuçlar flojiston
kurammm hemen reddedilmesine yol açmadı tabii, çünkü kuramı birçok şekilde düzeltmek olasılığı vardı. Belki de flojiston eksi yani negatif ağırlığa
sahipti yahut da ateş parçacıkları ya da başka bir nesne flojistonun terk ettiği
kızgın cisime giriyordu. Daha birçok açıklama yapılmaktaydı. Fakat ağırlık
artışı sorunu kuramm reddine yol açmadıysa bile, söz konusu sorunun giderek ‘ağırlık kazandığı’ özel çalışmalarm sayısında pekâlâ bir artışa neden oldu. Bunlardan bir tanesi olan “Ağırlığı öçülebilir bir töz olarak ve birleştiği
nesnelerde yarattığı ağırlık değişiklikleri açısmdan flojiston üzerine” adlı
çalışm a 1772 yılının başlarında Fransız Akadem isi’ne sunulmuştu, ki aynı
yılın sonunda Lavoisier’nin daha önce sözünü ettiğimiz ünlü mühürlü notu
aynı A kadem i’nin sekreterliğine teslim edilecekti. Kimyacının uzun yıllar
aklının ucunda takılı kalmış olan bir sorun böylece daha bu not yazılmadan
önce, çağın çözülmemiş en önemli bulmacası haline gelmiş bulunuyordu.
(9) Bu sorunu çözümlemek için de flojiston kurammm farklı birçok yorumu
geliştirilm ekteydi. Tıpkı atmosfer kimyasında olduğu gibi, ağırlık artışına
ilişkin sorunlar da flojiston kurammm gerçek niteliğinin anlaşılmasını gittikçe zorlaştırıyordu. Kurama işlerlik kazanmış bir araç olarak duyulan güven ve inanç henüz sarsılmamış olmakla beraber, on sekizinci yüzyıl kimyasının bir paradigm ası yavaş yavaş erişilm ez konumunu yitirmekteydi. Bu
paradigm anın yönlendirdiği araştırm a da giderek paradigm a öncesi rakip
(9) H. Guerlac, Lavoisier-The Crucial Year (Lavoisier-Dönüm Noktası Olan Yıl) Ithaca, N.Y.,
1961. Bu kitap bütünüyle bir bunalımın ilk olarak tanınmasını ve evrimini belgelemektedir. Durumun Lavoisier ile ilgili kısmına ait aydınlatıcı açıklamalar için bkz. s. 35.
101
yararın azalması değildi. Bir başka kaygısı da yakılan ya da çok kızgın ate¬
şe konulan birçok nesnenin bu durumda ağırlık kazanmasını açıklayabil¬
mekti. Bu da uzun tarihçesi olan bir sorundur. Kızdırılan bazı metallerde
ÿağırlık artışı olduğu en az bir iki İslam kimyacısıtarafından çok önceden
beri biliniyordu. 17’nci yüzyılda bazı araştırmacılar aynı olgudan yola çı¬
karak kızdırılan metale atmosferden bir unsur karıştığı sonucuna varmışlar¬
dı. Fakat on yedinci yüzyılın bilim dünyasında böyle bir sonuç kimyacıla¬
rınçoğunluğuna gereksiz gözüküyordu. Kimyasal tepkimeler, bir araya ge¬
len unsurların hacmini, rengi veya yapısını değiştirebiliyorsa, ağırlıklarını
da pekâlâ değiştiriyor olabilirdi. Zaten o devirde ağırlık genellikle madde¬
ninniceliğini ölçmek içinkullanılanbir birim değildi. Üstelik kızdırmaso¬
nucu meydana geldiği ileri sürülen ağırlık artışı tek başına kalmış bir gö¬
rüngüydü. Doğal nesnelerin birçoğu, sözgelişi odun, kızdırıldıkları zaman
tersine ağırlık kaybediyorlardı. Flojistonkuramı da sonradan böyle olması
gerektiğini savunacaktı.
Ancak 18’inci yüzyıl boyunca ağırlık artışı sorunu içinbaşlangıç olarak
yeterli görülen bu açıklamaları savunmak zaman geçtikçe zorlaştı. Bir ölçü¬
de gündelik kimyasal araç olarak terazinin giderek daha çok kullanılmasıy¬
la, bir ölçüde de atmosfer kimyasının gelişmesi üzerine tepkimelerin yan
ürünü olan gazlan toplamak hem mümkünhem de istenilir hale geldiği için,
kimyacılar ısıtma işleminin yanı sıra ağırlık artışının görüldüğü durumlarla
daha çok karşılaşmaya başladılar. Aynı sıralarda, Newton’un yerçekimi ku¬
ramının artık benimsenmeye başlaması kimyacıları ağırlık artışım maddenin
niceliğindeki bir artış olarak görmeye alıştırdı. Bütün bu sonuçlar flojiston
kuramınınhemen reddedilmesine yol açmadı tabii, çünkü kuramı birçok şe¬
kilde düzeltmek olasılığı vardı. Belki de flojiston eksi yani negatif ağırlığa
sahipti yahut da ateş parçacıkları ya da başka bir nesne flojistonun terk ettiği
kızgıncisime giriyordu. Daha birçok açıklama yapılmaktaydı. Fakat ağırlık
artışı sorunu kuramm reddine yol açmadıysa bile, söz konusu sorunun gide¬
rek ‘ağırlık kazandığı’ özel çalışmaların sayısında pekâlâbir artışa nedenol¬
du. Bunlardan bir tanesi olan “Ağırlığı öçülebilir bir töz olarak ve birleştiği
nesnelerde yarattığı ağırlık değişiklikleri açısmdan flojiston üzerine” adlı
çalışma 1772 yılının başlarında Fransız Akademisi’ne sunulmuştu, ki aynı
yılın sonunda Lavoisier’nindaha önce sözünü ettiğimiz ünlü mühürlü notu
aynı Akademi’nin sekreterliğine teslim edilecekti. Kimyacının uzunyıllar
aklının ucunda takılı kalmış olan bir sorun böylece daha bu not yazılmadan
önce, çağın çözülmemiş en önemli bulmacası haline gelmiş bulunuyordu.
(9) Busorunu çözümlemek içinde flojiston kuramının farklı birçok yorumu
geliştirilmekteydi. Tıpkı atmosfer kimyasında olduğu gibi, ağırlık artışına
ilişkinsorunlar da flojiston kuramının gerçek niteliğininanlaşılmasını git¬
tikçe zorlaştırıyordu. Kurama işlerlik kazanmış bir araç olarak duyulan gü¬
ven ve inanç henüz sarsılmamış olmakla beraber, on sekizinci yüzyıl kimya¬
sının bir paradigması yavaş yavaş erişilmez konumunu yitirmekteydi. Bu
paradigmanın yönlendirdiği araştırma da giderek paradigma öncesi rakip
(9) H. Guerlac, Lavoisier-The Crucial Year (Lavoisier-Dönüm Noktası Olan Yıl) Ithaca, N.Y.,
1961. Bu kitap bütünüyle bir bunalımın ilk olarak tanınmasını ve evrimini belgelemektedir. Duru¬
mun Lavoisier ile ilgili kısmına ait aydınlatıcı açıklamalar için bkz. s. 35.
101
okullar devrindeki çalışmalara benzemeye başlamıştı, ki bu da bunahmm ti-
, pik etkilerinden bir başkasıdır.
Ü çüncü ve son örıiek olarak 19’uncu yüzyıl sonlarında fizik dalında
başgösteren ve görelilik kurammın ortaya çıkmasma yol açan bunalımı ele
alacağız. Bu bunalımın kökenlerinden birisi 17’nci yüzyıl bitim ine kadar,
yani klasik dönemden kalma mutlak mekân (uzay) kavramına çağm gereklerine uydurulmuş haliyle Nevvton’un sisteminde hâlâ yer verilmesinin, bir
kısım doğa filozofu ve özellikle de Leibniz tarafından eleştirildiği devire
kadar izlenebilir. (10) Bu düşünürler mutlak konumlarm ve mutlak hareketlerin Nevvton sistem inde hiçbir işlevleri olmadığını kanıtlam aya çok yaklaşmışlar ama bunu tam anlamıyla yapamamışlardı. Ancak, uzaym ve hareketin göreli olarak kavranışının sonradan kazanacağı hatırı sayılır estetik
çekiciliğin ilk tadım duyurmayı da başardıkları kesindir. Ne var ki, söz konusu eleştiriler saf mantık önermeleriydi. A risto’nun yeryüzünün hareketsizliği üzerine bulduğu kanıtları eleştiren ilk K opem ik’çiler gibi, bunların
da, savundukları görelilik sistemine geçişin giderek gözlem düzeyinde somut sonuçlar verebileceği akıllarmdan dahi geçmiyordu. Görüşlerini hiçbir
zaman Newton kuramının doğaya uygulanışında ortaya çıkan sorunlara yöneltmediler. Bu yüzden de, görüşleri de kendileriyle birlikte 18’irtci yüzyılın ilk on yıllarmda öldü ve bu fikirlerin yeniden canlanması 19’uncu yüzyıl sonlarında, uygulam alı fizik alanıyla çok daha farklı ilişkiler içinde
mümkün oldu.
G örelilikçi bir uzay (mekân) felsefesini sonuç olarak gündeme getiren
teknik sorunlar olağan bilime ışığm dalga kurammm kabul edilmesiyle birlikte, aşağı yukarı 1815’den sonra girdi, ancak, 1890’lara kadar herhangi bir
bunalım söz konusu olmadı. Eğer ışık, bu kuramın öne sürdüğü gibi, Nevvton
yasalarının geçerli olduğu mekanik bir ‘eter’* ortammda oluşturulan dalga
hareketlenm elerinden ibaret ise, o zaman bu eter ortamındaki herhangi bir
yöneliş ya da sürüklenişin gerek uzay gözlemleri, gerek yeryüzündeki deneyler sırasında rahatça algılanması gerekirdi. Uzay gözlemleri sırasmda işe yarar bilgi alınacak düzeyde doğru sonuçlar yalnızca gezegenlerde meydana
gelen hafif yer değişikliklerinin ölçümlerinden elde edilebiliyordu. Bu yüzden, eter ortamındalti sürüklenişi gezegenlerdeki yer değişikliklerini ölçme
yoluyla algılamak, olağan araştırmaların en gözde sorunu hahne gelmişti. Bu
sorunu çözmek için bir sürü özel araç geliştirildi. Fakat bu araç ve gereçle
hiçbir gözlemlenebilir sürükleniş algılanamadı. Bunun üzerine gözlemciler
ve deneyciler sorunu kuramcılara devrettiler. Yüzyılın ortalarında Fresnel,
Slokes ve diğerleri, eter kuramma sürüklenme gözlemlerindeki başarısızlığı
açıklayabilecek çeşitli yorumlar getirdiler. Bu yorumların hepsi de hareket
halindeki bir cismin beraberinde bir kısım da eter sürüklediğini varsayıyordu.
Ayrıca getirilen her yorum gerek uzay gözleminde, gerek yeryüzü deneylerinde alman olumsuz sonuçlarm nedenlerini açıklamakta yeterli sayılabilecek
bir başarı göstermekteydi. Buna Michelson ve M orley’nin yaptıkları ünlü de­
(10) Max Jammer, Concepts of Space; The History of Theories of Space in Physics (Uzayın
Kavranışı; Fizikte Uzay’la İlgili Kuramların Tarihi) Cambridge, Mass. 1954. s. 114-24.
* Eter; modern fizikte, bütün uzay boşluğunu kapladığına inanılan esnek (elastik) ve çok ince
madde… Işık’dalgaları, bu meddenin oluşturduğu ortam sayesinde uzayda bir yerden bir yere
taşınabilmektedir. (Ç.N)
102
okullar devrindeki çalışmalara benzemeye başlamıştı, ki bu da bunalımınti¬
pik etkilerinden bir başkasıdır.
Üçüncü ve son örıiek olarak 19’uncu yüzyıl sonlarında fizik dalında
başgösteren ve görelilik kuramının ortaya çıkmasına yol açan bunalımı ele
alacağız. Bu bunalımın kökenlerinden birisi 17’nci yüzyıl bitimine kadar,
yani klasik dönemden kalma mutlak mekân (uzay) kavramına çağın gerek¬
lerine uydurulmuş haliyle Newton’unsisteminde hâlâ yer verilmesinin, bir
kısım doğa filozofu ve özellikle de Leibniz tarafından eleştirildiği devire
kadar izlenebilir. (10) Budüşünürler mutlak konumlarınve mutlak hareket¬
lerin Newton sisteminde hiçbir işlevleri olmadığını kanıtlamaya çok yak¬
laşmışlar ama bunu tam anlamıyla yapamamışlardı. Ancak, uzayınve hare¬
ketin göreli olarak kavranışının sonradan kazanacağı hatırı sayılır estetik
çekiciliğin ilk tadını duyurmayı da başardıkları kesindir. Ne var ki, söz ko¬
nusu eleştiriler saf mantık önermeleriydi. Aristo’nun yeryüzünün hareket¬
sizliği üzerine bulduğu kanıtları eleştiren ilk Kopernik’çiler gibi, bunların
da, savundukları görelilik sistemine geçişin giderek gözlem düzeyinde so¬
mut sonuçlar verebileceği akıllarından dahi geçmiyordu. Görüşlerini hiçbir
zaman Newtonkuramının doğaya uygulanışında ortaya çıkan sorunlara yö¬
neltmediler. Buyüzden de, görüşleri de kendileriyle birlikte 18’irtci yüzyı¬
lınilk on yıllarında öldü ve bu fikirlerin yeniden canlanması 19’uncuyüz¬
yıl sonlarında, uygulamalı fizik alanıyla çok daha farklı ilişkiler içinde
mümkünoldu.
Göreliiikçi bir uzay (mekân) felsefesini sonuç olarak gündeme getiren
teknik sorunlar olağan bilime ışığındalga kuramınınkabul edilmesiyle bir¬
likte, aşağı yukarı 1815’densonra girdi, ancak, 1890’larakadar herhangi bir
bunalım söz konusu olmadı. Eğer ışık, bukuramınöne sürdüğü gibi, Newton
yasalarının geçerli olduğu mekanik bir ‘eter’* ortamında oluşturulan dalga
hareketlenmelerinden ibaret ise, o zaman bu eter ortamındaki herhangi bir
yöneliş ya da sürüklenişingerek uzay gözlemleri, gerek yeryüzündeki deney¬
ler sırasında rahatça algılanması gerekirdi. Uzay gözlemleri sırasında işe ya¬
rar bilgi alınacak düzeyde doğru sonuçlar yalnızca gezegenlerde meydana
gelen hafif yer değişikliklerinin ölçümlerinden elde edilebiliyordu. Buyüz¬
den, eter ortamındaki sürüklenişi gezegenlerdeki yer değişikliklerini ölçme
yoluyla algılamak, olağan araştırmaların en gözde sorunu haline gelmişti. Bu
sorunu çözmek içinbir sürü özel araç geliştirildi. Fakat bu araç ve gereçle
hiçbir gözlemlenebilir sürükleniş algılanamadı. Bunun üzerine gözlemciler
ve deneyciler sorunu kuramcılara devrettiler. Yüzyılın ortalarında Fresnel,
Slokes ve diğerleri, eter kuramına sürüklenme gözlemlerindeki başarısızlığı
açıklayabilecek çeşitli yorumlar getirdiler. Buyorumların hepsi de hareket
halindeki bir cisminberaberinde bir kısım da eter sürüklediğini varsayıyordu.
Ayrıca getirilen her yorum gerek uzay gözleminde, gerek yeryüzü deneyle¬
rinde almanolumsuz sonuçların nedenlerini açıklamakta yeterli sayılabilecek
bir başarı göstermekteydi. Buna Michelsonve Morley’ninyaptıkları ünlüde¬
fio) Max Jammer, Concepts of Space: The History of Theories of Space in Physics (Uzayın
Kavranışı: Fizikte Uzay’la ilgili Kuramların Tarihi) Cambridge, Mass. 1954. s. 114-24.
* Eter: modern fizikte, bütün uzay boşluğunu kapladığına inanılan esnek (elastik) ve çok ince
madde… İşık’dalgalar», bu meddenin oluşturduğu ortam sayesinde uzayda bir yerden bir yere
taşınabilmektedir. (Ç.N)
102
neyi de dahil edebiliriz!..**(11), Fakat çeşitli yorumlar arasmdaki ayrılıklar
dışmda ortada gene kayda değer bir çelişki yolrtu. Gerekli deneysel teknikler
henüz geliştirilmediğinden çelişkiler tam olarak su yüzüne çıkamıyordu.
fiu durum ancak 19’uncu yüzyıl sonlarında M axw eirin elektromanyetik
kuram m m *** yavaş yavaş kabul görm esiyle birlikte değişm eye başladı.
M axwelJ’in kendisi de, hem ışığın hem de elektromanyetizmanın genel olarak madde parçacıklannm mekanik bir eter içindeki değişken yer farklılıklarından kaynaklandığına inanan bir Nevvtoncuydu. Geliştirdiği elektrik ve
mıknatıs laırammm daha başlangıcmda bile eter denilen bu ortamın sahip olduğunu varsaydığı bazı soyut özelliklerden doğrudan doğruya faydalanmakta
bir sakmca görmemişti. Kuramm son halinde bu niteliklere yer vermemekle
beraber, elektromanyetik kurarmn Nevvton’un mekanik görüşleriyle şu ya da
bu şekilde bağdaştırılabileceğine hâlâ inanıyordu. (12) Bu bağdaşmanm ne
şekilde olacağmı hesaplamak Maxwell ve ondan sonrakiler için en büyük başarı kıstasıydı. Ancak bilimsel gelişmede tekrar tekrar olduğu gibi, yapılması
gereken bu yorumu üretmekte büyük zorluklarla karşılaşıldı. Nasıl Köpernik’in astronomideki yeni önerisi, kendisinin bütün iyimserliğine karşm, eldeki hareket kuramları açısından büyük bir bunalım yarattıysa, MaxweH’in
kurarrii da, Newton’dan kaynaklanmasma karşm, kendi varlığını borçlu olduğu paradigmada giderek bir bunalıma yol açtı. (13) Ayrıca, bu bunalımm en
yoğun hale geldiği düğüm noktası, az önce ele aldığımız, eter ortamma ilişkin hareketleri sorunuydu.
M axwell’in hareket halindeki nesnelerin’elektromanyetik ilkelerine göre
davrandıkları konusundaki tartışm alarında eter sürüklenmesinden hiç söz
edilmem ekteydi ve bu tür sürüklenmeyi kuram m kapsamına almak büyük
güçlükler yarattı. Sonuç olarak eter içindeki sürüklenmeleri açıklamak için
önceden tasarlanmış olan bir dizi gözlem aykırı kaçmaya başladı. Dolayısıyla
” Maxwell’in kuramında tahmin edilen ışık hızı, eter ortamının hareketsizliğinde duran bir referans çerçevesi varsaydığı için, hareket halindeki ortamlarda (örneğin dünyada) ışığın farklı bir
hızda görüleceği, çünkü hareketin; eter rüzgarı denilen eteri sürükleyiş hızının, ışığın hızına
ekleneceği düşünülmüştü. Michelson ve Morley, art arda bir sürü deneyde, ne dünyanın dönmekte olduğu ne de tersi yönde böyle bir eter rüzgârı olmadığını, ışık hızının hareket halindeki
bir referans çerçevesinde bulunan bir gözlemci için de aynı olduğunu buldular. Böylece ortaya
E instein’in Özel G örelilik Kuramı çıktı: hep aynı (değişmez) hızla hareket eden referans
çerçeveleri (örneğin dünya) her yerde birbirierine eşittir ve ışık bunların hepsindeki gözlemcilere
aynı hıza sahip görünür. (Ç.N)
(11) Joseph Larmor, Aether and Matter… Inciuding a Discussion of the Influence of the Earth’s
Motion on Optical Phanomena (Eter ve Madde.. Yeryüzü Hareketlerinin Optik görüngüler
üzerindeki Etkisi Hakkında Bir Tartışmayla birlikte) Cambridge, 1900, s. 6-20, 320-322
(*” ) M axwell’in kuramı ve denklem leri: Hareket halindeki elektrik yüklü madde parçaları
üzerinde çalışan James Clerk Maxwell, bu parçalar arasındaki çekim enerjisinin elektromanyetik
alanlar yarattığını, ışığın da bu alanın.optik ve elektrik özellikleri sayesinde boşlukta hareket
edebildiğini saptadı. Işığın bir elektromanyetik dalga olduğu, alan kuramı sayesinde ortaya çıkmıştır. Maxyvell, elektromanyetik alanların yapısını ve yasalarını, nicel/matennatiksel olarak
betimleyen çok kullanışlı denklemler geliştirmiş, görelilik ve kuantum kuramlarına giden yolu
açmıştı. ı
(12) R.T. Glezebrook, James Clerk Maxweel and Modern Physics (James Clerk Maxwell ve
Çağdaş Fizik) Londra, 1896, Bölüm 9, Maxwell’in bu konudaki son tutumu için bkz. kendi eseri,
A Treatise on Electricıtiy and Magnetism (Elektrik ve Mıknatıslılık Üzerine Bir deneme) 3. basım,
Oxford. 1892, s. 470,.
(13) Astronominin mekanik dalının gelişmesindeki rolü için bkz. Kuhn, a.g.e.. Bölüm 7.
103
neyi de dahil edebiliriz!..**(11), Fakat çeşitli yorumlar arasındaki ayrılıklar
dışında ortada gene kayda değer bir çelişki yoktu. Gerekli deneysel teknikler
henüz geliştirilmediğinden çelişkiler tam olarak su yüzüne çıkamıyordu.
Bu durum ancak 19’uncuyüzyıl sonlarında Maxwell’in elektromanyetik
kuramının*** yavaş yavaş kabul görmesiyle birlikte değişmeye başladı.
Maxwell’in kendisi de, hem ışığın hem de elektromanyetizmanın genel ola¬
rak madde parçacıklarının mekanik bir eter içindeki değişken yer farklılıkla¬
rından kaynaklandığına inanan bir Newtoncuydu. Geliştirdiği elektrik ve
mıknatıs kuramının daha başlangıcında bile eter denilen bu ortamın sahip ol¬
duğunu varsaydığı bazı soyut özelliklerden doğrudan doğruya faydalanmakta
bir sakınca görmemişti. Kuramın son halinde bu niteliklere yer vermemekle
beraber, elektromanyetik kuramın Newton’un mekanik görüşleriyle şu ya da
bu şekilde bağdaştırılabileceğine hâlâ inanıyordu. (12) Bu bağdaşmanın ne
şekilde olacağını hesaplamak Maxwell ve ondan sonrakiler içinen büyük ba¬
şarı kıstasıydı. Ancak bilimsel gelişmede tekrar tekrar olduğu gibi, yapılması
gereken bu yorumu üretmekte büyük zorluklarla karşılaşıldı. Nasıl Köpernik’in astronomideki yeni önerisi, kendisinin bütün iyimserliğine karşın, el¬
deki hareket kuramları açısından büyük bir bunalım yarattıysa, Maxwell’in
kuramı da, Newton’dan kaynaklanmasına karşın, kendi varlığım borçlu oldu¬
ğu paradigmada giderek bir bunalıma yol açtı. (13) Ayrıca, bu bunalımın en
yoğun hale geldiği düğüm noktası, az önce ele aldığımız, eter ortamına iliş¬
kinhareketleri sorunuydu.
Maxwell’in hareket halindeki nesnelerin elektromanyetik ilkelerine göre
davrandıkları konusundaki tartışmalarında eter sürüklenmesinden hiç söz
edilmemekteydi ve bu tür sürüklenmeyi kuramın kapsamına almak büyük
güçlükler yarattı. Sonuç olarak eter içindeki sürüklenmeleri açıklamak için
önceden tasarlanmış olan bir dizi gözlem aykırı kaçmaya başladı. Dolayısıyla
** Maxwell’in kuramında tahmin edilen ışık hızı, eter ortamının hareketsizliğinde duran bir refer¬
ans çerçevesi varsaydığı için, hareket halindeki ortamlarda (örneğin dünyada) ışığın farklı bir
hızda görüleceği, çünkü hareketin; eter rüzgarı denilen eteri sürükleyiş hızının, ışığın hızına
ekleneceği düşünülmüştü. Michelson ve Morley, art arda bir sürü deneyde, ne dünyanın dön¬
mekte olduğu ne de tersi yönde böyle bir eter rüzgârı olmadığını, ışık hızının hareket halindeki
bir referans çerçevesinde bulunan bir gözlemci için de aynı olduğunu buldular. Böylece ortaya
Einstein’in Özel Görelilik Kuramı çıktı: hep aynı (değişmez) hızla hareket eden referans
çerçeveleri (örneğin dünya) her yerde birbirlerine eşittir ve ışık bunların hepsindeki gözlemcilere
aynı hıza sahip görünür. (Ç.N)
(11) Joseph Larmor, Aether and Matter… Including a Discussion of the Influence of the Earth’s
Motion on Optical Phanomena (Eter ve Madde.. Yeryüzü Hareketlerinin Optik görüngüler
üzerindeki Etkisi Hakkında Bir Tartışmayla birlikte) Cambridge, 1900, s. 6-20, 320-322
‘(***) Maxwell’in kuramı ve denklemleri: Hareket halindeki elektrik yüklü madde parçaları
üzerinde çalışan James Clerk Maxwell, bu parçalar arasındaki çekim enerjisinin elektromanyetik
alanlar yarattığını, ışığın da bu alanın optik ve elektrik özellikleri sayesinde boşlukta hareket
edebildiğini saptadı. Işığın bir elektromanyetik dalga olduğu, alan kuramı sayesinde ortaya çık¬
mıştır. Maxwell, elektromanyetik alanların yapısını ve yasalarını, nicel/matematiksel olarak
betimleyen çok kullanışlı denklemler geliştirmiş, görelilik ve kuantum kuramlarına giden yolu
açmıştı. \
(12) R.T. Glezebrook, James Clerk Maxweel and Modern Physics (James Clerk Maxwell ve
Çağdaş Fizik) Londra, 1896, Bölüm 9. Maxwell’in bu konudaki son tutumu için bkz. kendi eseri,
A Treatise on Electricitiy and Magnetism (Elektrik ve Mıknatıslılık Üzerine Bir deneme) 3. basım,
Oxford. 1892, s. 470.
(13) Astronominin mekanik dalının gelişmesindeki rolü için bkz. Kuhn, a.g.e., Bölüm 7.
103
1890’dan sonraki yıllarda bilim adamları gerek deneysel, gerek kuramsal
alanda uzun bir uğraş içine girdiler. Amaç, etere ilişkin hareketleri algılamak
ve eter sürüklenmesini M axweirin kuramma mal etmekti. Bazı incelemecilerin aldıkları sonuçlan tartışmaya değer bulmalarına karşın, deneysel çabalar
tamamıyla başansızlığa uğradı. Kuramsal çalışmalarda ise, başta Lorentz ve
Fitzgerald’ın girişimleri olmak üzere, umut verici bazı başlangıçlar yapıldı.
Fakat sonuçta ortaya başka bulmacalar çıktı ve nihayet daha önce bunalımlara özgü bir durum olduğunu gördüğümüz tipik rakip kuramlar karmaşası başgösterdi. (14) Einstein’m Özel Görelilik kuramı, 1905 yılında bu tarihsel sahne üzerinde meydana çıktı.
Bu üç örneğin hemen hemen tamamıyla tipik olduklarını söyleyebiliriz.
Her birinde yeni kuram, yalnızca olağan problem çözümleme faaliyetinde
belirgin bir başarısızlıktan sonra ortaya çıkabilmiştir. Üstelik söz konusu bu
çöküş ve bunun bir göstergesi olan kuram çeşitliliğinin ortaya çıkması ile yeni kuramın ilan edilmesi arasmda en fazla yirmi yıllık bir zaman geçmiştir.
Buna tek istisna, Kopem ik’in dummuydu ki orada bilim dışı etkenlerin alışılmamış çapta bir rolü olmuştu. Bu durumda, yeni kuramm bunalıma doğrudan
bir tepki olarak m eydana çıktığmı düşünmek doğru olur. Bu denli tipik bir
durum olmamakla beraber, şunu da ilave edelim, çöküşün hızlanmasına neden olan sorunlarm hepsi de, bihm adamlarmm gün,demine çok pnceden girmiş bulunuyordu. Üstelik o zamana kadarki olağan bilim uygulaması bu sorunların çözümlenmiş ya da hiç değilse çözüme yakın oldukları inancını pekiştirmişti. Başarısızlık duygusunun, su yüzüne çıktığı za;man, bu kadar çarpıcı olabilmesinin de nedeni zaten buydu. Söz konusu yeni bir tür sorun olsaydı, uğranılan başarısızlık gene de üzücü olur ama hiçbir zaman şaşkınlık
yaratmazdı, çünkü ister problem ister bulmaca olsun, bilinmezlerin daha ilk
denemede çözümlenemeyeceği herkesçe kabul edilir. Son olarak, söz konusu
ettiğimiz bu örneklerin paylaştığı ve bunalımm bilimde oynadığı rolü etkileyici bir şekilde gösteren bir özelliğe daha değinelim: her birinde karşılaşılan
sorunun çözümü, ilişkin olduğu bilim dalmm herhangi bir bunalıma sahne olmadığı dönemlerde kısmen de olsa bulunmuştu. Fakat bunalımsız bir ortamda bu yaklaşık çözümler hiç dikkat çekmediler.
Ele aldığımız örnekler arasmda,. çözümün önceden tanaamıyla tahmin edilebildiği tek durum, aynı zamanda da en ünlü olanıdır. îsa ’dan önce üçüncü
yüzyılda Aristarchus’un, Kopemik’in görüşlerinin önceliğini yapması. Şimdi
akla sık sık tekrarlanan (dedüktif) ve dogmatik öğretilere daha kapalı olsaydı
helyosentrik (güneşi merkez alan) astronomi gelişmesine on sekiz yüzyıl önce başlamış olabilirdi. (15) Fakat bu görüşü benimsemek tarihsel bağlamı bütünüyle gözden kaçırmak olur. Aristarchus görüşlerini ortaya attığı zaman,
herkese daha akılcı görünen dünya-merkezli (jeosantrik) sistemin herhangi
bir çıkmazı yoktu. Üstelik karşılaşılabilecek somnlara güneş-merkezli bir sistemde çözüm bulunacağı akla dahi gelemezdi. Ptoleme astronomisinin tüm
(14) Whittaker, a.g.e;, Bölüm I, s. 386-410 ve Bölüm II (Londra, 1953) s. 27-40.
(15) Aristarch.usün eseri için bkz.. T.L.. Heath, Aristarchus of Samos: The Ancienf Copernicus
(Sisam’lı Aristarchus: Eskilerin Kopemiki) Oxford, 1913, II. Bölüm. Aristarchusün başarısının
ihmali konusundaki geleneksel görüşün oldukça aşırı bir örneği için bkz. Arthur Koestler, The
Sleepwalk’ers: A History of Man’s Changig Vision of the Universe (Uyurgezerler: İnsanın Evreni
Algılayışındaki Değişikliklerin Tarihi) Londra, 1959, s. 50.
.1 0 4
1890’dan sonraki yıllarda bilim adamları gerek deneysel, gerek kuramsal
alanda uzun bir uğraş içinegirdiler. Amaç, etere ilişkinhareketleri algılamak
ve eter sürüklenmesini MaxweH’inkuramına mal etmekti. Bazıincelemecile¬
rinaldıkları sonuçlan tartışmaya değer bulmalarına karşın, deneysel çabalar
tamamıyla başansızlığa uğradı. Kuramsal çalışmalarda ise, başta Lorentz ve
Fitzgerald’ingirişimleri olmak üzere, umut verici bazı başlangıçlar yapıldı.
Fakat sonuçta ortaya başka bulmacalar çıktı ve nihayet daha önce bunalımla¬
raözgü bir durum olduğunu gördüğümüz tipik rakipkuramlar karmaşası başgösterdi. (14) Einstein’m Özel Görelilik kuramı, 1905yılında bu tarihsel sah¬
neüzerinde meydana çıktı.
Buüç örneğin hemen hemen tamamıyla tipik olduklarını söyleyebiliriz.
Her birinde yeni kuram, yalnızca olağan problem çözümleme faaliyetinde
belirgin bir başarısızlıktan sonra ortaya çıkabilmiştir. Üstelik söz konusu bu
çöküş ve bununbir göstergesi olankuram çeşitliliğinin ortaya çıkması ileye¬
ni kuramın ilanedilmesi arasında en fazla yirmi yıllık bir zaman geçmiştir.
Buna tek istisna, Kopemik’indurumuydu ki orada bilimdışı etkenlerinalışıl¬
mamış çapta bir rolüolmuştu. Budurumda, yeni kuramınbunalımadoğrudan
bir tepki olarak meydana çıktığını düşünmek doğru olur. Bu denli tipik bir
durum olmamakla beraber, şunu da ilave edelim, çöküşün hızlanmasına ne¬
den Olan sorunların hepsi de, bilim adamlarının gün,demine çok önceden gir¬
miş bulunuyordu. Üstelik o zamana kadarki olağan bilim uygulaması bu so¬
runlarınçözümlenmiş ya da hiç değilse çözüme yakın oldukları inancını pe¬
kiştirmişti. Başarısızlık duygusunun, su yüzüne çıktığı zaman, bu kadar çar¬
pıcı olabilmesinin de nedeni zaten buydu. Söz konusu yeni bir tür sorun ol¬
saydı, uğranılan başarısızlık gene de üzücü olur ama hiçbir zaman şaşkınlık
yaratmazdı, çünkü ister problem ister bulmaca olsun, bilinmezlerindaha ilk
denemede çözümlenemeyeceği herkesçe kabul edilir. Son olarak, söz konusu
ettiğimiz bu örneklerin paylaştığı ve bunalımm bilimde oynadığı rolüetkile¬
yici bir şekilde gösteren bir özelliğe daha değinelim: her birinde karşılaşılan
sorunun çözümü,ilişkinolduğu bilimdalınınherhangi bir bunalıma sahne ol¬
madığı dönemlerde kısmen de olsa bulunmuştu. Fakat bunalımsız bir ortam¬
da buyaklaşık çözümler hiç dikkat çekmediler.
Elealdığımız örnekler arasında, çözümün önceden tamamıyla tahmin edi¬
lebildiği tek durum, aynı zamanda da en ünlü olanıdır. İsa’danönce üçüncü
yüzyılda Aristarchus’un, Kopemik’ingörüşlerininönceliğini yapması. Şimdi
akla sık sık tekrarlanan (dedüktif) ve dogmatik öğretilere daha kapalı olsaydı
helyosentrik (güneşi merkez alan) astronomi gelişmesine on sekiz yüzyıl ön¬
ce başlamış olabilirdi. (15) Fakat bugörüşü benimsemek tarihsel bağlamı bü¬
tünüyle gözden kaçırmak olur. Aristarchus görüşlerini ortaya attığı zaman,
herkese daha akılcı görünen dünya-merkezli (jeosantrik) sistemin herhangi
bir çıkmazı yoktu. Üstelik karşılaşılabilecek sorunlara güneş-merkezli bir sis¬
temde çözüm bulunacağı akla dahi gelemezdi. Ptolemeastronomisinin tüm
(14) Whittaker, a.g.e., Bölüm I, s. 386-410 ve Bölüm II (Londra, 1953) s. 27-40.
(15) Aristarchus’un eseri için bkz.. T.L.. Heath, Aristarchus of Samos: The Ancient Copernicus
(Sisam’lı Aristarchus: Eskilerin Kopemiki) Oxford, 1913, II. Bölüm. Aristarchus’un başarısının
ihmali konusundaki geleneksel görüşün oldukça aşırı bir örneği için bkz. Arthur Koestler, The
Sleepwalkers: A History of Man’s Changig Vision of the Universe (Uyurgezerler :insanın Evreni
Algılayışındaki Değişikliklerin Tarihi) Londra, 1959, s. 50.
104
gelişmesi, bütün zaferleri ve sonraki çöküşü ile birlikte, Aristarchus’un görüşlerini izlçyen yüzyıllara rastlar. Ayrıca o devirde Aristarchus’un görüşlerini ciddiye almak için de ortada hiçbir neden yoktu. Kopemik’in önermeleri
bile, çok daha gelişmiş olmakla birlikte, Ptoleme’ninkilerden ne daha basitti,
ne de daha doğruydu, ileride daha iyi göreceğimiz gibi, eldeki gözlem testleri, bu sistemlerden birini diğerine tercih etmek için hiçbir temel sağlamamıştı. Bü koşullar altmda astronomları Kopem ik’i yeğlemeye yönelten etkenlerden birisi herkesin artık yaşandığım kabul ettiği ve yeniliğin zaten birinci derecede sorum lusu olan bunalımdı (ve bu, takdir edersiniz ki, astronomları
Aristarchus’a yöneltecek bir etken değildi) Başka türlü ifade edersek, Ptoleme astronomisi kendi sorunlarını çözümlemeyi başaramamıştı ve rakip bir
görüşe şans tanımanın zamanı gelmiş, hatta geçiyordu. Ele aldığımız diğer
iki örnekte, ileride geçerli o la c ^ bir görüşün önceden bu denli eksiksiz tahmin edildiği bir durum yoktur. Fakat tutuşmayı atmosferden karışan bir madde ile açıklamaya çalışan ilk kuramlarm yani 17’nci yüzyılda Rey, Hooke ve
M ayow’un geliştirdikleri kuramların başlangıçta yeterince dikkate alınmamasmm nedenlerinden biri de bu çalışmalarm o zamanki olağan bilimin gündemine girmiş bulunan duyarlı ve sorunlu noktalarla hiçbir ilinti kurmamış
olmalarıydı kuşkusuz. (16) Nevvton’u eleştiren görelilikçi kritiklerin 18 ve
19’uncu yüzyıl bilim adamlan tarafmdan uzun süre ihmal edilmeleri de samnz buna benzer bir koşutluk kuramama sorununa dayanıyordu.
Bilim felsefecilerinin de tekrar tekrar gösterdikleri gibi, haznda duran bir
veri birikimi üzerinde birden fazla kuramsal yapı inşa etmek mümkündür. Bilim tarihine baktığımızda da, bu tür almaşıkları üretmenin, özellikle yeni bir
paradigmanm ilk gelişme aşamalan sırasmda, hiç zor olmadığını görüyoruz.
Fakat bu almaşık üretme işi, bilim adamlarmm, çalıştıkları bilim daimin gelişmesindeki paradigma-öncesi aşamalar dışmda, pek seyrek olarak giriştikleri bir çabadır ve bilimin daha sonraki evriminde de ancak çok özel durumlarda rastlanabilen bir olgudur. Bir paradigmanm sağladığı kavramsal araçlar
gene aynı paradigmanm belirlediği sorunları çözümlemekte yeterli oldukları
sürece, bu araçlarm güvenli kullanılması sayesinde bilim en hızlı ilerlemesini
kaydeder ve sorunların en derinlerine kadar işleyebilir. Nedeni gayet açık;
tıpkı üretimde olduğu gibi bilimde de üretim araçlarının yenilenmesi büyük
bir lüks sa y ılır ve ancak bunu m u tlak a g erek tiren k o şu llard a yapılır.
Bunalım ların da zaten en büyük önem i, araçlarda bu tür bir yenilenm eyi
gerektirecek koşullann en şaşmaz habercisi olmalarıdır.
(16) Partington, a.g.e., s. 78-85.
105
gelişmesi, bütünzaferleri ve sonraki çöküşü ilebirlikte,Aristarchus’un gö¬
rüşlerini izleyenyüzyıllara rastlar. Ayrıca o devirde Aristarchus’un görüşleri¬
ni ciddiye almak içinde ortada hiçbir neden yoktu. Kopemik’in önermeleri
bile, çok daha gelişmiş olmakla birlikte,Ptoleme’ninkilerdennedaha basitti,
ne de daha doğruydu. İleridedaha iyi göreceğimiz gibi, eldeki gözlem testle¬
ri, bu sistemlerden birini diğerine tercih etmek içinhiçbir temel sağlamamış¬
tı. Bükoşullar altında astronomları Kopemik’i yeğlemeye yönelten etkenler¬
den birisi herkesinartık yaşandığım kabul ettiği ve yeniliğinzaten birinci de¬
recede sorumlusu olan bunalımdı (ve bu, takdir edersiniz ki, astronomları
Aristarchus’a yöneltecek bir etken değildi) Başka türlü ifade edersek, Ptoleme astronomisi kendi sorunlarını çözümlemeyi başaramamıştı ve rakip bir
görüşe şans tanımanın zamanı gelmiş, hatta geçiyordu. Ele aldığımız diğer
iki örnekte, ileride geçerli olacak bir görüşün önceden budenli eksiksiz tah¬
minedildiği bir durum yoktur. Fakat tutuşmayı atmosferden karışanbir mad¬
de ileaçıklamaya çalışan ilk kuramlarınyani 17’nci yüzyılda Rey, Hooke ve
Mayow’ungeliştirdikleri kuramların başlangıçta yeterince dikkate alınma¬
masınınnedenlerinden biri de buçalışmaların o zamanki olağan bilimingün¬
demine girmiş bulunan duyarlı ve sorunlu noktalarla hiçbir ilinti kurmamış
olmalarıydı kuşkusuz. (16) Newton’u eleştiren görelilikçi kritiklerin 18 ve
19’uncuyüzyıl bilim adamları tarafından uzun süre ihmal edilmeleri de sanı¬
rız buna benzer bir koşutluk kuramama sorununa dayanıyordu.
Bilim felsefecilerinin de tekrar tekrar gösterdikleri gibi, hazırdaduran bir
veri birikimiüzerindebirdenfazla kuramsal yapı inşaetmek mümkündür. Bi¬
lim tarihine baktığımızda da, bu tür almaşıkları üretmenin, özellikle yeni bir
paradigmanın ilk gelişme aşamaları sırasında, hiç zor olmadığını görüyoruz.
Fakat bu almaşık üretme işi, bilim adamlarının, çalıştıkları bilim daimin ge¬
lişmesindeki paradigma-Öncesi aşamalar dışında, pek seyrek olarak giriştik¬
leri bir çabadır ve bilimindaha sonraki evriminde de ancak çok özel durum¬
larda rastlanabilen bir olgudur. Bir paradigmanın sağladığı kavramsal araçlar
gene aynı paradigmanın belirlediği sorunları çözümlemekte yeterli oldukları
sürece, buaraçların güvenli kullanılması sayesinde bilimenhızlıilerlemesini
kaydeder ve sorunların en derinlerine kadar işleyebilir. Nedeni gayet açık:
tıpkı üretimde olduğu gibi bilimde de üretim araçlarının yenilenmesi büyük
bir lüks sayılır ve ancak bunu mutlaka gerektiren koşullarda yapılır.
Bunalımların da zaten en büyük önemi, araçlarda bu tür bir yenilenmeyi
gerektirecek koşullarınen şaşmaz habercisi olmalarıdır.
(16) Partington, a.g.e,, s. 76-65.
105
VIII. BUNALIMA GÖSTERİLEN TEPKİ
Bunalımın yeni kuramlarm ortaya çıkması için gerekli bir önkoşul olduğunu kabul edersek, bunun hemen ardmdan bilim adamlanmn bunaluhm varlığına nasıl bir tepki gösterdiklerini sormamız gerekir. Yanıtın basit olduğu
kadar da önemli bir kısmım bulmak için her şeyden önce gözlemlememiz gereken, bilim adamlarmm çok ciddi ve uzun süreli aykınhklarla karşılaştıkları
zaman bile ne yaptıkları değil, ne yapmadıklarıdır. Bilim adamı, inancını
kaybetmeye ve yeni alm aşıklan incelemeye başlasa da, kendisini bunalıma
getiren paradigm ayı hiçbir zaman terk etmez. Yani bilim felsefesi dilinde
karşı-ömek olarak kabul edilen aykırılık, bilim adamı için bu anlamı taşımaz.
Bu genelleme, kısmen tarihsel olgulardan yola çıkarak vardığımız ve gerek
bundan sonra daha geniş olarak vereceğimiz gerek daha önce vermiş olduğumuz örneklerle temellendirdiğimiz basit bir önermedir. Asimda bütün bu örnekler, paradigma reddine ilişkin incelememizin tam olarak ortaya çıkaracağı
şu olgunun küçük ipuçlarıydı; bilimsel bir kuram bir kez paradigma konumuna geldikten sonra ancak hazırda yerini alabilecek bir başka almaşık adayı
varsa geçersiz kılınabilir. Bu nedenle, ‘doğayla’ doğrudan karşılaştırm alı
yanlışlama’ gibi yöntemle ilgili bir işlemin, bilimsel gelişmenin tarihsel inceleniş! sonucu ortaya çıkarılan süreçlerle hiçbir benzerliği yoktur. Bunu demekle, bilim adam lanm n bilimsel kuramları hiçbir zaman reddetmediklerini
yahut da kuramlarm reddine ilişkin deneyim ve deneylerin bu süreçte önem}!
bir yeri olmadığmı söylemek istemiyoruz. Söylemek istediğimiz ve tartışmamızm giderek merkezi haline gelecek olan nokta şudur. Bilim adamlarım daha önce kabul edilmiş olan bir kuramı reddetmeye götüren uslamlama (muhakeme) işlemi, bu kuramm gerçek dünya ile karşılaştu-ılmasmdan daha başka etkenleri de içermektedir. Herhangi bir paradigmayı reddetme karan aynı
zamanda daima bir başkasmı da kabul etme kararıdır. Bu karara yol açan uslamlama her İki paradigmanm da, hem doğa ile hem birbirleri ile karşılaştırılmalarmı gerektirir.
Buna ilave olarak, bilim adamlarmm sırf aykırılıklarla ve karşı-ömeklerle
karşılaştıkları için paradigma reddetmeleri olasılığmı zayıflatan ikinci bir neden daha vardır. Bu yöndeki kanıtlamamı geliştirirken aynı zamanda bu denemenin ana tezlerinden birini daha öngörmüş olacağım. Paradigma reddine
ilişkin yukarıda öne sürdüğümüz savlar tamamıyla olgu düzeyindeydi. Yani
her biri zaten şu anda geçerli olan bir epistemolojik kuramm karşı-ömekleridir. Böyle olduğu için de, burada savunduğum tezin doğru olması halinde, bu
106
VIII. BUNALIMA GÖSTERİLEN TEPKİ
Bunalımın yeni kuramlarm ortaya çıkması içingerekli bir önkoşul oldu¬
ğunu kabul edersek, bununhemenardından bilim adamlarının bunalımınvar¬
lığına nasıl bir tepki gösterdiklerini sormamız gerekir. Yanıtın basit olduğu
kadar da önemli bir kısmım bulmak içinher şeyden önce gözlemlememiz ge¬
reken, bilim adamlarının çok ciddi ve uzun süreli aykırılıklarla karşılaştıkları
zaman bile ne yaptıkları değil, ne yapmadıklarıdır. Bilim adamı, inancını
kaybetmeye ve yeni almaşıkları incelemeye başlasa da, kendisini bunalıma
getiren paradigmayı hiçbir zaman terk etmez. Yani bilim felsefesi dilinde
karşı-örnek olarak kabul edilenaykırılık, bilim adamı içinbu anlamıtaşımaz.
Bugenelleme, kısmen tarihsel olgulardan yola çıkarak vardığımız ve gerek
bundan sonra daha geniş olarak vereceğimiz gerek daha önce vermiş olduğu¬
muz örneklerle temellendirdiğimiz basit bir önermedir. Aslında bütün bu ör¬
nekler, paradigma reddine ilişkinincelememizin tam olarak ortaya çıkaracağı
şu olgununküçük ipuçlarıydı: bilimsel bir kuram bir kez paradigmakonumu¬
na geldikten sonra ancak hazırda yerini alabilecek bir başka almaşık adayı
varsa geçersiz kılınabilir. Bu nedenle, ‘doğayla’ doğrudan karşılaştırmalı
yanlışlama’ gibi yöntemle ilgilibir işlemin, bilimsel gelişmenin tarihsel ince¬
lenişi sonucu ortaya çıkarılan süreçlerle hiçbir benzerliği yoktur. Bunu de¬
mekle, bilim adamlarının bilimsel kuramları hiçbir zaman reddetmediklerini
yahut da kuramlarm reddine ilişkindeneyim ve deneylerin bu süreçte önemli
bir yeri olmadığmı söylemek istemiyoruz. Söylemek istediğimiz ve tartışma¬
mızın giderek merkezi haline gelecek olan nokta şudur. Bilim adamlarını da¬
ha önce kabul edilmiş olan bir kuramıreddetmeye götüren uslamlama (mu¬
hakeme) işlemi, bu kuramıngerçek dünya ilekarşılaştırılmasındandaha baş¬
kaetkenleri de içermektedir. Herhangi bir paradigmayıreddetme karan aynı,
zamanda daima bir başkasını da kabul etme kararıdır. Bukararayol açan us¬
lamlamaher ikiparadigmanında, hem doğa ilehem birbirleri ilekarşılaştırıl¬
malarını gerektirir.
Buna ilave olarak, bilim adamlannm sırf aykırılıklarla ve karşı-örneklerle
karşılaştıklarıiçinparadigmareddetmeleri olasılığını zayıflatan ikinci bir ne¬
den daha vardır. Bu yöndeki kanıtlamamı geliştirirken aynı zamanda bu de¬
nemenin ana tezlerinden birini daha öngörmüş olacağım. Paradigma reddine
ilişkinyukarıda öne sürdüğümüz savlar tamamıyla olgu düzeyindeydi. Yani
her biri zaten şu anda geçerli olan bir epistemolojik kuramınkarşı-örnekleridir. Böyle olduğu içinde, burada savunduğum tezin doğru olması halinde, bu
106
savların en iyi olasılıkla yapabilecekleri yeni bir bunalım yaratmak, ya da daha doğru ifade edersek, halen ciddi şekilde sürmekte olan bunalımı pekiştirmek olacaktır. Bu savların söz konusu felsefe kurammı kendi başlarına yanlışlamaları olanaksızdır çünkü kuramm savunucuları az önce aykırılıkla karşılaşan bilim adamlarmda gördüğümüze benzer şekilde davranacaklardır; yani, görünürdeki herhangi bir çelişkiyi derhal ortadan kaldırmak için kuramlarını çeşitli biçimlerde ayrıştırıp ayaküstü bazı değişiklikler yapmaya çalışacaklardır. Bu şekilde yapılmış birçok değişiklik ve uyarlama bilimsel yazma
çoktan girmiştir bile. Dolayısıyla sözünü ettiğimiz epistemolojik karşı-ömeklerin ufak tefek aksaklıkların ötesinde ciddi bir rahatsızlık konusu oluşturabilmeleri için, yarattıkları çelişkileri aşan yepyeni ve farklı bir bilimsel çözümlemenin ortaya çıkmasını sağlamak zorundadırlar. Üstelik, bilimsel devrimler bağlammda daha sonra gözlemleyeceğimiz türde bir işleyiş eğer burada da geçerliyse, çelişki yaratan bu aykınlıklar bir kez aşıldıktan sonra artık
basit birer olgu sayılmazlar. Aksine, daha önce aykırılık olarak görülen bu olgular, bilimsel bilgiye başka bir yorum getiren yeni kuramın bScış açısından
totolojiler olarak görülürler, yani başka türlü olması dahi düşünülemeycek birer mantıksal doğru haline gelirler.
Örnek olarak Neıvton’un İkinci Hareket Yasası’ım ele alahm. Son haline
gelmesi için olgu ve kuram düzeyinde yüzyıllar süren zorlu araştırmalar gerekmiş olmasına karşın Newton’un kuramına bağlı olanlar için bu yasa, hiç
bir gözlemin çürütemeyeceği bir saf-mantık önermesi işlevi görmektedir. (1)
Onuncu Bölüm de’de, aynı şekilde göreceğim iz gibi, kimyadaki değişmez
(sabit) oranlar yasası, D alton’un çalışmalarından önce evrenselliğine kuşku
ile bakılan rastgele bir deneysel bulgu konumundayken, Dalton’dan sonra
kimyasal bileşiklerin tanımlanmasmda tek başma hiçbir deneysel çalışmanm
karşı çıkması düşünülemeycek temel bir Öge haline geldi. Bilim adamlarmm
aykırılıklarla ve karşı örneklerle karşılaştıkları için paradigmalarını reddetmedikleri genellemesinin de buna çok benzer bir konuma ulaşması beklenilebilir, çünkü hem en ufak zorlukta paradigma reddedip hem de bilim adamı
olmaya devam etmek olanaksızdır.
Tarih isimlerini kaydetmemiş olmakla beraber kuşkusuz bu tür bunalımlara dayanıksızlıkları yüzünden bilim yapmaktan vazgeçmek zorunda kalan
pek çok kişi olmuştur. Sanatçılar gibi yaratıcı bilim adamlan da sırasmda raymdan çıkmış bir dünyada yaşayabilmelidirler. Bu zorunluluğa başka bir yazımda bilimsel araştırmanm ‘temel çelişkisi’ olarak değinmiştim. (2) Sanmm
karşı-ömeklerin de tek başlarına yol açabilecekleri tek paradigma değişikliği
budur, yani insanlarm bilimi terk edip başka bir mesleğe yönelmeleridir. Doğaya bakış açımızı belirleyen bir ilk paradigma bulunduktan sonra, artık patı) özellikle bkz, bu konunun tartışıldığı N.R. Hanson, Patterns of Discovery (keşif Örüntüleri)
Cambridge, 1958, s, 99-105.
(2) T:S. Kuhn, “Temel Sürtüşme, Bilimsel Araştırmada Gelenek ve Yenilik” The Essential Tension: Tradition and Innovation in Scientific Research”, The Third (1959), Universtiy of Utah
Research Conference on the Identification of Creative Scientific Talent (Yaratıcı Bilimsel
Yeteneğin Saptanması üzerine Üçüncü Utah Üniversitesi Araştırma Konferansı) adlı kitapta, der.
Calvin V. Taylor, Salt Lake City, 1959, s. 162-177. Sanatçıları ilgilendiren benzer bir durum için
bkz.. Frank Barron, ‘The Psychology of imaginaTion” (Düşgücünün Psikolojisi) Scientific American (Bilimsel Amerikalı dergisi) 199, Eylül 1958, s. 151-166, özellikle de s. 160.
107
savların en iyi olasılıkla yapabilecekleri yeni bir bunalım yaratmak, ya da da¬
ha doğru ifade edersek, halen ciddi şekilde sürmekte olan bunalımı pekiştir¬
mek olacaktır. Bu savların söz konusu felsefe kuramını kendi başlarına yanlışlamaları olanaksızdır çünkü kuramm savunucuları az önce aykırılıkla kar¬
şılaşan bilim adamlarında gördüğümüze benzer şekilde davranacaklardır: ya¬
ni, görünürdeki herhangi bir çelişkiyi derhal ortadan kaldırmak içinkuramla¬
rını çeşitli biçimlerde ayrıştırıp ayaküstü bazı değişiklikler yapmaya çalışa¬
caklardır. Buşekilde yapılmış birçok değişiklik ve uyarlama bilimsel yazma
çoktangirmiştir bile. Dolayısıylasözünü ettiğimiz epistemolojik karşı-örneklerinufak tefek aksaklıkların ötesinde ciddi bir rahatsızlık konusu oluştura¬
bilmeleri için, yarattıkları çelişkileri aşan yepyeni ve farklı bir bilimsel çö¬
zümlemenin ortaya çıkmasını sağlamak zorundadırlar. Üstelik, bilimsel dev¬
rimler bağlamında daha sonra gözlemleyeceğimiz türde bir işleyiş eğer bura¬
da da geçerliyse, çelişki yaratan bu aykırılıklar bir kez aşıldıktan sonra artık
basit birer olgu sayılmazlar. Aksine, daha önce aykırılık olarak görülenbuol¬
gular, bilimsel bilgiye başka bir yorum getiren yeni kuramın bakış açısından
totolojiler olarak görülürler, yani başka türlü olması dahi düşünülemeycek bi¬
rer mantıksal doğru haline gelirler.
Örnek olarak Newton’unİkinci Hareket Yasası’ını ele alahm. Sonhaline
gelmesi içinolgu ve kuram düzeyinde yüzyıllar süren zorlu araştırmalar ge¬
rekmiş olmasına karşın Newton’unkuramına bağlı olanlar içinbuyasa, hiç
bir gözlemin çürütemeyeceği bir saf-mantık önermesi işlevi görmektedir. (1)
Onuncu Bölümde’de, aynı şekilde göreceğimiz gibi, kimyadaki değişmez
(sabit) oranlar yasası, Dalton’unçalışmalarından önce evrenselliğine kuşku
ilebakılanrastgele bir deneysel bulgu konumundayken, Dalton’dansonra
kimyasal bileşiklerin tanımlanmasında tek başma hiçbir deneysel çalışmanın
karşı çıkması düşünülemeycek temel bir öge haline geldi. Bilim adamlarının
aykırılıklarla ve karşı örneklerle karşılaştıklarıiçinparadigmalarını reddet¬
medikleri genellemesininde bunaçok benzer bir konumaulaşması beklenilebilir, çünkü hem en ufak zorlukta paradigma reddedip hem de bilim adamı
olmaya devam etmek olanaksızdır.
Tarih isimlerini kaydetmemiş olmakla beraber kuşkusuz butür bunalımla¬
ra dayanıksızlıkları yüzünden bilim yapmaktan vazgeçmek zorunda kalan
pek çok kişi olmuştur. Sanatçılar gibi yaratıcı bilim adamları da sırasmda ra¬
yından çıkmış bir dünyada yaşayabilmelidirler. Buzorunluluğa başkabir ya¬
zımda bilimsel araştırmanın ‘temel çelişkisi’ olarak değinmiştim. (2) Sanırım
karşı-örneklerin de tek başlarına yol açabilecekleri tek paradigmadeğişikliği
budur, yani insanların bilimi terk edip başka bir mesleğe yönelmeleridir. Do¬
ğaya bakış açımızı belirleyenbir ilk paradigma bulunduktan sonra, artık pa¬
tı) Özellikle bkz, bu konunun tartışıldığı N.R. Hanson, Patterns ot Discovery (keşif Örüntüleri)
Cambridge, 1958, s. 99-105.
(2) T:S. Kuhn, “Temel Sürtüşme, Bilimsel Araştırmada Gelenek ve Yenilik” The Essential Ten¬
sion: Tradition and Innovation in Scientific Research”, The Third (1959), Universtiy of Utah
Research Conference on the Identification of Creative Scientific Talent (Yaratıcı Bilimsel
Yeteneğin Saptanması üzerine Üçüncü Utah Üniversitesi Araştırma Konferansı) adlı kitapta, der.
Calvin V. Taylor, Salt Lake City, 1959, s. 162-177. Sanatçıları ilgilendiren benzer bir durum için
bkz., Frank Barron, ‘The Psychology of imagination” (Düşgücünün Psikolojisi) Scientific Ameri¬
can (Bilimsel Amerikalı dergisi) 199, Eylül 1958, s. 151-166, özellikle de s. 160.
107
radigma olmadan araştırma yapmak diye bir şey söz konusu olamaz. Bu yüzden de bir paradigmanm reddi, bir diğerinin yerini almasıyla eşzamanlı değilse, reddedilen paradigma değil bilim olur. Bilimi reddetmek ise, paradigmanm değil bilim adammm işidir. Böyle bir bilim adamı da sonunda meslektaşlan tarafmdan kendi beceriksizliğinin suçunu aletlerinde arayan bir marangoza benzetilebüLr.
Öne sürdüğüm üz görüşün aynısını, tam ters yönde de aynı kesinlikle
ifade edebiliriz: karşı-örneklerm çıkm adığı bilim sel araştırm a olam az.
Şöyle düşünelim: olağan bilimi bunalım halindeki bilimden ayırdeden nedir? Herhalde birincide hiç karşı örneğe rastlanmaması değil. Tam tersine,
daha önce olağan bilim i oluşturduğunu söylediğim iz ‘bulm aca’ tarzı sorunların var olabilm elerinin tek nedeni, bilimsel araştırmaya temel sağlayan hiçbir paradigmanın ele alman sorunların hepsini tam olarak çözemeyişidir. Bunu yaptığı sanılan ya da iddia edilen birkaç paradigma da (örneğin geom etrisel optik) kısa zamanda hiçbir araştırm a problem i üretem ez
olmuş ve sonunda mühendislik araçları haline gelmiştir. Araç-gereçle ilgili
olanların dışında, olağan bilimin ‘bulm aca’ gözüyle baktığı her problem
başka bir bakış açısından bir karşı-örnek ve dolayısıyla da bir bunalım
kaynağı olarak görülebilir. K opernik’in karşı-örnek gördüğü her yerde,
Ptolem e’nin diğer ardılları gözlem ile kuram arasındaki uyum la ilgili bir
‘bulm aca’ görüyorlardı. Priestley’nin, flojiston kuramının geliştirilm esinde ortaya çıkan bulm acanın başarılı bir çözüm ü saydığı olgu, L avoisie r ’nin gözünde bir karşı-öm ekti. Nihayet, Lorentz ve Fitzgerald gibi bilimcilerin Nevvton ve M axwell’in kuramlarında rastlanan bulmacalar ya da
açmazlar olarak gördükleri öğeleri Einstein karşı-öm ekler olarak görüyordu. Dahası, bir bulmacanm karşı-ömeğe dönüşmesi için bir bunalımın var
olması bile tek başına yeterli değildir. Aralarında ikisini ayıran bu kadar
kesin bir çizgi yoktur. Tersine, bunalım paradigm anın farklı yorumlarını
daha da çoğaltarak olağan bulm aca çözüm ünün kurallarını yavaş yavaş
yıpratır ve yeni paradigmanm ortaya çıkış koşullarmr hazırlar. Yani ortada
aslında yalnızca iki alm aşık Vardır: ya hiçbir bilimsel kuram herhangi bir
karşı-öm ekle karşılaşm az, ya da bütün kuram lar her zaman için karşı-örneklerle karşılaşırlar.
Bu durum önceleri insanlara nasıl olup da farklı gözükebildi? Bu soruyu yanıtlamak için felsefenin tarihsel ve eleştirel olarak aydınlatılması gerekir, ki bunu burada yapmamıza imkân yok. Fakat hiç olmazsa doğru ile
yanlışın yalnızca önerm elerin olgularla karşılaşm ası sonucu tartışm asız
olarak belirlenebileceği genellemesine bilimin en uygun örneği oluşturduğu inancının nasıl olup da yerleşebildiğin! açıkayacak iki neden göstermekle yetinebiliriz. Olağan bilim, kuram ile olgu arasm da daha yakın bir
uyUm sağlamak için sürekli olarak uğraşmak zorundadır. Bu çabayı rahatlıkla bir sınam a olarak görm em iz yahut bir kanıtlam a ya da yanlışlam a
arayışı sanmam ız olasıdır. Halbuki asıl amaç bulmaca çözümüdür ve söz
konusu bulmaca varoluşunu bile zaten paradigmanın geçerli olduğu varsayım ına borçludur. Çözüm bulm ayı başaram am ak sadece bilim adamına
gölge düşürür, kuram ı bağlamaz. Yani bizim atasözü buraya daha da uygundur: “kötü marangoz aletini suçlar”. Bilimsel bilgiyi bir doğrulama sü108
radigma olmadan araştırma yapmak diye bir şey söz konusu olamaz. Buyüz¬
den de bir paradigmanınreddi, bir diğerinin yerini almasıylaeşzamanlı değil¬
se, reddedilen paradigma değil bilim olur. Bilimireddetmek ise,paradigma¬
nındeğil bilim adamının işidir. Böyle bir bilim adamı da sonunda meslektaş¬
larıtarafından kendi beceriksizliğininsuçunu aletlerinde arayan bir marango¬
za benzetilebilir.
Öne sürdüğümüz görüşün aynısını, tam ters yönde de aynı kesinlikle
ifade edebiliriz: karşı-örneklerip çıkmadığı bilimsel araştırma olamaz.
Şöyle düşünelim: olağan bilimi bunalım halindeki bilimden ayırdeden ne¬
dir? Herhalde birincide hiç karşı örneğe rastlanmaması değil. Tam tersine,
daha önce olağan bilimi oluşturduğunu söylediğimiz ‘bulmaca’ tarzı so¬
runların var olabilmelerinin tek nedeni, bilimsel araştırmaya temel sağla¬
yan hiçbir paradigmanın ele alman sorunların hepsini tam olarak çözerneyişidir. Bunu yaptığı sanılan ya da iddiaedilen birkaç paradigma da (örne¬
ğin geometrisel optik) kısa zamanda hiçbir araştırma problemi üretemez
olmuş ve sonunda mühendislik araçları haline gelmiştir. Araç-gereçle ilgili
olanların dışında, olağan bilimin ‘bulmaca’ gözüyle baktığı her problem
başka bir bakış açısından bir karşı-örnek ve dolayısıyla da bir bunalım
kaynağı olarak görülebilir. Kopernik’in karşı-örnek gördüğü her yerde,
Ptoleme’nindiğer ardılları gözlem ilekuram arasındaki uyumla ilgili bir
‘bulmaca’ görüyorlardı. Priestley’nin, flojiston kuramının geliştirilmesin¬
de ortaya çıkan bulmacanınbaşarılı bir çözümü saydığı olgu, Lavoisi¬
er ‘nin gözünde bir karşı-örnekti. Nihayet, Lorentz ve Fitzgerald gibi bi¬
limcilerin Newtonve Maxwell’inkuramlarındarastlananbulmacalar ya da
açmazlar olarak gördükleri öğeleri Einstein karşı-ömekler olarak görüyor¬
du. Dahası, bir bulmacanın karşı-örneğe dönüşmesi içinbir bunalımın var
olması biİe tek başına yeterli değildir. Aralarında ikisini ayıran bu kadar
kesin bir çizgi yoktur. Tersine, bunalım paradigmanın farklı yorumlarını
daha da çoğaltarak olağan bulmaca çözümünün kurallarını yavaş yavaş
yıpratır ve yeni paradigmanın ortaya çıkış koşullarını, hazırlar. Yani ortada
aslında yalnızca iki almaşık Vardır: ya hiçbir bilimsel kuram herhangi bir
karşı-örnekle karşılaşmaz, ya da bütün kuramlar her zaman içinkarşı-örneklerle karşılaşırlar.
Bu durum önceleri insanlara nasıl olup da farklı gözükebildi? Bu soru¬
yu yanıtlamak içinfelsefenin tarihsel ve eleştirel olarak aydınlatılması ge¬
rekir, ki bunu burada yapmamıza imkân yok. Fakat hiç olmazsa doğru ile
yanlışın yalnızca önermelerin olgularla karşılaşması sonucu tartışmasız
olarak belirlenebileceği genellemesine biliminen uygun örneği oluşturdu¬
ğu inancının nasıl olup da yerleşebildiğini açıkayacak iki neden göster¬
mekle y.etinebiliriz. Olağan bilim, kuram ile olgu arasında daha yakın bir
uyüm sağlamak için sürekli olarak uğraşmak zorundadır. Bu çabayı rahat¬
lıklabir sınama olarak görmemiz yahut bir kanıtlama ya da yanlışlama
arayışı sanmamız olasıdır. Halbuki asıl amaç bulmaca çözümüdür ve söz
konusubulmacavaroluşunu bile zaten paradigmanın geçerli olduğu varsa¬
yımına borçludur. Çözüm bulmayı başaramamak sadece bilim adamına
gölge düşürür, kuramı bağlamaz. Yani bizim atasözü buraya daha da uy¬
gundur: “kötü marangoz aletini suçlar”. Bilimsel bilgiyi bir doğrulama sü108
reci olarak açıklayan görüş, aslında başka kaynaklardan türetilm iş bir
epistem olojik kuram dır, fakat bilim öğrenim indeki kuramsal tartışma olmuştur. Bu yönde en ufak bir teşvik bile, herhangi bir bilim metnini okuyan sıradan adamın, söz konusu uygulam aların kuramın doğruluğunu kanıtlayan deliller olduğuna inanması için yeterlidir. Böylelikle bir kuramın
uygulanış örneklerinin o kurama inanmak için yeterli neden olduğunu sanmak işten bile değildir. Halbuki, bilim öğrencileri’kuram lan dışarıdan bulunan kanıtlarla değil öğretm enlerinin ve okudukları metinlerin yetkisine
dayanarak kabul ederler. H erhangi bir uzm anlıkları ölm adığı için zaten
başka seçenekleri de yoktur. Eğitim amaçlı m etinlerde yer verilen uygulamaların amacı ise kanıt sağlamak değil, öğrenciye yürürlükteki bilim yapma tarzının temelinde yatan paradigmayı öğretmektir. Ugulamalar gerçekten kanıt olarak surtulsaydı, o zam an söz konusu m etinlerin bütün farklı
yorum olasılıklarına yer vermeleri, ya da bilim adamlarının paradigma çözümü bulamadıkları problemlerden söz etmemeleri bu kitapları yazanların
tek yanlı hatta önyargılı davrandıkları suçlamasma yol açılabilirdi. Halbuki böyle bir suçlama için en ufak bir neden bile yoktur.
O halde, ilk sorumuza dönecek olursak, bilim adamları koruma ile doğa
arasındaki uyumda başgösteren aykırılığın bilintine nasıl bir tepki gösterirler? Az önce söylediklerimize bakılırsa, kuramın uygulamalarmda görülenlerden çok daha büyük bir çelişkinin bile öyle fazla bir tepki uyandırması gereloniyor. Bilimde çelişkiye her zaman rastlanılır. Üstelik en inatçı
çelişkilerin bile sonunda olağan yöntem lere boyun eğdiği sık sık görülüyor. Bilim adam ları zaten p ğ u kez acele etm ektense beklem eyi tercih
ederler, hele söz konusu bilim dalının diğer kesim lerinde onları oyalayacak bolca sorun varsa. Örneğin, Nevvton’un yaptığı ilk ölçümden sonraki
altmış yıl boyunca ayın dünyaya en yakın olduğu noktanm tahmin edilen
hareketi, daha önce de değindiğim iz gibi, gözlem lenen hareketin ancak
yarısına ulaşabilmişti. Avrupa’nın en iyi matematik fizikçilerj hiçbir başarı elde edemeden bu ünlü çelişki ile uğraşırken, bir yandan da Nevvton’un
ters-kare yasasının değiştirilm esi önerileri yapılıyordu. Fakat kimse bu
önerileri ciddiya almadı ve sonunda uygulama bu büyük aykırılık karşısında gösterilen sabrı haklı çıkardı. Clairaut 1750 yılında yalnızca uygulamadaki matematiğin yanlış olduğunu, Nevvton’un kuramının eskisi gibi kalabileceğini kanıtlamayı başardı. (3) Her şeyin basit bir hataya indirgenemediği durum larda bile (belki kullanılan m atem atik daha basit olduğu için,
ya da başka bir alanda başarıyla kulanılabildiği için), su yüzüne çıkmış sürekli bir aykırılığın her zaman bunalım yaratm ası gerekmez. Gerek M erkür gezegeninin hareketleri gerek sesin hızı olguları ile Nevvton kuramından elde edilen tahm inler arasında uzun süredir varolduğu saptanmış çelişkiler yüzünden, kimse bu kuramı ciddi şekilde sorgulamayı düşünmemişti.
Bu çelişkilerden ilki, sonuç olarak çok başka amaçlarla ısı üzerine yapılan
deneyler sayesinde birdenbire ve beklenm edik şekilde çözüme kavuştu.
İkincisi ise, ortaya çıkmasında hiçbir rol oynamadığı bir bunalım sonucunda, Einstein’m genel görelilik kuram ının geliştirilm esiyle birlikte yok ol-
(3) W. VVhevvell, History of The Inductive Sciences (Tümevarımlı Bilimlerin tarihi) Londra, gözden
geçirilmiş ikinci basım, 1947, Bölüm II, s. 220-221.
109
reci olarak açıklayan görüş, aslında başka kaynaklardan türetilmiş bir
epistemolojik kuramdır, fakat bilim öğrenimindeki kuramsal tartışma ol¬
muştur. Buyönde en ufak bir teşvik bile, herhangi bir bilim metnini oku¬
yan sıradan adamın, söz konusu uygulamaların kuramın doğruluğunu ka¬
nıtlayan deliller olduğuna inanması içinyeterlidir. Böylelikle bir kuramın
uygulanış örneklerinin o kurama inanmak içinyeterli nedenolduğunu san¬
mak işten bile değildir. Halbuki, bilim öğrencilerkkuramları dışarıdan bu¬
lunan kanıtlarla değil öğretmenlerinin ve okudukları metinlerinyetkisine
dayanarak kabul ederler. Herhangi bir uzmanlıkları ölmadığı için zaten
başka seçenekleri de yoktur. Eğitim amaçlı metinlerde yer verilen uygula¬
maların amacı ise kanıt sağlamak değil, öğrenciye yürürlükteki bilim yap¬
ma tarzının temelinde yatan paradigmayı öğretmektir. Ugulamalar gerçek¬
ten kanıt olarak sunulsaydı, o zaman söz konusu metinlerin bütün farklı
yorum olasılıklarına yer vermeleri, ya da bilim adamlarının paradigma çö¬
zümü bulamadıkları problemlerden söz etmemeleri bu kitapları yazanların
tek yanlı hatta önyargılı davrandıkları suçlamasına yol açılabilirdi. Halbu¬
ki böyle bir suçlama içinen ufak bir neden bileyoktur.
O halde, ilk sorumuza dönecek olursak, bilim adamları koruma iledoğa
arasındaki uyumda başgösteren aykırılığın bilincine nasıl bir tepki göste¬
rirler? Az önce söylediklerimize bakılırsa, kuramınuygulamalarında görü¬
lenlerden çok daha büyük bir çelişkinin bile öyle fazla bir tepki uyandır¬
ması gerekmiyor. Bilimde çelişkiye her zaman rastlanılır. Üstelik en inatçı
çelişkilerin bile sonunda olağan yöntemlere boyuneğdiği sık sık görülü¬
yor. Bilim adamları zaten çoğu kez acele etmektense beklemeyi tercih
ederler, hele söz konusu bilim dalının diğer kesimlerinde onları oyalaya¬
cak bolca sorun varsa. Örneğin, Newton’un yaptığı ilk ölçümden sonraki
altmış yıl boyunca ayın dünyaya en yakın olduğu noktanın tahmin edilen
hareketi, daha önce de değindiğimiz gibi, gözlemlenen hareketin ancak
yarısına ulaşabilmişti. Avrupa’nın en iyi matematik fizikçiler; hiçbir başa¬
rı elde edemeden bu ünlü çelişki ile uğraşırken, bir yandan da Newton’un
ters-kare yasasının değiştirilmesi önerileri yapılıyordu. Fakat kimse bu
önerileri ciddiya almadı ve sonunda uygulama bu büyük aykırılık karşısın¬
da gösterilen sabrı haklı çıkardı. Clairaut 1750 yılında yalnızca uygulama¬
daki matematiğin yanlış olduğunu, Newton’un kuramının eskisi gibi kala¬
bileceğini kanıtlamayı başardı. (3) Her şeyin basit bir hataya indirgenemediği durumlarda bile (belki kullanılan matematik daha basit olduğu için,
ya da başka bir alanda başarıyla kulanılabildiği için) su yüzüne çıkmış sü¬
rekli bir aykırılığın her zaman bunalım yaratması gerekmez. Gerek Mer¬
kür gezegeninin hareketleri gerek sesin hızı olguları ile Newtonkuramın¬
dan elde edilen tahminler arasında uzunsüredir varolduğu saptanmış çeliş¬
kiler yüzünden, kimse bu kuramı ciddi şekilde sorgulamayı düşünmemişti.
Buçelişkilerden ilki, sonuç olarak çok başka amaçlarla ısı üzerine yapılan
deneyler sayesinde birdenbire ve beklenmedik şekilde çözüme kavuştu.
İkincisi ise, ortaya çıkmasında hiçbir rol oynamadığı bir bunalım sonucun¬
da, Einstein’ın genel görelilik kuramının geliştirilmesiyle birlikteyok ol-
(3) W. Whewell, History of The Inductive Sciences (Tümevarımlı Bilimlerin tarihi) Londra, gözden
geçirilmiş ikinci basım, 1947, Bölüm II, s. 220-221.
109
du. (4) Bundan her iki çelişkinin de bunalımla başlayan rahatsızlığı yaratacak kadar temel düzeyde görülmedikleri sonucunu çıkarabiliriz. Karşı-ornekler oldukları saptanarak ileriki çalışmalar için bir kenara konm aları yeterliydi.
Demek ki, aykırılığın bunalıma yol açması için salt aykırılık olması yetmiyor. Paradigma ile doğa arasındaki uyumda belli zorluklar daim a söz konusudur ve bunlarm çoğu genellikle önceden kestirilemeyen süreçler sayesinde zamanla düzeltilir. Farkına vardığı her aykınlıği incelemeye kalkan bilim adamı asıl önemli işlerini bitirmeye vakit bulamaz. Dolayısıyla bir aykırılığın ne zaman toplu dikkate değer hale geldiğini sormamız gerekir ve bu
sorunun da herhalde tam anlamıyla genel bir yanıtı yoktur. Şimdiye kadar incelediğimiz örnekler nitelikçe uygun olmakla beraber yeterince kural belirleyici değiller. Bazen bir aykırılık paradigmanın belirlenmiş temel genellemelerini açıkça sorgulayabilir, eter sürüklenmesi sorununun M axwell’in kuranunı benimseyenler açısından anlamı buydu. Yahut, Kopemik devrkninde olduğu gibi, görünürde temel sorunlara dokunmayan bir aykırılık,, sırf pratikte
engellediği bazı uygulamalar büyük önem taşıdığı için bunalıma yol açabilir,
ki bu örnekte söz konusu olan uygulamalar takvim yapımı ve astroloji ile ilgiliydi. Veya, 18. yüzyıl kimyasında olduğu gibi, olağan bilimin kendi gelişmesi, önceden yalnızca küçük bir aksaklık sayılan aykırılıkları birden bunalım başlangıcma dönüştürebilir: ağulık ilişkileri sorunu ancak atmosfer kimyasında kullanılan tekniklerin evriminden sonra farklı bir konuma ulaşmıştı.
Aykırılıkları özellikle acil duruma getiren başka koşullarm da olduğu rahatlıkla varsayılabilir ve normalde bunlardan bir kaçınm bir araya gelmesi söz
konusudur. Daha önce de işaret ettiğimiz gibi, Koperhik’in karşılaştığı bunalımın kaynaklanndan biri de, aströnomlarm Ptoleme sisteminin şurasmda burasında kalmış çelişkileri yok etm ek için uğraş verdikleri sürenin bu denli
uzamış olmasıydı.
Bu ve bunun gibi nedenler yüzünden üzerinde çalışılan aykırılık olağan bilimin sıradan bulmacalarından daha ciddi bir hal almaya başladığı zaman bunalıma ve olağanüstü bilime geçiş de başlamış demektir. Bu durumda aykmlığm kendisi de meslek çevresinde ön plana çıkar. İlgili bilim dalmm giderek
daha çok sayıda ileri gelen üyesi, aykırılığa giderek daha çok zaman ye çaba
sarf etmeye başlar. Bu tür aykırılıklar genellikle çözüme ulaşmakla beraber,
direnç gösterdikleri durumlarda bilim adamları bu çözümün bulunmasını ilgi
dallanmn en önemli konusu olarak kabul ederler. Onlar için artık bu bilim dalmm eskisi gibi olmasma olanak yoktur. Bu farklı görünüşün bir nedeni bilimsel dikkatin yeni bir noktada düğümlenmesidir. Ancak, değişikliğin çok daha
Önemli bir kaynağı, dikkatlerin bir sorunda toplanması sonucu ortaya çıkan
sayısız çözüm parçalarının çok farklı yapılara sahip olabilmeleridir. Direnç
gösteren soruna yapılan ilk müdahaleler henüz paradigma kurallarmı yakmdan takip eden çabalardır. Fakat direnç devam ettikçe, müdahalelerin giderek
daha büyük bir ksm m da paradigma irili ufaklı değişikliklere uğratılm Bunlardan hiçbiri bir diğerine benzemediği gibi her biri ancak kısmeıı başarıya ula-
(4) Sesin hızı için bkz. T.S. Kuhn, “The Caloric Theory of Adiabatic Compression” Isis dergisi,
44, 1958, s. 136-137. Merkür gezegeninin güneşe yakın yörünge noktasinın sürekli kayışı
konusunda bkz. E.T. Whittaker, A. History of the Theories of Aether and Electricit, (Eter ve Elektrik Kuramlarının Bir Tarihçesi) Londra, Bölüm II, s, 151, 179.
110
du. (4) Bundan her iki çelişkinin de bunalımlabaşlayan rahatsızlığı yarata¬
cak kadar temel düzeyde görülmedikleri sonucunu çıkarabiliriz. Karşı-ornekler oldukları saptanarak ileriki çalışmalar içinbir kenara konmaları ye¬
terliydi.
Demek ki, aykırılığın bunalımayol açması içinsalt aykırılık olması yet¬
miyor. Paradigma ile doğa arasındaki uyumda belli zorluklar daima söz ko¬
nusudur ve bunlarınçoğu genellikle önceden kestirilemeyen süreçler saye¬
sinde zamanla düzeltilir. Farkınavardığı her aykırılığı incelemeye kalkan bi¬
lim adamı asıl önemli işlerini bitirmeye vakit bulamaz. Dolayısıyla bir aykı¬
rılığınne zaman toplu dikkate değer hale geldiğini sormamız gerekir ve bu
sorunun da herhalde tam anlamıyla genel bir yanıtı yoktur. Şimdiye kadar in¬
celediğimiz örnekler nitelikçeuygun olmakla beraber yeterince kural belirle¬
yici değiller. Bazen bir aykırılık paradigmanın belirlenmiş temel genelleme¬
lerini açıkça sorgulayabilir, eter sürüklenmesi sorununun Maxwell’inkura¬
mını benimseyenler açısından anlamı buydu. Yahut, Kopernik devriminde ol¬
duğu gibi, görünürde temel sorunlara dokunmayan bir aykırılık,, sırf pratikte
engellediği bazı uygulamalar büyük önem taşıdığı içinbunalıma yol açabilir,
ki bu örnekte söz konusu olan uygulamalar takvim yapımı ve astroloji ile il¬
giliydi. Veya, 18. yüzyıl kimyasında olduğu gibi, olağan biliminkendi geliş¬
mesi, önceden yalnızca küçük bir aksaklık sayılan aykırılıkları birden buna¬
lım başlangıcına dönüştürebilir: ağırlık ilişkileri sorunu ancak atmosfer kim¬
yasında kullanılan tekniklerin evriminden sonra farklı bir konuma ulaşmıştı.
Aykırılıkları özellikle acil duruma getiren başka koşulların da olduğu rahat¬
lıkla varsayılabilir ve normalde bunlardan bir kaçınınbir araya gelmesi söz
konusudur. Daha önce de işaret ettiğimiz gibi, Koperiıik’inkarşılaştığı buna¬
lımınkaynaklarından biri de, astronomların Ptoleme sisteminin şurasında bu¬
rasında kalmış çelişkileri yok etmek içinuğraş verdikleri sürenin bu denli
uzamış olmasıydı.
Buve bunungibi nedenler yüzünden üzerinde çalışılan aykırılık olağan bi¬
limin sıradan bulmacalarından daha ciddi bir hal almaya başladığı zaman bu¬
nalımave olağanüstü bilime geçiş de başlamış demektir. Budurumda aykırıl¬
ığınkendisi de meslek çevresinde ön plana çıkar. İlgilibilim dalının giderek
daha çok sayıda ileri gelen üyesi, aykırılığa giderek daha çok zaman ve çaba
sarf etmeye başlar. Bu tür aykırılıklar genellikle çözüme ulaşmakla beraber,
direnç gösterdikleri durumlarda bilim adamları buçözümün bulunmasını ilgi
dallarının en önemli konusu olarak kabul ederler. Onlar içinartık bu bilim da¬
lınıneskisi gibi olmasına olanak yoktur. Bufarklı görünüşünbir nedeni bilim¬
sel dikkatin yeııi bir noktada düğümlenmesidir. Ancak, değişikliğin çok daha
önemli bir kaynağı, dikkatlerin bir sorunda toplanması sonucu ortaya çıkan
sayısız çözüm parçalarının çok farklı yapılara sahip olabilmeleridir. Direnç
gösteren soruna yapılan ilk müdahaleler henüz paradigma kurallarını yakın¬
dan takip eden çabalardır. Fakat direnç devam ettikçe, müdahalelerin giderek
daha büyük bir kısmındaparadigmairiliufaklıdeğişikliklere uğratılır. Bunlar¬
dan hiçbiri bir diğerine benzemediği gibi her biri ancak kısmenbaşarıyaula-
(4) Sesin hızı için bkz. T.S. Kuhn, “The Caloric Theory of Adiabatic Compression” Isis dergisi,
44, 1958, s. 136-137. Merkür gezegeninin güneşe yakın yörünge noktasının sürekli kayışı
konusunda bkz. E.T. Whittaker, A. History of the Theories of Aether and Electricit, (Eter ve Elek¬
trik Kuramlarının Bir Tarihçesi) Londra, Bölüm II, s. 151, 179.
110
şabilir, ama bütün topluluk tarafmdan paradigma olarak kabul edilecek çapta
bir başan genellikle elde edilmez. Bilim çevresi de zaten birbirinden çok farklı bu değişiklikleri rastgele, ayaküstü uyarlamalar olarak nitelemeye başlar ve
bunlarm çoğalmasıyla birlikte olağan bilimin temel kuralları giderek belirsizleşir. Ortada hâlâ bir paradigma olmasma karşın, çok az kimse bunun gerçek
niteliği hakkmda fikir birliğine vEnacak durumdadır. Daha önce çözümlenen
sorunlara bulunmuş yerleşik çözümlere bile artık kuşkuyla bakılır.
Çok ciddi hale geldiği zamanlar bu durumun bilim adamlan da farkma varır. Kopemik kendi zamanmdaki astronomlann yaptıkları çalışmaiarm “m evsimli yılm değişmeyen uzunluğunu dahi açıklayamayacak ya da gözlemleyemeyecek kadar tutarsız” olduğundan şikâyet ediyor ve şöyle devam ediyordu:
“Bunlarm durumu, çizeceği el, ayak, kafa ve diğer uzuv görüntülerini değişik
modellerden alan bir ressamınkme benziyor. Her parça mükemmel çizildiği
halde tek bir beden oluşturamamakta ve parçalar hiçbir şekilde birbirine uymadığı için elde edilen sonuç da bir insan değil ancak bir canavar olabilir.” (5)
Devir icabı bu kadar süslü bir dil kullanamayan Einstein ise şunları yazmakla’
yetinmişti: “Sanki toprak altımızdan çekilivermişcesine, görünürde üzerine bir
şeyler kurabileceğimiz hiç sağlam temel kalmamış gibiydi.” (6) Heisenberg’in
matriks mekaniği üzerine bir bildiri yaymlamasıyla yeni kuantum kuramma
giden yol açılmadan önce de W olfgang Pauli bir dostuna yazdığı mektupta
şöyle diyordu: “Şu sıra fizik gene korkunç bir karmaşa içinde. Her ne hal ise,
bu durum benim için çok zor. Bazen keşke bir film oyuncusu ya da öyle bir
şey olsaydım da fizik nedir hiç bilmeseydim diyorum”. Bu tanıklığm ne kadar
ilginç olduğunu aynı adamm bundan beş ay sonra yazdıklarına baktığımızda
anlıyoruz: “Heisenberg’in geliştirdiği mekanik türü bana yeniden umut ve yaşama zevki verdi. Bilmece tabii ki henüz çözümlenmiş değil fakat ilerlemenin
tekrar mümkün olduğuna artık inanıyorum.”(7)
Çöküşün bu kadar açıkça tanmdığı durumlar asimda son derece seyrektir,
ama bunalımın etkilerini hissetm ek için onun tam bilincine varmış olmak
gerekmez. Bu etkiler hakkmda ne söyleyebiliriz? İlk bcikışta yalnız iki tanesi gerçekten evrensel gibi görünüyor. Birincisi, bütün bunalımlar paradigmanm belirsizleşmesi ve bunun ardmdan olağan bilim kurallarmm gevşemesi ile
başlar. Bu bakımdan bunalım döneminde yapılan araştırma, paradigma-öncesi devirdeki araştırmaya çok benzer; aradaki tek fark bunalım dönemindeki
uygulam a değişikliklerinin hem daha az hem de daha belirgin olmasıdır.
İkinci olarak da, bütün bunalımlar sayacağımız üç şekilden biriyle son bulur.
B azen olağan bilim , varolan paradigm anın sonu geldiğine dair duyulan
umutsuzluğa karşm, bunalım yaratan sorunu çözümlemek için gerekli esnekliği göstermeyi başarır. Başka tür koşullarda ise, bunalımı çıkaran sorun son
(5) Bu alıntı için bkz. T.S. Kuhn, The Copernican Revolution (Kopernik devrimi) Cambridge,
Mass. 1957, s. 138.
(6) Alberl Einstein, “Autobigraphicai Note” (Otobiyografik ilave) Albert Einstein: Philosopher-Sci-.
entIstiM bert Einstein: Filozof Bilim adamı) adlı kitapta, der, P.A. Schilpp, Evanston Illinois,
1949,3.45.
(7) Ralp Kronig, “The Turning Point” (Dönüm Noktası) Theoreticai Physics in the Twentieth Century. A Memoriai Volüme to Wolfgang Pâuli (Yirminci Asırda KuramsâiFizik: VVolfgang Pauli’nin
Anısına Armağan) adlı kitapta, der. M. Fierz ve V.F. Weisskopf, New York, 1960, s. 22; 25-26.
Bu makalenin büyük kısmı 1925’ten hemen önceki yıllarda kuantum mekaniğinde başgösteren
bunalımı anlatmaktadır.
111
şabilir, ama bütün topluluk tarafından paradigma olarak kabul edilecek çapta
bir başarı genellikle elde edilmez. Bilim çevresi de zaten birbirindençok fark¬
lıbudeğişiklikleri rastgele, ayaküstü uyarlamalar olarak nitelemeye başlar ve
bunların çoğalmasıyla birlikte olağan bilimintemel kuralları giderek belirsizleşir. Ortada hâlâ bir paradigma olmasına karşın, çok az kimse bunun gerçek
niteliği hakkında fikir birliğinevaracak durumdadır. Daha önce çözümlenen
sorunlara bulunmuş yerleşik çözümlere bileartık kuşkuyla bakılır.
Çok ciddi hale geldiği zamanlar budurumun bilim adamları da farkına va¬
rır. Kopemik kendi zamanındaki astronomların yaptıkları çalışmaların “mev¬
simli yılındeğişmeyen uzunluğunu dahi açıklayamayacak ya da gözlemleyemeyecek kadar tutarsız” olduğundan şikâyet ediyor ve şöyle devam ediyordu:
“Bunların durumu, çizeceği el, ayak, kafa ve diğer uzuv görüntülerini değişik
modellerden alan bir ressamınkine benziyor. Her parça mükemmel çizildiği
halde tek bir beden oluşturamamakta ve parçalar hiçbir şekilde birbirine uy¬
madığıiçineldeedilen sonuç da bir insandeğil ancak bir canavar olabilir.” (5)
Devir icabı bukadar süslü bir dil kullanamayan Einsteinise şunları yazmakla
yetinmişti: “Sanki toprak altımızdançekilivermişcesine, görünürdeüzerine bir
şeyler kurabileceğimiz hiç sağlam temel kalmamış gibiydi.” (6) Heisenberg’in
matriks mekaniği üzerine bir bildiri yayınlamasıyla yeni kuantum kuramına
giden yol açılmadan önce de Wolfgang Pauli bir dostuna yazdığı mektupta
şöyle diyordu: “Şu sıra fizik gene korkunç bir karmaşa içinde. Her nehal ise,
bu durum benim içinçok zor. Bazenkeşke bir film oyuncusu ya da öyle bir
şey olsaydım da fizik nedir hiç bilmeseydim diyorum”. Butanıklığınnekadar
ilginç olduğunu aynı adamın bundan beş ay sonra yazdıklarına baktığımızda
anlıyoruz: “Heisenberg’in geliştirdiği mekanik türü bana yeniden umut ve ya¬
şama zevki verdi. Bilmecetabii kihenüz çözümlenmiş değil fakat ilerlemenin
tekrar mümkünolduğuna artık inanıyorum.”(7)
Çöküşün bu kadar açıkça tanındığı durumlar aslmda son derece seyrektir,
ama bunalımın etkilerini hissetmek içinonun tam bilincine varmış olmak
gerekmez. Buetkiler hakkında ne söyleyebiliriz? İlk bakışta yalnız İkitane¬
si gerçekten evrensel gibi görünüyor. Birincisi, bütünbunalımlar paradigma¬
nınbelirsizleşmesi ve bunun ardındanolağan bilim kurallarınıngevşemesi ile
başlar. Bubakımdan bunalım döneminde yapılan araştırma, paradigma-öncesi devirdeki araştırmaya çok benzer; aradaki tek fark bunalım dönemindeki
uygulama değişikliklerinin hem daha az hem de daha belirgin olmasıdır.
İkinci olarak da, bütün bunalımlar sayacağımız üç şekilden biriyleson bulur.
Bazenolağan bilim, varolan paradigmanın sonu geldiğine dair duyulan
umutsuzluğa karşın, bunalım yaratan sorunu çözümlemek içingerekli esnek¬
liği göstermeyi başarır. Başka tür koşullarda ise, bunalımıçıkaran sorun son
(5) Bu alıntı için bkz. T.S. Kuhn, The Copernican Revolution (Kopernik devrimi) Cambridge,
Mass. 1957, s. 138.
(6) Albert Einstein, “Autobigraphical Note” (Otobiyografik ilave) Albert Einstein: Philosopher-Sci¬
entist (Albert Einstein: Filozof Bilim adamı) adlı kitapta, der. P.A. Schilpp, Evanston Illinois,
1949, s. 45.
(7) Ralp Kronig, “The Turning Point” (Dönüm Noktası) Theoretical Physics in the Twentieth Cen¬
tury. A Memorial Volume to Wolfgang Pauli(Yirminci Asırda Kuramsal Fizik: Wolfgang Pauli’nin
Anısına Armağan) adlı kitapta, der. M. Fierz ve V.F. Weisskopf, New York, 1960, s. 22; 25-26.
Bu makalenin büyük kısmı 1925’ten hemen önceki yıllarda kuantum mekaniğinde başgösteren
bunalımı anlatmaktadır.
111
derece köktenci yeni yaklaşımlara bile direnç göstermekte devam eder. O zaman bilim adamlan ilgi dallarmm o anki durumunda hiçbir çözüm bulunamayacağı sonucuna varabilirler. Böylehkle sorun adeta ‘dosyalanarak’ daha gelişmiş araçlara sahip olacak ileriki kuşaklar için bir kenara bırakılır. Yahut,
üçüncü bir şık olarak, ki bu bizi en çok ilgilendirecek olanı, bunalım yeni bir
paradigma adaymm ortaya çıkması ve bunun kabulüne ilişkin son bir mücadele ile sona erer. Bu sonuncu bitiş tarzını ileriki bölümlerde uzun uzun ele
alacağız, fakat bunalım durumunun anatomisi ve evrimi hakkmdaki gözlemlerimizi tamamlamak açısından daha sonra söyleyeceklerimizi şimdiden biraz öngörmemiz gerekiyor.
Bunalım daki paradigmadan ayrılarak yeni bir olağan bilim geleneğini
üretecek olan bir başka paradigmaya geçiş, birikime dayalı bir süreç olmaktan çok uzaktır, yani önceki paradigmanm geliştirilmesi ile yapılacak bir iş
değildir. Tersine, bilim dalının farklı temellerden başlayarak yeniden kurulması söz konusudur. Bu yeniden kuruluş bilim dalının en önemli kuramsal
genellemeleri ile birlikte paradigma yöntemleri ve uygulamalannın da birçoğunu değiştirir. Geçiş dönemi sırasmda eski ve yeni paradigmalann çözebileceği sorunlar arasmda hiçbir zaman bütünü kapsamayan fakat oldukça büyük
çapta bir çakışma görülür. Ancak, çözüm tarzlarında son derece belirleyici
farklar vardır. Geçiş tamamlandıktan sonra ise meslek çevresinde söz konusu
bilgi dalma bütün yöntem ve amaçlarıyla birlikte yepyeni bir açıdan bakılır.
Bilimin paradigma değişikliğiyle yeniden yönlendirilişinin klasik bir örneği^
ni inceleyen keskin görüşlü bir tarihçi bir yazısmda bu geçiş sürecini “sopanm öbür ucundan tutmak” şeklinde betimlemiş. Bu öyle bir süreçtir ki, “eskisinin aynı olan bir veri topluluğunu ele almakla beraber, onların aralarmda
çok farklı ilişkiler kurar, yeni bir sisteme yerleştirir ve hepsini yepyeni bir
çerçeveye oturtur.” (8) Bilimsel ilerlemenin bu yönüne dikkat etmiş olan başka yazarlar da, görsel alandaki geştalt (kalıp) değişimiyle benzerliğini vurgulamışlardır (*): kağıt üzerinde ilkönce kuş olarak görülen mürekkep şekiller
şimdi de bir geyik olarak görülür, ya da tam tersi olur. (9) Ancak kurulan bu
koşutluk yanıltıcı olabilir. Bilim adamları bir nesneyi başka bir nesne olarak
görmezler. Onlarm yaptığı sadece görmektir. Daha önce, Priestiy’nin oksijeni
flojistondan annmış hava olarak gördüğü düşüncesinin yarattığı bazı sorunları ele almıştık. Buna ilaveten, bilim adamı geştalt görüşündeki öznenin sahip
olduğu, değişik görme tarzları arasmda gidip gelme özgürlüğüne sahip değildir. Bununla birlikte, bugün herkesçe bilinen bir konu olduğu için geştalt yani algılama kalıplanndaki değişim örneği, büyük çapta bir paradigma değişikliğinde meydana gelen süreci anlamakta başlangıç için yararlı olabilir.
Değindiğimiz bu öngörüş bunalımı yeni kuramlarm ortaya çıkması için
uygun bir hazırlık devresi olarak tanunamıza yardımcı olabilir, özellikle daha
önce meydana çıkışı bağlamında aynı sürecin küçük çapta bir örneğini gör­
(8) Herbert Butterfield, The Origins ot Modern Science. 1300-1800 (Çağdaş Bilimin Kaynakları,
1300-1800) Londra, 1949, s. 1-7.
(*) Görsel kalıp: görsel (vizüel) geştalt. Geştalt: öncülüğünü Alman bilimcilerinin yaptığı ve insan
duyuları ile bunların bilişsel örgütlenişi arasında parça parça değil, bütünsel bir ilişki olduğu ve
bu bütünün sağladığı zihinsel kalıplar (şekiller) sayesinde dünyanın algılandığını ileri süren bir
psikoloji okulu.
(9) Hanson, a.g.e., I. Bölüm.
112
derece köktenci yeni yaklaşımlara biledirenç göstermekte devam eder. O za¬
man bilim adamları ilgi dallarının o anki durumunda hiçbir çözüm bulunama¬
yacağı sonucuna varabilirler. Böylelikle sorun adeta ‘dosyalanarak’ daha ge¬
lişmiş araçlara sahip olacak ileriki kuşaklar içinbir kenara bırakılır. Yahut,
üçüncü bir şık olarak, ki bubizi en çok ilgilendirecek olanı, bunalım yeni bir
paradigma adaymm ortaya çıkması ve bunun kabulüne ilişkin son bir müca¬
dele ile sona erer. Bu sonuncu bitiş tarzını ileriki bölümlerde uzun uzun ele
alacağız, fakat bunalım durumunun anatomisi ve evrimi hakkındaki gözlem¬
lerimizi tamamlamak açısından daha sonra söyleyeceklerimizi şimdiden bi¬
raz öngörmemiz gerekiyor.
Bunalımdaki paradigmadan ayrılarak yeni bir olağan bilim geleneğini
üretecek olan bir başka paradigmaya geçiş, birikimedayalı bir süreç olmak¬
tan çok uzaktır, yani önceki paradigmanın geliştirilmesi ile yapılacak bir iş
değildir. Tersine, bilim dalının farklıtemellerden başlayarak yeniden kurul¬
ması söz konusudur. Bu yeniden kuruluş bilim dalının en önemli kuramsal
genellemeleri ile birlikte paradigma yöntemleri ve uygulamalarının da birço¬
ğunu değiştirir. Geçiş dönemi sırasmda eski ve yeni paradigmalarınçözebile¬
ceği sorunlar arasında hiçbir zaman bütünü kapsamayan fakat oldukça büyük
çapta bir çakışma görülür. Ancak, çözüm tarzlarında son derece belirleyici
farklar vardır. Geçiş tamamlandıktan sonra ise meslek çevresinde söz konusu
bilgi dalına bütün yöntem ve amaçlarıyla birlikte yepyeni bir açıdan bakılır.
Biliminparadigma değişikliğiyle yeniden yönlendirilişinin klasik bir ömeğb
ni inceleyen keskin görüşlü bir tarihçi bir yazısmda bu geçiş sürecini “sopa¬
nınöbür ucundan tutmak” şeklinde betimlemiş. Buöyle bir süreçtir ki,”eski¬
sinin aynı olan bir veri topluluğunu ele almakla beraber, onların aralarmda
çok farklı ilişkiler kurar, yeni bir sisteme yerleştirir ve hepsini yepyeni bir
çerçeveye oturtur.” (8) Bilimsel ilerlemeninbuyönüne dikkat etmiş olan baş¬
ka yazarlar da, görsel alandaki geştalt (kalıp) değişimiyle benzerliğini vurgu¬
lamışlardır (*): kağıt üzerinde ilkönce kuş olarak görülen mürekkep şekiller
şimdi de bir geyik olarak görülür, ya da tam tersi olur. (9) Ancak kurulan bu
koşutluk yanıltıcı olabilir. Bilim adamları bir nesneyi başka bir nesne olarak
görmezler. Onlarınyaptığı sadece görmektir. Dahaönce, Priestly’ninoksijeni
flojistondan annmış havaolarak gördüğü düşüncesinin yarattığı bazı sorunla¬
rıele almıştık. Buna ilaveten, bilim adamı geştalt görüşündeki öznenin sahip
olduğu, değişik görme tarzları arasmda gidip gelme özgürlüğüne sahip değil¬
dir. Bununla birlikte, bugün herkesçe bilinen bir konuolduğu içingeştalt ya¬
ni algılama kalıplarındaki değişim örneği, büyük çapta bir paradigma deği¬
şikliğinde meydana gelen süreci anlamakta başlangıç içinyararlı olabilir.
Değindiğimiz bu öngörüş bunalımı yeni kuramlarm ortaya çıkması için
uygun bir hazırlık devresi olarak tanımamıza yardımcı olabilir, özellikle daha
önce meydana çıkışı bağlamında aynı sürecin küçük çapta bir örneğini gör-
(8) Herbert Butterfield, The Origins of Modern Science. 1300-1800 (Çağdaş Bilimin Kaynakları,
1300-1800) Londra, 1949, s. 1-7.
(*) Görsel kalıp: görsel (vizüel) geştalt. Geştalt: öncülüğünü Alman bilimcilerinin yaptığı ve insan
duyuları ile bunların bilişsel örgütlenişi arasında parça parça değil, bütünsel bir ilişki olduğu ve
bu bütünün sağladığı zihinsel kalıplar (şekiller) sayesinde dünyanın algılandığını ileri süren bir
psikoloji okulu.
(9) Hanson, a.g.e., I. Bölüm.
112
düğüm üz hatırlanırsa. Yeni bir kuramın ortaya çıkışı bilimsel uygulamayı
belli bir gelenekten kopararak farklı kurallarla yürütülen ve kavramlar arasmda farklı ilişkiler gözeten bir dilin kullanıldığı yeni bir gelenek başlattığı için,
yalnızca ilk geleneğin kötü şekilde yoldan çıktığı hissedildiği zaman söz konusu olmaktadır. Ne var ki bu saptamamız bunalım durumunu incelemek için
sadece bir başlangıçtır ve akılda uyandırdığı sorular da bir tarihçiden çok bir
psikoloğun becerilerine gerek duyurmaktadır. Olağanüstü araştırma nasıl bir
olaydır? Aykırılık nasıl kurala uygun hale getirilir? Bilkn adamları temel düzeyde bir şeylerin aksadığından ve eğitimlerinin onları bu düzeyde çare aramaya hazırlamamış olduğundan öte bir şey fark edememelerine karşın nasıl
olur da işlerine devam edebilirler? Bunlar uzun boylu incelenmek isteyen sorulardır ve bu incelem enin de tümüyle tarihsel olmaması gerekir. Bundan
sonra söyleyeceklerimiz de ister istemez önceki görüşlerimize kıyasla daha
çok deneme niteliği taşıyacağmdan, eksikleri de daha fazla olacaktn.
Yeni bir paradigma, hiç değilse ilk oluşum halinde, herhangi bir bunalım
daha gelişmeden ya da kesin olarak tanınmadan çok önce meydana çıkar. Lavoisier’nin çalışmaları bunun iyi bir örneğidir. Mühürlü notu Fransız Akadem isi’ne gönderildiğinde, flojiston kuramındaki ağırlık ilişkileri konusunda
ilk doğru dürüst çalışma yapılı henüz bir yıl bile olmamıştı, üstelik Priestley’nin de atmosfer kimyasmdaki bunalımın tüm kapsammı gözler önüne seren yazılarmı yayınlamasına daha çok zaman vardı. Gene aynı şekilde, Thomas Young’m ışığm dalga kuramı hakkmdaki ilk açıklamaları optik alanmda
gelişmekte plan bunalımın çok erken bir aşamasmda yaymlanmıştı. Bu bunalımın kendi başma dikkat çekebilmesi için Young’m ilİc yayınlarından en az
bir on yıl sonra, uluslararası bir bilimsel skandal haline gelmesini beklemek
gerekecekti. Bu gibi örneklerde söylenebilecek tek şey, paradigmadaki en
ufak bir çöküşün ve olağan bilime sağladığı kurallarda en ilk bulanıklaşmanm bile, birisinin çıkıp bilgi dalına yepyeni bir gözle bakması için yeterli olduğudur. Güçlüğün ilk belirtileri ile elverişli bir almaşığın görülmesi arasmda cereyan edenlerin bilince çok az ölçüde yansımış olması akla daha yatkındır.
Ancak, başka tür örneklerde -sözgelişi Kopemik, Einstein ve çağdaş nükleer kavram örneklerinde- çöküşün ilk kez farkına varılmasıyla, yeni paradigmanm meydana çıkması arasmda oldukça uzun bir süre geçmiştir. Bu sürenin uzunluğu tarihçiye olağanüstü bilimin nitelikleri hakkmda bir İki ipucu
elde etme fırsatı sağlar. Kuramda gerçekten temel sayılabilecek bir ayknılıkla karşılaştığında bilim adammm ilk tepkisi bu aykırılığı tek başma ele almaya çalışmak ve ona belli bir yapı kazandnmaktır. Artık doğm olamayacaklarmı anlamasma karşm, olağan bilimin kurallarını her zamankinden daha fazla
zorlayarak güçlüğün çıktığı alanda nerelerde ve hangi noktaya kadar kullanılabileceklerini görmeye çalışır. Aym zamanda çöküşü daha da büyütmenin,
daha da çarpıcı hale getirmenin yollarını arar. Bundaki amacı aykırılıktan,
daha önce yapılıp, sonuçlarının önceden bilindiği sanılan deneylerde olduğundan çok daha fazla şey öğrenmektir. Bu çabayı gösteren bilim adamı, kafamıza yerleşmiş olan bilim adamı imgesine, bilimin paradigma sonrası gelişme aşamalarının hiçbirinde olmadığı kadar benzerlik gösterir. Her şeyden
önce, rastgele arayış içinde olan bir insan görünümündedir. Sırf ne olacağını
113
düğümüz hatırlanırsa. Yeni bir kuramın ortaya çıkışı bilimsel uygulamayı
belli bir gelenekten kopararak farklı kurallarla yürütülen ve kavramlar arasın¬
da farklı ilişkiler gözeten bir dilin kullanıldığı yeni bir gelenek başlattığı için,
yalnızca ilk geleneğin kötü şekilde yoldan çıktığı hissedildiği zaman söz ko¬
nusu olmaktadır. Ne var ki bu saptamamız bunalım durumunu incelemek için
sadece bir başlangıçtır ve akılda uyandırdığı sorular da bir tarihçiden çok bir
psikoloğun becerilerine gerek duyurmaktadır. Olağanüstü araştırma nasıl bir
olaydır? Aykırılık nasıl kurala uygun hale getirilir? Bilim adamları temel dü¬
zeyde bir şeylerin aksadığından ve eğitimlerinin onları bu düzeyde çare ara¬
maya hazırlamamış olduğundan öte bir şey fark edememelerine karşın nasıl
olur da işlerine devam edebilirler? Bunlar uzun boylu incelenmek isteyen so¬
rulardır ve bu incelemenin de tümüyle tarihsel olmaması gerekir. Bundan
sonra söyleyeceklerimiz de ister istemez önceki görüşlerimize kıyasla daha
çok deneme niteliği taşıyacağından, eksikleri de daha fazla olacaktır.
Yeni bir paradigma, hiç değilse ilk oluşum halinde, herhangi bir bunalım
daha gelişmeden ya da kesin olarak tanınmadan çok önce meydana çıkar. Lavoisier’nin çalışmaları bunun iyi bir örneğidir. Mühürlü notu Fransız Akade¬
misi’ne gönderildiğinde, flojiston kuramındaki ağırlık ilişkileri konusunda
ilk doğru dürüst çalışma yapılı henüz bir yıl bile olmamıştı, üstelik Priest¬
ley’nin de atmosfer kimyasındaki bunalımın tüm kapsammı gözler önüne se¬
ren yazılarını yayınlamasına daha çok zaman vardı. Gene aynı şekilde, Tho¬
mas Young’m ışığın dalga kuramı hakkındaki ilk açıklamaları optik alanında
geüşmekte olan bunalımın çok erken bir aşamasında yayınlanmıştı. Bu buna¬
lımın kendi başına dikkat çekebilmesi için Young’ın ilk yayınlarından en az
bir on yıl sonra, uluslararası bir bilimsel skandal haline gelmesini beklemek
gerekecekti. Bu gibi örneklerde söylenebilecek tek şey, paradigmadaki en
ufak bir çöküşün ve olağan bilime sağladığı kurallarda en ilk bulanıklaşma¬
nın bile, birisinin çıkıp bilgi dalına yepyeni bir gözle bakması için yeterli ol¬
duğudur. Güçlüğün ilk belirtileri ile elverişli bir almaşığın görülmesi arasın¬
da cereyan edenlerin bilince çok az ölçüde yansımış olması akla daha yatkın¬
dır.
Ancak, başka tür örneklerde -sözgelişi Kopemik, Einstein ve çağdaş nük¬
leer kavram örneklerinde- çöküşün ilk kez farkına varılmasıyla, yeni para¬
digmanın meydana çıkması arasında oldukça uzun bir süre geçmiştir. Bu sü¬
renin uzunluğu tarihçiye olağanüstü bilimin nitelikleri hakkında bir iki ipucu
elde etme fırsatı sağlar. Kuramda gerçekten temel sayılabilecek bir aykırılık¬
la karşılaştığında bilim adamının ilk tepkisi bu aykırılığı tek başına ele alma¬
ya çalışmak ve ona belli bir yapı kazandırmaktır. Artık doğru olamayacakla¬
rını anlamasına karşın, olağan bilimin kurallarını her zamankinden daha fazla
zorlayarak güçlüğün çıktığı alanda nerelerde ve hangi noktaya kadar kullanı¬
labileceklerini görmeye çalışır. Aynı zamanda çöküşü daha da büyütmenin,
daha da çarpıcı hale getirmenin yollarını arar. Bundaki amacı aykırılıktan,
daha önce yapılıp, sonuçlarının önceden bilindiği sanılan deneylerde oldu¬
ğundan çok daha fazla şey öğrenmektir. Bu çabayı gösteren bilim adamı, ka¬
famıza yerleşmiş olan bilim adamı imgesine, bilimin paradigma sonrası ge¬
lişme aşamalarının hiçbirinde olmadığı kadar benzerlik gösterir. Her şeyden
önce, rastgele arayış içinde olan bir insan görünümündedir. Sırf ne olacağını
113
görmek için deney yapar, ne olduğunu kesinlikle tahmin edemeyeceği birtakım etkiler bulmaya çalışır. Bunalım içindeki bilim adamı aynı zamanda, hiçbir deney iyi-kötü bir kuram olmadan tasarlanamayacağı için, kurgıisal bazı
kuramlar üretmeye kalkışır ve bunların başarılı olursa yeni paradigmaya giden yolu açacağmı, başarılı olamazsa da hiçbir zorluk çıkmadan terk edilebileceğini düşünür.
Aykırılığın farkına varıldığı zaman yapılan daha da rastgele nitelikteki
araştırma türünün en klasik örnekleri. Kepler’in Mars gezegeninin hareketlerini açıklamak için sarf ettiği uzun çabalar ve Priestley’nin keşfedilen yeni
gazlarm sayısındaki büyük artışa gösterdiği tepkidir. (10) Fakat daha da canlı
örnekleri bugünün çağdaş araştırmasında nereye kadar zorlanabileceğini görmeyi zorunlu kılan bir bunalım olmasaydı, nötrino’yu bulmak için harcanan
muazzam çabayı nasıl açıklardık? Yahut bu kurallar üstelik belirsiz bir noktada çökmemiş olsalar, doğada simetrinin (bakışımm) korunmadığını (*) savunan radikal (köktenci) hipotez öne sürülebilir yahut denenebilir miydi? Son
on yıl boyunca fizik alanında yapılan araştırmaların çoğu gibi, bu deneyler de
henüz dağınık durumda bulunan bir dizi aykırılığı saptamayı ve nereden kaynaklandıklarım bulmayı amaçlayan çabalardı.
Bu tür olağanüstü araştırma, genellikle olmasa bile sık sık beraberinde bir
başkasını getirir. Öyle sanıyorum ki bilim adamlariözellikle belirgin bunalım
dönemlerinde bilgi dallarındaki düğümleri çözmek için bir araç olarak felsefi
çözümlemeye yönelmişlerdir. Asimda bilim adamı aynı zamanda felsefeci olmak için fazla bir gerek ya da istek duymaz. Hatta olağan bilim genellikle
yaratıcı felsefeyi kendinden uzak tutmaya çalışır ve bunu yapmak için de
kendine göre geçerli nedenleri vardır. Olağan araştırma çalışmaları model
olarak bir paradigma kullanarak yürütülebildiği ölçüde, kuralların ve varsayımların fazla kesinleştirilmelerine gerek yoktur. Hatta Beşinci Bölüm’de de
gördüğümüz gibi, felsefi çözümlemenin aradığı türde eksiksiz bir kurallar
düzisinin, en azından bilim açısından, var olması bile gerekli değildir. Ancak,
böyle söylemekle, varsayım arayışmm (hatta olmayan varsayımları aramanın
dahi) zihnimize egemen olan düşünce geleneklerini zayıflatmak ve yenilerini
hazırlamak için etkili bir yol olduğunu yadsımak istemiyoruz. Gerek 17. yüzyılda Newton fiziğinin, gerek 20. yüzyılda göreliliğin ve kuantum mekaniğinin ortaya çıkışlarım hazırlayıp tamamlayan etkenlerin başmdâ çağdaş araştırma geleneğinin temel bir felsefi çözümlemesi geliyordu ve bu basit bir
(10) Kepler’in Mars gezegeni üzerine yaptığı çalışmalar için bkz. J.L.E. Dreyer, History of
Astronomy from Thales îo Kepler (Thales’den Kepler’e Astronomi Tarihi) 2. basım, New York,
1953, s. 380-393. Zaman zaman rastlanılan yanlışlara karşın, Dreyer’in incelemesi burada gerek
duyulacak malzemeyi gayet iyi vermektedir. Priestley içinse, bkz. kendi eseri, özellikle Experiments and Observations on Different Kinds of Air (Değişik Hava Çeşitleri Üzerine Deneyler ve
Gözlemler) Londra, 1774-1775.
(*) Sparity conservation sözlük anlamı, eşitliğin (benzerliğin) sakinimi. Genel anlamıyla doğanın,
evrende sağ-sol gibi sim etrik ayırımlar arasında ‘tercih’ yapmadığını, yani simetrik eşitliği
koruduğunu gösteren fizik ilkesi. Buna göre aynadaki imgelerde ya da sağı-solu ters gösterilen
filmlerde olanların, evrenin herhangi bir yerinde ilkece pekâlâ gerçek olabileceği kabul edilir.
Doğanın böyle bir eşitliği tercih etmediği yolundaki radikal hipotez, gerçeğin ayha-imgesi gibi
olan karşı-gerçekliğin doğada mümkün olm adığını gösteren bazı deneyler üzerine ileri
sürülmüştür. (Ç.N.)
114
görmek için deney yapar, ne olduğunu kesinlikle tahmin edemeyeceği birta¬
kım etkiler bulmaya çalışır. Bunalım içindeki bilim adamı aynı zamanda, hiç¬
bir deney iyi-kötü bir kuram olmadan tasarlanamayacağı için, kurgıisal bazı
kuramlar üretmeye kalkışır ve bunların başarılı olursa yeni paradigmaya gi¬
den yolu açacağını, başarılı olamazsa da hiçbir zorluk çıkmadan terk edilebi¬
leceğini düşünür.
Aykırılığın farkına varıldığı zaman yapılan daha da rastgele nitelikteki
araştırma türünün en klasik örnekleri, Kepler’in Mars gezegeninin hareketle¬
rini açıklamak için sarf ettiği uzun çabalar ve Priestley’nin keşfedilen yeni
gazlarm sayısındaki büyük artışa gösterdiği tepkidir. (10) Fakat daha da canlı
örnekleri bugünün çağdaş araştırmasında nereye kadar zorlanabileceğini gör¬
meyi zorunlu kılan bir bunalım olmasaydı, nötrino’yu bulmak için harcanan
muazzam çabayı nasıl açıklardık? Yahut bu kurallar üstelik belirsiz bir nokta¬
da çökmemiş olsalar, doğada simetrinin (bakışımın) korunmadığını (*) savu¬
nan radikal (köktenci) hipotez öne sürülebilir yahut denenebilir miydi? Son
on yıl boyunca fizik alanında yapılan araştırmaların çoğu gibi, bu deneyler de
henüz dağınık durumda bulunan bir dizi aykırılığı saptamayı ve nereden kay¬
naklandıklarım bulmayı amaçlayan çabalardı.
Bu tür olağanüstü araştırma, genellikle olmasa bile sık sık beraberinde bir
başkasını getirir. Öyle sanıyorum ki bilim adamları özellikle belirgin bunalım
dönemlerinde bilgi dallarındaki düğümleri çözmek için bir araç olarak felsefi
çözümlemeye yönelmişlerdir. Aslında bilim adamı aynı zamanda felsefeci ol¬
mak için fazla bir gerek ya da istek duymaz. Hatta olağan bilim genellikle
yaratıcı felsefeyi kendinden uzak tutmaya çalışır ve bunu yapmak için de
kendine göre geçerli nedenleri vardır. Olağan araştırma çalışmaları model
olarak bir paradigma kullanarak yürütülebildiği ölçüde, kuralların ve varsa¬
yımların fazla kesinleştirilmelerine gerek yoktur. Hatta Beşinci BÖlüm’de de
gördüğümüz gibi, felsefi çözümlemenin aradığı türde eksiksiz bir kurallar
düzisinin, en azından bilim açısından, var olması bile gerekli değildir. Ancak,
böyle söylemekle, varsayım arayışının (hatta olmayan varsayımları aramanın
dahi) zihnimize egemen olan düşünce geleneklerini zayıflatmak ve yenilerini
hazırlamak için etkili bir yol olduğunu yadsımak istemiyoruz. Gerek 17. yüz¬
yılda Newton fiziğinin, gerek 20. yüzyılda göreliliğin ve kuantum mekaniği¬
nin ortaya çıkışlarım hazırlayıp tamamlayan etkenlerin başında çağdaş araş¬
tırma geleneğinin temel bir felsefi çözümlemesi geliyordu ve bu basit bir
(10) Kepler’in Mars gezegeni üzerine yaptığı çalışmalar için bkz. J.L.E. Dreyer, History of
Astronomy from Thales to Kepler (Thales’den Kepler’e Astronomi Tarihi) 2. basım, New York,
1953, s. 380-393. Zaman zaman rastlanılan yanlışlara karşın, Dreyer’in incelemesi burada gerek
duyulacak malzemeyi gayet iyi vermektedir. Priestley içinse, bkz. kendi eseri, özellikle Experi¬
ments and Observations on Different Kinds of Air (Değişik Hava Çeşitleri Üzerine Deneyler ve
Gözlemler) Londra, 1774-1775.
(*) Sparity conservation sözlük anlamı, eşitliğin (benzerliğin) sakinimi. Genel anlamıyla doğanın,
evrende sağ-sol gibi simetrik ayırımlar arasında ‘tercih’ yapmadığını, yani simetrik eşitliği
koruduğunu gösteren fizik ilkesi. Buna göre aynadaki imgelerde ya da sağı-solu ters gösterilen
filmlerde olanların, evrenin herhangi bir yerinde ilkece pekâlâ gerçek olabileceği kabul edilir.
Doğanın böyle bir eşitliği tercih etmediği yolundaki radikal hipotez, gerçeğin ayha-imgesi gibi
olan karşı-gerçekliğin doğada mümkün olmadığını gösteren bazı deneyler üzerine ileri
sürülmüştür. (Ç.N.)
114
rastlantı da değildi. (11) Aynı şekilde, sözü edilen her iki dönemde düşünce
deneylerinin* araştırmanın ilerlemesinde son derece önemli bir rol oynamış
olmalarınm da rastlantıyla bir ilgisi yoktur. Başka bir yazımda gösterdiğim
gibi, Galileo, Einstein, Bohr ve diğerlerinin eserlerinde büyük bir yer kaplayan analitik düşünce deneylerinin hepsi, tamamen eski paradigmayı yeni bilginin ışığına tutmak ve böylece bunahmm kökünü, laboratuvarda elde edilemeyecek bir açıklıkla ortaya sermek için yapılmış mükemmel birer hesaplamaydı. (12) –
Bütün bu olağanüstü işlemlerin, tek tek ya da topluca mücadeleye sürülmesinin bir sonucu daha olabilir. Bunalım, bilimsel dikkati dar bir güçlük
alanma toplayarak ve bilimsel kafayı da deneysel aykırılıkları iyice tanımaya
hazırlayarak yeni bulgularm çoğalmasına neden olur. Bunalım bilincinin, Lavoisier’nin oksijen araştırm alarını Priestley’ninkilerden nasıl ayırt ettiğini
daha önce gördük. Üstelik oksijen, aykırılığın bilincine varan kimyacıların
Priestley’nin eserinde bulabilecekleri tek yeni gaz türü de değildi. Gene aynı
şekilde, optikteki yeni keşifler de, ışığın dalga kuramının ortaya çıkışından
hemen önce ve bu süreç esnasmda büyük hızla birikmeye başlamıştı. Bunlardan bazıları, yansıtma yoluyla kutuplaştırma gibi, belli bir güçlük alanında
yapılan yoğun çalışmalmın olasılık kazandırdığı rastlantılar sonUcu elde edildi. (Bu buluşun sahibi Malus, Akademi’nin o sıra yarışma konusu yaptığı çifte kırılma (refraksiyon) hakkında çalışmaya başlamak üzereydi ve bu konunun kötü bir durumda olduğu herkesçe bilinm ekteydi.) Diğerleri, örneğin
çember şeklindeki bir toprağın yaptığı gölgenin merkezinde görülen ışık lekesi, yeni hipotezden elde edilen tahminlerde ve bunlarm başarıları hipotezin
ilerideki çalışmalar için bir paradigma haline gelmesini sağladı. Çiziklerin ve
kaim tabakların çıkardığı renkler gibi daha birçok başka buluş da, daha önce
görülüp, birçok kez de söz konusu edilmiş olmalarına karşm, Priestley’nin
oksijeni gibi, daha iyi bilinen olgulara yoruldukları için esas nitelikleri anlaşılamamış olan etkilerdi. (13) Aşağı yukarı 1895’ten itibaren Kuantum mekaniğinin sürekli gelişmesine koşut olarak kendini gösteren birçok buluş için de
aynı şeyler söylenebilir.
Olağanüstü araştırmanm kuşkusuz daha başka belirtileri ve etkileri de olması gerekir, fakat bu alanda sorulması gereken soruları henüz tam anlamıyla
ortaya çıkarabilmiş değiliz. Bu aşamada daha fazlasına belki lüzum da yok­
(11) On yedinci yüzyıl mekaniğinin yanı sıra gelişen karşı-felsefe akımı için bkz. Rene Dugas, La
Mecanigue au XVII e Siecle (17. yüzyılda Mekanik) Neuchatel, 1954, özellikle Bölüm 11. On dokuzun.cu Yüzyıldaki buna benzer bir hadise için bkz. aynı yazarın daha önceki eseri, Histoire de
la Mecanigue (Mekaniğin Tarihi) Neuchatel, 1950, s. 419-443
(*) Gedankenexperiment: fiziksel olarak erişilmesine henüz olanak bulunmayan zaman veya mekân parçaların: soyut olarak zihinde canlandırarak matematiksel olarak yasalarının, koşullarının
belirlenip çözümlenmesine ve daha sonra erişilebilir doğa ile karşılaştırılmasına verilen isim. Doğadan bilgi edinmek için kullanılan bu yöntemi bulan ve adlandıran Einstein’dır. (Ç.tsI.)
(12) T,S. Kuhn “A Function for Thought Experiments” (Düşünce Deneyleri için Bir işlev (Melanges Alexandre Koyre (Alexandre Koyre Üzerine Çeşitlemeler) adlı kitapta,.derleyen R. Taton ve
I.B. Cohen, Poris, 1963. Hermann. ,
(13) Genel olarak optik alanındaki yeni bulgular için bkz. V. Ronchi, Histoire de la lumiere (Işığın
Tarihi) Paris, 1956, bölüm 7. Bu etkilerden birine ilk bulunan açıklama için bkz. J. Priestly, The
History and Present State of Discoveries Reiating to Vision Light and Colours (Görme, Işık ve
Renklere ilişkin Keşiflerin Tarihçesi ve Şimdiki Durumu) Londra, 1772, 498-520.
115
rastlantı da değildi. (11) Aynı şekilde, sözü edilen her iki dönemde düşünce
deneylerinin* araştırmanın ilerlemesinde son derece önemli bir rol oynamış
olmalarının da rastlantıyla bir ilgisi yoktur. Başka bir yazımda gösterdiğim
gibi, Galileo, Einsteiri, Bohr ve diğerlerinin eserlerinde büyük bir yer kapla¬
yan analitik düşünce deneylerinin hepsi, tamamen eski paradigmayı yeni bil¬
ginin ışığına tutmak ve böylece bunalımın kökünü, laboratuvarda elde edile¬
meyecek bir açıklıkla ortaya sermek için yapılmış mükemmel birer hesapla¬
maydı. (12) –
Bütün bu olağanüstü işlemlerin, tek tek ya da topluca mücadeleye sürül¬
mesinin bir sonucu daha olabilir. Bunalım, bilimsel dikkati dar bir güçlük
alanına toplayarak ve bilimsel kafayı da deneysel aykırılıkları iyice tanımaya
hazırlayarak yeni bulguların çoğalmasına neden olur. Bunalım bilincinin, Lavoisier’nin oksijen araştırmalarını Priestley’ninkilerden nasıl ayırt ettiğini
daha önce gördük. Üstelik oksijen, aykırılığın bilincine varan kimyacıların
Priestley’nin eserinde bulabilecekleri tek yeni gaz türü de değildi. Gene aynı
şekilde, optikteki yeni keşifler de, ışığın dalga kuramının ortaya çıkışından
hemen önce ve bu süreç esnasında büyük hızla birikmeye başlamıştı. Bunlar¬
dan bazıları, yansıtma yoluyla kutuplaştırma gibi, belli bir güçlük alanında
yapılan yoğun çalışmaların olasılık kazandırdığırastlantılar sonUcu elde edil¬
di. (Bu buluşun sahibi Malus, Akademi’nin o sıra yarışma konusu yaptığı çif¬
te kırılma (refraksiyon) hakkında çalışmaya başlamak üzereydi ve bu konu¬
nun kötü bir durumda olduğu herkesçe bilinmekteydi.) Diğerleri, örneğin
çember şeklindeki bir toprağın yaptığı gölgenin merkezinde görülen ışık le¬
kesi, yeni hipotezden elde edilen tahminlerde ve bunlarm başarıları hipotezin
ilerideki çalışmalar için bir paradigma haline gelmesini sağladı. Çiziklerin ve
kalın tabakların çıkardığı renkler gibi daha birçok başka buluş da, daha önce
görülüp, birçok kez de söz konusu edilmiş olmalarına karşın, Priestley’nin
oksijeni gibi, daha iyi bilinen olgulara yoruldukları için esas nitelikleri anla¬
şılamamış olan etkilerdi. (13) Aşağı yukarı 1895’ten itibaren Kuantum meka¬
niğinin sürekli gelişmesine koşut olarak kendini gösteren birçok buluş için de
aynı şeyler söylenebilir.
Olağanüstü araştırmanın kuşkusuz daha başka belirtileri ve etkileri de ol¬
ması gerekir, fakat bu alanda sorulması gereken soruları henüz tam anlamıyla
ortaya çıkarabilmiş değiliz. Bu aşamada daha fazlasına belki lüzum da yok¬
tu) On yedinci yüzyıl mekaniğinin yanı sıra gelişen karşı-felsete akımı için bkz. Rene Dugas, La
Mecanique au XVII e Siecle (17. yüzyılda Mekanik) Neuchatel, 1954, özellikle Bölüm 11. On do¬
kuzuncu Yüzyıldaki buna benzer bir hadise için bkz. aynı yazarın daha önceki eseri, Histoire de
la Mecanique (Mekaniğin Tarihi) Neuchatel, 1950, s. 419-443
(*) Gedankenexperiment: fiziksel olarak erişilmesine henüz olanak bulunmayan zaman veya me¬
kân parçalarını soyut olarak zihinde canlandırarak matematiksel olarak yasalarının, koşullarının
belirlenip çözümlenmesine ve daha sonra erişilebilir doğa ile karşılaştırılmasına verilen isim. Do¬
ğadan bilgi edinmek için kullanılan bu yöntemi bulan ve adlandıran Einstein’dır. (Ç.N.)
(12) T.S. Kuhn “A Function for Thought Experiments” (Düşünce Deneyleri için Bir işlev (Melan¬
ges Alexandre Koyre (Alexandre Koyre Üzerine Çeşitlemeler) adlı kitapta,.derleyen R. Taton ve
I.B. Cohen, Poris, 1963. Hermann. ,
(13) Genel olarak optik alanındaki yeni bulgular için bkz. V. Ronchi, Histoire de la lumiere (Işığın
Tarihi) Paris, 1956, bölüm 7. Bu etkilerden birine ilk bulunan açıklama için bkz. J. Priestly, The
History and Present State of Discoveries Relating to Vision Light and Colours (Görme, Işık ve
Renklere ilişkin Keşiflerin Tarihçesi ve Şimdiki Durumu) Londra, 1772, 498-520.
115
tur: Şimdiye kadar söylediklerimiz, ‘bunalımın nasıl aynı zamanda hem alışılmış kalıplan gevşettiğini hem de temel bir paradigma değişikliği için gereken
ilave verileri sağladığını göstermek bakımından yeterli sayılabilir. Bazen yeni paradigmanm alacağı biçim çok önceden, olağan bilimin söz konusu aykırılığa kazandırdığı yapıda kendini belli edebilir. Einstein, klasik mekaniğin
yerine koyacak herhangi bir görüşe sahip olmadan önce bile siyah-cisim radyasyonuna ilişkin bilinen aykırılıklar ile foto-elektrik etkisi ve özgül ısılar sorunu arasındaki ilişkileri görebildiğini yazmıştı. (14) Ancak böyle bir yapınm
önceden bilinçli olarak görülememesi daha sık rastlanan bir durumdur. Bunun yerine, yeni paradigmanın, ya da ileride paradigma olabilecek esaslı bir
ipucunun, genellikle birdenbire, bunalımın içine iyice dalmış olan bir adamın
kafasmda bir gece yarısı ansızm şekillenmesi daha olağandır. Bu son aşamanm yapısı hakkında -yani bireyin, bize şimdi derli toplu görünen verilere daha önce bir düzen vermek için nasıl bir yol bulduğu ya da buluşunun nasıl
farkma vardığı konusunda- burada söyleyebileceğimiz pek bir şey yoktur ve
bu olgu büyük bir olasılıkla hiçbir zaman tamamıyla anlaşılamayacaktır. Yalnız bir tek şeye işaret edebiliriz. Yeni bir paradigmaya yönelik bu temel buluşları yapan kişilerin hemen hemen hepsi de, ya çok genç ya da değişiklik
yaptıkları alana yeni girmiş kişiler olmuştu. (15) Aslında bu noktanın belirtilmesine belki de gerek bile yoktu, çünkü bu adamların, önceki uygulamalar
sonucunda olağan bilimin geleneksel kurallarına fazla bağlanmadıkları için,
bu kurallarm tanımladığı oyunun artık oynanamayacağmı görerek yerlerini
alacak yeni bir dizi kural tasarlamak açısmdan işe zaten ayrıcalıklı başlamış
oldukları besbellidir.
Sonuç olarak, yaşanan yeni paradigmaya geçiş bilimsel bir devrimdir. Sanırım devrim konusuna doğrudan yaklaşabilmek için gereken hazırlığı da
yapmış durumdayız, fakat önce son üç bölümün bu hazırlığı ikmal edişinde
belirsiz kaldığı düşünülebilecek son bir öğeyi ele almalıyız. Aykırılık kavrammm ilk kez ortaya atıldığı VI. Bölüme kadar ‘devrim ’ ve ‘olağanüstü bilim’ terimleri eşdeğerli ya da özdeş görülmüş olabilirler. Daha önemlisi, her
iki terimin de olağan olmayan bilim’den başka bir anlama gelmediği izlenimi
yerleşmiş olabilir, ki bu mantıksal döngünün bazı okurları rahatsız etmiş olmasmı doğal karşılarım. Asimda bu rahatsızlığa tabii ki gerek yoktu çünkü şu
anda bilimsel kuramların da tıpkı buna benzer bir mantıksal döngü taşıdıklarmı görmek üzereyiz. Ancak rahatsız etsin ya da etmesin, bu döngünün artık
ne anlama geldiğini biliyoruz. Denememizin bu ve bundan önceki iki bölümünde olağan-bilimsel faaliyette bir çöküş olduğunu gösterecek bir çok ölçüt
(ya da gösterge) geliştirdik. Bu ölçütlerin, çöküşü bir devrimin izleyip izlemediği konusuna hiçbir bağımlılıkları yoktur: Bilim adamları bir aykırılıkla
(14) Einstein, adı geçen alıntı.
(15) Gençliğin temel bilimsel araştırmadaki rolü hakkında yapılan bu genelleme, klişe sayılacak
kadar bilinen bir konudur. Ayrıca bu hususta izlenimci bir kanıt edinmek için, bilimsel kurama
yapılmış temel katkılarin herhangi bir listesine bir göz atmak yeterlidir. Ancak bu genellemenin
sistematik bir incelemeye fena halde ihtiyacı vardır. Harvey C. Lehman (Age and Achievement –
Çağ ve Başarıları- Prlnceton, 1953) eserinde birçok faydalı veriyi ele almıştır, fakat yaptığı çalış- ,
manın kavramları temelden değiştirmenin söz konusu olduğu katkıları ayrıca ele almak gibi bir
amacı yoktur. Hem de bilimlerde göreli anlamda geç sayılabilecek üretkenliğe koşut olarak
görülen -eğer varsa- özel koşullar hakkında bir soruşturma yapmamıştır.
116
tur: Şimdiye kadar söylediklerimiz, bunalımın nasıl aynı zamanda hem alışıl¬
mış kalıplan gevşettiğini hem de temel bir paradigma değişikliği için gereken
ilave verileri sağladığını göstermek bakımından yeterli sayılabilir. Bazen ye¬
ni paradigmanın alacağı biçim çok önceden, olağan bilimin söz konusu aykı¬
rılığa kazandırdığı yapıda kendini belli edebilir. Einstein, klasik mekaniğin
yerine koyacak herhangi bir görüşe sahip olmadan önce bile siyah-cisim rad¬
yasyonuna ilişkin bilinen aykırılıklar ile foto-elektrik etkisi ve özgül ısılar so¬
runu arasındaki ilişkileri görebildiğini yazmıştı. (14) Ancak böyle bir yapınm
önceden bilinçli olarak görülememesi daha sık rastlanan bir durumdur. Bu¬
nun yerine, yeni paradigmanın, ya da ileride paradigma olabilecek esaslı bir
ipucunun, genellikle birdenbire, bunalımın içine iyice dalmış olan bir adamın
kafasmda bir gece yarısı ansızın şekillenmesi daha olağandır. Bu son aşama¬
nın yapısı hakkında -yani bireyin, bize şimdi derli toplu görünen verilere da¬
ha önce bir düzen vermek için nasıl bir yol bulduğu ya da buluşunun nasıl
farkına vardığı konusunda- burada söyleyebileceğimiz pek bir şey yoktur ve
bu olgu büyük bir olasılıkla hiçbir zaman tamamıyla anlaşılmayacaktır. Yal¬
nız bir tek şeye işaret edebiliriz. Yeni bir paradigmaya yönelik bu temel bu¬
luşları yapan kişilerin hemen hemen hepsi de, ya çok genç ya da değişiklik
yaptıkları alana yeni girmiş kişiler olmuştu. (15) Aslında bu noktanın belirtil¬
mesine belki de gerek bile yoktu, çünkü bu adamların, önceki uygulamalar
sonucunda olağan bilimin geleneksel kurallarına fazla bağlanmadıkları için,
bu kuralların tanımladığı oyünun artık oynanamayacağını görerek yerlerini
alacak yeni bir dizi kural tasarlamak açısından işe zaten ayrıcalıklı başlamış
oldukları besbellidir.
Sonuç olarak, yaşanan yeni paradigmaya geçiş bilimsel bir devrimdir. Sa¬
nırım devrim konusuna doğrudan yaklaşabilmek için gereken hazırlığı da
yapmış durumdayız, fakat önce son üç bölümün bu hazırlığı ikmal edişinde
belirsiz kaldığı düşünülebilecek son bir öğeyi ele almalıyız. Aykırılık kavra¬
mının ilk kez ortaya atıldığı VI. Bölüme kadar ‘devrim’ ve ‘olağanüstü bi¬
lim’ terimleri eşdeğerli ya da özdeş görülmüş olabilirler. Daha önemlisi, her
iki terimin de olağan olmayan bilim’den başka bir anlama gelmediği izlenimi
yerleşmiş olabilir, ki bu mantıksal döngünün bazı okurları rahatsız etmiş ol¬
masını doğal karşılarım. Aslmda bu rahatsızlığa tabii kigerek yoktu çünkü şu
anda bilimsel kuramların da tıpkı buna benzer bir mantıksal döngü taşıdıkla¬
rını görmek üzereyiz. Ancak rahatsız etsin ya da etmesin, bu döngünün artık
ne anlama geldiğini biliyoruz. Denememizin bu ve bundan önceki iki bölü¬
münde olağan-bilimsel faaliyette bir çöküş olduğunu gösterecek bir çok ölçüt
(ya da gösterge) geliştirdik. Bu ölçütlerin, çöküşü bir devrimin izleyip izle¬
mediği konusuna hiçbir bağımlılıkları yoktur; Bilim adamları bir aykırılıkla
(14) Einstein, adı geçen alıntı.
(15) Gençliğin temel bilimsel araştırmadaki rolü hakkında yapılan bu genelleme, klişe sayılacak
kadar bilinen bir konudur. Ayrıca bu hususta izlenimci bir kanıt edinmek için, bilimsel kurama
yapılmış temel katkıların herhangi bir listesine bir göz atmak yeterlidir. Ancak bu genellemenin
sistematik bir incelemeye fena halde ihtiyacı vardır. Harvey C. Lehman (Age and Achievement –
Çağ ve Başarıları- Princeton, 1953) eserinde birçok faydalı veriyi ele almıştır, fakat yaptığı çalış¬
manın kavramları temelden değiştirmenin söz konusu olduğu katkıları ayrıca ele almak gibi bir
amacı yoktur. Hem de bilimlerde göreli anlamda geç sayılabilecek üretkenliğe koşut olarak
görülen -eğer varsa- özel koşullar hakkında bir soruşturma yapmamıştır.
116
veya bunalımla karşılaştıkları zaman varolan paradigmalara karşı farklı bir
tutum takınırlar ve araştırmalarının yapısı da buna göre değişir. Rakip paradigma uyarlamalarmm çoğalması, ne olursa olsun bir çare bulma isteği, hoşnutsuzluğun belirgin olarak dışa vumiması, felsefede çözüm aramak ya da temel ilkeleri tartışmak, bütün bunlar olağan araştırmadan, olağanüstü araştırmaya geçişin belirtileridir. Olağan bilim kavramı da, devrimlerden çok belirtilerin varhğma dayalıdır.
117
veya bunalımla karşılaştıkları zaman varolan paradigmalara karşı farklı bir
tutum takınırlar ve araştırmalarının yapısı da buna göre değişir. Rakip para¬
digma uyarlamalarının çoğalması, ne olursa olsun bir çare bulma isteği, hoş¬
nutsuzluğun belirgin olarak dışa vurulması, felsefede çözüm aramak ya da te¬
mel ilkeleri tartışmak, bütün bunlar olağan araştırmadan, olağanüstü araştır¬
maya geçişin belirtileridir. Olağan bilim kavramı da, devrimlerden çok belir¬
tilerin varlığına dayalıdır.
117
IX. BİLİMSEL DEVRİMLERİN DOĞASI VE
ZORUNLULUĞU
Bu düşüncelerle nihayet denememizin başlığını oluşturaıı konuyu doğrudan ele alabilecek duruma gelmiş bulunuyoruz. Bilimsel devrim nedir ve bilimsel gelişmede nasıl bir işlevi vardır? Bu soruların yanıtlarını önceki bölümlerde büyük ölçüde öngörmüştük. Özellikle son tartışm a konum uzun
açıkça gösterdiği gibi, bu denemede bilimsel devrimler! birikimci olmayan
ama gelişimci bir sürecin parçaları olarak kabul ediyoruz ve bizce en önemli
özellikleri de eski bir paradigmanın yerini, onunla bağdaşamayan bir yenisinin tamamıyla ya da kısmen almasıdır. Ancak, bu konuda söylenecek daha
çok şey vardır ve bunları açmaya bir soru ile başlayabiliriz: paradigma değiştirmek neden devrim sayılsın? Siyasi gelişme ile bilimsel gelişme arasında
çok geniş ve temel farklar olduğuna göre, her ikisinde devrim ler gören bir
benzetmeyi nasıl bir koşutlukla temellendirebiliriz?
Bu koşutluğun hiç değilse bir yönü şimdiye kadar açığa çıkmış olsa gerektir: siyasi devrimler! başlatan etken, varolan kuramların, bir ölçüde zaten
kendi eserleri olan ortamın sorunları karşısında giderek yetersiz kaldıklarmın
artan ölçüde hissedilir hale gelmesidir ve bu çoğunlukla siyasanın bir kesimine kısıtlı kalan bir bilinçtir. Bilimsel devrimler de, buna çok benzer bir şekilde, yani, eldeki paradigmanm araştırmayı zaten kendisinin odaklamış olduğu
bir doğa parçasmı incelemek için gerekli işlevi artık yapamadığının artan ölçüde hissedilmesiyle başlar ve bu teşhis, gene, bilimsel camianm belli bir kesimine sınırlı kalır. Gerek siyasi gerek bilimsel gelişmede devrimin önkoşulu,
düzenin bunalıma varan ölçüde işlerliğini yitirdiğini haber veren belirtilerin
algılanmasıdır. Hatta, teşbihi biraz zorlamasına karşın daha da ileri giderek
diyebiliriz ki söz konusu koşutluk, Copernicus ya da Lavoisier’nin önayak
oldukları türde büyük paradigma değişiklikleri için olduğu kadar, oksijen veya X-ışm ları gibi yeni görüngü çeşitlerine ilişkin çok daha ufak yenilikler
için de geçerlidir. Beşinci bölümün sonunda da belirttiğimiz gibi, bilimsel
devrimler yalnızca kullandıkları paradigma bu yolla etkilenmiş olan kişiler
açısmdan gerçek anlamda devrim sayılırlar. Bunun dışında kalanlar için bu
olaylar tıpkı 20. Yüzyıl başlarındaki Balkan ayaklanmaları gibi, yalnızca gelişme sürecinin olağan birer parçasıdır. Örneğin gökbilimciler için X-ışmları
bilgiye yapılan basit b a katkıdan ibaretti, çünkü onlarm paradigması bu yeni
ışının varlığından etkilenmiyordu. Ama Kelvin, Crookes ve Roentgen gibi,
118
IX.BİLİMSEL DEVRİMLERİNDOĞASIVE
ZORUNLULUĞU
Bu düşüncelerle nihayet denememizin başlığını oluşturap konuyu doğru¬
dan ele alabilecek duruma gelmiş bulunuyoruz. Bilimsel devrim nedir ve bi¬
limsel gelişmede nasıl bir işlevi vardır? Bu soruların yanıtlarını önceki bö¬
lümlerde büyük ölçüde öngörmüştük. Özellikle son tartışma konumuzun
açıkça gösterdiği gibi, bu denemede bilimsel devrimleri birikimci olmayan
ama gelişimci bir sürecin parçaları olarak kabul ediyoruz ve bizce en önemli
özellikleri de eski bir paradigmanın yerini, onunla bağdaşamayan bir yenisi¬
nin tamamıyla ya da kısmen almasıdır. Ancak, bu konuda söylenecek daha
çok şey vardır ve bunları açmaya bir soru ile başlayabiliriz: paradigma değiş¬
tirmek neden devrim sayılsın? Siyasi gelişme ile bilimsel gelişme arasında
çok geniş ve temel farklar olduğuna göre, her ikisinde devrimler gören bir
benzetmeyi nasıl bir koşutlukla temellendirebiliriz?
Bu koşutluğun hiç değilse bir yönü şimdiye kadar açığa çıkmış olsa ge¬
rektir: siyasi devrimleri başlatan etken, varolan kurumların, bir ölçüde zaten
kendi eserleri olan ortamın sorunları karşısında giderek yetersiz kaldıklarının
artan ölçüde hissedilir hale gelmesidir ve bu çoğunlukla siyasanın bir kesimi¬
ne kısıtlı kalan bir bilinçtir. Bilimsel devrimler de, buna çok benzer bir şekil¬
de, yani, eldeki paradigmanın araştırmayı zaten kendisinin odaklamış olduğu
bir doğa parçasını incelemek için gerekli işlevi artık yapamadığının artan öl¬
çüde hissedilmesiyle başlar ve bu teşhis, gene, bilimsel camianm belli bir ke¬
simine sınırlı kalır. Gerek siyasi gerek bilimsel gelişmede devrimin önkoşulu,
düzenin bunalıma varan ölçüde işlerliğini yitirdiğini haber veren belirtilerin
algılanmasıdır. Hatta, teşbihi biraz zorlamasına karşın daha da ileri giderek
diyebiliriz ki söz konusu koşutluk, Copernicus ya da Lavoisier’nin önayak
oldukları türde büyük paradigma değişiklikleri için olduğu kadar, oksijen ve¬
ya X-ışınları gibi yeni görüngü çeşitlerine ilişkin çok daha ufak yenilikler
için de geçerlidir. Beşinci bölümün sonunda da belirttiğimiz gibi, bilimsel
devrimler yalnızca kullandıkları paradigma bu yolla etkilenmiş olan kişiler
açısından gerçek anlamda devrim sayılırlar. Bunun dışında kalanlar için bu
olaylar tıpkı 20. Yüzyıl başlarındaki Balkan ayaklanmaları gibi, yalnızca ge¬
lişme sürecinin olağan birer parçasıdır. Örneğin gökbilimciler için X-ışınları
bilgiye yapılan basit bukatkıdan ibaretti, çünkü onların paradigması bu yeni
ışının varlığından etkilenmiyordu. Ama Kelvin, Crookes ve Roentgen gibi,
118
araştırması doğrudan doğruya radyasyon kuramı veya katod ışınları ile ilgili
olanlar için, X-ışınlarmm bulunuşu ister istemez yürürlükteki paradigmanın
reddi ve bir yenisinin ortaya çıkması anlamına geliyordu. İşte bu yüzden de,
yeni bulgunun yapılabilmesi için ilk önce olağan bilimde bir şeylerin aksaması lazımdı.
Siyasi ve bilimsel gelişme arasındaki koşutluğun bu oluşsal yönü hakkında artık herhangi bir kuşkuya yer kalmamıştır sanırım. Öte yandan koşutluğun, bu ilk yönüne anlamını kazandıran ikinci ve daha derin bir boyutu vardır. Politik devrimlerin amacı, siyasi kurumlan, gene bu kurumlarm yasaklamış olduğu yollardan değiştirmedir. Dolayısıyla devrimin başarması, bir dizi
kurumdan yenileri uğruna vazgeçilmesini zorunlu kılar ve arada, toplumun
tam olarak hiçbir kurum ca yönetilmediği bir geçiş dönemi yaşanır. Başlangıçtaki siyasi kurumlarm konumunu zayıflatan yalnızca bunalımm kendisidir,
tıpkı paradigmalarm işleyişini zayıflattığım gördüğümüz gibi. Sonra giderek
artan sayıda birey siyasi yaşamdan yabancılaşmaya ve bu ortam içerisinde
gittikçe daha kural dışı davranmaya başlar. Bunalım derinleştikçe bu bireylerin çoğu toplumun yeni bir kurumsal çerçevede tekrar kurulması için ortaya
atılmış somut bir öneriye bağlanırlar. Bu noktada toplum rakip parti ya da
cephelere ayrılır. Biri eski kurumsal işleyişi savunurken, diğerleri bir yenisini
kurumsallaştırma çabasındadır. Bu kutuplaşma bir kez oluştuktan sonra da,
siyasi çözüm olasılığı ortadan kalkar. Siyasi değişimin hangi kurumsal eksen
üzerinde yürütüleceği ve değerlendirileceği konusunda farklı görüşler benimsedikleri ve bu devrimci ayrılıkta denge unsuru olacak herhangi bir kurumlar
ötesi merci tanımadıkları için, devrimci çelişkiye taraf olan kesimler son aşamada kitleyi ikna edecek ve çoğu kez zor kullanmaya kadar varan yöntemler
kullanm ak zorundadırlar. D evrim lerin, siyasi kurum larm evrim inde çok
önemli bir işlevleri olmasma karşın, bu işlevi görmeleri bu nedenle biraz da
politika-dışı yahut kurumlar dışı özelliklere sahip olmalarma bağlıdır.
Denememizin kalan kısmında amacımız, paradigma değişikliği üzerinde
yapılan tarihsel bir incelem enin bilimlerin evrim inde de buna çok benzer
özellikler bulacağmı göstermektir. Rakip siyasi kurumlar arasında yapılan seçim gibi, rakip paradigmalar arasmdaki de aslında birbirine tamamen zıt toplumsa] yaşam tarzları arasında yapılacak bir tercihtir. Böyle olduğu için de,
söz konusu tercih yalnızca olağan bilime özgü değer yargıları tarafından belirlenemez. Çünkü bu değerler zaten üzerinde mücadele yapılan paradigmaya
bağlıdır. Paradigmalar, paradigma seçimi üzerine bir tartışmaya girdikleri zaman, ister istemez döngüsel bir rol oynarlar. Her kesim, kendi paradigmasını
savunmak için gene kendi paradigmasını kullanmak durumundadır.
Fakat bu ne de olsa tartışm aları yanlış ya da etkisiz kılan bir mantıksal
döngü değildir. Bir paradigmayı savunurken, kanıtlamasına gene aynı paradigmayla başlayan kişi, her şeye karşın doğa üzerine bu yeni görüşü kabul
edenler için bilimsel uygulamanın nasıl bir şey olacağını açıkça göstermek
şansma sahiptir. Böyle bir imge geniş, hatta karşı konulmaz ölçüde ikna edici
olabilh. Fakat gücü ne olursa olsun, kendi kendini öncül alan kanıtlamanın
konumu yalmzca ikna etmektir. Çizdiği alana girmeyi reddedenler için bir de
ayrıca mantık ya da olasılık yönünden çekici hale getirilemez. Paradigma konusundaki çekişmeye taraf olan kesimlerin paylaştığı ilkeler ve değerlerin
119
araştırması doğrudan doğruya radyasyon kuramı veya katod ışınları ile ilgili
olanlar için,X-ışınlarının bulunuşu ister istemez yürürlükteki paradigmanın
reddi ve bir yenisinin ortaya çıkması anlamına geliyordu. İşte bu yüzden de,
yeni bulgunun yapılabilmesi için ilk önce olağan bilimde bir şeylerin aksa¬
ması lazımdı.
Siyasi ve bilimsel gelişme arasındaki koşutluğun bu oluşsal yönü hakkın¬
da artık herhangi bir kuşkuya yer kalmamıştır sanırım. Öte yandan koşutlu¬
ğun, bu ilk yönüne anlamını kazandıran ikinci ve daha derin bir boyutu var¬
dır. Politik devrimlerin amacı, siyasi kurumları, gene bu kurumların yasakla¬
mış olduğu yollardan değiştirmektir. Dplayısıyla devrimin başarması, bir dizi
kurumdan yenileri uğruna vazgeçilmesini zorunlu kılar ve arada, toplumun
tam olarak hiçbir kurumca yönetilmediği bir geçiş dönemi yaşanır. Başlan¬
gıçtaki siyasi kurumların konumunu zayıflatan yalnızca bunalımın kendisidir,
tıpkı paradigmaların işleyişini zayıflattığını gördüğümüz gibi. Sonra giderek
artan sayıda birey siyasi yaşamdan yabancılaşmaya ve bu ortam içerisinde
gittikçe daha kural dışı davranmaya başlar. Bunalım derinleştikçe bu bireyle¬
rin çoğu toplumun yeni bir kurumsal çerçevede tekrar kurulması için ortaya
atılmış somut bir öneriye bağlanırlar. Bu noktada toplum rakip parti ya da
cephelere ayrılır. Biri eski kurumsal işleyişi savunurken/diğerleri bir yenisini
kurumsallaştırma çabasındadır. Bu kutuplaşma bir kez oluştuktan sonra da,
siyasi çözüm olasılığı ortadan kalkar. Siyasi değişimin hangi kurumsal eksen
üzerinde yürütüleceği ve değerlendirileceği konusunda farklı görüşler benim¬
sedikleri ve bu devrimci ayrılıkta denge unsuru olacak herhangi bir kurumlar
ötesi merci tanımadıkları için, devrimci çelişkiye taraf olan kesimler son aşa¬
mada kitleyi ikna edecek ve çoğu kez zor kullanmaya kadar varan yöntemler
kullanmak zorundadırlar. Devrimlerin, siyasi kurumların evriminde çok
önemli bir işlevleri olmasına karşın, bu işlevi görmeleri bu nedenle biraz da
politika-dışı yahut kurumlar dışı özelliklere sahip olmalarına bağlıdır.
Denememizin kalan kısmında amacımız, paradigma değişikliği üzerinde
yapılan tarihsel bir incelemenin bilimlerin evriminde de buna çok benzer
özellikler bulacağını göstermektir. Rakip siyasi kurumlar arasında yapılan se¬
çim gibi, rakip paradigmalar arasındaki de aslında birbirine tamamen zıt top¬
lumsal yaşam tarzları arasında yapılacak bir tercihtir. Böyle olduğu içinde,
söz konusu tercih yalnızca olağan bilime özgü değer yargıları tarafından belirlenemez. Çünkü bu değerler zaten üzerinde mücadele yapılan paradigmaya
bağlıdır. Paradigmalar, paradigma seçimi üzerine bir tartışmaya girdikleri za¬
man, ister istemez döngüsel bir rol oynarlar. Her kesim, kendi paradigmasını
savunmak için gene kendi paradigmasını kullanmak durumundadır.
Fakat bu ne de olsa tartışmaları yanlış ya da etkisiz kılan bir mantıksal
döngü değildir. Bir paradigmayı savunurken, kanıtlamasına gene aynı para¬
digmayla başlayan kişi, her şeye karşın doğa üzerine bu yeni görüşü kabul
edenler için bilimsel uygulamanın nasıl bir şey olacağını açıkça göstermek
şansına sahiptir. Böyle bir imge geniş, hatta karşı konulmaz ölçüde ikna edici
olabilir. Fakat gücü ne olursa olsun, kendi kendini öncül alan kanıtlamanın
konumu yalnızca ikna etmektir. Çizdiği alana girmeyi reddedenler için bir de
ayrıca mantık ya da olasılık yönünden çekici hale getirilemez. Paradigma ko¬
nusundaki çekişmeye taraf olan kesimlerin paylaştığı ilkeler ve değerlerin
119
kapsamı buna izin verecek kadar geniş değildir. Siyasi devrimlerde olduğu
gibi, paradigma tercihlerinde de ilgili topluluğun onayından daha yetkili bir
ölçüt yoktur. Bu nedenle bilimsel devrimlerin nasıl gerçekleştirildiklerini
görmek için, yalnızca doğanın ve mantığm etkileriyle yetinmeyip, bilim topluluğunu oluşturan oldukça kendine özgü çevrelerin içinde etkili olan iknaya
yönelik kamtlama yöntemlerini de incelememiz gerekecek.
Paradigma seçme sorununun, saf mantık ve deney yoluyla neden tartışmasız olarak çözülemeyeceğini anlamak için, bu ve bundan sonraki bölümlerde
yapmaya çalışacağımız gibi, geleneksel paradigmayı savunanları devrimci
ardıllarmdan ayıran farklarm niteliğini incelemek gerekiyor. Tarihin, şimdiye
kadar bu farklara verdiğimiz sayısız örnekten başka daha birçoklarım sağlayacağından kimsenin kuşkusu yoktur sanırım. Bu örneklerin, var ölmalarmdân çok daha kuşku götürebilecek ve bu yüzden öncelikle ele alınması gereken tarafları, gerçekten bilimin yapısı hakkmda temel bir bilgi sağlayıp sağlamadıklarıdır. Paradigma reddinin tarihsel bir olgu olduğunu kabul etsek bile, insanın safdilliği ve bilgisizliğinden öte bir şey aydınlattığını aynı rahatlıkla iddia edebilir miyiz acaba? İster yeni bir tür görüngünün ister yeni bir
bilimsel kuramın benimsenmesi için, ille de eski bir paradigmanın reddini
gerektiren ve bilimin özünde yatan nedenler gerçekten var mıdır?
Böyle nedenler varsa bile, bilimsel bilginin mantık yapısmdan kaynaklanmadıkları kesindir. Yeni bir görüngü, ilkel olarak, geçmiş bilimsel uygulamaya yıkıcı yönde yansımadan da ortaya çıkabilir. Bugün ayda yaşam olduğu
ortaya çıksa, bu varolan paradigmaları yıkan bir bulgu olur çünkü bu paradigmalarm bize ay hakkmda söyledikleri orada yaşam bulunması ile görünürde bağdaşamaz. Fakat galaksinin daha az bilinen bir tarafına ilişkin benzer
bir bulgu içni aynı şey söz konusu değildir. Aynı şekilde, yeni bir kuramın
öncellerinden herhangi birisiyle çehşmesi de bir zorunluluk değildir. Örneğin
yalnızca daha önce bilinmeyen görüngüleri ele alan bir kuram olabilir. Kuantum kuramı da, yalnızca değilse bile büyük ölçüde, 20. yüzyıldan önce bilinmeyen, atomdan daha temel düzeydeki görüngülerle ilgiliydi. Yahut, yeni kuram önce bilinenlerden daha üst düzeyde olup, daha alt düzey kuramlar ile,
bunlarda hiçbir değişiklik içermeyen bazı ilintiler içinde bulunabilir. Bugün
enerji sakinimi kuramı dinamik, kimya, elektrik, optik ısı kuramı, vs. gibi
alanlar arasmda bu tür ilintiler sağlayan bir yaklaşımdır. Eski ve yeni kuramlar arasmda böyle daha birçok uyumlu ilişki düşünülebilir ve bunlardan herhangi birini, ya da hepsini, bilimin gelişmesini sağlayan tarihsel süreç içinde
açıklamak mümkün olabilir. Eğer bu gerçekten yapılabilseydi, bilimsel gelişme de o zaman tam anlamıyla birikime dayalı sayılabilirdi. Yeni tür görüngülerin işlevi doğanın bir parçasmda daha önce fark edilmeyen bir ilişkiler düzenini gözler önüne sermek olurdu. Bilimin evriminde ise, yeni bilgi bizim
iddia ettiğimjz gibi başka ve karşıt bir tür bilginin değil, bilgisizliğin yerini
almış olurdu.
Bilimin -y a da bilim kadar etkili olmayan bir başka girişim in- gerçekten
de bu şekilde, tam anlamıyla birikime dayanarak gelişmiş olduğunu düşünmek elbette mümkündür. Geçmişte buna inanmış çok kişi olduğu gibi, halen
de tarihsel gelişmenin izleyeceği en doğru biçimin birikim olduğuna, fakat
insan müdahalesinin bunu sürekli çarpıttığına inananların sayısı az değildir.
120
kapsamı buna izin verecek kadar geniş değildir. Siyasi devrimlerde olduğu
gibi, paradigma tercihlerinde de ilgili topluluğun onayından daha yetkili bir
ölçüt yoktur. Bu nedenle bilimsel devrimlerin nasıl gerçekleştirildiklerini
görmek için, yalnızca doğanın ve mantığın etkileriyle yetinmeyip, bilim top¬
luluğunu oluşturan oldukça kendine özgü çevrelerin içinde etkili olan iknaya
yönelik kanıtlama yöntemlerini de incelememiz gerekecek.
Paradigma seçme sorununun, saf mantık ve deney yoluyla neden tartışma¬
sız olarak çözülemeyeceğini anlamak için, bu ve bundan sonraki bölümlerde
yapmaya çalışacağımız gibi, geleneksel paradigmayı savunanları devrimci
ardıllarından ayıran farkların niteliğini incelemek gerekiyor. Tarihin, şimdiye
kadar bu farklara verdiğimiz sayısız örnekten başka daha birçoklarım sağla¬
yacağından kimsenin kuşkusu yoktur sanırım. Bu örneklerin, var olmaların¬
dan çok daha kuşku götürebilecek ve bu yüzden öncelikle ele alınması gere¬
ken tarafları, gerçekten bilimin yapısı hakkında temel bir bilgi sağlayıp sağ¬
lamadıklarıdır. Paradigma reddinin tarihsel bir olgu olduğunu kabul etsek bi¬
le, insanın safdilliği ve bilgisizliğinden öte bir şey aydınlattığını aynı rahat¬
lıkla iddia edebilir miyiz acaba? İster yeni bir tür görüngünün ister yeni bir
bilimsel kuramın benimsenmesi için, ille de eski bir paradigmanın reddini
gerektiren ve bilimin özünde yatan nedenler gerçekten var mıdır?
Böyle nedenler varsa bile, bilimsel bilginin mantık yapısından kaynaklan¬
madıkları kesindir. Yeni bir görüngü, ilkel olarak, geçmiş bilimsel uygulama¬
ya yıkıcı yönde yansımadan da ortaya çıkabilir. Bugün ayda yaşam olduğu
ortaya çıksa, bu varolan paradigmaları yıkan bir bulgu olur çünkü bu para¬
digmaların bize ay hakkında söyledikleri orada yaşam bulunması ile görünür¬
de bağdaşamaz. Fakat galaksinin daha az bilinen bir tarafına ilişkin benzer
bir bulgu içni aynı şey söz konusu değildir. Aynı şekilde, yeni bir kuramın
öncellerinden herhangi birisiyle çelişmesi de bir zorunluluk değildir. Örneğin
yalnızca daha önce bilinmeyen görüngüleri ele alan bir kuram olabilir. Kuantum kuramı da, yalnızca değilse bile büyük ölçüde, 20. yüzyıldan önce bilin¬
meyen, atomdan daha temel düzeydeki görüngülerle ilgiliydi. Yahut, yeni ku¬
ram önce bilinenlerden daha üst düzeyde olup, daha alt düzey kuramlar ile,
bunlarda hiçbir değişiklik içermeyen bazı ilintiler içinde bulunabilir. Bugün
enerji sakinimi kuramı dinamik, kimya, elektrik, optik ısı kuramı, vs. gibi
alanlar arasında bu tür ilintiler sağlayan bir yaklaşımdır. Eski ve yeni kuram¬
lar arasında böyle daha birçok uyumlu ilişki düşünülebilir ve bunlardan her¬
hangi birini, ya da hepsini, bilimin gelişmesini sağlayan tarihsel süreç içinde
açıklamak mümkün olabilir. Eğer bu gerçekten yapılabilseydi, bilimsel geliş¬
me de o zaman tam anlamıyla birikime dayalı sayılabilirdi. Yeni tür görüngü¬
lerin işlevi doğanın bir parçasında daha önce fark edilmeyen bir ilişkiler dü¬
zenini gözler önüne sermek olurdu. Bilimin evriminde ise, yeni bilgi bizim
iddia ettiğimjz gibi başka ve karşıt bir tür bilginin değil, bilgisizliğin yerini
almış olurdu.
Bilimin-ya da bilim kadar etkili olmayan bir başka girişimin- gerçekten
de bu şekilde, tam anlamıyla birikime dayanarak gelişmiş olduğunu düşün¬
mek elbette mümkündür. Geçmişte buna inanmış çok kişi olduğu gibi, halen
de tarihsel gelişmenin izleyeceği en doğru biçimin birikim olduğuna, fakat
insan müdahalesinin bunu sürekli çarpıttığına inananların sayısı az değildir.
120
Bu inancın tabii ki önemli nedenleri vardır. Onuncu Bölüm’de bilimi birikim
olarak açıklayan görüşün, bilgiyi ham duyum verileri üzerine zihin tarafından kurulan bir yapı olarak kabul eden yaygm bir bilgi kuramı ile ne kadar iç
içe olduğunu göreceğiz. On birinci Bölüm’de de bilim eğitiminin kullanılan
en etkin teknikerinin aynı tarihsel imgeye nasıl güçlü bir destek sağladığma
tanık olacağız. Yalnız hemen söyleyelim ki, birçok kişinin özlemi olan bu
imgenin, ne kadar büyük bir inamlırlığa sahip olursa olsun, gerçekten bilimin
imgesi mi olduğu kuşku götürür. Gerçekte, paradigma-öncesi devreden sonra
her yeni kuramm ve her yeni görüngünün kabul edilmesi için, bir önceki paradigma yok olmuş ve rakip bilimsel düşünce okulları bunun ardından her seferinde bir çekişme içine girmişlerdir. Birikim yoluyla beklenmedik yenilikler elde edilmesi şeklinde bir süreç, bilimsel gelişmenin kuralı değil, daima
istisnası olmuştur. Tarihsel olguyu ciddiye alan bir kişi bilimin, sonradan yaratılan birikim imgesi idealine doğru bir eğilim gösterdiğinden doğallıkla
kuşku duyacaktır. Bilimin farklı tür bir girişim olması olasılığı daha fazladn.
Ancak, direnç gösteren bazı olgular bize bunun tersini düşündürtecek kadar etkili olabilirler. Bu durumda yeniliğin birikim yoluyla elde edilmesinin
yalnızca gerçeklikte az rastlanmakla kalmayıp, mantık açısmdan da düşük bir
olasılık olduğunu görmemiz için, konunun incelediğimiz kadarına bir daha
göz atmamız yeterlidir. Olağan araştırma dediğimiz uğraş gerçekten de birikime dayalıdır, fakat burada bir yenilik söz konusu olmadığı gibi, başarı da,
bilim adammm önceden varolan kavramsal ve yöntemsel tekniklerle çözümlenebilecek türde sorunlar seçebilme yeteneğine bağlıdır. (Eldeki teknik ve
bilgilerle ilişkisi göz önüne almmadan sırf yararı açısmdan aşm ilgi duyulan
sorunlar bu nedenle bilimsel gelişmeyi rahatlıkla engelleyebilmektedir.) Şu
da var ki, eldeki bilgi ve tekniklerle smırlandmimış sorunları çözmeye uğraşan bir kişi, rastgele çevresine bakınan biri değildir. Hedefin ne olduğunu kesinlikle bilir ve gerek araçlarını, gerek düşüncelerini ona göre tasarlar ve
yönlendirir. Bu kişi doğadan ve kendi yöntemlerinden beklediklerinde yanıldığı ölçüde de, beklenmeyen bir yenilik ya da yeni bir bulgu ortaya çıkabilir.
Sonuçta elde edilen bulgunun önemi de çoğunlukla onu haber veren aykmhğm kapsamıyla ve gösterdiği dirençle doğrudan orantılı olmaktadır. Açıkça
görülüyor ki, aykırılığı ortaya çıkan paradigma ile bu aykınlığı sonradan kural haline sokan paradigma arasmda bir zıtlık olması kaçınılmazdır. Altıncı
Bölüm’de paradigma yıkılması sonucu elde edilen keşif örneklerini incelerken gördüklerimiz, basit birer tarihsel rastlantı değildi, çünkü bu tür çelişkiler
dışmda keşifleri doğurabilecek bir başka kaynak yoktur.
Aynı kanıtlama, yeni kuramlarm icat edilişine büsbütün açıklık getirmektedir. İlkece, üzerinde yeni bir kuram geliştirebilecek üç tür görüngü vardır.
Birincisi varolan paradigmalarm zaten yeterince açıkladığı görüngülerdir, ki
bunlann kuramı geliştirmek için bir başlangıç noktası yahut hedef oluşturduğu seyrek görülür. Bunu yapabildikleri zamanlarda da-Y edinci Bölümün sonunda gördüğümüz üç ünlü tahmin örneği gibi- oluşmasına yol açtıklarıkuramlar ender olarak kabul görür çünkü bu tip kurguları birbirinden ayırdedecek değişkenlik temeli doğada bulunamaz, ikinci bir sınıf görüngü, yapılan
varolan paradigmada öngörülen fakat ayrmtıları ancak kuramm daha ileri düzeyde ayrıştırılmasıyla anlaşılabilecek olanlardır. Bilim adamlarmm üzerinde
121
Buinancıntabii ki önemli nedenleri vardır. Onuncu Bölüm’de bilimi birikim
olarak açıklayan görüşün, bilgiyi ham duyum verileri üzerine zihin tarafın¬
dan kurulanbir yapı olarak kabul eden yaygın bir bilgi kuramıilene kadar iç
içe olduğunu göreceğiz. On birinci Bölüm’dede bilim eğitiminin kullanılan
en etkin tekniklerinin aynı tarihsel imgeye nasıl güçlü bir destek sağladığına
tanık olacağız. Yalnız hemen söyleyelim ki, birçok kişininözlemi olan bu
imgenin, nekadar büyük bir inamlırlığasahip olursa olsun, gerçekten bilimin
imgesi mi olduğu kuşku götürür. Gerçekte, paradigma-öncesi devreden sonra
her yeni kuramın ve her yeni görüngünün kabul edilmesi için, bir önceki pa¬
radigmayok olmuş verakip bilimsel düşünce okulları bununardından her se¬
ferinde bir çekişme içinegirmişlerdir. Birikim yoluyla beklenmedik yenilik¬
ler elde edilmesi şeklinde bir süreç, bilimsel gelişmenin kuralı değil, daima
istisnası olmuştur. Tarihsel olguyu ciddiye alan bir kişi bilimin, sonradan ya¬
ratılanbirikim imgesi idealine doğru bir eğilim gösterdiğinden doğallıkla
kuşkuduyacaktır. Biliminfarklıtür bir girişim olması olasılıği daha fazladır.
Ancak, direnç gösteren bazı olgular bize bunun tersini düşündürtecek ka¬
dar etkili olabilirler. Bu durumda yeniliğin birikim yoluyla elde edilmesinin
yalnızca gerçeklikte az rastlanmaklakalmayıp, mantık açısından da düşük bir
olasılık olduğunu görmemiz için, konunun incelediğimiz kadarına bir daha
göz “atmamız yeterlidir. Olağanaraştırma dediğimiz uğraş gerçekten de biri¬
kime dayalıdır, fakat burada bir yenilik söz konusu olmadığı gibi, başarı da,
bilim adamının önceden varolan kavramsal ve yöntemsel tekniklerle çözüm¬
lenebilecek türde sorunlar seçebilme yeteneğine bağlıdır. (Eldeki teknik ve
bilgilerle ilişkisi göz önüne alınmadan sırf yararı açısından aşırı ilgi duyulan
sorunlar bu nedenle bilimsel gelişmeyi rahatlıkla engelleyebilmektedir.) Şu
da var ki,eldeki bilgi ve tekniklerle sınırlandırılmış sorunları çözmeye uğra¬
şan bir kişi, rastgele çevresine bakmanbirideğildir. Hedefinne olduğunu ke¬
sinlikle bilir ve gerek araçlarını, gerek düşüncelerini ona göre tasarlar ve
yönlendirir. Bu kişi doğadan ve kendi yöntemlerinden beklediklerinde yanıl¬
dığı ölçüde de, beklenmeyen bir yenilik ya da yeni bir bulgu ortaya çıkabilir.
Sonuçta elde edilen bulgunun önemi de çoğunlukla onu haber veren aykırılı¬
ğın kapsamıyla ve gösterdiği dirençle doğrudan orantılı olmaktadır. Açıkça
görülüyor ki, aykırılığı ortaya çıkan paradigma ile bu aykırılığı sonradan ku¬
ral haline sokan paradigma arasında bir zıtlık olması kaçınılmazdır. Altıncı
Bölüm’de paradigma yıkılması sonucu elde edilen keşif örneklerini inceler¬
kengördüklerimiz, basit birer tarihsel rastlantıdeğildi, çünkü butür çelişkiler
dışmda keşifleri doğurabilecek bir başka kaynak yoktur.
Aynı kanıtlama, yeni kuramların icat edilişine büsbütün açıklık getirmek¬
tedir. İlkece, üzerinde yeni bir kuram geliştirebilecek üç tür görüngü vardır.
Birincisi varolan paradigmaların zaten yeterince açıkladığı görüngülerdir, ki
bunlarınkuramı geliştirmek içinbir başlangıç noktası yahut hedef oluşturdu¬
ğu seyrek görülür. Bunuyapabildikleri zamanlarda da-Yedinci Bölümünso¬
nunda gördüğümüz üç ünlü tahmin örneği gibi- oluşmasına yol açtıkları ku¬
ramlar ender olarak kabul görür çünkü bu tip kurguları birbirindenayırdedecek değişkenlik temeli doğada bulunamaz, ikinci bir sınıf görüngü, yapıları
varolan paradigmada öngörülen fakat ayrıntıları ancak kuramm daha ileri dü¬
zeyde ayrıştırılmasıyla anlaşılabilecek olanlardır. Bilim adamlarının üzerinde
121
en sık araştırma yaptıkları görüngüler bunlardır, fakat bu araştırmanm amacı
da yeni paradigmalar icat etmek değil, var olanları ayrıştnmaktır. Bu amaca
erişmeyi başaramadıkları anda bilim adamları üçüncü tür görüngüyle, yani
varolan paradigmaya uymamakta inat eden aykırılıklarla karşılaşırlar. Yeni
kuramlara yol açan tek görüngü türü bunlardır. Bilim adammın görüş alanmda her tür görüngüye kuramca belirlenmiş bir yer sağlayan paradigma, aykırılıklar için böyle bir yer bulamaz.
Fakat yeni kuramlar eğer eskisinin doğa ile ilişkisinde ortaya çıkan aykırılıkları gidermek için yaratıhyorsa, o zaman başanh bir yeni kuramm bir noktadan sonra öncelinden türetilebilenlerden farklı tahminlerin yapılmasına izin
vermesi gerekir. Halbuki, eski ve yeni kuramlar mantıksal olarak bağdaşabilseydi, böyle bir farklılık meydana dahi gelemezdi. Dolayısıyla ikinci, yani
yeni kuram bir yandan benimsenirken, aynı süreç içinde bir yandan da birincinin yerine geçmek zorundadır. Enerjinin sakinimi gibi bir kuram bile, bugün ortak doğayla ilişkisi yalnızca kendinden bağımsız olarak yerleşmiş gibi
görünen kuramlar aracılığıyla kurulabilen, salt mantıksal bir üstyapı gibi kabul edildiği halde, tarihsel gelişiminde o da paradigma yıkımmdan paymı almışın. Kaynağmda, Nevvton dinamiği ile kalorik ısı kuramınm yeni geliştirilmiş sonuçları arasmdaki bağdaşmazlığın temel unsur olduğu bir bunalım yatmaktadn. Enerji sakinimi, ancak ısmm kalori kuramı reddedildikten sonra bilimin bir parçası olabilmiştir. (1) Ve yalnızca bilimin bir süre parçası olduktan sonra m antıksal açıdan daha üst düzeyde* bir kuram haline gelebildi.
Böylelikle doğa üzerine inançlarda bu tür yıkıcı değişiklikler olmadan yeni
kuramlarm ortaya nasıl çıktıklarmı açıklamak güçleşir. Art arda gelen bilimsel kuramlarm birbirlerini bir mantık silsilesi halinde içerdikleri düşüncesinin
yanlışlığını kEmıtlayamasak bile, tarihsel açıdan güç inanılır bir görüş olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Bundan bir asır önce, bilimsel devrimleriu zorunluluğu konusunu bu noktada tamamlamak mümkün olabilirdi. Fakat günümüzde bu ne yazık ki yapılamaz, çünkü bilimsel kuramm doğası ve işlevi hakkmda çağımızm en geçerli felsefi yorumu bizim konu üzerine yukarıda geliştirdiğimiz görüşle tam bir
çelişki halindedir. M antıksal pozitivizm okulunun bir uzantısı olan ve bu
okulun mirasçıları tarafmdan da kesin şekilde reddedilmeyen bu yorum, bilimin kabul ettiği kuramlarm kapsammı ve anlamını kısıtlayarak, aynı doğal
görüngüler hakkmda tahminler üreten sonraki kuramlarla çelişmeleri olasıhğmı ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Bilimsel kuramm kavranışma getirilen bu sınırlamaya en tanınmış ve güçlü örnek olarak, çağdaş Einstein dinamiği ile Nevvton’un Principia’smdan kaynaklanan daha eski dinamik denklemleri arasmdaki ilişki üzerine yapılan tartışmaları gösterebilirz Bizim denememizin bakış açısmdan bu iki kuramm bağdaşmasına olanak yoktur. Bu
bağdaşmazlığın ne anlamda kullanıldığını da, Copernicus ve Ptoleme astronomilerini karşılaştırırken yeterince gösterdiğini sanıyorum. Einstein’m kuramını kabul etmek için Nevvton’un kuramtnı yanhş saymak gerekir. Bu gö-
(1) Silvanus P. Thompson, Life of VVİlliam Thompson Baron Kelvin of Largs (Largs Kelvin
Baronu VVİlliarh Thompsonün Hayatı) Londra, 1910. bölüm l,s. 266-281.
(*) Yani öncelleri ile çelişki içinde olmayan. (Ç.N.)
122
en sık araştırma yaptıkları görüngüler bunlardır, fakat bu araştırmanın amacı
da yeni paradigmalar icat etmek değil, var olanları ayrıştırmaktır. Bu amaca
erişmeyi başaramadıkları anda bilim adamları üçüncü tür görüngüyle, yani
varolan paradigmaya uymamakta inat eden aykırılıklarla karşılaşırlar. Yeni
kuramlara yol açan tek görüngü türü bunlardır. Bilim adamının görüş alanmda her tür görüngüye kuramca belirlenmiş bir yer sağlayan paradigma, aykı¬
rılıklar için böyle bir yer bulamaz.
Fakat yeni kuramlar eğer eskisinin doğa ile ilişkisinde ortaya çıkan aykırı¬
lıkları gidermek için yaratılıyorsa, o zaman başanh bir yeni kuramm bir nok¬
tadan sonra öncelinden türetilebilenlerden farklı tahminlerin yapılmasına izin
vermesi gerekir. Halbuki, eski ve yeni kuramlar mantıksal olarak bağdaşabilseydi, böyle bir farklılık meydana dahi gelemezdi. Dolayısıyla ikinci, yani
yeni kuram bir yandan benimsenirken, aynı süreç içinde bir yandan da birin¬
cinin yerine geçmek zorundadır. Enerjinin sakinimi gibi bir kuram bile, bu¬
gün ortak doğayla ilişkisi yalnızca kendinden bağımsız olarak yerleşmiş gibi
görünen kuramlar aracılığıyla kurulabilen, salt mantıksal bir üstyapı gibi ka¬
bul edildiği halde, tarihsel gelişiminde o da paradigma yıkımmdan payını al¬
mıştır. Kaynağında, Newton dinamiği ile kalorik ısı kuramının yeni geliştiril¬
miş sonuçları arasındaki bağdaşmazlığın temel unsur olduğu bir bunalım yat¬
maktadır. Enerji sakinimi, ancak ısınınkalori kuramı reddedildikten sonra bi¬
limin bir parçası olabilmiştir. (1) Ve yalnızca bilimin bir süre parçası olduk¬
tan sonra mantıksal açıdan daha üst düzeyde* bir kuram haline gelebildi.
Böylelikle doğa üzerine inançlarda bu tür yıkıcı değişiklikler olmadan yeni
kuramların Ortaya nasıl çıktıklarını açıklamak güçleşir. Art arda gelen bilim¬
sel kuramların birbirlerini bir mantık silsilesi halinde içerdikleri düşüncesinin
yanlışlığını kanıtlayamasak bile, tarihsel açıdan güç inanılır bir görüş oldu¬
ğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Bundan bir asır önce, bilimsel devrimlerin zorunluluğu konusunu bu nok¬
tada tamamlamak mümkün olabilirdi. Fakat günümüzde bu ne yazık ki yapı¬
lamaz, çünkü bilimsel kuramm doğası ve işlevi hakkmda çağımızm en geçer¬
lifelsefi yorumu bizim konu üzerine yukarıda geliştirdiğimiz görüşle tam bir
çelişki halindedir. Mantıksal pozitivizm okulunun bir uzantısı olan ve bu
okulun mirasçıları tarafından da kesin şekilde reddedilmeyen bu yorum, bili¬
min kabul ettiği kuramlarm kapsamını ve anlamını kısıtlayarak, aynı doğal
görüngüler hakkında tahminler üreten sonraki kuramlarla çelişmeleri olasılı¬
ğını ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Bilimsel kuramm kavranışma getiri¬
len bu sınırlamaya en tanınmış ve güçlü örnek olarak, çağdaş Einstein dina¬
miğinle Newton’un Principia’sından kaynaklanan daha eski dinamik denk¬
lemleri arasındaki ilişki üzerine yapılan tartışmaları gösterebilirz Bizim de¬
nememizin bakış açısmdan bu iki kuramm bağdaşmasına olanak yoktur. Bu
bağdaşmazlığın ne anlamda kullanıldığını da, Copernicus ve Ptoleme astro¬
nomilerini karşılaştırırken yeterince gösterdiğini sanıyorum. Einstein’ın ku¬
ramını kabul etmek için Newton’un kuramını-yanlış saymak gerekir. Bu gö-
(1) Silvanus P. Thompson, Life of William Thompson Baron Kelvin of Largs (Largs Kelvin
Baronu William Thompson’un Hayatı) Londra, 1910. bölüm I, s. 266-281.
(*) Yani öncelleri ile çelişki içinde olmayan. (Ç.N.)
122
riiş günümüzde azınlıkta kalmıştır. (2) Bu yüzden karşısına çıkartılan başlıca
itirazları incelemek zorundayız.
Bütün bu itirazlarm dayandığı temel ilkeyi şöyle açıklayabiliriz: relativisitic (görelilikçi) dinamik, iddia edildiği gibi, Newton dinamiğinin yanlış olduğunu kanıtlayamaz, çünkü Nevvton dinamiği halen birçok mühendis tarafından ve bazı seçilmiş uygulamalar söz konusu olduğunda birçok fizikçi tarafından da başarı ile kullanılmaktadır. Dahası, eski kuramın kullanılışının tamamen geçerli olduğunu kanıtlamak için, farklı uygulamalarda onun yerini
alan kuram m kendisi en büyük delili sağlam aktadır. E instein’m kuram ı,
Nevvton’un denklemlerinden elde edilen tahminlerin belli sınırlayıcı koşulları
yerine getiren bütün uygulamalarda en az ölçme araçlarımız kadar işe yaradığını göstermek için kullanılabilir. Örneğin, Nevvton kurammm iyi bir yaklaşık çözüm sağlayabilmesi için, ele alman nesnelerin ışığın hızma kıyasla düşük bir göreli hıza sahip olmaları gerekmektedir. Bunun gibi bir kaç koşul altında, Nevvton kuramı Einstein kuramından türetilebilir ve dolayısıyla onun
özel bir uygulama dalı sayılmalıdır.
Buna göre, diye devam ediyor itirazlar, bilimsel bir kuramm kendi özel
uygulama dallarmdan biriyle çelişmesi mümkün değildir. Eğer Einstein’ci bilim, Nevvton dinamiğini yanlışlamış görünüyorsa, bunun tek nedeni bazı ölçüsüz Nevvton’cularm bu kuramın tamamıyla kesin sonuçlar verdiğini, yahut
çok yüksek göreli hızlarda da aynı şekilde geçerli olduğunu iddia etmeleridir.
Bu tür iddialar için hiçbir kanıt göstermelerine olanak olmadığına göre de, bu
görüşlerinde bilim kurallarına karşı gelmişlerdir. Nevvton kuramı önceden ne
ölçüde geçerli kanıtlara dayalı gerçek bir bilimsel kuram idiyse, şimdi de öyledir. Einstein’ın yanlışlığını kanıtlamış olabileceği önermeler, yalnızca abartılmış ve dolayısıyla hiçbir zaman bilime mal olmamış iddialardan ibarettir.
İnsan hatası olan bu abartmalardan temizlenmiş haliyle Nevvton’cu kuram
hiçbir zaman çürütülmemiştir ve çürütülemeZ de.
Aynı kanıtlamanın değişik türleri yetkin bilim adamları tarafından kullanılmış herhangi bir kurama bağışıklık kazandırmak için yeter de artar bile.
Örneğin, bu kadar kötülenmiş olan flojiston kuramı da alt tarafı büyük sayıda fiziksel ve kimyasal görüngüye düzenli bir yapı sağlamıştı. Nesnelerin
nasıl (çok miktarda flojiston içerdikleri için) yanabildiklerini açıkladığı gibi, metallerin de neden metal cevherlerinden daha çok ortak niteliğe sahip
olduklarını gösterebiliyordu. Kurama göre, metallerin hepsi de flojiston ile
birleşmiş ve saf olmayan madenlerin birleşiminden oluşmuştu ve her metalde bulunan flojiston bu ortak nitelikleri meydana getiriyordu. Flojiston
kuramı ayrıca karbon ve sülfür gibi tözlerin tutuşm asıyla asit elde edilen
bazı tepkimelerin de açıklanmasını yapmaktaydı. Aynı zamanda, hapsedilmiş bir hacimdeki havanm içinde meydana gelen tutuşmanın yol açtığı hacim azalmasına da bir yorum getirmişti: söz konusu bu etkinin nedeni tutuşma sonucu salıverilen flojistonun, karıştığı havanm esnekliğini bozmasıydı, tıpkı ateşin çelik bir yayın esnekliğini bozması gibi. (3) Bu saydıkla­
(2) Örneğin bkz. P.P. VVıenneriin görüşleri. Philosophy of Science (Bilim Felsefesi) dergisi, 1958, s. 298.
(3) James B. Conant, Overthrovv of the Phlogislon Theory (Flojiston Kuramının Devrilişi) Cambhdge, 1950, 13-16; ve J.R. Partington, A Short Flistory of Chemistry (Kimyanın Kısa Bir Tarihi)
2. basım Londra, 1951, s. 85-88, Flojiston kuramının başarıları hakkmda en eksiksiz ve en
hoşgörülü inceleme için bkz. Fİ. Metzger, Nevvton, StahI, Boerhaave et la Doctrine Chimigue
(Nevvton, StahI, Boerhaav ve Kimya Öğretisi) Paris 1930 Bölüm II:
123
riiş günümüzde azınlıkta kalmıştır. (2) Bu yüzden karşısına çıkartılan başlıca
itirazları incelemek zorundayız.
Bütün bu itirazların dayandığı temel ilkeyi şöyle açıklayabiliriz: relativisitic (görelilikçi) dinamik, iddia edildiği gibi, Newton dinamiğinin yanlış oldu¬
ğunu kanıtlayamaz, çünkü Newton dinamiği halen birçok mühendis tarafın¬
dan ve bazı seçilmiş uygulamalar söz konusu olduğunda birçok fizikçi tara¬
fından da başarı ile kullanılmaktadır. Dahası, eski kuramın kullanılışının ta¬
mamen geçerli olduğunu kanıtlamak için, farklı uygulamalarda onun yerini
alan kuramın kendisi en büyük delili sağlamaktadır. Einstein’ın kuramı,
Newton’un denklemlerinden elde edilen tahminlerin belli sınırlayıcı koşulları
yerine getiren bütün uygulamalarda en az ölçme araçlarımız kadar işe yaradı¬
ğını göstermek için kullanılabilir. Örneğin, Newton kuramının iyi bir yakla¬
şık çözüm sağlayabilmesi için, ele alınan nesnelerin ışığın hızına kıyasla dü¬
şük bir göreli hıza sahip olmaları gerekmektedir. Bunun gibi bir kaç koşul al¬
tında, Newton kuramı Einstein kuramından türetilebilir ve dolayısıyla onun
özel bir uygulama dalı sayılmalıdır.
Buna göre, diye devam ediyor itirazlar, bilimsel bir kuramm kendi özel
uygulama dallarından biriyle çelişmesi mümkün değildir. Eğer Einstein’ci bi¬
lim, Newton dinamiğini yanlışlamış görünüyorsa, bunun tek nedeni bazı öl¬
çüsüz Newton’culann bu kuramın tamamıyla kesin sonuçlar verdiğini, yahut
çok yüksek göreli hızlarda da aynı şekilde geçerli olduğunu iddia etmeleridir.
Bu tür iddialar için hiçbir kanıt göstermelerine olanak olmadığına göre de, bu
görüşlerinde bilim kurallarına karşı gelmişlerdir. Newton kuramı önceden ne
ölçüde geçerli kanıtlara dayalı gerçek bir bilimsel kuram idiyse, şimdi de öy¬
ledir. Einstein’ın yanlışlığını kanıtlamış olabileceği önermeler, yalnızca abar¬
tılmış ve dolayısıyla hiçbir zaman bilime mal olmamış iddialardan ibarettir.
İnsan hatası olan bu abartmalardan temizlenmiş haliyle Newton’cu kuram
hiçbir zaman çürütülmemiştir ve çürutülemeZ de.
Aynı kanıtlamanın değişik türleri yetkin bilim adamları tarafından kulla¬
nılmış herhangi bir kurama bağışıklık kazandırmak için yeter de artar bile.
Örneğin, bu kadar kötülenmiş olan flojiston kuramı da alt tarafı büyük sa¬
yıda fiziksel ve kimyasal görüngüye düzenli bir yapı sağlamıştı. Nesnelerin
nasıl (çok miktarda flojiston içerdikleri için) yanabildiklerini açıkladığı gi¬
bi, metallerin de neden metal cevherlerinden daha çok ortak niteliğe sahip
olduklarını gösterebiliyordu. Kurama göre, metallerin hepsi de flojiston ile
birleşmiş ve saf olmayan madenlerin birleşiminden oluşmuştu ve her me¬
talde bulunan flojiston bu ortak nitelikleri meydana getiriyordu. Flojiston
kuramı ayrıca karbon ve sülfür gibi tözlerin tutuşmasıyla asit elde edilen
bazı tepkimelerin de açıklanmasını yapmaktaydı. Aynı zamanda, hapsedil¬
miş bir hacimdeki havanm içinde meydana gelen tutuşmanın yol açtığı ha¬
cim azalmasına da bir yorum getirmişti: söz konusu bu etkinin nedeni tu¬
tuşma sonucu salıverilen flojistonun, karıştığı havanın esnekliğini bozmasıydı, tıpkı ateşin çelik bir yayın esnekliğini bozması gibi. (3) Bu saydıkla-
(2) Örneğin bkz. P.P.Wiennehin görüşleri. Philosophy of Science (Bilim Felsefesi) dergisi, 1958,s. 298.
(3) James B. Conant, Overthrow of the Phlogiston Theory (Flojiston Kuramının Devrilişi) Cam¬
bridge, 1950, 13-16; ve J.R. Partington, A Short History of Chemistry (Kimyanın Kısa Bir Tarihi)
2. basım Londra, 1951, s. 85-88. Flojiston kuramının başarıları hakkında en eksiksiz ve en
hoşgörülü inceleme için bkz. H. Metzger, Newton, Stahl, Boerhaave et la Doctrine Chimique
(Newton, Stahl, Boerhaav ve Kimya Öğretisi) Paris 1930 Bölüm II:
123
rımız, flojiston küram cılannın, görüşleri için sahip çıktıkları görüngülerin
tamamı olsaydı, bu kuram hiçbir zaman çürütülemezdi. Şimdiye kadar herhangi bir görüngü dilimine başarıyla uygulanmış her kuram için benzer bir
kanıtlama yeterlidir.
Fakat kuramları bu şekilde kurtarmak için uygulama kapsamlarmın, eldeki deneysel kanıtlarm erişebildiği görüngüler ve gözlemde varabildiği kesinlik derecesi ile sınırlandırılması gerekmektedir. (4) Bu smırlanduma bir adım
daha ileri götürüldüğü zaman da (ki bir kez başlandı mı bu ikinci adım zaten
kaçınılmaz olur) bilim adamınm henüz gözlemlenmemiş görüngüler hakkmda ‘bilimsel’ iddialarda bulunması olanaksızlaşır. Hatta bu sınırlama ilk şekliyle bile bilim adamınm söz konusu kuramla geçmişte yapılan uygulamaların yol gösteremeyeceği bir alanda araştırma yapmasını engeller. Bütün bu
yasaklamalara mantık açısmdan söylenecek bir şey yoktur. Ama bir kere kabul edildiler mi, sonuçta bilimin daha ileri gelişm esini sağlayabilecekler
araştırmalarm da önü kapanmış olur.
Aslında şu nokta artık mantıksal bir doğru haline gelmiş bulunuyor: bir
paradigmaya bağlanmadan olağan bilim yapılamaz. Üstelik bu bağlılığın tam
anlam ıyla önceli olmayan araştırma alanlarına ya da kesinlik derecelerine
yaygınlaştırılm ası gerekmektedir. Bu yapılamazsa, paradigma önceden çözümlenmemiş hiçbir bulmacayı bilime sokamaz. Bunun yanında paradigma
bağlılığına dayalı olan yalnızca olağan bilim değildir. Eldeki kuram bilim
adammı gene eldeki uygulamalarla kısıtlıyorsa, ne sürpriz, ne aykırılık, ne de
bunalım ortaya çıkabilir. Halbuki olağanüstü bilime giden yolu gösteren işaretler bunlardır. Bir kuramın uygulanabilirlik kapsamını belirleyen pozitivist
kısıtlamalara harfi harfine uyulduğu takdirde, hangi sorunların temel değişimlere yol açabileceğini bilimsel topluluğa duyuran mekanizma işlemez hale gelir. Böyle olduğunda da, topluluğun paradigma-öncesi durumuna çok
benzer koşullar içine girmesi kaçınılmaz olur. Bu koşullarda bütün topluluk
üyeleri bilim yaptığı halde, çabanın toplam sonucu bilime pek benzemez. Bu
nedenle önemli bilimsel ilerlemeler için gereken bedelin, yanılma tehlikesini
göze alacak kadar ilkelere bağlılık şeklinde ödenmesine şaşmamak gerek.
Daha da önemlisi, pozitivistin kanıtlamasmda çok aydınlatıcı bir mantık
boşluğu görüyoruz. Öyle bir boşluk ki, bizi derhal devrimci değişikliğin doğasına götürebilecek nitelikte. Nevvton’cu dinamik gerçekten de görelilikçi
dinam ikten türetilebilir mi? Böyle bir türetim nasıl yapılabilir? Şimdi, E l,
E2, E3…………………. En diye giden bir dizi önerme düşünün, bü önermelerin
toplu olarak görelilik kuramının bütün yasalarını içerdiğini varsayalım, bu
önermelerin içinde nesnelerin uzaydaki yer ve durumlarına, zamana, durma
halindeki kitleye, v.s. ilişkin birçok değişken ve parametre vardır. Önermelerin tümünden, mantık ve matematiğin sağladığı bütün olanaklardan da yararlanarak, bir dizi daha başka önermeye varmak mümkündür. Diyelim ki, bu
yeni önerm elerin bir kısmı gözlemle de karşılaştırılabiliyor. Şimdi, Nevvton
dinamiğinin özel bir dal olarak yeterliliğini kanıtlamak için, bu ‘E ’ önermelerine param etre ve değişkenlerin kapsam ını kısıtlam ak üzere birçok ilave
önerme eklememiz gerekmektedir (örneğin (v/c) 2 « 1, yani ‘nesnelerin hızı­
(4) Çok farklı türde bir inceleme sonucu varılan yargıları karşılaştırmak İçin bkz. R.B. Braithwalte, Scientlfic Explanalion (Bilimsel Açıklama) Cambridge, 1953, s. 50-87, özellikle s, 76.
124
rımız, flojiston kuramcılarının, görüşleri için sahip çıktıkları görüngülerin
tamamı olsaydı, bu kuram hiçbir zaman çürütülemezdi. Şimdiye kadar her¬
hangi bir görüngü dilimine başarıyla uygulanmış her kuram için benzer bir
kanıtlama yeterlidir.
Fakat kuramları bu şekilde kurtarmak için uygulama kapsamlarının, elde¬
ki deneysel kanıtların erişebildiği görüngüler ve gözlemde varabildiği kesin¬
lik derecesi ile sınırlandırılması gerekmektedir. (4) Bu sınırlandırma bir adım
daha ileri götürüldüğü zaman da (ki bir kez başlandı mı bu ikinci adım zaten
kaçınılmaz olur) bilim adamının henüz gözlemlenmemiş görüngüler hakkın¬
da ‘bilimsel’ iddialarda bulunması olanaksızlaşır. Hatta bu sınırlama ilk şek¬
liyle bile bilim adamının söz konusu kuramla geçmişte yapılan uygulamala¬
rın yol gösteremeyeceği bir alanda araştırma yapmasını engeller. Bütün bu
yasaklamalara mantık açısından söylenecek bir şey yoktur. Ama bir kere ka¬
bul edildiler mi, sonuçta bilimin daha ileri gelişmesini sağlayabilecekler
araştırmaların da önü kapanmış olur.
Aslında şu nokta artık mantıksal bir doğru haline gelmiş bulunuyor: bir
paradigmaya bağlanmadan olağan bilim yapılamaz. Üstelik bu bağlılığın tam
anlamıyla önceli olmayan araştırma alanlarına ya da kesinlik derecelerine
yaygınlaştırılması gerekmektedir. Bu yapılamazsa, paradigma önceden çö¬
zümlenmemiş hiçbir bulmacayı bilime sokamaz. Bunun yanında paradigma
bağlılığına dayalı olan yalnızca olağan bilim değildir. Eldeki kuram bilim
adamını gene eldeki uygulamalarla kısıtlıyorsa, ne sürpriz, ne aykırılık, ne de
bunalım ortaya çıkabilir. Halbuki olağanüstü bilime giden yolu gösteren işa¬
retler bunlardır. Bir kuramın uygulanabilirlik kapsamını belirleyen pozitivist
kısıtlamalara harfi harfine uyulduğu takdirde, hangi sorunların temel deği¬
şimlere yol açabileceğini bilimsel topluluğa duyuran mekanizma işlemez ha¬
le gelir. Böyle olduğunda da, topluluğun paradigma-öncesi durumuna çok
benzer koşullar içine girmesi kaçınılmaz olur. Bu koşullarda bütün topluluk
üyeleri bilim yaptığı halde, çabanın toplam sonucu bilime pek benzemez. Bu
nedenle önemli bilimsel ilerlemeler için gereken bedelin, yanılma tehlikesini
göze alacak kadar ilkelere bağlılık şeklinde ödenmesine şaşmamak gerek.
Daha da önemlisi, pozitivistin kanıtlamasında çok aydınlatıcı bir mantık
boşluğu görüyoruz. Öyle bir boşluk ki, bizi derhal devrimci değişikliğin do¬
ğasına götürebilecek nitelikte. Newton’cu dinamik gerçekten de görelilikçi
dinamikten türetilebilir mi? Böyle bir türerim nasıl yapılabilir? Şimdi, El,
E2, E3………………. En diye giden bir dizi önerme düşünün, bu önermelerin
toplu olarak görelilik kuramının bütün yasalarını içerdiğini varsayalım, bu
önermelerin içinde nesnelerin uzaydaki yer ve durumlarına, zamana, durma
halindeki kitleye, v.s. ilişkin birçok değişken ve parametre vardır. Önermele¬
rin tümünden, mantık ve matematiğin sağladığı bütün olanaklardan da yarar¬
lanarak, bir dizi daha başka önermeye varmak mümkündür. Diyelim ki,bu
yeni önermelerin bir kısmı gözlemle de karşılaştırılabiliyor. Şimdi, Newton
dinamiğinin özel bir dal olarak yeterliliğini kanıtlamak için, bu ‘E’ önermele¬
rine parametre ve değişkenlerin kapsamını kısıtlamak üzere birçok ilave
önerme eklememiz gerekmektedir (örneğin (v/c) 2 «1, yani ‘nesnelerin hızı-
(4) Çok farklı türde bir inceleme sonucu varılan yargıları karşılaştırmak için bkz. R.B. Braithwalte, Scientific Explanation (Bilimsel Açıklama) Cambridge, 1953, s. 50-87, özellikle s. 76.
124
nın ışığın hızına oranlarının karesi birden küçük olacak’ gibi). Daha sonra bu
önerme dizisini bu şekilde genişletilmiş haliyle bazı işlemlere sokarak yeni
bir dizi elde edebiliriz, N l, N2, N3…………………. Nm gibi. Bu yeni önermeler
biçim olarak Nevvton’un hareket yasaları, yerçekim i yasası, kısaca bütün
Nevvton yasalarının aynılarıdır. Dolayısıyla görünüşe bakılırsa bazı sınırlamalar altında olmak koşuluyla Nevvton dinamiğini Einstein’ınkinden türetmiş oluyoruz.
Ancak, bu türetim hiç değilse vardığımız noktaya kadar tamamıyla geçersizdir. Türettiğimiz ‘N ’ önermeleri görelilikçi mekaniğin yasalarmdan çıkan
özel bir kol olmakla beraber, Nevvton’un yasaları değildirler. Yahut, en azından Nevvton Yasaları Einstein’m çahşmalarmdan önce mümkün olmayan bir
tarzda yeniden yorumlandıkları sürece, türettiğim iz önermeler de Nevvton
Yasaları sayılamaz. Einstein’m ‘E ’ önermelerinde nesnelerin uzaydaki yeri,
zamanı, durma halindeki kitlesi, vs. gibi niteliklerini temsil eden parametre*
ve değişkenlerin aynıları ‘N ’ önermelerinde de yer almaktadır ve dolayısıyla
bıi önermelerde temsil ettikleri şeyler hala Einstein’cı uzay, zaman ve kitle
kavramlarıdır. Fakat bu Einstein’cı kavramlarm değindikleri fiziksel olgular,
aym isimleri taşıyan Nevvton’cu kavramlarm çağrıştırdığı olgularla özdeş değildir. (Nevvton’cu kitle değişmez, korunur. Einstein’cı kitle ise her zaman
enerjiye dönüştürülebilir. Her ikisini de aynı tarzda ölçmek ancak düşüş göreli hızlarda mümkündür. Ama bu koşullarda bile aynı şey oldukları asla düşünülmemelidir.) ‘N ’ önermelerindeki değişkenlerin tanımlarmı değiştirmediğimiz sürece, türettiğimiz önermeler Nevvton’un görüşleri değildir. Ama bu
değişikliği yaptığımız zaman da Nevvton’un Yasalarmı gerçekten türetmiş sayılamayız, en azmdan ‘türev’in bugün kabul edilen anlamma göre. Bu kanıtlamamız aynı zamanda Nevvton Yasalannın şimdiye kadar neden işlerlik kazanabildiğini de açıklamış oluyor. Yani bunu yapmakla, sözgelişi Nevvton
Yasalarmm geçerli olduğu bir evrende yaşadığını varsayan bir araba sürücüsünü haklı çıkarmış oluyoruz. Topograflara (arazi ölçüm cülerine) dünyamerkezli astronomi öğretilmesini haklı göstermek için de aynı türde bir kanıtlama kullanılmaktadu-. Fakat bu ‘işlevsel’ kanıtlama hâlâ esas amaçladığı
şeyi yapabilmiş değildir. Yani Nevvton Yasalarmm, Einstein Yasalarının smırlandırılmış bir parçası olduğunu gösterememiştir. Bunun nedeni, söz konusu
sınırlara geçişte, işin yalnızca yasaların biçim değiştirmesiyle bitmemesidir.
Aynı zamanda da bu yasaları uygulayacağımız evreni oluşturan yapısal unsurlarm temel bir değişikliğe uğraması gerekmiştir.
Yerleşik ve bilinen kavram ların anlam larını değiştirme ihtiyacı aslında
Einstein kurammın devrimci etki yapmasmda merkezi bir rol oynamıştır. Her
ne kadar buradaki değişim, daha önce gördüğümüz dünya-merkezcilikten güneş-merkezciliğe, flojistondan oksijene veya madde parçacıklarından dalgalara geçişteki farklardan daha belirsiz ise de, sonuçtaki kavramsal dönüşümün bir önceki yerleşik paradigma üzerindeki yıkıcı etkisi bu örneklerde olduğundan daha az belirleyici olmamıştır. Hatta Einstein olgusunu giderek bilimlerdeki devrimci yönelişlerin prototipi olarak görmemiz bile mümkündür.
(‘) Bir m atem atik terim i olan param etre tamamen nicel olan yani yalnız rakamlarla ifade
edilebilecek değerlere verilen addır. Değişkenlerden farkı, temsil ettiği niteliğin, koşuldan koşula
değiştiği halde, belli sınırlar içinde değer değiştirmemesidir.
125
nın ışığınhızına oranlarının karesi birden küçük olacak’ gibi). Daha sonra bu
önerme dizisini bu şekilde genişletilmiş haliyle bazı işlemlere sokarak yeni
bir dizi elde edebiliriz, Nl,N2, N3………………. Nm gibi. Bu yeni önermeler
biçim olarak Newton’un hareket yasaları, yerçekimi yasası, kısaca bütün
Newton yasalarının aynılarıdır. Dolayısıyla görünüşe bakılırsa bazı sınırla¬
malar altında olmak koşuluyla Newton dinamiğini Einstein’ınkinden türet¬
miş oluyoruz.
Ancak, bu türetim hiç değilse vardığımız noktaya kadar tamamıyla geçer¬
sizdir. Türettiğimiz ‘N’ önermeleri görelilikçi mekaniğin yasalarından çıkan
özel bir kol olmakla beraber, Newton’un yasaları değildirler. Yahut, en azın¬
dan Newton Yasaları Einstein’ın çalışmalarından önce mümkün olmayan bir
tarzda yeniden yorumlandıkları sürece, türettiğimiz önermeler de Newton
Yasaları sayılamaz. Einstein’ın ‘E’ önermelerinde nesnelerin uzaydaki yeri,
zamanı, durma halindeki kitlesi, vs. gibi niteliklerini temsil eden parametre*
ve değişkenlerin aynıları ‘N’ önermelerinde de yer almaktadır ve dolayısıyla
bu önermelerde temsil ettikleri şeyler hala Einstein’cı uzay, zaman ve kitle
kavramlarıdır. Fakat bu Einstein’cı kavramların değindikleri fiziksel olgular,
aynı isimleri taşıyan Newton’cu kavramların çağrıştırdığı olgularla özdeş de¬
ğildir. (Newton’cu kitle değişmez, korunur. Einstein’cı kitle ise her zaman
enerjiye dönüştürülebilir. Her ikisini de aynı tarzda ölçmek ancak düşüş gö¬
reli hızlarda mümkündür. Ama bu koşullarda bile aynı şey oldukları asla dü¬
şünülmemelidir.) ‘N’ önermelerindeki değişkenlerin tanımlarını değiştirme¬
diğimiz sürece, türettiğimiz önermeler Newton’un görüşleri değildir. Ama bu
değişikliği yaptığımız zaman da Newton’un Yasalarmı gerçekten türetmiş sa¬
yılanlayız, en azından ‘türev’in bugün kabul edilen anlamına göre. Bu kanıt¬
lamamız aynı zamanda Newton Yasalarının şimdiye kadar neden işlerlik ka¬
zanabildiğini de açıklamış oluyor. Yani bunu yapmakla, sözgelişi Newton
Yasalarının geçerli olduğu bir evrende yaşadığını varsayan bir araba sürücü¬
sünü haklı çıkarmış oluyoruz. Topograflara (arazi ölçümcülerine) dünyamerkezli astronomi öğretilmesini haklı göstermek için de aynı türde bir ka¬
nıtlama kullanılmaktadır. Fakat bu ‘işlevsel’ kanıtlama hâlâ esas amaçladığı
şeyi yapabilmiş değildir. Yani Newton Yasalarının, Einstein Yasalarının sınır¬
landırılmış bir parçası olduğunu gösterememiştir. Bunun nedeni, söz konusu
sınırlara geçişte, işin yalnızca yasaların biçim değiştirmesiyle bitmemesidir.
Aynı zamanda da bu yasaları uygulayacağımız evreni oluşturan yapısal un¬
surların temel bir değişikliğe uğraması gerekmiştir.
Yerleşik ve bilinen kavramların anlamlarını değiştirme ihtiyacı aslında
Einstein kuramının devrimci etki yapmasında merkezi bir rol oynamıştır. Her
ne kadar buradaki değişim, daha önce gördüğümüz dünya-merkezcilikten güneş-merkezciliğe, flojistondan oksijene veya madde parçacıklarından dalga¬
lara geçişteki farklardan daha belirsiz ise de, sonuçtaki kavramsal dönüşü¬
mün bir önceki yerleşik paradigma üzerindeki yıkıcı etkisi bu örneklerde ol¬
duğundan daha az belirleyici olmamıştır. Hatta Einstein olgusunu giderek bi¬
limlerdeki devrimci yönelişlerin prototipi olarak görmemiz bile mümkündür.
(*) Bir matematik terimi olan parametre tamamen nicel olan yani yalnız rakamlarla ifade
edilebilecek değerlere verilen addır. Değişkenlerden farkı, temsil ettiği niteliğin, koşuldan koşula
değiştiği halde, belli sınırlar içinde değer değiştirmemesidir.
125
Çünkü aslında Nevvton mekaniğinden Einstein mekaniğine geçiş, alışılmışın
aksine, nesne ve kavramlara görünürde yeni bir ilave gerektirmediği için (yani iki farklı yaklaşım görünürde aynı nesne ve kavramları kullandığı için) bilim adamlarmm dünyayı yorumlamakta yararlandıkları kavramsal yapmm bilimsel devrimlerle nasıl yerinden oynadığmı görmek açısmdan bulunmaz bir
fırsattır.
Böylece açığa çıkarttığımız olgular aslında bambaşka bir felsefi ortamda
son derece doğal karşılanabilirdi. Fakat başkaları için olm asa bile bilim
adamları için terk edilmiş bir bilimsel kuramla onun ardılı arasmdaki görünür
farkların hepsi de gerçek elle tutulur farklardır. Zamanını doldurmuş bir kurama çağdaş ardılının özel bir dalı gözüyle bakmak mümkün olsa bile, bunu
dahi yapabilmek için o kuramm belli bir dönüşüm geçirmesi elzemdir. Böyle
bir dönüşüm ancak geriye bakışm getirdiği yararl^la ve daha yeni olan kuramm kesin yol göstericiliğiyle gerçekleştirilebilir. Üstelik, eski kuramı yorumlamakta bu dönüşüm geçerli bir araç olsa bile, uygulanmasmm sonucunda elde edilen kuram o kadar kısıtlı olur ki, önceden bilineni tekrardan öte bir işe
yaramaz. Eski kuramm bu şekilde yeniden yorumlamşı tasarruf açısmdan yararlıdır, fakat araştırma yönlendirmek için yeterli olamaz.
Birbirini izleyen paradigmalar arasmdaki farklarm böylelikle hem zorunlu
hem de bağdaşamaz farklar olduklarını varsaysak, bunların ne tür farklar olduklarını da daha kesin şekilde söylememiz kolaylaşır mıydı acaba? Bu farklardan en açık seçik olanmı aslında şimdiye kadar defalarca örnekledik. Birbirini izleyen paradigmalar bize evreni dolduran nesneler ve bunların davranışları hakkmda farklı bilgiler verir. Yani, sözgelişi, atomdan da küçük parçacıkların varlığı, ışığın maddesel niteliği ve ısının yahut enerjinin sakinimi
hakkmda bu paradigmaların görüşleri değişiktir. Bunlar art arda gelen paradigmalar arasmdaki özele ilişkin farklardır ve üzerinde söylenecek daha fazla
bir şey yoktur. Ancak, paradigmaların birbirinden ayrıldığı tek bağlam öz değildir, çünkü paradigma yalnızca doğaya değil kendisini üreten bilime de yönelik bir yapıdır. Paradigmalar yöntemin, sorunsal alanmm, belli bir zamanda
herhangi bir olgun bilim dalı için kabul edilmiş çözüm ölçütlerinin de kaynağıdır. Böylece yeni bir paradigmanm kabul görmesi çoğunlukla ilgili bilim
dalının yeniden tanımlanmasını zorunlu ktlar. Eskiden ele alman sorunların
bazıları başka bir bilim dalma aktarılabilir, veya tamamıyla bilim-dışı sayılabilir. Daha önce var olmayan ya da önemsiz sayılan sorunlar yeni bk paradigma ile önemli bilimsel başarıların esası haline gelebilir. Sorunlar bu şekilde
değişkken gerçek bk bilimsel çözümü basit metafizik kurgudan, söz oyunundan ya da m atematik eğlencesinden ayırdeden ölçüt de değişime uğrar. B ilimsel bir devrim sonucu ortaya çıkan olağan-bilim geleneği ile ondan önceki
gelenek birbkleriyle bağdaşmadıkları gibi, ortak bk ölçüyü de paylaşmalarına olanak yoktur.
Nevvton’un yaptığı çalışmalarm 17. yüzyıldaki olağan-bilimsel uygulama
geleneği üzerindeki etkisi, paradigma değişiminin getirdiği bu tür ince farkların en çarpıcı örneklerinden biridir. Yüzyılın ‘yeni bilim i’ Nevvton daha
doğmadan önce, maddesel varlıkların ‘öz’üne ilişkin bir dil kullanan Aristoteles’e! ve skolastik açıklamalardan kurtulmayı sonunda başarmıştı. Bir taşın
kendi doğası gereği evrenin merkezine yöneldiği görüşü artık bir açıklama
126
Çünkü aslında Newton mekaniğinden Einstein mekaniğine geçiş, alışılmışın
aksine, nesne ve kavramlara görünürde yeni bir ilave gerektirmediği için (ya¬
ni iki farklı yaklaşım görünürde aynı nesne ve kavramları kullandığı için) bi¬
lim adamlarının dünyayı yorumlamakta yararlandıkları kavramsal yapmm bi¬
limsel devrimlerle nasıl yerinden oynadığını görmek açısından bulunmaz bir
fırsattır.
Böylece açığa çıkarttığımız olgular aslında bambaşka bir felsefi ortamda
son derece doğal karşılanabilirdi. Fakat başkaları için olmasa bile bilim
adamları için terk edilmiş bir bilimsel kuramla onun ardılı arasındaki görünür
farkların hepsi de gerçek elle tutulur farklardır. Zamanını doldurmuş bir ku¬
rama çağdaş ardılının özel bir dalı gözüyle bakmak mümkün olsa bile, bunu
dahi yapabilmek için o kuramın belli bir dönüşüm geçirmesi elzemdir. Böyle
bir dönüşüm ancak geriye bakışın getirdiği yararlarla ve daha yeni olan kura¬
nımkesin yol göstericiliğiyle gerçekleştirilebilir. Üstelik, eski kuramı yorum¬
lamakta bu dönüşüm geçerli bir araç olsa bile, uygulanmasının sonucunda el¬
de edilen kuram o kadar kısıtlı olur ki, önceden bilineni tekrardan öte bir işe
yaramaz. Eski kuramm bu şekilde yeniden yorumlanışı tasarruf açısından ya¬
rarlıdır, fakat araştırma yönlendirmek için yeterli olamaz.
Birbirini izleyen paradigmalar arasındaki farkların böylelikle hem zorunlu
hem de bağdaşamaz farklar olduklarını varsaysak, bunların ne tür farklar ol¬
duklarını da daha kesin şekilde söylememiz kolaylaşır mıydı acaba? Bu fark¬
lardan en açık seçik olanını aslında şimdiye kadar defalarca örnekledik. Bir¬
birini izleyen paradigmalar bize evreni dolduran nesneler ve bunların davra¬
nışları hakkında farklı bilgiler verir. Yani, sözgelişi, atomdan da küçük parça¬
cıkların varlığı, ışığın maddesel niteliği ve ısının yahut enerjinin sakinimi
hakkında bu paradigmaların görüşleri değişiktir. Bunlar art arda gelen para¬
digmalar arasındaki özele ilişkin farklardır ve üzerinde söylenecek daha fazla
bir şey yoktur. Ancak, paradigmaların birbirinden ayrıldığı tek bağlam öz de¬
ğildir, çünkü paradigma yalnızca doğaya değil kendisini üreten bilime de yö¬
nelik bir yapıdır. Paradigmalar yöntemin, sorunsal alanının, belli bir zamanda
herhangi bir olgun bilim dalı için kabul edilmiş çözüm ölçütlerinin de kayna¬
ğıdır. Böylece yeni bir paradigmanm kabul görmesi çoğunlukla ilgili bilim
dalının yeniden tanımlanmasını zorunlu kılar. Eskiden ele alınan sorunların
bazıları başka bir bilim dalma aktarılabilir, veya tamamıyla bilim-dışı sayıla¬
bilir. Daha önce var olmayan ya da önemsiz sayılan sorunlar yeni bir paradig¬
ma ile önemli bilimsel başarıların esası haline gelebilir. Sorunlar bu şekilde
değişirken gerçek bir bilimsel çözümü basit metafizik kurgudan, söz oyunun¬
dan ya da matematik eğlencesinden ayırdeden ölçüt de değişime uğrar. Bi¬
limsel bir devrim sonucu ortaya çıkan olağan-bilim geleneği ile ondan önceki
gelenek birbirleriyle bağdaşmadıkları gibi, ortak bir ölçüyü de paylaşmaları¬
na olanak yoktur.
Newton’un yaptığı çalışmaların 17. yüzyıldaki olağan-bilimsel uygulama
geleneği üzerindeki etkisi, paradigma değişiminin getirdiği bu tür ince fark¬
ların en çarpıcı örneklerinden biridir. Yüzyılın ‘yeni bilimi’ Newton daha
doğmadan önce, maddesel varlıkların ‘öz’üne ilişkin bir dil kullanan Aristo¬
teles’e! ve skolastik açıklamalardan kurtulmayı sonunda başarmıştı. Bir taşın
kendi doğası gereği evrenin merkezine yöneldiği görüşü artık bir açıklama
126
değil, sadece mantıksal bir kelime oyunu olarak görülmeye başlamıştı ki bu
gerçekten de bir ilerlemeydi. Duyumsal izlenimlerin hepsi, renk, tad ve hatta
ağırlık da dahil, artüc evrenin maddesindeki temel parçacıkların boyutları, biçimleri, yerleri ve hareketleri olarak âçıklanmaktaydı. Her şeyin temelindeki
atomlara bunların dışında kalan nitelikler yakıştırmak ‘hurafe’ sayılıyor ve
bilimin kapsamı dışmda bırakılıyordu. Bu yeni bilimsel havayı çok iyi kapan
M oliere bile bir oyununda, afyonun bir tür uyku hapı etkisi yapabilmesini
ona ‘uyku verici’ bir güç atfederek açıklayan doktorla alay etmişti. 17. yüzyılın son yarısında birçok bilim adamı ise, afyon parçacıklarının, yuvarlak biçimleri sayesinde çevresinde döndükleri sinirleri yatıştırdığım düşünmeyi
tercih ediyorlardı. (5)
Daha erken devirlerde doğa-üstün niteliklerle yapılan açıklamalar üretken
bilimsel çalışmanm bütünleyici bir parçasıydı. Buna karşılık 17’nci yüzyılm
nesneciklere yer veren mekanik açıklamalara karşı gösterdiği yeni eğilim bazı bilim dalları için son derece verimli sonuçlar doğurdu, yani bilinen çözümlere yatkm olmayan sorunları yok ederek yenilerini gündeme getirdi. Örneğin dinamik alanında Newton’un üç hareket yasası bilinen gözlemlerin yeni
bir şekilde, birincil yüksüz nesneciklerin birbirleriyle alışverişleri ve genel
hareketleri açısından yommlanmasımn bir sonucudur ve çok fazla yeni deney
de gerektirmemiştir. Daha somut bir örnek verelim. Yüksüz nesneciklerin
birbirleri üzerindeki tek edimleri dokunma/temas yoluyla olacağına göre,
bunu benimseyen nesnecik mekaniği görüşü bilimsel çabayı yepyeni bir çalışma konusuna yöneltmiş oldu, nesnecik hareketlerinin çarpışma ile uğradığı
değişiklikler sorunu. Bu sorunu ortaya atan ve çözüm denebilecek ilk önerileri yapan Descartes’tı. Huyghens, Wren ve Wallis, çalışmaları daha da ileri
götürdüler. Birbirine çarpan sarkaç ağırlıklarıyla bazı deneylerin yanı sıra,
asıl yöntemleri hareket hakkmda da önce bilinen özellikleri yeni sorun alanına uygulamaktı. Nevvton da bütün bu çalışmalarm sonuçlarından kendi hareket yasalarmı çıkardı. Örneğin Üçüncü Yasada sözü edilen etki ve tepki eşitliği, çarpışmaya taraf olan nesnelerin hareket nicelikleri açısmdan uğradıkları
değişikliklerin anlatımıdır. İkinci Yasada varsayılan dinamikgüç tanımlaması
da, aynı hareket değişikliğinden kayaklanmıştır. 17’nci yüzyılda çok kez görüldüğü gibi, bu durum da da nesneciklerle ilgili paradigma hem yeni bir
problem üretmiş hem de bu probleme aranan çözümün büyük kısmını geliştirmişti. (6)
Gene de, Nevvton’un çalışmalarmı yönelttiği sorunların ve kullandığı kıstasların büyük ölçüde nesnecik mekaniği dünya görüşünden elde edilmiş olmalarına karşın, çalışmasının sonucu olan paradigma, bilimin geçerli sorunları ve kıstaslar üzerinde daha geniş anlamda ve kısmen yıkıcı bir etki yapmıştı. Örneğin yerçekiminin maddedeki her parça ile bütün diğerleri arasmda
karşılıklı ve ikili bir temel çekicilik olarak yorumlamşı, tıpkı skolostiklerin
‘düşme eğilim’ açıklaması gibi, biraz doğaüstü bir nitelik taşıyordu. Bu yüzden Principia’yı kendilerine paradigma alanlar için nesnecik maddeciliğinin
(5) Genel olarak parçacık öğretisi için bkz. Marie Boas, “The Establishment of the Mechanical
Philosophy” (Mekanik Felsefesinin Yerleşmesi) Osiris dergisi, 10, 1952, s. 412-541. Parçacık
şeklinin tad üzerindeki etkisi için bkz. a.g.e., s. 483.
(6) R. Dugas, La Mecanigue au XVII e siecle (17 ci Yüzyılda Mekanik) Neuechatel, 1954, s. 177-
185, 284-98, 345-56.
değil, sadece mantıksal bir kelime oyunu olarak görülmeye başlamıştı ki bu
gerçekten de bir ilerlemeydi. Duyumsal izlenimlerin hepsi, renk, tad ve hatta
ağırlık da dahil, artık evrenin maddesindeki temel parçacıkların boyutları, bi¬
çimleri, yerleri ve hareketleri olarak açıklanmaktaydı. Her şeyin temelindeki
atomlara bunların dışında kalan nitelikler yakıştırmak ‘hurafe’ sayılıyor ve
bilimin kapsamı dışında bırakılıyordu. Bu yeni bilimsel havayı çok iyi kapan
Moliere bile bir oyununda, afyonun bir tür uyku hapı etkisi yapabilmesini
ona ‘uyku verici’ bir güç atfederek açıklayan doktorla alay etmişti. 17. yüzyı¬
lın son yarısında birçok bilim adamı ise, afyon parçacıklarının, yuvarlak bi¬
çimleri sayesinde çevresinde döndükleri sinirleri yatıştırdığını düşünmeyi
tercih ediyorlardı. (5)
Daha erken devirlerde doğa-üstün niteliklerle yapılan açıklamalar üretken
bilimsel çalışmanın bütünleyici bir parçasıydı. Buna karşılık 17’nci yüzyılın
nesneciklere yer veren mekanik açıklamalara karşı gösterdiği yeni eğilim ba¬
zı bilim dalları için son derece verimli sonuçlar doğurdu, yani bilinen çözüm¬
lere yatkm olmayan sorunları yok ederek yenilerini gündeme getirdi. Örne¬
ğin dinamik alanında Newton’un üç hareket yasası bilinen gözlemlerin yeni
bir şekilde, birincil yüksüz nesneciklerin birbirleriyle alışverişleri ve genel
hareketleri açısından yorumlanmasının bir sonucudur ve çok fazla yeni deney
de gerektirmemiştir. Daha somut bir örnek verelim. Yüksüz nesneciklerin
birbirleri üzerindeki tek edimleri dokunma/temas yoluyla olacağına göre,
bunu benimseyen nesnecik mekaniği görüşü bilimsel çabayı yepyeni bir ça¬
lışma konusuna yöneltmiş oldu, nesnecik hareketlerinin çarpışma ile uğradığı
değişiklikler sorunu. Bu sorunu ortaya atan ve çözüm denebilecek ilk öneri¬
leri yapan Descartes’tı. Huyghens, Wren ve Wallis, çalışmaları daha da ileri
götürdüler. Birbirine çarpan sarkaç ağırlıklarıyla bazı deneylerin yanı sıra,
asıl yöntemleri hareket hakkında da önce bilinen özellikleri yeni sorun alanı¬
na uygulamaktı. Newton da bütün bu çalışmaların sonuçlarından kendi hare¬
ket yasalarını çıkardı. Örneğin Üçüncü Yasada sözü edilen etki ve tepki eşit¬
liği, çarpışmaya taraf olan nesnelerin hareket nicelikleri açısından uğradıkları
değişikliklerin anlatımıdır. İkinci Yasada varsayılan dinamikgüç tanımlaması
da, aynı hareket değişikliğinden kayaklanmıştır. 17’nci yüzyılda çok kez gö¬
rüldüğü gibi, bu durumda da nesneciklerle ilgili paradigma hem yeni bir
problem üretmiş hem de bu probleme aranan çözümün büyük kısmını geliş¬
tirmişti.(6)
Gene de, Newton’un çalışmalarını yönelttiği sorunların ve kullandığı kıs¬
tasların büyük ölçüde nesnecik mekaniği dünya görüşünden elde edilmiş ol¬
malarına karşın, çalışmasının sonucu olan paradigma, bilimin geçerli sorun¬
ları ve kıstaslar üzerinde daha geniş anlamda ve kısmen yıkıcı bir etki yap¬
mıştı. Örneğin yerçekiminin maddedeki her parça ile bütün diğerleri arasında
karşılıklı ve ikili bir temel çekicilik olarak yorumlanışı, tıpkı skolostiklerin
‘düşme eğilim’ açıklaması gibi, biraz doğaüstü bir nitelik taşıyordu. Bu yüz¬
den Principia’yı kendilerine paradigma alanlar için nesnecik maddeciliğinin
(5) Genel olarak parçacık öğretisi için bkz. Marie Boas, “The Establishment of the Mechanical
Philosophy” (Mekanik Felsefesinin Yerleşmesi) Osiris dergisi, 10, 1952, s. 412-541. Parçacık
şeklinin tad üzerindeki etkisi için bkz. a.g.e., s. 483.
(6) R. Dugas, La Mecanique au XVII e siecle (17 ci Yüzyılda Mekanik) Neuechatel, 1954, s. 177-
185,284-98,345-56.
kıstasları yürürlükte kalm akla birlikte, yerçekimine mekanik bir açıklama
bulmak en büyük çabalardan biriydi. Newton’un kendisi ve 18’inci yüzyılda
onu izleyenler de, bu konuya büyük önem vermişlerdi. Mümkün olan bir tek
seçenek daha vardı, o da Newton’un kurammı yerçekimini açıklamakta başarısız sayarak reddetmekti. Bu almaşık da epey taraftar bulmuştu. Fakat sonunda söz konusu görüşlerin hiçbirisi ağır basmadı. Bilim adamları ne Principia olm adan bilim yapabiliyorlar ne de bu eseri 17’nci yüzyıl nesnecik
m addeciliğinin ölçütleriyle bağdaştırabiliyorlardı. Sonunda yerçekim inin
gerçekten de madddeye özgü bir nitelik olduğunu yavaş yavaş kabul etmeye
başladılar. 18’nci yüzyılın ortalarına gelindiğinde bu yorum hemen hemen
evrensel düzeyde benimsenmiş durumdaydı ve bunun sonucu skolastik kıstaslara doğru gerçek bir yön değişikliği oldu (ki bunu bir geriye dönüş şeklinde anlamamak gerekir.) Maddenin indirgenemez temel yüklemleri olarak görülen boyut, biçim, yer ve hareket gibi özelliklere böylece maddeye ‘özgü’
çekme ve itme güçleri de katılmış oluyordu. (7)
Sonuç olarak fizik biliminin sorunsal alanında ve ölçütlerinde meydana
gelen bu değişiklik yeni bir çığır daha açtı. Örneğin, 1740’lara gelindiğinde
elektrikçiler artık elektrik sıvının çekim özelliğinden rahatlıkla bahsedebiliyor ve bir asır önce M oliere’in doktoru gibi alaya almmıyorlardı. Onlarm bu
rahatlığa kavuşm asıyla, elektrikle igili görüngüler de giderek eskisinden
farklı bir görünüm ve düzen içine girdi, çünkü daha önce bu görüngülerin
yalnızca temas yoluyla etki yapabilen mekanik bir salgının sonuçları olduğu
sanılıyordu. Bu yeniliğin özel bir örneğini verecek olursak, elektriğin uzak
mesafeden yaptığı etki kendi başına bir çalışma alanı olduğu zaman, bugün
iletkenlik yoluyla akım yüklemek dediğimiz olgunun da bunun sonuçlarından biri olduğu anlaşılabildi. daha önce ise, bu olgu görülebildiği zamanlar,
elektrik ‘ ortam ’larm doğrudan etkisiyle ya da her elektrik laboratuvarında
kaçmılmaz olan Frankhn’in Leyden Kavanozu üzerine yaptığı çalışmaların
ve dolayısıyla elektrikte yeni bir Newton paradigması kuruluşunun başlangıcı oldu. Kuşkusuz, maddenin doğasına özgü güçler konusundaki bu arayışların geçerli kılınm ası ile etkilenen tek bilimsel alan elektrik ya da dinamik
dalları değildi. 18’nci yüzyılda kimyasal yakmlaşmalar ve yer değiştirme dizileri konularındaki bilimsel yazmın büyük bir kısmı Newton’culukta ortaya
çıkan bu m ekanik-ötesi arayışlardan kaynaklanmaktaydı. Çeşitli kimyasal
türler arasındaki bu dereceli çekimlere inanan kim yacılar daha önce hayal
edilemeycek deneyler tasarlayarak yeni tepkime çeşitleri aramaya koyuldular. Bu süreç boyunca geliştirilen veriler ve kimyasal kavramlar olmasaydı,
daha sonra Lavoisier’nin ve özellikle de Dalton’un yaptığı çalışmaları anlamak mümkün olamazdı. (8) Kabul edilebilir somnları, kavramları ve açıklamaları belifleyen ölçütlerde meydana gelen değişiklikler, bütün bir bilim dalını dönüştürebilir. Hatta gelecek bölümde bu sürecin bir anlamda içinde yaşadığımız dünyayı da dönüştürdüğünü ileri süreceğim.
Paradigm alar arasında öze dayanmayan bu tür farklara başka örnekler
(7) J.B. Colen, Franklin and Newton: An lnquiry into Speculative Newtonion.Experimental Science and Franklin’s Work in Electricity As an Example Thereof (Franklin ve Nevvton’cu Kurgusal
Deney Bilimi üzerine Bir Soruşturma ve Örnek Olarak Franklin’in Elektrik Çalışmaları) Philadelphia, 1956, 5. ve 6. bölümler.
(8) Elektrik için bkz. a.e.g, 8-9 cu Bölümler, Kimya için bkz. Metzger, a.g.e., Kısım I.
128
kıstasları yürürlükte kalmakla birlikte, yerçekimine mekanik bir açıklama
bulmak en büyük çabalardan biriydi. Newton’un kendisi ve 18’inci yüzyılda
onu izleyenler de, bu konuya büyük önem vermişlerdi. Mümkün olan bir tek
seçenek daha vardı, o da Newton’un kuramını yerçekimini açıklamakta başa¬
rısız sayarak reddetmekti. Bu almaşık da epey taraftar bulmuştu. Fakat so¬
nunda söz konusu görüşlerin hiçbirisi ağır basmadı. Bilim adamları ne Principia olmadan bilim yapabiliyorlar ne de bu eseri 17’nci yüzyıl nesnecik
maddeciliğinin ölçütleriyle bağdaştırabiliyorlardı. Sonunda yerçekiminin
gerçekten de madddeye özgü bir nitelik olduğunu yavaş yavaş kabul etmeye
başladılar. 18’nci yüzyılın ortalarına gelindiğinde bu yorum hemen hemen
evrensel düzeyde benimsenmiş durumdaydı ve bunun sonucu skolastik kıs¬
taslara doğru gerçek bir yön değişikliği oldu (kibunu bir geriye dönüş şeklin¬
de anlamamak gerekir.) Maddenin indirgenemez temel yüklemleri olarak gö¬
rülen boyut, biçim, yer ve hareket gibi özelliklere böylece maddeye ‘özgü’
çekme ve itme güçleri de katılmış oluyordu. (7)
Sonuç olarak fizik biliminin sorunsal alanında ve ölçütlerinde meydana
gelen bu değişiklik yeni bir çığır daha açtı. Örneğin, 1740’lara gelindiğinde
elektrikçiler artık elektrik sıvının çekim özelliğinden rahatlıkla bahsedebili¬
yor ve bir asır önce Moliere’in doktoru gibi alaya alınmıyorlardı. Onların bu
rahatlığa kavuşmasıyla, elektrikle igili görüngüler de giderek eskisinden
farklı bir görünüm ve düzen içine girdi, çünkü daha önce bu görüngülerin
yalnızca temas yoluyla etki yapabilen mekanik bir salgının sonuçları olduğu
sanılıyordu. Bu yeniliğin özel bir örneğini verecek olursak, elektriğin uzak
mesafeden yaptığı etki kendi başına bir çalışma alanı olduğu zaman, bugün
iletkenlik yoluyla akım yüklemek dediğimiz olgunun da bunun sonuçların¬
dan biri olduğu anlaşılabildi. daha önce ise, bu olgu görülebildiği zamanlar,
elektrik ‘ortam’ların doğrudan etkisiyle ya da her elektrik laboratuvarında
kaçınılmaz olan Frankhn’in Leyden Kavanozu üzerine yaptığı çalışmaların
ve dolayısıyla elektrikte yeni bir Newton paradigması kuruluşunun başlangı¬
cı oldu. Kuşkusuz, maddenin doğasına özgü güçler konusundaki bu arayışla¬
rın geçerli kılınması ile etkilenen tek bilimsel alan elektrik ya da dinamik
dalları değildi. 18’nci yüzyılda kimyasal yakınlaşmalar ve yer değiştirme di¬
zileri konularındaki bilimsel yazının büyük bir kısmı Newton’culukta ortaya
çıkan bu mekanik-ötesi arayışlardan kaynaklanmaktaydı. Çeşitli kimyasal
türler arasındaki bu dereceli çekimlere inanan kimyacılar daha önce hayal
edilemeycek deneyler tasarlayarak yeni tepkime çeşitleri aramaya koyuldu¬
lar. Bu süreç boyunca geliştirilen veriler ve kimyasal kavramlar olmasaydı,
daha sonra Lavoisier’nin ve özellikle de Dalton’un yaptığı çalışmaları anla¬
mak mümkün olamazdı. (8) Kabul edilebilir sorunları, kavramları ve açıkla¬
maları belirleyen ölçütlerde meydana gelen değişiklikler, bütün bir bilim da¬
lını dönüştürebilir. Hatta gelecek bölümde bu sürecin bir anlamda içinde ya¬
şadığımız dünyayı da dönüştürdüğünü ileri süreceğim.
Paradigmalar arasında öze dayanmayan bu tür farklara başka örnekler
(7) J.B. Colen, Franklin and Newton: An Inquiry into Speculative Newtonion.Experimental Sci¬
ence and Franklin’s Work in Electricity As an Example Thereof (Franklin ve Newton’cu Kurgusal
Deney Bilimi üzerine Bir Soruşturma ve Örnek Olarak Franklin’in Elektrik Çalışmaları) Philadel¬
phia, 1956, 5. ve 6. bölümler.
(8) Elektrik için bkz. a.e.g, 8-9 cu Bölümler, Kimya için bkz. Metzger, a.g.e., Kısım I.
128
herhangi bir bilim dalınm herhangi bir gelişme dönemihin tarihinden kolaylıkla çıkartılabilir. Biz şimdilik yalmzca iki ve çok daha kısa örnekle yetineceğiz. Kimya devriminden önce, kimyadan beldenen işlerden birisi de kimyasal tözlerin yüklemlerinin ve bunlarm kimyasal tepkimeler sırasmda geçirdikleri değişikliklerin açıklanmasıydı. Kimyacmın, kullanılan az sayıda temel ilkenin yardımıyla, -k i bunlardan biri flojistondu- neden bazı tözlerin
asitli bazılarm ınsa m etalin, (*) diğerlerinin de tutuşabilir, vs. olduklarını
açıklaması istenirdi. Bu yolda belli bir başarı da elde edilmişti. Örneğin flojiston, daha önce de belirttiğimiz gibi, metallerin neden birbirlerine benzediklerini açıklamaya yarıyordu. Asitler için de benzer bir kanıtlama geliştirmemiz mümkündür. Daha sonra Lavoisier’nin yaptığı ‘ıslahat’ bu kimyasal
ilkeleri ortadan kaldırdı ve bunun sonucunda kimya dalı, bilimsel açıklama
gücünü gerek somut uygulama, gerek gelişme birimi açısından bir hayli yitirdi. Bu kaybı telafi etmek için ölçütlerde bir değişiklik yapmak gerekiyordu.
Halbuki 19’ncu yüzyılın büyük bir bölümünde bileşiklerin özelliklerini açıklayamamak kimya kuramları için bir eksiklik bile sayılmayacaktı.(9)
Başka bir örnek daha: 19’ncu yüzyılda ışığm dalga kurammı benimsemiş
olanlarm hepsi gibi Clerk Maxwell de ışık dalgalanran maddesel bir eter içinde ürediği kanısındaydı. Bu dalgalan çekebilecek mekanik ortamın tasarlanması MaxweU’in en yetenekli çağdaşlan için olağan problemlerin başmda gelmekteydi. Ancak, MaxweH’m kendi kuramı -yani elektromanyetik ışık kuram ı- ışık dalgalarım taşıyabilecek böyle bir ortamdan hiç söz etmediği gibi, bu
yönde yapılan çahşmalan büsbütün zorlaştırmaktaydı. Bu nedenle MaxweH’m
kuramı başlangıçta geniş ölçüde reddediliyordu. Fakat tıpkı Newton’un kuramı gibi Maxwell’inki de kolayca baştan savılır gibi değildi ve zamanla paradigma konumuna yaklaştıkça bilim topluluğunun da kurama karşı tutumu değişti. Ne var ki, 20’nci yüzyılm başlarına gelindiğinde Maxwell’in mekanik
bir eterin varlığı konusundaki ısrarı eski ağırlığını yitirdi ve boş bir önerme
haline geldi. Böyle bir eter ortamı tasarlam a çabalarına da son verildi. Bir
yandan elektriğin ‘yer değiştirmesi’nden söz edip, öte yandan neyin yer değiştirdiğini bilmemek bilim adamlarmı rahatsız etmez oldu. Sonuçta gene aynı
şekilde ortaya yeni bir dizi sorun ve ölçüt çıktı ve bu değişikliğin, zamam gelince görelilik kurammm meydana çıkmasmda büyük payı oldu. (10)
Bilimsel topluluğun kendi geçerli sorunlarını ve ölçütlerini.kavrayışmda
meydana gelen bu kendine özgü değişimlerin yöntem açısmdan hep bir alt
düzeyden bir üst düzeye doğru ilerlediklerini varsayabilseydik, denememiz
için taşıdıkları önem oldukça azalırdı. Bu durumda etkilerinin de tam anlamıyla birikime dayalı olduğu düşünülebilirdi. Bu bakımdan bazı tarihçilerin
bilim tarihine baktıkları zaman, insamn doğayı ve bilimsel çabayı kavrayışında sürekli artan bir olgunluk bulmalarına şaşmamak gerekir. (11) Gene de.
(*) Metalik tuzlar içeren (Ç.N.)
(9) E. Meyerson, Identity and Reality (Özdeşlik ve Gerçeklik) New York, 1930, 10. Bölüm.
(10) E.T. VVhittaker, A History of the Theories of Aether and Eleçtricitiy (Eter ve Elektrik Kuramlarının bir Tarihçesi) bölüm 2, Londra 1953, s. 28-30.
(11) Bilimsel gelişmeyi böyle bir Prokrustes yatağına (kalıbına) sığdırmayı amaçlayan çok parlak
ve tamamen çağa uygun bir çalışma için bkz. C.C. Gillispie, The Edge of Objectivity An Essay in
the History of Scintific Ideas (Nesnelliğin Eşiği: Bilimsel Düşünce Tarihi üzerine bir Deneme)
Princeton, 1960.
129
herhangi bir bilim dalının herhangi bir gelişme dönemihin tarihinden kolay¬
lıkla çıkartılabilir. Biz şimdilik yalnızca iki ve çok daha kısa örnekle yetine¬
ceğiz. Kimya devriminden önce, kimyadan beklenen işlerden birisi de kim¬
yasal tözlerin yüklemlerinin ve bunların kimyasal tepkimeler sırasında geçir¬
dikleri değişikliklerin açıklanmasıydı. Kimyacmın, kullanılan az sayıda te¬
mel ilkenin yardımıyla, -ki bunlardan biri flojistondu- neden bazı tözlerin
asitli bazılarınınsa metalin, (*) diğerlerinin de tutuşabilir, vs. olduklarını
açıklaması istenirdi. Bu yolda belli bir başarı da elde edilmişti. Örneğin flojiston, daha önce de belirttiğimiz gibi, metallerin neden birbirlerine benze¬
diklerini açıklamaya yarıyordu. Asitler için de benzer bir kanıtlama geliştir¬
memiz mümkündür. Daha sonra Lavoisier’nin yaptığı ‘ıslahat’ bu kimyasal
ilkeleri ortadan kaldırdı ve bunun sonucunda kimya dalı, bilimsel açıklama
gücünü gerek somut uygulama, gerek gelişme birimi açısından bir hayli yitir¬
di. Bu kaybı telafi etmek için ölçütlerde bir değişiklik yapmak gerekiyordu.
Halbuki 19’ncu yüzyılın büyük bir bölümünde bileşiklerin özelliklerini açıklayamamak kimya kuramları için bir eksiklik bile sayılmayacaktı.(9)
Başka bir ömek daha: 19’ncu yüzyılda ışığın dalga kuramını benimsemiş
olanların hepsi gibi Clerk Maxwell de ışık dalgalarının maddesel bir eter için¬
de ürediği kanısındaydı. Bu dalgalan çekebilecek mekanik ortamın tasarlan¬
masıMaxwell’inen yetenekli çağdaşlan için olağan problemlerin başmda gel¬
mekteydi. Ancak, Maxwell’in kendi kuramı-yani elektromanyetik ışık kura¬
mı-ışık dalgalarım taşıyabilecek böyle bir ortamdan hiç söz etmediği gibi, bu
yönde yapılan çahşmalan büsbütün zorlaştırmaktaydı. Bu nedenle Maxwell’in
kuramı başlangıçta geniş ölçüde reddediliyordu. Fakat tıpkı Newton’un kura¬
mıgibi Maxwell’inki de kolayca baştan savılır gibi değildi ve zamanla para¬
digma konumuna yaklaştıkça bilim topluluğunun da kurama karşı tutumu de¬
ğişti. Ne var ki, 20’nci yüzyılm başlarına gelindiğinde Maxwell’in mekanik
bir eterin varlığı konusundaki ısrarı eski ağırlığını yitirdi ve boş bir önerme
haline geldi. Böyle bir eter ortamı tasarlama çabalarına da son verildi. Bir
yandan elektriğin ‘yer değiştirmesi’nden söz edip, öte yandan neyinyer değiş¬
tirdiğini bilmemek bilim adamlarını rahatsız etmez oldu. Sonuçta gene aynı
şekilde ortaya yeni bir dizi sorun ve ölçüt çıktı ve bu değişikliğin, zamanı ge¬
lince görelilik kuramının meydana çıkmasında büyük payı oldu. (10)
Bilimsel topluluğun kendi geçerli sorunlarını ve ölçütlerini.kavrayışında
meydana gelen bu kendine özgü değişimlerin yöntem açısmdan hep bir alt
düzeyden bir üst düzeye doğru ilerlediklerini varsayabilseydik, denememiz
için taşıdıkları önem oldukça azalırdı. Bu durumda etkilerinin de tam anla¬
mıyla birikime dayalı olduğu düşünülebilirdi. Bu bakımdan bazı tarihçilerin
bilim tarihine baktıkları zaman, insanın doğayı ve bilimsel çabayı kavrayışın¬
da sürekli artan bir olgunluk bulmalarına şaşmamak gerekir. (11) Gene de,
(*) Metalik tuzlar içeren (Ç.N.)
(9) E. Meyerson, Identity and Reality (Özdeşlik ve Gerçeklik) New York, 1930, 10. Bölüm.
(10) E,T. Whittaker, A History of the Theories of Aether and Eleçtricitiy (Eter ve Elektrik Kuram¬
larının bir Tarihçesi) bölüm 2, Londra 1953, s. 28-30.
(11) Bilimsel gelişmeyi böyle bir Prokrustes yatağına (kalıbına) sığdırmayı amaçlayan çok parlak
ve tamamen çağa uygun bir çalışma için bkz. C.C. Gillispie, The Edge of Objectivity An Essay in
the History of Scintific Ideas (Nesnelliğin Eşiği: Bilimsel Düşünce Tarihi üzerine bir Deneme)
Princeton, 1960.
129
bilimsel problem lerin ve ölçütlerin birikim yoluyla geliştiğini kanıtlamak,
aym şeyi kavramlar için kanıtlamaktan çok daha zordur. 18’nci yüzyıl bilimcilerinin yerçekimini açıklama çabasmdan vazgeçmeleri belki bir b ^ m a yararlı oldu, ama bu çaba özde geçersiz bir amaca yönelmiş değildi. Öze ilişkin
güçlere karşı yapılan itirazlar da aynı şekilde bilimdışı sayılamazlardı, yahut
kötü anlamda metafizik değildiler. Böyle bir yargıya izin verecek bilimdışı
bir ölçüt zaten yoktur. İşin aslı, ölçütlerin sınırlandırılması ya da genişletilmesi değil, sadece benimsenen yeni paradigmanm gerektirdiği değişikliğin
yapılmasıydı. Üstelik bu değişiklik o zamandan beri yön değiştirm iştir ve
tekrar değiştirebilir. 20 ’nci yüzyılda Einstein yerçekimi güçlerini açıklamayı
başardı ve bu açıklam anın bilirni geri dönmeye zorladığı bir dizi kural ve
problem, sözünü ettiğimiz bakımlardan, Nevvton’un öncellerine, ardıllaıına
olduğundan daha yakın düşüyordu. Aym şekilde, kuantum mekaniğinin gelişimi, kimya devrim inden kaynaklanmış olan bütün yöntem kısıtlamalarını
tersine çevirmiştir. Kimyacıltu” şimdi laboratuarlarmda kullanılan ya da üretilen tözlerin reniderini kitle, oluşturma koşullarmı ve diğer özelliklerini açıklamaya çalışıyorlar ve gayet de iyi başarıyorlar. Elektromanyetik kurammda
bile benzer bir ters dönüş söz konusu olabilir. Çağdaş fizikte uzay artık Nevvton’un ve M axwell’in kuramlarmda kullanılan cansız ve benzeşik alt-madde
değildir. Yeni yüklemlerinden bir kısmı bir zamanlar etere atfedilenlere daha
çok benzemektedir. Uzayı bu şekilde görerek, günün birinde belki elektriğin
yer değiştirmesinin ne demek olduğunu da anlayabileceğiz.
Bu saydığımız örnekler, dikkatimizi paradigmaların bilişsel işlevlerinden
kural belirleyici işlevlerine kaydırmakla paradigmamn bilimsel yaşamı nasıl
biçimlendirdiği konusundaki anlayışımızı genişletmektedir. Daha önce, paradigmanın başlıca rolü Olarak bilimsel kuramların geliştirilmesindeki aracılığmı ele almıştık. Paradigmamn bu roldeki işlevi, bilim adamma doğada bulunan ve bulunmayan nesneler ve bunların nasıl davrandıkları hakkmda bilgi
vermektir. Bu bilginin sağladığı ‘harita’nm ayrmtıları da olgunlaşmış bilimsel araştırma tarafmdan ortaya çıkartılır. Doğa rastgele incelenmeyecek kadar
çeşitli ve karm aşık olduğu için de, bu harita, bilimin gelişme sürekliliğini
sağlamakta en az gözlem ve deney kadar gereklidir. Paradigmaların, içerdikleri kuramlar yoluyla araştırma faaliyetinin’ oluşumunda yer aldıklarını biliyoruz, ama bilimin oluşumuna katıldıklan tek bağlam bu değildir ve buradaki amacımız da bunu göstermektir. Özellikle en son örneklerimizin gösterdiğine göre, paradigmalar bilim adamlarına kılavuz bir harita sağlamakla kalmayıp, bu haritanın yapımı için gereken yönlendirişi de üstlenmektedir. Bilim adamı bir paradigmayı öğrenirken, edindiği becerinin içinde kuram, yöntem ve ölçüt birbirinden ayrılmaz bir bütün halindedir. Bu yüzden, paradigma
değiştiği zaman hem problemlerin hen önerilen çözümlerin geçerliliğini belirleyen ölçütlerde de önemli farklar meydana gelir.
Bu gözlem bizi bu bölümün başladığı noktaya geri götürmüş oluyor, çünkü bu sayede rakip paradigmalar arasmda yapılacak seçimin sürekli şekilde
yarattığı sorulara olağan bilimin ölçütlerinden yola çıkılarak yanıt bulunamayacağına dair ilk kesin göstergemizi elde ediyoruz. İki bilimsel okul, gerçek
bir problem in ve onun çözümünün ne olduğu konusunda görüş ayrılığına
düştükleri ölçüde, kendi paradigmalarının göreli üstünlüğü üzerine yaptık130
bilimsel problemlerin ve ölçütlerin birikim yoluyla geliştiğini kanıtlamak,
aynı şeyi kavramlar içinkanıtlamaktan çok daha zordur. 18’nci yüzyıl bilim¬
cilerinin yerçekimini açıklama çabasından vazgeçmeleri belki bir bakıma ya¬
rarlı oldu, ama bu çaba özde geçersiz bir amaca yönelmiş değildi. Öze ilişkin
güçlere karşı yapılan itirazlar da aynı şekilde bilimdışı sayılamazlardı, yahut
kötü anlamda metafizik değildiler. Böyle bir yargıya izinverecek bilimdışı
bir ölçüt zaten yoktur. İşinaslı, ölçütlerin sınırlandırılması ya da genişletil¬
mesi değil, sadece benimsenen yeni paradigmanın gerektirdiği değişikliğin
yapılmasıydı. Üstelik bu değişiklik o zamandan beri yön değiştirmiştir ve
telâar değiştirebilir. 20’nci yüzyılda Einstein yerçekimi güçlerini açıklamayı
başardı ve bu açıklamanın bilimi geri dönmeye zorladığı bir dizi kural ve
problem, sözünü ettiğimiz bakımlardan, Newton’unöncellerine, ardıllarına
olduğundan daha yakın düşüyordu. Aym şekilde, kuantum mekaniğiningeli¬
şimi, kimya devriminden kaynaklanmış olan bütün yöntem kısıtlamalarını
tersine çevirmiştir. Kimyacılar şimdi laboratuarlarında kullanılanya da üreti¬
len tözlerin renklerini kitle, oluşturma koşullarını ve diğer özelliklerini açık¬
lamayaçalışıyorlar ve gayet de iyi başarıyorlar. Elektromanyetik kurammda
bilebenzer bir ters dönüş söz konusu olabilir. Çağdaş fizikte uzay artık New¬
ton’un ve Maxwell’inkuramlarında kullanılan cansız ve benzeşik alt-madde
değildir. Yeni yüklemlerinden bir kısmı bir zamanlar etere atfedilenlere daha
çok benzemektedir. Uzayı bu şekilde görerek, günün birinde belki elektriğin
yer değiştirmesinin ne demek olduğunu da anlayabileceğiz.
Bu saydığımız örnekler, dikkatimizi paradigmaların bilişsel işlevlerinden
kural belirleyici işlevlerinekaydırmakla paradigmanın bilimsel yaşamı nasıl
biçimlendirdiği konusundaki anlayışımızı genişletmektedir. Daha önce, para¬
digmanın başlıca rolü Olarak bilimsel kuramların geliştirilmesindeki aracılı¬
ğını ele almıştık. Paradigmanınbu roldeki işlevi, bilim adamına doğada bulu¬
nan ve bulunmayan nesneler ve bunlarınnasıl davrandıkları hakkında bilgi
vermektir. Bu bilginin sağladığı ‘harita’nın ayrmtıları da olgunlaşmış bilim¬
sel araştırma tarafından ortaya çıkartılır. Doğarastgele incelenmeyecek kadar
çeşitli ve karmaşık olduğu içinde, bu harita, bilimingelişme sürekliliğini
sağlamakta en az gözlem ve deney kadar gereklidir. Paradigmaların, içerdik¬
leri kuramlar yoluyla araştırma faaliyetinin’ oluşumunda yer aldıklarını bili¬
yoruz, ama biliminoluşumuna katıldıklarıtek bağlam bu değildir ve burada¬
ki amacımız da bunu göstermektir. Özellikle en son örneklerimizin gösterdi¬
ğine göre, paradigmalar bilim adamlarına kılavuz bir harita sağlamakla kal¬
mayıp, bu haritanın yapımı içingereken yönlendirişi de üstlenmektedir. Bi¬
lim adamı bir paradigmayı öğrenirken, edindiği becerinin içinde kuram, yön¬
tem ve ölçüt birbirindenayrılmaz bir bütünhalindedir. Buyüzden, paradigma
değiştiği zaman hem problemlerin hen önerilen çözümlerin geçerliliğini be¬
lirleyenölçütlerde de önemli farklar meydana gelir.
Bu gözlem bizi bu bölümünbaşladığı noktaya geri götürmüş oluyor, çün¬
kü bu sayede rakip paradigmalar arasmda yapılacak seçimin sürekli şekilde
yarattığı sorulara olağan biliminölçütlerinden yola çıkılarak yanıt bulunama¬
yacağına dair ilk kesin göstergemizi elde ediyoruz. İkibilimsel okul, gerçek
bir probleminve onun çözümünün ne olduğu konusunda görüş ayrılığına
düştükleri ölçüde, kendi paradigmalarınıngöreli üstünlüğü üzerine yaptık130
ları-tartışmanın bir sağırlar diyaloğu olması kaçınılmazdır çünkü böyle biı
tartışmada yaratılan kısmen döngüsel kanıtlamalar, ister istemez, her paradigm anın kendine hedef aldığı kıstasları aşağı yukarı tatm in edebildiğini ve
hasım paradigm anm benim sediği bazı kıstaslarda da eksik kaldığm ı gösterecektir. Paradigm a tartışm alarının deyam lı özelliği olan bu mantıksal
uyum eksikliğinin başka nedenleri de vardır tabii. Örneğin, hiçbir paradigma
kendine hedef aldığı sorunlarm hepsini çözemediği için ve ralap iki paradigmanın da çözümsüz bıraktığı sorunlar hiçbir zaman aym olmayacağından,
paradigma tartışmaları daima gelip şu soruya dayanır; hangi sorunları çözmüş olmak daha önemlidir? Yanşan standartlar sorunu gibi, değerlerin çatışması da yalnızca olağan bilimin tamamen dışında kalan ölçütler sayesinde
çözülebilir ve paradigm a tartışnialannı devrim ci yapan başlıca etken de,
bilim dışı ölçütlere duyulan bu gereksinimdir. Ancak burada ölçülerden ve
değerlerden çok daha temel bir unsur söz konusudur. Şimdiye kadar paradigmalarm bilimi oluşturm ası üzerinde durdum. Şimdi de ne anlamda doğayı
oluşturduklarmı söyleyebileceğimizi göstermek istiyorum.
131
ları-tartışmanın bir sağırlar diyaloğu olması kaçınılmazdır çünkü böyle biı
tartışmada yaratılan kısmendöngüsel kanıtlamalar,ister istemez, her paradig¬
manın kendine hedef aldığı kıstasları aşağı yukarı tatmin edebildiğini ve
hasım paradigmanın benimsediği bazı kıstaslarda da eksik kaldığım gös¬
terecektir. Paradigma tartışmalarının devamlı özelliği olan bu mantıksal
uyum eksikliğinin başka nedenleri de vardır tabii. Örneğin, hiçbir paradigma
kendine hedef aldığı sorunların hepsini çözemediği içinve rakip ikiparadig¬
manın da çözümsüz bıraktığı sorunlar hiçbir zaman aynı olmayacağından,
paradigma tartışmaları daima gelip şu soruya dayanır: hangi sorunları çöz¬
müş olmak daha önemlidir? Yanşan standartlar sorunu gibi, değerlerin çatış¬
ması da yalnızca olağan bilimintamamen dışında kalan ölçütler sayesinde
çözülebilir ve paradigma tartışmalarını devrimci yapan başlıca etken de,
bilim dışı ölçütlere duyulan bu gereksinimdir. Ancak burada ölçülerden ve
değerlerden çok daha temel bir unsur söz konusudur. Şimdiye kadar paradig¬
maların bilimi oluşturması üzerinde durdum. Şimdi de ne anlamda doğayı
oluşturduklarını söyleyebileceğimizi göstermek istiyorum.
131
X. DÜNYA GÖRÜŞÜ DEĞİŞİKLİĞİ OLARAK
DEVRİMLER
Çağdaş tarih yazının bakış açısından geçmiş araştırmalan inceleyen bilim
tarihçisi, paradigmalar değiştiği zaman onlarla birlikte dünyanın da eğiştiği
sonucuna varmaktan kendini alıkoyamayabilir. Yeni bir paradigmanm peşinden giden bilim adamları yeni araçlar benimserler ve farklı yerlere bakmaya
başlarlar. Daha da önem lisi, bilim adamları devrim ler sırasında bildikleri
araçlarla daha önce bakmış oldukları yerlere tekrar baktıkları zaman yeni ve
farklı şeyler bulurlar. Sanki bilim topluluğu birden bambaşka bir gezegene
taşınmıştır ve bu gezegende tanıdık nesneler hem farklı bir ışıkta görünürler
hem de bilinmeyen bazı başka nesnelerle bir arada bulunurlar. Tabii aslında
böyle bir olay olmamıştır, harhangi bir coğrafi aktarım söz konusu değildir.
Laboratuvarm dışındaki günlük yaşam eskisi gibi sürüp gitmektedir. Fakat
yine de paradigma değişiklikleri gerçekten bilim adamlarmm, araştırma ile
bağlanmış oldukları dünyayı farklı şekilde görmelerine neden olur. Söylemek
istediğimiz, bu dünyayla olan ilişkileri yalnızca gördükleri ve yaptıkları ile
smırh kaldığı ölçüde, bilim adamlarmm bir devrimden sonra faridı bir dünyayla ilişki kurduklarıdır.
İşte şu sık sık sözü edilen, bir görsel kalıptan (Gestalt’tan) diğerine atlama örnekleri, bilim adamının dünyasında meydana gelen bu dönüşüm lere
temel bir prototip ya da benzetme kaynağı oluşturmaları bakımından burada
işim ize yaram aktadır. Bilim adamının dünyasında önceden ördek sayılan
nesneler devrimden sonra tavşan oluverirler. (*) Kutunun ilk önce üst taraftan dışmı gören kişi, daha sonra alt taraftan kutunun içini seyretmeye başlar.
Bunun gibi dönüşümler genellikle daha yavaş ve çoğunlukla da geri dönüş
olmadan gerçekleşm ekle beraber, bilimsel eğitimin en olağan ve ayrılmaz
parçalandır. Engebe haritasına bakan öğrenci kağıdm üzerinde birtakım çizgiler görürken, haritacının gördüğü bir arazinin resmi-
{*) Ünlü ördek-tevşan örneği gibi belirsiz olan figürler,
Kuhn, Hanson gibi, bilim d e kuram dan bağım sız
gözlem olamayacağını savunan düşünürler tarafından
her tü r insan algılayışının, ama özellikle bilim sel
gözlemin prototipi olarak kullanılmaktadır. Ünlü ördek
tavşan figürü şöyledir: (ç.n.)
132
X. DÜNYA GÖRÜŞÜ DEĞİŞİKLİĞİOLARAK
DEVRİMLER
Çağdaş tarih yazının bakış açısından geçmiş araştırmaları inceleyen bilim
tarihçisi, paradigmalar değiştiği zaman onlarla birliktedünyanın da eğiştiği
sonucuna varmaktan kendini alıkoyamayabilir. Yeni bir paradigmanın peşin¬
den giden bilim adamları yeni araçlar benimserler ve farklı yerlere bakmaya
başlarlar. Daha da önemlisi, bilim adamları devrimler sırasında bildikleri
araçlarla daha önce bakmış oldukları yerlere tekrar baktıkları zaman yeni ve
farklı şeyler bulurlar. Sanki bilim topluluğu birdenbambaşka bir gezegene
taşınmıştır ve bu gezegende tanıdık nesneler hem farklı bir ışıktagörünürler
hem de bilinmeyen bazı başka nesnelerle bir arada bulunurlar. Tabii aslında
böyle bir olay olmamıştır, harhangi bir coğrafi aktarım söz konusu değildir.
Laboratuvarın dışındaki günlük yaşam eskisi gibi sürüp gitmektedir. Fakat
yine de paradigma değişiklikleri gerçekten bilim adamlarmm, araştırma ile
bağlanmış oldukları dünyayı farklı şekilde görmelerine nedenolur. Söylemek
istediğimiz, bu dünyayla olan ilişkileri yalnızca gördükleri ve yaptıkları ile
sınırlı kaldığı ölçüde, bilim adamlarmın bir devrimden sonra farklı bir dün¬
yayla ilişki kurduklarıdır.
İşte şu sık sık sözü edilen, bir görsel kalıptan (Gestalt’tan) diğerine atla¬
ma örnekleri, bilim adamının dünyasında meydana gelen bu dönüşümlere
temel bir prototip ya da benzetme kaynağı oluşturmaları bakımından burada
işimize yaramaktadır. Bilim adamının dünyasında önceden ördek sayılan
nesneler devrimden sonra tavşan oluverirler. (*) Kutunun ilk önce üst taraf¬
tan dışını gören kişi, daha sonra alt taraftan kutununiçini seyretmeye başlar.
Bunungibi dönüşümler genellikle daha yavaş ve çoğunlukla da geri dönüş
olmadan gerçekleşmekle beraber, bilimsel eğitimin en olağan ve ayrılmaz
parçalandır. Engebe haritasına bakan öğren¬
ci kağıdın üzerinde birtakım çizgiler görür¬
ken, haritacınıngördüğü bir arazinin resmi-
{*) Ünlü ördek-tevşan örneği gibi belirsiz olan figürler,
Kuhn, Hanson gibi, bilimde kuramdan bağımsız
gözlem olamayacağını savunan düşünürler tarafından
her tür insan algılayışının, ama özellikle bilimsel
gözlemin prototipi olarak kullanılmaktadır. Ünlü ördek
tavşan figürü şöyledir: (ç.n.)
132
dir. Bir kabarcık odasının fotoğrafına bakan öğrenci karışık ve kırık dökük
çizgiler görür, fizikçi ise çok iyi tanıdığı ufak boyutlu nükleer olaylann bir
kaydını. Öğrenci ancak bu tür birçok görsel dönüşümden geçtikten sonra bilim dünyasmm sakinleri araşma girebilir, bilim adammm gördüğünü görmeye, gösterdiği tepkileri göstermeye başlar. Fakat öğrencinin bu şekilde girdiği dünya, ne bir yanda çevrenin ne de diğer yanda bilimin yapısı tarafmdan
değişm ez şekilde, bir kere için saptanm ış değildir. Aslında, bu dünya hem
çevrece hem de öğrencinin izlemek üzere yetiştirildiği tikel olağanbilim geleneğince ortak olarak belirlenmektedir. Bu nedenle, devrim dönemlerinde
olağan-bilimsel gelenek değiştiği zamanlat, bilim adamı çevresini algılamayı yeni baştan öğrenmek zorundadır, yani tanıdığı koşullar içerisinde yeni
kalıplar görmeyi öğrenmesi gerekmektedir. Bunu yaptıktan sonra araştırma
dünyası birçok noktada eskiden yaşadığı dünyayla bağdaşmayan ölçüler taşıyacaktır. Farklı paradigmalarm yönlendirdiği görüş okullarmm her zaman
birbirlerine biraz ters düşen amaçlar benimsemelerinin bir başka nedeni de
budur.
Geştalt deneylerinin amacı, en alışılmış biçimleriyle, yalmz algılama yapısındaki dönüşümleri göstermektir. Paradigmalarm rölü ya da algılama süreci sırasmda önceden kazanılmış deneyimler hakkmda bilgi vermezler. Fakat bu konuda da son derece zengin bir psikoloji yazını bulunmaktadır ve
çalışmaların çoğu bu alanın öncülüğünü yapan Hanover Enstitüsü’nden kaynaklanmıştır. Deneyde kullanılan bir denek, görüntüleri ters çeviren mercek
konmuş gözlükler taktığı zaman genellikle dünyayı baş aşağı görür. Algılama duyuları başlangıçta gözlüğü takmadan önce koşullanmış oldukları tarzda işlev görürler. Bunun sonucunda korkunç bir bocalama ve kişisel bunalım başgösterir. Fakat denek yeni dünyasına alışmaya başladıkça, görsel alanı tam am en tersine dönerek yeni koşullara uyum sağlar. Bu genellikle görmenin tamamen karıştığı bir ara-dönemden sonra olur. Bu noktadan itibaren
nesneler gene gözlükleri takmadan önce oldukları gibi görülmeye başlarlar.
Böylece önceleri aykırı olan bir görsel alanm benimsenmesi giderek alanın
kendisini etkilem iş ve değiştirm iş olmaktadır. (1) Ters merceklere alışan
adam hem gerçek hem de mecazi anlamda devrimci bir ‘görüş’ dönüşümüne
uğramıştır.
Altmcı Bölüm’de sözünü ettiğimiz kuraldışı oyun kartı deneyinde kullanılan denekler de çok benzer bir dönüşüm yaşamışlardı. Gittikçe uzayan gösterimler sonucu karşılaştıkları deneysel evrende kurallara aykırı oyun kartları
olduğunu öğrenene kadar bu kişiler yalnızca önceki deneyimlerinin onları
koşullamış olduğu tür kartları algılayabiliyorlardı. Ama deneyim bir kez gereken ek kategorileri sağlaymca, tanım yapabilecek uzunluktaki ilk gösterim- ,
de bütün aykırı kartları saptamayı başarmışlardı. Deney amacıyla gösterilen
nesnelerin, boyut, renk, biçim vs. gibi algılanan özelliklerinin aym zamanda
deneklerin önceki deneyim ve alışkanlıklarma bağlı olarak değiştiğini göste-
(1) ilk deneyleri yapan George M. Stratton’du, bkz. “Vision VVithout Inversion of the Retinal
Im age” (Retina Tabakasındaki imgenin Ters Çevrilm ediği Görme) Psychological Review
(Psokoloji Dergisi) VI, 1897, s. 341-360, 463-481. Daha ileriki gelişmelerin bir değerlendirmesi
için bkz. Harvey A. Carr, An Introduction to Space Perception (Uzay Algılamasına Giriş) New
York, 1935, s. 18-57.
133
dir. Bir kabarcık odasının fotoğrafına bakan öğrenci karışık ve kırık dökük
çizgiler görür, fizikçi ise çok iyi tanıdığı ufak boyutlu nükleer olayların bir
kaydını. Öğrenci ancak butür birçok görsel dönüşümden geçtikten sonra bi¬
lim dünyasının sakinleri araşma girebilir, bilim adamının gördüğünü görme¬
ye, gösterdiği tepkileri göstermeye başlar. Fakat öğrencininbu şekilde girdi¬
ği dünya, ne bir yanda çevrenin ne de diğer yanda biliminyapısı tarafmdan
değişmez şekilde, bir kere içinsaptanmış değildir. Aslında, bu dünya hem
çevrece hem de öğrencinin izlemek üzere yetiştirildiği tikel olağanbilim geleneğince ortak olarak belirlenmektedir. Bunedenle, devrim dönemlerinde
olağan-bilimsel gelenek değiştiği zamanlat, bilim adamı çevresini algılama¬
yı yeni baştan öğrenmek zorundadır, yani tanıdığı koşullar içerisinde yeni
kalıplar görmeyi öğrenmesi gerekmektedir. Bunu yaptıktan sonra araştırma
,dünyası birçok noktada eskiden yaşadığı dünyayla bağdaşmayan ölçüler ta¬
şıyacaktır. Farklıparadigmaların yönlendirdiği görüş okullarınm her zaman
birbirlerine biraz ters düşen amaçlar benimsemelerininbir başka nedeni de
budur.
Geştalt deneylerinin amacı, en alışılmış biçimleriyle, yalnız algılama ya¬
pısındaki dönüşümleri göstermektir. Paradigmaların rölü ya da algılama sü¬
reci sırasmda önceden kazanılmış deneyimler hakkında bilgi vermezler. Fa¬
kat bu konuda da son derece zengin bir psikoloji yazını bulunmaktadır ve
çalışmaların çoğu bu alanın öncülüğünü yapan Hanover Enstitüsü’ndenkay¬
naklanmıştır. Deneyde kullanılan bir denek, görüntüleri ters çeviren mercek
konmuş gözlükler taktığı zaman genellikle dünyayı baş aşağı görür. Algıla¬
ma duyuları başlangıçta gözlüğü takmadan önce koşullanmış olduklarıtarz¬
da işlev görürler. Bunun sonucunda korkunç bir bocalama ve kişisel buna¬
lım başgösterir. Fakat denek yeni dünyasına alışmaya başladıkça, görsel ala¬
nıtamamen tersine dönerek yeni koşullara uyum sağlar. Bugenellikle gör¬
menin tamamen karıştığı bir ara-dönemden sonra olur. Bu noktadan itibaren
nesneler gene gözlükleri takmadan önce oldukları gibi görülmeye başlarlar.
Böylece önceleri aykırı olan bir görsel alanm benimsenmesi giderek alanın
kendisini etkilemiş ve değiştirmiş olmaktadır. (1) Ters merceklere alışan
adam hem gerçek hem de mecazi anlamda devrimci bir ‘görüş’ dönüşümüne
uğramıştır.
Altmcı Bölüm’desözünü ettiğimiz kuraldışı oyunkartıdeneyinde kullanı¬
lan denekler de çok benzer bir dönüşüm yaşamışlardı. Gittikçe uzayan göste¬
rimler sonucu karşılaştıkları deneysel evrende kurallaraaykırı oyun kartları
olduğunu öğrenene kadar bu kişiler yalnızca önceki deneyimlerinin onları
koşullamış olduğu tür kartları algılayabiliyorlardı. Ama deneyim bir kez ge¬
reken ek kategorileri sağlayınca, tanım yapabilecek uzunluktaki ilk gösterim¬
de bütün aykırı kartları saptamayı başarmışlardı. Deney amacıyla gösterilen
nesnelerin, boyut, renk, biçim vs. gibi algılanan özelliklerinin aym zamanda
deneklerin önceki deneyim ve alışkanlıklarına bağlı olarak değiştiğini göste-
(1) İlk deneyleri yapan George M. Stratton’du, bkz. “Vision Without Inversion of the Retinal
Image” (Retina Tabakasındaki İmgenin Ters Çevrilmediği Görme) Psychological Review
(Psokoloji Dergisi) VI, 1897, s. 341-360, 463-481. Daha ileriki gelişmelerin bir değerlendirmesi
için bkz. Harvey A. Carr, An Introduction to Space Perception (Uzay Algılamasına Giriş) New
York, 1935, s. 18-57.
133
ren başka çalışmalar da vardır. (2) Bu örneklerin almdığı zengin deneysel yazını incelerken, paradigma benzeri bir yapının algılama için de bir önkoşul
olduğu kanısı güçlenmektedir. Kişinin ne gördüğü, hem neye baktığı ile hem
de önceki görsel ve kavramsal deneyimlerinin ona ne görmeyi öğrettiği ile
yakından bağlantılıdır. Böyle bir eğitim in yokluğunda olabilecek tek şey,
William James’in deyimiyle ‘vızır vızır’ bir karmaşadn.
Yakm zamanlarda bilim tarihi ile uğşaranlardan b azıl^ı yukanda betimlediğimiz tür deneyleri son derece öğretici bulmuşlardır. Özellikle N.R. Hanson benim burada ele aldıklarıma benzer şekilde, bilimsel inançlarm yol açtığı sonuçları irdelemek için geştalt (algılama biçimleri) deneycilerinden yararlanmıştır. (3) Başka meslektaşlann da sürekli olarak öne sürdükleri bir görüşe göre, bilim adamlarmm ara stra yukarıda sözünü ettiklerimize benzer algılama değişimlerinden geçtikleri varsayılabildiği ölçüde, bilim tarihi de daha anlamlı ve tutarlı bir çizgi izleyebilecektir. Ancak psokolojik deneyler ne
kadar öğretici olurlarsa olsunlar, bundan öte bir şey olmalan da beklenemez.
Ortaya çıkardıkları algılama özellikleri bilimsel gelişmede merkezi bir rol
oynuyor olabilir, fakat araştırmacı bilim adamınm yaptığı denetimli ve özenli
gözlem çabasmm gerçekten bu özelliklere sahip olduğunu kamtlamak için bu
yeterli değildir. D ^ a s ı, bu deneylerin yapısı bile böyle bir önermeyi doğrudan kanıtlamaya elverişli değildir. Eğer tarihsel örneklerin, bu tür psikolojik
deneylerin konumuz için taşıdıklan önemi saptayabileceğine inanıyorsak, ilkönce tarihten ne gibi tanıtlar beklenip beklenemeyeceğini görmemiz gerekiyor.
Ağılama kalıpları ile ilgili bir deneyin öznesi olan kişi, algılayışınm değiştiğinin farkındadır çünkü elinde aynı kağıtı parçasmı ya da kitabı tuttuğu
halde algılamasmı kendi iradesiyle ileri geri ayarlayabilir. Çevresinde hiçbir
şeyin değişmediğini bildiği için, tüm dikkatini giderek karşısmdaki biçimden
çok (ördek veya tavşan diyelim) kağıt üzerinde o biçimi oluşturan çizgilere
yöneltir. Hatta sonuç olaric şekillerin hiçbirini görmeden yalnızca çizgileri
algılamayı bile öğrenebilir. O zaman da daha önce söylemesi doğru olmayan
bir şeyi, yani asıl gördüğünün bu çizgiler olduğunu, fakat onları istediği zaman sırayla ya bir ördek ya da bir tavşan olarak âlgılayabildiğini söyleyecek
duruma gelir. Aynı şekilde, oyun kartı deneyinin öznesi de algılayışım neden
değiştirdiğini bilmektedir; dışarıdan yetkili bir kişi, yani deneyi yapan, ona
kendisi ne gördüğünü sanırsa sansın asimda başından beri siyah bir kupa beşlisine bakmakta olduğunu söylemiştir. Her iki durumda da, bütün benzer psikolojik deneylerde olduğu gibi, hazırlanan koşullarm yapacağı etki, bu tarz
bir çözümlemeye ne kadar elverişli olduklarına bağlıdır. Görüşün değiştiğini
kanıtlayacak dışsal bir ölçüt olmadan, almaşık algılama ölanaklarmm varlığı
hakkmda hiçbir sonuç ç±artılamaz.
Öte yandan, bilimsel gözlem için durum bunun tam tersidir. Bilim adamınm, gözleri ve araçları ile gördüklerinden başka ve öte başvurabileceği hiçbir
(2) Örnekler İçin bkz. Albert H. Hastorf, “The Infuence of Suggestion on the Relationship
betvveen Stimülüs size and Perceived Distance” (uyarının boyutuyla algılanan mesafe arasındaki ilişki üzerine Telkinin Etkisi) American Journal of Psychology (Amerikan Psikoloji Mecmuası),
44, 1951, s. 216-277. (Psikoloji Mecmuası) 29, 1950, s. 195-217; ve Jerome S. Bruner, Leo
Postman ve John Rodrigues, “Expectations and the Perception of Color” (Beklentiler ve Renk).
(3) N.R. Hanson Patfernc of Discovery (Keşif Örüntüleri) Cambridge, 1958, Bölüm 1.
134
ren başka çalışmalar da vardır. (2) Buörneklerin alındığı zengin deneysel ya¬
zını incelerken, paradigma benzeri bir yapının algılama içinde bir önkoşul
olduğu kanısı güçlenmektedir. Kişininne gördüğü, hem neye baktığıilehem
de önceki görsel ve kavramsal deneyimlerinin ona ne görmeyi öğrettiği ile
yakından bağlantılıdır. Böyle bir eğitimin yokluğunda olabilecek tek şey,
William James’in deyimiyle ‘vızır vızır’ bir karmaşadır.
Yalan zamanlarda bilimtarihi ileuğşaranlardan bazıları yukarıda betimle¬
diğimiz tür deneyleri son derece öğretici bulmuşlardır. Özellikle N.R. Han¬
son benim burada ele aldıklarıma benzer şekilde, bilimsel inançlarınyol açtı¬
ğı sonuçlan irdelemek içingeştalt (algılama biçimleri) deneycilerinden ya¬
rarlanmıştır. (3) Başka meslektaşlarında sürekli olarak öne sürdükleri bir gö¬
rüşe göre, bilim adamlarınınara sıra yukarıda sözünü ettiklerimize benzer al¬
gılama değişimlerinden geçtikleri varsayılabildiği ölçüde, bilim tarihi de da¬
ha anlamlı ve tutarlı bir çizgi izleyebilecektir. Ancak psokolojik deneyler ne
kadar öğretici olurlarsa olsunlar, bundan öte bir şey olmalan da beklenemez.
Ortaya çıkardıkları algılama özellikleri bilimsel gelişmede merkezi bir rol
oynuyor olabilir, fakat araştırmacı bilim adamının yaptığı denetimli ve özenli
gözlem çabasının gerçekten bu özelliklere sahip olduğunu kanıtlamak içinbu
yeterli değildir. Dahası, budeneylerin yapısı bile böyle bir önermeyi doğru¬
dan kanıtlamaya elverişli değildir. Eğer tarihsel örneklerin, butür psikolojik
deneylerin konumuz içintaşıdıkları önemi saptayabileceğine inanıyorsak, il¬
könce tarihten ne gibi tanıtlar beklenip beklenemeyeceğini görmemiz gereki¬
yor.
Ağılama kalıplarıile ilgili bir deneyin öznesi olan kişi, algılayışının de¬
ğiştiğinin farkındadır çünkü elinde aynı kağıtı parçasını ya da kitabıtuttuğu
halde algılamasını kendi iradesiyle ileri geri ayarlayabilir. Çevresinde hiçbir
şeyin değişmediğini bildiği için,tüm dikkatini giderek karşısındaki biçimden
çok (ördek veya tavşan diyelim) kağıt üzerinde o biçimi oluşturan çizgilere
yöneltir. Hatta sonuç olarak şekillerin hiçbirini görmeden yalnızca çizgileri
algılamayı bile öğrenebilir. O zaman da daha önce söylemesi doğru olmayan
bir şeyi, yani asıl gördüğünün buçizgiler olduğunu, fakat onlarıistediği za¬
man sırayla ya bir ördek ya da bir tavşan olarak algılayabildiğim söyleyecek
duruma gelir. Aynı şekilde, oyun kartı deneyinin öznesi de algılayışım neden
, değiştirdiğini bilmektedir: dışarıdan yetkili bir kişi, yani deneyi yapan, ona
kendisi ne gördüğünü sanırsa sansın aslında başından beri siyah bir kupa beş¬
lisine bakmakta olduğunu söylemiştir. Her ikidurumda da, bütünbenzer psi¬
kolojik deneylerde olduğu gibi, hazırlanan koşulların yapacağı etki, bu tarz
bir çözümlemeye ne kadar elverişli olduklarına bağlıdır. Görüşündeğiştiğini
kanıtlayacak dışsal bir ölçüt olmadan, almaşık algılama olanaklarınınvarlığı
hakkında hiçbir sonuç çıkartılamaz.
Öte yandan, bilimsel gözlem içindurum bununtam tersidir. Bilim adamı¬
nın, gözleri ve araçları ilegördüklerinden başka ve öte başvurabileceği hiçbir
(2) Örnekler için bkz. Albert H. Hastorf, “The Infuence of Suggestion on the Relationship
between Stimülüs size and Perceived Distance” (uyarının boyutuyla algılanan mesafe arasında¬
ki ilişki üzerine Telkinin Etkisi) American Journal of Psychology (Amerikan Psikoloji Mecmuası),
44, 1951, s. 216-277. (Psikoloji Mecmuası) 29, 1950, s. 195-217; ve Jerome S. Bruner, Leo
Postman ve John Rodrigues, “Expectations and the Perception of Color” (Beklentiler ve Renk).
(3) N.R. Hanson Patternc of Discovery (Keşif Öruntüleri) Cambridge, 1958, Bölüm 1.
134
ölçüt yoktur. Eğer algılamasındaki değişikliğe daha üst bir otoritenin neden
olduğu gösterilebilirse, o zaman bu otoritenin kendisi, her ne ise, verilerin
kaynağı haline gelir. O zaman da algılayışmdaki değişmeler bir sürü problem
yaratır (tıpkı denekteki algılama farklarmm psikolog için sorun yaratması gibi). Bilim adamının, algılam a kalıplarıyla ilgili çalışmalardaki denek gibi
kendi algılayışım iradesiyle ikide bir değiştirebildiği varsayılsa bile, o zaman
da aynı tür sorunlar başgösterecektir. Işığın bazen bir dalga bazen da bir madde parçacığı olarak görüldüğü dönem bir bunalım dönemiydi. Yani bir şeyler
aksıyordu ve sonund dalga mekaniği gelişirilerek, ışığın hem dalgalardan
hem de parçacıklardan farklı, kendine ö;zgü bir nesne olduğu anlaşıldı. Dolayısıyla bilimlerde, paradigma değişikliklerinin yanı sıra algılama farkları da
oluyorsa, bilim adamlarınm bu farldarı doğrudan doğruya saptamalarmı bekleyemeyiz. Kopemik astronomisine yeni iman getirmiş bir bilim adamı mehtap seyrederken ‘ Daha önce bir gezegen görürdüm, şimdi bir uydu görüyorum ’ diyemez. Bunu söylerse, Ptoleme astronomisinm başka bir düzeyde ve
kendi içinde bir doğruluk payı taşıdığmı kanıtlamış olur. Bunun yerine, yeni
stronominin yeni üyesi şunu söylemek durumundadır. ‘Bir zamanlar ayın bir
gezegen olduğunu sanırdım, ama yanılmışım’. Nitekim, bu tür ‘itiraflar’ bilimsel devrimlerin sonrasmda daima gündeme gelir. Fakat bunun ardmda yatan gerçek, bilimsel görüşte bir fark ise, ya da aynı etkiyi yapan bir başka zihinsel dönüşüm ise, bu değişikliğe doğrudan tanıklık edilmesini bekleyemeyiz. Aramamız gereken, yeni paradigmayı benimseyen bilim adammıri dünyayı eskisinden çok farklı algıladığına dair dolaylı ve davranışsal kanıtlardır.
Şimdi somut verilere dönelim ve sözünü ettiğimiz değişikliklere inanan
bir tarihçinin, bilim adammın dünyasmda ne tür dönüşümlere rastlayabileceğini araştıralım. İlk örneğimiz olan, Sir William Herschel’in Uranüs gezegenini keşfedişi kurala aykırı oyun kartları deneyine oldukça koşuttur. 1960 ve
1781 yılları arasmda Avrupa’nın en ünlü gözlemcileri de dahil birçok gökbilimci en az on yedi ayrı zamanda bugün Uranüs olması gerektiğini varsaydığımız bir yıldız saptadılar. Hatta bu gözlemcilerden en iyisi, 1769 tarihinde
yıldızı peş peşe dört gece birden görmüş, fakat yıldızm kimliği hakkında ipucu verebilecek herhangi bir hareket algılayamamıştı. Herschel bundan 12 yıl
sonra ilk kez aynı cismi gözlemlediği zaman, kendi yapımı olan ve çok daha
geliştirilmiş bir teleskop kullanıyordu. Sonuç olarak yıldızlarda pek olağan
sayılamayacak büyüklükte bir çember saptayabildi. Bir gariplik olduğu kesindi ve Herschel daha çok gözlem yapmak üzere teşhisini erteledi. Gözlemleri sonucunda Uranüs’ün yıldızlar arasmdaki hareketini ortaya çıkardı fakat
bunun yeni bir kuyrukluyıldız olduğuna karar verdi. Ancak, aylar sonra, gözlemlenen hareketi kuyrukluyıldızlara özgü, bir yörüngeye uydurma çabaları
sonuç vermeyince, Lexell bu ‘garip’ yörüngenin bir gezegene ait olabileceği
görüşünü önce sürdü. (4) Bu görüşün kabul edilmesi üzerine, gökbilimcinin
dünyasından birkaç yıldız eksilmiş, ama yerlerine bir gezegen ilave edilmiş
oluyordu. Bir yüzyıla yakın bir zaman boyunca birçok kez gözlemlenmiş
olan bu gök cismi, 1781’den sonra yeni bir gözle görülüyordu, çünkü tıpkı
kurala aykırı kartlar gibi bu nesneyi de alışılmış algılama kategorilerine (yıl-
(4) Peter Doig, A Concise History of Astronomy (Astronominin Toplu Bir Tarihi) Londra, 1950, s.
115-116.
135
ölçüt yoktur. Eğer algılamasındaki değişikliğe daha üst bir otoriteninneden
olduğu gösterilebilirse, o zaman bu otoritenin kendisi, her ne ise, verilerin
kaynağı haline gelir. O zaman da algılayışındaki değişmeler bir sürüproblem
yaratır (tıpkı denekteki algılama farklarının psikolog için sorun yaratması gi¬
bi). Bilim adamının, algılama kalıplarıyla ilgili çalışmalardaki denek gibi
kendi algılayışım iradesiyle ikidebir değiştirebildiği varsayılsa bile, o zaman
da aynıtür sorunlar başgösterecektir. Işığınbazenbir dalga bazen da bir mad¬
de parçacığı olarak görüldüğü dönem bir bunalım dönemiydi. Yani bir şeyler
aksıyordu ve sonund dalga mekaniği gelişirilerek, ışığınhem dalgalardan
hem de parçacıklardan farklı, kendine özgü bir nesne olduğu anlaşıldı. Dola¬
yısıyla bilimlerde, paradigma değişikliklerinin yanı sıra algılama farkları da
oluyorsa, bilim adamlarının bu farkları doğrudandoğruya saptamalarını bek¬
leyemeyiz. Kopernik astronomisine yeni iman getirmiş bir bilim adamı meh¬
tap seyrederken ‘ Daha önce bir gezegen görürdüm, şimdi bir uydu görüyo¬
rum’ diyemez. Bunu söylerse, Ptoleme astronomisininbaşka bir düzeyde ve
kendi içinde bir doğruluk payıtaşıdığını kanıtlamış olur. Bununyerine, yeni
stronominin yeni üyesi şunu söylemek durumundadır. ‘Bir zamanlar ayın bir
gezegen olduğunu sanırdım, ama yanılmışım’. Nitekim, bu tür ‘itiraflar’ bi¬
limsel devrimlerin sonrasında daima gündeme gelir. Fakat bunun ardında ya¬
tan gerçek, bilimsel görüşte bir fark ise, ya da aynı etkiyi yapan bir başka zi¬
hinsel dönüşüm ise, bu değişikliğe doğrudan tanıklık edilmesini bekleyeme¬
yiz. Aramamız gereken, yeni paradigmayı benimseyen bilim adamının dün¬
yayı eskisinden çok farklı algıladığına dair dolaylı ve davranışsal kanıtlardır.
Şimdi somut verilere dönelim ve sözünü ettiğimiz değişikliklere inanan
bir tarihçinin, bilim adamının dünyasında ne tür dönüşümlere rastlayabilece¬
ğini araştıralım. İlk örneğimiz olan, Sir William Herschel’in Uranus gezege¬
nini keşfedişi kurala aykırı oyun kartları deneyine oldukça koşuttur. 1960 ve
1781yılları arasında Avrupa’nın en ünlü gözlemcileri de dahil birçok gökbi¬
limci en az on yedi ayn zamanda bugün Uranus olması gerektiğini varsaydı¬
ğımız bir yıldız saptadılar. Hatta bu gözlemcilerden en iyisi, 1769tarihinde
yıldızı peş peşe dört gece birdengörmüş, fakat yıldızın kimliği hakkında ipu¬
cu verebilecek herhangi bir hareket algılayamamıştı. Herschel bundan 12yıl
sonra ilk kez aynı cismi gözlemlediği zaman, kendi yapımı olan ve çok daha
geliştirilmiş bir teleskop kullanıyordu. Sonuç olarak yıldızlarda pek olağan
sayılamayacak büyüklükte bir çember saptayabildi. Bir gariplik olduğuke¬
sindi ve Herschel daha çok gözlem yapmak üzere teşhisini erteledi. Gözlem¬
leri sonucunda Uranüs’ünyıldızlar arasındaki hareketini ortaya çıkardıfakat
bunun yeni bir kuyrukluyıldız olduğuna karar verdi. Ancak, aylar sonra, göz¬
lemlenen hareketi kuyrukluyıldızlara özgü bir yörüngeye uydurma çabaları
sonuç vermeyince, Lexell bu ‘garip’ yörüngenin bir gezegene ait olabileceği
görüşünü önce sürdü. (4) Bugörüşün kabul edilmesi üzerine, gökbilimcinin
dünyasından birkaç yıldız eksilmiş, ama yerlerine bir gezegen ilaveedilmiş
oluyordu. Bir yüzyıla yakın bir zaman boyunca birçok kez gözlemlenmiş
olan bu gök cismi, 1781’den sonra yeni bir gözle görülüyordu, çünkü tıpkı
kurala aykırı kartlar gibi bu nesneyi de alışılmış algılama kategorilerine (yıl-
(4) Peter Doig, A Concise History of Astronomy (Astronominin Toplu Bir Tarihi) Londra, 1950,s.
115-116.
135
diz ya da kuyruklu yıldız olarak) uydurmak, yani gözlemi yürürlükteki paradigmayla bağdaştırmak artık olanaksız hale gelmişti.
Gökbilimcilerin Uranüs’ü bir gezegen olarak görmelerini sağlayan görüş
değişikliği yalmzca daha önce görülmüş plan bir nesnenin algılanışmı etkilemekle kalmadı. Sonuçları çok daha geniş kapsamlıydı. Her ne kadar bu konudaki kanıtlar çelişkili ise de, Herschel’in neden olduğu küçük paradigma
değişikliği gökbilimcilerin 1801’den sonra kısa bir süre içinde birçok başka
ufak gezegenciği ve Mars ile Jüpiter arasmdaki sayısız gezegencikleri saptamalarına yardımcı oldu. Boyutları son derece ufak olduğu için bu cisimler teleskopta Herschel’i uyarana benzer aykırı bir boyut büyüklüğü sergilememişlerdi. Fakat gene de gökbilimciler başka gezegenler bulmaya hazırlanmış oldukları için, sıradan araçlarla bile 19’uncu yüzyılın ilk elli yılında yirmi kadar gezegeni saptamayı başardılar. (5) Astronomi tarihinde buna benzer, paradigmadan kaynaklanan bilimsel algılama dönüşümü örnekleri çoktur ve bazıları çok daha az çelişkiyle meydana gelmiştir. Örneğin, batı dünyasmdaki
gökbilimcilerin ancak Kopem ik’in yeni paradigması ortaya atıldıktan sonraki
yarım yüzyıl içinde daha önce değişmez sayılan göklerde ilk kez değişim
görmeye başlamaları rastlantı sayılabilir mi? Öte yandan Çinliler, evren görüşleri göklerde herhangi bir değişimi dışlamadığı için birçok yeni yıldızın
varlığım çok daha erken saptayabilmişlerdi. Çinliler ayrıca teleskop yardımı
olmaksızın, güneş lekelerini Galileo ve çağdaşlarmdan asırlar önce sistematik bir şekilde gözlemleyip kayıtlarma geçirmişlerdi. (6) Kopem ik’ten hemen
sonra batı dünyasının gökbilim ufuklarında saptanan yeni değişiklikler yalnızca yıldızlar ve güneş lekelerinden ibaret de değildi. Bazen bir ip kadar basit olabilen türlü geleneksel araç kullanan 16’ncu Yüzyıl gökbilimcileri haşmetli ve hareketsiz gezegenler ve yıldızlara ayrılmış olarak görmeye alıştıkları uzayda bazı kuyrukluyıldızlarm diledikleri gibi dolaştıklarını birçok kez
gözlemlemişlerdi. (7) Gökbilimcilerin eski yerlere eski araçlarla bakarken bile bu kadar kolaylıkla ve hızla yeni şeyler görebilmeleri bize ister istemez
Kopernik’ten sonra bambaşka bir dünyada yaşamaya başladıklarını düşündürtüyor. Hiç değilse, araştırmaları başka bir dünyaya ait olabilecek sonuçlar
vermekteydi.
Verdiğimiz örnekleri astronomi dalmdan seçmemizin nedeni, bu alandaki
bulgularm çoğu kez aşağı yukarı tamamen gözlem terimlerine dayalı bir dille
açıklanm asıdır. M odel aldığım ız psikolojik deneylerin özneleri ile bilim
adamlarınm gözlemleri arasmda kurmaya çahştığmıız tam koşutluk ancak bu
tür açıklamalarda bulunabilir. Elbette bu denli tam bir koşutluk üzerinde ısrar
etmemiz zorunlu değildir, hatta kıstaslarımızı biraz gevşetmekte yarar bile
olabilir. Paradigma değişikliğinin yanı sıra meydana gelen algılama dönüşümlerine, ‘görm e’ fiilinin günlük kullanımıyla yetindiğimiz zaman da birçok örnek bulabileceğim iz kuşkusuzdur. Dolayısıyla ‘algılam a’ ve ‘görm e’
fiillerini daha geniş bir anlamda kullandığımız zaman, bunu açık bir şekilde
(5) Rudolph Wolf, Geschichte der Astronomie (Astronominin Tarihi) Münih 1877, s. 513-515
VVolf’un açıklamalarının, bu bulguları Bode’un Yasası’nın bir sonucu olarak görmeyi ne kadar
zorlaştırdığı özellikle dikkate değer.
(6). Joseph Needham. Science and Civiiization in China (Çin’de Bilim ve Ugarlık) III, Cambridge,
1959, s. 423-29,434-36.
(7) T.S.Kuhn, The Copernican Revolotion (Kopernik Devrimi) Cambridge, Mass. 1957, s. 206-9.
136
diz ya da kuyruklu yıldız olarak) uydurmak, yani gözlemi yürürlükteki para¬
digmayla bağdaştırmak artık olanaksız halegelmişti.
Gökbilimcilerin Uranüs’ü bir gezegen olarak görmelerini sağlayan görüş
değişikliği yalnızca daha önce görülmüş,olan bir nesnenin algılanışını etkile¬
mekle kalmadı. Sonuçları çok daha geniş kapsamlıydı. Her ne kadar bu ko¬
nudaki kanıtlar çelişkili ise de, Herschel’inneden olduğu küçük paradigma
değişikliği gökbilimcilerin 1801’den sonra kısa bir süre içinde birçok başka
ufak gezegenciği ve Mars ileJüpiter arasındaki sayısız gezegencikleri sapta¬
malarına yardımcı oldu. Boyutları son derece ufak olduğu içinbu cisimler te¬
leskopta Herschel’i uyarana benzer aykırı bir boyut büyüklüğü sergilememişlerdi. Fakat gene de gökbilimciler başka gezegenler bulmaya hazırlanmış ol¬
dukları için, sıradan araçlarla bile 19’uncuyüzyılın ilk elli yılında yirmi ka¬
dar gezegeni saptamayı başardılar. (5) Astronomi tarihinde buna benzer, pa¬
radigmadankaynaklanan bilimsel algılama dönüşümü örnekleri çoktur ve ba¬
zıları çok daha az çelişkiyle meydana gelmiştir. Örneğin, batı dünyasındaki
gökbilimcilerinancak Kopernik’inyeni paradigması ortaya atıldıktan sonraki
yarım yüzyıl içinde daha önce değişmez sayılan göklerde ilk kez değişim
görmeye başlamaları rastlantı sayılabilir mi? Öte yandan Çinliler, evren gö¬
rüşleri göklerde herhangi bir değişimi dışlamadığı içinbirçok yeni yıldızın
varlığım çok daha erken saptayabilmişlerdi. Çinliler ayrıca teleskop yardımı
olmaksızın, güneş lekelerini Galileo ve çağdaşlarından asırlar önce sistema¬
tik bir şekilde gözlemleyip kayıtlarınageçilmişlerdi. (6) Kopernik’tenhemen
sonra batı dünyasının gökbilim ufuklarında saptanan yeni değişiklikler yal¬
nızca yıldızlar ve güneş lekelerinden ibaret de değildi. Bazen bir ipkadar ba¬
sit olabilen türlü geleneksel araç kullanan 16’ncu Yüzyıl gökbilimcileri haş¬
metli ve hareketsiz gezegenler ve yıldızlara ayrılmış olarak görmeye alıştık¬
ları uzayda bazı kuyrukluyıldızlarındiledikleri gibi dolaştıklarını birçok kez
gözlemlemişlerdi. (7) Gökbilimcilerineski yerlere eski araçlarla bakarkenbi¬
le bu kadar kolaylıkla ve hızla yeni şeyler görebilmeleri bize ister istemez
Kopernik’ten sonra bambaşka bir dünyada yaşamaya başladıklarını düşün¬
dürtüyor. Hiç değilse, araştırmaları başka bir dünyaya ait olabilecek sonuçlar
vermekteydi.
Verdiğimiz örnekleri astronomi dalından seçmemizin nedeni, bu alandaki
bulgularm çoğu kez aşağı yukarıtamamen gözlem terimlerine dayalı bir dille
açıklanmasıdır. Model aldığımız psikolojik deneylerin özneleri ile bilim
adamlarının gözlemleri arasında kurmaya çalıştığımız tam koşutluk ancak bu
tür açıklamalarda bulunabilir. Elbettebu denli tam bir koşutluk üzerinde ısrar
etmemiz zorunlu değildir, hatta kıstaslarımızı biraz gevşetmekte yarar bile
olabilir. Paradigma değişikliğinin yanı sıra meydana gelen algılama dönü¬
şümlerine, ‘görme’ fiilinin günlük kullanımıyla yetindiğimiz zaman da bir¬
çok ömek bulabileceğimiz kuşkusuzdur. Dolayısıyla ‘algılama’ ve ‘görme’
fiillerini daha geniş bir anlamda kullandığımız zaman, bunu açık bir şekilde
(5) Rudolph Wolf, Geschichte der Astronomie (Astronominin Tarihi) Münih 1877, s. 513-515
Wolf’un açıklamalarının, bu bulguları Bode’un Yasası’nın bir sonucu olarak görmeyi ne kadar
zorlaştırdığı özellikle dikkate değer.
(6). Joseph Needham. Science and Civilization in China (Çin’de Bilim ve Ugarlık) III, Cambridge,
1959, s. 423-29,434-36.
(7) T.S.Kuhn, The Copernican Revolotion (Kopernik Devrimi) Cambridge, Mass. 1957, s. 206-9.
136
savunmak zorundayız. Ancak, ilk olarak bu geniş anlammda uygulamada nasıl işlediğini göstermek istiyorum.
D aha önce elektrik tarihinden verdiğim iz iki örneğe bir daha bakalım.
Araştumamn, elektriği bir tür salgı ya da akmtı olarak gören çeşitli kuramlar
tarafmdan yönlendirildiği 17’nci yüzyıl süresince elektrik araştırmacılarmm
sürekli olarak gözlemledikleri bir olgu da, saman parçacıklannm kendilerini
çeken elektrik verilmiş nesnelerden tekrar geri tepmeleri ya da düşmeleriydi.
Hiç değilse I7 ’nci yüzyıl gözlemcileri gördüklerinin olduğunu söylüyorlardı ve kendi algılamaları hakkmdaki bu ifadelerinden duşku duymtımız için
de pek bir neden yoktur. Aynı olguyla karşılaşan çağdaş bir gözlemci ise, mekanik ya da yerçekim li bir geri tepm e yerine, elektrostatik itme dediğimiz
olayı görür. Fakat tarihsel açıdan elektrostatik itme, genelikle gözardı edilmiş
bir tek istisna dışmda, Hauksbee’nin büyük ölçekteki ağıtı bu olgunun etkilerini belirgin hale getirine kadar ‘elektrostatik itme’ olarak bilinmiyordu. Üstelik temasla elektriklenmenin yarattığı itme etkisi, Hauksbee’nin saptadığı
çeşitli yeni itici etkilerden yalnızca bir tanesiydi. Fakat onun araştırmaJan sayesinde, bir çeşit Geştalt (kalıp) değiştirme sonucu itme birdenbire elektrjklenmenin en temel belirtisi oluverdi, öyle ki bu sefer de çekmenin, yani çekici güçlerin açıklanması gerekir oldu. (8) 18’inci yüzyılın başlarmda görülür
hale gelen elektrik görüngüleri ise, 17’nci yüzyıl gözlemcilerinin gördüklerinden hem daha çeşitli hem de daha ayrmtılıydı. Aynı şekilde, Franklin’in
paradigmasmı benimsedikten sonra Leyden Kavanozuna bakan elektrikçi daha öncekinden çok farklı bir şey görüyordu. Araç artık bir akümülatör (yükleyici) haline gelm işti ve ne kavanoz şekline ne de cam malzemeye gerek
kalmıştı. Bunun yerine bir tanesi aygıtm orijinalinde bulunmayan iki iletken
plaka ön plana çıkıyordu. Bu alandaki çalışmalara ilişkin yazılı tartışma ve
resim örneklerinin de giderek gösterdiği gibi, aralarında iletken olmayan bir
madde bulunan iki metal plaka bu tür aygıtların prototipi olmuştu. (9) Bu değişikliklerle eşzam anlı olarak başka iletkenlik etkileri de yeni tarzlarda betimlenmekte ve birçokları da ilk kez dikkate almmaktaydı.
Bu tür değişimler sadece astronomiyle ya da elektrikle sınulı değildir. Buna benzer görüş dönüşümlerine kimya tarihinde de daha önce rastladık. Pri-,
estley’in flojiston gördüğü yerde Lavoisier oksijen görmüştü; üstelik aynı olguya bakıp hiçbir şey göremeyenler de vardı. Ancak, Lavoisier oksijen görmeyi öğrenirken diğer yandan tanıdığı bazı nesnelere de bakış tarzmı değiştirmek zorunda kalmıştı. Örneğin Priestley ve çağdaşlarınm, saflığmı yitirmiş
metal elementleri zannettikleri maddeleri, Lavoisier cevher bileşikleri olarak
görüyordu ve bu tür başka birçok değişiklik de söz sonusuydu. En azmdan,
oksijeni kefettikten sonra, Lavoisier doğayı farklı görmeye başlamıştı. Herkes farklı görse bile kendisinin değişmez ve tek olduğu varsayılan bir doğaya
doğrudan gönderme yapılmadığı sürece de, tasarruf ilkesi gereği diyebiliriz
ki, Lavoisier oksijeni bulduktan sonra fsuklı bir dünyada çalişıyordu.
Bu garip önermeden kaçınmanın olasılıklarını daha ileride araştuacağız.
(8). Duana Roller ve Duane H. Roller, The Development of the Concept of Electric Cherge (Elektrik Yükü Kavramının Gelişmesi) Cambridge, Mass., 1954, s. 21-29.
(9) Yedinci Bölüm de’deki tartışm aya ve orada 9 numaralı dipnotta değinilen alıntının kaynaklandığı yazına bakınız.
savunmak zorundayız. Ancak, ilk olarak bu geniş anlamında uygulamada na¬
sıl işlediğini göstermek istiyorum.
Daha önce elektrik tarihinden verdiğimiz iki örneğe bir daha bakalım.
Araştırmanın, elektriği bir tür salgı ya da akıntı olarak gören çeşitli kuramlar
tarafından yönlendirildiği 17’nci yüzyıl süresince elektrik araştırmacılarının
sürekli olarak gözlemledikleri bir olgu da, saman parçacıklarının kendilerini
çeken elektrik verilmiş nesnelerden tekrar geri tepmeleri ya da düşmeleriydi.
Hiç değilse 17’nci yüzyıl gözlemcileri gördüklerinin |?u olduğunu söylüyor¬
lardı ve kendi algılamaları hakkındaki bu ifadelerinden duşku duymamız için
de pek bir neden yoktur. Aynı olguyla karşılaşan çağdaş bir gözlemci ise, me¬
kanik ya da yerçekimli bir geri tepme yerine, elektrostatik itme dediğimiz
olayı görür. Fakat tarihsel açıdan elektrostatik itme, genelikle gözardı edilmiş
bir tek istisna dışında, Hauksbee’nin büyük ölçekteki ağıtı bu olgunun etkile¬
rini belirgin hale getirine kadar ‘elektrostatik itme’ olarak bilinmiyordu. Üs¬
telik temasla elektriklenmenin yarattığı itme etkisi, Hauksbee’nin saptadığı
çeşitli yeni itici etkilerden yalnızca bir tanesiydi. Fakat onun araştırmaları sa¬
yesinde, bir çeşit Geştalt (kalıp) değiştirme sonucu itme birdenbire elektrik¬
lenmenin en temel belirtisi oluverdi, öyle ki bu sefer de çekmenin, yani çeki¬
ci güçlerin açıklanması gerekir oldu. (8) 18’inci yüzyılın başlarında görülür
hale gelen elektrik görüngüleri ise, 17’nci yüzyıl gözlemcilerinin gördükle¬
rinden hem daha çeşitli hem de daha ayrıntılıydı. Aynı şekilde, Franklin’in
paradigmasını benimsedikten sonra Leyden Kavanozuna bakan elektrikçi da¬
ha öncekinden çok farklı bir şey görüyordu. Araç artık bir akümülatör (yük¬
leyici) haline gelmişti ve ne kavanoz şekline ne de cam malzemeye gerek
kalmıştı. Bunun yerine bir tanesi aygıtın orijinalinde bulunmayan iki iletken
plaka ön plana çıkıyordu. Bu alandaki çalışmalara ilişkin yazılı tartışma ve
resim örneklerinin de giderek gösterdiği gibi, aralarında iletken olmayan bir
madde bulunan iki metal plaka bu tür aygıtların prototipi olmuştu. (9) Bu de¬
ğişikliklerle eşzamanlı olarak başka iletkenlik etkileri de yeni tarzlarda be¬
timlenmekte ve birçokları da ilk kez dikkate alınmaktaydı.
Bu tür değişimler sadece astronomiyle ya da elektrikle sınırlı değildir. Bu¬
na benzer görüş dönüşümlerine kimya tarihinde de daha önce rastladık. Pri-,
estley’in flojiston gördüğü yerde Lavoisier oksijen görmüştü; üstelik aynı ol¬
guya bakıp hiçbir şey göremeyenler de vardı. Ancak, Lavoisier oksijen gör¬
meyi öğrenirken diğer yandan tanıdığı bazı nesnelere de bakış tarzını değiş¬
tirmek zorunda kalmıştı. Örneğin Priestley ve çağdaşlarının, saflığını yitirmiş
metal elementleri zannettikleri maddeleri, Lavoisier cevher bileşikleri olarak
görüyordu ve bu tür başka birçok değişiklik de söz sonusuydu. En azından,
oksijeni kefettikten sonra, Lavoisier doğayı farklı görmeye başlamıştı. Her¬
kes farklı görse bile kendisinin değişmez ve tek olduğu varsayılan bir doğaya
doğrudan gönderme yapılmadığı sürece de, tasarruf ilkesi gereği diyebiliriz
ki,Lavoisier oksijeni bulduktan sonra farklı bir dünyada çalışıyordu.
Bu garip önermeden kaçınmanın olasılıklarını daha ileride araştıracağız,
(8). Duana Roller ve Duane H. Roller, The Development of the Concept of Electric Cherge (Elek¬
trik Yükü Kavramının Gelişmesi) Cambridge, Mass., 1954, s. 21-29.
(9) Yedinci Bölümde’deki tartışmaya ve orada 9 numaralı dipnotta değinilen alıntının kay¬
naklandığı yazına bakınız.
yalnız daha önce ‘farklı dünya’ kullanımının bir başka örneğini daha görmemiz gerekmektedir. Bu ömek Galileo’nun çalışmaları arasında en iyi bildiğimiz kısımların birinden türetilmiştir. En eski devirlerden beri çoğu insanın
bildiği ya da birkaç kez olsun gördüğü bir olgu da, ağırca bir nesnenin bir ip
ya da zincirin ucunda sağa sola sallanarak kendi kendine durmasıdır. Aristo’cular, ağır cisimlerin kendi doğaları gereği daha yüksek olan bir durumdan
daha alçak bir konuma, doğal durağanlık (hareketsizlik) hallerine doğru hareket ettiklerine inandıkları için, ipin ucunda sallanan cismin de, sadece düşm ekte güçlük çektiğine inanırlardı. Onlara göre bu cisim, hareketi zincire
bağlı olduğu için, en alt noktadaki durağanlık haline ancak zorlu çabalar ve
uzun bir süre sonunda varabihyordu. Öte yandan Galileo’nun sallanan nesneye baktığı zaman gördüğü; bir sarkaçtı, yani aynı hareketi sonsuzluğa dek
tekrarlamayı neredeyse başarabilen bir cisimdi. Bu kadarmı gördükten sonra,
Galileo sarkaçlarm diğer özelliklerini de saptadı ve yeni dinamik görüşünün
birçok önemli ve özgün bölümlerini bu özellikler çevresinde geliştirdi. Örneğin, nesnelerin ağırlığının ve düşüş hızlarının bütün sağlam kanıtlamalarını
sarkaç özelliklerinden türetti. Aynı şey eğimli yüzeylerden aşağı giden hareketlerin bitiş hızı ile dikine yükseklik arasmdala ilişki için de söz konusuydu.
(10) Bütün doğal görüngüleri Galileo kendinden öncelalerden çok farklı görüyordu.
Bu bakış farkı neden doğdu? Tabii ki Galileo’nun dehasmdan. Fakat sözünü ettiğimiz örneklerde bu dehanın ortaya attığı fikirler, sallanan cisim hakkmda daha doğru ya da daha nesnel gözlemlerin bir belirtisi değildi. Betimleme açısından, Aristo’cu algılayış da Galileo’ninki kadar doğru sayılırdı. Örneğin, olaya kendi açımızdan bakacak olursak, Galileo sarkacm dikeyden 90
derece uzağa savrulduğu uzaklıklarda bile, savrulma döneminin (periyodunun)savrulma uzaklığından bağımsız olduğunu iddia ederken, sarkaç olgusunda bizim bugün bulabildiğimizden çok daha fazla bir düzenlilik görmekteydi. (11) Dolayısıyla olay bir doğra-yanhş somnu değil, sadece ortaçağ paradigmasının değişimiyle ortaya çıkan algılama olanaklarmdan dehanm sonuna dek yararlanabilmesiydi. Galileo tamamen bir Aristo’cu olarak yetiştirilmemişti. Tersine, aldığı eğitim gereği hareketi, sonradan momentum(*)
olarak bilinen itilim (impetus) kuramı ile incelemeyi öğrenmişti. Ortaçağ
sonlarında geçerli olmaya başlayan bu paradigmaya göre, ağır bir maddenin
hareketini devam ettirebilmesi, hareketini başlatan itiş ya da itilim gücünün
kendi içinde sürmesinden ileri geliyordu. İtiüm kurammı en mükemmel haline getiren 14. yüzyıl skolostik düşünürlerinden Jean Buridan ve Nicole Oresme, bildiğimiz kadanyla salımm tarzmdaki hareketlerde, Galileo’nun bulduğu özelliklerin benzerlerini tarihte ilk kez görmüş olan kişilerdi. Buridan, titreşim halindeki bir telin hareketini, itilim gücünü tele ilk vurulduğu zaman
kazanan bir devinim olarak betimler. İtilim gücü bundan sonra teli, kendi geriliminin direncine karşı oynatmada tüketilir. Gerilim direnci teli tekrar eski
haline döndürdüğünde, hareket için yeniden güç sağlamış olur ve bu gelgit
(10). Galileo Galilei, Dialogues Concerning two New Sciences (iki Yeni Bilim Hakkında söyleşiler) çevirenler, H. Crew ve A.de Salvio, Evansnn, İllinois, 1946, s. 80-81-162-66.
{11),a.g.e.,s.91,94,244. ,
(’ ). itiş, itilim gücü anlamında, kitle çarpı hız (mv).
138
yalnız daha önce ‘farklı dünya’ kullanımının bir başka örneğini daha görme¬
miz gerekmektedir. Bu ömek Galileo’nun çalışmaları arasında en iyi bildiği¬
miz kısımların birinden türetilmiştir. En eski devirlerden beri çoğu insanın
bildiği ya da birkaç kez olsun gördüğü bir olgu da, ağırca bir nesnenin bir ip
ya da zincirin ucunda sağa sola sallanarak kendi kendine durmasıdır. Aristo’cular, ağır cisimlerin kendi doğaları gereği daha yüksek olan bir durumdan
daha alçak bir konuma, doğal durağanlık (hareketsizlik) hallerine doğru hare¬
ket ettiklerine inandıkları için, ipin ucunda sallanan cismin de, sadece düş¬
mekte güçlük çektiğine inanırlardı. Onlara göre bu cisim, hareketi zincire
bağlı olduğu için, en alt noktadaki durağanlık haline ancak zorlu çabalar ve
uzun bir süre sonunda varabiliyordu. Öte yandan Galileo’nun sallanan nesne¬
ye baktığı zaman gördüğü; bir sarkaçtı, yani aynı hareketi sonsuzluğa dek
tekrarlamayı neredeyse başarabilen bir cisimdi. Bu kadarını gördükten sonra,
Galileo sarkaçların diğer özelliklerini de saptadı ve yeni dinamik görüşünün
birçok önemli ve özgün bölümlerini bu özellikler çevresinde geliştirdi. Örne¬
ğin, nesnelerin ağırlığının ve düşüş hızlarının bütün sağlam kanıtlamalarını
sarkaç özelliklerinden türetti. Aynı şey eğimli yüzeylerden aşağı giden hare¬
ketlerin bitiş hızı ile dikine yükseklik arasındaki ilişki için de söz konusuydu.
(10) Bütün doğal görüngüleri Galileo kendinden öncekilerden çok farklı gö¬
rüyordu.
Bu bakış farkı neden doğdu? Tabii kiGalileo’nun dehasından. Fakat sözü¬
nü ettiğimiz örneklerde bu dehanın ortaya attığı fikirler, sallanan cisim hak¬
kında daha doğru ya da daha nesnel gözlemlerin bir belirtisi değildi. Betimle¬
me açısından, Aristo’cu algılayış da Galileo’ninki kadar doğru sayılırdı. Ör¬
neğin, olaya kendi açımızdan bakacak olursak, Galileo sarkacın dikeyden 90
derece uzağa savrulduğu uzaklıklarda bile, savrulma döneminin (periyodunun)savrulma uzaklığından bağımsız olduğunu iddia ederken, sarkaç olgu¬
sunda bizim bugün bulabildiğimizden çok daha fazla bir düzenlilik görmek¬
teydi. (11) Dolayısıyla olay bir doğru-yanhş sorunu değil, sadece ortaçağ pa¬
radigmasının değişimiyle ortaya çıkan algılama olanaklarından dehanın so¬
nuna dek yararlanabilmesiydi. Galileo tamamen bir Aristo’cu olarak yetiştirilmemişti. Tersine, aldığı eğitim gereği hareketi, sonradan momentum(*)
olarak bilinen itilim (impetus) kuramı ile incelemeyi öğrenmişti. Ortaçağ
sonlarında geçerli olmaya başlayan bu paradigmaya göre, ağır bir maddenin
hareketini devam ettirebilmesi, hareketini başlatan itiş ya da itilim gücünün
kendi içinde sürmesinden ileri geliyordu. İtilimkuramını en mükemmel hali¬
ne getiren 14. yüzyıl skolostik düşünürlerinden Jean Buridan ve Nicole Oresme, bildiğimiz kadarıyla salınım tarzmdaki hareketlerde, Galileo’nun buldu¬
ğu özelliklerin benzerlerini tarihte ilk kez görmüş olan kişilerdi. Buridan, tit¬
reşim halindeki bir telin hareketini, itilim gücünü tele ilk vurulduğu zaman
kazanan bir devinim olarak betimler. İtilimgücü bundan sonra teli, kendi ge¬
riliminin direncine karşı oynatmada tüketilir. Gerilim direnci teli tekrar eski
haline döndürdüğünde, hareket için yeniden güç sağlamış olur ve bu gelgit
(10). Galileo Galilei, Dialogues Concerning two New Sciences (iki Yeni Bilim Hakkında söyleşil¬
er) çevirenler, H. Crew ve A.de Salvio, Evansnn, Illinois, 1946, s. 80-81-162-66.
(11).a.g.e.,s.91,94,244. ,
(*)ÿ itiş, itilim gücü anlamında, kitle çarpı hız (mv).
138
sonunda, hareketin orta noktasına varılır. İtilim gücü bundan sonra gene telin
gerilimine karşı koyarak teli bu kez de ters yönde oynatıp ye bu simetrik (bakışımlı) hareket böylece sürüp gider. 14’üncü yüzyılm sonlarında Oresme de,
sallanan taşların bdnzer bir açıklam asını yapmıştı. Bu bilindiği kadarıyla
dünyada yapılmış ilk sarkaç tartışmasıydı. (12) Öne sürdüğü görüşler Galileo’nun sarkaç sorununu ilk ele aldığı zaman düşündüklerine çok yakındı.
Hiç değilse ö resm e’nin durumunda, fakat büyük bir olasılıkla Galileo için
de, bu görüş Aristo’cü kuramdan skolastik itilim paradigmasma geçişle olasılık kazanabihnişti. Skolastik paradigma icat edilene kadar ortada zaten sarkaç diye bir nesne yoktu, bilim adamlarmın tek görebilecekleri sallanan taşlardı. Sarkaçlarm ‘var edilmesi’ paradigma kaynaklı, Gestaltvari bir kalıp değiştirme sayesinde oldu.
Bununla birlikte Galileo’yu Aristo’dan, Lavoisier’yi de Priestley’den ayıranı ille de bir ‘görüş’ dönüşümü olarak betimlememiz zorunlu mudur? Bu
kişiler aynı tür nesnelere baktıkları halde, gördükleri gerçekten farkh şeyler
miydi? Araştırmalarını farklı dünyalarda yaptıklarmı söylemenin geçerli bir
anlamı olabilir mi? Bu soruları daha fazla erteleyem eyiz, çünkü yukarıda
özetlediğimiz tarihsel örnekler kuşkusuz daha değişik ve çok daha alışılmış
tarzlarda da anlatılabilir. Eminim birçok okur, paradigmayla birlikte yalnızca
bilim adamlarmm gözlemleri yommlayış tarzlarmm değiştiğini, yorumlanan
gözleminse, çevre yapısı ve algılama duyuları açısmdan tek ve değişmez olduğunu düşünecektir. Bu anlayışa göre, Priestley ve Lavoisier her ikisi de oksijeni görm üş, am a gözlem lerini farklı tarzda yorum lam ış olmaktadırlar.
Böylelikle Aristo ve Galileo örneğinde de, her iki bilim adamının sarkaç gördükleri halde, ne gördükleri konusunda ayrı yorumlara sahip olduklan sonucuna vanyoruz.
Hemen belirteyim ki, bilim adamlarmm temel somnlar üzerinde fikir değiştirmelerinin bu son derece alışılmış tarzdaki açıklanışı ne tamamen yanlıştır ne de basit bir hata sayılabilir. Bu görüş aslında Descartes tarafından başlatılan ve aynı sıralarda Newton dinamiği ile gelişen felsefi bir paradigmanm
temel ilkelerinden biridir. Bu paradigmamn hem bilime hem de felsefeye büyük hizmetleri olmuştur. Dinamik alanı gibi, bu paradigmanm olanaklarmm
kullanılmasında başka türlü belki de baş arılam ayacak temel bir kavrayışın
yerleşmesinde yararlı olmuştur. Fakat Newton dinamiği örneğinin gösterdiği
gibi, geçmiş en parlak başarıları bile bilimde bunalımm süresiz olarak ertelenebilmesi için bir güvence değildir. Günümüzde felsefe, paradigmalarm yetersizliğinde birleşiyor. Bu uyum eksikliği giderek burada incelediğimiz bilim tarihi çalışmalarında da hissedilmektedir.
Bunalım yaratan bu konulardan hiçbiri şim dilik geleneksel epistemoloji
paradigmasma geçerli bir almaşık geliştirebilmiş değUdir ama böyle bir yeni
paradigmanm ne gibi özelliklere sahip olacağı hakkmda yavaş yavaş bir fikir
vermeye başladıklarını söyleyebiliriz. Ben kendi hesabıma, Aristo ve Galileo, sallanan taşlara baktıkları zaman, birincisinin engellenmiş düşme İkincinin ise bir sarkaç gördüğünü söylemenin yarattığı sorunları derinden duyuyorum. Aynı zorluklar daha da temel bir biçimde bu bölümün ilk tümcelerinde
(12). M. Chagett.The Science of Mechanics in the Middle Ages (Orta ÇAğ’da Mekanik İlimi)
Madison, VVİsconsin, 1959,s. 537-38,570.
139
sonunda, hareketin orta noktasına varılır. İtilimgücü bundan sonra gene telin
gerilimine karşı koyarak teli bu kez de ters yönde oynatıp ye bu simetrik (ba¬
kışımlı) hareket böylece sürüp gider. 14’üncüyüzyılın sonlarında Oresme de, ‘
sallanan taşların bdnzer bir açıklamasını yapmıştı. Bu bilindiği kadarıyla
dünyada yapılmış ilk sarkaç tartışmasıydı. (12) Öne sürdüğü görüşler Galileo’nun sarkaç sorununu ilk ele aldığı zaman düşündüklerine çok yakındı.
Hiç değilse Oresme’nin durumunda, fakat büyük bir olasılıkla Galileo için
de, bu görüş Aristo’cıı kuramdanskolastik itilim paradigmasınageçişle olası¬
lık kazanabilmişti. Skolastik paradigma icat edilene kadar ortada zaten sar¬
kaç diye bir nesne yoktu, bilim adamlarının tek görebilecekleri sallanan taş¬
lardı. Sarkaçların ‘var edilmesi’ paradigmakaynaklı, Gestaltvari bir kalıp de¬
ğiştirme sayesinde oldu.
Bununla birlikte Galileo’yu Aristo’dan, Lavoisier’yi de Priestley’denayı¬
ranı ille de bir ‘görüş’ dönüşümü olarak betimlememiz zorunlu mudur? Bu
kişiler aynı tür nesnelere baktıkları halde, gördükleri gerçekten farktı şeyler
miydi? Araştırmalarını farklı dünyalarda yaptıklarını söylemenin geçerli bir
anlamı olabilir mi? Bu soruları daha fazla erteleyemeyiz, çünkü yukarıda
özetlediğimiz tarihsel örnekler kuşkusuz daha değişik ve çok daha alışılmış
tarzlarda da anlatılabilir. Eminim birçok okur, paradigmayla birlikte yalnızca
bilim adamlarmın gözlemleri yorumlayış tarzlarının değiştiğini, yorumlanan
gözleminse, çevre yapısı ve algılama duyuları açısından tek ve değişmez ol¬
duğunu düşünecektir. Buanlayışa göre, Priestley ve Lavoisier her ikisi de ok¬
sijeni görmüş, ama gözlemlerini farklı tarzda yorumlamış olmaktadırlar.
Böylelikle Aristo ve Galileo örneğinde de, her iki bilim adamının sarkaç gör¬
dükleri halde, ne gördükleri konusunda ayrı yorumlara sahip oldukları sonu¬
cunavarıyoruz.
Hemen belirteyim ki, bilim adamlarının temel sorunlar üzerinde fikir de¬
ğiştirmelerinin bu son derece alışılmış tarzdaki açıklanışı ne tamamen yanlış¬
tır ne de basit bir hata sayılabilir. Bu görüş aslında Descartes tarafından baş¬
latılan ve aynı sıralarda Newton dinamiği ilegelişen felsefi bir paradigmanın
temel ilkelerinden biridir. Bu paradigmanın hem bilimehem de felsefeye bü¬
yük hizmetleri olmuştur. Dinamik alanı gibi, bu paradigmanın olanaklarının
kullanılmasında başka türlü belki de başarılamayacak temel bir kavrayışın
yerleşmesinde yararlı olmuştur. Fakat Newtondinamiği örneğinin gösterdiği
gibi, geçmiş en parlak başarıları bile bilimde bunalımın süresiz olarak ertelenebilmesi içinbir güvence değildir. Günümüzde felsefe, paradigmaların ye¬
tersizliğinde birleşiyor. Buuyum eksikliği giderek burada incelediğimiz bi¬
lim tarihi çalışmalarında da hissedilmektedir.
Bunalım yaratan bu konulardanhiçbiri şimdilik geleneksel epistemoloji
paradigmasına geçerli bir almaşık geliştirebilmiş değildir ama böyle bir yeni
paradigmanınne gibi özelliklere sahip olacağı hakkında yavaş yavaş bir fikir
vermeye başladıklarını söyleyebiliriz. Ben kendi hesabıma, Aristo ve Gali¬
leo, sallanan taşlara baktıkları zaman, birincisininengellenmiş düşme ikinci¬
ninise bir sarkaç gördüğünü söylemenin yarattığı sorunları derinden duyuyo¬
rum. Aynı zorluklar daha da temel bir biçimde bu bölümün ilk tümcelerinde
(12). M. Chagett.The Science of Mechanics in the Middle Ages (Orta ÇAğ’da Mekanik ilimi)
Madison, Wisconsin, 1959,s. 537-38,570.
139
karşımıza çıktı; paradigma değişmesiyle dünya değişmese bile, bilim adamı
artık farklı bir dünyada çalışmaktadır. Ben gene de buna benzer önermelerden bir anlam çıkartmayı öğrenmemiz gerektiği kanısındayım. Bilimsel bir
devrim esnasmda meydana gelenleri yalnızca tek ve değişmez bir veri kaynağmın yeniden yorumlanışma indirgeyemeyiz. Her şeyden önce, veriler tartışmasız öhçüde değişmez değillerdir. Sarkaç, düşen bir taş olmadığı gibi, oksijen de flojistondan arınmış hava değildir. Dolayısıyla az sonra da göreceğimiz gibi bilim adamlanm n bu çeşitli nesnelerden topladıklan verilerin kendileri zaten farklıdır. Daha da önemlisi, bireyin ya da bilim topluluğunun engellenen düşm eden sarkaca, ya da flojistondan arınm ış havadan oksijene
yaptığı geçiş süreci yorumla benzerlik taşıyan bir süreç değildir. Bilim adamının yorumlayacağı değişmez türde veriler olmadığına göre de, böyle bir
benzerliği zaten nasıl taşıyabilir? Yeni paradigmayı benimseyen bilim adamı
bir yorumcu olmakttuı daha çok, ters görüntülü mercek takan adama benzer.
İkisinin aynı olduğunu bildiği bir nesneler bütününe baktığı halde, onları bir
sürü ayrmtısmda kökünden dönüşmüş olarak bulur.
Bu saptamalardan hiçbiri, bilim adamlarının olağan şekilde gözlem veri
yorumladığmı yadsımak amacmda değildir. Tam tersi, Galileo’nun sarkaçlar,
Aristo’nun düşen taşlar, Musschenbroek’in yük dolan bir şişe ve Franklin’in
yük toplayıcılar hakkında yapılmış gözlemleri yorumladıklannı kabul ediyoruz. F ^ a t bu yorumlarm hepsi de paradigmaya dayanıyordu. Olağan bilimin
birer parçasıydılar ve tekrar tekrar gördüğümüz gibi olağan bilim çabasmın
amacı, zaten varolan bir paradigmayı daha da arıtmak, yaygmlaştırmak, ayrıştırmaktır. Üçüncü Bölüm’de yorumun en temel rolü oynadığı birçok örnek
gördük. Bunlann her birinde bilim adamı kabul edilmiş bir paradigma sayesinde herhangi bir veriılin ne olduğunu, bu veriyi çıkartmak için ne tür araçlar kullanılabileceğini ve yorumu için hangi kavramlarm yararlı olduğunu rahatlıkla bulabiliyordu. Eğer ortada bir paradigma varsa, onu geliştiren çabanm en önemli kısmı zaten verilerin yorumlanmasıdır.
Fakat bu yorumlayıcı çaba -k i sondan bir önceki satır başmın konusuyd u – paradigmayı yalnızca ayrışturabilir, yanlışlarını düzeltemez. Paradigmaların olağan bilim tarafından düzeltilmelerine olanak yoktur. Olağan bilimin
bu konuda tek yapabildiği, önceden de gördüğümüz gibi, aykırılıklann tanınmasıyla bunalımlara yol açmaktır. Bunların son bulması ise, irade ya da yorumlama ile değil, kalıp değiştirmeye benzer oldukça ani ve düzensjz bazı
olaylarla mümkündür. Bu durumlarda bilim adamları’gözlerin birden açılması’ yahut ‘bir yıldırım çakması’ ile o zamana kadar karanlıkta kalmış bir bulmacanın ‘aydınlanmasından’ ve bütün parçalarmm ilk kez bir çözüme vanlabilecek şekilde yeni bir gözle görülmesinden söz ederler. Bazı farklı durumlarda, gerekli olan ‘aydınlanma’ uykuda iken bile gelebilir. (13) Yorumlama
sözcüğünün hiçbir anlamı yeni paradigmanm doğuşunu haber veren bu sezgi
kıvılcımlanna tam uymaz. Her ne kadar bu sezgiler eski paradigmadan kazanılan aykırı ya da uyumlu deneyimlere bağlı iseler de, bu deneyimlerin herli 3) Jacques Hadamard, Subconscient, intuition. et logique dans la Resherche Scientifİque (bilimsel
Araştırmada Bilinçaltı, Sezgi ve mantık) Conference faite an Palais de la Decouverte le ö decembre
1945, Alençon (Alençon keşifler sarayında 8 aralık 1945’de yapılan konferans) s. 7-8 Daha etraflı
fakat tamamıyla matematik yeniliklere ayrılmış bir çalışıma için bkz. aynı yazar The Psychology of
Invention in the Mahthematical Fiel (matematik Alanında icadın Psikolojisi) Princeton, 1949.
140
karşımıza çıktı; paradigma değişmesiyle dünya değişmese bile, bilim adamı
artık farklı bir dünyada çalışmaktadır. Bengene de buna benzer önermeler¬
den bir anlam çıkartmayı öğrenmemiz gerektiği kanısındayım. Bilimsel bir
devrim esnasında meydanagelenleri yalnızca tek ve değişmez bir veri kayna¬
ğının yeniden yorumlanışına indirgeyenleyiz. Her şeyden önce, veriler tartış¬
masız öhçüde değişmez değillerdir. Sarkaç, düşen bir taş olmadığı gibi, oksi¬
jen de flojistondan arınmış hava değildir. Dolayısıyla az sonra da göreceği¬
miz gibi bilim adamlarının buçeşitli nesnelerden topladıkları verilerinkendi¬
leri zaten farklıdır. Daha da önemlisi, bireyinya da bilim topluluğunun en¬
gellenen düşmeden sarkaca, ya da flojistondan arınmış havadan oksijene
yaptığı geçiş süreci yorumla benzerlik taşıyan bir süreç değildir. Bilim ada¬
mının yorumlayacağı değişmez türde veriler olmadığına göre de, böyle bir
benzerliği zaten nasıl taşıyabilir? Yeni paradigmayı benimseyen bilim adamı
bir yorumcu olmaktan daha çok, ters görüntülü mercek takan adama benzer.
İkisininaynı olduğunu bildiği bir nesneler bütününe baktığı halde, onları bir
sürü ayrıntısında kökünden dönüşmüş olarak bulur.
Bu saptamalardan hiçbiri, bilim adamlarının olağan şekilde gözlem veri
yorumladığını yadsımak amacmda değildir. Tam tersi, Galileo’nun sarkaçlar,
Aristo’nun düşen taşlar, Musschenbroek’in yük dolan bir şişe ve Franklin’in
yük toplayıcılar hakkında yapılmış gözlemleri yorumladıklarını kabul ediyo¬
ruz. Fakat bu yorumların hepsi de paradigmayadayanıyordu. Olağan bilimin
birer parçasıydılar ve tekrar tekrar gördüğümüz gibi olağan bilim çabasının
amacı, zaten varolan bir paradigmayı daha da arıtmak, yaygınlaştırmak, ay¬
rıştırmaktır. Üçüncü Bölüm’deyorumun en temel rolü oynadığı birçok örnek
gördük. Bunlarınher birinde bilim adamı kabul edilmiş bir paradigma saye¬
sinde herhangi bir verinin ne olduğunu, bu veriyi çıkartmak içinne tür araç¬
lar kullanılabileceğini ve yorumu içinhangi kavramlarınyararlı olduğunu ra¬
hatlıkla bulabiliyordu. Eğer ortada bir paradigma varsa, onu geliştiren çaba¬
nınen önemli kısmı zaten verilerin yorumlanmasıdır.
Fakat bu yorumlayıcı çaba-ki sondan bir önceki satır başının konusuy¬
du- paradigmayı yalnızca ayrıştırabilir, yanlışlarını düzeltemez. Paradigma¬
ların olağan bilim tarafından düzeltilmelerine olanak yoktur. Olağan bilimin
bu konuda tek yapabildiği, önceden de gördüğümüz gibi, aykırılıkların tanın¬
masıyla bunalımlara yol açmaktır. Bunların son bulmasıise, irade ya da yo¬
rumlama iledeğil, kalıp değiştirmeye benzer oldukça ani ve düzensiz bazı
olaylarla mümkündür. Budurumlarda bilim adamları’gözlerinbirden açılma¬
sı’ yahut ‘bir yıldırım çakması’ ileo zamana kadar karanlıkta kalmış bir bul¬
macanın ‘aydınlanmasından’ ve bütünparçalarının ilk kez bir çözüme varıla¬
bilecek şekilde yeni bir gözle görülmesinden söz ederler. Bazıfarklı durum¬
larda, gerekli olan ‘aydınlanma’ uykuda iken bilegelebilir. (13) Yorumlama
sözcüğünün hiçbir anlamı yeni paradigmanın doğuşunu haber veren bu sezgi
kıvılcımlarına tam uymaz. Her ne kadar bu sezgiler eski paradigmadan kaza¬
nılan aykırı ya da uyumlu deneyimlere bağlı iseler de, bu deneyimlerin her-
(13) Jacques Hadamard, Subconsoient, intuition, et logique dans la Resherche Scientifique (bilimsel
Araştırmada Bilinçaltı, Sezgi ve mantık) Conference faite an Palais de la Decouverte le 8 decembre
1945, Alençon (Alençon keşifler sarayında 8 aralık 1945’de yapılan konferans) s. 7-8 Daha etraflı
fakat tamamıyla matematik yeniliklere ayrılmış bir