Bilim ve Tarih Notları 1

Genel Koordinatör
Doç.Dr. Müjgan Bozkaya
Genel Koordinatör Yardımcısı
Doç.Dr. Hasan Çalışkan
Öğretim Tasarımcıları
Yrd.Doç.Dr. Seçil Banar
Öğr.Gör.Dr. Mediha Tezcan
Grafik Tasarım Yönetmenleri
Prof. Tevfik Fikret Uçar
Öğr.Gör. Cemalettin Yıldız
Öğr.Gör. Nilgün Salur
Kitap Koordinasyon Birimi
Uzm. Nermin Özgür
Kapak Düzeni
Prof. Tevfik Fikret Uçar
Öğr.Gör. Cemalettin Yıldız
Grafikerler
Gülşah Karabulut
Özlem Ceylan
Kenan Çetinkaya
Dizgi
Açıköğretim Fakültesi Dizgi Ekibi
Bilim ve Teknoloji Tarihi
ISBN
978-975-06-1416-3
1. Baskı
Bu kitap ANADOLU ÜNİVERSİTESİ Web-Ofset Tesislerinde 15.000 adet basılmıştır.
ESKİŞEHİR, Ocak 2013

iii
İçindekiler
Önsöz …. iv
1. Tarih Öncesi Çağlarda Bilim ve Teknoloji…. 2
2. Antik Yunan ve Helenistik Çağdaki Bilim ve Teknoloji. 28
3. Roma Döneminde Bilim ve Teknoloji. 56
4. Orta Çağ’da Bilim ve Teknoloji.… 78
5. Türkler’in İslamiyet’e Giriş Döneminde Bilim ve Teknolojiye Etkileri... 112
6. Rönesans ve Aydınlanma Dönemi’nde Bilim ve Teknoloji.. 142
7. Osmanlılarda Bilim ve Teknoloji. 180
8. Yeni Çağda Batıda Bilimin Gelişimi ve Cumhuriyet Dönemi’nde Türkiye’de Bilim.. 210

iv
Önsöz
Ulusların birbirlerine karşı yürüttükleri üstünlük yarışları ve kendi toplumlarının refah seviyelerini
yükseltme gayret ve çalışmaları nasıl, 19. yüzyıl’da sanayi çağının başlamasına sebep olmuşsa; benzer
gayret ve çalışmalarda, 21. yüzyıla girerken ,bilim alanında bilgi çağına, sanayi alanında da üçüncü
endüstri çağına girilmesine neden olmuştur.
Bilgi çağı veya üçüncü endüstri çağı gibi kavramlarla ifade edilen kısaca bilim ve teknoloji çağı
diyebileceğimiz, günümüz dünyasında bilim ve teknoloji alanında öylesine bir hızlı gelişme
yaşanmaktadır. Bu hızlı gelişmeye ayak uydurabilmek ülkeler için, hem çok zor hem de son derece
hayati önem taşır duruma gelmiştir.
Bilim ve teknoloji tarihi nedir? sorusunun en kısa yanıtı bilim ve teknolojinin doğuş ve gelişme
öyküsü olarak tanımlanabilir. Bilim ve teknoloji tarihinin amacı; nesnel bilginin ve tekniğin ortaya
çıkışını, yayılmasını ve kullanılma koşullarını incelemenin yanında geniş anlamda bir bakış açısı
oluşmasını sağlamaktır. Bilim ve teknoloji tarihi amacına, çeşitli bilim kollarında ulaşılan sonuçları
sıralayarak değil, daha çok, bu sonuçları bağlı oldukları koşullar çerçevesinde açıklayarak ulaşmaya
çalışır. Görevi de hakikatin (gerçek) ve buluşların bir katalog çalışması olmayıp, bilimsel kavram,
kuram, teknik ve anlayışın doğuşunu ve gelişimini izlemek ve açığa çıkarmaktır.
Modern bilim ve teknoloji şüphesiz, insan aklının ve iradesinin uygarlığa katmış olduğu en önemli
üründür. Fakat bu ürünün doğuş, gelişmesi konusunda ancak, son 80 yıllık bir dönemde akademik
çalışmalar başlatılmış ve bu çalışmalar hızla yürütülmektedir.
Bilim ve teknoloji Tarihi yeni bir disiplin olmakla beraber, kapsamı çok geniştir. Bilim çok kere
sanıldığı gibi ilk defa ne Rönesans ‘tan sonra, nede Batı dünyasında ortaya çıkmıştır. Bilim ve Teknoloji
insanlığın ortak malıdır; kökleri ilkel insan topluluklarının yaşamına kadar uzanır.
Geniş bir açıdan bakıldığında bilimin ve teknolojinin uzun ve zorlu gelişiminde şu dört aşama
görülür . Bunlar:
• Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarına rastlayan ampirik bilgi toplama aşaması;
• Eski Yunanlıların evreni açıklamaya yönelik akılcı sistemlerinin kurulduğu aşama;
• Orta çağda Yunan felsefesi ile dinsel doğmaları bağdaştırma çabaları karşısında İslam bilim
ve teknolojisinin parlak başarılarını kapsayan aşama;
• Rönesans sonrası gelişmelerin yer aldığı modern bilim aşaması.
Görüldüğü gibi ilk aşama tamamen ,üçüncü aşama ise kısmen Doğu’da, ikinci ve dördüncü aşamalar
ise daha çok Batı’da yer alan gelişmeleri göstermektedir. Doğu ile Batı arasında gidip- gelen bilimsel
gelişmeyi söyle özetlemek mümkündür:
Doğu uygarlıklarının ürünü olan bilim önce Batı’ya geçer; önce İyonya’da, daha sonra Atina ve
Güney İtalya’da büyük atılım yapar; tam gelişme hızını yitirmeğe başladığı bir sırada tekrar doğu’ ya
döner ve Nil ağzında kurulan İskenderiye’de yeni bir parlak bir döneme girer. Ancak bu dönemde uzun
sürmez .Geometri, astronomi, fizik ve coğrafya gibi bilim dallarında sağlanan büyük ve gerçek
başarılara rağmen, Roma yönetiminin giderek yozlaşması ve Hıristiyanlık ile birlikte türlü mistik inanç
ve saplantıların yayılması karşısında araştırma ve öğrenme ruhu Batı’da canlılığını yitirmekten, hatta
ortadan silinip gitmekten kurtulamaz. Bilimin yeniden canlanması, İslamiyet ‘in ortaya çıkmasıyla, yine
doğu dünyasında kendini gösterir. Avrupa’nın 13’üncü yüzyılla başlayan ve Rönesans’tan günümüze
kadar giderek hızlanan parlak bilimsel başarılarını İslam döneminin çalışmalarına borçlu olduğu inkar
edilemez. Bilim ve teknoloji aslında hiçbir ırkın, kültürün veya bölgenin malı değildir ve olmamıştır da.
Günümüzde bilim ve teknolojiyi birbirinden bağımsız olarak düşünmek imkansızdır. Bilim ve
teknolojinin birbirine yaklaşmasını Fransız Devrimi’ne kadar götürebilir. Bilime dayalı sanayi devrimi
sayesinde ,bilim toplumunun sosyo-ekonomik yapısını değiştiren önemli bir etken olduktan sonra
tarihçiler bilimin ve teknolojinin daha doğru ifade ile bilim tarihinin önemini göz ardı edemediler ve

v
bilim ve teknoloji tarihi ile ilgilenmek zorunda kaldılar. Bugün Dünya’da çoğu üniversitede Bilim ve
Teknoloji Tarihi yanında bilim Felsefesi dersleri zorunlu dersler arasına girmiş durumdadır.
Günümüzde bilim ve teknoloji arasındaki aralık giderek kapanmaktadır. Bu durum, bilim
içerisindeki uzmanlaşmanın daha belirgin hale gelmesiyle ve de bilim ve teknoloji arasındaki
bütünleşme ile açıklanabilir. Öte yandan, bilim ve teknolojinin etkisi sadece sanayi ile sınırlı değildir.
Ayrıca dış çevre faktörlerinin etkisi altında bulunan tarım ve genetik mühendisliği, malzeme v.b.
konusundaki ilerlemeler de bilim ve teknoloji çerçevesi içinde değerlendirilmektedir.
Uzaktan öğretim tekniğine uygun olarak hazırlanan Bilim ve Teknoloji Tarihi isimli bu
kitabımızda Yazılı Tarih Öncesi Çağlardan, Günümüz Türkiye’sine uzanan bir zaman dilimi içinde
bilim ve teknolojik gelişmeler kronolojik bir çerçevede ele alınarak öğrencilere bugün ulaştığımız bilim
ve teknoloji düzeyi hakkında bilgi verilmiştir. Bu kitabın hazırlanmasında başta Anadolu Üniversitesi
Rektörü Prof.Dr. Davut AYDIN olmak üzere emeği geçen herkese teşekkürü bir borç biliriz.
Editör
Prof.Dr. Ertuğrul YÖRÜKOĞULLARI

 
2
Amaçlarımız
Bu üniteyi tamamladıktan sonra;
Bilim ve teknoloji tarihinin önemini açıklayabilecek,
Bilim ve teknolojinin anlamını tanımlayabilecek,
Bilimin yöntemini ve özelliğini açıklayabilecek,
Tarih öncesi çağlarda bilim ve teknoloji tarihini yorumlayabilecek
bilgi ve becerilere sahip olabilirsiniz.
Anahtar Kavramlar
Bilim ve Teknoloji
Bilim ve Teknoloji Tarihi
Bilim Yöntemleri
Bilimsel Yöntem
Orta Asya Bilim
Çin’de Bilim
Hint’de Bilim
Mezopotamya’da Bilim
Anadolu’da Bilim
Eski Mısır’da Bilim
Ege Havzasında Bilim
İçindekiler
 Giriş
 Bilimin Kökeni
 Bilim ve Teknoloji Tarihi
 Bilimin ve Teknolojinin Tanımı
 Bilim ve Teknoloji Tarihinin Önemi
 Bilim ve Teknolojinin Doğuşu
 Yazılı Tarih Öncesi Çağlarda Bilim ve Teknoloji
1

 
3
GİRİŞ
Ulusların devam edegelen üstünlük yarışları ve kendi toplumlarının refah seviyelerini yükseltme gayret
ve çalışmaları nasıl, 19. Yüzyıl’da sanayi çağını başlatmış, büyük ilerlemeler kaydedilmesine sebeb
olmuşsa; benzer gayret ve çalışmalar, 21. yüzyıla girerken, bilim alanında bilgi çağına, sanayi alanında da
üçüncü endüstri çağına girilmesine neden olmuştur.
Bilgi çağı veya üçüncü endüstri çağı gibi kavramlarla ifade edilen kısaca bilim ve teknoloji çağı
diyebileceğimiz, günümüz dünyasında bilim ve teknoloji alanında öylesine bir hızlı gelişmeler
yaşanmaktadır ki, bu hızlı gelişmeye ayak uydurabilmek ülkeler için hem çok zor hemde son derece
önemlidir. Ülkeler bu hızlı gelişmeye ayak uydurabilmek için kıyasıya bir yarış içindedirler.
Günümüzde bilim ve teknolojiyi birbirinden bağımsız olarak düşünmek imkansızdır. Bilim ve
teknolojinin birbirine yaklaşmasını Fransız Devrimi’ne kadar götürebiliriz. 1789, Fransız Devrimi’nden
sonra Fransa‘da bilim adamları yeni kurulan üniversitelerde ve özellikle École Polytechnique’de görev
almaya başladılar. École Polytechnique’de doğa bilimleri öne çıktı ve ilk kez burada fizik ve kimya
laboratuvarları kuruldu. École Polytechnique’yi örnek alan Almanlar çok sayıda bilim adamı yanında
teknotrat adı verilen, teknokrasi içerisinde yer alan, yönetici konumundaki mühendis, mimar, teknisyen,
iktisatçı vb. yetiştirdiler. Bunlar üniversite ve özellikle sanayi laboratuvarlarında çalışıyor ve araştırmalar
yapıyorlardı. Bilim,teknolojiyi gerçek anlamda dokuma endüstrinde ihtiyaç duyulan sentetik boyaların
kimyasal süreçlerle elde edilmesi sayesinde 19. yüzyılın ikinci yarısında etkilemiş ve o zamandan beri
bilimle teknoloji arasındaki yakın ilişki ve karşılıklı etkileşmeler kesintisiz ve güçlenerek sürmektedir.
Bilime dayalı sanayi devrimi sayesinde, bilim toplumunun sosyo-ekonomik yapısını değiştiren önemli bir
etken olduktan sonra tarihçiler bilimin ve teknolojinin daha doğru ifade ile bilim tarihinin önemini göz
ardı edemediler ve bilim ve teknoloji tarihi ile ilgilenmek zorunda kaldılar.
Günümüzde bilim ve teknoloji arasındaki aralık giderek kapanmaktadır. Bu durum,bilim içerisindeki
uzmanlaşmanın daha belirgin hale gelmesiyle ve de bilim ve teknoloji arasındaki bütünleşme ile
açıklanabilir. Öte yandan, bilim ve teknolojinin etkisi sadece sanayi ile sınırlı değildir. Ayrıca dış çevre
faktörlerinin etkisi altında bulunan tarım ve genetik mühendisliği, malzeme v.b. konusundaki ilerlemeler
de bilim ve teknoloji çerçevesi içinde değerlendirilmektedir.
Bir icat ve keşif faaliyeti olan bilimsel ve teknolojik araştırma, yeni buluşlara ulaşmak ve bunları
teknolojiye dönüştürerek sanayide kullanmak üzere ortaya konulan bir uğraştır. Bilim ve teknoloji
çağımızın belkide en etkin gücüdür. Bu güç ya doğrudan ekonominin gereklerinden yada sanayinin
isteğinden kaynaklanmaktadır. Özellikle II. Dünya savaşından sonra günümüzde de süren ekonomik
rekabet, ister istemez bilim ve teknolojiye önem verilmesine ve özellikle gelişmiş ülkelerin yeni keşifler
ve buluşlarda bulunma yönünde amansız bir yarışa girmelerine sebeb olmaktadır.
Dünya’da bilim ve teknoloji çalışmalarıyla bilgi, öylesine hızlı şekilde artmaktadır ki her beş yılda
hatta bazı alanlarda daha kısa sürede bilgi birikimi aşağı yukarı ikiye katlamaktadır. Yenilenebilir enerji
kaynakları, lazer, optik fiber, robotik, nanoteknoloji ve genetik mühendisliği alanındaki ilerlemeler
insanın hayatına bakış açısını değiştirmiş ve bugün için sınırsız olanaklar sağlamıştır.
Tarih Öncesi Çağlarda
Bilim ve Teknoloji

 
4
Buluşları yapan insandır. Ancak üretilen bilgi ve teknoloji bugün dünyada 20 ye yakın ülkenin
kontrolü altında olup, bu 20 ülke içinde de gerçek buluşları yapan ülke sayısı beş altı ülkeyi
geçmemektedir. Doğal olarak bilgi ve buluşlarla kazanılan beceri ve deneyimler büyük bir titizle koruma
altına alınır. Bunun için, bir sınai veya ticari buluşun, imal ve satış hakkı belli bir süre için bir şahsa veya
firmaya devredilebilir. Bu ise patent adı verilen resmi bir belge ile sağlanır. Bu ünitede bilim ve
teknolojinin ortaya çıkış nedeni yanında tarih önceki çağlarda yaşayan kavimlerin bilim ve teknolojiye
katkıları anlatılacaktır.
BİLİMİN KÖKENİ
Bilimin kökleri çok eskilere gitmesine rağmen, bilgi ve düşünme türü olarak nitelendirebileceğimiz ve
uygarlığın bir ürünü olan bilim aslında yeni bir kavramdır. Eski çağlarda din,efsane, felsefe gibi ruhsal; el
sanatları gibi günlük ihtiyaçları gidermeye yönelik uğraşlar dışında bugün bilim olarak adlandırılan ve
özünde gözleme ve düşünmeye dayalı bir bilim anlayışından söz etmek zordur. Fakat bu uğraşlar sonucu
elde edilen bilgi,teknik ve kavramların daha sonraki çağlarda belirgin hale gelen bilimsel kavram ve
işlemlere kaynaklık ettiği de gözardı edilemez. Aslında bilimsel düşünmenin ve icat etmenin özünde biri
dünyayı anlama merakı diğerinde ise yaşamı rahat ve güvenli kılma gibi iki ihtiyaç yatmaktadır. Bu
ihtiyaçlardan ilki, insanlığın tarihinde kuşaktan kuşağa aktarılan çeşitli yaşantı ve beceri biçimlerini
kapsayan bir teknik geleneği, ikincisi insanoğlunun duygu, inanç ve düşüncelerini içinde toplayan bir
ruhsal geleneği oluşturmuştur. Bu iki gelenek başlangıçta ve uzun süre farklı ellerde birbirinden ayrı
kalmış bunun sonucunda da karşılıklı etkileşme olanağı bulamamıştır. Eski yunan uygarlığının en parlak
dönemlerinde bile, uğraşıları el becerilerine, basit teknikleri kullanan zanaatkarların, öte yandan duygu
inanç ve düşünce dünyasını oluşturan şair, politikacı ve filozofların yer aldığı görülmektedir. Bu ayrılık
orta çağ boyunca sürmüş ancak, yeniçağ başında ortadan kalkmaya başlamıştır. İki geleneğin birleşmesi
ve karşılıklı etkileşmesi sonrasında modern anlamda bilim ortaya çıkmaya başlamıştır. Bilimsel düşünme
ve araştırma çabasının, iki geleneğin, deneye olanak veren teknik becerilerle, kavramsal düşünmeye yol
açan teorik çalışmaların etkili bir kaynaşmasına dayanmaktadır.
İnsanın doğaya hükmetme istek ve anlama çabası insanlık tarihi kadar eskidir. Modern bilimin doğuşu
bu iki isteğin birleşmesini beklemiştir. Bununla beraber ilk insanın yaşamında bile bu iki isteğin tamamen
ayrı olduğunu söylemek oldukça zordur. Çünkü, ilk insanlar insan doğa ile ilişkisinde basit teknik
becerilerini kullandığı kadar, büyü türünden bir takım akıl dışı sayılabilecek yollara da başvurmuşlardır.
Aslında büyününde amacı doğayı etkilemektir: yanında ölmekte olan hastaları iyileştirmek,beklenen
doğal felaketleri önlemek, düşmanların yok olmasını sağlamak v.b. Aynı amacı, dünyanın varoluşu ve
düzeni ile ilgili çeşitli kültürlerde yer yer sürüp gelen efsane türünden masal veya hikayelerde de
bulabiliriz. Güneşin, ayın ve yıldızların yaradılış ve var oluş nedeni insanoğlunun yaşam ve ölüm
karşısında duyduğu korkuyu giderme, aradığı güveni ve rahatı sağlama olarak hayal edilmiştir. Gerçi
büyüde bile doğanın istediğe göre değişmediği,bazı yasalara boyun eğmesi gerektiği düşüncesi hep vardı.
Ateşin daima yaktığı, suyun ıslattığı, güneşin parlak olduğu, kışların soğuk,yazların sıcak gitme
gerçeğinden ilk insanlar da kendilerini kurtarmayacaklarını bilirlerdi. Bununla birlikte büyü ve efsane
doğrudan bilimin doğmasının nedeni değildir. Bilimin doğuşuna, doğayı konrol etme çabası yanında
anlama ve bilme tutkusuda neden olmuştur.
BİLİM VE TEKNOLOJİ TARİHİ
Bilim ve teknoloji tarihi nedir? sorusunun yanıtını kısaca bilim ve teknolojinin doğuş ve gelişme öyküsü
olarak tanımlayabiliriz. Bilim ve teknoloji tarihinin amacı; nesnel bilgi ve tekniğin ortaya
çıkışını,yayılmasını ve kullanılma koşullarını incelemek ve bir bakıma niteliği belli bir yöntemin, bir
düşünme türünün hatta geniş anlamda bir bakış açısının oluşmasını sağlamaktır. Bilim ve teknoloji tarihi
amacına, çeşitli bilim kollarında ulaşılan sonuçları sıralayarak değil, daha çok, bu sonuçları bağlı
oldukları koşullar çerçevesinde açıklayarak ulaşmaya çalışır. Görevi de olgu (gerçek) ve buluşların bir
kataloğ çalışması olmayıp, bilimsel kavram, kuram, teknik ve anlayışın doğuş ve gelişimini izlemek ve
açığa çıkarmaktır.

 
5
Modern bilim ve teknolojinin gözlerimiz önündeki yapısı şüphesiz insan aklının ve iradesinin
uygarlığa katmış olduğu en önemli üründür. Fakat bu ürünün doğuş, gelişmesi konusunda son 80 yıllık
bir dönemde akademik çalışmalar başlatılmıştır.
Bilim ve Teknoloji Tarihi yeni bir disiplin olmakla beraber, kapsamı çok geniştir. Bilim çok kere
sanıldığı gibi ilk defa ne Rönesans ‘tan sonra, nede Batı dünyasında ortaya çıkmıştır. Bilim ve Teknoloji
insanlığın ortak malıdır; kökleri ilkel insan topluluklarının yaşamına kadar uzanır.
Bilim anlamak, bilim öncesi veya bilim dışı düşünme biçimleriyle ilişkilerini gerektirir. Bu nedenle,
bilim tarihi mitoloji, din, sanat ve metafizik (fizikötesi) konularada bilimle ilişkileri bakımından yer
vermek zorundadır.
Geniş bir açıdan bakıldığında bilimin uzun ve zorlu gelişiminde şu dört aşamayı ayırdetmek
mümkündür:
• Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarına raslayan ampirik (görgüsel) bilgi toplama aşaması;
• Eski yunanlıların evreni açıklamaya yönelik akılcı sistemlerinin kurulduğu aşama;
• Orta çağda Yunan felsefesi ile dinsel doğmaları bağdaştırma çabaları karşısında İslam biliminin
parlak başarılarını kapsayan aşama;
• Rönesans sonrası gelişmelerin yer aldığı modern bilim aşaması.
Görüldüğü gibi ilk aşama tamamen, üçüncü aşama ise kısmen Doğu’da, ikinci ve dördüncü aşamalar
ise daha çok Batı’da yer alan gelişmeleri göstermektedir. Doğu ile Batı arasında gidip- gelen bilimsel
gelişmeyi söyle özetlemek mümkündür:
Doğu uygarlıklarnın ürünü olan bilim önce Batı’ya geçer; önce İyonya’da, daha sonra Atina ve Güney
İtalya’da büyük atılım yapar; tam gelişme hızını yitirmeğe başladığı bir sırada tekrar Doğu’ya döner ve
Nil nehri ağzında kurulan İskenderiye’de yeni bir parlak bir döneme girer. Ancak bu dönemde uzun
sürmez. Geometri, astronomi, fizik ve coğrafya gibi bilim dallarında sağlanan büyük ve gerçek başarılara
rağmen, Roma yönetiminin giderek yozlaşması ve Hıristiyanlık ile birlikte türlü mistik inanç ve
saplantıların yayılması karşısında araştırma ve öğrenme ruhu Batı’da canlılığını yitirmekten,hatta ortadan
silinip gitmekten kurtulamaz. Bilimin yeniden canlanması, İslamiyetin ortaya çıkmasıyla, yine doğu
dünyasında kendini gösterir. Avrupa’nın 13’üncü yüzyılla başlayan ve Rönesans’tan günümüze kadar
giderek hızlanan parlak bilimsel başarılarını İslam döneminin çalışmalarına borçlu olduğu inkar edilemez.
Bilim ve teknoloji aslında hiçbir ırkın, kültürün veya bölgenin malı değildir.
Bilimsel Gelişme
Bilimin gelişmesi ile ilgili görüşler çeşitlidir. Bu görüşlerden birine göre bilim yavaş fakat sürekli
ilerleyen bir bilgi üretme ve çoğaltma sürecidir. İkinci görüşe göre ise, bilimde gelişme birbirinden ayrı
düzeyde yer alan köklü düşünme değişiklerinin bir sonucudur. Bu iki görüş, ilk bakışta sanıldığı gibi,
bağdaşmaz nitelikte değildir. Her ikisinde de gerçek payı vardır. Bilimin gelişmesi karmaşık bir olaydır.
Bir cephesi değişim, diğer cephesi devrim niteliği taşır. Gerçekten olgusal bilgilerimiz yönünden bilimin
sürekli bir birikim, saptanmış olguları yorumlama ve açıklama yönünden ise bilimin gelişimi ancak
zaman zaman patlak veren düşüncede devrim biçiminde görülmektedir. Bilim tarihi bu iki görüşü de
ispatlama olanağı taşımaktadır. Geçmişte gözlem ve deney yoluyla saptanmış pek çok olgusal gerçek
(örneğin gezegenlerin hareketleri,gazların özellikleri, kaldıraç,sarkaç,gel-git vb. bu tür olgular arasında
sayılabilir) giderek artan bilgimizin bir bölümü olarak geçerliliklerini sürdürmektedir. Bunları bir yana
itme, geçersiz sayma yoluna gidemeyiz; geçmişte bulunmamış olsalardı, bugün bulunacaklardı. Oysa aynı
sürekliliği, olguları açıklama amacıyla bilgilerce ileri sürülen kuram veya kuramsal nitlikteki
varsayımlarda bulamayız. Bilim tarihinin değişik dönemlerinde aynı olgu grubunu açıklamak için çok kez
birbiriyle ilişki olmayan kuramlar ortaya atılmıştır. Bir örnek vermek gerekirse, gök cisimlerinin
hareketlerini açıklamak için Knidoslu Eudoxos’dan, S. I. Newton (D. 1642-Ö. 1727)’a kadar geçen 2000
yıllık sürede ortaya atılan değişik teoriler gösterilebilir. Bu gibi kuramlar, olgusal buluşlar gibi bir bilgi
birikimi yaratmamakta, tersine herbiri bir öncekini yıkma veya hiç değilse değiştirme rolü ile ortaya
çıkmaktadır.

 
6
Her kuram doğaya belli bir bakış açısını ifade eder; fakat başka bakış açıları olanağını ortadan
kaldırmaz. Herhangi bir kuramın ortaya atılmasında veya benimsenmesinde olgulara uyma ve olguları
açıklama gücü kadar kişisel beğenilerimizde rol oynamaktadırlar. Bu nedenle, aynı alanda rakip
kuramların ortaya çıktığını ve uzun süre tutunan kuramların bile birtakım koşulların oluşması ile
geçerliliklerini, bazen beklenmedik bir biçimde yitirdiklerini görülür.
Aslında bilimin gelişimi ne tek başına bir takım kuramsal görüş değişiklerinden, nede yalnızca
birbirine eklenen sürekli buluşlar zincirinden ibarettir. Bu iki süreç birbirini tamamlayıcı niteliktedir.
Yeni olgusal buluşlar yeni kuramlara yol açtığı gibi, yeni kuramlar da yeni gözlem ve deneylere kapı
açmakta, dolayısıyla yeni buluşların koşullarını hazırlamaktadır. Olgusal buluşlarla kuramsal açıklamalar
arasındaki bu karşılıklı etkileşim bilimde gelişmenin gerçek gücünü oluşturur. Bu güçten kaynaklanan
bilimsel gelişmenin iki dönemli süreç olduğunu söyleyebiliriz. Dönemden biri kuramsal düzeyde
açıklamayı, ötekisi bu açıklamanın olgusal düzeyde pekiştirilmesini temsil eder. Fakat her pekiştirme,
ergeç yeni bir açılmanın gereklerini de oluşturmaktan kendini kurtaramaz.
BİLİMİN VE TEKNOLOJİNİN TANIMI
Bilim, genel anlamda “evrenin yapısını ve davranışlarını gözlem ve deney yardımıyla sistematik bir
şekilde incelenmesini ve yasalar biçiminde açıklamaya çalışan düzenli bilgi bütünü” olarak
tanımlanabilir. İnsan için, yaşamın başladığı andan itibaren çevresinde olup biten olayları anlamak ve
açıklamak vazgeçilmez bir tutku olmuştur. Bu açıdan bakıldığında bilim, özellikle doğaya ilişkin kuram
yada beklentilerimizi sürekli sorgulayan bir faaliyet olarakta tanımlanabilir.
Bilim; neden, merak ve amaç besleyen bir olgu olarak günümüze kadar birçok alt dala bölünmüş,
insanların daha iyi yaşam koşullarına kavuşmasına, var olmayan olguları bulmasına ve yeni şeyler
öğrenmesine ön ayak olmuştur. Tüm bilim dalları evrenin bir bölümünü kendine konu olarak seçer,
deneysel yöntemlere ve gerçekliğe dayanarak yasalar çıkarmaya çalışır. Ayrıca bilim; temelleri sanat
tarafından atılmış, her aşamada sanat ve yaratıcılıkla beslenerek insanların hayat koşullarını iyileştirmek
için yapılan çalışmalar bütünü olarakta ele alınabilir. Albert Einstein (D. 1879-Ö. 1955 ) bilimi, her türlü
düzenden yoksun duyu verileri ile düzenli düşünceler arasında uygunluk sağlama çabası, Bertrand Russell
(D. 1872-Ö. 1970 ) ise gözlem ve gözleme dayalı akıl yürütme yoluyla dünyaya ilişkin olguları birbirine
bağlayan yasaları bulma çabası olarak tanımlamıştır.
Akademik düzeyde bilimler iki ana kategoride ele alınır. Doğa olaylarını araştıran ve inceleyen doğa
bilimleri (veya doğal bilimler) ile toplumu, bireyi ve insanî faaliyetleri ve davranışları araştıran ve
inceleyen sosyal (veya beşerî) bilimler. Biyoloji, fizik ve kimya gibi bilimler doğa bilimlerine örnek
gösterilirken, iktisat, sosyoloji ve antropoloji gibi bilimler sosyal bilimlere örnektir. Bu temel alanlar
arasında çok çeşitli ilişkiler olmuş, mühendislik ve tıp gibi bu alanlarla ilişkili birçok uygulamalı disiplin
de olduğu gibi özellikle son yüzyılda birçok ara bilim dalları ortaya çıkmıştır; sibernetik, astrofizik ve
tıbbi antropoloji bu bilim dallarına örnek gösterilebilir.
Matematik bilimi sıklıkla bu iki ana kategoriden farklı üçüncü bir kategori olan formal bilimler
kategorisinde yer alır, formal bilimler kuramsal fikirlerle başlar ve düşünme süreci sayesinde diğer farklı
teorik fikirlere ulaşır; oysa fen bilimleri gerçek dünyadaki çeşitli gözlemlerle başlar ve gerçekliğin bir
bölümü için bir ölçüde kullanışlı olan modellere ulaşırlar. Formal bilmlerin hem doğa bilimlerine hem de
sosyal bilimlere yakın ve uzak olduğu birçok nokta mevcuttur. Matematik, belirli bir bilgi alanının nesnel
ve sistematik incelenmesi hususunda doğa bilimlerine yakınken, inceleme yöntemi olarak deneysel
yöntemler barındırmaması açısından doğa bilimlerinden ayrılır; matematikte edinilen bilgi deneysel
yöntemlerle değil de genelde deneyle kanıtlanamayacak olgular için yani a priori (deneye dayanmayan,
akıl yolu ile önceden kabul edilen) ile doğrulanır. Formal bilimler kategorisi matematiğin yanında
istatistik ve mantık bilimlerini de içermektedir. Bu iki bilim, matematik ile birlikte, tüm bilimler, özellikle
deneysel bilimler açısından önemli bir yere sahiptir; örneğin formal bilimlerdeki çeşitli gelişmeler fiziksel
ve biyolojik bilimlerde de büyük gelişmelere sebep olmuştur. Formal bilimler hipotez, tekrarlanan gözlem
ve deneylerle, doğruluğu büyük ölçüde kabul edilmiş, ancak yine gözlem ve deneyler yoluyla
yanlışlanabilme olasılığı bulunan kuramın,yasa olmasında, hem doğa bilimleri hem de sosyal keşif ve
tanımlamalarında bir önemli bir yer tutar.

 
7
Sosyal bilimlerin bir deneysel bilim olup olmaması durumu 20. yüzyıldan beri tartışma konusu
olmuştur. Bu tartışmalar etrafında sosyal ve davranışsal dalların bir kısmı bilimsel olmadıkları
eleştirileriyle karşılaşmıştır. Hatta bazı akademisyenler, Nobel Ödülü sahibi fizikçi Percy W. Bridgman
(D. 1882-Ö. 1962) ve bazı siyasetçiler ABD Senatörü Kay Bailey Hutchinson (D. 1943-) v. b diğer bilim
dallarına oranla muğlak veya bilimsel açıdan yersiz buldukları bazı bilim dallarına “bilim” sözcüğünü
kullanmaktan kaçınmışlardır. Bazı filozoflar da bu açıdan farklı fikirler sunmuşlardır; örneğin Karl
Popper (D. 190.-Ö. 1994 ) bilimsel yöntemin ve kanıtların varlığını reddetmiştir. Popper’a göre sadece bir
tane evrensel yöntem vardır; olumsuz deneme ve yanılma yöntemi. Bu, bilim, matematik, felsefe, sanat
vs. dahil insan zihninin tüm ürünlerini kapsadığı gibi, hayatın evrimini de kapsar. Bilimi genel olarak dört
alana ayırarak da incelemek mümkündür. Bu alanlar:
• Sosyal olaylar ve insan davranışlarını konu alan “Sosyal Bilimler”
• Doğanın ve incelendiği Fizik, Kimya, Biyoloji’yi de içeren “Fen Bilimleri”
• Bilimsel yöntemlerle elde edilen bilgilerin uygulamaya konulduğu “Uygulamalı Bilimler”
• Hem Fen Bilimlerine, hemde bazı yönleriyle Sosyal Bilimlere benzeyen ve bilim dili olarak
adlandırılan “Matematik”
Bilim topluluğu birçok farklı bilim dalında uzmanlaşmış, farklı dallarda araştırma yapan birçok bilim
insanı ve ilgili kurumlardan oluşmaktadır
Teknoloji, Yunanca, tekhne (sanat, zanaat) ve logos (bilgi, söz, sözcük) sözcüklerinden oluşan bir
terim olup, Antik Yunanistan’da “bilgiden gelen zanaat” anlamına geliyordu. Zaman içinde anlamı
değişen sözcük, bilimsel araştırmalardan elde edilen somut ve yararlı sonuçları ve bunlara ilişkin araç,
yöntem ve süreçlerin bütününü ifade eden bir anlam kazanmıştır. Teknoloji ayrıca, bir sanayi dalıyla ilgili
üretim yöntemlerini, kullanılan araç, gereç ve aletleri kapsayan bilgi olarakta tanımlanabilir.
Resim 1.1: Mısır Piramitleri
Bir insan etkinliği olarak teknoloji, insanlık tarihinde bilim ve mühendislikten önce ortaya çıkmıştır.
Teknolojinin, bilimin uygulamacı yönü olduğu görüşlerde bulunmaktadır. Mısır pramitlerinin yapımı
teknolojinin bilimden önce ortaya çıktığının bir kanıtıdır (Resim 1.1).
Teknolojinin bilimden önce ortaya çıktığına dair birkaç örnek veriniz.
Teknoloji, günümüzde veri paylaşımının en etkin bir biçimde kullanılmasıyla keşiflere yön vermenin
etkin bir parçası olarak da tanımlanabilmektedir. O halde teknolojiyi kısaca bilimsel bilgiden yararlanarak
yeni bir ürün geliştirmek, üretmek ve hizmet desteği sağlamak için gerekli bilgi, beceri ve yöntemler
bütünü olarak da tanımlayabiliriz.

 
8
Buna göre üretim için evresini dörde ayırabiliriz:
• Bilimsel bilgiye ulaşmak veya geliştirmek,
• Bilgiden faydalanarak bir ürün tasarlamak (tasarım yeteneği veya teknolojisi),
• Tasarlanan bir ürünün üretim tekniklerini belirlemek (üretim teknolojisi),
• Üretim.
Bilim ve teknoloji tarihi, teknoloji ve bilimin, pratik yaşam gereksinimlerinin karşılanmasına ya da
insanın çevresini denetleme, biçimlendirme ve değiştirme çabalarına yönelik uygulamaların tarihidir.
Teknik, temel olarak alet yapımı ve alet kullanarak sonuç alma yöntemleri anlamına gelir. Alet yapma
yeteneği, insan türünü öteki canlılardan ayıran temel niteliktir. Bu niteliği nedeniyle insan, en başından
beri teknoloji üreten bir varlıktır ve teknolojinin tarihi bir bakıma insanlığın tarihidir.
İnsanoğlu, tüm canlıların en gelişmişi olup çevresine ve diğer canlılar üzerinde hakimiyet kurabilen
tek canlıdır. Yiyecek ihtiyacını karşılamak için çeşitli aletler geliştirmesi, korunmak için barınaklar
yapması ilk teknolojik girişimleridir. Bu açıdan bakıldığında teknolojinin ilk kaynaklarını yontma taş
devrine kadar götürebiliriz. İlk insan Afrika’da ortaya çıksada ilk uygarlığı Fırat ve Dicle nehirleri
arasında ve bu gün Irak sınırları içinde kalan “Mezopotamya” olarak adlandırılan bölgede başlamıştır.
BİLİM VE TEKNOLOJİ TARİHİNİN ÖNEMİ
Bilim ve teknoloji tarihini bilmenin ve öğrenmenin çok sayıda yararı bulunmaktadır. Bunlar:
• Bilim ve teknoloji tarihi, her şeyden önce gençlere bilim ve teknoloji sevgisini aşılar. Bilim
tarihi özellikle toplumlarda bilim insanına ve bilime verilen kıymet ve saygınlıklar vurgulanarak
anlatıldığı zaman, gençlerde bilime ve teknolojiye karşı ilgi ve heves oluşturur.
• Bilim ve teknoloji tarihi tarihi, gençlerde, tarihsel ve kültürel kimlik oluşmasına yardımcı olur.
Özellikle milletimizin ve bilim insanlarımızın bilime ve teknolojiye katkıları anlatıldığı zaman,
bu gençlerimiz kendi geçmişlerini daha iyi tanımalarını sağlar.
• Bilim ve teknoloji tarihi, bilimin ve teknolojinin yapısı, karakteri ve değeri hakkında en doğru
bilgiyi verir.
• Bilim ve Teknoloji Tarihi bize bilim ve teknolojinin sürekli gelişen bir etkinlik olduğunu, bilim
ve teknolojide bir sonun olmadığını,her zaman için yapılabilecek yeni şeylerin icat edileceğini
öğretir.
Ayrıca Bilim Tarihi, başlangıçta doğru diye kabul edilen bir çok bilimsel varsayım, görüş ve
kuralların, zamanla yanlışlandığını, onların yerine daha doğrularının konduğunu da gösterir. Bu konuda,
bilim tarihinde Gezegenlerin Hareketi, Kan Dolaşımı,Atom Kuramları v.b. çok sayıda örnek
bulunmaktadır.
Bilim ve Teknoloji tarihi bilmenin, önemli bir yararı, gençlere ve genç
bilim adamı ve mühendislerine eleştirici bir bakış açısı kazandırmasıdır.
Bilim tarihçisi, bilimsel teori ve görüşlerin ortaya çıkışlarında ve özellikle de yeni fikirlerin
doğuşunda, bilimcilerin bu fikirlere karşı takındıkları tavırlarıda gösterir.
Bilim ve teknoloji tarihi, ayrıca, bilim ve teknolojinin tek bir ulus veya kültürün malı olmadığını,
bütün insanlığın mirası olduğunu gösterir. Ancak, ulusların bundaki payının, bilim ve teknolojiye
yaptıkları hizmet ve katkının hangi oranda olduğunu ortaya çıkarır. Önceki ulusların sonrakilerden nasıl
etkilendikleri, kendilerinin bu bilim ve teknoloji mirasına ne gibi yenilikler kattıklarını bize yine bilim ve
teknoloji tarihi öğretir, Resim 1.2 ‘de bilime önemli katkılarda bulunmuş bilim adamlarını görülmektedir.

 
9
Resim 1.2: Bilime Önemli Katkıda Bulunmuş Bazı Bilim Adamları

Bilim tarihi, eskiden ortaya atılan, bugün için terkedilen veya yaşamaya devam eden, bir çok bilimsel
görüş veya kuramı konu edinir. Onlardan esinlenerek insanlar, yeni görüşler ortaya koyabilirler. Nitekim
bugün kabul edilen bir çok modern kuram,yasa ve buluşların çoğu,eskilerin düzeltilmesi, eksikliklerinin
tamamlanması, kısaca yeniden gözden geçirilmesi sonucu elde edildiğini Bilim Tarihi bize
göstermektedir.
Bilim Yöntemleri
Bilimde tek bir yöntem yoktur. Bilimin konu edindiği varlık veya doğa olayı türüne göre, çeşitli
yöntemler vardır. Yöntem bizi konu edindiğimiz bilimsel problemin çözümüne götüren şeydir. Her türlü
maddi ve manevi vasıtalar ve yaklaşım biçimlerinin bütünüdür.
Bilimsel araştırmalarda kabul edilen genel yöntemler şunlardır:
• Algılama Yöntemi: Çıplak gözle ve duyu organlarımız aracılığıyla yaptığımız bir şey veya olay
hakkındaki ilk algılamadır.
• Gözlem Yöntemi: Bu yöntem algılama yönteminin biraz daha derinleştirilmiş şeklidir. Duyu
organlarının güçlerini arttırıcı, teleskop,mikroskop gibi çeşitli araçlar kullanılır. Bilmek
istediğimiz bir şeyi veya olayı etkide bulunmadan yakından gözlemek ve izlemektir.
• Deney Yöntemi: Bu yöntem gözlem yönteminin biraz daha derinleştirilmiş şekli olup, gözlenen
olayların laboratuvar ortamında sınanmasıdır.
“Bilim nedir?” sorusunun herkesin hem fikir olduğu tek bir yanıtı yoktur. Bununda nedeni, bilimin
donmuş(doğmatik) bir yapıda olmayıp sürekli hızla değişen ve gelişen bir etkinlik olmasından
kaynaklanmaktadır. Kısaca bilim, inceleme konusu ve yöntemi bakımından, kapsam ve sınırları kesin
çizgilerle belli olmayan, karmaşık ve devamlı gelişme içerisinde bulunan çok yönlü bir oluşumdur.
İnsanoğlunun yeryüzündeki yaşam ortamına duyduğu merak, yaşam standartlarını yükseltecek bir
etkinliğe bürünmeye başlaması, olağan olayları anlama çabası, aslında dünyanın sırlarla dolu bir yer
olduğunu ve bunları çözümlemek gerektiği gerçeğini doğurmuştur. Geleneksel bilim sadece anlamaya ve
çözmeye ihtiyaç hissetse de, ileriki dönemlerde oluşan bilim dalları sadece çözmeyi değil daha da öte
ilerlemeyi de kapsamaktadır. Geçmişte önemli sayılan belli başlı bilim dalları matematik, astronomi ve
tıp olmasına karşın günümüzde genetik,nanoteknoloji v. b. çok çeşitli bilim dalları ortaya çıkmıştır. İlk
çağlardan bu yana günümüzde de yeni formüller, sistemler, yöntemler ve kuramlar geliştirilmektedir ki
bu da bilimin sürekliliğine güzel bir örnek oluşturmaktadır.
Yirminci yüzyılda ortaya çıkmış bilim alanlarına örnek veriniz.
Bilimin sürekliliğine örnekler bulunuz.

 
10
Tekrarlanan gözlem ve deneylerle, aynı şartlarda aynı sonuçları verdiği kesin olarak belirlenen, akla
ve mantığa uygun, genel kanıya göre kabul görmüş, değişmez nitelik kazanmış, yanlışlanma olasılığı
olmayan gerçek bilgiye, bilimsel yasa (kanun) denir. Yasalar değişmezlik ilkesine sahiptir. Yanlışlamaya
çalıştığınızda, yasayı çökertmek mümkün olmaz. Yasalar en gerçek değişmezlerdir. Bilim insanları bu
mevcut yasaları kullanarak yeni yasalar ortaya koymaya çalışırlar. Bilimsel yasalar bilimin vazgeçilmez
öğeleri olmasına karşın ve birçok bilimsel yasanın doğruluğu tartışılır düzeydedir. Bilim deneye dayanır.
Bilimin deneye dayanması, işlenen konuyu daha inandırıcı kılmanın yanında belirli bir çerçeveye
oturtulması için de gereklidir. Bilimin sonsuz bir süreç içinde değişimi yadsınamaz bir gerçektir. Zaman
içinde birçok alt dala bölünen bilim, sayısal ve sosyal alanlarda ayrı konulara bürünmüş; fakat nitelik
açısından aynı amaca hizmet etmeyi sürdürmüştür.
Bilimin Özellikleri
Bilim tarihçilerine göre bilimin şu özelliklere sahip olduğu belirtilir:
• Bilim bilimsel verilere dayalı, kanıtlanabilir özellikteki bilgidir yani olgusaldır. Olgulara
yönlenerek doğrulanabilir olan ifadeleri inceler.
• Bilim mantıksaldır. Bilimsel ifadeler, mantıksal açıdan doğru çıkarımlar ile ulaşılmış, çelişkisiz
ifadeler olmalıdır.
• Bilim objektiftir. Bilim, öznel ifadeler ile değil nesnel ifadeler ile ilgilenir.
• Bilim eleştireldir. Bilimdeki mevcut her kuram yeni olgular ışığından çürütülebilir veya
değiştirilebilir; her kuram yerini başka bir kurama bırakabilir.
• Bilim genelleyicidir. Bilim, tek tek bütün olgular ile ilgili gözlem yapmaz; bunlar ile ilgili genel
kurallar ve bağıntılar bulmaya çalışır.
• Bilim seçicidir. Bilim, her türlü olguyla değil yalnızca ilgi alanına giren ve önemli olgular ile
ilgilenir.
Bu özelliklerin dışında bilimin bir takım inançlara dayandığı da ifade edilir. Bunlar:
• Bilim gerçekçidir. Buna göre dış dünya özneden bağımsız ve gerçektir.
• Bilim akulcıdır. Buna göre dünya anlaşılabilir ve akla uygun bir dünyadır. Bu nedenle olguları
akıl yolu ile kavramaya elverişli bir düzeni vardır.
• Bilim nedenselcidir. Buna göre doğadaki her şeyin bir nedeni vardır, doğadaki bütün olgular
arasında neden-sonuç ilişkisi bulunur.
• Bilim niceldir. Buna göre var olan her şey ölçülebilirdir.
Bilimsel Yöntem
Bilimsel yöntem, yeni bilgi edinmek veya bilinen bazı bilgileri doğrulamak veya düzeltmek amacıyla,
olayları araştırmak için ve geçmişte kazanılmış, öğrenilmiş bilgileri tamamlamak için kullanılan
yöntemlerin tümüne denir. Bilimsel yöntem (ler) gözlemlenebilir, deneysel ve ölçülebilir kanıtların belirli
bazı mantıksal ilkelerle incelenmesine dayanır. Bilimsel yöntem, 17. yüzyıldan beri doğa bilimlerini
karakterize eden sistematik gözlem, deney, ölçüm, formüle etme ve varsayımların değiştirilmesini içeren
yargılama olarakta tanımlanabilir.
Bilimsel yöntem diğer bazı bilgi edinme yöntemlerinden, bilim, deney ve mantık temelli olmasıyla
ayrılır. Aynı şekilde bilimsel yöntem ile elde edilen bilginin, tekrar edilebilir deneylerden sonra tekrar
ulaşılabilir olması gerekir. Bu açıdan bilimsel yöntem, sıklıkla bir buyruk veya düşüncenin Tanrı
tarafından peygamberlere bildirilmesi olarak tanımlanan vahiy bazlı olan dinî yöntemden farklıdır; dinî
bilgide esas olarak vahiydir oysa vahiy tekrar edilebilir bir deneye dayanmadığı için bilimsel bir yöntem
olarak kabul görmez. Her ne kadar farklı bilim dallarında ve farklı bilgi konularında farklılaşmış, konuya
özelleşmiş bilimsel yöntemler kullanılsa da genel bazı noktalar bilimsel yöntemlerin temelini oluşturur.

 
11
Genellikle bilim insanları, araştırmacılar belirli bir olayı açıklamak adına büyük ölçüde ellerindeki
bilgileri kullanarak varsayımlar öne sürerler; daha sonra bu varsayımları test etmek için çeşitli deneyler
hazırlarlar ve deneylerin sonucuna göre bir varsayımın doğruluğu veya yanlışlığı ortaya çıkar. Bazen bir
varsayımın doğruluğu belirli deneyler sonucu kabul edilse de; daha sonra yanlış olduğu farklı deneyler
yoluyla da kanıtlanabilir. Bu sebeple her türlü varsayım, sürekli olarak deneylere tabii tutulabilir. Bilimsel
yöntem açısından, bilimsel yöntemler sonucu elde edilen bilgilerin paylaşılması ve arşivlenmesi çok
önemlidir zira bu bilgiler ışığında aynı veya farklı yöntemlerle ilgili deney ve testlerin tekrar edilmesi,
yeniden üretilebilmesi ve yapılabilmesi bilimsel yöntem sonucu oluşacak bilgi açısından kaçınılmaz bir
gerekliliktir. Deneylerle aynı sonuç tekrar tekrar üretilebildiğinde varsayım yasa olmaya yaklaşır.
Bilimsel yöntem, bilimsel bulgular ve bilimler içerisinde kullanılan
kavramlar da bilim felsefinin konusu oluşturur. Örneğin bilimsel yasaların tam olarak ne
olduğu, nasıl tanımlanması gerektiği ve eğer varsa gerçek bilimsel yasaların, yanlışlıkla
yapılmış objektif olarak genel geçer olmayan genellemelerden nasıl ayrıştırılması
gerektiği bilim felsefesi içinde tartışılır.
Fikir, deney ve bulguların paylaşımı, iletişimi ve tanıtımı gibi amaçlar güden bilim kurumlarına
Rönesans döneminden beri rastlanmaktadır. Bugüne ulaşmış en eski bilim kurumu İtalya’daki Accademia
dei Lincei ile 1660 ve 1666 yıllarında kurulan İngiliz Royal Society ve Fransız Académie des Sciences
ulusal bilim akademileridir. Ayrıca birçok uluslararası bilimsel örgüt, örneğin Uluslararası Bilim Konseyi
(International Council for Science), farklı milletlerin bilim toplulukları, camiaları arasındaki işbirliğini
geliştirmek ve önayak olmak amacıyla kurulmuştur.
Bugüne kadar çok çeşitte bilimsel dergi yayınlanmış ve yayınlanmaya devam edilmektedir. Bilimsel
dergiler üniversitelerde ve diğer çeşitli araştırma kurumlarında yapılan araştırmaların sonuçlarını
belgelemek ve iletmekte; bilimsel araştırmaların ve çalışmaların bu sebeple de bilimin arşivsel bir kayıdı
olma işlevini görmektedirler. İlk bilimsel dergiler, Journal des Sçavans ve ardından gelen Philosophical
Transactions, 1665 yılında yayımlanmaya başlanmıştır. O zamandan bu yana düzenli yayınların toplam
sayısı durmadan artış göstermiştir. 1981 yılında yapılan bir tahmine göre yayındaki toplam bilimsel ve
teknik degilerin sayısı 11. 500’dü.
Birçok bilimsel dergi belirli bir bilim dalını kapsamakta ve o daldaki araştırmaları yayımlamakta,
sunmaktadır; araştırmalar normalde bilimsel bir tez formatındadır. Bilim çağdaş toplumlarda o kadar
yaygın ve nüfuzludur ki genellikle başarıların, haberlerin ve bilim adamlarının heveslerinin daha geniş
kitlelere aktarılması için gereklidir.
Bilimsel dergiler, örneğin New Scientist veya Scientific American, daha geniş bir okuyucu kitlesinin
ihtiyaçlarına karşılık vermekte ve bazı araştırma alanlarındaki kayda değer keşif ve gelişmeler dahil
birçok popüler araştırma alanın teknik olmayan özetlerini sunmaktadır. Ayrıca, yüzeysel olarak, bilim
kurgu türü, temelde fantastik bir doğaya sahip olsa da, genel olarak toplumun hayal gücünü cezbetmekte
ve belki bilimsel yöntemleri değil ama bilimsel fikirleri iletmektedir.
Bilim gibi tavır takınarak kendisine genel geçerlilik kazandırmaya çalışan herhangi bir yerleşmiş bilgi
bütünü bilim olarak kabul edilmez; bunlara genellikle sınır-bilim (fringe science) veya alternatif bilim
denmektedir. Bunların en büyük eksikliği, doğal bilimlerde olduğu gibi bilimlerin gelişimine katkıda
bulunan, dikkatlice kontrol edilen ve etraflıca incelenip, yorumlanan deneylerden yoksun olmalarıdır. Bir
başka terim de çöp bilimdir. Çöp bilim (junk science), aslında meşru, doğru sayılabilecek çeşitli bilimsel
kuram ve verilerin, yanlış bir şekilde, karşıt tarafı tutma ve savunma amaçlı kullanımıdır.
Psikolog Carl Jung (D. 1875-Ö. 1961)’a göre her ne kadar bilim doğanın her yönünü, tam olarak
anlamaya çalışmışsa da kullanılan deneysel yöntemler ancak yapay ve sınırlı sorular ortaya atacak ve
dolayısıyla sadece kısmi yanıtlara ulaşılacaktır. Robert Anton Wilson (D. 1932-Ö. 2007), bilimin soru
sormakta kullandığı araçların ürettiği yanıtların sadece kullanılan araçlar açısından anlamlı olduğunu ve
bilimsel bulguların incelenebileceği tamamen nesnel bir bakış açısına neden olmadığınıileri sürerek bilimi
eleştirmiştir.

 
12
Bilim ve Din İlişkisi
Bilim ile din arasındaki ilişki, ikisi de son derece geniş konuları ele aldığı için son derece farklı biçimlere
sahiptir. Bilim ve din birbirinden farklı yöntemlere ve sorulara sahiptir. Bilimsel yöntem doğal, fiziksel
ve maddesel konulara ölçüm, hesaplama ve tanımlamayı temel alan deneysel bir biçimde yaklaşır. Dinsel
yöntemler ise evrendeki ruhani sorunları ve varlıkları doğaüstü otorite ve ilâhî vahiy gibi kavramlarla
açıklamaya ve anlamaya çalışır. Tarihsel olarak bilimin din ile olan ilişkisi son derece karmaşıktır. Dinsel
doktrinler ve nedenler zaman zaman bilimin gelişimini etkilerken, bilimsel bilgi de dini inanışları
etkilemiştir.
Roma Engizisyonu’ nun karşısında Galileo Galilei (D. 1564 – Ö. 1642)tarih boyunca bazı düşünürler
bilim ile dinin uzlaşamaz ve birbirine karşıt uğraşılar olduğunu öne sürselerse de, bu genel olarak bilimin
sorgulamaya dayanması, dinin ise sorgulamadan inanmayı gerektirmesinden kaynaklanmaktadır. Bazı
düşünürler de bunun aksini iddia etmiştir. Özellikle 19. yüzyılın belirli dönemlerinde din ile bilimin
birbirine karşı olduğu görünüşü kazanmıştır. Bu dönemlerde gelişen muhalefet, karşıtlık tezine göre bilim
ile din arasındaki herhangi bir etkileşim her zaman çatışmaya yol açacaktır ve din de, yeni bilimsel
fikirlere karşı, saldırgan olan taraf olacaktır. Her ne kadar bu anlayış 19. yüzyılda John William Draper
(D. 1811-Ö. 1882) ve Andrew Dickson White (D. 1832-Ö. 1918 ) gibi isimlerce yaygınlaştırılmaya
çalışılmışsa da bilim ile din arasındaki tarihsel ve bugünkü etkileşimi, çatışma alanlarından işbirliği
alanlarına kadar, açıklamaya yeterli olmamıştır. Nitekim gerek Kopernik, Galileo, Kepler ve Boyle gibi
Batı bilim tarihinde yer almış önemli isimler, gerekse İbn-i Sina,Biruni ve İbn-i Heysem gibi Doğu bilim
tarihinde yer almış önemli isimler oldukça dindar ve inançlı insanlardı. Bununla birlikte, bilim ile dinin
tarih içinde çatıştığı sorunlarda olmuştur ve bilim ile dinin uzlaşmasının mümkün olmadığını savunanlar
bugün de mevcutturlar. Örneğin İngiliz evrimsel biyoloji uzmanı Richard Dawkins (D. 1941- ) bilim ile
dinin uzlaşmasının mümkün olmadığını şiddetle savunmaktadır. Aksi görüşte olan bilim adamları ve
yazarlar da mevcuttur; ABD’li biyolog Kenneth R. Miller (D. 1948-) gibi.
Tarih boyunca din ile bilimi birleştirmeye çalışan, birbiriyle çelişmeyen yöntemler olduğunu ileri
süren ve hatta birbirlerini tamamladıklarını düşünenler de olmuştur. Zaman zaman dini kanıların bilimsel
yöntemlerle veya bilimsel kanıların dini yöntemlerle açıklamaya çalışanlar olmuştur. Örneğin, İbn-i Sina
Tanrı’nın varlığını akıl ve mantık yoluyla açıklamaya çalışmıştır. Buna ek olarak, özellikle modern çağda,
bazıları bilim ve dinin birbirinden bağımsız olduğunu, insani deneyimin birbiriyle ilgisiz yönleriyle
uğraştıkları ve bu sebeple birbirlerinin alanına bulaşmadıkça, kendi alanları içerisinde, sorunsuz bir
şekilde birlikte var olabileceklerini öne sürmüşlerdir. Ama bu pek de mümkün olmamıştır.
BİLİMİN VE TEKNOLOJİNİN DOĞUŞU
Bilimin yazıdan daha önce ortaya çıktığı bilinmektedir. Bu sebeple, özellikle antik çağlardaki bilimsel
buluş, görüş ve keşifleri incelemekte arkeolojinin önemli bir yeri bulunmaktadır. Örneğin arkeolojik
çeşitli keşiflerin incelenmesi sonucu, tarih öncesi çağlardaki ilk insanların çeşitli gözlemler yaptığı
saptanmıştır; örneğin kendi amaçları doğrultusunda mevsimleri takip etmişlerdir. Afrika’da bulunan ve
(MÖ 35000-MÖ 20000) yılları kökenli çeşitli bulgular, zamanı ölçmeye dair çeşitli denemelerin izlerini
taşımaktadırlar.
İlk insanlar mevsimleri neden takip etme ihtiyacı duymuşlardır?
Bilim ve teknoloji tarihinin amacı yalnızca belli bir dönemdeki bilimsel ve teknolojik çalışmaları o
dönemin koşulları bakımından anlamak ve irdelemek olmayıp aynı zamanda bilimin ve teknolojinin
gelişme mekanizmasını incelemek ve bu mekanizmanın ışığı altında geçmişten bugüne kadar tarih
sahnesinde ortaya çıkan bilimsel ve teknolojik devrimleri incelemek ve değerlendirmektir.
Bilim tarihi, bilimin ortaya çıkışını, başlangıçından günümüze gelişimini ve geçirdiği evreleri,bilimsel
kuramları ve yasaları inceler. Bilimsel buluş ve keşifler yanında bilimsel yöntemlerin tarihsel ve
sistematik olarak incelemesi, bilim insanlarının çalışmaları, bilime yapmış oldukları katkılar, bilimsel
araçlar, bilimsel kurumlar ve bilim-toplum ilişkiside Bilim Tarihi konuları içinde yer alır.
Bilim tarihi bu konuları inceleken diğer bilgi ve bilim dallarından da yararlanır. İlk çağlardaki
bilimsel gelişmeleri incelemek için bilim tarihi özellikle dinler ve felsefe tarihinden faydalanır. Bilim
tarihi, bilimin doğuşu ve ilk bilimsel gelişmeler konusunda bu bilgi dallarına ihtiyaç duyar. Eski

 
13
çağlardaki, bilim ve bilimsel gelişmeler bilim tarihçisi gözüyle değerlendirilmediğinden bu bilgi dallarına
başvuru kaçınılmaz olmaktadır. Bu başvuru zaman içinde azalıp, Yeni ve Yakın çağlardaki bilimsel
gelişmelerin incelenmesi bilim adamlarının eser ve yaşam öykülerinden çıkarılmaktadır.
Bilim tarihi günümüzde özellikle bilimin konumu, gelişimi ve iç-yapısını değerlendiren, bunu
kuramsal düzlemde ortaya koymaya çalışan felsefenin bir bölümü olan bilim felsefesini etkilemektedir.
Bilim kavramı ve bilimin gelişme mekanızması bilim felsefesinin ana konularıdır. Günümüzde bilim
felsefecileri mantık yerine bilim tarihi öğrenmeyi yeğlemekte ve tezlerini desteklemek için bilim
tarihinden örnekler vermektedirler.
Bilim tarihi bilim kuramlarını ve yasalarını incelerken, kuramların ve yasaların ortaya çıkışını
hazırlayan felsefi bilgi ve bilimsel görüşleri de kendine konu eder. Bilim tarihi, daha sonraki aşamalarda
onların hangi yeni kuram ve yasaların ortaya çıkışına neden olduklarını da açıklar.
Ayrıca bilim tarihi, bilimsel yöntemleri konu edinirken, bu yöntemler ile bilimsel kuramlar, yasalar ve
teknik arasında bir bağ kurar, bu bağı kurarken hangilerinin daha etkin olduğu konusunda yargılar ortaya
koyar. Bilim felsefesi ve yöntemler arasındaki ilişkiyi de inceler.
Bilim insanından söz ederken, bilim tarihi en çok bilim insanının nitelikleri üzerinde durur. Yaratıcı
bilim insanının zihin yapısını inceler ve bilim insanının dahil olduğu bilim akımlarıyla ilişkisini ortaya
koyar.
Bilimsel kurumlar ve kuruluşlara bakarsak, bilim tarihi, özellikle doğrudan bilimsel eğitim veren,
araştırma yaptıran okul, üniversite, kütüphaneler,gözlemevleri ve laboratuvar ile onlarda bulunan
araçların niteliklerini ve bilime katkılarını inceler.
Bilim tarihi, bilim – toplum ilişkisini de inceler. Özellikle toplumların sahip olduğu dini inaçların
bilime olan olumlu-olumsuz tavırlarını ve bilimin dini inanç ve anlayışlarda yaptığı etkileri ve
değişmeleri inceler. İkinci olarak, bilim ile toplumun sosyal, siyasi ve ekonomik düzeni arasındaki
ilişkileri ele alır. Karşılıklı olarak bilim ve toplumsal düzenin birbirinin gelişmesi veya gerilemesindeki
katkı ve etkinlik paylarını saptar. Bilim tarihi ayrıca toplumların bilim hayatındaki yerlerini gösterir,
bilim açısından önceki toplumların sonrakileri nasıl etkilediklerini ve etkileşimin yollarıyla sonuçlarını
inceler.
Ronan, C. A., (2003), Bilim Tarihi: Dünya Kültürlerinde Bilimin Tarihi
ve Gelişmesi, (Çev. İhsanoğlu, E., Günergün, F.), Ankara, Tübitak Akademik Dizi.
YAZILI TARİH ÖNCESİ ÇAĞLARDA BİLİM VE TEKNOLOJİ
İnsanlığın tarihinde bilinen en eski çağ, Yontma taş (Eskitaş çağı) M. Ö. (2. 500. 000 – 10. 000) olarak
adlandırılır. Güç koşullar altında yaşamak zorunda kalan insanoğlunun elinde araç olarak yalnızca
yontulma taşı vardı; ancak, zaman içinde biriken gözlemlerinden yararlanarak taşa çeşitli biçimler verdi;
avladığı hayvanların derisinden giysi, kemiğinden alet yaptı; etiyle beslendi. Ateşi keşfettikten sonra
doğaya egemen olmaya başlayan insan, çevresini gözlemleyerek elde ettiği bilgiler üzerinde düşünmeye
başladı ve düşündüklerini başkalarına aktardı, yani dili buldu Yontma taş devrinden önce, insan
mağralarda barınıyordu. Kürklü hayvanların postlarını giyiyordu. bitki ve ağaçların sebze ve meyvelerini
çiğ olarak yiyordu. Bu güç koşullar,insanı, aklını ve içgüdüsünü kullanmayı zorunlu kıldı. Bu durumda
insan, doğayı hazır kullanma yerine doğayı taklitle yavaş yavaş bazı şeyler üretmeye başladı. Yontma taş
devrinde, mağara yerine, ağaçlardan ve taşlardan oluşan kulübeler, avladığı hayvanların derisinden,
kemiklerinden giysi ve çeşitli aletler yaptılar. Ateşin bulunmasıyla da yiyeceklerin bir kısmını, pişirdiler.
Resim 1. 3’de arkeolojik kazılarda bulunmuş Taş devrine ait bazı aletler görülmektedir.

 
14
Resim 1.3: Taş Devrine Ait Bazı Aletler
Diğer taraftan, insanlar yavaş yavaş yerleşik düzene geçmeye başladı. Bunun sonucu olarak, ilkel
şehirleşme ile insanlar arasında, seslerden ve işaretlerden oluşan dil ortaya çıktı.
Bilim, insanın, duyguları, aklı ve içgüdüleriyle doğayı, taklit etmesinden doğmuştur. İnsan,
başlangıçta doğayı ve doğa olaylarını el yordamıyla ve deneme–yanılma yoluyla anlamaya çalışmıştır.
Bilimin doğmasındaki ilk nedenler, insanın kendi varlığını ve hayatını devam ettirmesine yönelik günlük
gereksinmeler, doğaya karşı duyduğu korku ve sevgi duygularıdır.
Cilalı taş (M.Ö. 10.000- 6.000) çağında, insanlar taştan yapmış oldukları taşları cilalamaya başladılar.
Balta, keser, ok ve yay gibi yeni aletler eskilerine eklendi. Bu dönemde tarım ve hayvancılık gelişti ve
yavaş yavaş göçebelikten yerleşik yaşama geçildi.
İnsanlar, gündelik yaşamlarında kullanmış oldukları mutfak gereçlerini topraktan üretiyorlardı; daha
sonra, bakır ve demir gibi madenleri çıkarıp kullanmayı öğrendiler. Bu maddelerden süs eşyaları
yaptıkları gibi, çeşitli aletler ve silahlar da ürettiler. Cilalıtaş devrinde, insan daha önce elde ettiği bilgiler
ve becerileriyle yavaş yavaş doğaya hükmetmeye başladı. Örneğin, suyun kaldırma kuvvetini bilmeden,
basit kayıklar yaptı. Yonttuğu taşlardan,oyduğu ağaçlardan ve şekillendirdiği topraktan balta, keser, ok,
yay, çanak, çömlek gibi aletler yaptı. Tarım ve hayvancılık gelişti. Göçebelikten yerleşik hayata geçiş
fazlalaştı. İnsanlar, hayvanların post ve derilerini örtünme yerine, onların yünlerinden dokunmuş giysiler
giyinmeye başladılar.
Maden çağında (M.Ö. 6000–600), Nil, Dicle, fırat, İndus ve Sarı ırmak kıyılarında toplumlar
şekillenmeye başladı; yazıya da ilk kez bu bölgelerde rastlandı. Şu halde, uygarlıkların tarih sahnesine
çıkmaya başladığı bölgeler, tarıma elverişli büyük nehirlerin kenarlarıydı. Maden çağında,insanlar önce
bakır,daha sonra demir ve altın madenlerini keşfettiler, onları kullanmayı öğrendiler ve bu madenlerden
süs eşyası,çeşitli silahlar ve aletler yaptılar. Bu çağda yazıyı icat oldu ve ticaret başladı. Özellikle büyük
nehir ve deniz kenarlarına tarıma elverişli bölgelerde, şehirler oluştu. Böylece yeni uygarlıklar oluşmaya
başladı. Bunlardan ilk akla gelenler şunlardır: Nil nehri ve Akdeniz kenarında oluşan Mısır, Dicle ve Fırat
nehirleri arasında oluşan Mezopotamya, Orta ve güney Asya’da, İndus ve Sarı ırmakları etrafında
Çin,Türk ve Hint uygarlıklarıdır. Bunları daha sonra, Anadolu’da ve Akdeniz havzasında oluşan Hitit,
Lidya, Fenike ve Yunan uygarlıkları izlemiştir
Bilim, felsefe, hukuk ve din, insanın yaratılışıyla başlamıştır. Başlangıçta bütün bunlar içiçeydi; hatta
bu içiçelik Yeniçağ’a kadar da devam etmiştir.
İnsan, içinde yaşadığı doğayı, doğa varlıklarını ve olaylarını,ister istemez, gözlemlemek gereksinimi
duymuştur. Beslenmek, giyinmek, korunmak ve barınmak için, doğadan faydalanmıştır. Güç yetirebildiği
ölçüde doğa varlıklarından faydalanmak ve güç yetiremediği varlıklara ve olaylara sığınmak, tapmak,
insanı, doğayı yavaş yavaş tanımaya, bilmeye ve anlamaya itmiştir. Yerleşik hayata geçişle başlayan
uygarlıkları oluşumu, dolayısıyla bilimsel ve kültürel faaliyetlerin ortaya çıkışı ilk çağlarda Asya
kıtasında başlamış, daha sonra göçler ve diğer başka nedenlerle Anadolu ve Akdeniz havzasında, Afrika
ve Avrupa’da uygarlıklar oluşmuştur.

 
15
Orta Asya’da Bilim ve Teknoloji
Asya’da bilime ilk kez önem veren milletleden birisi de Türklerdir. Orta asya türk tarihi yılları öncesine
M. Ö. 8000 yılları öncesine götürülmektedir. Yapılan kazılarda, taş devirlerine ait,birçok eşya ve aletler
ortaya çıkmıştır. Bunlar arasında oyalı çanak-çömlek, çakmak taşından uçları topuz şeklinde sivrilmiş
kesici aletler, buğday ve arpa tarımının yapıldığını gösteren araçlar bulunmuştur.
Hayvanları, özelliklede atı evcilleştirme, Türklerde görülmüştür. M.Ö. 2800 yılları civarında, arabayı
icat etmişlerdir. Demir, bakır, altın gibi madenlerin Türkler tarafından kullanıldığı da bilinmektedir. Bakır
ve kurşundan, çeşitli aletler yapmışlardır. Hatta bakır ve kurşunu karıştırarak alaşım olarak boronzu ilk
kullananlar Türklerdir. Bugünkü pantolon dediğimiz giysinin ilk örneklerini Türkler icat etmişlerdir,
çünkü at biniciliğle şöhret kazanan türkler için bu tür giysi,en uygun giysiydi (Resim 1.4).
Resim 1.4: Türkler Tarafından Deriden Yapılmış Bir Ayakkabı
Türkler, kozmolojiye ve takvim çalışmalarına önem veren en eski milletlerden birisidir. Evreni bir
büyük kubbe olarak kabul etmişler; bu kubbenin de altın veya demirden bir kazık etrafında çok hızlı bir
şekilde dairesel olarak döndüğünü varsaymışlardı. Burçları üzerinde taşıyan ekliptik bir çarkın da buna
dik olarak döndüğü kabul ediliyordu. Gökyüzünün de, kutup yıldızı çevresinde döndüğüne inanılıyordu.
Orta Asya’da yaşayan Türkler takvimi ilk kullanan milletlerden birisidir. Hayvan adlarının
(fare,öküz,kaplan v.b) kullanıldığı takvimde on iki yıllık bir dönem bulunmakta ve her yıl bir hayvan
adıyla belirtilmekteydi. On iki yıllk bu dönemden sonra yeni bir dönem başlamaktaydı. Bu takvim 13.
yüz yıla kadar kullanılan bu takvimi Çinlilerde kullanmış ve kullanmaya devam etmektedirler.
Türkler, bir günü “Çağ” adını verdikleri on iki parçaya ayırmışlardı. Yani bir çağ, bu günkü takvimde
iki saate eşitti. On iki çağ, on iki hayvanın adıyla anılıyordu ve yılın başlanğıcı ilk bahardı. İlk baharın ilk
günleri bahar bayramı olarak kutlanmaya başlamış,bu bayram daha sonra nevruz (yeni gün)olarak
kutlanmaya devam etmiştir. Türkler yılı dört mevsime bölmüşlerdi. Bir yıl 360 gün olup altmışar günlük
altı haftaya ayrılmış olup bir yılda altı hafta vardı.
Doğu Türkistan’ın Tufan kenti civarında yapılan arkeolojik kazılarda ele geçen M.S. (7-8) yüzyıllara
ait belgeler belkide Türklerin matbaayı Çinlilerden önce ilk icat eden millet olduğunu göstermektedir.
Türkler, ipekçilik ve kumaş dokumacılığında da çok ileriydiler. İpekli, pamuklu, yünlü ve keten
kumaşları çeşitli renkte dokumayı biliyorlardı.
Çin’de Bilim ve Teknoloji
Çin uygarlığında bilimsel faaliyetin başlangıcı M. Ö. 2500’lere kadar götürülebilir. Zaman zaman ise
sadece Sarı ırmak civarında ufak bir devlet şeklinde görülen Çin, ilk insan kalıntılarının (sinantropus
pekinensis) bulunduğu yerlerden biridir. Çin uygarlığı, genellikle, kapalı bir uygarlık olarak
nitelendirilmiş ve bilimsel etkinliklerin gelişmesinde doğrudan doğruya bir etkisi olmadığı ileri
sürülmüşse de, erken devirlerde komşuları Türkler ve daha sonra da Hintlilerle yakın ilişki içinde
oldukları bilinmektedir.
Çin’de kullanılan sayı sistemi on tabanlıdır. Ayrıca, işlem yapmalarını kolaylaştıran, abaküs ve
çarpım cetveli gibi bazı basit aletler de kullandıkları bilinmektedir. Çin astronomisi, diğer uygarlıklardan

 
16
bazı farklılıklar gösterir; takvim hesaplamalarında, diğer uygarlıkların güneş veya ayı esas almalarına
karşın, Çin uygarlılıklarında yıldızlar esas alınmıştır ve diğer sistemlerde yıllık hesaplamalar
kullanılırken, burada günlük hesaplamalar kullanılmıştır. Ayrıca Çinliler’in temel koordinat düzlemi
olarak ekliptik düzlemi yerine ekvator düzlemini benimsedikleri görülmektedir.
Çin astronomisinde, Galileo’dan önce güneş lekeleri konusunda bilgi verildiği görülmektedir. (M. Ö. I
yüzyıl) çin tıbbı, evren, doğa ve insan arasında sıkı bir ilişkinin bulunduğu anlayışına dayanır. Çinli
düşünürler, evrenin sürekli bir oluşum içinde olduğuna inanırlar; onlara göre, bu sürekli devinim daima
bir başlangıca dönüşü içerir. Evrensel sistemin bir parçası olan insan, ikilem gösteren yin ve yang
ilkesinin (iyilik ve kötülük, hastalık ve sağlık gibi) etkisi altındadır.
Çinliler, barut, kağıt ve matbaanın icadıyla bilinirler. Barutu ateşli silahlar yerine kötü ruhları kovmak
için kullanıyorlardı. Kağıt ve matbaa ilk defa Çinliler tarafından kullanılmıştır. Uygur türklerinin de
matbaayı daha önce veya aynı zamanda kullandıkları bilinmektedir.
Çinliler, Tıp’ta ileri bir durumda olup doğa ve insan arasında çok sıkı bir ilişkinin olduğunu kabul
etmekteydi. Tedavide doğal yöntemler kullanmışlar, bitkisel ilaçları tercih etmişlerdir. Kullandıkları
masaj ve akupuntur yöntemleri bugün bile kullanılmaktadır.
Hint’te Bilim ve Teknoloji
Hint bilimi,daha sonra Yunan ve İslam dünyasındaki bilimsel gelişmelere etki etmiştir. Hindistan’da
bilimsel çalışmaların tarihini M.Ö. 3000-2500 yıllarına kadar götürebiliriz. Gerçi Hindistan’da bu tarihten
öncede bilimsel faaliyetler vardı; bu yaklaşık olarak M.Ö. 5000 yıllarına kadar götürülmektedir. Ancak
bilim gibi düzenli bir bilgi topluluğunun oluşumu için yaklaşık M.Ö. 2500’leri beklemek gerekmiştir.
Erken dönemlere ilişkin bilgileri vedik metinlerinden ve daha geç tarihli olan siddhantalar’dan edinmek
olanaklıdır. M.Ö. 3000 yıllarından önce, bilim süreklilik göstermeyip bu konuda sistemli bir çalışma
yoktur.
Hindistan’da, bugün İslam dünyasında ve Türkiye’de harf devriminden önce kullanılan rakam sistemi
kullanılıyordu. Bu az tabanlı sistemde rakamlar, sağdan sola doğru yazılır. Onun için bu rakamlara Hint
rakamları denir. Hindistan’da kullanılan sayı sistemi, on tabanlı (yani desimal) olup, erken tarihlerden
itibaren konumsal rakamlandırma yönteminin benimsendiği görülmektedir. Sıfırı ilk defa hintli
matematikçiler kullanmıştır. Sayı sistemindeki bu erken tarihli gelişme, aritmetiğin gelişim hızını büyük
ölçüde etkilemiştir
Hintliler, boşluk veya yokluk anlamına gelen ve nokta halinde (.) gösterdikleri sıfır fikrine sahiptiler.
Fakat sıfırı sayı olarak kabul etmiyorlardı. Sıfırı ilk defa Hint matematikçilerinin kullandığı söylensede,
sıfır sayı olarak ilk defa islam dünyasında kullanılmıştır. Hintliler, on tabanlı sayı sistemi kullanmışlardır.
Erken bir tarihten başlıyarak konumsal sayı sistemine geçmişlerdir. Bu yüzden aritmetikte önemli gelişme
kaydetmişlerdir.
Hintliler cebir alanında birinci ve ikinci derece denklem çözümleriyle ilgilenmişler ve trigonometri
alanında ise sinüs ve kosinüs fonksiyonlarını kullanmışlardır.
Hintlilerin evreni yer merkezlidir ve astronomiden söz eden metinlerde Ay ve Güneş’in hareketleri ve
tutulmaları, Dünya, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn’ün hareketleri, Dünya ve Güneş’in
birbirlerine uzaklıkları hakkında ayrıntılı bilgiler verilmiştir. M.S. 500. ve XII. yüzyıllar arasında konuyla
ilgili yapmış oldukları çalışmalarda ise, trigonometrik oranları da dikkate almak suretiyle, Güneş-Dünya,
Ay-Dünya uzaklıklarını, Güneş, Ay ve diğer gezegenlerin konumlarını ve dolanım periyotlarını
hesaplamaya çalışmışlar ve bunlarla ilgili sayısal değerleri içeren eserler bırakmışlardır
Hint tıbbı, başlangıcından itibaren hint felsefesi ve kozmolojisiyle iç içe gelişmiştir. Onlara göre, canlı
varlıklar evrenin küçük bir modelidir ve doğadaki diğer varlıklar gibi, toprak, su, hava, ateş ve eterden
(boşluk) meydana gelmiştir
Hintliler, cisimlerin atomlardan oluştuğunu kabul ediyorlardı ve atomu bölünemez en küçük parça
kabul ediyorlardı. Hintliler, astronomide de önemli bir yere sahiptiler. Onların gök sistemi, yer merkezli
bir sistemdi. Ay ve Güneş tutulmaları hakkında bilgileri vardı.

 
17
Hintliler, tıp biliminde de ileri bir seviyedeydiler. Onların tıp anlayışı, evren anlayışları ve
felsefeleriyle içiçe bir gelişme göstermişti. İnsan, evrenin küçük bir modeli olarak görülüyordu. İnsan
bedenide diğer cisimler gibi su, toprak, hava, ateş ve eterden meydana gelmişti. İşte bu yüzden M. Ö. II
yüzyılda, insan bedeninin kimyasal esaslara dayandığı kabul kabul edilirdi. Tedavi için kimyasal
yöntemler kullanılması görüşü ağırlık kazanmıştır. Aynı devirde ortaya çıkan Yoga okulu, sağlıklı
kalabilmek için, beden ve zihnin belirli bir disiplin altında tutulmasını gerekli görmüştür. Bunların
yanısıra, Çin’de olduğu gibi Hint’te de bitkisel tedavi yöntemleri uygulanmıştır.
Mezopotamya’da Bilim ve Teknoloji
Dicle ve Fırat nehirlerinin deltasında bulunan Mezopotamya, çok önemli bir uygarlığın merkezi olmuştur.
Mezopotamya uygarlığının ortaya çıkışı M. Ö. 3000 yıllarına dayanır. O zamanlar Asya, Afrika ve
Avrupa arasında bir köprü vazifesi gören bu bölge, yoğun bir bilimsel çalışmaya öncülük etmiştir.
Sümerler, Akadlar ve Babiller, Mezopotamya uygarlığının doğmasına neden olan kavimlerdir.
Mezopotamya’ da aritmetik ve geometri çok ileri bir düzeydeydi. Sümer sayı sistemi, 60 tabanlıydı.
Özellikle Babilliler, 60 tabanlı sayı sisteminin yanında 10 tabanlı sayı sistemini de kullanmışlardır.
Aritmetik işlemlerde çarpım tablosunu kullanıyorlar, dört işlem, kare ve karekök almayı biliyorlardı. Alan
ölçümleri ve su kanalları açmak için geometriden yararlanıyorlardı. Dairenin alanı ve silindirin hacmini
bulmada π sayısı için 3,125 değerini belirlemişlerdi. Çemberi 360 dereceye bölme düşüncesini de ortaya
koymuşlardı.
Mezopotamya uygarlığı,astronomi alanında da zamanına göre oldukça ileri durumdaydı. Astronomiyi,
matematik temeller üzerine oturtmuşlardı. Marematiksel astronominin kurulmasına, özellikle Babilliler
öncülük etmiştir. Ayrıca, astronomi bilgileri duyarlı gözleme dayanıyordu. Gözlemlerini
tablolaştırmışlardı. Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter, Satürn gibi gezegenleri biliyorlardı. On iki takım
yıldızı ve diğer bazı yıldız kümeleri hakkında bilgileri vardı. Ay ve Güneş tutulmalarını
hesaplıyabiliyorlardı;tutulmalarda 19 yıllık bir periodun olduğunubulmuşlardır. Evrenin, bütün olarak, su
üzerinde bulunduğuna inanıyorlardı.
Astronomi bilgilerine dayanarak takvim yapmışlardır. Takvimleri, ay yılına göre hesaplanmıştır. Bir
yılın uzunluğunu, bugünkü hesaba göre sadece 4,5 dakikalık bir hata ile doğrubulmuşlardır. Geceyi
günden saymamışlar,ancak gündüzü 12 saat olarak hesaplamışlardır. Bir saati 60 dakikaya, bir dakikayı
da 60 saniyeye bölmüşlerdir. Bir haftayı, 7 gün kabul etmişlerdir. Haftanın 7 gün kabul edilmesi, önce
Romalılara ve onlarlada bütün Avrupa’ya geçmiş oradan da bütün dünyaya yayılmıştır. Bu uygarlığı
Sümerliler, Akadlılar ve Babiller ortaya koymuştur. Bilimsel faaliyetler olarak daha çok zaman ölçme,
alan hesaplama, sulama kanallarını organize etme, değiş-tokuş gibi günlük yaşamın gereklerine
uygulanan astronomi ve matematik bilgileri ile karşılaşılır. Resim 1.5’ de Sümer güneş sistemi
görülmektedir.
Modern astronominin temelinde mezopotamya astronomisi bulunur. Onlar mitolojiye ve dini
inançlara dayanan astronomiden matematiksel astronomiye geçmeyi başarabilmişlerdir. Evrenin yer, gök
ve ikisi arasında bulunan okyanustan oluştuğuna inanıyorlardı. Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn
gezegenlerini ve oniki takım yıldızını tanıyorlardı. Söz konusu beş gezegenin tutulma düzlemi yakınında
dolaştığını saptamışlardı. Ay yılına dayanan takvimleri daha sonraki dini takvimlere ve islam
dünyasındaki hicri takvime temel oluşturmuştur. Ay ve güneş tutulması tahminlerini yapabilecek düzeyde
astronomi bilgisine sahiptirler. Mezopotamyalıların 60 tabanlı ve konumsal bir rakam sistemleri vardı. Bu
sistemin konumsal olması, yani bir rakamın sayı içindeki yerine göre değişik değerler alması nedeniyle,
harf rakam sistemi kullanan Yunan ve Romalı’ lardan daha ileri idiler. Bu rakamlarla dört işlemi, kare ve
karekök almayı biliyorlardı. Thales teoremini dik üçgenler için bulmuş ve kullanmışlardır. Pythagoras
teorimini de biliyor ve kullanıyorlardı. Daireyi 360 dereceye bölen de mezopotamyalılardır.

 
18
Resim 1.5: Sümer Güneş Sistemi
Cebir
Mezopotamyalıların en çok geliştirdikleri cebir konusu ikinci derece denklemlerinin çözümleriydi. Birinci
derece denklemlerinin çözümünü kolaylıkla yapıyorlardı, ikinci derecede yüksek dereceli denklemleri de
ikinci dereceye indirgeyerek çözüyorlardı. İkinci derece denklemler dokuz gruba ayrılmış ve her tüp özel
çözüm formülleri verilmişti. Karşılaşılan problemler önce bu belirli tiplere dönüştürülür, sonra özel
çözüm formüllerine göre otomatik olarak çözülürlerdi.
Geometri
Mezopotamyalıların Eukleides geometrisine benzer ispatlı bir geometrileri yoktu. Ancak incelenen
tabletlerden analitik bir geometrileri olduğu anlaşılmıştır. Geometrik çözümler cebir yoluyla verilmişti,
yani geometrilerinde gelişmiş cebirlerden yararlanmışlardır. Susa’da yapılan kazılarla ortaya çıkarılan
tabletler mezopotamya geometrisi hakkında bilgi veren en önemli kaynaklardır. Mezepotamyalıların
Thales (D. MÖ 624 – Ö. MÖ 546)’ten önce ulaştıkları geometri bilgileri sadece bununla sınırlı değildi.
Dik üçgenler için “thales teoremi”ni, çapın çemberi iki eşit kısma böldüğünü, ikizkenar üçgende taban
açılarının eşit olduğunu da Thales’ten önce bildikleri ve kullandıkları anlaşılmıştır
Eski Mısır’da Bilim ve Teknoloji
Eski Mısır uygarlığında bilim M. Ö. 3000 yılları civarında oluşmaya başlamıştır. Mısırlılar, özellikle
matematik, astronomi, kimya ve tıp bilimlerinde parlak bir gelişme göstermişlerdir.
On tabanlı sayı sistemini kullanmışlardır. Rakam ve sayılar hiyeroglif harfler ve sembolerden
meydana gelmekteydi. Sıfırı bilmiyorlardı. Dört işlemi biliyorlardı. Ayrı bir sayı grubu olarak ele
almasalar da, kesiri, göz şeklinde özel bir işaretle gösteriyorlardı. Resim1.6 ‘de Mısır hiyeroglif yazısı
görülmektedir.
Resim 1.6: Mısır Hiyeroglif Yazısı

 
19
Cebirde, “Aha” hesabı adı ile verilen bir yöntem geliştirmişlerdi. Bu günkü, “deneme-yanlışlama
yoluyla çözüm” yöntemine benzeyen bir yöntemdi. Birinci dereceden bir bilinmiyenli denklemi
biliyorlardı.
Eski Mısırlılar,geometride de ileri olduklarından, hacim ve alan ölçmeyi çok iyi biliyorlardı. Bu
yüzden de, mimarlıkta oldukça yüksek seviyedeydiler. Piramitler gibi görkemli binaları çök sağlam bir
şekilde yapabilmişlerdir. Düzgün olmayan yüzeylerin alanını, “dörtgenleştirme” yöntemiyle, yani alanı
dörtgenlere ayırarak hesaplıyorlardı. Pi (π) sayısı için 3,160 değerini kullanıyorlardı.
Astronomi ve takvim yapmak, Eski Mısır’da oldukça ileriydi. Bir çok gezegeni biliyorlardı. Gezegen
ile yıldız arasındaki farkı bildikleri sanılmaktadır. Bir günü 24 saat kabul etmişler ve dolayısıyla geceyi
de günden saymışlardır. Güneş yılı esasına dayanan bir takvim yapmışlardır. Buna göre bir yılda 365 gün
vardır. Bir yıl, 30 günlük 12 aydan ve 5 günden meydana geliyordu. Bugün dünyada kullanılan
takvim,Mısır takviminin biraz daha şeklinden ibarettir.
Eski Mısır’lıların,kaldıraç,makara,palanga gibi bazı basit makinaları ve mekanik araçları yapıp
kullandıkları kabul edilmektedir. Az kuvvetle çok yük kaldırma esasına dayanan bu aletler yardımıyla
yüksek piramitleri ve binaları yapabilmişlerdir.
Bilindiği gibi,mumyalama Mısırlıların bir geleneğiydi. Bu, bize onların, kimya ile anatomi ve
fizyoloji gibi tıp bilimde çok ileri olduklarını göstermektedir. Özellikle bazı maddelerin ve metal işlerinde
ateşin kimyasal işlevlerini biliyorlardı. Kırık ve çıkıklarda alçı uygulaması yapmışlardır. Bazı göz
hastalıklarını tedavi etmişler, ameliyatlarda dikiş yöntemini kullanmışlardır. Dişçilikle ilgili olarak,
dolguyu ve abse tedavisini biliyorlardı.
Geometrilerinde ise alan ve hacim hesapları yapıyorlardı. Mimari alanında mısırlılardan kalan eserler
arasında en önemli yeri piramitler tutar; onlar birer mimari harikasıdır. Mısırlılar gökyüzü olaylarını dini
açıdan yorumlamışlardı. Gök cisimlerini tanrı olarak kabul ediyorlar ve gökyüzündeki olayların da
tanrıların faaliyetleri olduğuna inanıyorlardı; yani astronomileri dini öğelerle iç içeydi. Takvimleri güneş
takvimiydi ve yıl uzunluğu 365 gün olarak kabul ediliyordu. Günümüzde kullanılan takvimin temelinde
mısır takvimi yer alır. Günün 24 saate bölünme geleneğini de mısırlılara borçluyuz.
Anadolu ve Ege Havzasında Bilim (Girit,Miken,Minos)
Anadolu ve Ege Havzaları, İlkçağlardan beri bir çok uygarlığın beşiği olmuştur. Yunanlıların, Anadolu ve
Ege Havzasını egemenlikleri altına almalarından önce, buralarda M. Ö. 13. ve 10. Yüzyıllar arasında
kurulan ve haklarında bilgimiz olan en önemli uygarlıklar,Urartu,Hitit,Frigya,Lidya;Girit ve Miken
uygarlıklarıdır. Genel olarak Anadolu uygarlıkları olarak tanınan bu uygarliklar,kendilerinden daha eski
olan Mezopotamya ve Mısır uygarlıklarından etkilenmişlerdir.
Hititlerin mezopotamya kökenli “şekel” ve “mina” adlı ağırlık birimlerini kullandıkları, en çok bakır
ve tunçtan eşyalar yaptıkları, çivi yazısı ve hiyeroglif yazı olmak üzere iki çeşit yazıları oldukları
bilinmektedir.
En önemli merkezleri Gordion ve Midas olan Frigya uygarlığının Fenike alfabesinin Batı’ya
yayılmasında önemli bir rolü olmuştur.
Bakır ve tunç gibi bazı madenleri kullanmasını iyi bilen Hititler,bunlardan çok çeşitli ev eşyası
yapmışlardır. Hititler, iki tekerlekli savaş arabasını ilk yapan ulustur. Ölçü ve tartı aletleride yapmışlardır.
Mezopotamya kökenli oldukları sanılan “şekel” ve “mina” adlı ağırlık birimlerini kullanmışlardır. Taşlar
ve kayalar üzerine kabartma insan ve hayvan heykelleri yapımında çok ustaydılar (Resim 1.7).

 
20
Resim 1.7: Hitit Uygarlığının Sembolu Sayılan Hitit Güneş Kursu
Doğu Anadolu’da Van Gölü çevresinde kurulan ve gelişen Urartu uygarlığı çivi ve resim yazılarını
kullanmışlardır. Urartular,özellikle mimarlıkta ve el sanatlarında çok ustatıydılar. Aritmetik ve
geometride oldukça ileri gitmiş olduklarını,yaptıkları kapı ve pencere gibi şeyler üzerine, alan ve hacim
ölçülerini hesaplayarak yazmış olduklarından anlamaktayız. Ayrıca,topraktan çeşitli eşyalar yapmışlardır.
Çivi ve resim yazısı olmak üzere iki çeşit yazı kullanmışlardır (Resim1.8).
Resim 1.8: Urartular’a Ait Bir Yazıt
Batı Anadolu’da gelişen Frigya uygarlığıda, bilim ve sanatta ileri bir seviyedeydi. Başkentleri
Gordion ve Midas ‘da bulunan kazılardan Frigyalıların fenike yazısını kullandıkları bilinektedir. Yunan
uygarlığına büyük ölçüde etkisi olan Frigyalılar,özellikle simbal ve flüt gibi bazı müzik aletlerini icat
etmişler ve müzikte çok ileri gitmişlerdir. Bakır, kalay ve onların alaşımı olan tunçtan eşyalar
yapmışlardır. Özellikle, yünlü eşya dokumacılığı ve kilim yapımında önemli bir yere sahiptiler. Kilime
“tapetes” diyorlardı ve bu kelime, bugün az çok farklı yazılış ve söylenişle bütün batı dillerinde kilim için
hala kullanılmaktadır (Resim 1.9).
Resim 1.9: Frig Vadisi

 
21
Batı Anadolu’da kurulan ikinci önemli uygarlık, Lidya uygarlığıdır. Lidyalıların en önemli başarısı ve
Dünya uygarlığına katkıları, ilk defa madeni parayı icat etmeleri ve kullanmalarıdır. Bunlardan dolayı
onların ticaret ve ekonomiye oldukça önem vermiş oldukları anlaşılmaktadır (Resim 1.10).
Resim 1.10: Dünyanın İlk Parası (Altın Lidya Aslanı)
Ege havzası uygarlığını oluşturan Girit,Miken, ve Minos uygarlıkları da, komşuları Anadolu
uygarlıkları gibi, toprak ve madeni eşya yapıp kullanmışlardır. Deniz içerisinde yaşadıklarından, ulaşım
ve ticaret amacıyla kullandıkları sandal ve kayık yapımına özel bir önem vermişlerdir. Üçgen biçimindeki
kayıklarıyla tanınırlar.
İyonya ve Antik Yunan’da Bilim
İlk çağ uygarlıklarından, hakkında ençok bilgi sahibi olduğumuz uygarlık, İyon ve Eski Yunan
uygarlığıdır. İyonya, özellikle, çanakkale ve Muğla arsındaki sahil kuşağından oluşan bölgedir.
İyonyalıların soyca, Yunanlı olup olmadıkları tartışmalıdır, fakat dil ve kültürel bakımdan grek (eski
yunan)oldukları kabul edilmektedir.

 
22
Özet
Bilim ve teknoloji tarihini, bilim ve teknolojinin
doğuş ve gelişme öyküsü olarak tanımlayabiliriz.
Bilim ve teknoloji tarihinin amacı nesnel bilginin
ve tekniğin ortaya çıkması, yayılma ve
kullanılma koşullarını incelemek, bir bakıma
niteliği belli bir yöntemin, bir düşünme türünün
hatta geniş anlamda bir bakış açısınınoluşmasını
sağlamaktır. Bilim ve teknoloji tarihi, amacına,
çeşitli bilim kollarında ulaşılan sonuçları
sıralayarak değil, daha çok, bu sonuçları bağlı
oldukları koşullar çerçevesinde açıklayarak
ulaşmaya çalışır. Görevi ise gerçeklerin (olgu) ve
buluşların bir kataloğ çalışması olmayıp, bilimsel
kavram, kuram, teknik ve anlayışın doğuş ve
gelişimini izlemek ve açığa çıkarmaktır.
Bilim, genel anlamda “evrenin yapısını ve
davranışlarını gözlem ve deney yardımıyla sistematik bir şekilde incelenmesini ve yasalar
biçiminde açıklamaya çalışan düzenli bilgi
bütünü” olarak tanımlanabilir. İnsan için,
yaşamın başladığı andan itibaren çevresinde olup
biten olayları anlamak ve açıklamak vazgeçilmez bir tutku olmuştur. Bu açıdan bilim,
özellikle doğaya ilişkin kuram yada
beklentilerimizi sürekli sorgulayan bir faaliyet
olarakta tanımlanabilir.
Akademik düzeyde bilimler iki ana kategoride ele
alınır. Doğa olaylarını araştıran ve inceleyen
doğa bilimleri (veya doğal bilimler) ile toplumu,
bireyi ve insanî faaliyetleri ve davranışları
araştıran ve inceleyen sosyal (veya beşerî)
bilimler. Biyoloji, fizik ve kimya gibi bilimler
doğa bilimlerine örnek gösterilirken, iktisat,
sosyoloji ve antropoloji gibi bilimler sosyal
bilimlere örnektir. Bu temel alanlar arasında çok
çeşitli ilişkiler olmuş, mühendislik ve tıp gibi bu
alanlarla ilişkili birçok uygulamalı disiplin de
olduğu gibi özellikle son yüzyılda birçok ara
bilim dalları ortaya çıkmıştır; sibernetik,
astrofizik ve tıbbi antropoloji bu bilim dallarına
örnek gösterilebilir.
Matematik bilimi sıklıkla bu iki ana kategoriden
farklı üçüncü bir kategori olan formal bilimler
kategorisinde yer alır, formal bilimler teorik
fikirlerle başlar ve düşünme süreci sayesinde
diğer farklı teorik fikirlere ulaşır; oysa fen
bilimleri gerçek dünyadaki çeşitli gözlemlerle
başlar ve gerçekliğin bir bölümü için bir ölçüde
kullanışlı olan modellere ulaşırlar. Formal
bilimlerin hem doğa bilimlerine hem de sosyal
bilimlere yakın ve uzak olduğu birçok nokta
mevcuttur.
Bilimsel yöntem, yeni bilgi edinmek veya bilinen
bazı bilgileri doğrulamak veya düzeltmek
amacıyla, olayları araştırmak için ve geçmişte
kazanılmış, öğrenilmiş bilgileri tamamlamak için
kullanılan yöntemlerin tümüne denir. Bilimsel
yöntem (ler) gözlemlenebilir, deneysel ve
ölçülebilir kanıtların belirli bazı mantıksal
ilkelerle incelenmesine dayanır. Bilimsel yöntem,
17. yüzyıldan beri doğa bilimlerini karakterize
eden sistematik gözlem, deney, ölçüm, formüle
etme ve varsayımların değiştirilmesini içeren
yargılama olarakta tanımlanmaktadır.
Bilim tarihçilerine göre bilimin şu özelliklere
sahip olduğu belirtilir:
• Bilim bilimsel verilere dayalı, kanıtlanabilir
özellikteki bilgidir yani olgusaldır. Olgulara
yönlenerek doğrulanabilir olan ifadeleri
inceler.
• Bilim mantıksaldır. Bilimsel ifadeler,
mantıksal açıdan doğru çıkarımlar ile
ulaşılmış, çelişkisiz ifadeler olmalıdır.
• Bilim objektiftir. Bilim, öznel ifadeler ile
değil nesnel ifadeler ile ilgilenir.
• Bilim eleştireldir. Bilimdeki mevcut her
kuram yeni olgular ışığından çürütülebilir
veya değiştirilebilir; her kuram yerini başka
bir kurama bırakabilir.
• Bilim genelleyicidir. Bilim, tek tek bütün
olgular ile ilgili gözlem yapmaz; bunlar ile
ilgili genel kurallar ve bağıntılar bulmaya
çalışır.
• Bilim seçicidir. Bilim, her türlü olguyla değil
yalnızca ilgi alanına giren ve önemli olgular
ile ilgilenir.
Orta Asya’da bilime ilk kez önem veren
milletleden birisi de Türklerdir. Orta asya türk
tarihi M.Ö. 8000 yılları öncesine götürülmektedir. Yapılan kazılarda, taş devirlerine
ait,birçok eşya ve aletler ortaya çıkmıştır. Bunlar
arasında oyalı çanak-çömlek, çakmak taşından
uçları topuz şeklinde sivrilmiş kesici aletler,
buğday ve arpa tarımının yapıldığını gösteren
araçlar bulunmuştur.

 
23
Hayvanları, özelliklede atı evcilleştirme,
Türklerde görülmüştür. M.Ö. 2800 yılları
civarında, arabayı icat etmişlerdir. Demir, bakır,
altın gibi madenlerin Türkler tarafından
kullanıldığı da bilinmektedir. Bakır ve
kurşundan, çeşitli aletler yapmışlardır. hatta bakır
ve kurşunu karıştırarak alaşım olarak boronzu ilk
kullananlar Türklerdir. Bugünkü pantolon
dediğimiz giysinin ilk örneklerini Türkler icat
etmişlerdir,çünkü at biniciliğle şöhret kazanan
türkler için bu tür giysi,en uygun giysiydi
Çin uygarlığında bilimsel faaliyetin başlangıcı M.
Ö. 2500’lere kadar götürülebilir. Zaman zaman
ise sadece Sarı ırmak civarında ufak bir devlet
şeklinde görülen Çin, ilk insan kalıntılarının
(sinantropus pekinensis) bulunduğu yerlerden
biridir. Çin uygarlığı, genellikle, kapalı bir
uygarlık olarak nitelendirilmiş ve bilimsel
etkinliklerin gelişmesinde doğrudan doğruya bir
etkisi olmadığı ileri sürülmüşse de, erken
devirlerde komşuları Türkler ve daha sonra da
Hintlilerle yakın ilişki içinde oldukları
bilinmektedir.
Çin’de kullanılan sayı sistemi on tabanlıdır.
ayrıca, işlem yapmalarını kolaylaştıran, abaküs
ve çarpım cetveli gibi bazı basit aletler de
kullandıkları bilinmektedir. Çin astronomisi,
diğer uygarlıklardan bazı farklılıklar gösterir;
takvim hesaplamalarında, diğer uygarlıkların
güneş veya ayı esas almalarına karşın, çin
uygarlılıklarında yıldızlar esas alınmıştır ve diğer
sistemlerde yıllık hesaplamalar kullanılırken,
burada günlük hesaplamalar kullanılmıştır.
Ayrıca çinliler’in temel koordinat düzlemi olarak
ekliptik düzlemi yerine ekvator düzlemini
benimsedikleri görülmektedir
Çinliler, barut, kağıt ve matbaanın icadıyla
bilinirler. Barutlu ateşli silahlar yerine kötü
ruhları kovmak için kullanıyorlardı. kağıt ve
matbaa ilk defa çinliler tarafından kullanılmıştır.
Türklerinin de matbaayı daha önce veya aynı
zamanda kullandıkları bilinmektedir
Hint bilimi, daha sonra Yunan ve İslam
dünyasındaki bilimsel gelişmelere etki etmiştir.
Hindistan’da bilimsel çalışmaların tarihini M.Ö.
3000-2500 yıllarına kadar götürebiliriz. Gerçi,
Hindistan’da bu tarihten öncede bilimsel
faaliyetler vardı;bu yaklaşık olarak (M.Ö. 5000)
yıllarına kadar götürülmektedir. Ancak bilim gibi
düzenli bir bilgi topluluğunun oluşumu için
yaklaşık M.Ö. 2500’leri beklemek gerekmiştir.
Erken dönemlere ilişkin bilgileri vedik
metinlerinden ve daha geç tarihli olan
siddhantalardan edinmek olanaklıdır. M.Ö. 3000
yıllarından önce, bilim süreklilik göstermeyip bu
konuda sistemli bir çalışma yoktur.
Hindistan’da, bugün İslam dünyasında ve
Türkiye’de harf devriminden önce kullanılan
rakam sistemi kullanılıyordu. Bu az tabanlı
sistemde rakamlar, sağdan sola doğru yazılır.
Onun için bu rakamlara Hint rakamları denir.
Hindistan’da kullanılan sayı sistemi, on tabanlı
(yani desimal) olup, erken tarihlerden itibaren
konumsal rakamlandırma yönteminin benimsendiği görülmektedir. Sıfırı ilk defa hintli
matematikçiler kullanmıştır. Sayı sistemindeki bu
erken tarihli gelişme, aritmetiğin gelişim hızını
büyük ölçüde etkilemiştir
Dicle ve Fırat nehirlerinin deltasında bulunan
Mezopotamya, çok önemli bir uygarlığın merkezi
olmuştur. Mezopotamya uygarlığının ortaya
çıkışı M.Ö. 3000 yıllarına dayanır. O zamanlar
Asya, Afrika ve Avrupa arasında bir köprü
vazifesi gören bu bölge, yoğun bir bilimsel
çalışmaya öncülük etmiştir. Sümerler, Akadlar ve
Babiller, Mezopotamya uygarlığının doğmasına
neden olan kavimlerdir.
Sümerlilerde Aritmetik ve geometri ileri bir
düzeydeydi. Sümer sayı sistemi, 60 tabanlıydı.
Özellikle, Babilliler, 60 tabanlı sayı sisteminin
yanında 10 tabanlı sayı sistemini de
kullanmışlardır. Aritmetik işlemlerde çarpım
tablosunu kullanıyorlardı. Sayı sistemlerinin
konumsal olması nedeniyle, dört işlem,kare ve
karekök almayı biliyorlardı. Alan ölçümleri ve su
kanalları açmak için geometriden yararlanıyorlardı. Dairenin alanı ve silindirin hacmini
bulmada π sayısı için 3,125 değerini
belirlemişlerdi. Çemberi 360 dereceye bölme
düşüncesini de ortaya koymuşlardı.
Nil Nehri civarında gelişen mısır uygarlığı M. Ö.
2700 yıllarından itibaren matematik, astronomi
ve tıp konularındaki etkinliklerle parlamıştır.
Mısırlılar matematiklerinde, kullandıkları on
tabanlı hiyeroglif rakamlarıyla, sayıları sembollerle ifade etme safhasına ulaşmışlardır. Bu
rakamlarla çeşitli matematik işlemlerini
yapabilmişler ve cebir işlemlerine çok benzeyen
ve diğer uygarlıklarda da görülen “aha hesabı”
adlı bir hesaplama yöntemi geliştirmişlerdir. Bu
hesaplamada “yanlış yoluyla çözüm” tekniği
kullanılmıştır.

 
24
Geometrilerinde ise alan ve hacim hesapları
yapıyorlardı. Mimari alanında mısırlılardan kalan
eserler arasında en önemli yeri piramitler tutar;
onlar birer mimari harikasıdır. Mısırlılar gökyüzü
olaylarını dini açıdan yorumlamışlardı.
Gök cisimlerini tanrı olarak kabul ediyorlar ve
gökyüzündeki olayların da tanrıların faaliyetleri
olduğuna inanıyorlardı; yani astronomileri dini
öğelerle iç içeydi. Takvimleri güneş takvimiydi
ve yıl uzunluğu 365 gün olarak kabul ediliyordu.
Günümüzde kullanılan takvimin temelinde mısır
takvimi yer alır. Günün 24 saate bölünme
geleneğini de mısırlılara borçluyuz.
Ege havzasını egemenlikleri altına almalarından
önce, buralarda M.Ö. 13. ve 10. Yüzyıllar
arasında kurulan ve haklarında bilgimiz olan en
önemli uygarlıklar, Urartu, Hitit, Frigya, Lidya;
Girit ve Miken uygarlıklarıdır. Genel olarak
Anadolu uygarlıkları olarak tanınan bu
uygarliklar, kendilerinden daha eski olan
Mezopotamya ve Mısır uygarlıklarından
etkilenmişlerdir.
Hititlerin mezopotamya kökenli “şekel” ve
“mina” adlı ağırlık birimlerini kullandıkları, en
çok bakır ve tunçtan eşyalar yaptıkları, çivi yazısı
ve hiyeroglif yazı olmak üzere iki çeşit yazıları
oldukları bilinmektedir.
En önemli merkezleri Gordion ve Midas olan
Frigya uygarlığının Fenike alfabesinin Batı’ya
yayılmasında önemli bir rolü olmuştur. Batı
Anadolu’da kurulan ikinci önemli uygarlık, Lidya
uygarlığıdır. Lidyalıların en önemli başarısı ve
Dünya uygarlığına katkıları, ilk defa madeni
parayı icat etmeleri ve kullanmalarıdır.
İlk çağ uygarlıklarından, hakkında ençok bilgi
sahibi olduğumuz uygarlık, İyon ve Eski Yunan
uygarlığıdır. İyonya, özellikle, çanakkale ve
Muğla arsındaki sahil kuşağından oluşan
bölgedir. İyonyalıların soyca, Yunanlı olup
olmadıkları tartışmalıdır, fakat dil ve kültürel
bakımdan grekç (eski yunan) oldukları kabul
edilmektedir.

 
25
Kendimizi Sınayalım
1. Aşağıdakilerden hangisi bilimin özelliği
değildir?
a. Mantıksaldır
b. Objektiftir
c. Eleştireldir
d. Genelleyicidir
e. Belli Bir Yöntem Kullanmaz.
2. Geniş bir açıdan değerlendirildiğinde bilimin
gelişiminde hangi aşamadan söz edilmez?
a. Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarına
raslayan ampirik bilgi toplama aşaması
b. Eski yunanlıların evreni açıklamaya yönelik
akılcı sistemlerinin kurulduğu aşaması
c. İslam biliminin parlak başarılarını kapsayan
aşaması
d. Rönesans sonrası gelişmelerin yer aldığı
modern bilim aşaması
e. 20. yüzyıl biliminin geldiği yeni aşaması
3. Sibernetik, astrofizik ve tıbbi antropoloji gibi
bilmler hangi tür bilimlere örnek gösterilebilir?
a. Ara Bilimler
b. Fen Bilimleri
c. Sosyal bilimler
d. Formel bilimler
e. Uygulamalı Bilimler
4. Barut, kağıt ve matbaanın icadı kimler
tarafından yapılmıştır?
a. Hitit
b. Lidya
c. Frig
d. Çin
e. Sümer
5. Hangi kavim 60 tabanli sayı sisteminin
yaninda 10 tabanlı sayı sistemini de kullanmıştır?
a. Sümer
b. Babil
c. Hitit
d. Mısır
e. Frig
6. Günümüzde kullanılan takvimin temelinde
hangi uygarlık yer alır?
a. Sümer
b. Hitit
c. Mısır
d. Urartu
e. Frig
7. Aşağıdaki kavimlerden hangisi Mezopotamya
uygarlığının doğmasına neden olmuştur?
a. Hititler
b. Babiller
c. Urartu
d. Frigya
e. Lidya
8. Hindistan’da bilimsel çalışmaların tarihini M.
Ö. hangi yıllarına kadar götürebilir?
a. 3000-2500
b. 1500-1000
c. 1000-500
d. 500-200
e. 200-100
9. Bilimi, gözlem ve gözleme dayalı akıl yürütme
yoluyla dünyaya ilişkin olguları birbirine
bağlayan yasaları bulma çabası olarak tanımlayan
bilim adamı kimdir?
a. A. Einstein
b. S. I. Newton
c. K. Popper
d. G. Galilei
e. B. Russel
10. Fenike alfabesinin Batı’ya yayılmasında
önemli bir rolü hangi uygarlık oynamıştır?
a. Sümer
b. Frig
c. Hitit
d. Lidya
e. Çin

 
26
Kendimizi Sınayalım Yanıt
Anahtarı
1. e Yanıtınız yanlış ise “Bilimin Özellikleri”
başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
2. e Yanıtınız yanlış ise “Bilim ve Teknoloji
Tarinin Önemi” başlıklı konuyu yeniden gözden
geçiriniz.
3. a Yanıtınız yanlış ise “Bilim ve Teknoloji
Tarihi” başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
4. d Yanıtınız yanlış ise “Çin’de Bilim ve Teknoloji” başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
5. b Yanıtınız yanlış ise “Mezopotamya‘da Bilim
ve Teknoloji” başlıklı konuyu yeniden gözden
geçiriniz.
6. c Yanıtınız yanlış ise “Eski Mısır’da Bilim ve
Teknoloji” başlıklı konuyu yeniden gözden
geçiriniz.
7. b Yanıtınız yanlış ise “Mezopotamya ‘da
Bilim ve Teknoloji” başlıklı konuyu yeniden
gözden geçiriniz.
8. a Yanıtınız yanlış ise “Hint’e Bilim ve Teknoloji” başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
9. e Yanıtınız yanlış ise “Bilimin ve Teknolojinin
Tanımı” başlıklı konuyu yeniden gözden
geçiriniz.
10. b Yanıtınız yanlış ise “Anadolu ve Ege
Havzasında Bilim” başlıklı konuyu yeniden
gözden geçiriniz.
Sıra Sizde Yanıt Anahtarı
Sıra Sizde 1
Bugün bile nasıl yapılabileceği tartışılan değişik
çağlarda yapılmış sanat eseri anıtlar ve yapılar
örnek gösterilebilir. Babilin asma bahçeleri, Çin
seddi v.b.
Sıra Sizde 2
Yirminci yüzyılda ortaya çıkmış bilim alanına
Nükleer Fizik, Biyokimya,Sibernetik v.b örnek
gösterilebilir.
Sıra Sizde 3
Bilimin sürekliliğine Newton yasası, Termodinamik yasalar, Atom Kuramları v.b örnek
gösterilebilir.
Sıra Sizde 4
İlk insanlar mevsimleri, ihtiyaçları olan ürünlerin
ekimi ve yetiştirilme dönemleri yanında sel
felaketleri v.b. kendisini belirli dönemlerde
tekrarlayan doğa olaylarından korunmak için
takip etmişlerdir.

 
27
Yararlanılan Kaynaklar
Akdoğan, C., (1993), Bilim Tarihi, Eskişehir,
Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi
Yayınları.
Bayrakdar, M., (1996) Lise Bilim Tarihi, Ankara
Bem Koza.
Landels, J. G., (1996), Eski Yunan ve Roma’da
Mühendislik, Ankara, Tübitak Popüler Bilim
Kitapları.
Ronan, C. A., (2003), Bilim Tarihi: Dünya
Kültürlerinde Bilimin Tarihi ve Gelişmesi,
(Çev. İhsanoğlu, E., Günergün, F.), Ankara,
Tübitak Akademik Dizi.
Tekeli, S., Kahya, E., Dosay, M., Demir, R.,
Topdemir, H., G., (2007) Bilim Tarihine Giriş,
Ankara, Nobel Yayınevi.
Tekeli, S., Kahya, E., Dosay, M., Demir, R.,
Topdemir, H. G., Unat, Y., (1993), Bilim Tarihi,
Ankara, Doruk Yayıncılık.
Topdemir, H. G., Unat, Y. (2012), Bilim Tarihi,
Ankara, Pegem Akademi Yayınevi. (http://en.
wikipedia. org/wiki/Philolaus)
Ural, Ş., (1998), Bilim Tarihi, İstanbul,
Kırkambar Yayınları.
(http://en. wikipedia. org/wiki/Philolaus)
Yıldırım, C., (1974), Bilim Tarihi, İstanbul,
Remzi Kitabevi.

 
28
Amaçlarımız
Bu üniteyi tamamladıktan sonra;
Antik Yunan ve Helenistik çağlardaki bilim insanlarını tanımlayabilecek,
Bu bilim insanlarının bilim ve teknolojiye olan katkılarını açıklayabilecek,
Antik Yunan ve Helenistik çağlarda Bilim ve Teknoloji alanındaki gelişmeleri tanımlayabilecek
bilgi ve becerilere sahip olabilirsiniz.
Anahtar Kavramlar
Materyalizm
Evren Modeli
Güneş Merkezli Evren Modeli
Ayaltı Evren
Mekanik Okulu
Doğa Felsefesi
Metafizik
Yer Merkezli Evren Modeli
 Atomsal Evren Kuramı
Ayüstü Evren
Archimedes Prensibi
İçindekiler
 Giriş
 Thales ve Öğrencileri
 Pytagoras ve Öğrencileri
 Atomsal Evren Kuramı
 Helenistik Çağ ve İskenderiyenin Kuruluşu
 İskenderiye Mekanik Okulu
2

 
29
GİRİŞ
Bilim tarihinin batı kültürü üzerinde belki de en etkili olan dönemi bu bölümde ele alınacak olan Antik
Yunan ve Helenistik Dönem’dir. Bu dönemden önceki dönemde insanlar doğadaki olayları akıl yoluyla
irdelemeksizin yalnızca doğada olup bitenleri gözleyip, bir yere kaydetmekle yetinmişlerdir. Bu nedenle,
Antik Yunan Dönemi öncesi döneme, yalnızca gözlem verilerinin kaydedildiği fakat yorumlanmadığı
dönem anlamına gelen, “Amprik Dönem” adı verilmiştir. Antik Yunan ve Helenistik Dönem’de ise,
doğadaki olayların nedenleri ve niçinleri üzerinde durularak, önceki dönemde olduğu gibi, doğa dışı
nedenlere dayandırılarak açıklanmamıştır.
Yunanlıların atalarının tarih sahnesine çıkışı M.Ö. onuncu onbirinci yüzyıllar arasındaki döneme
rastlar. Bu zaman diliminde Yunan Yarımadası, Ege adaları ve Anadolu’nun batı kıyılarına ilkel bir
kültüre sahip barbar topluluklar biçiminde yerleştikleri söylenebilir. Bu topluluklar, enerjik, yaşama
sevinci dolu, öğrenme ve anlama isteği taşıyan, dünyayı bir takım doğaüstü güçlerin yönettiğine inanan
insanlardan oluşuyordu. M.Ö. yedinci yüzyılda, bu topluluklar, Yunanistan, Güney İtalya, Sicilya ve
İyonya bölgelerinde, kıyı şehirleri kurarak, barbarlıktan demir çağına ve deniz ticaretine geçtiler. İyonya
daha çok bugün İzmir-Aydın’ı kapsayan, batısında Ege Denizi, doğusunda Lidya, güneyinde Karya ve
Dor gibi şehir devletlerinin yer aldığı bölgenin adıdır. Bunun yanı sıra, Yunanlılar’ın Finikelilerin
kullandıkları alfabeyi benimsedikleri, rakamları yazarken de bu alfabedeki harflerden yararlandıkları
görülmüştür.
Yunanlılar, günlük yaşantıdaki problemlerin çözümlenmesi yerine soyut düşünceyle ilgilenmişlerdir.
Bu düşünceyi geliştirirken, doğadaki olayları akıl yoluyla çözümlemeyi ilke edinen doğa felsefesini
benimsemekle bu sürece başlamışlardır.
Bu ünitede ele alınacak olan Antik Yunan Dönemi M.Ö. sekizinci yüzyıldan başlayarak M.Ö. 323 de
Büyük İskender’in ölümüne kadar sürmüştür. Bunu izleyen Helenistik Dönem ise, Romalılar tarafından
Ptolemaios krallığının yıkılışı olan M.Ö. 30 yılına kadar sürmüştür.
Antik Yunan dönemi içerisindeki bilimsel gelişmelerin altıncı yüzyıldan itibaren başladığını
belirtelim. Mısır ve Mezopotamya’daki ilk uygarlıklar gibi Antik Yunan döneminin, nehir ya da deniz
kıyılarında kuruluşu ve gelişiminin temel nedeni, yaşamın temel ögelerinden biri olan suyun, içecek
olmasının yanısıra, tarım ve deniz ticareti açısından önemidir. İzmir’in güneyinde, Söke-Milas yolunun
batısında ve Balat koyu yakınındaki kıyı şehri olan Milet’te başlayan çalışmalarda, gezgin ve tüccarların
mal alıp satmanın yanısıra, İran, Hindistan ve hatta Çin gibi Dünya’nın diğer ülkelerinden taşıdıkları
bilgilerin öğrenilmesi ve geliştirilmesinin büyük rolü olmuştur. Bu nedenle Antik Yunan döneminin
başlangıcında, İyonya bölgesindeki bu çalışmalara Milet Okulu adı verilmiştir. Daha sonraları Yunanistan
Yarımadası, Güney İtalya yörelerinde de bilimsel çalışmaların başladığı, hatta farklı düşüncelerin ifade
edildiği görülecektir. Bu dönemi incelemeye, bu dönemdeki Milet Okulu’nun ilk temsilcisi olan Thales
ile başlayalım.
Antik Yunan ve Helenistik
Çağdaki Bilim ve Teknoloji

 
30
THALES VE ÖĞRENCİLERİ
Milet’te varlıklı bir tüccar olan Thales, M.Ö.624 ile M.Ö. 548 yılları arasında yaşamıştır. Lidyalılarla
Persler arasındaki savaş sırasında, 28 Mayıs 585 de Güneş tutulmasını önceden bildirerek, bu tarihte
tutulmanın gerçekleşmesiyle her iki tarafı da hayrete düşürmüş, böylece de savaşın sona ermesine neden
olmuştur. Oysa, Thales bu bilgiyi M.Ö. 603 te güneş tutulmasını Mısır’da
izleyerek, Mısırlılardan öğrenmiştir. Yaptığı hesaplarla, takibeden güneş
tutulmasının 18 yıl 11 gün sonra olacağını bulmuştur.
Thales, mitolojik düşünceden, rasyonel yani akılcı düşünceye geçişi simgeler.
Thales ile ilgili bilgilere, yetiştirdiği öğrencilerin bıraktığı belgelerden
yararlanılarak ulaşılmıştır. Thales, matematik, astronomi ve doğa felsefesiyle
uğraşmıştır. İlk Yunan matematikçisi olan Thales, kendi gölgesiyle kendi boyunun
eşit olduğu anda, piramidin gölgesini ölçerek piramidin yüksekliğini bulmuştur.
Şekil 2.1: Thales

Kendi adıyla anılan Thales teoremi’nin Şekil 2.2’de verilen
ifadesini, A köşesi ortak, DE ve BC kenarları birbirine parallel olan
  ΔABC üçgenlerinde eşit açılar karşısındaki kenarların
oranlarının birbirine eşit oluşunu görmek yoluyla ispatlamıştır.
Böylece geometriye ispat düşüncesini ilk kez Thales uygulamıştır.
Şekil 2.2: Thales Teoremi 
  
 =

Thales kendi adıyla anılan teoremin dışında, aşağıdaki teoremleri de geometriye kazandırmıştır:
• İkizkenar bir üçgenin tabanına komşu olan açılar birbirine eşittir
• Bir dairenin çevresindeki bir noktayı, çapın uçlarına birleştiren doğru parçaları arasındaki açı
diktir.
• Yarıçap, bir daireyi iki eşit parçaya böler.
• İki açısı ve bir kenarı eşit olan üçgenler birbirine eşittir.
• İki doğru birbiriyle kesiştiğinde karşıt açılar birbirine eşittir.
Thales’in ilk bilimsel görüşü, evrenin sudan oluştuğu şeklindedir. Böylece ilk kez evrenin bir
maddeden meydana geldiği ifade edilmiş olmaktadır. Thales’in evren düşüncesine göre, evreni oluşturan
tüm ögeler, suyun değişik biçimlerinden oluşmaktadır. Böylece, evrenin karmaşık yapısı, tek bir
maddesel kökene indirgenmektedir. Yani evren bir maddedir. Evreni anlamak için onun yapısal niteliğini
anlamak gerekir. Evrenin yapısal niteliği anlamına gelen “physis” sözcüğünü Yunanca’ya Thales
kazandırmıştır. Sonraları, bu sözcük, fizik biliminin adını oluşturacaktır. Thales’in bu düşünceleri
“materyalist felsefe”nin doğmasına yol açmıştır.
Thales’in ilgi alanlarından birisi olan “doğa felsefesi”nin temel sorunları olan varoluş ve yokoluştur.
Bu iki zamansal nokta arasında, değişme, meydana gelme, bozulma, yaşam, ölüm, hareket, üreme gibi
süreçler vardır. Thales’in düşüncesinde bu sorunlar irdelenirken, bu süreçlerin birbirinden belirgin
biçimde ayırtedilmemesi düşüncelerinin anlaşılmasını zorlaştırmıştır. Bu nedenle süreçlerin iyi
çözümlenemeyişine yol açarak, bilimsel gelişmeyi yavaşlatma gibi bir olumsuzluğa neden olmuştur.
Thales’in dünya ile gökyüzündeki cisimler arasındaki ilişkiyi araştırma çabası, “uzay” kavramının
doğmasına ve önceleri gök cisimlerinin konumları ile yeryüzündeki etkinlikler arasındaki benzerlikleri
kurarak geleceğe yönelik öngörülerin ifade edildiği, astroloji düzeyinde olan gökyüzü ile ilgili gözlemler,
yeni bir bilim olan “astronomi”nin doğmasına yol açmıştır.
Thales’in “dünyayı bir tahta gibi suyun üzerinde yüzen bir tepsi” olarak tanımlaması gibi çocukça
düşüncesi de vardır. Bu düşüncesinin temelinde, evrenin sudan meydana geldiği düşüncesi yatmaktadır.

 
31
Herhalde, suyu seçmesinin nedeni, yaşam için zorunlu bir madde olmasından etkilenmesinden
kaynaklanmaktadır.. Fakat, suyun nasıl hal değiştirdiği konusundaki düşüncesi bilinmemektedir.
Thales’in dünya ile gökyüzündeki cisimler arasındaki ilişkiyi araştırma çabası, “uzay” kavramının
doğmasına ve önceleri astroloji düzeyinde olan gökyüzü ile ilgili gözlemler, yeni bir bilim olan
“astronomi”nin doğmasına yol açmıştır.
Özet olarak, Thales’in bilime olan katkıları şunlardır:
• Evrende olan bitenleri, doğaüstü mitolojik güçlere dayandırarak açıklamaya son vermiştir.
• Geometriye ispat kavramını sokarak, matematik düşünceyi amprik işlemlerle sınırlamaktan
kurtarmıştır.
• Evrendeki nesneleri tek bir maddeye indirgeyerek, olup bitenleri evrensel bir ilkeye dayanarak
açıklamak yolunu açmıştır.
Thales’in yetiştirdiği öğrencilerden ikisi olan Anaximander ve Anaximanes’in evrenle ilgili
düşüncelerine değinmek yerinde olacaktır. Bunun yanısıra aynı yörede ve yaklaşık aynı dönemde yaşamış
bir düşünür ve bilim adamı olan Hekataeos’u tanıtmak gerekecektir.
Anaximander
Anaximander, M.Ö. 610 ile M.Ö. 547 arasında yaşamıştır. Anaximander’e göre, evrenin temel yapı taşı,
“sınırsız” ya da “sonsuz” adını verdiği soyut yani maddesel olmayan bir kavramdır. Maddesel olmayan
bu kavramın, evrensel, bitmeyen, değişmeyen ve görünmeyen olmak gibi özellikleri vardır. Evrendeki
bütün nesneler, tanımladığı bu kavramdan değişik özellikler taşıyarak
oluşmuşlardır. Sınırsız adı verilen bu kaynaktan, karşıt nitelikte şeyler,
hareket sonucu oluşmuştur. Önce soğuk ve sıcak, dışı ateş (yani sıcak), içi
soğuk (yani ıslak) ve su, ortalarında yer küre olacak şekilde halkalar
şeklinde ayrılmışlardır. Yer ya da toprak başlangıçta ıslaktı, sonra sıcak
etkisiyle kuruyarak dört halka meydana getirdi: İçten dışa doğru sıralanırsa,
sıcak (ateş), soğuk (hava), ıslak (su), kuru (toprak). Dört nesne üzerine
dayandırılarak, geliştirilen bu evren düşüncesi yaklaşık ikibin yıl boyunca,
kabul görmüştür. Yine Anaximander tarafından, gök cisimlerinin kökenini
açıklayan bir teori ortaya atılmıştır. Buna göre, güneş, ay ve yıldızlar, ateş
halkasının halkalara ayrışması sonucu meydana gelmiştir. Güneşi oluşturan
halka, yer halkasının yirmiyedi, ay halkası ise yer halkasının ondokuz katı
büyüklüktedir. Bu sayısal büyüklüklerin bilimsel bir anlamı olmamasına
karşın, ay güneş ve yerin karşılaştırılarak, ölçülebilir fiziksel nesneler olarak
düşünülmesi ilginçtir.
Şekil 2.3: Anaximander
Anaximanes
Thales’in diğer öğrencisi olan Anaximanes, M.Ö. 584 ile M.Ö. 524 yılları arasında yaşamıştır.
Anaximanes, Anaximander tarafından tanımlanan sınırsız kavramını gözlenebilir nitelikte olmadığı yani
somut olmadığından dolayı reddederek, bunun yerine hava veya buharı evrenin temel yapı taşı olarak
önermiştir. Bu düşünceye göre, hava seyreltilirse ısınır, ateşe dönüşür, sıkıştırılan hava ise soğur. Bu
dönüşüm (hava→ rüzgar →bulut→su→toprak ya da taş) şeklinde ifade
edilmiştir. Hava, sürekli hareket halinde olduğu için, değişimi simgelemektedir.
Bunun yanısıra nefes alma özelliği taşıdığından yaşam kaynağıdır. Hava, rüzgar,
bulut, yağmur gibi meteorolojide kullanılan kavramlara ilgi duyması,
Anaximanes’in doğaya olan büyük ilgisini simgelemektedir. Evrenin maddesel
nesnelerden oluştuğunu ifade etmesi Thales’in materyalist görüşünü
benimsediğini göstermektedir. Oysa, Anaximander’in, evrenin yapı taşını
sınırsız adını verdiği soyut bir kavram olarak tanımlaması, “metafizik” yani
“fizik ötesi düşünce”yi benimsediğini göstermektedir. Bu açıdan
değerlendirilirse, aynı hoca tarafından yetiştirilen iki öğrencinin farklı temel
görüşleri benimseyebileceklerine bir örnek oluşturmuştur.
Şekil 2.4: Anaximanes

 
32
Anaximander ve Anaximanes’in evrenle ilgili düşüncelerinden
hangisinin bilimsel açıdan anlamlı olduğunu tartışınız.
Hekataeos
M.Ö.6.yüzyılda Milet’in Persler tarafından işgal edildiği dönemde yaşamış bir düşünür olan Hekataeos,
yaşamının bir dönemini Mısır’da geçirmiştir. İlk Yunanca coğrafya kitabı olan “Dünya Turu”nun
yazarıdır. Orijinal metni mevcut olmayan bu kitapta, biri Avrupa, diğeri Asya ve Afrika olmak üzere iki
harita bulunmaktaydı ve kıyı bölgelerdeki şehirler ile oralarda yaşayan insanlar hakkında bilgiler
verilmekteydi. Yerkürenin yaşanılan bölgesinin etrafı, okyanuslarla çevrilmiş bir disk şeklinde olduğunun
belirtildiği bu kitapta, yeryüzü şekilleri ve yaşamakta olan bazı hayvanlarla ilgili bilgiler de
verilmekteydi. Bu bilgiler, Milet’e uğrayan gemilerdeki tüccarlar, gemicilerden ve Hekataeos’un kendi
gezilerinden sağlanmıştı.
Hekataeos’a göre, Thales, Anaximander ve Anaximanes’in evrenin yapısıyla ilgili tartışmaları boşuna
idi. Evrenin yapısını araştırmadan önce, yerin gezilmesi ve bilgi toplanması gerektiğini düşünmekteydi.
Bu düşüncenin sonucu olarak ilk coğrafya kitabını yazmıştır. Bu nedenle, kendisine “Coğrafya’nın
kurucusu” ünvanı verilmiştir. Matematiksel coğrafya ile de ilgilenmiş olan Hekataios’un coğrafyaya olan
katkısı, yeryüzü şekilleri bakımından olmuştur.
PYTAGORAS VE ÖĞRENCİLERİ
Tanınmış Yunanlı düşünür ve bilim adamı Pytagoras (Pisagor okunur) M.Ö.580 ve
M.Ö. 500 yılları arasında yaşamıştır. Sisam adasında doğmuş, Güney İtalya’daki
Kroton kentinde yaşamını sürdürmüştür. İyonya’daki doğa düşünürlerinin etkisiyle
dinsel ve mistik görüşlerin tartışıldığı bir topluluk kurmuştur. Ruhun öldükten
sonra, bedenden ayrıldığına ve insan ya da hayvan olan bir başka canlının bedenine
geçtiğine, öbür dünya olarak isimlendirdiği bir aleme gidildiği için ölümün bir
kurtuluş olduğuna inanmaktaydı. Bunların yanısıra topluluğun amacı bilgi
üretmekti. Bu nedenle Pytagoras, materyalist değil rasyonelist bir kişiliğe sahipti.
Şekil 2.5: Pytagoras

Pytagoras’ın savunduğu düşünceler, şöyle özetlenebilir: Evrenin temel maddesinden çok, varlığın ve
değişmenin gerçek niteliği sorununa önem verilmelidir. Bu açıdan düşüncelerini matematik üzerine
yoğunlaştırmıştır. Pytagoras’çılara göre, sayı evrenin temel yapı taşıdır. Bütün doğal sayılar, 1 sayısından
türemiştir, yani 1 sayısı, evrenin yapısını açıklayan bir kavramdır. 1 sayısı “nokta”yı, 2 sayısı “doğru
parçası”nı, 3 sayısı “üçgen”i, 4 sayısı”piramit”i simgelemekteydi. Bunun yanısıra, sayılar arasındaki
orantı kavramı ile de ilgilenildi. Pytagoras’çılar, gergin tellerin boyunu değiştirmek suretiyle, değişik
sesler elde edilebildiğini buldular.
Pytagoras’a göre, “Evreni matematik yasaları idare eder”. Evreni
matematiğe indirgemenin iki yolu söz konusudur: (1) Deney ve
gözlem sonuçlarını yorumlama ve genellemede matematiğin
kullanılması olan “matematiksel fizik”, (2) Dünyayı anlamada
gözleme gerek görmeden “matematiksel sezgi”yle yetinmek.
Pytagoras’çılar ikinci yolu seçmişlerdir, fakat sonradan deney ve
gözlem olmaksızın, yalnızca matematikle her problemin çözülemeyeceğinin farkına varmışlardır.
Pytagoras’ın kendi adıyla anılan teoreme göre, bir dik üçgende
dik kenarların karelerinin toplamı, hipotenüsün karesine eşittir. Şekil
2.6’da verilen dik üçgende a2
+ b2
=c2 bağıntısı geçerlidir. Dik kenarlar
ve hipotenüs üzerine çizilen karelerin alanları hesaplanarak, teoremin
doğruluğu kanıtlanabilir. Şekil 2.7’deki gibi dik kenarları birim
uzunluktaki dik üçgenin hipotenüs uzunluğunun  olmasıyla,
Pytagoras zamanına kadar büyüklükleri kesin olarak bilinen tam Şekil 2.6: Pytagoras Teoremi

 
33
sayılar ve değeri tam olarak bilinen kesirli sayıların dışında diğer bir sayı türünün farkına varılmıştır. Bu
sayı türüne irrasyonel sayı adı verilmektedir. Bu sayı türünün büyüklükleri kesin olarak bilinmemektedir.
Pytagoras, evrenin temel yapıtaşının 1 sayısı olduğunu belirterek tam sayıların dışında bir sayı türünün
olmadığını vurgulamıştı.
Fakat, birim kenarlı bir dik üçgenin hipotenüs uzunluğu şeklinde
karşısına çıkan sayı türünün Pytagoras’ın tam sayı türünden farklı olduğu
ortaya çıkmıştı. Böylece Pytagoras, kendi keşfettiği bir teorem vasıtasıyla,
kendi ifade ettiği evren düşüncesini çürütmekle, bilim tarihinde ilginç bir
anekdota imza atmıştır. O zamanlar, şimdi irrasyonel sayı adını verdiğimiz
bu sayı türüne, bir dik üçgenin hipotenüsü olan bir doğru parçasının
uzunluğu yardımıyla temsil edilen sayılar olarak bakılmıştır. Yani aritmetik
yerine geometri kullanılarak bu tür sayıların gösterimi gerçekleştirilmiş
olmuştur. Pytagoras’ın öğrencilerinden Efes’li Herakleitos, Parmenidesve
Philolaos’un üzerinde duralım.
Şekil 2.7:  İrrasyonel Sayısının
Pytagoras Teoreminden Bulunması
Dik kenar uzunlukları 12 cm ve 16 cm olan bir dik üçgenin hipotenüs
uzunluğunun sayısal büyüklüğü ne cinsten bir sayıdır? Bir diğer dik üçgenin dik kenar
uzunlukları cm cinsinden 4 ve 5 olduğuna göre, bu dik üçgenin hipotenüsünün
uzunluğunu ifade eden sayıyı bularak, ne cins bir sayı olduğunu bulunuz.
Herakleitos
M.Ö.540 ile M.Ö.480 yılları arasında yaşamış olan Herakleitos, gerçeğin özünün
sayılar değil, değişme süreci olduğunu ifade etmiştir. Her şey sürekli değişim
içerisindedir. Duyularımızla algıladığımız her şey algılama anında vardır. Bir
ırmakta aynı suyla iki kez yüzümüzü yıkayamayız. Çünkü ikinci kez, ırmak aynı
ırmak değildir. Her şey bir değişim içerisindedir. Popüler bir siyaset adamımızın
ifade ettiği gibi, “dün dündür, bugün bugündür”. Yani, dün bugünden farklıdır, öbür
günde bugünden farklı olacaktır. Yine Herakleitos’a göre, nesneler arasında en akıcı
ve esnek olanı ateştir. Ateş yok olurken hava, hava yok olurken su meydana gelir.
Güneş, ölümsüz ve sürekli değişen bir ateş kaynağıdır. Evrende olan biteni soyut
kavramlarla açıkladığı için, bu düşüncenin metafizik felsefeye dayandığı
söylenmelidir. Şekil 2.8: Herakleitos
Evrendeki düzensizlik, arkasındaki düzen ve uyumu gizlemektedir. Her nitelik, karşıtını da içerir.
Bugün var olan şey yarın yok olmaya başlar. Gece ile gündüz, yaz ile kış, savaşla barış, tatlı ile acı,
tokluk ile açlık bir bütünün karşıt görünümlerini oluştururlar. Yukarıda açıkladığımız düşünceler,
diyalektik felsefe adı verilen bir düşünce biçimini tanımlamaktadır. Özet olarak, Herakleitos, herşeyin
göreli olduğunu ve zamanla kaybolup gittiğini savunan bir düşünür olarak bilim tarihindeki yerini almıştır
ve diyalektik felsefenin kurucusudur. Ayrıca, bu felsefe, Einstein’ın 1905’de ifade ettiği Özel Görelilik
Kuramı’nda tanımlanan görelilik kavramı açısından da önemlidir.
Parmenides
Yaklaşık olarak M.Ö. 520 ile M.Ö. 460 yılları arasında yaşamıştır. Herakleitos’un
tersine, hareket ve değişmenin duyguların aldanmasından başka bir şey olmadığını
ileri sürmüştür. Asıl gerçeğin “olma” adını verdiği, değişmeyen, bitmeyen ve
hareketsizlik özelliklerini taşıyan soyut bir kavram olduğunu ifade etmiştir. İnsan
aklının olma kavramının karşıtı olan “olmama”yı kavrayamadığını savunmuştur.
Parmenides’in ileri sürdüğü düşünceler metafizik felsefeyi kapsamaktadır.
Çünkü evreni oluşturduğunu söylediği olma soyut bir kavramdır, yani maddesel bir
kavram değildir.
Şekil 2.9: Parmenides

 
34
Philolaos
Pytagoras’çılar içinde en ilginç görüşe sahip olanı M.Ö. 470 ile M.Ö. 385 arasında yaşamış olan
Philolaos’dur. Philolaos’a göre, diğer gezegenler gibi yerküre de bir yörünge etrafında dönmektedir. Bu
evren modelinde, merkezde, yerküre değil, hareket etmeyen “merkezi bir ateş”in olduğu ve Yer, Ay,
Güneş, o zamanlar bilinen beş gezegenin onun çevresindeki yörüngelerde döndükleri düşünülüyordu.
Pytagoras’çılar 10 sayısını kutsal kabul ederler ve bu sayı üzerine yemin ederlerdi. Merkezdeki ateş ve
bunun yanısıra tanımlanan sekiz nesneyle birlikte dokuz ögeli bir model ortaya çıkıyordu. Evreni kutsal
bir varlık olarak gördükleri için dokuzu, 10 sayısına tamamlayan bir öge daha olmalıydı. Onuncu öge,
Philolaos tarafından “antikthon” yani Türkçe çevirisiyle “karşıt dünya” olarak tanımlandı. Karşıt dünya,
merkezdeki ateşle yerküre arasındaki görünmeyen bir bölge olup, merkez etrafında yerle aynı hızda
dönmekteydi. Yeryüzünün yaşanılan bölgesi, güneşe arkasını döndüğünde gece oluşuyordu. Bu evren
modeli tam olarak doğru olmamasına karşın, M.Ö. 450’li yıllarda ifade edilmesi nedeniyle cesur bir
adımdı ve de hem kendi çevresinde hem de merkezdeki ateş etrafında dönen bir yerküre kavramıyla,
sonraki düşünürleri etkileyen bir düşünce olarak önem taşıyordu. Philolaos, Şekil 2.10’daki gibi çeşitli
nefesli ve telli müzik aletlerinin geliştirilmesi üzerine çalışmalar yapmıştır. Aslında, Pytagoras’ın kendisi
de titreşen bir telin verdiği sesin, telin uzunluğuyla değiştiğini bulmuştur.

Şekil 2.10: Pytagoras ve Philolaos’un Müzik Aleti Keşfetmeleriyle
İlgili Olarak Tahta Üzerine Oluşturulmuş Resmi
Empedocles
Materyalist ve rasyonalist görüşlerin etkisinde ortaya atılan tartışmalar, evrenle ilgili daha somut
kavramları savunan düşünürlerin ortaya çıkmasında rol oynamıştır. M.Ö. 490 ile M.Ö. 435 yılları
arasında, Sicilya’nın Agrigentum kentinde yaşamış olan düşünür ve bilim adamı olan Empedocles
bunlara verilebilecek bir örnektir. Evrenin yapısını anlamaya çalışan Empedocles, herşeyin temelinde
ateş, hava, su, toprak şeklinde dört öge bulunduğunu ve bunlar arasında sevgi (yakınlaştırıcı ya da çekici)
ve nefret (uzaklaştırıcı ya da itici) etkileşmelerinin olduğuna inanmıştır. Bu dört ögenin sevgisel
etkileşmesiyle evrende varolan bütün varlıkların meydana geldiğini ifade etmiştir. İnsandaki et, kan ve
vücuttaki organlar sevgisel etkileşmenin ürünüdür. Bu dört elementin birleşim oranları insanın mizacını
belirlerler. Hava ağırlıklı bir birleşim, havai bir mizaca, ateş ağırlıklı olduğu birleşim, ateşli bir mizaca
yol açar. Yine bu düşünceye göre, gece itici, gündüz çekici etkileşmenin sonucudur.
Bilim tarihinde ilk su saati deneyi Empedocles tarafından gerçekleştirilmiştir. Su saati, altında ve
üstünde bir delik bulunan kapalı bir kaptır. Su saatinin alttaki deliği
kapatılarak üstteki deliğinden doldurulan su, alttaki delik açıldığında kaptan
boşalırken, boşalan suyun miktarından yararlanılarak zaman tayini
yapılabiliyordu. Bunun yanısıra, görme ve ışıkla ilgili deneyleri sonucunda, şu
düşünceyi ifade etmiştir: Görme olayı, ışıklı cisimden çıkan şeylerle, gözden
çıkan şeylerin birleşmesi sonucu gerçekleşmektedir. Güneşten çıkan ışık
ışınları sonlu bir hızla hareket ederek, gözümüze ulaşmaktadır. Ay ışığını
güneşten almaktadır. Hem güneş hem ay, yerküre etrafında dönmektedir.
Güneş tutulması, ayın güneş ve dünya arasından geçmesiyle oluşur.
Empedocles’e göre, evren yumurta biçiminde olup, gök kubbe ise, hareket
ettiğinde dünyayı merkezinde tutan kristal bir küredir. Şekil 2.11: Empedocles

 
35
ATOMSAL EVREN KURAMI
M.Ö.beşinci yüzyılda yaşamış olan Leucippus ile onun öğrencisi olan Trakya’lı
Democritos (M.Ö.460-M.Ö.370)’a göre, evrende herşey, fiziksel olarak
bölünemeyen atomlardan oluşmuştur. “Atom” Yunanca “bölünemeyen” anlamına
gelen bir sözcüktür. Democritos’a göre, evren atomlarla dolu olan bölge ile bunun
dışında kalan boşluktan oluşmuştur. Atomlar, aynı niteliklere sahip, ama biçim,
ağırlık ve büyüklükleri farklı, yok edilemeyen sonsuz sayıdaki parçacıklardır.
Atomlar boşluk içerisinde sürekli hareket ederek, rastlantı sonucu birleşmeler
yaparak evrendeki nesneleri oluştururlar. Democritos, atomsal evren kuramının
kurucusu olması nedeniyle, atom fiziğinin kurucusu olarak kabul edilir.
Şekil 2.12: Democritos
Democritos, ruhla madde arasında ayrım yapmaz. Ruhu oluşturan atomların diğerlerine göre daha
küçük ve hafif, daha hareketli olduklarını tanımlar. Bu tür atomlar bir araya geldiklerinde ruhu, diğer
deyişle aklı meydana getirirler. Ruhu oluşturan atomlar, evrenin her tarafına dağıldıkları için, evren canlı
ve akıllıdır. Bütün bunlar evreni tanrının değil atomların yarattığı düşüncesini ortaya koymaktadır. Bu
nedenle Democritos’un atomsal evren kuramı, evrendeki düzeni açıklamak için tanrı ve tanrısal yasa gibi
kavramlardan yararlanmadığı için ateist (tanrı tanımaz)-materyalist görüş niteliği taşır.
Bunların yanı sıra, Democritos, “Bir Daire veya Küreye Teğet Çizmek”, “Geometri Üzerine”, “Sayılar
Üzerine”, “İrrasyonel Sayılar Üzerine” isimli matematik kitaplarını da kaleme almıştır. Bunlardan
bilhassa “Geometri Üzerine”isimli kitabı, Helenistik dönem bilim adamlarından Euclides tarafından
yazılmış “Elementler” isimli geometri kitabındaki bazı konularla paralellik taşımaktadır.
Empedocles ve Democritos’un düşünceleri arasındaki temel
farklılıkları açıklayınız.
Heredotos
Bodrum yakınlarındaki Halikarnas’ta doğan ve M.Ö. 484 ile M.Ö. 425 yılları arasında yaşamış olan,
ömrü boyunca yaptığı seyahatlarda gördüklerini ve duyduklarını Tarih isimli kitabında kaleme alan
Heredotos, tarihçilerin babası kabul edilir. Kendinden önce yaşamış Musevi tarihçiler, olay kayıtçısı
olarak nitelendirilebilirler. Oysa, Heredotos’un Tarih isimli eserinde, siyasi ve askeri olayların yanısıra,
gezilen görülen yerlerin fiziki ve sosyal açıdan değerlendirmelerinin de bulunduğu görülebilir.
Bu kitapta, Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarında yapılan seyahatlarda
derlenen bilgiler ile birlikte, Yunan ve Yakın Doğu ile ilgili kültürel izlenimler
bulunmaktadır. Aynı kitapta, Mısırlılar, Pers imparatorluğu, Hindistan,
Karadeniz’in kuzeyindeki İskitler hakkında ayrıntılı bilgiler verir.
Matematiksel bilgisinin yetersizliğinden dolayı eserinde hiçbir haritaya yer
vermemiştir. Bunun nedenini kendisi kitabında şöyle açıklamıştır: “Bazı
kişilerin Yeryüzü’nün tam bir haritasını çizdiklerini görmem, beni çok
güldürmüştür. Bu iş, rasyonel bir nedene dayanmamaktadır. Çünkü
Okyanus’u, ancak bir pergelle çizilecek biçimde, yerin çevresinde akıyormuş
gibi göstermişler ve Avrupa’yı Asya ile aynı büyüklükte çizmişlerdir.”
Bunlardan dolayı, Heredotos’un bir coğrafyacı değil, yalnızca tarihçi olduğunu
söylemek gerekir.

Şekil 2.13: Heredotos

 
36
Socrates
Thales’le başlayarak, M.Ö. dörtyüzlü yıllara kadar süren materyalist görüşün ağır bastığı evrenin yapısını
anlamaya yönelik çalışmalar dönemi, bu yüzyıl sonlarında doğa felsefesine tepki göstermeyle sona
ermiştir. Bunu izleyen dönemde ana düşüncenin bakış açısı evrenden insana yönelme (evren→insan)
şeklindedir. Yunanlıların bu yüzyıldaki sanat, edebiyat ve politika merkezi Atina olup, felsefe ve doğa
bilimi adına hiçbir gelişme göze çarpmamaktadır. Atina’daki düşünürler, Yunanlı değildir. Demokrasinin
beşiği olan Atina’daki yönetim, özgür düşünce ve tartışmaya elverişli olduğu için, Yunan kökenli
olmayan birçok düşünür, matematikçi ve bilim adamı Atina’ya göç etmiştir.
Bunların bir çoğu Pytagoras’çı düşünceyi benimsemişlerdi. Atina’ya göç eden
düşünürlerin pekçoğu, zengin ailelerin çocuklarına ders vererek yaşamlarını
sürdüren sofistlerdi. Bunların amaçları gerçeği aramak değil, tartışma sanatını
öğrencilerine öğretmekti. Yani, sofistlerin, gerçek anlamda bilim ve felsefeye
katkıları yoktu. Pytagoras’çılar, matematiği amprik bir uğraş olmaktan
çıkararak, mantıksal bir güç haline getirmişlerdi. Geometri, bir kafa eğitimi
aracınadan başka bir şey değildi. Sofistler de ders verirken bu araçtan
yararlanıyorlardı. Sofistlerin hedefi, gerçeği aramaktan çok, tartışmada galip
gelmeyi öğretmekti. Çocuklarının ileride politikacı olmalarını hedefleyen üst
düzey Atina’lı ailelerin sofistlerden öğretici olarak yararlanmalarının altında bu
neden yatıyordu. İşte bu ilkesiz kitlenin karşısında yer alanların başında
Socrates bulunuyordu. Şekil 2.14: Socrates
(Louvre Müzesi, Paris)
Socrates, M.Ö. 470 ile M.Ö. 399 yılları arasında yaşamış olup, Yunan düşünürlerinin belki de en
tanınmışı ve öğrencisi Platon’a göre, “en iyi, en akıllı ve en dürüst insan” olanıdır. Sofistlerin karşısına
çıkan Socrates’in amacı “gerçeği aramak” olarak özetlenebilir. Bunun yanısıra hedefi, “doğayla değil
insanla ilgilenmek”ti. Başlıca amacı ise “iyi, akıllı, adil insan yetiştirmek”ti. Yöntemi, öğrencilere
yönelttiği sorularla onları düşünmeye sevketmek ve doğruyu onların bizzat kendilerinin bulmasını
sağlamaktı. Atina’nın en seçkin ailelerinin çocukları onunla tartışmak veya tartışmalarını izlemekten
büyük keyif alırlardı.
Socrates’in düşünceleri ile doğa bilimleri arasında ilişki kurmak oldukça güçtür. Çünkü, onun çalışma
alanını insan oluşturmuştur. Ahlak boyutunu gözardı etmeleri ve gerçeklerin aydınlatılmasıyla
ilgilenmedikleri gerekçesiyle, doğa bilimlerine karşı olduğu söylenir. Socrates, yalnızca doğaya dönük
olan felsefeden ziyade, tek ele aldığı konu, insan ve insan davranışı olan bir felsefenin geliştirilmesi
konusunu savunmuştur. Bu düşüncelerinden dolayı eğitimciler, Socrates’i eğitim alanındaki çalışmaların
babası olarak kabul ederler. Socrates’in alaycı bir kişiliğe sahip olması ve korkusuzca eleştirilerde
bulunması, iyi niyetli olan kişiliğine karşın, birçok düşman sahibi olmasına yol açmıştır. Atina gençliğini
kötü yola düşürmesi gibi birçok suçlamadan dolayı yargılanarak, ölüme mahkum edildi. Ölümünden
sonra, özellikle öğrencilerinden Platon, onun düşüncelerini gelecek kuşaklara aktarmaya devam etmiştir.
Öğrencileri onu bir eğitim şehiti olarak kutsallaştırmışlardır.

Hipocrates
M.Ö. 460ile M.Ö. 370 yılları arasında yaşayan ve İstanköy adasında doğan Hipocrates, tıp alanındaki
düşünceleriyle, M.S. 16. yüzyıla kadar insanlığa damgasını vurmuş olan bir bilim adamıdır. Klasik tıbbın
ilk merkezi kabul edilen İstanköy ekolü’nün kurucularından olan
Hipocrates’in ve meslekdaşlarının birlikte kaleme aldığı altmış kadar
metinden oluşan “Hipocrates Külliyatı” o dönemi yansıtan önemli bir
kaynaktır. Fakat hangi metinlerin Hipocrates tarafından yazıldığı konusunda
net bir bilgi yoktur. Platon’a göre, Hipocrates “Bir insanın bedeni ve ruh
yapısını bilmek istersek, önce doğayı bilmemiz gerekir” düşüncesini ileriye
sürmüştür. Anatomiyle ilgili oldukça ilkel bilgilere sahip olan Hipocrates’in,
kemikler hakkında doyurucu bilgisi olmasına karşın, iç organlarla ilgili bilgisi
yoktu ve damarlar, sinirler, kaslar hakkındaki bilgisi ise oldukça yüzeyseldi.
Bu nedenle, bu dönem içerisinde, çeşitli düşünceleri yansıtan teoriler
üretmekten başka bir gelişmeden söz edilemez. Örneğin, Empedocles’in dört
element kuramından esinlenerek oluşturulan, insan bedeninin “kan, balgam,
kara safra, sarı safra” gibi dört sıvıdan meydana geldiği ve hastalık sırasında Şekil 2.15: Hipocrates

 
37
bu sıvıların gözle görünür hale geldiği ifade ediliyordu. Soğuk algınlığında burundan bir sıvı akması
bunun bir kanıtı kabul ediliyordu. İnsan vücudunu oluşturan bu dört ögenin farklı oranlardaki birleşimi,
farklı karakterdeki insanların oluşumuna neden oluyordu.
Hipocrates’in en ünlü eseri, Kutsal Hastalık’tır. Bugün sara veya epilepsi olarak bildiğimiz
dengesizlik durumu, bu kitaba adını veren kutsal hastalıktır. Hipocrates’e gore, bu hastalık beyinden
kaynaklanmaktadır ve beyinden gelen balgamın kandaki havanın hareketini engellediği için ortaya
çıkmaktadır. Aslında, Hipocrates, eserinde, bu hastalığın halk arasında kutsal olarak
nitelendirilmesinekarşı çıkmaktadır. O zamanlar hastalıklar, doğal ve kutsal olmak üzere iki sınıfa
ayrılmaktaydı. Hipocrates bu konuda şunları ifade etmiştir: “Benim düşünceme göre, tanrısal ya da kutsal
hastalık yoktur. Bir hastalığın tanrısal olarak nitelenmesi, insanın deneyimsiz ve özel karakterinden
kaynaklanmaktadır. Eğer insanlar bilgi eksikliklerinden dolayı kutsal kaynağa inanmayı sürdürürlerse,
onu anlama olanağından yoksun kalacaklardır. Kullandıkları sihir ve iyileştiriciden arınırlarsa, insanlar
basit bir yöntemle bu hastalığın kutsallığını çürütülebilirler. Bu hastalığa kutsallık yakıştırması yapanlar,
çok dindar ve çok bilgili olduklarını iddia edenler, yani zamanımız sihirbazları ya da sahte doktorlarıdır”.
Ateşli hastalıklarla ilgili düşüncelerini de şöyle ifade etmiştir: “Bazı ateşler, süreklidir, bazıları gündüz
yükselir, gece düşer ve bazıları da gece yükselir, gündüz düşer. Akut hastalıklarda, ateş çok şiddetli ve
öldürücüdür. Gece ateşleri uzun sürer, ancak öldürücü değildir. Gündüz olanlar da, uzun surer ve verem
belirtileri ortaya çıkar.”
Hekimin hastasına sıcak yaklaşımı çok önemlidir. Hipocrates’in bu konudaki öğütlerini aktaralım:
“Hastanıza karşı katı olmamanızı öneririm. Önceki kazançlarını ve tatminkar durumunu düşünerek, bazan
da karşılıksız hizmet ver. Parasal sıkıntısı olan kişiye hizmet verme durumu ortaya çıkmışsa, bu gibilere
her türlü yardımı yap. İnsan sevgisinin bulunduğu yerde sanat aşkı da bulunur. Durumlarının öldürücü
olduğunun bilincinde olan bazı hastalar, yalnızca hekimlerinin iyi tutumlarından dolayı iyileşmişlerdir.
Hastayı iyileştirmek ya da şifa bulmuş olanın kendisini iyi hissetmesini sağlamak için gözetim altında
bulundurmak yerinde olacaktır” Yine Hipocrates’e göre, ruh ve beden çok sıkı bir ilişki içindedir,
bunlardan biri göz ardı edilerek diğeri iyileştirilemez. Hipocrates’le ilgili değindiğimiz bilgileri, yine
onun adıyla anılan,Tıp Fakültesi’ni bitiren öğrencilerin ettiği meşhur Hipocrates yeminin bugünkü
koşullara göre düzenlenmiş şekli ile sonlandıralım:
“Tıp fakültesinden aldığım bu diplomanın bana kazandırdığı statü, hak ve yetkileri kötüye
kullanmayacağıma, hayatımı insanlık hizmetlerine adayacağıma, hastalarımı memnun edeceğime, insan
hayatına mutlak surette saygı göstereceğime, mesleğim dolayısıyla öğrendiğim küçük sırları
saklayacağıma, hocalarıma ve meslektaşlarıma saygı ve sevgi göstereceğime dil, din, milliyet, cinsiyet,
takım, ırk ve parti farklarının görevimle vicdanım arasına girmesine izin vermeyeceğime, mesleğimi
dürüstlükle ve onurla yapacağıma namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.”
Platon
M.Ö.428 ile M.Ö. 347 yılları arasında yaşamış, soylu bir Atina’lı aileye mensup olan Platon (Eflatun), 20
yaşından itibaren, M.Ö.399’da Socrates’in idam edilmesine kadar, öğrencisi olmuştur. Hocasının
ölümünden sonra,Atina’yı terkederek, önce Mısır’a, oradan Pytagoras’çıların etkili olduğu Sicilya ve
Güney İtalya’ya gitmiştir.Kırk yaşlarındayken Atina’ya dönerek, meşhur
Truva’lı Güzel Helen’i geri getirmek için yardım eden kahraman Akademos’tan
esinlenerek, Akademia adını verdiği bir eğitim kurumunu M.Ö.387’de açtı.
Akademia M.S.529’da Bizans İmparatoru Justinyen’in emriyle, pagan yani
putperest yetiştiren bir kurum olduğu gerekçesiyle kapatılıncaya kadar hizmet
etmiştir. Akademia’nın kapısında “Geometri bilmeyen giremez” yazılıydı. Bu
cümle Platon’un geometriye olan tutkusunu ve verdiği önemi yansıtmaktadır.
Platon’un amacı, öğrencilerine öğrenme aşkını aşılayarak, onları bir düşünür ve
hocası Socrates’in tanımladığı özelliklere sahip yönetici yetiştirmekti. Hocası
Socrates’in yöntemiyle ders verilen Akademia’nın her yaştan öğrencisi vardı.
Şekil 2.16: Platon

 
38
Platon’un bilime katkısı yalnızca yöntem açısından olmuştur. Doğru kabul edilen birkaç önermeden
yola çıkarak, geriye kalan tüm önermeleri mantıksal olarak çıkarmayı hedefleyen tümdengelimsel
yöntemi geliştirmiştir. Ona gore bilim, yalnızca Matematik ve de özellikle Geometri’dir. Geometri’ye
olan tutkusu şu iki görüşe karşı tepkisinden ileri geliyordu:
i. Herşey bir akış içinde, değişim içindedir. Kalıcı bir şey yoktur. (Herakleitos’un diyalektik
düşüncesi)
ii. Her türlü değer görelidir. (Sofistlerin görüşü)
Bu görüşler doğru iseler, bilim yapmak ve doğru bilgiye ulaşmak olanaksızdır. Öyleyse, iyi ile kötü,
doğru ile yanlış arasında bir fark yoktur. Bu durumda insan çelişkiler içerisinde, hiçliğe
gömülecektir.Platon’a göre bu görüşler yanlıştır. Bu çelişkilerden kurtulmak için sarsılmaz bir bilim
vardır: Matematik. Bu iki görüşe karşı koyabilmek ve yanlış olduklarını ispatlamak için, ideal olan,
örneğin zaman, mekan ve insana göre değişmeyen matematiği ve onun üzerine kurulduğu önermeler olan
aksiyomları keşfettiği zaman, kendi kurduğu felsefe sisteminin ne kadar mükemmel olduğunun farkına
varmıştır. Platon’a göre, akıp giden yani değişen değil, kalıcı olan temeldir. Matematik ve geometri, bu
amaca hizmet etmektedir.Doğru, üçgen, daire ve küre, ideal şekillerdir. Bu kavramlar akılla kavranabilir
türdendir. Çünkü bu kavramların özellikleri değişmez. Geometri ise yalnızca akıl yürütmeye dayanan bir
bilimdir.
Platon’a göre evren küreseldir ve merkezinde, küresel ve hareketsiz olan yer bulunur. Yer,
merkezinden geçen eksen etrafında 24 saatte bir dönüş yapar. Ona göre, insanlar tarafından duyulamayan
bir evren müziği vardır. Bu müzik, gezegenlerin farklı aralıklarda ve biçimlerde dolanmalarından
kaynaklanmaktadır. Bu görüş, Platon’u uyumlu bir evren anlayışına götürecek ve sonuçta matematik,
müzik ve astronomi arasındaki uyumun farkına vardıracaktır.
Platon’un siyasetle ilgili düşünceleri, “Cumhuriyet”, “Devlet Adamı” ve “Kanunlar” isimli üç
kitabında yer almaktadır. Bu kitaplarında Platon, seçkin bir toplum yanında, nufusun beşte birini
oluşturan “yöneticiler ve muhafızlar” grubunun, nufusun beşte dördünü yönetmesini önermektedir. Son
olarak,bu yapıtlarında ifade ettiklerinden kesitler sunarak, sözü Platon’a bırakalım:
“İnsanların doğruyla eğriyi kendi kendilerine ayıramayıp, mahkeme ve yargıca başvurmaları, adaleti
başkalarından beklemeleri çirkin bir şey değil midir?”, “Zenginlik ve fakirlik, iyi insanları bozar ve işe
yaramaz hale getirir; kısacası, bunlar devlete sokulmaması gereken iki büyük düşmandır. Biri insanı
sefahata ve tembelliğe sürükler, diğeri ise bayağılaştırır ve aşağılaştırır”, “Başa geçen kimselerin, bir
topluma baş olamaktan daha üstün niteliklere sahip olmaları gerekir.Mesela zengin olmalıdırlar, ama
istenen zenginlik, altın zenginliği değil, akıl ve erdem zenginliğidir. Kendi çıkarlarına düşkün, açgözlü
kişiler başa geçer ve başta bulunmayı keselerini doldurmak için iyi bir fırsat olarak sayarlarsa, orada
düzen diye bir şey kalmaz. Çünkü, herkes, başa geçmek için birbirini ezer ve bu iç kavgada, hem
kendilerinin ve hem de devletin başını yerler.”, “Yönetici olacak bir kişinin, öncelikle filozof olması
gerekir, çünkü, filozoflar idealler alemine yükselmişler ve orada doğrunun ve iyinin gerçek örneklerini
görmüşlerdir. Böylece devletin başında olanlar, gölgeler için çarpışmayacaklar, başa geçmek büyük
ayrıcalıkmış gibi kim başa geçecek diye birbirlerini yemiyeceklerdir. En çok istenen şey, bir devlette başa
geçmeyi en az isteyenlerin başa geçmesidir. Bunun karşıtı olan durumlarda, devlette ne bir dirlik ne de bir
düzen kalır.”, “Geometri, her zaman için varolanı bilmeye yarar, doğup öleni bilmeye değil. Ruhumuzu
gerçeğin özüne yükseltmeye, bizlerde bilim sevgisini doğurmaya yarar. Üstelik öteki bilimleri daha iyi
anlamamıza yardımcı olur. Bu bakımdan, geometri bilenle bilmeyen arasında büyük bir uçurum vardır.”
Platon’un bilime olan en önemli katkısı nedir? Yazınız ve açıklayınız.
Eudoxus
Platon’un doğa felsefesi, mistik ve matematiksel olup, astronomiyi matematiğin uzantısı olarak
görüyordu. Platon, yıldızları gözlemek yerine problem çözme yöntemini kullanmayı öğrencilerine
öneriyordu. Bazı öğrenciler ise, hocalarının tersine, bu yöntemi benimsemeyerek, yıldızları gözlemeye
devam ettiler. Bunlardan biri olan Eudoxus, M.Ö. 409 ile M.Ö. 356 yılları arasında yaşamış ve Datça’da
doğmuştur. Astronominin bilimsel teorisini Eudoxus kurmuştur. Ölçmeye dayanan astronomi ve

 
39
kozmolojiyi (evrenbilim) birleştirmek suretiyle, gözleme dayanarak evrenin düzenini belirtmeye çalışan
bir teorisyendi. Babilliler, gök cisimlerinin karmaşık hareketlerini, basit peryodik hareketlere indirgeme
yöntemini geliştirmişlerdi. Eudoxus ise, ya bunu bilmeden, ya da bilerek Babillilerin düşüncesini
savunmuştur. Eudoxus, bu yöntemi aritmetikten çok, geometriyi kullanarak geliştirmiştir.
Her basit peryodik (kendini tekrarlayabilir) hareket, çember ya da küre üzerinde meydana
gelmektedir. Eudoxus’un modelinde, bir küre, bir gök cisminin gökyüzündeki günlük hareketini gösterir.
Bunun yanısıra, başka küreler üzerinde de aylık, yıllık dönüşler yapılmaktadır. Bu çember ya da küreler,
eşmerkezlidir ve merkezde yerküre vardır. Ay, güneş ve gezegenlerin herbiri bir küre tarafından
taşınıyordu. Kürelerin merkezleri ortak fakat yarıçapları farklıdır. Fiziksel olarak görünmeyen küreler,
matematiksel olarak bir anlam taşıyorlardı. Bu özellikleri taşıyan yirmiyedi kürenin olduğu varsayılmıştı.
Bunların birinde basit yıldızlar, üçünde ay, üçünde güneş, o zamanlar bilinen beş gezegenin her birine
dörder tane olmak üzere toplam yirmi yedi küre tanımlanmıştı. Gözlemler yapıldıkça küre sayısı da
giderek artacaktı. Önceleri 34 e çıktıktan sonra, Aristoteles’in gözlemleri sonucu küre sayısı 56 oldu.
Eudoxus’un yermerkezli evren teorisine gore, gök cisimleri dünyadan eşit uzaklıkta hareket
etmektedir. Bundan dolayı, bir gök cismi dünyadan eşit parlaklık ve büyüklükte gözlenmelidir. İlk
yapılan gözlemlerde Venüs ve Mars’ın parlaklık ve büyüklüklerinin farklı oldukları farkedildi. Parlaklık
ve büyüklük değişmesi, dünyaya uzaklıkların değişmesinden kaynaklanmaktadır. Bunun yanısıra, güneş
tutulmaları bazan halkalı bazan da tam tutulma oluyordu. Güneş ve ayın dünyaya olan uzaklıklarının
değişmesinin sonucudur. O halde, yermerkezli evren modeli yetersizdi. Bu sistemin başarısızlığı,
temelindeki önyargıdan ileri gelmektedir. Gök cisimlerini taşıyan küreler, ortak merkezleri olan dünyanın
çevresinde aynı hızla dönmektedir. İşte, bu önyargı yüzyıllar boyu sürecektir. Copernicus’un güneş
merkezli evren modelinde bile küreler ve çember şeklinde gezegen yörüngeler kullanılmıştır.
Astronomideki çalışmalarının yanısıra, Eudoxus, döneminin önde gelen matematikçilerinden biridir.
Dairelerin alanlarının çaplarının karesiyle orantılı olduğunu göstermiştir. Piramitlerin ve konilerin
hacimlerinin, bunlarla eşit tabanlı ve eşit yükseklikli prizmaların hacimlerinin üçtebirne eşit olduğunu da
kanıtlamıştır. Bu çalışmasını, eğrilerle sınırlandırılmış geometric şekillerin alanları ve hacimlerinin
bulunmasına da genişletmiştir.
Eudoxus’un yer kürenin etrafındaki eş merkezli küreler modelinde,
aynı gezegene ait birden çok hareket ettiği küre tanımlanmaktadır. Böyle bir model sizce
doğru mudur? Doğru ya da yanlışlığını açıklayınız.
Aristoteles
Platon’un, doğa felsefesine olan tepkiyi ve Pytagoras geleneğine özgü mistisizmi temsil ederek, bilimin
gelişmesini yavaşlattığına değinmiştik. Burada değineceğimiz, Aristoteles ise hem Platon’a hem de
atomsal evren kuramına olan tepkiyi temsil edecektir. Dünyayı anlamada duyulara önem vererek,
Platon’a, olguları nicel ve ölçülebilir açıdan inceleyerek, atomculara karşı çıkmıştır. Platon’a karşı
çıkarak olumlu, atomculara karşı çıkarak olumsuz yönde bilimin gelişmesini etkilemiştir.
M.Ö. 384 ile M.Ö. 322 yılları arasında yaşamış olan Aristoteles (kısaca
Aristo okunur), Platon’un öğrencisidir. Platon ölünceye kadar Akademia’ya
devam etmiş, daha sonra Atina’dan ayrılarak Ege kıyılarındaki bir kıyı kenti
olan Assos’a yerleşerek buradaki Akademia’nın şubesinde öğretmen olarak
görev aldı. Bu sıralarda Makedonya kralı II. Philip oğlu İskender için
öğretmen arıyordu. Bu görev Aristoteles’e önerildi ve o da görevi kabul etti.
M.Ö. 343 ile M.Ö. 340 yılları arasında İskender’in öğretmenliğini yaptı.
M.Ö. 336’da Kral II. Philip süikast sonucu ölünce yerine geçen İskender,
Aristoteles’i danışmanlığına getirdi.Bu görevi bir süre sonra bırakarak
Atina’ya gitti ve orada İskender’in yardımıyla Lyceum (Lise) isimli bir okul
kurdu. Bir orta öğretim kurumu olan lise adı buradan gelmektedir. M.Ö.
323’de İskender ölünce, çıkan karışıklıklardan rahatsızlık duyarak, Chalcis
adasına kaçtı ve yakalandığı bir hastalık sonucu M.Ö. 322’de öldü. Şekil 2.17: Aristoteles
(Louvre müzesi-Paris)

 
40
Akademia ve Lyceum, aslında felsefe eğitimi veren okullardı. Bunlardan Akademia, metafizik öğreten
ve ahlak, siyaset öğretilen bir okulken, Lyceum ise mantık ve bilimle ilgili araştırmaların yapıldığı bir
okuldu, fakat Lyceum, Akademia kadar uzun ömürlü olmamıştır.
Aristoteles, klasik mantığın kurucusudur. Klasik mantıkta yapılan çıkarım işlemine bir örnek verelim:
(Bütün insanlar ölümlüdür. →Ali bir insandır. → O halde Ali ölümlüdür). Bu çıkarımda birinci
(tümel) önermeden, üçüncü (tekil) önermeye ulaşmak için bir işlem yapılmaktadır. İkinci (orta) önermede
ise tümelden tekile gitmek için verilen bir neden söz konusudur. Klasik mantıkta bu çıkarım işleminden
başka işlemlerde bulunmaktadır. M.S.17. yüzyılda modern mantık kuruluncaya kadar Aristoteles
tarfından kurulmuş olan klasik mantık geçerliliğini sürdürmüştür.
Aristoteles, yaşamı süresince, astronomi, fizik ve biyoloji ile ilgilenmiştir. Bu alanlardaki çalışmaları
ve yazdığı kitaplar, Galilei Galileo’ya kadar olan yaklaşık ikibin yıllık süre içerisinde insanlığa ışık
tutmuştur. Bu nedenle Aritoteles, bilim ve teknoloji tarihinin önemli bir kilometre taşını oluşturmuştur.
Aristoteles’e göre, evren bir küre biçimindedir. Kürenin merkezinde yerküre bulunur. Bütün
gezegenler, hareketsiz duran yerin etrafında dolanırlar. Evren ayüstü ve ayaltı olarak iki bölgeye ayrılır.
Ayüstü evren ve dolayısıyla burada bulunan bütün gök cisimleri ether’den oluşmuştur. Ether (esir), gözle
görülmeyen ve kütlesi farkedilemeyen ve de boşluğu dolduran bir maddesel varlıktır. Ayüstü evrende
hiçbir değişim yoktur ve mükemmel bir evrendir. Ayaltı evren ise, her türlü değişimin olduğu ve
mükemmel olmayan bir evrendir. Merkezden dışarıya doğru ağırlıklarına göre sıralanan dört temel öge,
toprak, su, hava, ateş bulunur. Bu ögelerin sırasıyla kuru, yaş, soğuk, sıcak niteliklerini simgeledikleri
söylenmiştir.
Yapıları farklı iki evrende, farklı fizik yasaları geçerlidir. Ayüstü evrendeki gök cisimleri, eş merkezli
kürelere yapışık olarak dairesel hareketler yaparlarken, ayaltı evrende farklı hareketler meydana gelir.
Bunlar “doğal hareketler” ve “zorunlu hareketler” şeklinde iki sınıfa ayrılırlar. “Zorunlu hareket”,
evrendeki bir nesnenin, örneğin bir taşın, bir dış kuvvet uygulanarak, doğal halde bulunduğu yerden, yani
merkezden uzaklaştırılması sonucu oluşturulur. Kuvvet ortadan kalkarsa, zorunlu hareket de ortadan
kalkar. Nesne doğal olarak bulunduğu yere doğru, yani merkeze doğru düşer. İşte, nesnelerin doğal
yerlerine dönmek için yaptıkları harekete “doğal hareket” denir. Doğal hareketler ağırlığın etkisiyle
meydana gelir. Zorunlu hareketler ikiye ayrılır: (i) Kuvvetin nesne üzerine sürekli olarak etki ettiği
hareketler (sürekli zorunlu hareketler), (ii) İlk hareket verildiğinde bir kuvvetin etki edip, sonra
uygulanmazsa, bu şekilde hareket kendi kendine sürerse meydana gelen hareketler (süreksiz zorunlu
hareketler). Aristoteles’e göre, kuvvet uygulanmazsa, hareket olmaz. Fakat, gözlemlere göre, kuvvet
ortadan kalkınca, duruncaya kadar bir süre hareket devam eder. Örneğin, havaya doğru, düşey doğrultuda
fırlatılan taş, fırlatılırken uygulanan kuvvet ortadan kalktığında, yükselmeye devam eder. Bu durum
Aristoteles’e sorulduğunda nasıl açıklamış olabilir? Aristoteles’e göre, hareketi oluşturan kuvvet, havaya
geçer ve hava nesneyi yukarı doğru itmeye devam eder. Aristoteles’in kuvvetle ilgili bir düşüncesi vardır:
Kuvvet ne kadar çoksa, hızda o kadar fazladır. Buna göre   

denklemi geçerlidir. Bu
düşünceler, çok az değişerek, ikibin yıla yakın bir süre geçerliliğini korumuştur.
Aristoteles’in hız ve kuvvet arasında önerdiği ilişki ile hareket-kuvvet
ilişkisi gerçekten açıklanabilmekte midir? Bir örnek yardımıyla düşüncenizi açıklar
mısınız?
Aristoteles’e göre, canlı doğanın parçasıdır. Dört ögeden oluşmuştur: Kan, balgam, kara safra, sarı
safra. Bunların birleşim oranları, canlının özelliklerini oluşturur. Canlıyı cansızdan ayıran en önemli fark,
ruhu olmasıdır. Aristoteles, çok iyi bir gözlemci ve iyi bir sistematikçidir. Hayvanların sınıflandırılması,
kendinden sonraki çalışmaların temelini oluşturmuştur. Evrime inanmaz. Canlının cansızdan meydana
geldiğini, yani kendiliğinden üremeyi savunur. Fakat bu tür kendiliğinden üreme, basit hayvanlarda
vardır. Örneğin, ette kendiğinden üreyen kurtçuklar, çamurlu su birikintisinde kendiğinden üreyen
kurbağa larvaları ve sivrisinekler gibi. Bu düşünceye ikibin yıldan uzunca bir süre inanılmıştır. Pasteur,
canlıların yine canlılardan ürediğini göstermiştir.
Aristoteles’in gözleme dayanarak yaptığı açıklamaların bazıları bugün de kabul edilmektedir:
Örneğin, köpek balıkları, yavrularını olgunlaşana kadar karınlarında taşırlar. Somon balıkları ise, üreme
mevsiminde, batıya göç ederler ve yumurtlarlar.

 
41
HELENİSTİK ÇAĞ VE İSKENDERİYE’NİN KURULUŞU
Helen birliğini kuran ve yaşatan Makedonya kralı II.Philip suikast sonucu öldürülünce, yerine oğlu
Büyük İskender tahta geçti. M.Ö. 334 ile M.Ö. 323 yılları arasındaki dönemde, Avrupa’dan Hindistan’a
kadar bir imparatorluk kurdu. Büyük İskender, askeri başarılarının yanısıra kültürel açıdan da kendi
kültürü ile, topraklarına kattığı ülkelerin kültürleri arasında bir değiştokuşu da gerçekleştirmiştir. Bunun
oluşması için sözkonusu ülkelerde kalan askerleriyle, işgal ettiği ülkelerin kadınları arasındaki evlilikleri
teşvik etmiştir. Böylece Yunan kültürü, Avrupa’dan Uzak Doğu ülkelerine kadar yaygınlaşmıştır.
İskender’in ölümünden sonra, Roma imparatorluğu’nun yayılmasına kadar olan dönemde Helen özelliği
yitirildiği için, bu yeni uygarlık “Helenistik Çağ” adını almıştır. İskender’in ölümünden sonra,
imparatorluk, İskender’in generalleri ve mirasçıları tarafından üçe bölünmüştür: Yunanistan ve
Makedonya, Antigonos ve sülalesine düşerken, Pers ve Babil bölgesi Selefkoslar’a, Mısır ise Ptolemeus
sülalesine düşmüştür. Mısır valisi olan Ptolemeus Soter, Mısır’da Ptolemeus krallığını kurmuştur. Bu
dersin kapsamı içerisinde, ele alacağımız sonuncu bölge olacaktır. Helenistik uygarlığını, Ptolemeus
krallığı geliştirecektir. Ptolemeus krallığının başkenti olan İskenderiye, Helenistik çağın da başkenti
olacaktır.
İskenderiye’deki Bilimsel Kurumlar
İskender’in kendisinin kurduğu ya da onun anısına kurulmuş, onun adını taşıyan onsekiz şehir
bulunmaktadır. Bunlardan en önemlisi olan ve dünyanın en çok bilinen kentlerinden birisi olan
İskenderiye, M.Ö. 331’de Nil’in deltası üzerine kurulmuştur. İskender’in adını taşıyan kentlerden birisi de
Antakya ilimizin ilçelerinden birisi olan İskenderun’dur. İskenderiye’nin İskender’in kendisi tarafından
inşa edildiği söylenirse de, kent İskender’in emriyle, Ptolemy Soter tarafından kurulmuştur. İskenderiye
başlangıçta çok küçük bir şehir olduğu için yeniden inşa edilmesine karar verilmiş ve inşaat sürerken,
Ptolemeus krallığının başkenti Memphis olmuştur. İskender öldükten sonra cenazesinin İskenderiye’de
Sema tapınağına defnedildiği söylenir. Bu anıt mezarın bugün nerede olduğu bilinmemektedir. Yunan
kentleri, mükemmel bir şehircilik mimarisine göre inşa edilirdi. İskenderiye, kenti Rodos’lu mimar
Deinocrates tarafından inşa edilmiştir. Şehirde, doğudan batıya ve kuzeyden güneye birbirini dik olarak
kesen ve kesişme yerinde şehrin merkezinin yer aldığı iki bulvar bulunuyordu. Sema tapınağı, müze,
kütüphane ve imparatorluk sarayı gibi önemli yapılar şehir merkezinde idi. İskenderiye’deki önemli
yapılardan biri de II. Ptolemaios’un Knidos’lu mimar Sostratos’a, liman yakınındaki Pharos adasına
yaptırdığı ve İskenderiye’nin zenginliğini sembolize eden İskenderiye feneridir. Bu fener dünyanın yedi
harikasından biri olarak kabul edilmiştir. Ardarda gelen depremler sonucu ondördüncü yüzyılda yıkılan
bu fenerin kalıntılarından yararlanılarak yeniden inşa edilmesi konusundaki Unesco projesi sürmektedir.
İskenderiye’deki bilimsel kurum niteliğindeki iki önemli yapı müze ve kütüphanedir. Ptolemeus
ailesi, krallığın tarım ve ticaretin yanı sıra Helen kültürünün bu topraklarda sürmesi düşüncelerini
gerçekleştirmek istiyorlardı. Bu nedenle, Tanrı Zeus’un, edebiyat, tarih ve astronomiyi sembolize eden
kızları olan Musae’ler için bir tapınak inşa edildi. Sonraları, çeşitli bilimsel araştırmaların yürütüldüğü bir
bilim kurumuna dönüşen bu kurum, bugün müze olarak adlandırılan kurumların atası olarak tarihe geçti.
Bu kurum, astronomi gözlemlerinin yapıldığı bir oda ile biyoloji araştırmalarının yapıldığı bir herbaryum
(botanik bahçesi) ve bir faunayı (hayvanat bahçesi) bünyesinde barındırıyordu. Dönemin bir çok önemli
bilim adamları Müze’de çalışmışlardır. M.S. beşinci yüzyıla kadar varlığını sürdüren bu kurum, ilk bilim
şehiti olan bayan matematikçi olan Hypatia’nın öldürülmesini izleyen yıllarda kapanmıştır.
Bilimsel araştırmaların yapıldığı müzenin yanısıra, bir kütüphanene de kurulmalıydı. Papirus yazma
tomarlarının raflara yerleştirilmesi ile oluşturulan kütüphane müdürlüklerine o zamanın meşhur bilim
adamları olan Aristarkos ve Eratostenes’de getirilmişlerdi. 400.000 den fazla tomarın bulunduğu bu
kütüphanedeki tomarların oluşumunda, İskenderiye limanına gelen yolcu ya da yük gemilerine geçici
olarak el koyarak buradaki tomarların, katipler tarafından kopyalaması yolu izlenmişti. M.Ö. 48 yılında
Roma imparatoru Julius Sezar tarafından, kütüphane yakınında bulunan Mısır donanması yok edilirken,
kütüphanenin de büyük ölçüde zarar gördüğü söylenir.
Şimdi Helenistik çağda yaşamış önemli bilim insanlarından birkaçını tanıyalım.

 
42
Euclides
Euclides’in (Öklid), yaklaşık olarak M.Ö. 325 ile M.Ö. 265 yılları arasında yaşadığı ve Lübnan’ın Sur
kentinde doğduğu bilinmektedir. İskenderiye’deki müzede büyük bir matematik okulu kurmuş ve asıl
ününü 40 yaşında kaleme aldığı Stoikheia (Elementler) isimli geometri
kitabını yazmakla kazanmıştır. Bu kitap, Yunan Geometrisi’nin, düzenli bir
sentezi olup, yakın zamana kadar, birçok ülkedeki geometri eğitiminin
temelini oluşturmuştur. Aksiyom, postüla, teorem ve ispatlara dayalı
çalışma yöntemine dayalı olan bu kitabın, Batı düşüncesi üzerinde, İncil
dışında kalan tüm kitaplardan daha etkili olduğu söylenmektedir.
Gençliğinde Atina’daki Platon’un ünlü Akademia’sına devam ederken,
Euclides, astronomi, matematik alanlarına ilgi duymuştur. Yunanlıların
bilime bakışının “bilim bilim yapmak için önemlidir” olduğunu yansıtan,
Euclides’e ait bir anekdot şöyledir: Birgün bir geometri dersi alan bir
öğrencisi Euclides’e “bu konuları öğrenince ne kazanacağını” sormuş.
Euclides de cebinden bir miktar para çıkartarak, çocuğa uzatmış ve “sana bu
parayı vermemin nedeni, öğrendiğin şeylerden bir şeyler kazanacağını
ummandır” demiş. Şekil 2.18: Euclides (Oxford
Üniversitesi Doğa Tarihi Müzesi)
Euclides’in Elementler (Stoikheia) isimli eseri onüç ciltten oluşuyordu:
i. Benzerlik (üçgenlerde benzerlik, pergel-cetvelle çizilen geometrik şekiller, üçgende açılar ve
kenarlarla ilgili eşitsizlikler), paralel doğruların özellikleri ve paralelkenarlar, Pytagoras
teoremi.
ii. Geometrik cebir, alanlar.
iii. Daire ve açı ölçümleri.
iv. Dairenin içine ve dışına çokgen çizimleri.
v. Geometrik olarak incelenen orantı, kesirli cebirsel denklemlerin geometrik çözümü.
vi. Çokgenlerde benzerlik.
vii. ve ix. Aritmetik.
viii. x. Orantısızlık.
ix. xi. xii. ve xiii. Uzay geometri (üç boyutlu cisimler).
Elementler kitabının giriş bölümünde, aksiyomlar (Doğruluğu apaçık kabul edilen fakat
ispatlanmasına gerek duyulmayan temel önermeler olup, bütün bilimler için geçerlidirler.), postülalar
(Doğruluğuna apaçık şekilde ve ispata gerek duyulmadan inanılan temel önermeler olup, belli bir bilim
dalına ilişkindirler), çeşitli tanımlar verilmiştir, diğer bölümlerde ise yukarıda konuları sıralanan
teoremler ve bunların verilen aksiyom ve postülalara dayanarak ispatları bulunmaktadır. Kitabın baş
tarafında nokta, çizgi, yüzey, açı gibi geometrik kavramlar tanımlanmıştır. Tanımlara birkaç örnek
verirsek: nokta (parçası olmayan), doğru (genişliksiz uzunluk).
Elementler kitabında, tanımlardan sonra, beş aksiyom sıralanır:
1. Aynı şeye eşit olan şeyler birbirine eşittir.
2. Eşit miktarlara eşit nicelikler eklenirse, elde edilenler de eşit olur.
3. Eşit miktarlardan eşit nicelikler çıkartılırsa, elde edilenler eşit olur.
4. Birbirine çakışan şeyler birbirine eşittir.
5. Bütün parçalarından büyüktür.

 
43
Bunların yanısıra geometriye ait beş tane de postula bulunur:
1. İki noktayı birleştiren en kısa yol, doğrudur.
2. Doğru, doğru olarak sonsuza kadar uzatılabilir.
3. Bir noktaya eşit uzaklıkta bulunan noktaların geometrik yeri, bu noktayı merkez kabul eden
bir çemberdir.
4. Bütün dik açılar birbirine eşittir.
5. İki doğru, bir üçüncü doğru tarafından kesilirse, içte meydana gelen açıların toplamının 180o
den küçük olduğu tarafta doğrular, birbirlerini keserler.
Bu önermelerden sonra, Euclides’in uzayla ilgili üç özelliğinin de olduğu ortaya çıkmaktadır:
1. Uzay üç boyutludur.
2. Uzay sonsuzdur.
3. Uzay homojendir.
Euclides’in beşinci postulası olarak bilinen “paralellik postülası” matematikçiler tarafından apaçık
şekilde kabul edilmeyerek, teorem gibi de ispatlanmıştır: M.S. birinci yüzyıla kadar, postulanın ispatı
veya basit bir postulayla yerdeğiştirmesi için çaba sarfedilmiştir. Bunlardan bir kaçı bilinen postulalar
şunlardır:
1. Üçgenin iç açıları toplamı 180o
dir.
2. Bir doğruya dışındaki noktadan bir tek paralel çizilebilir.
Elementler isimli eserde sözü edilen geometri, bir düzlem üzerinde geçerli olup, bu geometriye
“düzlem geometri” ya da “Euclides geometrisi” adı verilmiştir. 19. Yüzyılda ise diğer postulalar üzerine
kurulan başka geometriler de ortaya atılmıştır. Bu geometrilerin genelleştirilmiş adı, “euclidien olmayan
geometriler” dir. Örneğin Nicolai Lobatchevski (1792-1856) tarafından kurulan ve Bernard Riemann
(1826-1866) tarafından geliştirilen küre yüzeyleri üzerinde tanımlanan geometriye “küresel geometri” adı
verilmiştir. Küresel geometride ele alınan küresel bir yüzeyde, bir noktadan dışındaki bir doğruya paralel
çizilemez.
Pergeli Appolonius
Appolonius, Antalya yakınındaki Perge şehrinde doğmuş ve M.Ö. 262 ile M.Ö. 200 yılları arasında
yaşamıştır. İskenderiye’deki matematik okulunda yetiştikten sonra, tekrar Perge’ye dönerek, “Konikler
Hakkında” isimli geometri kitabını kaleme aldığı için “Büyük Geometrici” ünvanıyla anılmıştır. Konikler
Hakkında isimli kitabında bahsettiği konikler, Şekil 2.20’deki gibi bir koninin çeşitli düzlemlerle yapmış
olduğu arakesit eğrilerdir. Şekil 2.20’deki 3 numaralı arakesitte, konilerin tepe noktalarını taban
merkezine birleştiren doğruya paralel olan düzlemin, koninin yanal yüzeylerle yaptığı kesişme sonucu
elde edilen eğri, hiperbol adını alır.
Şekil 2.20’deki 1 numaralı arakesitte, konilerin eksenine paralel olmayan
düzlemin koni yüzeyi ile kesişmesi sonucu elde edilen eğri, parabol adını alır.
Şekil 2.20’deki 2 numaralı eğriler ise çember ve elips adını alırlar. Konikler
Hakkında isimli kitap sekiz bölümden oluşmuştur: Birinci bölümde, koniklerin
elde edilmesi hakkında bilgi verilmiştir. İkinci bölümde, asimptotlar, eksenler ve
çaplar üzerinde durulmuştur. Üçüncü bölümde, elips ve hiperbolün odakları ele
alınmıştır. Dördüncü bölümde, koniklerin birbirleriyle dörtten fazla noktada
kesişemiyecekleri gösterilmiştir.
Şekil 2.19: Appolonius

 
44
Şekil 2.20: Appolonius’un konikleri (1) Parabol, (2) Çember ve elips (3) Hiperbol
Beşinci bölümde, bir noktadan, bir konike çizilen en uzun ve en kısa çizgiler araştırılmiştır. Altıncı
bölümde, koniklerin benzerliği anlatılmıştır. Yedinci ve sekizinci bölümlerde ise, koniklerle ilgili
teoremler ve ispatları üzerinde durulmuştur.
Astronomi ile ilgili çalışmalarında, Eudoxus’un eş merkezli küreler sistemi yerine, Batlamyus’un
oluşturduğu evren sisteminde yararlandığı, merkezi yörünge eğrisi üzerinde bulunan ve bu merkez
etrafında episikl dairesi adı verilen küçük bir dairesel yörünge çizen bir ikili yörünge sistemini önermiştir.
Bunun dışında, Kepler’in evren modelindeki elips şeklindeki yörünge eğrisini önermesinde,
Apolonius’un eserinden yararlandığı söylenir.
Archimedes
Sicilya adasındaki Siracusa’da M.Ö.287 ile M.Ö. 212 yılları arasında yaşamış
önemli bir fizikçi, matematikçi ve düşünürdür. Romalılar, Siracusa’yı
kuşattığında, Archimedes’in (Arşimet) Roma donanmasının bazı gemilerini,
hazırladığı büyük çukur aynaların güneş ışığını yansıtarak ve odak noktasında
toplayarak, yaktığı söylenir. Bundan başka, makaralarla büyük taşları kalenin
burçlarına çıkartarak, mancınıklarla çok uzaklara fırlatan bir silahta geliştirmişti.
Fakat yine de Romalılar M.Ö.212’de yine de Siraküza’yı zaptetdiler. Romalı
askerlerden biri Archimedes’in başına dikilerek, ayağa kalkmasını istediğinde,
toprağa çizmiş olduğu problemin çözümü üzerinde düşünüyordu. Askeri
yanından çekilmesi konusunda uyardığında, onu tanımayan asker sinirlenerek,
elindeki zıpkını saplayarak Archimedes’i öldürmüştür. Savaş bittikten sonra
Roma generali Marcellus savaş alaninı gezerken onun cesedini tanıdığında, çok
üzülmüştür, ama artık iş işten geçmiştir. Şekil 2.21: Archimedes
Archimedes’in mekanikte yapmış olduğu buluşlar arasında, bileşik makaralar, sonsuz vidalar, yakan
aynalar sayılabilir. Geometriye yaptığı önemli katkılardan bazıları, yarıçapı r olan bir kürenin
yüzölçümünün 4πr2 ve hacminin (4/3) πr3 olduğunu
ispatlaması, tabanı bir dairenin çevresi, yüksekliği dairenin
yarıçapı kadar olan bir üçgenin alanının dairenin alanine eşit
oduğunu ispatlaması, π sayısının değerinin 
  π  

olduğunu gösterdiği şeklindedir. Archimedes’in matematikteki
parlak başarılarından biri de eğri yüzeylerinin alanlarını
bulmak için geliştirdiği yöntemdir. Bir parabolün altında kalan
alanı hesaplarken, bu alanı herbiri sonsuz küçük boyutta olan
dikdörtgen şeklindeki alanların toplamına eşit olduğunu
düşünmesidir. Bu düşünce diferansiyel ve integral hesabın
geliştirilmesinde Newton ve Leibnitz’e yardımcı olmuştur. Şekil 2.22: Bana Bir Destek Verin
Dünya’yı Yerinden Oynatayım

 
45
Denge prensiplerini ilk olarak ifade eden bilim adamı da Archimedes’tir. Bu prensipler şunlardır:
1. Tam ortasından bir destek üzerine yerleştirilmiş bir çubuğun uçlarına asılmış eşit ağırlıklar
dengede kalır.
2. Ortasından farklı bir yere yerleştirilmiş desteğe oturtulan çubuğun uçlarına sırasıyla F1 ve F2
ağırlıklı cisimler takılırsa, uç noktalarının desteğe olan uzaklıkları sırasıyla a ve b ise, denge
halinde F1.a = F2.b eşitliği gerçeklenir.
Bu denge prensipleri ile tanımlanan “ağırlıklar, destek ve dayanıklı çubuktan oluşan sistem”e
“kaldıraç” adı verilir. Archimedes’in Şekil 2.22’de canlandırılan, kaldıraçla ilgili ünlü sözü olan “Bana
bir destek verin, dünyayı yerinden oynatayım”, bir bilim adamının ne kadar yüksek bir hayal gücüne
sahip olduğuna bir örnek oluşturur.
Archimedes’in “Bana bir destek verin, dünyayı yerinden oynatayım”
sözü gerçekleştirilememiştir. Nedenini açıklayınız.
Sıvıların dengesiyle ilgili Archimedes ilkesine ilişkin öykü, yine bir bilim adamının gözlemciliği ve
takipçiliğine örnektir. Sicilya kralı II.Heron, bir kuyumcuya başındaki altından tacın benzerini yapması
emrini verir. Kuyumcu tacı yapıp getirdiğinde, kral tacın saf altından yapılmadığı kuşkusuna kapılır ve
tacın saf ya da katkılı altından yapıldığı konusunda ödüllü bir yarışma düzenler. Archimedes sürekli bu
konuda düşünmeye başlar. Bir gün hamama giderek, tamamen suyla dolu havuza girdiğinde suyu
taşırdığını farkeder. Bunun yanısıra, elindeki hamam tasını tamamen su dolu havuzda suyun yüzeyine
bıraktığında, tasın taşırdığı suyun ağırlığının tasın ağırlığına eşit olması gerektiğini, düşünerek bulur.
Kraldan gerçek tacı ve kuyumcudan gelen tacı ister ve hamamdaki suyun yüzeyindeki hamam tasının
içine önce gerçek tacı koyarak, sonra da kuyumcudan gelen tacı ayrı ayrı koyarak, her iki durumda
havuzdan taşan suları ayrı ayrı tartar. Sonuçta suların ağırlıklarının
farklı olduğunu bulur. Öyleyse, kuyumcunun tacı saf altından değildir.
Kralın vadettiği büyük ödülü kazandığı için çok sevinerek, üzerinde
peştemalla hamamdan dışarı fırlayarak bağırmaktadır: Eureka, Eureka,
yani buldum, buldum. Bu öykünün final sahnesi Şekil 2.23’deki
resimde canlandırılmıştır. Bu öykünün sonunda bulunan Archimedes
ilkesine göre, “Bir sıvıya bırakılan ve dengedeki cisme uygulanan
kaldırma kuvveti, cismin ağırlığına eşittir”. Archimedes’in bu
öyküsüne gelinceye kadar, gemiler ahşaptan yapılırlarmış, çünkü
tahtadan başka bir malzemeden yapılırsa, geminin batacağına
inanılırmış. Archimedes’in havuzdaki hamam tasının batmayışını
gözlemle-mesinden sonra, gemiler metal malzemeden de yapılmaya
başlanmıştır.
Şekil 2.23: Archimedes’in Kendi Adıyla
Anılan Ilkesini Bulma Sevinci
Sısamlı Aristarkhos
M.Ö.310 ile M.Ö.230 arasında Sisam adasında yaşamış olan Aristarkhos,
Aristoteles’in yer merkezli küreler sistemi şeklindeki evren modelinin gözlemler
tarafından doğrulanamamasından dolayı yeni bir evren modeli oluşturmaya karar
vermiştir.Bu modele göre, evrenin merkezinde Güneş bulunmaktadır ve Yer’le
birlikte diğer gezegenler, güneş merkezli dairesel yörüngeler etrafında
dönmektedir. Daha sonra Nikolai Copernicus tarafından tekrar ele alınarak ifade
edilmiştir.fakat Aristarkhus tarafından ilk kez ifade edildiğin de aşağıdaki
nedenlerle kabul edilmemiştir:
1. Güneşin her gün doğudan doğup, batıdan battığı ve Yer’in hiç
hareket etmediğini çıplak gözle görmüş ve o zaman yaşamış
olsaydınız, siz de Aristarkhos’a değil Aristoteles’e hak verirdiniz.
2. Yer merkezli küreler sistemi hem gözlemlerle hem de Aristoteles
fiziği ile uyumludur. Şekil 2.24: Aristarkhos

 
46
Aristarkhos’un Güneş ve Ay’ın Uzaklıkları ve Büyüklükleri isimli eseri uzun yıllar astronomi
çalışanlarının temel kitabı olmuştur.Bu kitaptaki postülaları şöyle sıralayabiliriz:
1. Ay, ışığını Güneş’ten almaktadır.
2. Yer, Ay’ın yörüngesinin merkezindedir.
3. Yarımay döneminde, Ay’ın Güneş’e olan uzaklığını göze birleştiren doğrultular arasında 87o
dir.
.
4. Yer’in yörüngesinin merkezinde Güneş bulunur.
5. Ay’ın çapını göze birleştiren doğrultular arasındaki açı 2o
dir.
Bu bilgilerin yanısıra kitapta verilen yerküreyle ilgili veriler, bugünkü verilerden oldukça farklıdır.
Eratostenes
Bugün Libya sınırları içinde bulunan Kyrene’de doğan Eratostenes, M.Ö.
276 ile M.Ö. 194 yılları arasında yaşamış ve önce Atina’da öğrenim
gördükten sonar İskenderiye’ye gelerek yaşamının kalan yıllarını burada
geçirmiştir. İskenderiye kütüphanesi müdürlerinden biridir ve ünlü bir
coğrafyacıdır. Coğrafyadaki en önemli çalışması, yerin çevresini
hesaplamasıdır. Yerin küre biçiminde olduğunun kanıtlanmasından
sonraki dönemde, Aristoteles yerin çevresinin bir eski Yunan uzunluk
ölçü birimi olan stadium (=160 metre) cinsinden 400 stadyum olduğunu
öngörmüştür. Eratostenes ise bugün bile doğruluğu kabul gören bir
yöntemi kullanarak yerin çevresini hesaplamıştır:

Şekil 2.25: Eratostenes

(1) (2)
Şekil 2.26: Eratostenes’in Yaptığı Deney Şekil 2.27: (1) Syene (2) İskenderiye’deki Deney

Şekil 2.26’daki gibi aynı enlem derecesinde bulunan İskenderiye ve Syene (bugünkü adıyla Assuan)
kentlerinde bulunan su kuyularında, Şekil 2.27’de görüldüğü gibi güneşin tam tepede bulunduğu anda
yapılan gözlemlerde, Syene’deki kuyunun tamamen aydınlandığı, İskenderiye’deki kuyuda ise, 7o
12’ lik
bir açı yapan bölgenin karanlıkta kaldığı görülmüştür. Bu gözlem sonucu İskenderiye ve Syene’yi yerin
merkezine birleştiren doğrultular arasındaki açının 7o
12’
yani 7,2o
olduğu anlaşılmıştır. İskenderiye ile
Syene arasındaki uzaklık 5.000 stadyum olduğuna göre, basit bir orantı işlemi sonucu 360o’ye karşılık
gelen yerin çevresinin uzunluğunun 250.000 stadyum olduğu hesaplanabilir. Stadyum 160 metre
olduğuna göre, (250.000 stadyum)x(160 metre)= 40.000.000 metre bulunur. Bu değer, bugün de
bildiğimiz 40.000 kilometreye karşılık gelmektedir.
Eratostenes’in yaptığı yerin çevresinin hesaplanması deneyi, aynı
boylam derecesi üzerinde bulunan ve dünyanın merkezine birleştirilen doğrular
arasındaki açı 36o
olan iki şehir arasında yapılmış olsaydı, bu iki şehir arasındaki uzaklık
ne kadar olurdu?

 
47
İSKENDERİYE MEKANİK OKULU
Helenistik dönem içerisindeki teknolojik gelişmeler, üç ünlü bilim adamı olan İskenderiye’li Ctesibios,
İskenderiye’li Heron ve Bizans’lı Philon tarafından oluşturulmuş olan İskenderiye Mekanik Okulu’nda
meydana gelmiştir. Sözünü ettiğimiz üç önemli bilim adamını tanımaya başlayalım:
Ctesibios
M.Ö. 285 ile M.Ö. 222 yılları arasında yaşamış olan İskenderiye Mekanik Okulu kurucusu
Ctesibios,bilim tarihindeki ilk mekanik kitabını yazmıştır. Bu kitap kayıp olup, öğrencilerinden elde
edilen bilgilerden varlığı hakkında bilgi edinilmiştir. Ctesibios’un en önemli buluşları, basma tulumba,
Şekil 2.28’deki su saati ve Şekil 2.29’da görülen su orgudur.
Basma tulumbalarda silindir, piston ve valf gibi üç parça kullanılmıştır. Hidrolik adı da verilen Şekil
2.29’daki su orgu, tulumbalara ait bir uygulama olarak tasarlanmıştır. Farklı su yüksekliklerine sahip
birbirinden bağımsız su dolu borulara, kanatçıklardan yararlanılarak üflenen hava borulardan farklı
seslerin çıkmasına yol açacaktır. Şekil 2.28’deki su saati ise, birim zamanda akan su miktarı (debi)
biliniyorsa, akan su miktarı da bilinecek olursa, ölçülen zaman aralığının kaç birim olduğu konusunda
bilgi verecektir.

Şekil 2.28: Ctesibios’un Su Saati Şekil 2.29: Ctesibios’un Su Orgu
Heron
M.S. 10 ile M.S.70 yılları arasında yaşamış olan İskenderiye’li Heron, İskenderiye Mekanik Okulu’nun
temsilcisi olan bilim adamlarından biridir. Mechanica (Mekanik) ve Pneumatica (Pnömatik) isimli iki
önemli kitabı bulunur. Pneumatica’da, hava, su ve ateşi itici güç olarak kullanan makinaların (örneğin,
Şekil 2.30’daki buhar gücü ile dönen küreler, açılıp kapanan kapılar ve gök saatleri) yapılabilmesini
önermiştir.
Optikle ilgili ve ışığın yansıması konusundaki araştırmalarını yayınladığı
Catoptrics (yansıma) isimli kitabında, küresel, düz aynalardaki görüntüleri
incelemiş, gelme açısı ile yansıma açısının birbirine eşit olduğu şeklindeki ışığın
yansıma yasasını geometrik olarak ispatlamıştır.
Heron’a göre, gözden çıkan ışık ışınları, parlak bir nesneye çarpıp, tıpkı bir
taşın duvara çarpıp geri dönmesi gibi yansırlar ve böylece cisimlerin görülmesi
işlemi gerçekleştirilmiş olur. Gözden çıkan ışınlar, doğrusal yolla giderler, çünkü
ışık en kısa yoldan gitmek ister. Heron’un belirlediği bu sonuç, daha sonra en
kısa yol ilkesi (ya da Fermat ilkesi) olarak, Fransız bilim adamı Fermat
tarafından ifade edilmiştir.

Şekil 2.30: Heron’un
Buhar Gücü

 
48
Philon
M.S. ikinci yüzyılda yaşamış olan Bizanslı Philon, yaşamının büyük bir kısmını İskenderiye ve Roma’da
geçirmiş askeri bir mühendistir. Sekiz ciltlik Mekanika Syntaxis isimli eseri savaş sırasında mekaniğin
uygulamaları konusunda yazılmış ilk eserdir. Eserin içinde şu bölümler yer alır:
1. Kaldıraçların kullanılması,
2. Liman inşaatı,
3. Balistik araç yapımı,
4. Pnömatik,
5. Sur ve kale duvarlarının inşaatı,
6. Surların savunulması,
7. Kuşatma tekniği.
Bu bölümler içerisinde en önemli bölüm, pnömatik olup, Arapça’ya çevrilerek, İslam dünyasında çok
ilgi uyandırmıştır.
Pnömatik isimli bölümde, havanın bir cisim olduğu ve her yeri kapladığını ispatlayan deneylerden söz
edilir. Boşluğun olmadığı ifade edilmiştir. Bir kaba su konabilmesi için kaptaki havanın, kabı terketmesi
gerekir. Kaptaki hava kabı terkederken su da onu izler. Su havayı izlerken, bazan da beklenenin tersine,
yukarı çıkar. Bu gözlem sonucu, çeşitli su sifonlarının yapımında kullanılan bir bilgidir.
Bir kaba bir miktar su, suyun üzerine de bir mantar parçası ve mantarın üzerine de yanan bir mum
konarak, üzeri de bir cam fanusla kapatılırsa, bir sure sonar mum söner ve fanusun içerisindeki su fanusun
içerisinde bir miktar yükselir. Philon bu olayı şöyle yorumlamıştır: Ateş havayı yokeder ve yok olan
havanın yerine su yükselerek, aynı hacmı doldurur.
İskenderiye Mekanik Okulu’nda geliştirilen düşünceleri kendinden önceki bilim adamlarınınkilerle
karşılaştıralım: Aristoteles’e göre boşluk yoktur. Atomik evren kuramını savunanlara göre ise, boşluk
vardır ve atomlar da bu boşluğun içerisinde hareket etmektedirler. İskenderiye mekanik Okulu
temsilcileri ise, büyük ölçekli boşluk olmayıp, atomların etrafında küçük ölçekli boşluklar bulunduğu
görüşünü ileri sürmüşlerdir. Philon bu görüşü termoskop adını verdiği bir cihazla kanıtlamıştır:
Şekil 2.31’de şematik olarak gösterilen termoskop sisteminde, sol tarafta bulunan kurşundan yapılmış
ve ağzı mantarla sıkıca kapatılmış küresel bir kaba, kabın dibine kadar uzanan
kıvrık bir sifon, hava geçirmeyecek şekilde sokulur. Sifonun diğer ucu ise sağ
taraftaki bir kavanozun içindeki suya daldırılır. Kurşun kap güneş veya ateş ile
ısıtılırsa bir miktar hava sifondan dışarı çıkar ve kavanozdaki suda baloncuklar
oluşur. Kap tekrar soğutulduğunda ise kavanozdan bir miktar su çeker. Çekilen
su, kurşun kabın sıcaklığına göre sifonda ileri ya da geri hareket eder. Philon’a
göre bu durum, ateşin ve ha vanın kendi doğalarında ortak noktalarının
olduğunu ve havanın ateş (ısı) tarafından çekildiğini gösterir. Ama bu doğada
hiç boşluğun olmamasından da kaynaklanır, eğer hava herhangi bir yerden
çekilirse boşluğu başka miktarlar doldurur.

Şekil 2.31: Philon’un Termoskopu

 
49
Özet
Bilim tarihinin batı kültürü üzerinde belki de en
etkili olan dönemi bu bölümde ele alınacak olan
Antik Yunan ve Helenistik Dönem’dir. Bu
dönemden önceki dönemde insanlar doğadaki
olayları akıl yoluyla irdelemeksizin yalnızca
doğada olup bitenleri gözleyip, bir yere
kaydetmekle yetinmişlerdir. Bu nedenle, Antik
Yunan Dönemi öncesi döneme, yalnızca gözlem
verilerinin kaydedildiği fakat yorumlanmadığı
dönem anlamına gelen, Amprik Dönem adı
verilmiştir. Antik Yunan ve Helenistik Dönem’de
ise, doğadaki olayların nedenleri ve niçinleri
üzerinde durularak, Mezopotamya ve Mısır
dönemlerinde olduğu gibi, doğa dışı nedenlere
dayandırılarak açıklanmamıştır.
Thales, mitolojik düşünceden, rasyonel yani
akılcı düşünceye geçişi simgeler. Thales ile ilgili
bilgilere, yetiştirdiği öğrencilerin bıraktığı
belgelerden yararlanılarak ulaşılmıştır. Thales,
matematik, astronomi ve doğa felsefesiyle
uğraşmıştır. Thales’in bilime olan katkıları
şunlardır:
i. Evrende olan bitenleri, doğaüstü mitolojik
güçlere dayandırarak açıklamaya son
vermiştir.
ii. Geometriye ispat kavramını sokarak,
matematik düşünceyi amprik işlemlerle
sınırlamaktan kurtarmıştır.
iii. Evrendeki nesne-leri tek bir maddeye
indirgeyerek, olup bitenleri evrensel bir
ilkeye dayanarak açıklamak yolunu
açmıştır.
Thales’in öğrencisi olan Anaximander’e göre,
evrenin temel yapı taşı, “sınırsız” ya da “sonsuz”
adını verdiği soyut yani maddesel olmayan bir
kavramdır. Maddesel olmayan bu kavramın,
evrensel, bitmeyen, değişmeyen ve görünmeyen
olmak gibi özellikleri vardır. Evrendeki bütün
nesneler, tanımladığı bu kavramdan değişik
özellikler taşıyarak oluşmuşlardır. Sınırsız adı
verilen bu kaynaktan, karşıt nitelikte şeyler,
hareket sonucu oluşmuştur. Önce soğuk ve sıcak,
dışı ateş (yani sıcak), içi soğuk (yani ıslak) ve su,
ortalarında yer küre olacak şekilde halkalar
şeklinde ayrılmışlardır. Yer ya da toprak
başlangıçta ıslaktı, sonra sıcak etkisiyle
kuruyarak dört halka meydana getirdi: İçten dışa
doğru sıralanırsa, sıcak (ateş), soğuk (hava), ıslak
(su), kuru (toprak). Thales’in ilgi alanlarından
birisi olan “doğa felsefesi”nin temel sorunları
olan varoluş ve yokoluştur. Bu iki zamansal
nokta arasında, değişme, meydana gelme,
bozulma, yaşam, ölüm, hareket, üreme gibi
süreçler vardır.
Thales’in diğer öğrencisi olan Anaximanes,
Anaximander tarafından tanımlanan sınırsız
kavramını gözlenebilir nitelikte olmadığı yani
somut olmadığından dolayı reddederek, bunun
yerine hava veya buharı evrenin temel yapı taşı
olarak önermiştir. Bu düşünceye göre, hava
seyreltilirse ısınır, ateşe dönüşür, sıkıştırılan hava
ise soğur. Bu dönüşüm (hava→
rüzgar→bulut→su→toprak ya da taş) şeklinde
ifade edilmiştir. Hava, sürekli hareket halinde
olduğu için, değişimi simgelemektedir.
Hekataios’a göre, Thales, Anaximander ve
Anaximanes’in evrenin yapısıyla ilgili tartışmaları boşuna idi. Evrenin yapısını araştırmadan
önce, yerin gezilmesi ve bilgi toplanması
gerektiğini düşünmekteydi.
Pytagoras’a göre “Evreni matematik yasaları
idare eder”. Evrenin temel maddesinden çok,
varlığın ve değişmenin gerçek niteliği sorununa
önem verilmelidir. Bu açıdan düşüncelerini
matematik üzerine yoğunlaştırmıştır. Pytagoras’çılara göre, sayı evrenin temel yapı taşıdır.
Bütün doğal sayılar, 1 sayısından türemiştir, yani
1 sayısı, evrenin yapısını açıklayan bir kavramdır.
1 sayısı “nokta”yı, 2 sayısı “doğru parçası”nı, 3
sayısı “üçgen”i, 4 sayısı”piramit”i simgelemekteydi. Bunun yanısıra, sayılar arasındaki orantı
kavramı ile de ilgilenildi.
Pytagoras’ın öğrencisi olan Herakleitos, gerçeğin
özünün sayılar değil, değişme süreci olduğunu
ifade etmiştir. Her şey sürekli değişim içerisindedir. Duyularımızla algıladığımız her şey
algılama anında vardır. Bir ırmakta aynı suyla iki
kez yüzümüzü yıkayamayız.
Pytagoras’ın diğer öğrencisi Parmenides, Herakleitos’un tersine, hareket ve değişmenin
duyguların aldanmasından başka bir şey olmadığını ileri sürmüştür. Asıl gerçeğin “olma” adını
verdiği, değişmeyen, bitmeyen ve hareketsizlik
özelliklerini taşıyan soyut bir kavram olduğunu
ifade etmiştir. İnsan aklının olma kavramının
karşıtı olan “olmama”yı kavrayamadığını
savunmuştur.

 
50
Pytagoras’çılar içinde en ilginç görüşe sahip olan
Philolaos’a göre, diğer gezegenler gibi yerküre de
bir yörünge etrafında dönmektedir. Bu evren
modelinde, merkezde, yerküre değil, hareket
etmeyen “merkezi bir ateş”in olduğu ve Yer, Ay,
Güneş, o zamanlar bilinen beş gezegenin onun
çevresindeki yörüngelerde döndükleri düşünülüyordu.
Evrenin yapısını anlamaya çalışan Empedocles,
herşeyin temelinde ateş, hava, su, toprak şeklinde
dört öge bulunduğunu ve bunlar arasında sevgi
(yakınlaştırıcı ya da çekici) ve nefret
(uzaklaştırıcı ya da itici) etkileşmelerinin
olduğuna inanmıştır. Bu dört ögenin sevgisel
etkileşmesiyle evrende varolan bütün varlıkların
meydana geldiğini ifade etmiştir.
Trakya’lı Democritos’a göre, evrende herşey,
fiziksel olarak bölünemeyen atomlardan
oluşmuştur. “Atom” Yunanca “bölünemeyen”
anlamına gelen bir sözcüktür. Democritos’a göre,
evren atomlarla dolu olan bölge ile bunun dışında
kalan boşluktan oluşmuştur.
Bodrum yakınlarındaki Halikarnas’ta doğan ve
yaşamış olan, ömrü boyunca yaptığı seyahatlarda
gördüklerini ve duyduklarını Tarih isimli
kitabında kaleme alan Heredotos, tarihçilerin
babası kabul edilir. Heredotos’un Tarih isimli
eserinde, siyasi ve askeri olayların yanısıra,
gezilen görülen yerlerin fiziki ve sosyal açıdan
değerlendirmelerinin de bulunduğu görülebilir.
Socrates’in amacı “gerçeği aramak” olarak
özetlenebilir. Bunun yanısıra hedefi, “doğayla
değil insanla ilgilenmek”ti. Başlıca amacı ise
“iyi, akıllı, adil insan yetiştirmek”ti. Yöntemi,
öğrencilere yönelttiği sorularla onları düşünmeye
sevketmek ve doğruyu onların bizzat kendilerinin
bulmasını sağlamaktı. Atina’nın en seçkin
ailelerinin çocukları onunla tartışmak veya
tartışmalarını izlemekten büyük keyif alırlardı.
Hipocrates “Bir insanın bedeni ve ruh yapısını
bilmek istersek, önce doğayı bilmemiz gerekir”
düşüncesini ileriye sürmüştür. Anatomiyle ilgili
oldukça ilkel bilgilere sahip olan Hipocrates’in,
kemikler hakkında doyurucu bilgisi olmasına
karşın, iç organlarla ilgili bilgisi yoktu ve
damarlar, sinirler, kaslar hakkındaki bilgisi ise
oldukça yüzeyseldi. Bu nedenle, bu dönem
içerisinde, çeşitli düşünceleri yansıtan teoriler
üretmekten başka bir gelişmeden söz edilemez.
Hipocrates’in en ünlü eseri, Kutsal Hastalık’tır.
Bugün sara veya epilepsi olarak bildiğimiz
dengesizlik durumu, bu kitaba adını veren kutsal
hastalıktır. Hipocrates’e göre, bu hastalık
beyinden kaynaklanmaktadır ve beyinden
gelenbalgamın kandaki havanın hareketini
engellediği için ortaya çıkmaktadır.
Platon’un bilime katkısı yalnızca yöntem
açısından olmuştur. Doğru kabul edilen birkaç
önermeden yola çıkarak, geriye kalan tüm
önermeleri mantıksal olarak çıkarmayı
hedefleyen tümdengelimsel yöntemi geliştirmiştir. Ona gore bilim, yalnızca Matematik ve de
özellikle Geometri’dir.
Eudoxus’un yermerkezli evren teorisine gore,
gök cisimleri dünyadan eşit uzaklıkta hareket
etmektedir. Bundan dolayı, bir gök cismi
dünyadan eşit parlaklık ve büyüklükte
gözlenmelidir. İlk yapılan gözlemlerde Venüs ve
Mars’ın parlaklık ve büyüklüklerinin farklı
oldukları farkedildi. Parlaklık ve büyüklük
değişmesi, dünyaya uzaklıkların değişmesinden
kaynaklanmaktadır. Bunun yanısıra, güneş
tutulmaları bazan halkalı bazan da tam tutulma
oluyordu. Güneş ve ayın dünyaya olan
uzaklıklarının değişmesinin sonucudur.
Aristoteles’e göre, evren bir küre biçimindedir.
Kürenin merkezinde yerküre bulunur. Bütün
gezegenler, hareketsiz duran yerin etrafında
dolanırlar. Evren ayüstü ve ayaltı olarak iki
bölgeye ayrılır. Ayüstü evren ve dolayısıyla
burada bulunan bütün gök cisimleri ether’den
oluşmuştur. Ether (esir), gözle görülmeyen ve
kütlesi farkedilemeyen ve de boşluğu dolduran
bir maddesel varlıktır. Ayüstü evrende hiçbir
değişim yoktur ve mükemmel bir evrendir. Ayaltı
evren ise, her türlü değişimin olduğu ve
mükemmel olmayan bir evrendir. Merkezden
dışarıya doğru ağırlıklarına göre sıralanan dört
temel öge, toprak, su, hava, ateş bulunur. Bu
ögelerin sırasıyla kuru, yaş, soğuk, sıcak
niteliklerini simgeledikleri söylenmiştir.
Aristoteles’e göre, canlı doğanın parçasıdır. Dört
ögeden oluşmuştur: Kan, balgam, kara safra, sarı
safra. Bunların birleşim oranları, canlının
özelliklerini oluşturur. Canlıyı cansızdan ayıran
en önemli fark, ruhu olmasıdır. Aristoteles, çok
iyi bir gözlemci ve iyi bir sistematikçidir.
Hayvanların sınıflandırılması, kendinden sonraki
çalışmaların temelini oluşturmuştur. Evrime
inanmaz. Canlının cansızdan meydana geldiğini,
yani kendiliğinden üremeyi savunur. Fakat bu tür
kendiliğinden üreme, basit hayvanlarda vardır.

 
51
İskender’in ölümünden sonra, Roma
imparatorluğu’nun yayılmasına kadar olan
dönemde Helen özelliği yitirildiği için, bu yeni
uygarlık “Helenistik Çağ” adını almıştır.
Ptolemeus krallığının başkenti olan İskenderiye,
Helenistik çağın da başkenti olacaktır.
İskenderiye’deki bilimsel kurum niteliğindeki iki
önemli yapı müze ve kütüphanedir.
İskenderiye’deki müzede büyük bir matematik
okulu kurmuş ve asıl ününü 40 yaşında kaleme
aldığı Stoikheia (Elementler) isimli geometri
kitabını yazmakla kazanmıştır. Bu kitap, Yunan
Geometrisi’nin, düzenli bir sentezi olup, yakın
zamana kadar, birçok ülkedeki geometri
eğitiminin temelini oluşturmuştur. Aksiyom,
postüla, teorem ve ispatlara dayalı çalışma
yöntemine dayalı olan bu kitabın, Batı düşüncesi
üzerinde, İncil dışında kalan tüm kitaplardan
daha etkili olduğu söylenmektedir.
Appolonius, Antalya yakınındaki Perge şehrinde
doğmuş olup, İskenderiye’deki matematik
okulunda yetiştikten sonra, tekrar Perge’ye
dönerek, “Konikler Hakkında” isimli geometri
kitabını kaleme aldığı için “Büyük Geometrici”
ünvanıyla anılmıştır.
Denge prensiplerini ilk olarak ifade eden bilim
adamı da Archimedes’tir. Bu prensipler şunlardır:
1. Tam ortasından bir destek üzerine
yerleştirilmiş bir çubuğun uçlarına asılmış eşit
ağırlıklar dengede kalır.
2. Ortasından farklı bir yere yerleştirilmiş
desteğe oturtulan çubuğun uçlarına sırasıyla
F1 ve F2 ağırlıklı cisimler takılırsa, uç
noktalarının desteğe olan uzaklıkları sırasıyla
a ve b ise, denge halinde F1.a = F2.b eşitliği
gerçeklenir.
Bu denge prensipleri ile tanımlanan “ağırlıklar,
destek ve dayanıklı çubuktan oluşan system”e
“kaldıraç” adı verilir. Archimedes’in ünlü sözü
olan “Bana bir destek verin, dünyayı yerinden
oynatayım”, bir bilim adamının ne kadar yüksek
bir hayal gücüne sahip olduğuna bir örnek
oluşturur. Archimedes ilkesine göre, “Bir sıvıya
bırakılan ve dengedeki cisme uygulanan kaldırma
kuvveti, cismin ağırlığına eşittir”.
Eratostenes, İskenderiye kütüphanesi müdürlerinden biridir ve ünlü bir coğrafyacıdır.
Coğrafyadaki en önemli çalışması, yerin
çevresini hesaplamasıdır.
Helenistik dönem içerisindeki teknolojik
gelişmeler, üç ünlü bilim adamı olan
İskenderiye’li Ctesibios, İskenderiye’li Heron ve
Bizans’lı Philon tarafından oluşturulmuş olan
İskenderiye Mekanik Okulu’nda meydana
gelmiştir. İskenderiye Mekanik Okulu kurucusu
Ctesibios,bilim tarihindeki ilk mekanik kitabını
yazmıştır. Bu kitap kayıp olup, öğrencilerinden
elde edilen bilgilerden varlığı hakkında bilgi
edinilmiştir. Ctesibios’un en önemli buluşları,
basma tulumba, su orgu ve su saatidir.
İskenderiye’li Heron, İskenderiye Mekanik
Okulu’nun temsilcisi olan bilim adamlarından
biridir. Mechanica (Mekanik) ve Pneumatica
(Pnömatik) isimli iki önemli kitabı bulunur.
M.S. ikinci yüzyılda yaşamış olan Bizanslı
Philon, yaşamının büyük bir kısmını İskenderiye
ve Roma’da geçirmiş askeri bir mühendistir.
Sekiz ciltlik Mekanika Syntaxis isimli eseri savaş
sırasında mekaniğin uygulamaları konusunda
yazılmış ilk eserdir.

 
52
Kendimizi Sınayalım
1. Aşağıdaki önermelerden hangisi Aristarkhos’un “Güneş ve Ayın Uzaklıkları” isimli
eserindeki postülalardan biri değildir?
a. Ay, ışığını Güneş’ten almaktadır.
b. Yer, Ay’ın yörüngesinin merkezindedir.
c. Yer’in yörüngesinin merkezinde Güneş
bulunur.
d. Ayın çapını göze birleştiren doğrultular
arasında 2o
açı bulunur.
e. Venüs’ün yörüngesinin merkezinde Yer
bulunur.
2. Anaximanes, evrenin oluşumunda aşağıdakilerden hangi dönüşümün olduğunu ileri
sürmüştür?
a. Bulut→Rüzgar→Su→Toprak ve taş
b. Toprak ve taş→Rüzgar→Su→Bulut
c. Ateş→Bulut→Rüzgar→Su
d. Rüzgar→Bulut→Su→Toprak ve taş
e. Su→Toprak ve taş→Bulut→Rüzgar
3. Aşağıdakilerden hangisi, Thales’in bilime
katkıları arasında yer almaz?
a. Geometriye ispat düşüncesini sokmak
b. Üçgenler arasındaki benzerlik ilişkilerini
kurmak
c. Evrendeki nesneleri tek bir maddeye
indirgemek
d. Evrende olup bitenleri doğa üstü mitolojik
güçlere dayandırmak
e. İkizkenar üçgenin taban açılarının eşit
olduğunu ispatlamak
4. Empedocles’in nicel dünya görüşü aşağıdakilerden hangisidir?
a. Evrende herşey, fiziksel olarak, bölünmeyen
atomlardan oluşur.
b. Atomlar, rastlantı sonucu hareket ederek
birleşirler.
c. Bir dik üçgenin hipotenüsüyle irrasyonel
sayılar gösterilebilir.
d. Her şey sürekli değişim içindedir.
e. Tüm varlıklar, dört temel elementin (ateş,
hava, su, toprak) değişik oranlarda
birleşmesinden oluşur.
5. Socrates’in karşı çıktığı sofistlerin savundukları görüş, aşağıdakilerden hangisidir?
a. Geometri bilmeyen Akademia’ya giremez.
b. Geometri, yalnızca akıl yürütmeye dayanır.
c. Her türlü değer görelidir.
d. Tümdengelim yöntemiyle bilim yapmak
e. Zaman, ve mekan matematikte değişmez.
6. “Gök cisimlerini taşıyan küreler, ortak
merkezleri olan yer küre çevresinde dönerler”
düşüncesini aşağıdaki düşünürlerden hangisi
savunmuştur?
a. Archimedes
b. Empedocles
c. Aristoteles
d. Eudoxus
e. Platon
7. Aşağıdakilerden hangisi, Aristoteles’in
savunduğu görüşlerden değildir?
a. Kuvvet uygulanmazsa, hareket olmaz.
b. Canlılar, dört ögeden (kan, balgam, sarı
safra, kara safra) oluşur.
c. İnsandaki ruh, düşünceyi sağlar.
d. Evrime inanmaz.
e. Canlılar, yine canlılardan meydana gelir.
8. “Bir nesne, evrenin merkezinden ne kadar
uzaklaşırsa, o kadar mükemmelleşir.” düşüncesi,
aşağıdaki bilim adamlarından hangisi tarafından
savunulmuştur?
a. Philon
b. Aristoteles
c. Ctesibios
d. Herakleitos
e. Thales
9. Helenistik çağda, astronomi gözlemlerinin
yapıldığı biro da, bitki araştırmalarının ve
hayvanlar üzerine çalışmaların yapıldığı bilimsel
kurum aşağıdakilerden hangisidir?
a. İskenderiye Feneri
b. Kütüphane
c. Müze
d. İskender’in Mezarı
e. Kraliyet Sarayı

 
53
10. Euclides’in Elementler isimli kitabında,
aşağıdakilerden hangisi bulunmaz?
a. Aksiyom ve postülalar
b. Nokta, çizgi, yüzey, açı kavramları
c. “Eşit miktarlardan eşit miktarlar çıkartılırsa,
eşit şeyler elde edilir.” önermesi
d. “İki noktayı birleştiren en kısa yol, doğru
parçasıdır.” önermesi
e. “Bir doğruya dışındaki bir noktadan parallel
çizilemez.” önermesi
Kendimizi Sınayalım Yanıt
Anahtarı
1. e Yanıtınız yanlış ise “Aristarkhos” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
2. d Yanıtınız yanlış ise “Anaximanes” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
3. d Yanıtınız yanlış ise “Thales” başlıklı konuyu
yeniden gözden geçiriniz.
4. e Yanıtınız yanlış ise “Empedocles” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
5. c Yanıtınız yanlış ise “Socrates” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
6. d Yanıtınız yanlış ise “Eudoxus” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
7. e Yanıtınız yanlış ise “Aristoteles” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
8. b Yanıtınız yanlış ise “Aristoteles” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
9. c Yanıtınız yanlış ise “Helenistik Çağ ve
İskenderiye’nin Kuruluşu” başlıklı konuyu
yeniden gözden geçiriniz.
10. e Yanıtınız yanlış ise “Euclides” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.

 
54
Sıra Sizde Yanıt Anahtarı
Sıra Sizde 1
Anaximanes’in “evrenin yapıtaşı havadır ya da su
buharıdır” şeklindeki evrenle ilgili görüşü,
materyalist bir kökene oturtulduğu için bilimsel
olarak nitelendirilebilir. Çünkü, doğada olan
biten bir sorunun nedeni yine doğa içerisinde
açıklanmaktadır. Anaximander ise metafizik
kökenli bir görüş ileri sürmüş olup, bu görüş,
bilimsel olarak nitelendirilemez.
Sıra Sizde 2
Dik kenar uzunlukları 12 ve 16 cm olan dik
üçgenin hipotenüs uzunluğu    olup 20
cm dir. Bu rasyonel bir sayıdır. Dik kenarları 4 ve
5 cm olan dik üçgenin hipotenüs uzunluğu
   olup  cm dir. Bu sonuç bir
irrasyonel bir sayıdır.
Sıra Sizde 3
Empedocles’in evrenle ilgili düşüncesi, evrenin
ateş, hava, su, topraktan meydana geldiği
şeklinde idi, bunun yanısıra, cisimlerin meydana
gelişini sevgi ve nefret etkileşmesine bağlamasıyla soyut bir düşünceye dönüştür-müştür. Bu
bakımdan hem materyalist hem de metafizik bir
görüşü birleştiren görüş ileri sürmüştür.
Democritos ise, evrenin temel yapısının atomlara
dayandırılmasıyla ateist- materialist bir görüş
ileri sürmüştür.
Sıra Sizde 4
Platon’un bilime olan katkısı, yöntem açısından
olmuştur. Tümdengelim yöntemini geliştirmiştir.
Sıra Sizde 5
Eudoxus’un eş merkezli ve gezegen başına birden
çok yörünge tanımlanan modeli, yanlıştır. Çünkü
bir gök cismi ancak tek bir yörünge üzerinde
hareket edebilir. Yani günlük hareketi bir kürede,
aylık hareketi bir kürede, yıllık hareketi bir
kürede meydana gelmez. Bu hareketler tek bir
yörüngede gerçekleşmelidir.
Sıra Sizde 6
Aristoteles’e g|re, Hı z =
 şeklinde bir
görüşü ifade etmiştir. Bu ilişkiye gore, cisme
etkiyen kuvvet sıfır olursa, cismin durması gerekiyor. Gözlemler, cisme etki eden kuvvet ortadan
kalkınca, cismin durmadığını, sabit hızla hareket
ettiğini göstermektedir. Oysa, İvme=


şeklinde bir görüş, kuvvet ile hareket arasındaki
ilişkiyi tanımlamaktadır. Bu bağıntı ise,
gözlemleri doğrulamaktadır. Yani kuvvet yoksa,
hareker sabit hızla devam edecektir.
Sıra Sizde 7
Çünkü böyle bir şeyin gerçekleştirilebilmesi için
gereken destek, dünyanın dışında sabit bir yüzey
üzerine oturtulmalıdır. Dünyanın dışındaki böyle
bir sabit yüzey olmadığı için, dünyayı yerinden
oynatmak mümkün olamaz.
Sıra Sizde 8
Aralarındaki açı 36o
olan aynı boylamdaki iki
şehir arası, yerkürenin ekvatordaki çevresinin
(36o
/360o
)=(1/10) olacak şekilde, onda biri kadar
olup, (40.000/10)=4000 kilometre olmalıdır.

 
55
Yararlanılan Kaynaklar
Ronan, C.A., (2003), Bilim Tarihi, Dünya
Kültürlerinde Bilim Tarihi ve Gelişmesi, (Çev.
İhsanoğlu, E., Günergün, F.), Ankara, Tübitak
Akademik Dizi.
Tekeli, S., Kahya, E., Dosay, M., Demir, R.,
Topdemir, H.,G.,(2007) Bilim Tarihine Giriş,
Ankara, Nobel Yayınevi.
Yıldırım, C.,(1974), Bilim Tarihi, İstanbul,
Remzi Kitabevi.
Tekeli, S., Kahya, E., Dosay, M., Demir, R.,
Topdemir, H.G., Unat, Y., (1993), Bilim
Tarihi,Ankara, Doruk Yayıncılık.
Asimov, A., (1966), The History of Physics,
Ontario, Walker and Company.
Cushing, J.T., (2003), Fizikte Felsefi Kavramlar
I, İstanbul, Sabancı Üniversitesi.
Ural, Ş.,(1998), Bilim Tarihi, İstanbul,
Kırkambar Yayınları.
Landels, J.G.,(1996), Eski Yunan ve Roma’da
Mühendislik, Ankara, Tübitak Popüler Bilim
Kitapları.
Akdoğan, C., (1993), Bilim Tarihi, Eskişehir,
Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi
Yayınları.
Tez, Z., (2008), Fiziğin Kültürel Tarihi, İstanbul,
Doruk Yayınları.
Topdemir, H.G., Unat, Y.(2012), Bilim Tarihi,
Ankara, Pegem Akademi Yayınevi.
(http://en.wikipedia.org/wiki/Philolaus)

 
56
Amaçlarımız
Bu üniteyi tamamladıktan sonra;
Roma Dönemi’ndeki bilim insanlarını tanımlayabilecek,
Bu bilim insanlarının Bilim ve Teknolojiye olan katkılarını açıklayabilecek,
Roma Dönemi’nde Bilim ve Teknoloji alanındaki gelişmeleri tanımlayabilecek
bilgi ve becerilere sahip olabilirsiniz.
Anahtar Kavramlar
İlk Ansiklopedi
Üçgende Menelaus Teoremi
Diophantos Analizi
Batlamyus’un Evren Modeli
Strabon’un Dünya ve Avrupa Haritaları
Dioscorides’in Tıbbi Bitkiler Kitabı
Vitrivius Adamı
Vitrivius’un Mimarlık Üzerine Adlı Eseri
Roma Dönemi Teknolojisi
Epikür’cülük ve Stoa’cılık
İçindekiler
 Giriş
 Epikür’cülük ve Stoacılık
 Roma Dönemi Teknolojisi
3

 
57
GİRİŞ
Antik Yunan ve Helenistik dönemlerdeki, evrende olan biteni sorgulama ve insan aklıyla birleştirerek
yorumlama, yani insan aklını kullanma yoluyla düşünce sistemleri oluşturmaya yönelik bilimsel
gelişmelerin yerini, Roma döneminde, teknolojik gelişmelerin ağırlıkta olduğu gelişmeler almıştır. Yani,
Roma dönemi, insanın daha rahat bir ömür sürmesini amaçlayan teknolojik gelişmelerin yoğunlukta
olduğu bir zaman dilimidir.Bu dönem içerisinde, şehircilik, hukuk, devlet yönetimi ve askerlik alanında
bugün bile, örnek alınabilecek başarılara imza atılmıştır.
M.Ö. 750 yıllarında, tarıma bağlı işlerle geçimini sağlayan, savaşçı bir topluluk olarak tarih sahnesine
çıkan Romalılar, M.Ö. 300 yıllarında güçlü bir toplum halini alabilmişlerdir. Ticaretle uğraşmayı
kendilerine yakıştırmayan, Romanlar ve Etrüskler’den oluşan Roma toplumunda, kuramsal yani soyut
düşünme biçimine ve matematiğe ilgi gösterilmemiştir. Roma düşünce biçiminde, bilim, bilim için değil,
yaşamsal fayda için yapılması gereken bir uğraş olarak görülmüştür. Romalılar, önce İtalya’yı, sonra
Yunanistan, Akdeniz’in tamamına yakını ve Mısır, Büyük Britanya adasına kadar olan toprakları ele
geçirerek, büyük bir imparatorluk kurdular. Böylece Akdeniz kültürü, Kuzey Avrupa’ya kadar yayıldı.
M.S.395 yılında, imparatorluk, Doğu ve Batı olmak üzere ikiye bölündü. Onbeşinci yüzyıla kadar
yaşayan Doğu Roma İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul (Byzantium) iken, Batı Roma
İmparatorluğu’nun başkenti Roma idi. Roma hukukunun temelleri, inşa ettikleri su kemerleri, mükemmel
bir akustiğe sahip olan amfileri, mükemmel mimariye sahip tapınakları gözden geçirildiğinde, çok az
sayıda teorik çalışma yapmış olmaları inanılacak gibi değildir. Tıp, tarım, mühendislik ve mimarlık
alanlarındaki çalışmalara önem vermeleri insan yaşamını doğrudan ilgilendirmesinden
kaynaklanmaktadır. Diğer alanlarda bilime fazla katkıları olmamıştır. Soyut düşünme konusunda
Yunanlılardan yararlandıkları söylenmektedir. Romalı düşünürler, bilimsel tabana dayanan düşünceler
üretmemişlerdir. Yine de üst sınıf Romalılar, Yunan uygarlığına saygı göstermişlerdir. Fakat yine de
düşüncelerinin temelinde insanlığın mutluluğu yatıyordu. Bilimsel etkinlikleri içeren ansiklopediler, ilk
kez bu dönem içerisinde kaleme alınmıştır. Matematikçi, astronom gibi bilim insanları, Roma kökenli
olmayıp, aslen Yunanlıdırlar. Romalı düşünür ve ünlü hatip Çiçero, Romalıları övdükten sonra, “Çok
şükür, Romalılar, Yunanlılar gibi yararsız işler peşinde koşmamışlardır” diyerek, Roma düşünce biçimini
ifade etmiştir.
Romalıların bilimle yüzyüze gelişleri, Archimedes gibi Güney İtalya ve Sicilya’ya yerleşmiş Yunan
düşünür ve bilim insanları yardımıyla olmuştur. Büyük İskender İmparatorluğu’nun dağılmasından sonra
kurulan Helenistik dönem kültür ve bilim merkezleri Roma imparatorluğuna katılınca, Yunan kültürüyle
de tanışmışlardır. Romalılar, Yunanlıların teorik düşünme ve gözlem arasında kurdukları bağlantıyı
oluşturamamışlardır. Yunan biliminin yöntemini kullanmaktan çok sonuçlarını kullanarak, bilimsel
bilgiyi faydaya yani teknolojiye dönüştürmek konusunu uğraş olarak seçmişlerdir. Örneğin, ünlü Romalı
coğrafyacı Pomponius Mela, Helenistik dönem coğrafyacısı Eratostenes’in geliştirdiği coğrafya
bilgilerinin sonuçlarını kullanarak, matematik ve ölçmeyle ilgili konulardan kaçınmıştır. Romalıların en
başarılı oldukları bilim alanının, insan yaşamını ilgilendirmesinden dolayı tıp olduğunu söyleyebiliriz.
Fakat yine de bu dalda uzun soluklu bir çalışma dönemini geçekleştirdiklerini söyleyemeyiz.
Roma Döneminde Bilim
ve Teknoloji

 
58
EPİKÜR’CÜLÜK VE STOA’CILIK
Epikuros, M.Ö. 340 ile M.Ö. 270 arasında yaşamış Helenistik dönem düşünürlerinden biri olup, Sisam
adasında doğmuştur. Aristoteles’in ölümünden sonra kurulan Stoacılık ve Epikürcülük şeklindeki iki
okuldan birinin kurucusudur. Ahlak felsefesi ve bilgiye olan yaklaşımında kuşkuculuk olarak
özetlenebilen düşüncesi M.S. dördüncü yüzyıla kadar etkisini sürdürmüştür.Atomsal evren
düşünürlerinden dersler almıştır. Epikuros’un ahlak felsefesinin ana düşüncesi, mutluluk, amacı, insanin
mutluluğa giden yolunu araştırmaktır. İnsan, tanrı ve ölüm korkusundan
kurtulmalıdır. Bunun için kuruntular ve önyargılardan arınmak gerekir.
Bilindiği gibi, atomsal evren kuramına göre, doğadaki herşey boşluktaki
atomların hareketlerinden oluşur. Nesnelerin oluşumunda, tanrının
etkisinden sözetmeyerek, nedenleri doğada aramak gerektiği
düşünülmüştür. Epikuros, ruh konusunu da maddesel olarak açıklamıştır.
İnsan ruhu maddesel niteliğe sahiptir, başka şekilde var olamaz. Ruhun
dört ögeden oluştuğu ifade edilmiştir: Ateş, nefes, hava ve
tanımlanamayan dördüncü bir öge. Bunlardan ilk üçü bedensel parçayı
oluşturur, dördüncü ise ruhsal parçayı oluşturur. İnsan öldüğünde bu
ögeler birlikteliklerini yitirirler. Böylece, ölümsüzlük ya da yeniden
dirilme diye bir şey yoktur. Epikuros’un bu konudaki sözü etkileyicidir:
“Ölümden korkmak anlamsızdır. Çünkü yaşadığımız sürece ölüm yoktur.
Ölüm geldiğinde ise biz yokuz”
Şekil 3.1: Epikuros (Louvre Müzesi)
Epikuros’un ahlak felsefesinde, tek amaç mutluluğa ulaşmak olsa da irade özgürlüğü de
savunulmuştur. İnsan, kaçınılmaz bir zorunluluğun kölesi olamaz, kendi kaderini kendisi belirler. İnsanın
iradesi, iç ve dış bir çok koşuldan etkilenmektedir, buna rağmen kararını kendi vermektedir. Yasaların
kararlarımızı etkilememesi gerektiğini belirtir. “Kurallar, insan için bir hapishane gibidir. Çünkü insanları
hapseder ve onun özgürlüğünü elinden alır” özdeyişi Epikuros’un ahlak felsefesinin genel yapısını ortaya
koymaktadır. Bu felsefenin temelini etik yani ahlak oluşturmaktadır. Çünkü etik, neyin yapılması ya da
yapılmaması gerektiğini gösterir. Epikuros’un erdem kuramı bu yaklaşımlardan türemiştir. Erdem, doğru
yaşamak düşüncesidir. Doğru yaşamaksa, mutluluğu aramak ve ona ulaşmakla ilişkilidir. Epikuros’un
“Bilgelik erdemdir” sözü bunu ifade etmektedir. Epikuros’un toplum ve devlet düşüncesi de bireyin
korunması ve mutluluğa ulaşması şeklindedir. Bunun yanı sıra, asıl önemli kavram olan dostluk, bilgeliğe
yaraşan insani ilişki biçimidir.
Şimdi de Antik Yunan ve Roma Dönemleri’nde yaşayan insanların duygularını kontrol etmeleri
gerektiği düşüncesini savunan Stoacılık üzerinde duralım. Stoacılar, hiç kimsenin kendisine ilişkin
olayların tümünü denetleyemiyeceğine, en mutlu kişilerin başlarına iyi ve kötü ne gelirse gelsin, bundan
etkilenmeyen kişiler olduğuna inanırlardı. Evrendeki herşeyle birlikte, kendi yaşamını da olduğu gibi
kabul eden insanların huzur içerisinde yaşayacaklarını düşünürlerdi. Stoa, üzeri örtülü ve sütunlu bir yaya
yoluna verilen isimdir. İlk Stoacılar, Stoa’da toplanarak, felsefe, inanç ve yaşama ilişkin düşüncelerini
tartışırlardı. Bu akımın kurucusu M.Ö.310 yıllarında Atina’da yaşamış olan Kıbrıs’lı Zenon (M.Ö.334-
263)’du.
Zenon, bir insanın, zenginlik, mutluluk ve sağlığa, erdemle ulaşabileceğine
inanıyordu. Çünkü erdemli insanlar, duygusal denge ve huzura kavuşmuş olarak,
mutlu olmak için gereken koşullara sahiptirler. Duygusal açıdan dengesiz ve
huzursuz olanlar ise erdemsiz insanlardır, bunlar ne kadar zengin ve sağlıklı
olurlarsa olsunlar mutsuzdurlar. Sıradan kişileri etkileyen, sarsan ve de korkuya
salan olaylar, duygusal yardımlaşmadan hoşlanan erdemli insanlar, kendilerinin
ve başkalarının yaşam koşullarını iyileştirmeye özen göstermelidir. Zenon ve
sonraki Stoa’cı düşünürler, Antik Yunan yaşamında M.Ö. ikinci yüzyıla kadar
etkili olmuşlardır. Romalılar, M.Ö. ikinci yüzyılda Yunanistan’ı ele geçirdikten
sonra, Stoacılık’la karşılaştılar.
Şekil 3.2: Kıbrıs’lı Zenon

 
59
Bu dönem içindeki Stoa’cı düşünürlere Epiktetos (M.S. 60-M.S. 140) örnek gösterilebilir. Yunanlılar
ve Romalılar, çok tanrılı bir inanç sistemine sahiptiler, Stoacılar ise tek tanrı ve tek ruha ve herşeyin
içinde ruh olduğuna inanmaktaydılar. Tüm nesneler, bu ruhtan bir parça taşımakta olduklarına göre,
doğadaki tüm nesneler birbiriyle bağlantılı idi. Bunun gibi, insanlar da birbirleriyle ve başka nesnelerle
ilişki içindeydiler. Stoacılar, hangi din ve ırktan olurlarsa olsunlar, bütün insanlar kardeştiler. Köleler bile,
özgür insanlarla eşit haklara sahip olmalıydılar.
Yunanlı ve Romalılar’ın genellikle çok sayıda tanrıya taptıkları o dönemde, Stoacılar tek tanrı ya da
tek ruh olduğuna ve bu ruhun her şeyin içinde var olduğuna inanırlardı. Ayrıca tüm nesneler bu ruhtan bir
parça taşıdığına göre, doğadaki her şeyin de birbiriyle bağlarıtılı olduğunu düşünürlerdi. Buna göre,
insanlar da birbirleriyle ve başka şeylerle ilişki içindeydi. Stoacı düşünceye göre hangi ülkeden olursa
olsun herkes kardeşti. Hatta köleler bile öbür insanlarla eşitti.
http://www.nuveforum.net
Gerek Epikürcülük, gerekse Stoacılık olsun Roma toplumuna şu düşünce tarzını vermiştir. Bu
dünyaya bir kereye mahsus geliniyor. Öldükten sonra, yok olmaya mahkumuz. O halde yapılacak tek şey,
bu dünyada son nefesimize kadar, yaşamın keyfini sürmeliyiz. Bu düşüncenin Roma toplumu tarafından
benimsenmesi, bu dönem içerisindeki bilime verilen önemi olumsuz yönde etkilemiştir. Bunun yerine
daha rahat yaşamak için yapılan çalışmaların öne çıktığı görülmüştür. Bu çalışmaları da teknoloji
geliştirme çalışmaları olarak isimlendirebiliriz. Bu açıdan bakılırsa, Roma dönemine, şehircilik
çalışmaları, hukuk, devlet yönetimi, askerlik alanındaki çalışmaların ağırlıklı olduğu bir dönem olarak
bakmak yerinde olacaktır.
Plinius
İtalya’nın Como şehrinde M.S. 23 yılında doğan Plinius, Roma’da eğitim görmüştür. Askerlik görevi
sırasında, suvarilerin cirit kullanmasıyla ilgili bir kitap yazmıştır. Otuz yaşlarında, askerliğini
tamamladıktan sonra, Roma’ya yerleşmiştir. Burada hem hukukçu hem de yazarlık yapmaya devam
etmiştir. Güzel sanatlar tarihini ele alan eseriyle sanat tarihçileri tarafından
tanınmaktadır. Bilim dünyası ise, onu, Naturalis Historia (Doğa Araştırmaları)
adlı eseriyle tanımaktadır. Ansiklopedi olarak da isimlendirilebilen bu eserin
yazılmasında, yararlandığı yazar sayısı 473 olup, çeşitli konularda topladığı veri
sayısının 35.000 civarında olduğu söylenmektedir. Kullandığı verilerin her
zaman güvenilir olmadığı görülmüştür. Eserinde uydurma ve güvenilir konular
birbirine karışmış vaziyettedir. Bu hatalarına rağmen, bu eser, mükemmel bir
derlemedir, yüzyıllar boyunca, doğadaki olaylara karşı ilgiyi çekmesi
bakımından önemlidir. Bu eseri oluşturan 37 kitapta (ya da papirusta) ele alınan
konular şöyle sıralanmaktadır:

Şekil 3.3: Plinius
• 1. kitap: Giriş ve kaynak dizini
• 2. kitap: Evren (yıldızlar, gezegenler, astronomi)
• 3-6. kitaplar: Yeryüzünün fiziksel ve tarihsel coğrafyası
• 7. kitap: İnsan anatomisi ve fizyolojisi
• 8-11. kitaplar: Zooloji, tanımlar
• 12-19. kitaplar: Botanik, bitki yapısı, tohumlar, üretim ve benzeri konular
• 20-27. kitaplar: Bitkilerden elde edilen ilaçlar ve tedavi ettiği hastalıklar
• 28-32. kitaplar: Hayvanlardan üretilen ilaçlar
• 33-37. kitaplar: Mineraller,madencilik ve madenlerin tıp, mimarlık gibi alanlarda kullanımı

 
60
Plinius’un son görevi Napoli körfezi filo komutanlığı idi, korsanlarla mücadele etmek üzere bu göreve
atanmıştı. Bu görevi sırasında, bir gün oldukça büyük bir bulutun oluştuğu kendisine bildirildi. Oysa,
bulut, Napoli yakınındaki Vezüv yanardağının patlaması sonucu meydana gelmişti. Hem araştırma
yapmak, hem de o bölgedeki halkı yatıştırmak ya da kurtarmak için karaya çıktı. Fakat yanardağın
çevreye yaydığı kükürt dumanlarından etkilenerek, M.S. 79’da hayatını kaybetti.
Menelaus
M.S. 70 ve M.S. 140 yılları arasında, İskenderiye’de yaşamış, matematik, astronomi ve fizik çalışmaları
yapmış Yunanlı bir bilim adamıdır. Yay uzunluklarının ölçülmesi ve küre yüzeyine çizilen üçgenlerle
ilgili altı ciltten oluşan eseri vardır. Bu kitabında, küresel üçgenlerin tanımı ve özelliklerini tanımladıktan
sonra, Menelaus Teoremi olarak tanınan, düzlemsel ve küresel üçgenlerle ilgili kesenler teoremini açıklar.
Bu teoremi şöyle ifade etmektedir:

Şekil 3.4: Menelaus Şekil 3.5: Menelaus Teoremi

Şekil 3.5’de görüldüğü gibi, bir ABC üçgeni, ED doğrusuyla kesildiğinde, AB tabanının uzantısı F
noktasında kesilsin. Elde edilen doğru parçaları arasında orantısı vardır.

 = 
  
 (3.1)
Küresel üçgenlerde ise, doğru parçalarının yerine, yay uzunlukları yardımıyla, aşağıdaki gibi bir orantı
yazılabilir:

    
 
 
  (3.2)
Bundan başka, Menelaus, küresel üçgenlerin iç açılarının toplamının, düzlemsel üçgenlerden farklı
olarak, 180o
den büyük, küçük veya eşit olabileceğini belirterek, bunu kanıtlayan ilk bilim adamı olarak
bilim tarihinde yerini almıştır.
Diophantos
M.S. 214 ile M.S. 298 yılları arasında İskenderiye’de yaşamış ünlü bir matematikçidir. M.S. üçüncü
yüzyılda Roma toplumu bilimsel gerileme dönemini yaşarken, ayrıcalıklı bir bilim adamı olmuştur.
Yazdığı Aritmetik kitabının içerisinde bir bölümü cebire ayırarak, ilk kez cebirsel ifadeleri yazarken
sembolleri kullanmıştır. ax2
+bx+c=0 ifadesine sahip olan ikinci derece denklemleri üç gruba ayırmıştır:
ax2
+bx=c ax2
=bx+c ax2
+ c= bx (3.3)
Yani birinci türde, c negatif, ikinci türde b ve c negatif, üçüncü türde ise b negatiftir. Bu kitapta, bu
ikinci derece denklemlerinin çözüm formülleri üzerinde durulmuştur. Bu formüllerle işlem yapıldığında,
pozitif kökler bulunmuştur. O zamanlar, negatif sayı kavramı bilinmemesine karşılık, ikinci derece
denkleminin sayısal terimlerinde negatif terimleri kullanmıştır. Bilinmeyen sayısından fazla sayıdaki
denklemlerden oluşan denklem sistemleri ax2
+bx+c=y2
genel denklemiyle ifade edilmiştir. Bu denklem
sistemlerinin çözümüyle ilgili işlemlere Diophantos Analizi adı verilmiştir. Bir deneye ait verilerle çizilen
grafikte bulunan birçok noktadan geçen en uygun eğrinin/doğrunun denklemini bulma amacına yönelik
yapılan istatistiksel işlemlerde, Diophantos Analizi’nden yararlanılarak geliştirilen bilgisayar
programlarının bulunduğu bilinmektedir.

 
61
Belki de mezar taşına bir cebir problemini yazarak, yaşadığı ömrün bulunmasını isteyen tek
matematikçidir. Şimdi bu cebir problemini aktaralım.
Mezar taşında, yaşamının 1/6 sı çocukluk çağı, 1/12 si gençlik çağı olduğu, 1/7 si bekarlık çağı
olduğu, evlendikten 5 yıl sonra bir oğlunun dünyaya geldiği ve kendisinin yarı yaşında iken, kendisinden
4 yıl önce öldüğü yazılıdır.
Bu hesaba gore, Diophantos 84 yıl yaşamıştır.
Diophantos’un mezar taşındaki problemin çözümünü de siz yapınız.
Bakalım siz de 84 yıl bulacak mısınız?
Batlamyus
M.S. 85 ile M.S. 165 yılları arasında, İskenderiye’de yaşamış olan Batlamyus (Yunanca adıyla Klaudyos
Ptolemaios), astronomi, matematik, coğrafya, optik dallarında çalışmalar yapmış bir bilim adamıdır.
Fakat en çok astronomi alanındaki çalışmaları ile tanınmaktadır. Yaşadığı döneme kadar olan astronomi
bilgilerini Mathematike Syntaxis (Matematik Sentezi) isimli bir kitapta toplamıştır. Bu eser daha sonra,
Megale Syntaxis (Büyük Sentez) adıyla anılmış ve Arapça’ya el Mecisti adıyla çevrilmiştir. Arapça’dan
Latince’ye çevrildiğinde ise adı Almagest olarak değişmiştir. Almagest aşağıda, içerikleri verilen onüç
kitaptan oluşmuştur:
• I. Kitap: Yermerkezli evren sisteminin temel bilgileri
• II. Kitap: Menelaus teoremi, küresel trigonometri bilgileri ve kirişler tablosu
• III. Kitap: Güneşin hareketleri ve yıllık süreleri
• IV. Kitap: Ayın hareketleri ve aylık süreleri
• V. Kitap: Ay ve güneşin uzaklıkları ve usturlabın yapılışı (Şekil 3.6)
• VI. Kitap: Gezegenlerin hareketleri, Güneş ve ay tutulmaları
• VII. ve VIII. Kitap: Sabit yıldızlar kataloğu
• Diğer kitaplar: Hareketli yıldızlar ve gezegenlerin hareketleri
Batlamyus, Almagest isimli bu eserinde, dünyayı çevreleyen gökyüzü ile ilgili olguları tanıtmak için
gereken geometrik bilgileri vermektedir. Aristoteles fiziğini baz alan bu kitapta, evren küre şeklinde olup,
yerküre bu evrenin merkezinde hareketsiz durmaktadır.Batlamyus’a göre, yer hareket etmiş olsaydı,
yeryüzündeki herşey uzaya saçılacaktı ve yer kürede dağılacaktı. Ay, Güneş, Merkür, Venüs, Mars,
Jüpiter, Satürn ve sabit yıldızlar yerin etrafında, dairesel yörüngeler üzerinde, sabit hızlarla dönmektedir.
Sabit yıldızlar ise evrenin sonunda yer almaktadır. Yer evrenin merkezinde
kabul edilirse, gök cisimlerinin örneğin ay ve güneşin yere olan uzaklığının
değişmesini açıklamak olanaksız olacaktır. Bu nedenle Batlamyus, evren
modelinde, yeri evrenin merkezinden biraz uzaklaştırmıştır.Bu modele
klasik astronomide, Dışmerkezli Düzenek (ya da Eksantrik) modeli adı
verilir (Şekil 3.7). Bunun yanısıra Batlamyus Şekil 3.8’deki gibi
Çembermerkezli Düzenek adı verilen bir başka model daha geliştirmiştir.
Çembermerkezli Düzenek (ya da Episikl) modelinde, gök cisimleri, yeri
merkez kabul eden çember şeklindeki yörünge üzerinde merkezi hareket
eden küçük çemberler üzerinde hareket ederler.
Şekil 3.6: Yer, Ay, Güneş, Geze-
genler ve Yıldızların Konumunu
Belirlemekte Kullanılan Usturlap

 
62
Almagest’in II. Kitabı’nda trigonometriyle ilgili ayrıntılı bilgiler verilmiştir, çünkü küresel
astronomideki hesaplar, küresel geometri ile çözümlenebilir.Bir çembere ait kiriş uzunluklarına ait
tabloyu hazırlarken, çapı AC veya BD olan bir çember içine
çizilmiş ABCD dörtgeniyle ilgili Batlamyus Teoremi’ni (AB.CD +
AD.BC = AC.BD) kullanmıştır.
Batlamyus coğrafya ile ilgili çalışmalarını Coğrafya isimli
kitabında toplamıştır. Bu kitabın içeriği matematiksel coğrafya
olarak isimlendirilebilir. Kristof Kolomb’un içinde bulunduğu bir
çok kaşifin bu kitaptan yararlandığı söylenir.Batlamyus’un
Almagest’ten sonra kaleme aldığı Coğrafya, sekiz kitaptan oluşan
bir dizidir:
Şekil 3.7: Batlamyus’un Dışmerkezli
Düzenek (Eksantrik) Modeli
• I.Kitap: Yunanlılar’ın bildiği kadarıyla, Dünya’nın büyüklüğü ve harita çiziminde izdüşüm alma
yöntemleri
• II.Kitap- VII. Kitap arası: Dünya’nın çeşitli kentlerine ait önemli yerlerin dağları ve nehirlerine
ait enlem ve boylam dereceleri
• VIII.Kitap: Astronomik bilgiler
Batlamyus’un Coğrafya isimli kitabında, iklim, doğal bitki örtüsü gibi
fiziki coğrafya ile ilgili bilgiler yoktur. Ayrıca bugünkü 0o
meridyeni
Greenwich yerine başlangıç meridyenini hatalı seçmesi nedeniyle kitapta
geçen bütün enlem boylam değerleri hatalıdır. Yerkürenin büyüklüğü yanlış
verilmiştir. Fakat yine de Kristof Kolomb’a Batı’dan Doğu’ya giderek
tekrar Batı’ya ulaşma cesaretini bu kitap vermiştir ve böylece Amerika’nın
keşfedilmesi mümkün olmuştur.

Şekil 3.8: Batlamyus’un Çember
Merkezli Düzenek (Episikl) Modeli
Aynı zamanda iyi bir optik araştırmacısı olan Batlamyus, Heron’un gözden çıkan ışınların cisimleri
aydınlatarak görülebilir hale getirmesi düşüncesini benimsemiştir. Gözden çıkan ışınların bir koni
içerisinde değil de bir piramit içerinde yayıldıklarını kabul etmiştir. Fakat bu piramit modeli optik
araştırmacıları arasında tutunmamıştır. İslam dünyası bilim adamları, görsel koni düşüncesini kabul
ederek, görmeye ilişkin geometriyi bu düşünceye göre geliştirmişlerdir. Batlamyus Katoptrik (Yansıma)
isimli kitabında yaptığı deneyler sonucunda elde ettiği üç prensipten bahsetmektedir:
1. Aynada görülen nesneler, gözün bulunduğu konuma bağlı olarak aynadan nesneye yansıyan
görsel ışın yönünde görülürler.
2. Aynada görülen nesneler, nesneden aynaya çizilen dikme yönünde görülebilirler.
3. Işığın dik doğrultuyla yaptığı gelme ve yansıma açıları birbirine eşittir.
Bu üç prensipten ilk ikisini teorik olarak, üçüncüsünü ise, deneysel olarak kanıtlamıştır.Ayna
yüzeyine gelen ışının eşit açıyla yansıdığını göstermek için, üzeri derecelenmiş ve tabanına bir düzlem
ayna yerleştirilmiş bakır bir levhayı kullanmıştır. Bu levhanın yüzeyine teğet olan ışık demetini ayna
yüzeyine göndererek, gelme ve yansıma açılarını ölçmüş ve eşit olduklarını göstermiştir. Batlamyus bu
deneyi küresel ve parabolik olan bütün aynalarda da uygulayarak, ışığın yansımasıyla ilgli bilginin
doğruluğunu kanıtlamıştır.

 
63
Diyoptrik (Kırılma) isimli kitabında, ışığın bir ortamdan diğerine geçerken yoğunluk farkından dolayı
doğrultusunu değiştirmesinin nedenini araştırmıştır. Araştırma sonucunda, az yoğun ortamdan çok yoğun
ortama geçerken ışığın normale yaklaştığını, çok yoğun ortamdan az yoğun ortama geçerken de ışığın
normalden uzaklaştığını görmüştür. Batlamyus’a göre, bunun nedeni yoğunluk farklılığıdır.Yine
Batlamyus tarafından benimsenen ışığın kırılmasıyla ilgili prensipler şunlardır:
1. Işık, az yoğun ortamdan çok yoğun ortama ya da çok yoğun ortamdan az yoğun ortama geçerken
kırılır.
2. Işık doğrusal olarak yayılır ve farklı yoğunluktaki iki ortamı ayıran sınırda doğrultusunu
değiştirir.
3. Gelme ve kırılma açıları birbirine eşit değildir, fakat aralarında nicel bir ilişki vardır.
4. Görüntü, gözden çıkan bir ışının uzantısında elde edilir.
Batlamyus, hava, cam, su gibi farklı ortamlarda ışığın kırılmasına ait gelme ve kırılma açılarına ilişkin
tablolar hazırlamıştır, fakat sonraları küçük açılar dışında, bu değerlerin deneylerle uyuşmadığı
görülmüştür. Bütün bunların yanı sıra, Babilli ve Yunan astronom ve astrologlar tarafından elde edilmiş
bilgileri sistemli hale getirerek, Tetrabiblos (Dört Kitap) adlı bir kitap hazırlamış, gezegenlerin nitelikleri
ve etkileri, burçların etkileri, uğurlu ve uğursuz günlerin belirlenmesi gibi astroloji bilgilerini biraraya
getirmiştir. Fakat bugün de bilmekteyiz ki astroloji bir bilim değildir.İnsan yaşamındaki olgularla,
yıldızların hareketleri ve konumları arasındaki ilişkiler daima insanların ilgisini çekmiştir ve de
çekecektir. Bu ilgi, insanlığın çok eski dönemlerindeki astronomi çalışmalarının ilgi çekici olmasına da
yol açmıştır.
Batlamyus’un bir cismin görülmesiyle ilişkili olarak benimsediği
Heron’a ait düşüncenin doğru olmadığını bilmekteyiz. Ancak karanlıktaki, örneğin bir
maden ocağındaki nesnelerin madenciler tarafından görülmesi için nasıl bir açıklama
yapabilirsiniz?
Amasya’lı Strabon
Strabon, M.Ö. 64 ile M.S. 24 yılları arasında, Amasya’da yaşamış ve coğrafya konusunda çalışmış bir
bilim adamıdır. Anadolu ve çevresinde yapmış olduğu geziler sırasında edindiği bilgileri onyedi
bölümden oluşan Coğrafya isimli kitapta toplamıştır. Gezdiği gördüğü yerler olan İspanya, İngiltere,
İtalya, Yunanistan, Anadolu, Karadeniz, Hazar Denizi, Mezopotamya, Suriye, Arabistan, Mısır, İran,
Hindistan’ı anlatmasının yanısıra, bu yörelerle ilgili tarihi olaylardan da bahsetmiştir. Bu eserinde
Dünya’da bir okyanus bulunduğunu ve daima batıya gidildiğinde Hindistan’a varılabileceğini de
anlatmıştır. Bu kitaptaki bilgiler, ansiklopedik bilgilerden öte bir anlam taşımıyordu, yalnızca Dünya’nın
genel görünümünü tanıtıyordu. Matematiksel coğrafyaya önem vermeksizin rastgele yaptığı çizimler
şeklindeki Avrupa (Şekil 3.9) ve Dünya (Şekil 3.10) haritalarını çizerek, gittiği yerlerdeki dağ ova, deniz
gibi çeşitli yeryüzü şekilleri, toplumsal yapıları ele almıştı. Yerin iç basıncının artmasıyla dağların, yerin
içindeki rüzgarlarla yanardağların oluştuğunu ileri sürmüştü. Bugün de bilinen denizlerle karaların
yerdeğiştirdiği teorisine inanmaktaydı. Sularda çöküntüler olabileceğini, fışkırmalar sonucu, denizlerin
diplerinin yükselebileceğini ifade ediyordu. Dağların tepelerinde deniz canlılarının kabuklarının
bulunmasını, bu düşüncelerinin kanıtı olarak görmüştü.
http://en.wikipedia.org/wiki/Strabon

 
64

Şekil 3.9: Strabon’a göre Avrupa Haritası Şekil 3.10: Strabon’a gore Dünya Haritası
Lucretius
Lucretius, M.Ö. 95 ile M.Ö. 55 yılları arasında yaşamış ve Sisam adasında
doğmuş, Atomsal Evren Kuramı’nın yanısıra Stoacılık ile Epikürcülük düşünce
akımlarını benimsemiş Roma dönemi düşünürlerindendir.En önemli eseri olan De
Rerum Natura’da (Varlıkların Doğası Üzerine), varlıkların nasıl oluştuğunu
araştırarak, varlığı madde ve boşluk olmak üzere iki parçaya ayırarak, bunlardan
maddenin atomlardan meydana geldiğini ifade etmiştir. Maddenin temel yapı taşı
olan atomların sınırlı türlere sahip olduğunu, fakat sınırsız sayıda olduklarını
iddia etmiştir. Aristoteles’e göre evren sınırlıdır, küre biçiminde olmayıp, merkezi
de yoktur. Lucretius, evrenin sınırsız, küre biçiminde olduğunu savunmuştur.
Lucretius’un evreninde, her biri canlılar gibi doğan, büyüyen ve ölen Dünya’lar
vardır.

Şekil 3.11: Lucretius
İnsan, bir beden ve ruhtan oluşmuştur ama aynı maddeden ya da atomlardan meydana gelmiştir. Fakat
ruhu oluşturan atomların bedendeki atomlardan daha ince bir yapıya sahip olduğunu ifade etmiştir. Beden
ve ruh, birlikte doğar ve birlikte ölürler, yani beden öldüğünde, ruh da ölecektir. O halde, öldükten sonra
dirilme inancı yanlıştır. Duyum, yani hissetme, duyumu oluşturan nesnelerden çıkan atomların duyu
organlarına ulaşmasıyla gerçekleşir. Tat alma, görme, koklama, işitme gibi duyumlar, farklı atomların
farklı alıcılar tarafından algılanması ile meydana gelir. Canlılar, zamanla, değişim ve evrimleşmeye
uğrayarak, basitten karmaşıklığa doğru giderler.
Bu düşünceleri geliştiren Lucretius, daha yazması gereken çok şey varken, kendi eliyle canına
kıymıştır. Onun eksik kalan yazıları, Roma döneminin mehur şair ve hatibi olan Çiçero tarafından,
tamamlanmıştır. Montaigne, meşhur eseri Denemeler’inde Lucretius’un sözlerine yer vermiştir.Şimdi de
Lucretius’un sözlerinden çeşitli örnekleri aşağıya sıralayalılım:
• Aklı ve gerçekleri kullanan bir insan mükemmele erişecektir. Doğa, insanın akıl gücüne bir
sınırlama getirmemiştir.
• Neden ölümden korkayım ki? Ölüm varken ben yokum, ben varken ölüm yok.
• Ölümü geciktirmek sonsuzluğu kısaltmaz.
• Çocukların kör karanlıktan korktuğu gibi biz de aydınlıktan korkarız. Çocukların karanlıktan
dehşetle beklediklerinden daha korkunç olmayan biçimde korktukları gibi.
• Bazı şeyler değiştiğinde ve uygun sınırlarını aştığında, bu o değişimin ölümü olur.
• Doğanlar, hem yaşamayı hem de ölümü kabullenirler ve arkalarında çocuklar bırakırlar. Böylece
ölüm, yeniden doğar.
• Hayat bir işinize yaramadıysa, boşu boşuna geçtiyse, onu yitirmekten ne korkuyorsunuz? Daha
yaşayıp da ne yapacaksınız?

 
65
• Ben tanrıya inanırım, çünkü eğer yoksa ona inanmakla hiçbir şey kaybetmem, ama eğer varsa
inanmamakla çok şey kaybederim.
• Gözleri doymuş olduğu için şaşmıyor kimse başımın üstündeki ışık tapınaklarına.
• Herşey değişir ve hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Doğa herşeyi değiştirir ve herşeyin şeklini
değiştirmeye zorlar.
• Madem ki ölümün önüne geçilemez, ne zaman gelirse gelsin.
Celcus ve Efesli Rufus
Milata yakın yıllarda yaşamış olan Celcus, tıp alanında çalışmış bir bilim adamı, düşünür ve ünlü
hatiplerden biridir. Sekiz ciltten oluşan De Re Medicana (Tıbbi Konular Hakkında) isimli bir tıp alanında
bir kitap yazmıştır. Bu kitabın birinci cildinde, tıp alanındaki ekolleri tanıttıktan sonra, ikinci, üçüncü,
dördüncü ciltlerinde ise çeşitli hastalıkların teşhis ve tedavisi, beşinci ve altıncı ciltlerde farmakoloji yani
ilaç bilimi, yedinci ciltte, cerrahi, son ciltte ise kemik hastalıkları üzerinde durulmuştur.
De Re Medicana, özellikle teşhis ve tedavi yöntemleri açısından son derece önemlidir. Ayrıca, cerrahi
ile ilgili bilgiler de bu kitapta verilmektedir. Bunun yanı sıra, diyetten bahsedilerek, sağlıklı bir beslenme
üzerinde de durulmaktadır.
Roma dönemindeki önemli tıp adamlarından biri olan Efes’li Rufus ise, İnsan Vucudunun
Parçalarının İsimleri Hakkında, İnsan Vucudunun Anatomisi, Nabız Hakkında, Böbrek ve Mesane
Hastalıkları Hakkında gibi kitapları kaleme almıştır. Bunların yanısıra göz ve göz yapısı ile ilgilenerek,
göz merceğini incelemiştir. Rufus, kalb ve yapısı, kalp çeperi, kalp kaslarının gevşeme ve kasılma
hareketlerini inceleyerek, kalp kasıldığında, alt ucun göğüs kafesine değdiğini ifade etmiştir. Cilt
hastalıklarından lepra ve uyuzun ayrıntılı biçimde tanımlamaları üzerinde durmuştur.
Galenos
M.S. 120 ile M.S. 200 yılları arasında İskenderiye’de yaşamış ve onaltıncı yüzyıla kadar Avrupa’da
etkisini sürdürmüş önemli bir tıp adamıdır. Anatomi ve fizyoloji alanında çalışmalar yapmış, kendinden
önceki çalışmalardan yararlanarak iyi bir sentez oluşturmuştur. Anatomi ve fizyoloji alanındaki
çalışmalarını, maymun ve domuz vücutları üzerinde yaparak, bazı kas ve iç organlar hakkında bilgiler
edinmiştir. Maymun ve domuz vücutları, insan vucutuna benzemediği için, çalışmalarında bir çok hataya
rastlanmıştır. Örneğin, karaciğerde beş lop olduğu şeklindeki hata ve el ve ayak kaslarında hatalar çok
önemlidir. Kan dolaşımıyla ilgili saptamaları da yanlışlarla doludur. Galenos’a göre, kan dolaşımı
karaciğerden çıkan toplardamarlardan başlayarak, bütün vücuda yayılır. Bu damarlardan biri, kalbin sağ
karıncığına giderek, sağ ve sol karıncıklar arasındaki deliklerden geçerek sol karıncığa geçer ve havayla
birleşerek, yaşamsal ruhu oluşturur. Yaşamsal ruh, atardamarlarla bütün vücuda dağılır ve hareketlerin
oluşturulmasına neden olur. Vucuda dağılan atardamarlardan biri de beyine gider ve orada hayvansal ruhu
oluşturur ve sinirler aracılığıyla bütün vücuda dağılır. Hayvansal ruh, düşünsel etkinlikleri oluşturur.
Fakat onüçüncü yüzyılda yaşamış olan Müslüman hekimlerden İbn-i Nefis, ölü insan vücudu üzerinde
çalışarak, kalbin içerisinde iki karıncık arasında delikler olmadığını kanıtlamış ve böylece Galenos’un
kan dolaşımı düşüncesini çürütmüştür. Bugünkü düşünceye göre, kan dolaşımı modeli Şekil 3.12’de
görülmektedir. Kan dolaşımı ikiye ayrılır: Buna göre, “Büyük Kan Dolaşımı”, sol karıncıktan çıkan
atardamarla çıkarak, vücutta dolaştıktan sonra, kirli kan şeklinde, sağ kulakçıktan kalbe girerek
tamamlanır. “Küçük Kan Dolaşımı” ise, sağ karıncıktan akciğer atardamarı ile çıkan kirli kan,
akciğerlerde oksijenle birleşerek temizlendikten sonra, akciğer toplar damarıyla, sol kulakçıktan kalbe
girerek tamamlanır.

 
66

Şekil 3.12: Bugünkü Düşünceye Göre Şekil 3.13: Bugünkü Düşünceye Göre, İnsan
İnsan Vücudundaki Kan Dolaşımı Modeli Vücudundaki Böbrekler ve Boşaltım Sistemi
Galenos’un bir diğer çalışması da böbreklerle ilgilidir. Böbreklerden çıkan üreterleri bağlayarak,
idrarın böbreklerde süzüldüğünü ve kandaki zararlı maddelerin böbrekler yardımıyla dışarı atıldığını
görüşünü ileri sürmüştür. Bugünkü düşünceye göre ise, (Şekil 3.13) böbrekler kandaki üreyi süzmektedir.
İdrarın süzülmesi işlemi ise, mesanede gerçekleştirilmektedir. Galenos’un bunlar kadar önemli bir çok
çalışması vardır. Hastalıkların tedavisinde bitkisel ilaçları kullanmıştır.
Galenos’un kan dolaımı modelini Şekil 3.12’de gösterilen bugünkü
kan dolaımı modeliyle karılatırarak, önemli farkları açıklayınız. Yine Galenos’un
böbreklerin çalıması ile ilgili düüncesini, bugünkü düüncelerle karılatırınız.
Kozan’lı Dioscorides
Roma döneminde, tıp ve özellikle askeri tıp alanında çalışmalar yapılarak, tedavi edici ilaçlar
sınıflandırılmıştır. Bu dönemin M.S. birinci yüzyıla isabet eden döneminde Neron ordusunda hekim
olarak da çalışmış,ve Anadolu’daki Anavarza (Kozan)’da yaşamış, Materia Medica’da (Tıbbi Bitkiler)
tıbbi bitkiler hakkında kısa bilgiler verilerek, bunların nerelerde bulundukları ve hangi hastalıklara iyi
geldiği konusunda bilgiler verilmiştir. Dioscorides’in verdiği bitki adlarından çoğu bugün bile
kullanılmaktadır. Fakat verilen bilgiler, tam olarak belirleyici olamamıştır. Şekil 3.15’de verilen resim,
Materia Medica’nın Arapça çevirisinden alınmış bir örnektir. Bu resimlerden yararlanarak, tıbbi
bitkilerden bazılarını tanımlamak mümkün olabilmiştir.

Şekil 3.14: Dioscorides (M.S.40-90) Şekil 3.15: Dioscorides’in Arapça
Çevirisi’nden Bir Sayfa

 
67
Dioscorides tıbbi bitkilerin yanı sıra, doğada bulunan bazı doğal taşların (örneğin lapis lazuli) ve
hayvansal gıdaların (örneğin bal ve süt) tedavide kullanılması üzerinde de çalışmalar yapmıştır. Materia
Medica sonraki yüzyıllarda Arapça’ya çevrilerek Hristiyan ve Müslüman hekim ve eczacılar tarafından el
kitabı olarak kullanılmıştır.

Vitrivius
Roma döneminin en önemli mühendis ve mimarlarından olan Vitrivius, M.Ö. 80 ile M.Ö. 15 yılları
arasında yaşamıştır. Vitrivius’un Şekil 3.16’da arkadaşlarına sunulması tasvir edilen ve M.Ö. 25 de
kaleme aldığı önemli yapıtı De Architectura Libri Decem (Mimarlık Üzerine On Kitap), yalnız M.S.
onaltıncı yüzyılın en önemli mimarı olan Palladio’yu değil, Ortaçağ sonu ve Rönesans dönemi mimarları,
hatta onsekizinci yüzyıl İngiliz mimarisini de derinden etkilemiştir. Bu eser, Roma İmparatoru
Augustus’a adanmış olup, M.Ö. 31 deki iç savaştan sonra Roma’nın yeniden inşası konusunu ele almıştır.
Augustus’un üvey babası Julius Caesar’ın ölümünden sonra, Vitrivius, iç savaş sırasında kullanılan
mancınıkların yapım ve onarımı konusunda görevlendirilmiştir. Roma ordusunun silahlarının bakımı,
köprü ve taşıma araçları yapımından sorumlu mühendisler arasında yer almıştı.
Şekil 3.16: Vitrivius’un de Architectura Libri Decem Isimli Eserini Arkadaşlarına Sunmasıyla İlgili Canlandırma
De Architectura Libri Decem adlı eser, aşağıdaki on kitaptan oluşuyordu:
• I.Kitap: Mimar ve Mimarlık
• II. Kitap: İnşaat Malzemeleri
• III.Kitap: İyon, Dor ve Korinthos Yapı Düzenleri
• IV.Kitap: Tapınak Türleri ve Düzenleri
• V.Kitap: Kamu Binaları
• VI.Kitap: İklim ve Konut Arasındaki İlişkinin Belirlenmesi
• VII.Kitap: Sıva ve Sıva İşciliği
• VIII.Kitap: Su Kaynakları
• IX.Kitap: Astronomi, Güneş ve Su Saatleri
• X.Kitap: Makineler ve Savaş Araçları
Birinci kitap, mimarlık eğitimi için gereken geniş bilgileri anlatmaktadır. İyi bir mimarın, üst düzey
bir eğitim görmüş ve kendini iyi tanıtabilen, binaların örneğin Şekil 3.17’deki gibi yatay kesitlerini,
perspektif görünümünü başarılı bir teknik ressam gibi çizebilme özelliklerine sahip olması gerektiğinden
söz eder. Bunun yanı sıra, geometrik yapılar ve aritmetikte uzmanlaşmış olan başarılı bir matematikçi
olması, binaların girişinde yer alan heykeller ve duvar süslemelerindeki mitolojik ve destansı figürleri iyi
seçebilmek için, bu alanda çok kitap okuması gerektiğinden de söz eder. Ayrıca, çeşitli felsefe dalları,
doğa bilgisi, ahlak bilgisi,akustik ve müzik kuramları, tıptaki halk sağlığı, hukukta iyi yetişmiş olması
gerektiğini açıklar. Kanalizasyon sistemleri, aydınlatma konulardaki yasal bilgileri iyi bilerek, bu
konularda anlaşmazlık yaratmayacak şekilde sözleşme yapabilmelidir. Şehirler ve yerleşim yerlerinin yer
belirlemesinde pusula olmaksızın, belirlenmesinde, güneş ve yıldızlardan yararlanabilecek astronomi
bilgisine sahip olması, değişik enlem dereceli yerlerde güneş saatlerini kullanabilmesini önermiştir. Bütün

 
68
bu bilgilerin, bina tasarımı, malzemelerin dayanımı gibi alanlarda olmazsa olmaz bilgiler olduğunu
belirtmiştir. Kitabın kalan kısmında, mimarların başlangıçtaki problemi olan bina yeri seçimini, sürekli
esen rüzgarların yönünü, bölgedeki inşaata uygun malzemelerin saptanmasını açıklamıştır.
Şekil 3.17: Vitrivius’un Bir Yunan Evi Tasarımı
İkinci kitap, ilkel kerpiç barakalardan başlayarak,bina yapımının geçirdiği değişiklikler üzerinde
durmaktadır.Yapıların inşasında kullanılan temel inşaat malzemelerini şöyle sıralar: Güneşte kurtulmuş
ve fırınlanmış tuğla, kum, kireçle birlikte, hafif, sağlam ve suya dayanıklı çimento yapımında kullanılan
Napoli yakınlarında çıkartılan volkanik toz olan Pozzolana. Yapılarda kullanılan taş çeşitleri ise şöyle
sıralanır: Mermer, gözenekli bir taş olan pomza taşı, kum taşı, sabun taşı. Bunların dışında, duvar
yapımında kullanılan çeşitli yöntemlerden bahsedilmektedir.
Üçüncü ve dördüncü kitaplarda ise, İyon, Dor, Korinthos yapı düzenleri açıklanarak, tapınak yapımı,
tasarım ve süslenmesi konuları üzerinde durulmuştur. Beşinci kitapta, mahkeme yeri olarak kullanılan
yarım daire biçimindeki bazilika, hamam gibi halka açık yapılar tanıtılmıştır. Tiyatro binası tasarımında
akustik sistemin oluşturulmasında sesi yansıtıcı küpler ele alınmıştır.
Altıncı kitap ise, şehir evleri, kır köşkleri, çiftlik yapılarının tasarımında, iklimin bina tasarımına
etkisini içermektedir. Yedinci kitapta, iç ve dış süsleme, sıva hazırlama, renkli malzemeleri ele alınmıştır.
Sekizinci, dokuzuncu ve onuncu kitaplarda inşaatla ilgili olmayan önemli konular üzerinde durulmuştur.
Sekizinci kitap, su kaynaklarının kullanılmasıyla ilgili mühendisliği, dokuzuncu kitap, astronomi, akustik
ve zaman ölçme araçlarını, son kitap ise, vinçler, su pompası, su çarkları, mancınık ve diğer savaş
sistemlerini açıklamaktadır.
Şekil 3.18’de gösterilen ve Vitrivius’un De Architectura Libri Decem adlı eserinde tanımladığı
Vitrivius Adam figürü olup, Leonardo Da Vinci tarafından 1487’de çizilmiş, insan vucudunun bir çember
ve kare yardımıyla oluşturulan geometrisinden yararlanılarak elde edilen oranlarını canlandıran bir eskiz
çalışması hakkında bilgi verelim. Vitrivius adam figürü, insan vücuduna ait geometrik oranları ve ölçüm
bilgilerini tanımlamaktadır. Eserde geçen insan vücudu ile ilgili bilgileri içeren, Şekil 3.18’de tanımlanan
Vitrivius adamına ilişkin oranları aşağıdaki gibi sıralayabiliriz:
• Avuç içi (palm) dört parmak genişliktedir.
• Ayak (foot) taban yüzeyi dört parmak genişliktedir.
• Dirsekten orta parmak ucuna kadar olan uzaklık (cubit), altı avuç içi uzunluktadır.
• Dirsekten orta parmak ucuna kadar olan uzaklığın (cubit) dört katı, bir insan boyu kadardır.
• Bir insan boyu, yirmidört avuç içi genişliği (palm) kadardır.

 
69
Şekil 3.18: Leonardo Da Vinci Tarafından 1487’de Çizilmiş, Vitrivius Tarafından Insan Vucudunun Bir Çember ve Kare
Yardımıyla Oluşturulan Geometrisinden Yararlanılarak Elde Edilen Oranlarını Canlandıran Bir Eskiz Çalışması
(Vitrivius Adamı)
• Yana açılmış kolların uçları arasındaki uzaklık, adamın boyu kadardır.
• Alının üst tarafından alt dudağa kadar olan uzunluk, adamın boyunun onda biri kadardır.
• Çene altından alının üst tarafına kadar olan uzunluk, adam boyunun sekizde biridir.
• Göğüsün üst tarafından alının üst tarafına kadar uzunluk, adam boyunun yedide biridir.
• Omuzun en büyük genişliği, adam boyunun dörtte biridir.
• Alının üst tarafından meme uçlarına kadar uzunluk, adam boyunun dörtte biridir.
• Dirsekten koltuk altına kadar uzunluk, adam boyunun sekizde biridir.
• Karış uzunluğu, adam boyunun onda biridir.
• Penisin bulunduğu nokta, adamın vücut merkezidir.
• Ayak uzunluğu, adam boyunun yedide biridir.
• Ayak tabanından dize kadar uzunluk, adam boyunun dörtte biridir.
• Diz altından penise kadar uzunluk, adam boyunun dörtte biridir.
• Çene altından buruna kadar uzunluk, yüz boyunun üçte biridir.
• Kaş ile alının üst tarafına uzunluk, yüz boyunun üçte biridir.
• Kulak boyu, yüz boyunun üçte biridir.
Yukarıda sıralanan oranlar ve vücuda ait ölçümler, mimarlıkta bina tasarımında, insanların yaşam
alanlarını çizerken olduğu kadar, Leonardo da Vinci’nin yaptığı eskiz çalışmasında olduğu gibi, insan
vücudunu içeren resimlerde çok kullanılabilen bilgileri içermektedir.

 
70
Vitrivius’un adam figüründen, Leonardo da Vinci, sizce, nerede
yararlanmış olabilir?
Varro
Roma dönemine özgü gelişmelerden biri de, çeşitli alanlardaki bilgi edinme ihtiyaçlarını gidermek
amacıyla, ansiklopedi adı verilen eserlerin yazılmasıdır. İlk ansiklopediler, özel alanlardaki o zamana
kadarki bilgilerin bir araya getirildiği şekilde tasarlanmıştı. Ansiklopedi yazarlarının ilklerinden biri olan
Varro, M.Ö. 116 ile M.Ö. 27 yılları arasında hareketli bir yaşam sürmüştür. Bir çok savaşlara katılmış,
Julius Caesar’ın kütüphanesindeki kitapların düzenlenmesi işinde çalışmıştır.
Yaşamı boyunca yazdığı yedi eserden en önemlisi olan Disiplin, dokuz bölümden oluşuyordu. Her
bölüm farklı bilim dallarıyla ilgili yazılmıştı. Bunlar sırasıyla, Dilbilgisi, Tartışma ve İkna Etme Sanatı
(Diyalektik), Hitabet Sanatı (Retorik), Geometri, Aritmetik, Astronomi, Müzik, Tıp, Mimarlık
şeklindedir. Ortaçağ’daki yüksek öğretim kurumlarında, bu bölümlerden, son ikisi olan tıp ve mimarlık
çıkarılarak, geride kalan yedi bölümün ilk üçü trivium (üçlü), diğer dördü kuadrivium (dörtlü) adıyla
birleştirilerek, düzenlenmiş hali ders kitabı olarak okutulmuştu.
Varro, hastalıkların, gözle görülemiyecek kadar küçük hayvancıklar vasıtasıyla bulaştıklarını ifade
etmişti. Havada, suda yüzen bu hayvancıklar, insanların ağız ve burnundan vucuda girmek suretiyle,
tehlikeli hastalıklara yakalanmaya neden oluyorlardı. Yaşamla ilgili düşünce tarzı şöyleydi: Devletler de
tıpkı insanlar gibi, doğarlar (yani kurulurlar), büyürler, gelişirler ve sonunda çökerler (yani ölürler).

ROMA DÖNEMİ TEKNOLOJİSİ
Roma dönemi, çok etkileyici teknolojilerin geliştirildiği bir zaman dilimidir. Başka kültürlerin
benimsenerek, birleştirilmesi açısından, becerikli olmasına karşın Roma Uygarlığı yenilikçi ve ilerlemeci
sayılmaz. Romalılar’a ait bir çok yenilik Antik Yunan Dönemi’nde tasarlanmıştı. Yeni düşüncelere pek
rağbet edilmezdi. Roma İmparatorluğu, büyük bir aileyi akıllıca yönetebilen, ağzı iyi laf yapan kuvvetli
bir asker gibi kabul edilirdi. Roma hukuku’nda, düşünce bazında bir mülkiyet ve buluşların
desteklenmesiyle ilgili bir yasa bulunmuyordu. Bilim adamı ve mühendis gibi kavramlar yoktu ve
ilerlemeler, teknolojileri ticaret sırrı gibi gizleyen kıskanç sanatkarlara havale edilmişti. Yine de bir çok
yaşamı etkileyen teknolojik aşama ortaya atıldı. Bu gelişmeler, Roma hakimiyetine ve Avrupa üzerine
etkisine katkıda bulunmuşlardır.
http://www.turkcebilgi.com/ansiklopedi/antik_roma
Bu dönem içerisindeki mühendislik, Roma teknolojisinin üstünlüğünde ve gelişmesinde, büyük bir
paya sahipti. Yüzlerce arena, yol, köprü, su yolu, hamam inşa edilmişti. Bu dönem içerisinde, Kolezyum,
Panteon gibi bir çok anıt inşa edilmiş olup, Roma mühendisliği ve kültürünün mirasını bugün de
yaşatmaktadırlar (Şekil 3.19). Roma mimarisi, üslup bakımından klasik Yunan mimarisiyle içiçedir.
Roma ve Yunan binaları arasında çok sayıda fark olmasına ragmen, Roma mimarisi, Yunanistan’ın
klasik, formule edilmiş tasarımları ve orantılarından çok etkilenmiş bulunmaktadır. Romalılar, M.Ö.
birinci yüzyılda sayısız özgün mimari tasarıma olanak veren betonu kullanmaya başlamışlardır. Bunun
yanısıra, M.Ö. 50 yılına yakın dönemde, Suriye’de keşfedilen cam üfleme işlemini keşfettiler. Roma
ordusunun Yunanistan seferinden sonra, mozaik örneklerinin getirilmesiyle, mozaik de imparatorluk
sınırlarında çok populer hale geldi.

 
71

Şekil 3.19: Roma’dan Bir Anıt Yapı Şekil 3.20: Roma’yı Güney İtalya’ya Bağlayan ve
Örneği Olan Collesium Bugünde Kullanılmakta Olan Via Appia Yolu
Betonun kullanılması, dayanıklı Roma yollarının yapımına olanak sağlamıştır. Bu yollardan bir çoğu,
Roma’nın çöküşünden bin yıl sonra bile kullanılmaktaydı. Geniş ve etkin bir ulaşım ağının inşa edilmesi,
Roma’nın gücünü ve nüfuzunu oldukça arttırmıştır. Başlangıçta askeri amaçlarla, Roma askerlerini hızlı
biçimde bir yerden bir yere nakletmek için inşa edilen bu yolların sonradan çok büyük ekonomik değer
kazandırdıkları görülmüştür. Bu durum, Roma’yı bir ticari kavşak haline getirmiştir (Şekil 3.20). Yollar
üzerinde, mola yerleri, gereken yerlerde köprüler inşa edilmişti (Şekil 3.21), Kuryeler yoluyla nakliyatın
yirmidört saatte sekizyüz kilometre yol alabilecek şekilde, vardiyalı at kullanma sistemini kurmuşlardı.
http://en.wikipedia.org/wiki/Roman_technology

Şekil 3.21: M.S. Birinci Yüzyılda inşa edilmiş, Şekil 3.22: Segoviya’daki suyolları
Fransa’daki Vaison la Romaine’deki
Romalılar tarafından yapılmış köprü

Romalılar, şehirler, sanayi bölgeleri ve tarım alanlarına su sağlamak amacıyla, çok sayıda su yolları
yapmışlardır. Örneğin Roma, toplam uzunluğu üçyüz elli kilometre olan on bir su yoluyla besleniyordu.
Su yollarının büyük bir kısmı yer altındaydı, yalnızca küçük bir bölümü, kemerlerlerle desteklenecek
şekilde yer üzerinde bulunmaktaydı (Şekil 3.22). Yerçekimi etkisiyle çalışan su yolları, çok büyük
miktarda su taşıyabiliyordu. Bazan da elli metreden daha derindeki suyun yukarı çıkarılması için sifonlar
kullanılırdı.
Romalılar, sağlık koşulları açısından da büyük gelişmeler gerçekleştirmişlerdi. Thermae adıyla bilinen
Roma hamamları çok ünlüydü. Hamamlar hijyen sağlamalarının yanı sıra, sosyal amaçlara da hizmet
etmekteydiler. Bir çok Roma evinde, tuvalet, boru ile boşaltım tesisatı içeren Cloaca Maxima adı verilen
karmaşık kanalizasyon sistemleri vardı. Bazı tarihçilere göre, kanalizasyon ve boru tesisatında kullanılan
kurşunun doğumlarda azalmaya, toplumda bireylerin güç kaybına neden olmasının kurşun
zehirlenmesinden ileri geldiğini ileri sürdükleri bilinmektedir. Bu durum, Roma’nın çöküşünü hazırlayan
nedenler içerisinde sayılmaktadır.

 
72
Özet
Antik Yunan ve Helenistik dönemlerdeki,
evrende olan biteni sorgulama ve insan aklıyla
birleştirerek yorumlama, yani insan aklını
kullanma yoluyla düşünce sistemleri oluşturmaya
yönelik bilimsel gelişmelerin yerini, Roma
döneminde, teknolojik gelişmelerin ağırlıkta
olduğu gelişmeler almıştır. Yani, Roma dönemi,
insanın daha rahat bir ömür sürmesini amaçlayan
teknolojik gelişmelerin yoğunlukta olduğu bir
zaman dilimidir.Bu dönem içerisinde, şehircilik,
hukuk, devlet yönetimi ve askerlik alanında
bugün bile, örnek alınabilecek başarılara imza
atılmıştır.
Epikuros, M.Ö. 340 ile M.S. 270 arasında
yaşamış Helenistik dönem düşünürlerinden biri
olup, Sisam adasında doğmuştur. Aristoteles’in
ölümünden sonra kurulan Stoacılık ve
Epikürcülük şeklindeki iki okuldan birinin
kurucusudur. Ahlak felsefesi ve bilgiye olan
yaklaşımında kuşkuculuk olarak özetlenebilen
düşüncesi M.S. dördüncü yüzyıla kadar etkisini
sürdürmüştür.Atomsal evren düşünürlerinden
dersler almıştır. Epikuros’un ahlak felsefesinin
ana düşüncesi, mutluluk, amacı, insanin
mutluluğa giden yolunu araştırmaktır.
İtalya’nın Como şehrinde M.S. 23 yılında doğan
Plinius, Roma’da eğitim görmüştür. Askerlik
görevi sırasında, suvarilerin cirit kullanmasıyla
ilgili bir kitap yazmıştır. Otuz yaşlarında,
askerliğini tamamladıktan sonra, Roma’ya
yerleşmiştir. Burada hem hukukçu hem de
yazarlık yapmaya devam etmiştir. Güzel sanatlar
tarihini ele alan eseriyle sanat tarihçileri
tarafından tanınmaktadır. Bilim dünyası ise, onu,
Naturalis Historia (Doğa Araştırmaları) adlı
eseriyle tanımaktadır. Ansiklopedi olarak da
isimlendirilebilen bu eserin yazılmasında,
yararlandığı yazar sayısı 473 olup, çeşitli
konularda topladığı veri sayısının 35.000
civarında olduğu söylenmektedir. Kullandığı
verilerin her zaman güvenilir olmadığı
görülmüştür. Eserinde uydurma ve güvenilir
konular birbirine karışmış vaziyettedir. Bu
hatalarına rağmen, bu eser, mükemmel bir
derlemedir, yüzyıllar boyunca, doğadaki olaylara
karşı ilgiyi çekmesi bakımından önemlidir.
Menelaus, M.S. 70 ve M.S. 140 yılları arasında,
İskenderiye’de yaşamış, matematik, astronomi ve
fizik çalışmaları yapmış Yunanlı bir bilim
adamıdır. Yay uzunluklarının ölçülmesi ve küre
yüzeyine çizilen üçgenlerle ilgili altı ciltten
oluşan eseri vardır. Bu kitabında, küresel
üçgenlerin tanımı ve özelliklerini tanımladıktan
sonra, Menelaus Teoremi olarak tanınan,
düzlemsel ve küresel üçgenlerle ilgili kesenler
teoremini açıklar.
Diophantos, M.S. 214 ile M.S. 298 yılları
arasında İskenderiye’de yaşamış ünlü bir
matematikçidir. M.S. üçüncü yüzyılda Roma
toplumu bilimsel gerileme dönemini yaşarken,
ayrıcalıklı bir bilim adamı olmuştur. Yazdığı
Aritmetik kitabının içerisinde bir bölümü cebire
ayırarak, ilk kez cebirsel ifadeleri yazarken
sembolleri kullanmıştır. Bir deneye ait verilerle
çizilen grafikte bulunan birçok noktadan geçen en
uygun eğrinin/doğrunun denklemini bulma
amacına yönelik yapılan istatistiksel işlemlerde,
Diophantos Analizi’nden yararlanılarak
geliştirilen bilgisayar programlarının bulunduğu
bilinmektedir.
M.S. 85 ile M.S. 165 yılları arasında, İskenderiye’de yaşamış olan Batlamyus (Yunanca adıyla
Klaudyos Ptolemaios), astronomi, matematik,
coğrafya, optik dallarında çalışmalar yapmış bir
bilim adamıdır. Fakat en çok astronomi
alanındaki çalışmaları ile tanınmaktadır. Yaşadığı
döneme kadar olan astronomi bilgilerini
Mathematike Syntaxis (Matematik Sentezi) isimli
bir kitapta toplamıştır. Bu eser daha sonra,
Megale Syntaxis (Büyük Sentez) adıyla anılmış
ve Arapça’ya el Mecisti adıyla çevrilmiştir.
Arapça’dan Latince’ye çevrildiğinde ise adı
Almagest olarak değişmiştir. Batlamyus, Almagest isimli bu eserinde, dünyayı çevreleyen
gökyüzü ile ilgili olguları tanıtmak için gereken
geometrik bilgileri vermektedir. Aristoteles
fiziğini baz alan bu kitapta, evren küre şeklinde
olup, yerküre bu evrenin merkezinde hareketsiz
durmaktadır.Batlamyus’a göre, yer hareket etmiş
olsaydı, yeryüzündeki herşey uzaya saçılacaktı ve
yer kürede dağılacaktı. Ay, Güneş, Merkür,
Venüs, Mars, Jüpiter, Satürn ve sabit yıldızlar
yerin etrafında, dairesel yörüngeler üzerinde,
sabit hızlarla dönmektedir. Sabit yıldızlar ise
evrenin sonunda yer almaktadır. Yer merkezde
kabul edilirse, gök cisimlerinin örneğin ay ve
güneşin yer olan uzaklığının değişmesini açıklamak olanaksız olacaktır. Bu nedenle Batlamyus,
evren modelinde, yeri evrenin merkezinden biraz
uzaklaştırmıştır. Bu modele klasik astronomide,
Dışmerkezli Düzenek (ya da Eksantrik) adı verilir
(Şekil 3.7). Bunun yanısıra Batlamyus Şekil

 
73
3.8’deki gibi Çembermerkezli Düzenek adı
verilen bir başka model daha geliştirmiştir.
Çembermerkezli Düzenek (ya da Episikl)
modelinde, gök cisimleri, yeri merkez kabul eden
çember şeklindeki yörünge üzerinde merkezi
hareket eden küçük çemberler üzerinde hareket
ederler. Batlamyus, hava, cam, su gibi farklı
ortamlarda ışığın kırılmasına ait gelme ve kırılma
açılarına ilişkin tablolar hazırlamıştır, fakat
sonraları küçük açılar dışında, bu değerlerin
deneylerle uyuşmadığı görülmüştür. Bütün
bunların yanı sıra, Babilli ve Yunan astronom ve
astrologlar tarafından elde edilmiş bilgileri
sistemli hale getirerek, Tetrabiblos (Dört Kitap)
adlı bir kitap hazırlamış, gezegenlerin nitelikleri
ve etkileri, burçların etkileri, uğurlu ve uğursuz
günlerin belirlenmesi gibi astroloji bilgilerini
biraraya getirmiştir.
Strabon, M.Ö. 64 ile M.S. 24 yılları arasında,
Amasya’da yaşamış ve coğrafya konusunda
çalışmış bir bilim adamıdır. Anadolu ve
çevresinde yapmış olduğu geziler sırasında
edindiği bilgileri onyedi bölümden oluşan
Coğrafya isimli kitapta toplamıştır. Gezdiği
gördüğü yerler olan İspanya, İngiltere, İtalya,
Yunanistan, Anadolu, Karadeniz, Hazar Denizi,
Mezopotamya, Suriye, Arabistan, Mısır, İran,
Hindistan’ı anlatmasının yanısıra, bu yörelerle
ilgili tarihi olaylardan da bahsetmiştir. Bu
eserinde Dünya’da bir okyanus bulunduğunu ve
daima batıya gidildiğinde Hindistan’a
varılabileceğini de anlatmıştır. Bu kitaptaki
bilgiler, ansiklopedik bilgilerden öte bir anlam
taşımıyordu, yalnızca Dünya’nın genel
görünümünü tanıtıyordu. Matematiksel coğrafyaya önem vermeksizin rastgele yaptığı çizimler
şeklindeki Avrupa (Şekil 3.9) ve Dünya (Şekil
3.10) haritalarını çizerek, gittiği yerlerdeki dağ
ova, deniz gibi çeşitli yeryüzü şekilleri, toplumsal
yapıları ele almıştı.
Lucretius, M.Ö. 95 ile M.Ö. 55 yılları arasında
yaşamış ve Sisam adasında doğmuş, Atomsal
Evren Kuramı’nın yanısıra Stoacılık ile
Epikürcülük düşünce akımlarını benimsemiş
Roma dönemi düşünürlerindendir.En önemli
eseri olan De Rerum Natura’da (Varlıkların
Doğası Üzerine), varlıkların nasıl oluştuğunu
araştırarak, varlığı madde ve boşluk olmak üzere
iki parçaya ayırarak, bunlardan maddenin
atomlardan meydana geldiğini ifade etmiştir.
Milata yakın yıllarda yaşamış olan Celcus, tıp
alanında çalışmış bir bilim adamı, düşünür ve
ünlü hatiplerden biridir. Sekiz ciltten oluşan De
Re Medicana (Tıbbi Konular Hakkında) isimli bir
tıp alanında bir kitap yazmıştır. Bu kitabın birinci
cildinde, tıp alanındaki ekolleri tanıttıktan sonra,
ikinci, üçüncü, dördüncü ciltlerinde ise çeşitli
hastalıkların teşhis ve tedavisi, beşinci ve altıncı
ciltlerde farmakoloji yani ilaç bilimi, yedinci
ciltte, cerrahi, son ciltte ise kemik hastalıkları
üzerinde durulmuştur. Roma dönemindeki önemli
tıp adamlarından biri olan Efes’li Rufus ise, İnsan
Vucudunun Parçalarının İsimleri Hakkında, İnsan
Vucudunun Anatomisi, Nabız Hakkında, Böbrek
ve Mesane Hastalıkları Hakkında gibi kitapları
kaleme almıştır. Bunların yanısıra göz ve göz
yapısı ile ilgilenerek, göz merceğini incelemiştir.
Galenos, M.S. 120 ile M.S. 200 yılları arasında
İskenderiye’de yaşamış ve onaltıncı yüzyıla
kadar Avrupa’da etkisini sürdürmüş önemli bir
tıp adamıdır. Anatomi ve fizyoloji alanında
çalışmalar yapmış, kendinden önceki çalışmalardan yararlanarak iyi bir sentez oluşturmuştur.
Anatomi ve fizyoloji alanındaki çalışmalarını,
maymun ve domuz vücutları üzerinde yaparak,
bazı kas ve iç organlar hakkında bilgiler
edinmiştir. Maymun ve domuz vücutları, insan
vucutuna benzemediği için, çalışmalarında bir
çok hataya rastlanmıştır.
Dioscorides, Roma döneminde, tıp ve özellikle
askeri tıp alanında çalışmalar yapılarak, tedavi
edici ilaçlar sınıflandırılmıştır. Bu dönemin M.S.
birinci yüzyıla isabet eden döneminde Neron
ordusunda hekim olarak da çalışmış,ve Anavarza
(Kozan)’da yaşamış, Materia Medica’da (Tıbbi
Bitkiler) tıbbi bitkiler hakkında kısa bilgiler
verilerek, bunların nerelerde bulundukları ve
hangi hastalıklara iyi geldiği konusunda bilgiler
verilmiştir. Dioscorides’in verdiği bitki adlarından çoğu bugün bile kullanılmaktadır. Fakat
verilen bilgiler, tam olarak belirleyici olamamıştır. Şekil 3.15’de verilen resim, Materia
Medica’nın Arapça çevirisinden alınmış bir
örnektir. Bu resimlerden yararlanarak, tıbbi
bitkilerden bazılarını tanımlamak mümkün
olabilmiştir.
Roma döneminin en önemli mühendis ve
mimarlarından olan Vitrivius, M.Ö. 80 ile M.Ö.
15 yılları arasında yaşamıştır. Vitrivius’un Şekil
3.16’da arkadaşlarına sunulması tasvir edilen ve
M.Ö. 25 de kaleme aldığı önemli yapıtı De
Architectura Libri Decem (Mimarlık Üzerine On
Kitap), yalnız M.S. onaltıncı yüzyılın en önemli
mimarı olan Palladio’yu değil, Ortaçağ sonu ve

 
74
Rönesans dönemi mimarları, hatta onsekizinci
yüzyıl İngiliz mimarisini de derinden etkilemiştir.
Bu eser, Roma İmparatoru Augustus’a adanmış
olup, M.Ö. 31 deki iç savaştan sonra Roma’nın
yeniden inşası konusunu ele almıştır. Augustus’un üvey babası Julius Caesar’ın ölümünden
sonra, Vitrivius, iç savaş sırasında kullanılan
mancınıkların yapım ve onarımı konusunda
görevlendirilmiştir. Roma ordusunun silahlarının
bakımı, köprü ve taşıma araçları yapımından
sorumlu mühendisler arasında yer almıştı.
Varro, M.Ö. 116 ile M.Ö. 27 yılları arasında
hareketli bir yaşam sürmüştür. Bir çok savaşlara
katılmış, Julius Caesar’ın kütüphanesindeki
kitapların düzenlenmesi işinde çalışmıştır.
Yaşamı boyunca yazdığı yedi eserden en
önemlisi olan Disiplin, dokuz bölümden
oluşuyordu. Her bölüm farklı bilim dallarıyla
ilgili yazılmıştı. Bunlar sırasıyla, Dilbilgisi,
Tartışma ve İkna Etme Sanatı (Diyalektik),
Hitabet Sanatı (Retorik), Geometri, Aritmetik,
Astronomi, Müzik, Tıp, Mimarlık şeklindedir.
Ortaçağ’daki yüksek öğretim kurumlarında, bu
bölümlerden, son ikisi olan tıp ve mimarlık
çıkarılarak, geride kalan yedi bölümün ilk üçü
trivium (üçlü), diğer dördü kuadrivium (dörtlü)
adıyla birleştirilerek, düzenlenmiş hali ders kitabı
olarak okutulmuştu.
Roma dönemi, çok etkileyici teknolojilerin
geliştirildiği bir zaman dilimidir. Başka
kültürlerin benimsenerek, birleştirilmesi açısından, becerikli olmasına karşın Roma Uygarlığı
yenilikçi ve ilerlemeci sayılmaz. Romalılar’a ait
bir çok yenilik Antik Yunan Dönemi’nde
tasarlanmıştı. Yeni düşüncelere pek rağbet
edilmezdi. Roma İmparatorluğu, büyük bir aileyi
akıllıca yönetebilen, ağzı iyi laf yapan kuvvetli
bir asker gibi kabul edilirdi. Roma hukuku’nda,
düşünce bazında bir mülkiyet ve buluşların
desteklenmesiyle ilgili bir yasa bulunmuyordu.
Bilim adamı ve mühendis gibi kavramlar yoktu
ve ilerlemeler, teknolojileri ticaret sırrı gibi
gizleyen kıskanç sanatkarlara havale edilmişti.
Yine de bir çok yaşamı etkileyen teknolojik
aşama ortaya atıldı. Bu gelişmeler, Roma
hakimiyetine ve Avrupa üzerine etkisine katkıda
bulunmuşlardır.

 
75
Kendimizi Sınayalım
1. Aşağıdakilerden hangisi Epikuros’un savunduğu düşüncelerden değildir?
a. İnsan, tanrı ve ölüm korkusundan
kurtulmalıdır.
b. Dostluk, bilgeliğe yaraşan insani ilişki
biçimidir.
c. İnsan, öldükten sonra dirilecektir.
d. Ölümden korkmak anlamsızdır.
e. İnsan ruhu maddesel niteliğe sahiptir
2. “Çok şükür, Romalılar, Yunanlılar gibi
yararsız işler peşinde koşmamışlardır” sözü,
aşağıdaki düşünürlerden hangisine aittir?
a. Epikuros
b. Vitrivius
c. Çiçero
d. Lucretius
e. Strabon
3. Naturalis Historia (Doğa Araştırmaları) adlı
ansiklopedik eserin yazarı aşağıdakilerden
hangisidir?
a. Zenon
b. Menelaus
c. Plinius
d. Archimedes
e. Strabon
4. I. Omuzun en büyük genişliği, adam
boyunun dörtte biridir.
II. Kulak boyu, yüz boyunun üçte biridir.
III. İnsan ruh ve maddeden oluşmuştur.
Yukarıdaki ifadelerden hangisi/hangileri Vitrivius adamı’nı tanımlayan özelliklerdendir?
a. Yalnız I
b. Yalnız
c. Yalnız III
d. I ve II
e. I, II ve III
5. I. Gelme ve kırılma açıları birbirine eşit
değildir, fakat aralarında nicel bir ilişki
vardır.
II.Görüntü, gözden çıkan bir ışının
uzantısında elde edilir.
III.Güneşten çıkan ışınlar atmosferden
geçerek dünyaya ulaşırlar.
Yukarıdaki ifadelerden hangisi/hangileri Batlamyus’un Diyoptrik (Kırılma) isimli eserinde
bulunmaktadır?
a. Yalnız I
b. Yalnız II
c. Yalnız III
d. I ve II
e. I, II ve III
6. I. İnsan Vucudunun Anatomisi
II. Evrenin Yapısı
III. Hitabet sanatı (Retorik)
Yukarıdaki eserlerden hangisi/hangileri Efes’li
Rufus’a aittir?
a. Yalnız I
b. Yalnız II
c. Yalnız III
d. I ve II
e. I, II ve III
7. Materia Medica isimli eseri, sonraki yüzyıllarda Arapça’ya çevrilerek Hristiyan ve
Müslüman hekim ve eczacılar tarafından el kitabı
olarak kullanılmış olan bilim adamı
aşağıdakilerden hangisidir?
a. Varro
b. Galenos
c. Dioscorides
d. Vitrivius
e. Lucretius

 
76
8. Disiplin adlı eseri, dokuz bölümden oluşuyordu. Bunlar sırasıyla, Dilbilgisi, Tartışma ve
İkna Etme Sanatı (Diyalektik), Hitabet Sanatı
(Retorik), Geometri, Aritmetik, Astronomi,
Müzik, Tıp, Mimarlık şeklindedir M.Ö. 116 ile
M.Ö. 27 yılları arasında yaşamış bu bilim adamı
aşağıdakilerden hangisidir?
a. Strabon
b. Etiam
c. Vivam
d. Varro
e. Plinius
9. Batlamyus’un, evren modelinde, yeri, evrenin
merkezinden biraz uzaklaştırma nedeni
aşağıdakilerden hangisidir?
a. Gezegenlerin dünyadan görülemeyişleri
b. Gezegen yörüngelerinin elips şeklinde olması
c. Gezegenlerin parlaklık ve büyüklüklerinin
değişmesinin açıklanamayışı
d. Mevsimlerin meydana gelişinin açıklanamayışı
e. Evren modelini, Aristoteles’in evren modeline
uygun hale getirmek istemesi
10. M.Ö. 95 ile M.Ö. 55 yılları arasında yaşamış
olan Lucretius’un en tanınmış eseri, aşağıdakilerden hangisidir?
a. De Re Medicana (Tıbbi Konular Hakkında)
b. Architectura Libri Decem (Mimarlık Üzerine
On Kitap)
c. Naturalis Historia (Doğa Araştırmaları)
d. Materia Medica’da (Tıbbi Bitkiler)
e. De Rerum Natura (Varlıkların Doğası
Üzerine)
Kendimizi Sınayalım Yanıt
Anahtarı
1. c Yanıtınız yanlış ise “Epikürcülük ve
Stoacılık” başlıklı konuyu yeniden gözden
geçiriniz.
2. c Yanıtınız yanlış ise “Giriş” başlıklı konuyu
yeniden gözden geçiriniz.
3. c Yanıtınız yanlış ise “Plinius” başlıklı konuyu
yeniden gözden geçiriniz.
4. d Yanıtınız yanlış ise “Vitrivius” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
5. d Yanıtınız yanlış ise “Batlamyus” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
6. a Yanıtınız yanlış ise “Celcus ve Efes’li
Rufus” başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
7. c Yanıtınız yanlış ise “Dioscorides” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
8. d Yanıtınız yanlış ise “Varro” başlıklı konuyu
yeniden gözden geçiriniz.
9. c Yanıtınız yanlış ise “Batlamyus” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
10. e Yanıtınız yanlış ise “Lucretius” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.

 
77
Sıra Sizde Yanıt Anahtarı
Sıra Sizde 1
Diophantos’un yaşı x olmak üzere, aşağıdaki
denklemi kurabilirsiniz:

 

 

   

    
Bu denklemi çözdüğünüzde x=84 bulabilirsiniz.
Sıra Sizde 2
Heron’a göre,gözden çıkan ışık ışınları cismi
aydınlatınca, o cisim görülebilir. Buna benzeyen
durum, yer altındaki maden ocağında,
madencilerin başlığının ön tarafına takılmış Davy
lambasında vardır. Madenci nereye bakarsa, orası
aydınlanacağı için, orayı bu yolla görebilir.
Sıra Sizde 3
Galenos’a gore, kan dolaşımı, karaciğerden
başlayarak, sağ karıncığa gider, sağ ve sol
karıncıklar arasındaki deliklerden geçerek, sol
karıncığa gider. Oysa, bugünkü kan dolaşımı
modelinde ise, kan dolaşımı kalpten başlar, sağ
kulakçıktan çıkan atardamar akciğerlerdeki
oksijenle birleşerek, sol kulakçıktan temiz kan
şeklinde kalbe girerek tamamlanır. Temel
farklardan biri çıkış noktaları, diğeri ise, Galenos
modelinde, sağ ve sol karıncıklar arasında, delikli
bir bölge olduğunun ifade edilmesidir.
Galenos modelinde, böbrekler idrarı
temizlemektedir. Oysa, bugünkü boşaltım sistemi
modelinde, böbrekler bulunmamakta ve
böbrekler kandakı üreyi süzmektedir.
Sıra Sizde 4
Leonardo da Vinci, yaptığı resimlerde yer alan
insan figürlerinde, Vitrius adamında tanımlanan
vucut parçalarının oranlarından yararlanmıştır.
Yararlanılan Kaynaklar
Yıldırım,C.(1983).Bilim Tarihi, İstanbul,Remzi
Kitabevi.
Ronan, C.A. (2003). Bilim Tarihi, Dünya
Kültürlerinde Bilimin Tarihi ve Gelişmesi,
(Çeviri; E.İhsanoğlu ve Feza Günergün)
Ankara,Tübitak Yayınları Akademik Dizi.
Tekeli, S., Kahya, E., Dosay, M., Demir, R.,
Topdemir, H.G., Unat, Y., Aydın, A.K.(2007)
Bilim Tarihine Giriş, Ankara, Nobel Kitabevi
Akdoğan, C. (1993), Bilim Tarihi, Eskişehir,
Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi
Yayınları.
Topdemir, H.G.(2008), Işığın Öyküsü, Ankara,
Tübitak Yayınları.
Landels, J.G.(1996), Eski Yunan ve Roma’da
Mühendislik,(Çeviren B.Bıçakçı) Ankara,
Tübitak Yayınları.
Topdemir, H.G., (2012). Roma Dönemi’nde
Mimarlık: Vitrivius, Bilim ve Teknik, Sayı 530,
Ankara, Tübitak Yayınları.
Tekeli, S., Kahya, E., Dosay, M., Demir, R.,
Topdemir, H.G., Unat, Y. (1997), Bilim Tarihi,
Ankara, Doruk yayınları.
Topdemir, H.G., Unat, Y.(2012), Bilim Tarihi,
Ankara, Pegem Akademi Yayınevi.
Asimov, I,(1984) The History of Physics, New
York, Walker and Company.
http://www.nuveforum.net
http://en.wikipedia.org
http://www.turkcebilgi.com/ansiklopedi/antik_ro
ma
http://en.wikipedia.org/wiki/Roman_technology

 
78
Amaçlarımız
Bu üniteyi tamamladıktan sonra;
Orta Çağ’daki bilim insanlarını tanımlayabilecek,
Bu bilim insanlarının Bilim ve Teknolojiye olan katkılarını açıklayabilecek,
Orta Çağ’daki Bilim ve Teknoloji alanındaki gelişmeleri tanımlayabilecek
bilgi ve becerilere sahip olabilirsiniz.
Anahtar Kavramlar
Karanlık Çağ
Fibonacci Sayı Dizisi
Hareketle İlgili Çalışmalar
Hayyam Üçgeni
Gözlem Evleri
Altın Oran
Optik Çalışmaları
Astronomi Çalışmaları
Beyt-ül Hikme
Tıp Çalışmaları
İçindekiler
 Giriş
 Orta Çağ Hıristiyan Dünyası’nda Yaşanan Bilimsel Gelişmeler
 Orta Çağ İslam Dünyası’nda Yaşanan Bilimsel Gelişmeler
 Orta Çağ İslam Dünyası’ndaki Bilimsel Kurumlar
 Orta Çağ İslam Dünyası’ndaki Matematik Çalışmaları
 Orta Çağ İslam Dünyası’ndaki Astronomi Çalışmaları
 Orta Çağ İslam Dünyası’ndaki Fizik Çalışmaları
 Orta Çağ İslam Dünyası’ndaki Kimya Çalışmaları
 Orta Çağ İslam Dünyası’ndaki Tıp Çalışmaları
 Orta Çağ İslam Dünyası’ndaki Teknolojik Çalışmalar
4

 
79
GİRİŞ
Antik Çağ ve Modern Çağ arasında yer alan M.S. 395 ile M.S. 1450 arasındaki döneme, Rönesans
düşünürleri tarafından Orta çağ adı verilmiştir. Bu çağ, nitelik ve yapı bakımından farklı özellikler taşıyan
iki zaman dilimini içermektedir. M.S. ikinci yüzyıldan sekizinci yüzyıla kadar olan dilim, Patristik
Dönem ya da Karanlık Çağ, sekizinci yüzyıldan onbeşinci yüzyıla kadar olan dilim ise, Skolastik
Dönem’dir. Her iki zaman diliminde de hıristiyanlığın savunularak, üstün kılınması öne çıkmıştır. Fakat
özellikle, Patristik Dönem’de bilime karşı olan tutum daha dikkat çekicidir.
Orta çağ Avrupa’sında, Tanrı’nın evreni yoktan var ettiği ve herşeyin temelinde Tanrı’nın olduğu
şeklindeki Hıristiyanlık düşüncesi şeklindeki görüş hakimdir. Bu durumda, Orta Çağ düşüncesinin
temelinde, dinsel öğretilerin oluşturduğu dinsel bakış vardır. Bu dinsel bakış, Roma İmparatorluğu’nda
Hristiyanlığın devlet dinleri arasına girmesiyle antik çağdaki klasik düşünce karşısında güç kazanmıştır.
Bu düşüncenin güçlü duruma geçişi, klasik düşüncenin yalnızca Hıristiyanlıkla örtüşen kısımlarının
benimsenmesi onun dışında kalan kısmın benimsenmemesi sonucunu getirmiştir. Antik Dönem’de
egemen olan bilginin üstünlüğü düşüncesinin, yani “theoria” nın yerini uygulamanın yani “praxis” in
üstünlüğü almıştır. Bunun sonucunda, bilimin değer yitirmesi ve öneminin ortadan kalkışı, böylece,
bilime karşı olan ve bilginin üretilmediği “karanlık dönem” başlamıştır. Orta çağ düşüncesinin merkezine
Hıristiyanlık ve Tanrı kavramlarının yerleştirilerek, klasik düşüncenin temeli olan doğada olan biteni
araştırmak ve doğruyu bulmak yerine, dinsel dogmaları anlama, açıklamaya yönelmek düşüncesi hakim
olmuştur.
Orta Çağ düşünce sisteminde insan, yani birey (person), Hıristiyanlığın emrettiği ve yerine getirilmesi
gereken sorumlulukları üstlenen kişidir. Personalizm adı verilen bu düşünce akımına göre, Tanrı insanın
sahibidir. İnsan insanı sevmelidir, çünkü Tanrı insanı sevmektedir. Yani, Tanrı’ya karşı sorumlulukları
olan insanın diğer insanlara karşı da sorumlulukları vardır. Tanrı’nın yarattığı evrenin her ögesi birbiriyle
ilişkilidir, yani evren muhteşem bir organizmadır. Her ögenin bir amacı vardır, insan da bu evrende
bulunduğu için, bir amaç uğruna Tanrı tarafından yaratılmıştır.
Ortaçağ felsefesi, Hıristiyan düşünürlerin, antik dönem felsefesi karşısında yer alarak, onu yok etmek
şeklindeydi. M.S. II. yüzyıl ile VIII. yüzyıl arasındaki Patristik dönem felsefesi, putperestliğe karşı
Hıristiyanlığı savunma amacını gütmüştür. Bilim tarihi açısından önemsiz olan bu dönemin karakteristik
özelliği, teoloji çalışmalarının yoğun oluşudur. Bu dönem içerisinde yaşanan gelişmeler, antik felsefenin
gerçek yüzünün anlaşılması açısından önemlidir. Bu felsefeyi savunanlar üzerinde, yaşamlarını ortadan
kaldıracak boyuta varan baskılar sonucu, Avrupa ülkelerini terkederek, İslam ülkelerine sığınan
düşünürler, beraberinde getirdikleri Antik Yunan Dönemi eserlerini Latinceden Arapçaya çevirmişlerdir.
Bu eserlerin okunmasıyla başlayan İslam ülkelerindeki entellektüel gelişme, İslam Uygarlığı’nın
oluşumunda büyük rol oynamıştır.
Akdeniz kıyılarındaki topraklarda yerleşik durumdaki Yunan, Roma ve Hıristiyan kültürleri
Müslümanların dikkatini çekerek, bu yöreleri fethetmelerine yol açmıştır. Önemli kültür merkezlerinden
olan İskenderiye, M.S.642’de Müslümanların eline geçerek, Avrupa’daki Karanlık Çağ Dönemi’nde
İslam toprakları İran’dan Güney Akdeniz kıyılarına, İspanya’ya kadar genişlemiştir. Böylece İslam
Dünyası gerçek anlamda Aydınlık Çağı yaşamaya başladı ve M.S. VIII. Yüzyılda dünyanın entelektüel
anlamda liderliğini ele geçirdiler. Bu dönem içerisinde, Müslüman bilim adamları, bilim ve teknolojiye
ciddi anlamda katkıda bulunmuşlardır.
Orta Çağ’da Bilim ve
Teknoloji

 
80
ORTA ÇAĞ HRİSTİYAN DÜNYASI’NDA YAŞANAN BİLİMSEL
GELİŞMELER
M.S. VIII. yüzyılda başlayan Skolastik Dönem’deki en önemli gelişme, üniversitelerin ve entellektüel
kültürün kurulmasında rol oynayan iki önemli öge olan bilim ve felsefenin oluşumuna sıcak bakan
tarikatların kurulmasıdır. Bu dönem içerisinde, bilimin gelişmesini büyük ölçüde etkileyen, üyeleri bilim
adamları olan Fransisken Tarikatı 1209’da, üyeleri düşünürler olan Dominiken Tarikatı 1215’de
kurulmuşlardır. IX. Yüzyılla XII. Yüzyıl arasındaki zaman diliminde, yüksek öğretim kurumları olarak
papazlar tarafından yürütülen katedral okulları rol oynuyordu. Üniversitelerin kurulmasına kadar dini
eğitim verilen bu kurumlar varlıklarını sürdürdüler. M.S. 1000 yılında, İtalya’nın Bologna kentinde,
hukuk eğitimi almak isteyen öğrenciler, Universitas adlı bir oluşum başlattılar. Bu oluşumun etkisiyle
yaklaşık bir yüzyıl sonra, Bologna Üniversitesi’nde tıp ve felsefe fakülteleri kuruldu. Bu üniversiteden
sonra, Oxford, Cambridge, Padua, Ravenna ve Paris Üniversiteleri de kuruldu. Bu üniversiteler, İlahiyat,
Kilise Hukuku, Tıp ve Genel Meslekler olmak üzere dört programdan oluşuyordu ve öğretim üyeleri din
adamı kimliğini taşıyordu. Bütün programlardaki dersler iki ana gruba ayrılıyordu. Birinci grup, gramer
(dilbilgisi), retorik (konuşma) ve diyalektik ders paketini içerecek şekilde olup, üçlü anlamına gelen
Trivium adını alıyordu. İkinci grup ise, Aritmetik, Geometri, Müzik ve Astronomi ders paketini içerecek
şekilde olup, dörtlü anlamına gelen, Quadrivium adını alıyordu.
Karanlık çağı izleyen XI. ve XII. yüzyıllarda, İslam Dünyası’ndaki gelişmelerden etkilenen Hıristiyan
Dünyası, Latince’den Arapça’ya çevrilen Antik Yunan dönemi eserlerini tekrar Latince’ye çevirme
çabasına girdi. Bu kitapların yanı sıra Latince’ye çevirisi yapılan Arapça yazılmış bilimsel eserlerin
okunmasıyla, bilimsel anlamda, İslam Dünyası’nın ne kadar gerisinde kalındığının farkına varıldı. XII.
Yüzyılda İslam Dünyası’nda bilimsel yavaşlama ve duraklama dönemine girilmesine paralel olarak,
Hıristiyanlar’la Müslümanlarla aralarındaki büyük farkın kapanmaya başladığı görülmüştür. Çevirileri
izleyen yıllarda, aydınlanan Avrupa toplumu, bilimsel etkinlikleri göstermeye başladı. Bu dönemde,
astronomi, matematik, fizik gibi alanlarda çok sayıda bilim adamının yetiştiği görülecektir.
Orta Çağ Hristiyan Dünyası’ndaki Astronomi Çalışmaları
Aristoteles’in Yermerkezli Evren Modeli ve Batlamyus’un Evren Modeli, Ortaçağ kozmolojisi ve
astronomisinin temellerini oluşturmuştur. Hıristiyanların evren modelinde de Yer evrenin merkezindedir.
Gerek Yer, gerekse evren küre biçimindedir. Oysa Hıristiyanlığın ilk yıllarında bazı Kilise Babalarının,
İncil’den esinlenerek, Yer’in düz olduğunu ve gökyüzünün onun üzerine kapanmış bir yarım küre
biçimindeolduğunu savunmalarına karşın, Aristoteles’in Yer’in küreselliği düşüncesi daha akla yatkın
bulunarak, kabul edilmiştir. Evren’in uçsuz bucaksız büyüklüğüyle karşılaştırıldığında Aristoteles ve
Batlamyus’un evreninde, Yer nokta büyüklüğünde kalıyordu. Yer’in büyüklüğü ile ilgili Eratostenes’in
hesapladığı değer doğru kabul edilmiştir. Bu dönemde kaleme alınmış olan Pierre D’Ailly’nin Dünya’nın
İmgesi adlı eserinde, Müslüman astronomların konuyla ilgili bulgularına rastlanmış olup, Fergani’nin Yer
çevresini 20.400 mil olarak hesaplamasına yer verilmiştir. Bu değerin, gerçek değerden oldukça küçük
olmasına karşın Kristof Kolomb’a Atlas Okyanusu’nu geçerek Hindistan’a ulaşma projesinde yol
göstermiştir. Bunun yanı sıra, Yer’in evrenin merkezinde olması düşüncesine, Kopernik, modelini
açıklayıncaya kadar, inanılmıştır.
John Buridan (1300-1358) Yer’in hareketini inceleyerek, astronomik gözlemlere uygun akıl
yürütmeyle, Güneş’in günlük hareketinin yorumlanmasıyla, Güneş’in durgun, Yer’in ise kendi ekseni
etrafında dönmesinin akla yatkın olduğunu ifade etmiştir. Nicolas Oresmus (1320-1382) ise, evrenin
merkezinde mutlak çekimin olduğu şeklindeki Aristoteles’in görüşüne karşı çıkarak, Yer’in sabitliğini
savunarak, Kopernik’in Güneş Merkezli Evren modeline ışık tutmuştur. Yaklaşık yüzyıl sonra, Cusalı
Nicholas (1401-1464) antik evren modellerinin tümüne karşı çıkmıştır. Fakat Hıristiyan kozmolojisinin
etkisiyleYer’in dönmediğini ifade etmek zorunda kalmıştır. Yine de Yer’in hareketiyle ilgili bu
görüşlerden ve kanıtlardan daha sonra Kopernicus yararlanacaktır.
XII. yüzyılın başlarında İslam Dünyası’nda Cabir İbn Eflah’ın, Batlamyus’un evren modelini
düzeltme çalışmasının yanı sıra, Bitruci bu modeli reddedip, yerine ortak merkezli küreler modelini

 
81
kurmuştur. Bu yüzyılın sonlarında, Cremona’lı Gerard Batlamyus’un Almagest adlı eserini Arapça’dan
Latince’ye çevirmişti. Yani Hıristiyan Dünyası çeviri aşamasındayken İslam Dünyası bilim düzeyi
açısından bir hayli öndeydi. Bitruci’nin Kitab el Hey’e (Astronomi Kitabı) adlı eserinde, Aristoteles’in
fiziği çürütülerek Batlamyus’un Dışmerkezli Düzenek (Eksantrik) ve Çembermerkezli Düzenek (Episikl)
sistemleri eleştirilmiş, bunun yanı sıra, Eudoxus’un geliştirdiği Aristoteles fiziği temeline dayanan
Eşmerkezli Küreler Sistemi kabul edilmiştir. XIII. Yüzyılda Aristoteles Fiziğinin Paris ve Oxford
üniversitelerinde benimsenmesi, Aristoteles ve Batlamyus modellerinin arasında yeni bir tartışmaya yol
açmıştır.Sonunda bu iki model arasında uzlaşma sağlamak için, Batlamyus’un dışmerkezli ve
çembermerkezli düzenek modellerinde kürelerin katı ve kristal birer küre olmasına karar verildi. Fakat bu
çözümün de geçerli olmadığı görüldü. Çünkü Batlamyus modeli bu değişikliğe uygun bir fiziksel temel
üzerine oturmamıştı. Müslüman bilim adamlarından İbn el Heysem’den sonra, bu modeli fiziksel bir
temele oturtma çalışmaları yapılmıştır.
Orta Çağ Hristiyan Dünyası’ndaki Matematik Çalışmaları
Ortaçağ’daki matematik alanındaki çalışmaların büyük çoğunluğu Müslüman matematikçiler tarafından
gerçekleştirilmiştir. Hıristiyanlar tarafından Ortaçağ’da yapılan matematik çalışmalarında ise iki
matematikçinin adı geçmektedir: Leonardo Fibonacci (1170-1250) ve Jordanus Nemorarius (1225-1260).
Şimdi bu bilim adamlarını tanıyalım.
Leonardo Fibonacci
İslam dünyasındaki matematik çalışmalarını ve Hint-Arap sayı
sisteminin Avrupa ülkelerinde tanınmasını sağlayan önemli bir
matematikçidir. Fakat günümüz matematikçileri Fibonacci’yi kaleme
aldığı Liber Abaci isimli eserinde geçen bir problemde elde edilen sayı
dizisi ile tanırlar. Bu nedenle Fibonacci sayıları ve Fibonacci dizisini
tanıyalım. Liber Abaci’de geçen ve çözümü Fibonacci sayıları olan
problemin metni aşağıdaki gibidir:
“Adamın biri, dört yanı duvarlarla çevrili yere bir çift tavşan koymuş.
Her çift tavşanın bir ay içinde yeni bir çift tavşan dünyaya getirdikleri,
her yeni çiftin de erginleşmesi için bir ay gerektiği ve tavşanların
ölmediği var sayılırsa, 100 ay sonunda dört duvarın arasında kaç çift
tavşan olur?”
Fibonacci’nin tasarladığı bu problemin çözümü biraz düşününce
bulunabilir.Tavşan çiftlerinin aylara göre şu şekilde çoğalacağı
görülebilir:
Şekil 4.1: Leonardo Fibonacci’nin Heykeli
(Composanto Pisa, İtalya)
1, 1, 2, 3, 5, 8, 13, 21, 34, 55, 89, 144, 233, 377, 610, 987, 1597, 2584, 4181, 6765, 10946……..
Yani her ay sonundaki tavşan çifti sayısı o aydan hemen önceki iki aydaki sayıların toplamına eşittir.
Bu arka arkaya sayıları 100 ay için yazarak, hepsinin toplamını hesaplarsak,
354.224.848.179.261.915.075 tane tavşandan oluşan bir tavşan kümesi elde ederiz. Şimdi de Fibonacci
dizisini tanıtalım. Fibonacci dizisi, ikinci sayıdan sonra gelen her sayı, önceki iki sayının toplamı olan bir
dizidir. Yani,
1, 1, 1+1=2, 1+2=3, 2+3=5, 3+5=8, 5+8=13, 8+13=21, 13+21=34,………, 89+144 = 233 gibi.
Bu dizide n sayısı büyüdükçe, iki ardışık Fibonacci sayısının oranı Altın Oran adı verilen
φ= 1.618……
sayısına yaklaşır. n inci Fibonacci sayısı F(n), (n+1) inci Fibonacci sayısı F(n+1) ise Altın Oran (φ)
aşağıdaki şekilde bulunabilir:

 
82


  
Fibonacci sayılarının birleşiminden oluşan Fibonacci dizisinin kullanıldığı yerlere aşağıdaki örnekleri
verebiliriz:
• Ayçiçeği: Ayçiçeği’nin merkezinden dışarıya doğru sağdan sola ve soldan sağa doğru taneler
sayıldığında çıkan sayılar Fibonacci Dizisinin ardışık terimleridir.
• Papatya Çiçeği: Papatya Çiçeğinde de ayçiçeğinde olduğu gibi bir Fibonacci Dizisi elde edilir.
• Çam Kozalağı: Çam kozalağındaki taneler kozalağın altındaki sabit bir noktadan kozalağın
tepesindeki başka bir sabit noktaya doğru spiraller (eğriler) oluşturarak çıkarlar. İşte bu taneler
soldan sağa ve sağdan sola sayıldığında çıkan sayılar, Fibonacci Dizisi’nin ardışık terimleridir.
• Tütün Bitkisi: Tütün Bitkisinin yapraklarının dizilişinde bir Fibonacci Dizisi söz konusudur;
yani yaprakların diziliminde bu dizi mevcuttur. Bundan dolayı tütün bitkisi Güneş’ten en iyi
şekilde güneş ışığı ve havadan en iyi şekilde Karbondioksit alarak Fotosentez’i mükemmel bir
şekilde gerçekleştirir.
• Eğrelti Otu: Tütün Bitkisindeki özelliğin aynısı Eğrelti Otu’nda da vardır.
• Mimar Sinan’ın da bir çok eserinde Fibonacci Dizisi görülmektedir. Mesela Süleymaniye ve
Selimiye Camileri’nin minarelerinde bu dizi mevcuttur.

Şekil 4.2: Fibonacci Spiralinin Oluşumu Şekil 4.3: Fibonacci Dizisinin Çok Sayıda teriminin
Dizilmesi ile Oluşan Fibonacci Spirali
Fibonacci dizisindeki terimlerle orantılı büyüklükteki kareleri, spiral şeklinde dizersek Şekil 4.2’deki
gibi bir spiral elde edilir. Bu spirale Fibonacci spirali adı verilir. Bu spirale ait çok terimden oluşan
Fibonacci spirali Şekil 4.3’de görülmektedir.
1,1,2, 3,5,8,13,21,34,55 şeklinde bir Fibonacci dizisinden yararlanarak
φ Altın Oranı’nı hesaplayınız.
Jordanus Nemorarus
Şimdiye kadar Avrupa’nın çeşitli kentlerindeki kaynaklardan bulunan altı farklı önemli konuda latince
kaleme alınmış eserleri olan, XIII. Yüzyılda yaşamış Avrupalı matematikçidir. Bu eserlerin başlıkları ve
bu eserlerle ilgili kısa bilgiler aşağıdaki gibidir:
• Mekanik (Scientia de Ponderibus-Ağırlıklar Bilimi): Konumsal ağırlık kavramı, Bileşen
kuvvetlerin kullanımı, Statik’teki sanal yerdeğiştirmelerin tartışılmasında dengedeki cisimlerin
incelenmesi, Farklı açılı eğik düzlemlerde eşit olmayan ağırlıkların denge koşullarının
ispatlanması gibi konuların, Galile’den önce, ele alındığı bir kitap serisidir.

 
83
• Algorizmi makaleleri: Aritmetikte verilen problemlerin çözümü sonlanıncaya kadar izlenen
yolların nasıl olacağı, yani algoritması üzerinde yazılmış, örneğin uygulamalı aritmetikle ilgili
makalelerdir.
• Aritmetik: (De elementis arismetice artis-Aritmetiğin Elemanları) On kitapta, yaklaşık dörtyüze
yakın temel aritmetik problemini içermektedir.
• Cebir: (De numeris datis) XII.yüzyılda Arap kaynaklarından çevirisi yapılmış elemanter cebir
kitabı olup, bir cebir probleminin çözümünde bir denklemin kurulması ve bilinmeyenin
bulunması gibi işlemler bu kitapta anlatılmaktadır.
• Geometri: (Liber philotegni, De triangulis) Üçgenlerin açıları ve kenar oranları, doğru
parçalarının bölünmesi, farklı koşullardaki üçgen ve dörtgenler, aynı ve farklı çemberlerde
düzlem parçaları ve yay oranları, bir açının üçe bölünmesi, kenar uzunlukları verilen üçgenlerin
alanı gibi konuları ele alan bir kitap serisidir.
• Stereografik izdüşüm: (Demonstro d plana spera): Bir düzlem üzerinde üç boyutlu
izdüşümlerin oluşturulması konusunu ele alan bir kitaptır.
Ortaçağ Hıristiyan Dünyası’ndaki Fizik Çalışmaları
Aristoteles ve onun düşüncelerinin Müslüman yorumcusu İbni Sina’nın düşünceleri, Hıristiyan
Dünyası’nda Ortaçağ’da yapılan fizik çalışmalarının gelişmesini ve ele alınan konu başlıklarını
etkilemiştir. Ortaçağ’daki entellektüellerin Kutsal Kitap’ta yazılanları tartışılmaz doğrular kabul etmeleri
ve yeni bir düşünce arayışında olmayışları böyle bir durumu ortaya koymaktaydı. İnsana düşen Kutsal
Kitap’ta yazan dinsel dogmaları anlayarak, açıklamak ve bu dogmalara karşı çıkanları ikna etmekti.
Skolastik dönemde, kısmen de olsa sakıncalı bulunmayan tek düşünür olan Aristoteles’in kaleme aldığı
kitaplardaki bilgilerin tartışmasız olarak doğru kabul edilmesiydi. Hıristiyan dünyası’nda bu dönemde
fiziğin optik yani ışık bilgisi alanında çalışmalar yapmış bilim adamlarından öne çıkan dört örnek olan
Robert Grosseteste, Rogere Bacon, John Pecham ve Witelo’yu ele alacağız. Bunların yanı sıra hareketle
ilgili çalışmalar yapan ve Galile’den önce, onun yaptığı çalışmalara ön bilgiler oluşturan bilim adamlarını
tanıtacağız.

Robert Grosseteste
Optik konusunda çalışmış ve optiği bilimsel bir kimliğe kavuşturmada katkıları olan bir bilim adamı olan
Robert Grosseteste (1170-1253), ışık konusuna tamamen mistik ve metafizik bir yaklaşım ileriye
sürmüştür. Bu düşüncesinde Şeyh el Maktül’ün mistik-metafizik yaklaşımından etkilenerek düşüncelerini
mantık ve optik temeline oturtmuştur. Doğayla ilgili kabul edilebilir bilgi elde etmenin, resolutio (çözme)
ve compositio (birleştirme) işlemleri şeklinde iki aşamalı bir süreç olduğunu belirtmiştir. Çözmeden
sonraki birleştirme aşamasında, yani olguların oluş biçimlerine anlam vermeye yönelik varsayımların
kurulmasında, deney yapmak gerektiğini ifade etmesi çok ilginçtir. Bu nedenle, deneysel yöntemin
başlamasına aracı olmuş ve deneysel olguların oluşmasında gereken zorunlu koşulların neler olması
gerektiğini ortaya koymuştur. Grosseteste, fizik ve matematik
arasında bir bağlantı kurarak, öğrencisi Roger Bacon’ın benimsediği
bu yaklaşımla, fiziksel olguların matematiksel modellerle tasvir
edilebileceğini göstermiştir. Işığın hareketi geometrik kurallara
uygun biçimde meydana geldiğinden, doğadaki diğer bütün
hareketlerin geometrik kurallara göre gerçekleşmesi gerekir. Öyleyse,
sonradan Galile’nin söylediği gibi, evren bir matematiksel yapıdır ve
matematik yardımıyla tanımlanabilir. Grosseteste, Rönesans sonrası
bilimsel yöntem tartışmalarına ışık tutmuştur.

Şekil 4.4: Robert Grosseteste

 
84
Önerdiği dört farklı ışık benzeşimiyle, hem optiği hem de tüm varlıkları açıklamayı hedeflemiştir:
1. Tümevarım yönteminin kullanılmasıyla bilgi kazanımı süreci, göz yoluyla maddesel görmeye
benzer bir olay olarak gerçekleşir. (Işık bilgisinin felsefesi)
2. Işık, ilk maddesel form ve maddesel bir dünyada ilk ışık noktasının kendi kendine yayılması
sonucudur. (Işığın metafiziği)
3. Maddesel dünyadaki her şey, her tür nedensellik ışığın doğrusal yayılması ile benzerdir. (Işık
fiziği)
4. Doğaüstü doğrular, ışıktaki benzerlikleri kullanılarak açıklanabilir. (Işık teolojisi)
Bu dört ışık benzeşiminin tümüne Işık Felsefesi veya Metafiziği adı verilir. Çünkü, sözü edilen birinci
ışık benzeşimi, mistik ve metafiziktir. Bu düşünce biçiminde, asıl ışık Tanrı’dır. Algılanan ışık ise bunun
taklididir. Bütün ışıkların kaynağı, asıl ışık olan Tanrı’dır. Gerçek aydınlanma, Tanrısal Aydınlanma’dır.
Güneş, nasıl gözün tüm nesneleri görmesini sağlıyorsa, Tanrısal aydınlama da akılsal gözün, akılsal
nesneleri görmesini sağlamaktadır. Güneş ışığı tarafından aydınlatılmadığı sürece, nasıl renkli cisimler
görülmüyorsa, akılsal gözler, doğruları gerçeğin aydınlattığı ölçüde görürler. Grosseteste’nin ışıkla ilgili
metafizik düşüncesi, optiği doğa felsefesinin odağı haline getirmiştir.
Robert Grosseteste’nin ışıkla ilgili düşünceleri hangi yaklaşımlara
dayanmaktadır? Hem optik hem de doğadaki tüm varlıkları hangi dört farklı ışık
benzeşimiyle açıklamıştır?
Roger Bacon
Grosseteste’nin öğrencisi olan Roger Bacon (1220-1292), Fransisken
mezhebi keşişlerindendir. Doctor Mirabilis (Olağanüstü Bilim Adamı)
olarak nitelendirlmiş olup, Paris Üniversitesi’nde onbeş yıl kadar
bulunmuştur. Doğa araştırmalarında, doğru bilgiye ancak deney yaparak
ulaşılabileceğini savunarak, bilimsel bilginin elde edilmesinde deneysel
yöntemi ifade eden ilk bilim adamı olmuştur. Deney, dışsal ve içsel olarak
ikiye ayrılır. Dışsal deney, duyularla gerçekleştirilir ve doğadaki varlıkların
tanınmasına yöneliktir. İçsel deney ise, sezgilerle gerçekleşir ve doğa üstü
varlıkların tanınmasına yöneliktir. Elde edilen bilgiler, insanı mutlu kılar.
Deneysel bilgi, insanlara geleceği önceden bildirme ve kavrayışını
geliştirme olanağını verir. Böylece, kötülük gerçekleşmeden önlemi alınır,
bu nedenle, insan doğaya hakim olabilir.
Şekil 4.5: Roger Bacon
(Oxford Üniversitesi Müzesi)
Roger Bacon, optikle ilgilenmiş, mercekler ve aynalar, ışığın niteliği, gökkuşağı oluşumu ile ilgili
çalışmalar yapmıştır. Yansıma, kırılma ve küresel sapmanın ilkelerini ifade ederek, Güneş tutulmasını
görüntülemek amacıyla Karanlık Oda’dan yararlanmıştır (Şekil 4.6). Karanlık odanın karşısındaki
cisimden çıkan ışık ışınları, öndeki küçük delikten geçerek, karşıdaki yüzeyde, görüntü verirler. Hocası
gibi, Bacon’da, optiğin, doğa felsefesinin odağında yer aldığını kabul etmiştir. Müslüman bilim
adamlarından İbn ül Heysem’in etkisi altında kalarak optik çalışmalarını sürdürmüştür.

 
85

Şekil 4.6: Karanlık Oda (Camera Obscura) Şekil 4.7: Roger Bacon’un Görme Piramidi
Bacon’a göre, bir cisimdeki her bir noktadan bütün doğrultulara ışık ışınları yayılır ve gözün her bir
noktasına ulaşır. Cisimden çıkan ışınlar göze ulaştığına göre, ışık ışınları, tepesi göz, tabanı ise cisim
olacak şekilde bir piramit oluşturur (Şekil 4.7). Bu İbn el Heysem’in açıklamasıyla aynıdır. Burada
açıklanması gereken bir soru vardır: Cisimdeki noktalarla gözdeki noktalar arasındaki uyum nasıl
sağlanabilir? İbn el Heysem’e göre, görmeyi oluşturan ışınlar yalnızca göze dik gelenlerdir, yani
kırılmaya uğramayanlardır. Bu konuda Bacon’ın yaklaşımı ise şöyledir: Gözün herbir noktasına, cismin
tümünden gelen çıkan piramitlerin tepeleri ulaşır. Cismin herbir noktasının görüntüsü burada karışır.
Gözün bir noktasına, örneğin gözbebeğine cismin yalnız bir noktasının gönderdiği ışın dik olarak gelir,
diğer ışınlar ise aynı noktaya, farklı açılarla eğik olarak gelirler. Göz havadan yoğun bir sıvı ile dolu
olduğu için, kırılma yasasına göre, bütün eğik ışınlar, gözün korneasında kırılmaya uğrarlar ve eğik
ışınlar zayıf, dik gelenler parlaktırlar. Parlak ışınlar, zayıf ışığı gizlerler. Böylece, tabanı cisimde, tepesi
gözün korneasının merkezinde yer alan bir görme piramidi oluşur. Bu piramidin gözlemcinin gözüne
ulaşmasıyla görme olayı gerçekleşmiş olur. Sonuçta, Bacon’ın açıklaması, İbn el Heysem’i tekrarlayan ve
ona ek bir bilgi içermeyen açıklamadır.
Roger Bacon’ın İbn el Heysem ile benzeşen optikle ilgili görüşlerini
açıklayınız.
John Pecham
John Pecham’ın (1220-1292) görme ile ilgili açıklamaları İbn el Heysem’inkilere yakındır. Perspectiva
Communis (Cisimlerin Genel Görünümleri) adlı eseri, İbn el Heysem’in Kitab el Menazır adlı eserinin
uzun ve karmaşık kopyası şeklindedir. Pecham, İbn el Heysem’den yazar, ya da fizikçi olarak söz ederek
alıntılar yapmıştır. Görme teorisi, gözün anatomisi ve fizyolojisi, algı psikolojisi, kırılma ve yansıma ile
görüntü oluşumu konuları, Kitab el Menazır’ın aynısıdır.
Kitab el Menazır’a benzer şekilde, John Pecham’da eserini Görme, Yansıma ve Kırılma başlıklı üç
bölümden oluşturmuştur. Görme adlı bölümde şu satırlara yer verilmiştir:
• Işık ve renk gözü etkiler.
• Işıklı nesneden gelen ışınlar bir piramit oluştururlar.
• Işıklı cismin her bir noktası, ortamı yarı-küresel olarak aydınlatır.
• Bir cismin yaydığı ışınlar, ortamı birbirine karışmaksızın aydınlatırlar.
• Gözün üzerine düşen kuvvetli ışıklar, ortamdaki görsel nesneleri gizlerler.

 
86
• Güçlü ışık, zayıf ışıkta görünmeyen pek çok görsel nesneyi görünür hale getirir.
• Cisimlerin renkleri, üzerlerine düşen farklı ışıklara göre değişik görünür.
• Görme, göz üzerine dik olarak düşen yayılım çizgileri aracılığıyla oluşur.
• Hiçbir şey ışıksız görünmez.
Witelo
XIII.yüzyıldaki optik alanında çalışmalar yapan diğer önemli bir bilim adamı da Witelo (123-1280) dur.
Witelo’ya gore, görme, gözden çıkan ışık ışınları vasıtasıyla gerçekleşmez. Göz ve ışık ışınlarına dayalı
teoriyi savunmayan tek bilim adamı Witelo’dur.
İbn el Heysem, Helenistik Dönem bilim adamlarından Heron’un ileri sürdüğü Göz- Işık Işını teorisini
kabul etmeyerek, Cisim-Işık Işını teorisinin geçerliliğini kanıtlamıştır. John Pecham ve Roger Bacon ışık
kaynağı ve görmeyi sağlayan ışınlar konusunda İbn el Heysem’den farklı düşünerek, ışınların gözden
çıktığını savunmuşlardır. Bu açıdan, Witelo, ışınların gözden çıkmadığını savunması bakımından,
çağdaşlarına gore ileri bir adım atmıştır.
XIII. yüzyıl optik bilimi açısından Hıristiyan Dünyası’nda bir sentez dönemi olmuştur. John Pecham
ve Roger Bacon, çalışmalarında, Antik Yunan, İslam ve Hıristiyan geleneklerini birleştirmek suretiyle,
optik bilimine yeni bir yaklaşım getirmişlerdir. Bunlar arasında, en başarılı olan Roger Bacon’dur.
Hareketle İlgili Çalışmalar
Hristiyan Dünyası’nda yapılan çalışmalar yalnızca optik alanında dğildir. Bunların yanısıra hareket
konusuyla ilgili çalışmalar yapan bilim adamları da vardır. Müslüman bilim adamı İbn Bacce’nin (1095-
1138) hareketle ilgili Aristotelesçi hareket teorisine yaptığı katkıları vardır. Bacce’ye gore, kuvvet yoksa,
hareket yoktur, fakat, boşlukta da olsa, hareketin sona ermesi için zaman geçecektir. Bu görüşler
Hıristiyan bilim adamlarını etkilemiştir. Bu bilim adamlarından biri Thomas Aquinas (1225-1274)’tır.
Ona gore, boşlukta da hareket vardır, çünkü hareket edilen ortam, kısımlardan oluşur ve hareket eden
cisim, bu kısımların hepsinde aynı anda bulunamaz. Boşluk, hareket için ideal bir ortamdır. Gök
cisimlerinin hareketi bu nedenle idealdir.
Bacce’nin düşüncelerini paylaşan bilim adamlarından biri de Peter Olivi (1248-1298)’dir. Olivi’ye
göre, boşlukta hareket edilebilir ve hareket eden cismin hız değişimleri, uygulanan kuvvetin büyüklüğüne
bağlıdır. Ortamın geometrik özellikleri, hareketi etkiler. Kuvvet ve hız, ikincil olarak hareketi
etkileyebilir. Ortamın geometrik özelliği kalkarsa, hareket de yok olur. O halde, kuvvet olmadan da
hareket olabilir. Bu bugünkü hareket anlayışıyla örtüşmektedir. Atış hareketleri de bir başka tartışma
konusu oluşturmuştur. Ockhamlı William (1300-1349)’a gore, hareket ettirilebilir bir cismin onu
fırlatandan ayrıldıktan sonra oluşan atış hareketinde, hareket eden cisim, hareket ettirilmiş olduğundan
mutlak veya göreli bir gücün olmayacağını, bu nedenle, hareket edenle hareket ettirenin mutlak olarak
birbirinden ayırd edilemeyeceğini iddia etmiştir.
Bu konuda çalışan bir diğer bilim adamı da Jean Buridan’dır. Ona göre, fırlatılan cismin kütlesi ve
hızı, cisme uygulanan kuvvetle orantılıdır. Bu kuvvet yarı kalıcı bir özelliktir. Cisim harekete başlayınca,
karşı kuvvet yani direnç kuvveti engelleyinceye kadar, hareket devam edecektir.
Hareketle ilgili en önemli çalışmaları yapanlar ise Oxford Üniversitesi Merton Koleji’nde çalışan dört
matematikçidir: Thomas Bradwardine (1290-1349), Richard Swineshead (1328-1354), John Dumbleton
(1310-1354), William Heytesbury (1313-1372). Bu grup, değişme ile hareket arasındaki ilişkiyi
irdelemiştirler. Hareket de bir nitelik olarak kabul edilmiştir, hareketin de bir şiddeti vardır. Bu şiddetin
hız olduğuna karar vererek, hızın nasıl değişeceğini irdeleyerek, hareketin ivmeli hareket olmasına karar
vermişlerdir. Yani ivme kavramını keşfetmişlerdir. Hareket türlerini belirleyerek, ivmeli harekette alınan
yola ilişkin bir teorem ortaya atmışlardır. Belli bir süre devam eden ivmeli harekette alınan yol, ortalama
hızla aynı sürede yapılan düzgün doğrusal harekette alınan yola eşittir. Bu teoremin doğruluğu sonraki
yüzyıllarda ispatlanmıştır. Hareketler arası fark, hareketin nedeni ile ilgili teori, hareket bilimi, ivme

 
87
kavramının tam ifadesi, sabit ivmeli hareketin anlaşılmasıyla ilgili ortalama hız teoremi, bu çalışma grubu
tarafından geliştirilmiştir. Her niteliğin iki boyutu olduğunu öneriyorlar: (i) niteliğin şiddeti, (ii) toplam
niceliği. Örneğin ağırlık bir nitelik olarak alınırsa, şiddeti, özgül ağırlık, toplam niceliği ise, tartıldığında
bulunan ağırlığıdır. Bu bilim adamlarına göre, nitelik olarak hareket alınırsa, şiddeti hız, niceliği ise,
alınan toplam yoldur. Hareket eden nesnenin anlık hızı vardır. Anlık hızı, ölçmek için, çok kısa bir t
zaman aralığında s yolu alınırsa anlık hız v= (s/t) dan bulunuyordu. Bu anlayıştan dolayı, anlık hız,
hareketin belli bir andaki şiddeti kabul edilmiştir.
Diğer taraftan, ivme hareketin şiddetindeki zamansal değişmedir. Bu değişme düzgün oluyorsa, yani
ivme sabit ise, harekete düzgün ivmeli hareket adı verilecektir. Bu çalışma grubu, düzgün ivmeli harekete
ait yol ifadesini iki ayrı yöntemle geliştirmiştir: Tek sayılar yasası ve Ortalama hız teoremi. Tek sayılar
yasasına göre, düzgün ivmeli hareket eden cismin aldığı yollar tek sayılar şeklindedir: yani 1, 3, 5, 7, 9,
11, 13….olacaktır. Toplam yolun ise, 1, 4, 9, 16, 25, 36, 49, 64,….. olduğu görülecektir. Yol ile zaman
arasında ilişki hemen çıkartılabilir. Yol zamanla orantılıdır. Ortalama hız teoremi’ne göre, düzgün
hızlanan bir cismin aldığı yol, ortalama hızla birim zamanda alacağı yola eşittir. Başlangıçta hızı sıfır olan
cismin harekete geçip ulaştığı son hızı ikiye bölersek ortalama hızı bulmuş oluyoruz.
Aristoteles’in hareket düşüncesiyle ilgili tartışmalar Ortaçağ’da büyük bir bilgi birikimine neden
olmuştur. Aristoteles’in genel formülü olan, hız (v), kuvvet (F) ve direnç (R) arasındaki dinamik ilişkiyi
veren v=(F/R) formülüne göre, üç temel konu tartışılmaya devam etmiştir:
i. v ile F arasındaki ilişki dirençli mi yoksa ideal ortamda mı tamamen doğrudur?
ii. Serbest düşme yapan yani doğal hareket yapan cisimlerin ivmesi ne olacaktır?
iii. Dinamik yasasıyla hareket nasıl açıklanabilir?
(iii) deki soruda değinilen v=(F/R) dinamik yasasında, Aristoteles’e göre, F kuvveti, R direncinden az
veya eşitse, hareket olmayacaktır. Oysa, bu iki halde de sıfırdan farklı pozitif bir sayı elde ediliyor yani
hareket var. Örneğin, F=R durumunda v=1 elde ediliyor. F=2 ve R=4 için v=0.5 bulunuyor. Yani her iki
durumda da Aristoteles’in düşüncesi doğrulanmıyor. Thomas Bradwardine (1290-1349), bu eleştirlere
yanıt vermeye çalışıyor. Boşlukta hareketin olmayacağını, Aristoteles’in formülünün yanlış olmadığını,
v= (F/R) nin dışındaki formüllerin yanlış olduğunu ifade ediyor. Hareket formülünde mutlaka bir oran
olmalıdır. Örneğin direnç sıfır olduğunda hız sonsuz oluyor. Yani Aristoteles haklıdır. Hızla kuvvet
arasında doğru, hızla direnç arasında ters orantı olmalıdır. Sorun F=R ve RF olduğunda yazılacak
formülün pozitif bir değer vermesidir. Amaç 0 ile 1 arasında değer vermeyi engelleyecek bir formül elde
etmek. Bradwardine bunun için iki hareket biçiminden yararlanıyor: Birinci hareket: Fı= 8 ve Rı= 4;
İkinci hareket: F2=8 ve R= 1 olsun. Bu verilere göre vı= 2 ve v2= 8 bulunuyor. (vı/v2)= (1/4) dir. Yani
ikinci hareketin hızı, birinci hareketimn hızının dört katıdır. İki hareketin hızları arasındaki oran gerçekte
3 kattır. O halde bu ilişki logaritmik olmalıdır.
Bradwardine, hareket için yeni bir formül geliştiriyor. Hız aritmetik olarak, (F/R) oranı ise geometrik
olarak artmalıdır. Buna göre formül v=log (F/R) şeklini alıyor. Bu durumda Aristoteles’e yapılan
eleştiriler haksız duruma düşüyor. F=R ise v=log(1)=0; R=0 ise v=log (0)= oluyor. F R oluyorsa
v=log(x)= negatif oluyor. Eğer x sıfırdan büyük, birden küçükse (0x1) negatif bir sayı çıkıyor. Bu da
Aristoteles’in düşüncesinin doğru olduğunu gösteriyor.
Bu açıklamalar, Galileo için gereken bilimsel alt yapının hazırlandığını, yani ilgili temel kavramlar ve
teoremlerin oluşturulduğunu bize gösteriyor. Yine de hareketlerle ilgili problemlerin çözümü tam olarak
yapılabilir durumda değildir. Bunun için Galile ve Newton’un çalışmalarının beklenmesi yani
XVI.Yüzyılı beklemek gerekiyor.
Aristoteles’in dinamikteki, hız, kuvvet, direnç arasındaki ilişkiyi
tanımlayan bağıntısında, tartışılmaya devam eden üç temel sorun nedir?

 
88
ORTA ÇAĞDA İSLAM DÜNYASI’NDA YAŞANAN GELİŞMELER
İslam dininin doğuşuyla, tarihin en parlak dönemlerinden biri başlamıştır. Komşu ülkelerin
fethedilmesiyle başlayan Arapların dünya coğrafyasındaki yayılmaları, sonraki yüzyıllarda bilim ve
teknolojide de etkisini göstermiştir. VIII. ile XII. Yüzyıllar arasındaki dörtyüz yıllık dönemde, bilim ve
teknolojide yaşanan parlak zaman, Atlas Okyanusu kıyılarından Kuzey Hindistan ve Orta Asya’ya kadar
olan bölgede kurulan imparatorluk topraklarında yaşanmıştır. Bu parlak dönem onbirinci yüzyıldan
itibaren kaybolmaya başlar, gerileme ve yönetim bozuklukları büyük bir çöküşle sona erer. İslamiyetin bu
kadar geniş topraklara yayılmasında diğer din ve inançlara gösterilen hoşgörü rol oynamıştır. Ezilmiş bir
çok halk, Müslümanlar’a kurtarıcı olarak bakmıştır. Araplar, aslında koyu dindar değillerdi ve askerliğe
yatkın yaradılışta değillerdi. Başka ülkeleri fethetmelerinin altındaki neden, İslamiyet’i yayma
düşüncesiydi. Bu arada Yunan ve Roma uygarlıklarının kalıntılarıyla da yüzyüze geldiler. Bu durum
onlara büyük bir öğrenme isteği kazandırdı. Kendilerine sığınan bilim adamları ve düşünürlerden
sağladıkları Antik Yunan Dönemi eserlerini hızla Arapça’ya çevirme seferberliğine giriştiler. Bugünki
İran toprakları içinde yer alan Cundişapur’da yaşayan Hıristiyanlığın bir kolu olan Nasturiler, klasikleri
çevirmede büyük pay sahibi oldular. Bu döneme damgasını vuran düşünceyi Biruni’nin sözcükleriyle
özetleyelim. “ Ben her kişinin kendi çalışmasında yapması gerekeni yaptım: Öncellerinin başarılarını
minnettarlıkla karşılamak, onların yanlışlarını ürkmeden düzeltmek, kendisine gerçek olarak görüneni
gelecek kuşağa ve sonrakilere emanet etmek.”
Araplar Suriye’yi ele geçirdiklerinde oradaki Nasturilerin Aristoteles’in eserlerini okumakta oldularını
gördüler ve Yunan düşüncesiyle sağladıkları ilk temas böyle gelişti. Sekizinci yüzyılın sonlarına doğru,
halife Harun el-Reşit, Aristoteles, Hipokrat ve Galen gibi ünlü hekimlerin eserlerini Arapça’ya çevirtti.
Euclides’in Elementler’i, Batlamyus’un Almagest’i, Coğrafya’sı, Optik’i, Apollonius’un Koni Kesitleri,
Platon’un Devlet ve Yasalar’ı, Aristoteles’in Organon’u, Oluş ve Bozuluş’u, Galenos’un Organların
Yararları, İlaçların Birleşimi ve Ruh Hastalıkları gibi kitaplar Arapça’ya öncelikle çevrilmişti. Sonraki
halifelerden el Mamun Bizans ve Hindistan’a kültür elçileri yollyarak, oralardaki kültür eserlerini
toplamaya koyuldu. Bu gelişmeler Dünya Bilim ve Düşünce Tarihi’nde önemli bir yer tutar. Bu dönemi
üç evreye bölerek incelemek yerinde olacaktır.
Birinci evrede, bilgiyi elde etme, bilim nerede ise gidip alma çabası hakimdi ve amaç, bilgiyi üreten,
ister Yunan, ister Hint, ister Farisi olsun onu elde etmek ve Arapça’ya çevirmekti. İkinci evre ise, bilgiyi
sistemleştirme süreci olup, amaç, bilgiyi üreterek, kullanılabilir hale dönüştürmek ve topluma
yöneltmekti. Bu evrede, bilim takdir ve teşvik edilme ayrıcalığını kazanmıştı. Hem entellektüeller, hem
yönetenler, bilginin ışığıyla sorunların çözülebileceği yaklaşımı içindeydiler.Beyt ül Hikme (Bilgelik Evi)
bu sürecin kurumudur. Son evre ise, özgün bilgi üretme sürecidir. Harezmi (780-850), Farabi (870-950),
İbn ül Heysem (965-1039), İbn Sina (980-1037) gibi bilim adamı ve düşünürlerin zirvede olduğu bir evre
yaşanmıştır. Araştırma, kuralları, yöntemi, kavramları olan bir niteliğe kavuşmuştur. Yani bu dönem,
İslam Bilim Tarihi açısından altın çağdır. Bu dönem içerisinde üretilen bilgiler yüzyıllar sonra, V. ve XI.
Yüzyıllar arasında karanlık çağın yaşandığı Batı Dünyası tarafından çeviri yapılarak tanınabilmiştir.
Bu dönem içindeki en parlak çalışmalar, matematik, tıp, fizik, kimya ve astronomi alanlarında
gerçekleştirilmiştir. Şimdi bu alanlardaki gelişmeleri ayrıntılı şekilde ele alalım.
ORTA ÇAĞ İSLAM DÜNYASI’NDAKİ BİLİMSEL KURUMLAR
İslam Dünyası’ndaki bilimsel gelişmelerin yaşandığı üç önemli kurum, Beytü’l Hikme (Bilgelik Evi),
gözlemevleri ve hastahanelerdir.
Beyt’ül Hikme veya Bilgelik Evi bir araştırma ve eğitim kurumu olup, Abbasi halifesi el Mamun
tarafından Cundişapur’daki Akademi örnek alınarak kurulmuştur. Sasani Hükümdarı I.Şapur’un kurduğu
Cundişapur, Roma İmparatoru Valerianus döneminde esir edilen Suriye’deki sanatçılar ve bilim
adamlarının yanı sıra, Bizans’tan kaçan Nasturi düşünürler ve hekimlerin yerleştirildiği bir kentti. Kısa
sürede Cundişapur, İran’ın önemli bir kültür merkezi olmuş ve özellikle Nasturiler’in kurduğu Tıp Okulu,
Antik Yunan bilim ve felsefesinin yayılması ve korunmasında önemli bir rol oynamıştır.

 
89
Cundişapur, Hazreti Ömer dönemindeMüslümanlar tarafından ele geçirilmiş ve sonra özellikle Yunan
tıbbına ait eserlerin Yunanca’dan Arapça’ya çevrilmesinde etkili olmuştur. Bilgelik Evi’nin en önemli
görevi, dönemin ünlü astronom, matematikçi ve hekimlerini biraraya getirmek ve bilimin çeşitli
alanlarındaki belli başlı yapıtları çeşitli dillerden ve özellikle Yunanca’dan Arapça’ya çevirmekti. Zengin
bir kütüphanesi bulunan Bilgelik Evi’nin müdürlüğünü dönemin önemli bilim adamları yapmıştı. Fadl İbn
Nevbant ve el Harezmi bunlara örnek gösterilebilir.
İlk gözlemevleri, Orta Çağ İslam Dünyası’nda kurulmuştur. İskenderiye’de daha önce kurulan bir
gözlem evinin bulunduğu rivayet edilse de bu gözlemevi, sistemli olarak gözlemler yapmak amaçlı bir
kurum değildir. Ayrıca şahıslara ait ve gezici gözlemevleri de vardı. Bu gözlemevlerinde sürekli ve
sistemli olarak günlük gözlemler yapılmaktaydı. Gözlemevlerinin kurulmasındaki en önemli neden,
güvenilir gözlemler için gereken aletlerin boyutlarının büyük olmasıydı. Büyük boyutlu aletlerle yapılan
gözlemler sonucunda, toplanan gözlem verileri, zic adı verilen çizelgelerde toplanarak, ibadet vakitlerinin
belirlenmesi ve takvim hazırlanması gibi günlük ihtiyaçlarla ilgili işlemler, bu çizelgeler aracılığıyla
yapılmıştı.
İslam Dünyası’ndaki ilk hastahane, Emeviler Dönemi’nde Şam’da kurulmuştur. Bir gün Horasan’a
giden Kuteybe İbn Müslim, Belh’de bir Budist rahip olan Bernek isimli bir hekimle karşılaşmış ve Emevi
Halifeleri’nin tedavisi için Şam’a getirtmiş ve sonra kardeşi Abdülmelik, hekimin sanatından etkilenerek,
başkent Şam’da bir hastahane kurmuştur. Bu hastahanede Hint tıbbının etkili olduğu söylenmektedir.
İkinci hastahane Kahire’de, üçüncü ise Abbasi halifesi Mansur zamanında Bağdat’ta kuruldu.
Hastahanelerin sayısı giderek artmış ve bunlara ek olarak, uzmanlık dalları ayrılmış ve bugünkü anlamda
poliklinikler açılmıştır.
XIII., XIV., XV. Yüzyıllarda, İtalya ve Fransa’da kurulan hastahanelerle karşılaştırıldıklarında, aynı
zamanda eğitim verilen bu hastahanelerin daha örgütlü ve düzenli oldukları görülmüştür. Hastalıklar için
farklı koğuşlar oluşturulması, temizliğe dikkat edilmesi, tedavi hizmetlerinin toplumun bütün kesimlerine
yaygınlaştırılması ve vakıflarca desteklenmesi, bu kurumları Avrupa’daki benzerlerine göre üstün
kılmıştır.
ORTA ÇAĞ İSLAM DÜNYASI’NDAKİ MATEMATİK
ÇALIŞMALARI
IX. yüzyılda Yunanca’dan Arapça’ya yapılan çeviriler arasında, Euclides’in Elementler ve Batlamyus’un
Almagest adlı eserleri bulunmaktaydı. Bunun yanı sıra, Arapların Hintliler’den esinlendikleri sayı sistemi,
sıfırın bir rakamla gösterilmesyle tamamlanmıştı. Avrupa’da Roma rakamları gibi kullanışsız sayı sistemi
yerine geçen bu sistem, Arap rakamları diye anılmaktadır. Araplar’ın geliştirdiği sayı sisteminin Avrupa
ülkelerine geçmesinin sağlanmasında, halife el Mamun’un kütüphane müdürü el Harezmi’nin cebirle
ilgili yazdığı bugün bile Dünya çapında tanınan kitap önemli rol oynamıştır. Bunların yanı sıra birçok
matematikçinin geometri, cebir ve trigonometri alanlarında çalışmalar yaptığı bulunmuıştur. Şimdi bu
bilim adamlarından bazılarını ele alacağız.
Abdülhamit İbn Türk
Abdülhamit İbn Türk (830-910), dokuzuncu yüzyılda yaşamış, sayılar teorisi ve cebir alanında çalışmalar
yapmış bir Türk Müslüman matematikçidir. Onun geçmişi ile ilgili çok az bilgi günümüze ulaşmıştır.
Meşhur matematikçi Harezmi’nin çağdaşıdır. Eserlerinden bazıları aşağıdaki
gibidir:
• Kitab el jame Fi’l Hesap (Kapsamlı Hesap Kitabı) altı kitaptan oluşan bir
eserdir, fakat günümüze ulaşmamıştır.
• Kitap el Muamelat (İşlemler Kitabı) kayıp olan eserlerinden birisidir.
• Nawader al Hesab wa Kawas al a’dad (Hesaplama ve Sayıların Özellikleri ve Çeşitleri Kitabı) kayıp olan eserlerindendir.
• Kitab al Jabr wa’l Moqabala (Katışık Denklemlerde Mantıksal Zorunluluklar) Şekil 4.8: Abdülhamit
İbn Türk

 
90
Bu son kitabı, Harezmi’den önce yazmıştır. Bu kitapta, bir denklemin özel hallerini, bilinmeyenlerle,
terimleri katsayıları arasındaki ilişkileri ve ikinci derece denklemlerin çözümü incelemiştir. Ayrıca kitapta
geometrik çözümler sunulmuştur. Bu çözümler üç katışık denklem tipi olduğu kadar cx2
=bx şeklindeki
denklemler için de geçerlidir. Harezmi’nin yazdığı denklem çözümleri daha uygulamaya dönük iken,
Abdulhamit İbn Türk, daha kuramsal kitapları kaleme almıştır.

Sabit İbn Kurra
Sabit İbn Kurra (826-901), Harran’da doğmuş olan döneminin önde gelen
matematikçi ve astronomlarındandır. Yunanca ve Süryanice biliyordu ve
Apolonnius, Archimedes, Euclides ve Batlamyus gibi bir çok Yunan bilim
adamlarının eserlerini Arapça’ya çevirmiştir. Batlamyus’un Almagest
isimli eseri hakkında yaptığı yorumda, Sinüs Teoremi’nin tanımını vererek
astronomiye uygulanması üzerinde durmuştur. Biri diğerinin çarpanlarının
toplamına eşit olan sayılar yani dost sayılar üzerine yaptığı incelemeler,
Pisagorcular’ın sayılar teorisi çalışmalarından haberdar olduğunu
göstermektedir. Bunun yanı sıra cebirin geometriye uygulnması ile ilgili
çalışmalar da yapmıştır.
x² + bx = c, x² = bx + c ve x² + c = bx türündeki denklemleri için
Harezmi’nin verdiği çözümlerin kanıtlarını Euclides’in Elementler
kitabındaki bilgileri kullanarak yapmıştır. Böylece, Harezmi’nin geometrik
çözümleri ile Euclides’in teoremleri arasındaki ilişkileri kurmuştur. Bunun yanı sıra, Çinliler’den sonra
sihirli kareleri incelyen ilk matematikçidir. Bir açının üçe bölünmesi ve Pisagor teoreminin genel ispatı
gibi çalışmalar da yapmıştır.
Platon, Melon adlı ünlü diyaloğunda, Socrates, bilginin doğuştan kaynaklandığını kanıtlamak için, bir
köleye, dik kenarları eşit olan yani eşkenar dik üçgende, dik kenarlarının karelerinin toplamının
hipotenüsün karesine eşit olduğunu buldurmuştu. Buna göre, ABCD karesinde köşegenleri çizilirse,
birbirine eşit dört dik üçgen elde edilir. Bu karenin köşelerini orta nokta kabul eden ve köşegenlere
paralel olan kenarlara sahip EFGH karesini ABCD karesinin dışına çizelim. EFGH karesi, ABCD
karesinin iki katı alana sahip olur. ABCD karesinde dört eşkenar dik üçgenin bulunduğu, EFGH
karesinde ise yine aynı alana sahip sekiz eşkenar üçgen bulunduğu görülecektir. Buradan 2 (ABCD) =
(EFGH) sonucuna ulaşılacağını görebiliriz. Ayrıca bu kareleri tanımladığımız gibi çizecek olursak, dik
kenar uzunluğuna sahip karelerin alanlarından yararlanmak suretiyle, dik kenarlarının kareleri toplamının
hipotenüsün karesine eşit olacağını görebilirsek, Pisagor teoremini de ispatlamış oluruz.
Kereci
Kereci, X.yüzyıl sonları ile XI. Yüzyıl başları arasında Bağdat’ta yaşamış ünlü matematikçilerden
birisidir.Cebir ve geometrinin yanı sıratenik konularda da yazılmış eserleri vardır. Belirli ve belirsiz
denklemler, üslü çokluklar, aritmetik işlemlerin cebirsel terimlere uygulanması ve polinomlar üzerine
çalışmaları vardır. Belirsiz denklemlere bir örnek inceleyelim:
x³ + y³ = z² ve m ve n pozitif ve rasyonel sayılar olmak koşuluyla,
y = mx ve z = nx olsun. Bu durumda,
x³ + m³x³ = n² x²; x³(l + m³) = n²x²
olacaktır. Bu denklemden x bilinmeyeni
x = n² / (1 + m³) olarak bulunur.
Kereci, ikinci derece denklemlerin çözümünde, diğer İslam Dönemi matematikçilerinin çözüm
yöntemlerini uygulamıştır. Bazı araştırmacılar ise, onun, cebiri geometrinin hegamonyasından çıkarmak
eğiliminde olduğunu söylerler. Bunun yanı sıra, üçüncü derece denlemlerin de çözümlerini incelemiştir.
Şekil 4.9: Sabit İbn Kurra

 
91
Ömer Hayyam
Ömer hayyam (1048-1131) Horasan eyaletinin Nişabur kentinde doğdu ve eğitimini burada sürdürdü.
Yaşamının büyük bir kısmını Nişabur’da geçirmesinin yanısıra Semerkand, Buhara, Belh ve İsfahan gibi
önde gelen bilim merkezlerinde yaşadı. Astronomi, fizik, matematik, cebir ve
tıp alanında çalışmalar yaptı. Risale-i Cebr isimli eserinin 1851’de batı
dillerine çevrilmesiyle, dünya çapında tanınan bir matematikçi kimliğine
kavuşmuş oldu. Rubaiyat of Omar Khayyam isimli rubailer kitabının çevirisi
yapılınca şair kimliği ile de tanındı. Euclides’in postülalarının incelenmesi,
özgül ağırlığın doğru şekilde belirlenmesi konularında da çalışmalar
yapmıştır. Ayrıca, üçüncü dereceden denklemlerin çözümünde geometrik
yaklaşım ile ilgili analitik geometri ile ilgili çalışması Descartes dönemine
kadar matematikçiler tarafından kabul edilmiş bir çalışmadır. Sayılar teorisi,
Euclides’in beşinci postülası ve cebir konusunda özellikle yoğunlaşmıştır.

Euclides dışı geometrilerin kurulmasına öncülük eden Risale fi Şerhi Ma
Eşkale min Müsaderat Kitab Oklides (Euclides’in Kitabının Problemli Postülaları Üzerine Yorum) adlı
eseri vardır. Bu alanda geliştirmiş olduğu teorem, parabolik, eliptik, hiperbolik geometrilerin başlangıç
bilgilerini vermektedir.
Risale fil Berahin ala Mesaili’l Cebr ve’l Mukabele (Cebir Sorunlarına İlişkin kanıtlar) adlı
eserindedenklemlerin birden çok sayıda kökü olabileceğini göstermiş ve bunları köklerin sayılarına göre
sınıflandırmıştır. Buna göre, üçüncü derece denklemler, iki terimli, üç terimli, dört terimli olmak üzere üç
türlüdür. İki terimli üçüncü derece denlem bir tanedir: x3
=d, Üç terimli üçüncü derece denklemler altı
tanedir: x3
+ cx = d; x3
+d= cx; x3
= cx + d; x3
+bx = d; x3
+ d = bx2
;
x3
= bx2
+ d.
Dört terimli üçüncü derece denklemler yedi tanedir: x3
+ bx2
+ cx = d; x3
+ bx2
+d = cx; x3
+ cx + d =
bx2
; x3
= bx2
+cx +d; x3
+bx2
= cx + d; x3
+cx = bx2
+d; x3
+d = bx2 +d.
Bu şekilde üçüncü derece denklemlerin çözülemeyeceğine
inandığından bunların çözümünü koni kesitleri yardımıyla bulma
yöntemini kullanmıştır.
Ömer Hayyam, n bir pozitif tam sayı olmak üzere (a+b)n
ifadesinin
açılımına ait terimlerin katsayılarını veren Batı ülkelerinde Pascal
üçgeni olarak isimlendirilen yöntemi Pascal’dan yüzlerce yıl önce
bulmuştu. Bu nedenle Bilim tarihçileri Pascal Üçgeni yerine Hayyam
Üçgeni ismini kullanmaktadırlar (Şekil 4.11). Bu üçgenin kullanımına
ait bir örnek olarak (a+b)3
= a3
+3a2
b+3ab2
+b3 açılımındaki terimlerin
katsayılarının dördüncü satır katsayıları olduğu görülebilir. Üçgenin
tepe noktası ve onun alt satırına bir eşkenar üçgen köşeleri
şeklindeki gibi 1 sayılarını yerleştirdikten sonra dördüncü satıra
önce en sola 1, sonra üçüncü satırdaki sağdaki 1 ve 2nin toplamını
3, 2 ile 1 in toplamı 3, en son olarak sağdaki noktaya 1 yazarız. Diğer satırlardaki katsayılarda aynı
teknikle yazılabilir. Bu şekilde oluşturulan Hayyam üçgeni (a+b) nin diğer üslerinin açılımını bulmada
yararlı olmaktadır.
1074 yılında, Selçuklu Sultanı Celalettin Melikşah (1054-1092) ile baş veziri Nizam ül Mülk
tarafından İsfahan’da kurulan Melikşah Gözlem evine müdür olarak atanmış ve devletin gelirlerinin
düzenli biçimde toplanması ve yılın belirli dönemlerinde yapılması gereken devlet işlerinin
programlanması bakımından doğru bir güneş takvimi hazırlanması için görevlendirilmiştir.
Hayyam üçgeni yardımıyla (a+b)5 nin katsayılarını bularak açılımını
yapınız.
Şekil 4.11: Batı Dünyasında Pascal
Üçgeni Olarak Bilinen Hayyam Üçgeni
Şekil 4.10: Ömer Hayyam

 
92
ORTA ÇAĞ İSLAM DÜNYASI’NDAKİ ASTRONOMİ
ÇALIŞMALARI
İslamiyet çok geniş bir bir coğrafyaya yayılınca, merkezden çok uzakta yaşayan büyük bir Müslüman
insanlar topluluğu oluştu. Dini görevlerini yerine getirmeleri için bu insanların, astronomi bilgisine gerek
vardı. XIII.yüzyılda, ünlü gezgin İbn Batuta, Orta Asya’dan gelen bir Türk’ün ülkesinde, altı ay gece, altı
ay gündüz olduğunu Gazne’li Mahmut’a açıkladığında, hükümdarın kendisine çok kızdığını, hatta dini
karıştırdığını, bundan ötürü kendisini cezalandıracağını söyler. Bu sırada yanlarına gelen ünlü bilim
adamı Biruni olayı doğrulayınca, hükümdar Orta Asya’dan gelen Türk’e inanmış ve tutumunu
değiştirmiştir. Bu konuşmadan sonra, gerekli açıklamaların ardından, mikad denen yeni bir astronomi dalı
doğmuştur. Bu dalda çalışmaları yürütenlere ise, muvakkit adı verilmiştir.İslam Dünyası’nın takvimi,
Ay’ın periyodik hareketleri ile belirlenirdi. Ayın periyodik hareketi,Ay’ın yörüngesi ile tutulma
düzleminin kesiştiği noktalar arasındadır. Ay’ın dolanımı 29.5 gün sürmektedir. O halde, bir Ay yılı,
29.5x 12= 324 gün eder. Güneş yılı ise 29.5×12= 354 gün sürer. Güneş yılı ve Ay yılı arasında, 365-354=
11 gün farkı vardır. Dinsel günler için Ay takvimi kullanılsa bile, örneğin tarım çalışmaları için Güneş
yılı elverişilidir. Çünkü örneğin hasat zamanı ay takviminde, her yıl 11 gün geriye doğru gittiği için, hasat
zamanını yanlış bir zaman olarak bildiriyordu. Benzer durum namaz vakitleri için de söz konusuydu.
Örneğin Ankara ile Erzurum arasında 12o
boylam farkından dolayı (güneş 1o
lik dönüşü 4 dakikada
yaptığına göre) 48 dakikalık fark vardır. Yani Erzurum’da güneş Ankara’ya göre 48 dakika erken
doğmaktadır. Bu durum daha geniş bir coğrafyada daha ciddi problemlere yol açmaktadır. Buna benzer
dinsel problemlerin çözümlenebilmesi için iyi bir astronomi bilgisi gerekmekteydi. Bu nedenle, İslam
dünyasında astronomi çalışmalarına önem verildi ve muvakkitlerin Ay ve Güneş’in periyodik
hareketleriyle ilgili bilgilere ihtiyaç duymaları da bu önemi arttırdı.
Gözlemevlerinin kurulmasının ana nedenleri, gökteki cisimlerin hareketleriyle ilgili zic (çizelge)
hazırlama ve bilgilenme isteği idi. Gözlemlerde kullanılan büyük boyutlu araçlar nedeniyle, gözlemevleri
çevreyi rahatça gören tepelere kurularak, gezgin düzenden yerleşik düzene geçilmiştir. Bilim tarihinde ilk
gözlemevleri olan Bağdat’taki Şemmasiye, Şam’daki Kasiyun gözlemevleri, (813-833) yılları arasında
hüküm süren Abbasi halifesi Memun tarafından kurulmuştur. Matematikçi ve astronom olan
Harezmi’ninde katıldığı, Yahya İbn Ebu Mansur tarafından 828 yılında iki dönence gözlemi yapılmıştır.
Daha sonra, (1072-1092) arasında hüküm süren Selçuklu hükümdarı Melikşah tarafından (Ömer
Hayyam’ında çalıştığı) İsfahan’da, Hülagü Han (1217-1265) tarafından (Nasiruddin-i Tusi’nin de
çalıştığı) Meraga’da, (1295-1304) arasında hüküm süren Gazan Han tarafından (Uluğ Bey’in çalıştığı)
Tebriz’de gözlemevleri yaptırılmıştır. Şimdi bu dönemin önemli astronomları hakkında bilgi edinelim.
Fergani
Memun döneminin önemli astronomu olan Fergani, astronomi üzerine
kapsamlı eser yazan ilk bilim adamıdır. 833 yılında yazılan Astronomi
Esasları isimli eserinde, evrenin ve gezegenlerin büyüklükleri,
gezegenlerin ve sabit yıldızların uzaklıkları, çapları konusundaki bilgileri
içermektedir. Bu bilgiler, kendinden sonraki Müslüman astronomlar
tarafından da doğrulanmıştır. Bu eser, onikinci yüzyıldan onbeşinci
yüzyıla kadar olan dönemde bir çok kez Latince’ye çevrilerek, Avrupa’da
astronominin gelişiminde etkili olmuştur. Ünlü İtalyan şair Dante
Alighieri (1261-1321), Fergani’den çok etkilenmiş ve dört kitaptan oluşan
felsefe, siyaset ve ahlakla ilgili Convivio isimli eserinin ikinci kitabını
astronomiye ayırmıştır. Dante, Convivio’daki Batlamyus’un evren
modelini ve Divina Commedia (İlahi komedya)’da yer alan evren
görüşünü Fergani’den almıştır.
Şekil 4.12: Fergani

 
93
Battani
Battani (858-929) Urfa’nın ilçesi olan Harran’da doğmuş ünlü astronom ve matematikçidir. Yıldızlara
tapan Sabi dinine inandığı söylentisine karşın ele geçirilen künyesinde, Müslüman olduğu yazılıdır.
Astronomi’deki en büyük başarısı, Güneş yılını 365 gün 5 saat 46 dakika ve 24 saniye olarak ölçmesidir.
Battani’nin bugüne ulaşan tek kitabı olan, Zic-i Sabi adlı kitabında, 877-929 yılları arasında yapmış
olduğu gözlem sonuçlarını vermiştir. Bu eserin içeriğinden, Hint astronomisi
ve Batlamyus’un görüşlerini benimsediği görülmektedir. Modern bilim
dünyası Battani’nin bilime olan katkılarından dolayı saygı göstererek, Ay’daki
bir bölgeye Batı dillerinde geçen adı olan Albategnius adını vermiştir.
Battani, eserinde, Batlamyus’un bazı yanlışlarını düzeltmiş, Güneş ve Ay
tablolarına yer vermiştir. Gökküre’nin bölümleri üzerine çalışmalar yapmış,
V. Yüzyılda yaşamış Hint matematikçi ve astronomu olan Aryabhata’dan
bağımsız olarak, sinüs ve tanjantın hesaplamalarda kullanımlarını ele alarak,
modern trigonometrinin temelini atmıştır. Bunun yanısıra 21 Mart ve 23
Eylül’deki yerkürenin ekinokslardaki hareketlerini inceleyerek,eliptik yörünge
üzerindeki gece gündüz sürelerinin eşitliğini saptamış ve bunlarla ilgili
tablolar oluşturmıştur. Kopernik, De Revolutionibus Orbium Coelestium adlı
kitabında birçok yerde Battani’den alıntılar yaparak, on aolan minnet
duygusundan söz etmiştir.
Trigonometride bugünde kullanılan    
 
        
 gibi
bağıntıları bulmuştur. Tanjant, kotanjant, sekant ve kosekant değerleri ile ilgili matematiksel tabloları 1o
ile 90o
arasındaki açılar için hazırlamıştır.

Ebu’l Vefa El Buzcani
İran’lı bir matematikçi ve astronom olan Ebu’l Vefa el Buzcani (940-998), Bağdat’ta matematik eğitimini
tamamladıktan sonra, özellikle trigonometri alanında çalışmalar yaptı ve bugüne ulaşmayan trigonometri
kitapları yazdı. Batlamyus ve Diophantos’un eserlerini okuyup yorumladıktan
sonra, astronomi çalışmalarına başlayıp, Ay’ın hareketlerini inceledi.
Yıldızların eğimlerini kesin ve doğru olarak ölçmede kullanılan bir duvar
oktantı (gök cisminin yerden açısal yüksekliğini belirleyen alet) geliştirdi.
Trigonometriyle ilgili hesaplar yapmak ve bazı trigonometri problemlerinin
çözümü için yöntemler geliştirdi. Astronomik gözlemler için gereken sinüs
(ceyb) ve tanjant (zıl) değerlerini onbeşer dakika aralıklarla hesapladı. Altı
trigonometrik oran arasındaki ilişkileri ilk kez keşfetmiştir. Ebu’l Vefael
Buzcani’nin bulduğu trigonometrik özdeşliklerden bazıları aşağıdaki gibidir:
Sin(a+b) = Sin(a)Cos(b) + Sin(b)Cos(a)
Cos(2a) = 1- 2Sin2
(a)
Sin(2a) = 2Sin(a)Cos(a)

  
  
 (Küresel Trigonometri’deki Sinüsler Teoremi)
Sekant’ın keşfedeni Copernicus olarak bilinirse de bilim tarihi araştırmacıları, bu oranın Eb’ul Vefa
tarafından bulunduğunu saptadılar. Cebir’deki çalışmaları sonucu, dördüncü derece deklemlerin
çözümünü gerçekleştirmiştir. Örneğin,
x4
+px3 = r denklemini çözerken; y3 + axy + b = 0 ve x2
– y = 0 koniklerinin kesişmesinden
faydalandığı yöntemi kullanarak, Antik Yunan ve Hint uygarlığınada çözülemeyen denklemlerin
çözümlerini elde etmiştir
Şekil 4.13: Battani
Şekil 4.14: Ebu’l Vefa El
Buzcani

 
94
Trigonometri ve astronomi alanındaki eseri olan Kitab ül Kamil’in birinci bölümünde, yıldızların
hareketlerinden önce bilinmesi gereken konular, ikinci bölümünde, yıldızların hareketlerinin incelenmesi,
üçüncü bölümünde, yıldızların hareketlerine ilişkin problemler ele alınmıştır.Bu kitabın el yazması
nüshası, Paris National Kütüphanesi’nde bulunmuş ve tercüme edilerek, basılmıştır. Ay üzerindeki
kriterlerden birine Abul Wafa ismi verilmiştir. Ünlü bilim tarihçisi Plorian Cajori, History of
Mathematics adlı eserinde onun hakkında şöyle demiştir:
Eb’ul Vefa, Harezmi’nin matematik ve geometrideki buluşlarını önemli derecede geliştirmiştir.
Özellikle geometri ve cebir arasındaki ilişkiler üzerinde durmuştur. Böylece, bazı cebir denklemlerini,
geometrik yöntem kullanarak çözmüştür. Bunun sonucunda, diferansiyel hesap ve analitik geometri
düşüncesini oluşturmuştur. Diferansiyel hesap, insan zekasının bulduğu, önemli ve çok yararlı bir buluş
olup, bilim ve teknolojideki gelişmelerin temel kaynağını oluşturmuştur.
Nasıruddin Tusi
XIII. yüzyılda yaşamış olan ünlü bilim adamı Nasıruddin Tusi (1201-1274),
Horasan bölgesindeki Tus şehrinde doğdu. İslam Dünyası’ndaki önemli
gözlemevlerinden biri olan ve İlhanlı hükümdarı Hülagu’nun, Urmiye gölü
kıyısında kurdurduğu Meraga gözlem evinin kurucusudur. Gözlem aletlerinin
zenginliği ve gözlemevinde çalışan bilim adamlarının seçkinliği bakımından
dikkati çeken bir gözlemeviydi. Tusi, burada yapmış olduğu gözlemlerden
derlemiş olduğu bulguları, el-Zic el-İlhani (İlhanlı Zici) adlı eserinde toplamış ve
bu eser astronomların başvuru kitabı olmuştur. Hülagü, bu gözlemevinin
yakınında, Suriye, Irak ve İran’dan Moğollar tarafından yağmalanmış kitaplarla
oluşturulmuş, 400.000 ciltlik bir kütüphane de kurdurmuştur. Meraga
gözlemevinde oldukça dakik gözlemler
yapılmıştır.
Tusi El-Tezkire fi İlm el-Hey’e isimli eserinde, iki dairesel
hareketin nasıl doğrusal hareket oluşturacağını ispatlamış ve bu
hareketi kullanarak, düzgün hareket ilkesini bozmadan gezegen
hareketlerini açıklamaya çalışmıştır. Tusi çifti adı verilen bu model
Copernicus tarafından kullanılmıştır (Şekil 4.16).Bu buluşunu
gezegenlere uygulayarak o zamanki astronomiye katkıda
bulunmuştur. Bu matematiksel sistem yardımıyla, Batlamyus
sisteminin tersine, Yer’i evren merkezinden kaydırmadan,
Aristoteles fiziğini çürütmeden ve dışmerkezli düzeneği
kullanmadan, gezegen hareketlerini açıklayabilmiştir.
Şekil 4.16: Dairesel Hareketi Doğrusal
Harekete Dönüştüren Tusi Çifti Adı Verilen Model
ORTA ÇAĞ İSLAM DÜNYASI’NDAKİ FİZİK ÇALIŞMALARI
İslam dünyasında, yoğunlukla çalışılan iki fizik dalı mekanik (hareketli ve durgun cisimler fiziği) ve optik
(ışık bilgisi) olmuştur. Mekaniğin öncü bilim adamı İbn Sina, optiğin öncü bilim adamı ise, İbn el
Heysem’dir. Kemalüddin el Farisi ise İbn el Heysem’in izleyicisi olmuştur.
Mekanik biliminin Antik çağdaki kurucusu Aristoteles olmakla birlikte, İskenderiyeli Mühendisler
grubunun üyesi olan Heron’un mekanikle ilgili çalışmaları dikkate değerdir. Aristoteles’e göre, Doğal ve
Zorunlu olmak üzere iki hareket türü vardır. Aristoteles’in zorunlu hareket açıklaması akla yatkın olmakla
birlikte, “kuvvet yoksa, hareket yoktur” ilkesiyle konunun irdelenmesinin yanısıra, “kuvveti uygulayan ve
uygulanan arasında bir fiziksel bağ olmalıdır.” ilkesi eklenmişti. Fırlatılan nesnelerin hareketini
açıklamakta yetersizlik söz konusudur. Fırlatılan nesne, fırlatıldıktan sonra neden hareketini
sürdürmektedir, oysa, kuvvet olmadığı için durması gerekirdi. Aristoteles, bu açmazı şöyle açıklamaya
çalışmıştı: Fırlatılan cisme uygulanan kuvvet, cismin etrafındaki ortama iletilmekte ve bu şekilde varlığını
Şekil 4.15: Nasıruddin
Tusi(5 riyallik İranPulu)

 
95
sürdüren kuvvet, hareketin devamlılığını sağlamaktadır. İlk adımda, Aristoteles’in hatırına inandırıcı
bulunan bu düşünce, sonraları kabul edilmemiştir. İslam Dünyası’nda da bu konular tartışılmaya devam
etmiştir.
Bunun yanısıra, ışıkla ve bir nesnenin gözümüz tarafından nasıl algılandığıyla ilgili düşünceler
İskenderiyeli Mühendisler grubunun üyesi olan Heron’un ileri sürdüğü düşünceyle başlamıştı. Heron’a
göre, gözden çıkan ışık ışınları cisme çarpıp onu aydınlattıktan sonra, cisimden yayılan ışık ışınlarının
tekrar göze dönmesiyle, görme algısı oluşuyordu. Bu düşünceyle başlayan ışıkla ilgili tartışmalar, İbn el
Heysem ve onu izleyen bilim adamları tarafından İslam Dünyası’nda da sürmüştür.
İbn-i Sina
İbn-i Sina (980-1037), Aristoteles’in ileri sürdüğü, bir cisim fı rlatıldığında, fiziksel ilişki ortadan
kalktığında, bir süre yol almasının nedeni ortama aktarılan kuvvettir” düşüncesine karşı çıkarak, bu
olgunun nedeninin cisme kazandırılan hareket etme isteği olduğunu ileri sürmüştür. Hareket ettirici
kuvvetin cisme kazandırıldığı veya depolandığı şeklinde yeni bir yorum
getiren İbn-i Sina’ya göre “kasri meyil” (hareket etme isteği) cismin
özelliğine göre farklılık gösterir. İbn-i Sina’nın yaptığı gözlemlerden
çıkardığı sonuçlara göre, ağır nesnelerin kasri meyilleri daha çoktur.
Mantar ve taş aynı anda fırlatılırsa, taş daha uzağa düşmektedir, gözlem
sonucu bunu göstermektedir. İbn-i Sina, kazanılankasri meyilin süreklilik
taşıdığını ve ortam dirençsizse, hareketin durmayacağını ve sonsuza kadar
süreceğini ifade etmiştir.XI. yüzyılda yaşamış bir bilim adamının, ancak
XVIII. yüzyılda Newton tarafından ifade edilecek olan “eylemsizlik
ilkesi”nin temelini atmış olması ilginçtir. Mademki kasri meyil ağırlıkla
ilişkilidir ve ağır cisimler daha uzağa düşebilmektedirler, o halde, kasri
meyil, (ağırlık)x(hız) olarak tanımlanabilir.
Modern fizikte ağırlık yerine kütle konulursa, kasri meyilin (kütle)x(hız) olduğu ortaya çıkmaktadır.
Bu durum, kasr i meyil kavramının aynı formülle ifade edilen “momentum” dan başka bir şey olmadığı
demektir. Kasri meyil kavramı Batı Dünyası’nda Aristoteles’in hareket kuramının yeniden tartışılmasına
yol açmıştır. Arapça olarak “el meyl el kasri” deyimi, Peter Olivi tarafından Latince’ye “impetus
impresus” (etkileyici itme gücü) şeklinde çevrilmiştir. Buridan isimli bilim adamı, impetusun atılan
cismin kütlesi ve hızı ile orantılı olduğunu savunmuştur. O halde, bir cisim, harekete başlayınca,
engellenene kadar hareketini sürdürecektir. Bu yorum, Buridan’ın İbn-i Sina’nın etkisinde kaldığını
ortaya koymaktadır.
İbn El Heysem
Işık ve ışıkla ilgili olguların incelendiği optik veya o zamanki adıyla, görme
bilimi, tüm zamanlar içindeki en büyük gelişimini İslam Dünyası’nda
gerçekleştirmiştir.”Tüm zamanların en büyük optikçisi” kabul edilen İbn el
Heysem (965-1040), bu bilim dalını gerçek kimliğine kavuşturmuştur. Kitab
el Menazir (Görüntüler Kitabı) isimli eserinde, doğrudan görme, yansımayla
görme ve kırılmayla görme gibi geleneksel olarak yapılandırılmış konuları,
modern bilim çağına kadar aşılamayacak şekilde ayrıntılı biçimde
irdelemekle birlikte, renk, gökkuşağı oluşumu, karanlık oda gibi konuları da
bilim dünyasının gündemine taşımıştır.
Şekil 4.18: İbn El Heysem
Şekil 4.17: Duşanbe’deki
İbn-I Sina Heykeli

 
96
Doğrudan görme kavramının temel tartışma konusu, “ışık kaynağı göz müdür, yoksa cisim midir?”
İbn el Heysem öncesi dönemde, ışık kaynağıyla ilgili iki görüş egemendir. Birinci görüş, daha ziyade
Euclides, gibi matematikçilerin ve Platon gibi düşünürlerin benimsediği “gözün ışık kaynağı, cismin ise
ışığın hedefi olduğu” şeklindeki Gözışın Teorisi’dir (Şekil 4.19).
Modern bilim çağındaki araştırmacıların “extramission” adını
verdikleri bu teoriye göre, gözden çıkan ışık ışınları, tepesi
gözdeki çıkış noktası olan bir koni şeklinde yayılırlar ve koni
cisme ulaştığında görme gerçekleşmiş olur, göz cismi algılar.
İkinci görüş ise, başta Atomcular olmak üzere Aristoteles ve onu
izleyenlerin savundukları Nesneışın Teorisi’dir. Modern Bilim
Çağı’ndaki bilim adamlarının “intramission” adını verdikleri bu
teoriye göre, ışık ışınları cisimden çıkarak göze ulaşınca, göz
cismi algılar.
İbn-i Sina’nın yoğun eleştirleriyle karşılaşan Gözışın Teorisi,
İslam Dünyası’nda benimsenmemiş ve İbn el Heysem’in fiziksel
gözlemleri ve matematiksel ispatıyla çürütülmüştür. İbn el Heysem’in Gözışın Teorisi’ni çürüten ve
Nesneışın Teorisi’ni geçerli kılan, kanıtları üç deney ve gözleme dayanmaktadır:
• Birinci gözlem, algı öncesi evreyle ilgilidir. Eğer ışık gözden çıkmış olsaydı, yıldızlar gibi çok
uzaktaki cisimleri görebilmemiz için epey uzun bir zaman geçmesi gerekirdi.Oysa, gözümüzü
açıp baktığımız anda, hangi uzaklıkta olursa olsun görme algısı gerçekleşmektedir. Öyleyse
ışınlar gözden değil cisimlerden çıkmaktadır.
• İkinci gözlem, algı sırasındaki evreyi kapsamaktadır. Örneğin, karanlık bir odanın tavanında
bulunan küçük bir delikten ışık girmiş olsun. Eğer ışık gözden çıkmış olsaydı, sadece tavandan
sızan ışın demetini değil, odanın tamamını görmemiz gerekirdi.O halde ışık ışınları gözden
çıkmamaktadır.
• Üçüncü gözlem, algı sonrası evreyi kapsamaktadır. Bir ışık kaynağına veya bir renge uzun süre
bakmış olsak, daha sonra bakışımızı başka bir yöne çevirsek, bir süre daha aynı rengi algılamış
gibi oluruz. Işık gözden çıkmış olsaydı, gözümüzün ışık kaynağına baktığından dolayı
kamaşmaması ve renkten etkilenmemesi gerekirdi. Böyle olmadığı, yani kamaştığı ve
etkilendiğine göre ışıklar gözden çıkmamaktadır. Çünkü, etkilenme dış bir nedenden ileri
gelmektedir.
İbn el Heysem, bu şekilde Gözışın teorisini çürütmüş ve Nesneışın teorsinin geçerli olduğunu ortaya
koymuştur. Bunun yanısıra, İbn el Heysem, ışığın yansıması kavramını deneysel ve matematiksel olarak
ele almış ve fiziğe büyük katkı sağlamıştır. Euclides, Batlamyus ve Heron tarafından da incelenen bu
kavrama ait yansımanın ikinci yasasına göre, ayna yüzeyine dik olan “normal”adı verilen doğrultuyla 
gelme açısıyla eşit bir  yansıma açısıyla yansıma gerçekleşir (Şekil 4.20).

Şekil 4.20: I ığın Yansıması Şekil 4.21: İbnü’l Heysem’in Üç Mum Deneyi
İbn el Heysem’in optiğe olan diğer bir katkısı da karanlık oda kuralını bulmasıdır. İbn ül Heysem bir
gün odadayken pencere perdesindeki küçük bir delikten ışığın geçtiğinin farkına varmış ve karşıdaki
duvar üzerinde güneşin bir yarım ay biçiminde görüntüsünü izlemiştir. Daha sonra aynı deneyi Şekil
4.21’deki gibi üç yanan mumla tekrarladığında karşıdaki duvar üzerinde mumların ters görüntüsünü elde
etmiştir. Aynı deneyi daha küçük deliklerle tekrarladığında, delik küçüldükçe görüntülerin giderek daha
netleştiğini görmüştür. İbn el Heysem’in bu önemli keşfi daha sonra fotoğraf makinesindeki karanlık
odanın temelini oluşturacaktır. İbn el Heysem’in Arapça Beyt el Mazlum adını verdiği olgu, Latince’ye
Camera Obscura yani karanlık oda olarak çevrilmiştir.
Şekil 4.19: Gözı ın Teorisi’ne Göre
“Görme”

 
97
Kemalüddin El Farisi
İslam Dünyası’ndaki optik çalışmalarının önemli bir bölümünü de, İbn el Heysem’in çalışmalarını
inceleyerek, daha üst düzeye çıkartan Kemalüddin el Farisi (1267-1320) Tenkih el Menazır (Optiğin
Düzeltilmesi) adlı doyurucu bir eseri yazmıştır. Bu kitapta, İbn el Heysem’in Kitab el Menazır isimli
kitabında bahsettiği çok sayıda makalesini ele alarak, görüşlerini ve yorumlarını kaleme almıştır. İslam
ülkelerinde optğin yaygın bir şekilde çalışılmasında Tenkih el Menazır’ın büyük rolü vardır. Batı’daki
Arapça’dan Latince’ye çeviri döneminde henüz kaleme alınmamış olması nedeniyle, ancak XIX. yüzyılda
tanınmaya başlamıştır. Kemalüddin el Farisi’nin optiğe olan en büyük katkısı, oluşumu o zamana kadar
açıklanamayan gökkuşağını ilk kez doğru biçimde açıklayabilmiş olmasıdır. Bu başarısı Tenkih el
Menazır’ın “Yakan Küreler” bölümünde yer almıştır. Güneşten çıkan ışık ışınlarının havadaki yağmur
damlalarına rastladıklarında, saydam kürelerin yüzeyinde yansıması ve kırılması sonucunda oradan da
karşıdaki küresel yüzeyde, yine yansıma ve kırılma yapmasıyla elde edilen değişik renkleri içeren bir
optik olgu olduğundan bahsetmiştir.
ORTA ÇAĞDA İSLAM DÜNYASI’NDAKİ KİMYA ÇALIŞMALARI
İslam Dünyası’ndaki kimya çalışmaları, “Doğadaki tüm metaller kükürtle cıvanın bileşiminden oluşurlar”
şeklindeki Antik Yunan Simyacıları’nın Yapısal Dönüşüm Teorisi’nin etkisinde kalmıştır. Bu düşünceyle
istenen metalller üretilebildiği gibi, altın gümüş gibi kıymetli metaller de elde edilebilirdi. Ayrıca, el
İksir’i (mükemmel madde) bulmak İslam Simyacıları’nın başlıca amacı olmuştur. Simya, kozmolojiye ve
geleneksel tıbba destek olan, insan ruhu ve bedeni üzerine odaklanan bir bilim olarak görülmüştür.
Simyacılar, maddelere belli bir açıdan bakarak, hem insanın içsel deneyimleriyle ilgilenir, hem de
maddelerle deneyler yaparlar. Amaç, insanı ve maddeyi mükemmeliğe ulaştırmaktır.
Kimya’nın ilk çalışmaları, İslam Dünyası’nda başlamış olup, ilk simyacı Halid bin Yezid’dir. Ondan
sonra, Cafer Sadık ve onun öğrencisi olan İslam simyasının doruk noktası Cabir ibn Hayyan’dır.
Cabir İbn Hayyan
Cabir ibn Hayyan (721-815), teorik ve deneysel çalışmalarıyla kimyanın gelişmesinde önemli rolü
üstlenmiştir ve bu nedenle simyanın doruk noktasındaki bilim adamıdır. Bir çok kimyasal bileşiğin
kimyasal alet ve sürecin uygulayıcı olarak modern kimyanın kurucusu olarak kabul edilir. Cabir,
Aristoteles’in dört element (ateş, hava, su, toprak) teorisini ve bu ögelerin temel özelliklerini (sıcak,
soğuk, ıslak, kuru) benimsemiştir. Dört element teorisine göre, doğadaki herşey bu dört elementin belli
oranlarda ve sıcak/soğuk, ıslak/kuru özelliklerine sahip birleşimlerinden oluşmaktadır. Cabir’in
eserlerinde, maddesel simya (üretim metalürjisi) ve manevi simya içiçedir. Kimya tarihinde, Cabir’e ait
en önemli teori, “minerallerin oluşumuyla ilgili cıva-kükürt teorisi”dir. Mineraller, cıvadan meydana
gelmiş, sonra kükürtle katılaşma yapmıştır.

Şekil 4.22: XV. Yüzyılda Yapılmış Cabir Tablosu Şekil 4.23: Cabir’in Geliştirdiği Damıtma Amaçlı İmbik
Tüm simyacıların ütopik düşüncesi olan, “insana ölümsüzlük sağlayan ve değersiz metallerden altın
üretilmesini sağlayan el İksir üretmek” Cabir’in de ilgi alanındaydı. El İksir, hayvansal, bitkisel ve
minerallerden faydalanılarak yapılmalıdır. Cabir’e göre, simyanın ilgilendiği maddeler üç grupta toplanır:

 
98
• Ruhlar: ateşe tutulduklarında uçan cevherler ya da maddeler.
• Metaller: minerallerden elde edilen, çekiçle dövülebilen, ses verebilen, parlak maddeler
• Cisimler: minerallerin dışında kalan eriyebilen ya da erimeyen maddeler
Cabir’in modern kimyanın babası kabul edilmesine neden olan çalışmaların amacı ise, kendisinin
geliştirdiği aletler ve araçların kullanıldığı kimyasal işlemlerle kimyasal bileşikler üretmektir. Cabir, “su”
genel başlığı altında, çözücü sular adını verdiği nitrik, sülfürik ve hidroklorik asitler gibi mineral asitleri
keşfetmiştir. Bunun yanısıra, çelik üretimi, kumaş ve deri boyama, dayanıklı kumaş üretimi, demirin
koruyucu tabakasını oluşturan vernik üretimi, altın üzerine yazı yazmak için altın pirit uygulamak, asetik
asidin yoğunlaşması için sirkenin damıtılması, cam yapımı gibi kimya sanayiiyle ilgili çalışmalar
yapmıştır. Cabir’in kullandığı önemli işlemler, maddelerdeki farklı bileşenleri ayrıştırmada kullanılan
buharlaştırma, çözünebilir maddelerin özel düzenek ve araçlar yardımıyla saflaştırma işlemi olan
damıtma ve maddeleri yüksek sıcaklıkta yakarak ve toz haline getirerek, metaldeki çözünmeyen
maddeleri ayırmak olan kireçleştirmedir.
Cabir, yaptığı araştırmalarla, kimyaya element görüşünün girmesini sağlamış, ölçü ve tartı işlemleri
yardımıyla nicelik anlayışının güçlenmesini sağlamış ve geliştirdiği alet ve araçlarla kimya teknolojisinin
gelişmesini sağlamıştır.
Zekeriya El Razi
Kimya çalışmalarıyla öne çıkan isimlerden biri de Zekeriya el Razi (864-925)
dir. Bağdat’ta başhekimlik yaptıktan sonra, Afrika ve Endülüs ülkelerine
seyahatlar yapmıştır. Simya, felsefe ve tıp alanlarında çalışmalar yapmıştır.
Aristoteles’in dört element teorisine inanmayarak, atomsal evren teorisini
kullanmak suretiyle Yapısal Dönüşüm Teorisi’ni benimsemiştir. Çeşitli deneyler
yaparak saf elementler elde etmeye çalışmış, yeni kimyasal maddeler, yeni
yöntemler ve aletler geliştirmiştir. Razi, maddeleri mineral, bitkisel ve hayvansal
olmak üzere üçe ayırdıktan sonra, mineralleri de altı gruba ayırmıştır:

• Ruhlar: cıva, amonyak tuzu, arsenik sülfat.
• Cisimler: altın, gümüş, bakır, demir, kurşun, kalay.
• Taşlar: pirit, çinko oksit, kurşun sülfat.
• Zaclar: siyah, beyaz, yeşil, sarı ve kırmızı.
• Boraks
• Tuzlar
Razi’nin eserlerinde sözünü ettiği ve kullandığı temel kimyasal işlemler, damıtma, kireçleştirme,
çözündürme, buharlaştırma, kristalleştirme ve süblimleştirme’dir. Rey kentinde bir hastanede doktor
olarak görev yaparken, kendi gözlem ve deneylerinden yararlanarak geliştirdiği tedavi yöntemlerini
kullanmıştır. Teşhiste, nabız, idrar, yüz rengi, terleme gibi göstergelerden yararlanmıştır. Çocuk
hastalıklarından çiçek ve kızamığın teşhisleri ve tedavisi üzerinde çalışmıştır. Hastalıklarla ilgili bilgileri
içeren, Kitab el Havi fi el-Tıb (Tıp Hakkındaki Tüm Bilgiler) isimli eserinde tüm bilinen hastalıklarla
ilgili bilgileri kaleme almıştır. Tüm hastalıkların tedavisinde, ilaçla tedaviyi, ameliyata tercih etmiştir.
ORTA ÇAĞDA İSLAM DÜNYASI’NDAKİ TIP ÇALIŞMALARI
Ortaçağ İslam Dünyası’nda, tıp çalışmaları Aristoteles, Dioscorides, Galen gibi Antik Yunan dönemi
biim adamlarının eserlerine dayanmasına karşılık, Müslüman bilim adamalrı da bu alana önemli katkılar
yapmıştır. Antik Yunan dönemi tıbbi eserlerin Yunanca’dan Arapça’ya çevrilmesinden önce İslam
Dünyası’ndaki tıp birikimi geleneksel yöntemler düzeyindeydi ve Peygamberin önerileri önem taşıyordu
(peygamber tıbbı). Çeviriler yapıldıktan sonra, Galen’in görüşleri benimsendi.
Şekil 4.24: Zekeriya el Razi

 
99
Zehravi
1013 de hayata veda eden Endülüs’lü Zehr avi, İslam Dünyası’nın en ünlü
cerrahıdır. Kaleme aldığı el Tasrif isimli eserindedöneminin cerrahi bilgilerini
ve yeni yöntemleri tanıtmıştır. Yaraların ateşle dağlanması, deney amacıyla,
hayvan vücutları üzerinde ameliyatlar yapmak, kadavra teşrihi, ameliyatlarda
kullanılan aletlerin resimleri (Şekil 4.25) bu eserde yer almıştır. Çeviri
döneminden sonra, batı cerrahi uygulamalarının gelişmesinde, ehravi’nin
büyük etkisi olmuştur.
İbn Nefis
XIII.yüzyılın en önemli hekimlerinden olan ve şam’da ve Kahire’de hekimlik yapmış olan İbn Nefis
(1213-1288) İbn-i Sina’nın Kanunu’nun Anatomi Kısmı İçin Açıklama isimli eserinde, Galen’in kan
dolaşımı ile ilgili görüşlerine itiraz ederek düzeltmiştir. Galen’in Küçük Kan Dolaşımı’nda, kanın kalbin
sağ tarafından sol tarafına kalpteki bir delikten geçerek ulaştığı söylenmiştir. İbn Nefis ise, yaptığı deney
ve incelemelerde, böyle bir deliğin olmadığını ifade etmiştir. İbn Nefis’e göre, kalbin sağ karıncığına
gelen kan, akciğerlere gidip temizlendikten sonra, kalbin sol karıncığına gelmektedir (Küçük Kan
Dolaşımı) (Şekil 4.26).Onun bu buluşu, XVI.yüzyılda Michael Servetus ve Realdo Colombus tarafından
tekrarlanmıştır.

Şekil 4.26: İbn Nefis’e göre Şekil 4.27: İbn Nefis
Kan Dolaşımı ve Sindirim Sistemi
ORTA ÇAĞ İSLAM DÜNYASI’NDA TEKNOLOJİK ÇALIŞMALAR
Ortaçağ İslam Dünyası’nda sadece bilimsel çalışmalara dayalı parlak bir dönem yaşanmamıştır.
Bilimdeki gelişmenin yanısıra teknolojik gelişmelerin de yaşandığını görüyoruz. Özellikle Benu Musa
(Musa Kardeşler) ve Hazıni, Cezeri’nin geliştirdikleri gündelik yaşamda kullanılan bir takım ilgi çekici
araçları tanıyacağız.
Şekil 4.25: Zehravi’nin
kullandığı ameliyat aletleri

 
100
Benu Musa (Musa Kardeşler)
IX. yüzyılda Bağdat’ta yaşamış Muhammed, Ahmet, Hasan adlı üç
kardeşlerdir. Abbasi halifesi Memun döneminin en tanınmış
matematikçi, astronom ve fizikçilerindendirler. Bunlardan Ahmet,
Kitab el-Hıyel isimli eserinde İskenderiyeli Mühendisler grubunun
üyeleri olan Ctesibios, Philon ve Heron’un çalışmalarına paralel
çalışmalarından bahsetmiştir. Kitab el Hıyel’de hava, boşluk ve denge
prensipleri temel alınarak, yüz aracın tanıtımı yapılmıştır. Bu araçların
yapımında, çeşitli şekillere sahip sifonlar, şamandıra yardımıyla kontrol
edilen valflar, hava kontrollü mekanizmalar kullanılmıştır. Bu eserde
geçen yüz aracın, yetmişüçünü, sihirli imbikler, onbeşini su seviyesini
sabit tutmaya yarayan araçlar, yedisini fıskiyeler, üçünü lambalar, birini
kaldıraç, birini körük oluşturur. Şekil 4.28’de bu lambalardan fitil
uzunluğu otomatik olarak ayarlanan tipte olanı görülmektedir.
Hazıni
İslam Dünyası’nda denge prensipleriyle ilgili çalışmalar, daha ziyade, madenler, kıymetli taşlar ve suların
saflık derecelerini bulmaya yarayan Mizan el-ma (Su terazisi) isimli, Archimedes’in durgun sıvılarla ilgili
prensiplerine dayanarak yapılan teraziler üzeine yoğunlaşılmıştır. Bir takım sahtekarlıkların ortaya
çıkacağı endişesiyle, Sultan Sencer’in hazinebaşısı bu terazilerden eline geçenleri parçalayarak yok
etmiştir. Daha sonra,el Hazıni yakaşık 1100 yıllarında konuyla ilgilenmiştir. El Hazıni, Sultan Sencer’in
himayesinde yaşamış ve Kitab Mizan el Hikme (Hikmet Terazisi kitabı) isimli eserinde su terazisini
oldukça geliştirmiştir. El Mizan el Cami (Toplayan Terazi) adını verdiği terazi, iki metre uzunlukta, iki
santimetre kalınlıkta bir tahta parçasından oluşuyordu. Bu terazi son derece hassas olup, 4,5 kilogramda
o,75 gram lık farkı bile gösterebilecek kadar duyarlıydı.
Cezeri
Cezeri (1136-1233), Anadolu’da yaşamış bir bilim adamıdır. İsmi yaşadığı kent olan bugünkü adıyla
Cizre, o zamanlardaki adı Cezire’den gelmektedir. Diyarbekir sultanı Sukman bin Artuk’un isteği
üzerine, “El-Cami’ Beyn el-İlm ve el’-Amel el Nafi fi Sınaat el Hiyel (Makine Yapımında Yararlı Bilgiler
ve Uygulamalar) adlı eseri yazmıştır. Kısa adı Sınaat el Hiyel olan bu eser, altı kitaptan oluşmaktadır:
• I. Kitap: Eşit saatlerin ve güneş saatlerinin geçişlerinin belirtildiği saatlerin yapımı
• II. Kitap: İçki meclisleri için uygun kaplara ilişkin figür tasarımları
• III. Kitap: İbriklerin, kan alma teknelerinin ve abdest alma leğenlerinin yapımı
• IV. Kitap: Şekillerini değiştiren fıskıyeler ve sürekli çalan flüt için araç yapımı
• V. Kitap: Derin olmayan göllerden ve ırmaklardan suyu yukarı çeken araçların yapımı
• VI. Kitap: Değişik ve farklı amaçlarla tasarlanmış çeşitli şeylerin yapımı
Şekil 4.28: Fitil Uzunluğu Otomatik
Olarak Ayarlanan Lamba

 
101

Şekil 4.29: Su Ile Çalışan Makina Tasarımı Şekil 4.30: Suyu Yukarı Çıkaran Araçlardan Biri 
Cezeri’nin bu eseri incelendiğinde, Antik Yunan zamanındaki hava, boşluk ve denge prensipleri
kullanılarak, geliştirilmek suretiyle çeşitli araçların üretildiği görülmektedir. Şekil 4.29’da suyla çalışan
bir makine tasarımı görülmektedir. Şekil 4.30’da ise suyu yukarı
çıkaran araç yani bir anlamda fıskıye tasarımı görülmektedir. Bu
fıskiye akan suyun miktarı (ya da debisini) ayarlanma özelliğine
sahiptir. Şekil 4.31’de görülen filli su saati Cezeri’nin en önemli
aracıdır. Sırtında kare biçimli bir kürsü, kürsünün köşelerindeki
sütunlar üzerinde hisar, hisarın üzerinde ise bir kubbe, kubbenin
üzerinde ise bir kuş bulunan bir fil görülmektedir. Hisarın filin başı
yönündeki tarafında bir balkon, balkonda oturan bir adam, adamın
sağında ve solunda iki şahin, balkonun sütunları arasında uzanan ve
üzerinde elinde kalem tutan bir katibin oturduğu bir platform,
platformun üzerinde 7,5 dereceye bölünmüş bir yay, filin boynuna
oturmuş, sağ elinde balta, sol elinde sopa tutan bir bakıcı ve filin
boynunun iki tarafında vazo bulunmaktadır. Katibin kalemi yarım
saatte 7,5 dereceye geldiğinde, kuş öter, delkiklerden biri beyaza
döner, balkondaki adam, sağ tarafındaki şahinin gagasından elini
kaldırır, sol elini sol tarafındaki şahinin gagasının üzerine koyar.
Buna benzeyen bir çok otomatik işlemler yapılan bu sistemde her saatte
bir aynı işlemler tekrarlanır.
Cezeri’nin diğer otomat çalışmaları arasında, hastadan alınan kanın miktarını ölçen kan alma
tekneleri, mumlu saatlerde sayılabilir.
Şekil 4.31: Filli Su Saati

 
102
Özet
Antik Çağ ve Modern Çağ arasında yer alan M.S.
395 ile M.S. 1450 arasındaki döneme, Rönesans
düşünürleri tarafından Orta çağ adı verilmiştir.
Bu çağ, nitelik ve yapı bakımından farklı
özellikler taşıyan iki zaman dilimini içermektedir.
M.S. ikinci yüzyıldan sekizinci yüzyıla kadar
olan dilim, Patristik Dönem ya da Karanlık Çağ,
sekizinci yüzyıldan onbeşinci yüzyıla kadar olan
dilim ise, Skolastik Dönem’dir. Her iki zaman
diliminde de hıristiyanlığın savunularak, üstün
kılınması öne çıkmıştır. Fakat özellikle, Patristik
Dönem’de bilime karşı olan tutum daha dikkat
çekicidir.
Ortaçağ felsefesi, Hıristiyan düşünürlerin, antik
dönem felsefesi karşısında yer alarak, onu yok
etmek şeklindeydi. M.S. II.yüzyıl ile VIII. yüzyıl
arasındaki Patristik dönem felsefesi, putperestliğe
karşı Hıristiyanlığı savunma amacını gütmüştür.
Bilim tarihi açısından önemsiz olan bu dönemin
karakteristik özelliği, teoloji çalışmalarının yoğun
oluşudur. Bu dönem içerisinde yaşanan
gelişmeler, antik felsefenin gerçek yüzünün
anlaşılması açısından önemlidir. Bu felsefeyi
savunanlar üzerinde, yaşamlarını ortadan
kaldıracak boyuta varan baskılar sonucu, Avrupa
ülkelerini terkederek, İslam ülkelerine sığınan
düşünürler, beraberinde getirdikleri Antik Yunan
Dönemi eserlerini Latinceden Arapçaya çevirmişlerdir. Bu eserlerin okunmasıyla başlayan İslam
ülkelerindeki entelektüel gelişme, İslam
Uygarlığı’nın oluşumunda büyük rol oynamıştır.
Akdeniz kıyılarındaki topraklarda yerleşik
durumdaki Yunan, Roma ve Hıristiyan kültürleri
Müslümanların dikkatini çekerek, bu yöreleri
fethetmelerine yol açmıştır. Önemli kültür
merkezlerinden olan İskenderiye, M.S. 642’de
Müslümanların eline geçerek, Avrupa’daki
Karanlık Çağ Dönemi’nde İslam toprakları
İran’dan Güney Akdeniz kıyılarına, İspanya’ya
kadar genişlemiştir. Böylece İslam Dünyası
gerçek anlamda Aydınlık Çağı yaşamaya başladı
ve M.S. VIII. Yüzyılda dünyanın entelektüel
anlamda liderliğini ele geçirdiler. Bu dönem
içerisinde, Müslüman bilim adamları, bilim ve
teknolojiye ciddi anlamda katkıda bulunmuşlardır.
M.S. VIII. yüzyılda başlayan Skolastik Dönem’deki en önemli gelişme, üniversitelerin ve
entellektüel kültürün kurulmasında rol oynayan
iki önemli öge olan bilim ve felsefenin
oluşumuna sıcak bakan tarikatların kurulmasıdır.
Bu dönem içerisinde, bilimin gelişmesini büyük
ölçüde etkileyen, üyeleri bilim adamları olan
Fransisken Tarikatı 1209’da, üyeleri düşünürler
olan Dominiken Tarikatı 1215’de kurulmuşlardır.
IX. Yüzyılla XII. Yüzyıl arasındaki zaman
diliminde, yüksek öğretim kurumları olarak
papazlar tarafından yürütülen katedral okulları rol
oynuyordu. Üniversitelerin kurulmasına kadar
dini eğitim verilen bu kurumlar varlıklarını
sürdürdüler. M.S. 1000 yılında, İtalya’nın
Bologna kentinde, hukuk eğitimi almak isteyen
öğrenciler, Universitas adlı bir oluşum başlattılar.
Bu oluşumun etkisiyle yaklaşık bir yüzyıl sonra,
Bologna Üniversitesi’nde tıp ve felsefe
fakülteleri kuruldu. Bu üniversiteden sonra,
Oxford, Cambridge, Padua, Ravenna ve Paris
Üniversiteleri de kuruldu. Bu üniversiteler,
İlahiyat, Kilise Hukuku, Tıp ve Genel Meslekler
olmak üzere dört programdan oluşuyordu ve
öğretim üyeleri din adamı kimliğini taşıyordu.
Bütün programlardaki dersler iki ana gruba
ayrılıyordu. Birinci grup, gramer (dilbilgisi),
retorik (konuşma) ve diyalektik ders paketini
içerecek şekilde olup, üçlü anlamına gelen
Trivium adını alıyordu. İkinci grup ise,
Aritmetik, Geometri, Müzik ve Astronomi ders
paketini içerecek şekilde olup, dörtlü anlamına
gelen, Quadrivium adını alıyordu.
Aristoteles’in Yermerkezli Evren Modeli ve
Batlamyus’un Evren Modeli, Ortaçağ kozmolojisi ve astronomisinin temellerini oluşturmuştur. Hıristiyanların evren modelinde de Yer
evrenin merkezindedir. Gerek Yer, gerekse evren
küre biçimindedir. Oysa Hıristiyanlığın ilk
yıllarında bazı Kilise Babalarının, İncil’den
esinlenerek, Yer’in düz olduğunu ve gökyüzünün
onun üzerine kapanmış bir yarım küre
biçimindeolduğunu savunmalarına karşın,
Aristoteles’in Yer’in küreselliği düşüncesi daha
akla yatkın bulunarak, kabul edilmiştir. Evren’in
uçsuz bucaksız büyüklüğüyle karşılaştırıldığında
Aristoteles ve Batlamyus’un evreninde, Yer
nokta büyüklüğünde kalıyordu. Yer’in büyüklüğü
ile ilgili Eratostenes’in hesapladığı değer doğru
kabul edilmiştir. Bu dönemde kaleme alınmış
olan Pierre D’Ailly’nin Dünya’nın İmgesi adlı
eserinde, Müslüman astronomların konuyla ilgili
bulgularına rastlanmış olup, Fergani’nin Yer
çevresini 20.400 mil olarak hesaplamasına yer
verilmiştir. Bu değerin, gerçek değerden oldukça
küçük olmasına karşın Kristof Kolomb’a Atlas
Okyanusu’nu geçerek Hindistan’a ulaşma

 
103
projesinde yol göstermiştir. Bunun yanı sıra,
Yer’in evrenin merkezinde olması düşüncesine,
Kopernik, modelini açıklayıncaya kadar,
inanılmıştır.
Fibonacci dizisi, ikinci sayıdan sonra gelen her
sayı, önceki iki sayının toplamı olan bir dizidir.
Yani,
1, 1, 1+1=2, 1+2=3, 2+3=5, 3+5=8, 5+8=13,
8+13=21, 13+21=34, 34+21=55, 55+34=89,
89+144=233………. gibi.
Bu dizide n sayısı büyüdükçe, iki ardışık
Fibonacci sayısının oranı Altın Oran adı verilen
φ= 1.618……
sayısına yaklaşır. n inci Fibonacci sayısı F(n),
(n+1) inci Fibonacci sayısı F(n+1) ise Altın Oran
(φ) aşağıdaki şekilde bulunabilir:

  
  
Aristoteles ve onun düşüncelerinin Müslüman
yorumcusu İbni Sina’nın düşünceleri, Hıristiyan
Dünyası’nda Ortaçağ’da yapılan fizik
çalışmalarının gelişmesini ve ele alınan konu
başlıklarını etkilemiştir. Ortaçağ’daki
entellektüellerin Kutsal Kitap’ta yazılanları
tartışılmaz doğrular kabul etmeleri ve yeni bir
düşünce arayışında olmayışları böyle bir durumu
ortaya koymaktaydı. İnsana düşen Kutsal
Kitap’ta yazan dinsel dogmaları anlayarak,
açıklamak ve bu dogmalara karşı çıkanları ikna
etmekti. Skolastik dönemde, kısmen de olsa
sakıncalı bulunmayan tek düşünür olan
Aristoteles’in kaleme aldığı kitaplardaki
bilgilerin tartışmasız olarak doğru kabul
edilmesiydi. Hıristiyan dünyası’nda bu dönemde
fiziğin optik yani ışık bilgisi alanında çalışmalar
yapmış bilim adamlarından öne çıkan dört örnek
olan Robert Grosseteste, Rogere Bacon, John
Pecham ve Witelo ve mekanikle ilgili çalışmalar
yapan fizikçiler ele alınacaktır.
Optik konusunda çalışmış ve optiği bilimsel bir
kimliğe kavuşturmada katkıları olan bir bilim
adamı olan Robert Grosseteste (1170-1253), ışık
konusuna tamamen mistik ve metafizik bir
yaklaşım ileriye sürmüştür. Bu düşüncesinde
Şeyh el Maktül’ün mistik-metafizik yaklaşımından etkilenerek düşüncelerini mantık ve optik
temeline oturtmuştur. Doğayla ilgili kabul
edilebilir bilgi elde etmenin, resolutio (çözme) ve
compositio (birleştirme) işlemleri şeklinde iki
aşamalı bir süreç olduğunu belirtmiştir.
Çözmeden sonraki birleştirme aşamasında, yani
olguların oluş biçimlerine anlam vermeye yönelik
varsayımların kurulmasında, deney yapmak
gerektiğini ifade etmesi çok ilginçtir. Bu nedenle,
deneysel yöntemin başlamasına aracı olmuş ve
deneysel olguların oluşmasında gereken zorunlu
koşulların neler olması gerektiğini ortaya
koymuştur.
Grosseteste’nin öğrencisi olan Roger Bacon
(1220-1292), Fransisken mezhebi keşişlerindendir. Doctor Mirabilis (Olağanüstü Bilim
Adamı) olarak nitelendirlmiş olup, Paris
Üniversitesi’nde onbeş yıl kadar bulunmuştur.
Doğa araştırmalarında, doğru bilgiye ancak deney
yaparak ulaşılabileceğini savunarak, bilimsel
bilginin elde edilmesinde deneysel yöntemi ifade
eden ilk bilim adamı olmuştur. Deney, dışsal ve
içsel olarak ikiye ayrılır. Dışsal deney, duyularla
gerçekleştirilir ve doğadaki varlıkların
tanınmasına yöneliktir. İçsel deney ise, sezgilerle
gerçekleşir ve doğa üstü varlıkların tanınmasına
yöneliktir. Elde edilen bilgiler, insanı mutlu kılar.
Deneysel bilgi, insanlara geleceği önceden
bildirme ve kavrayışını geliştirme olanağını verir.
Böylece, kötülük gerçekleşmeden önlemi alınır,
bu nedenle, insan doğaya hakim olabilir.
John Pecham’ın (1220-1292) görme ile ilgili
açıklamaları İbn el Heysem’inkilere yakındır.
Perspectiva Communis (Cisimlerin Genel
Görünümleri) adlı eseri, İbn el Heysem’in Kitab
el Menazır adlı eserinin uzun ve karmaşık
kopyası şeklindedir. Pecham, İbn el Heysem’den
yazar, ya da fizikçi olarak söz ederek alıntılar
yapmıştır. Görme teorisi, gözün anatomisi ve
fizyolojisi, algı psikolojisi, kırılma ve yansıma ile
görüntü oluşumu konuları, Kitab el Menazır’ın
aynısıdır.
XIII.yüzyıldaki optik alanında çalışmalar yapan
diğer önemli bir bilim adamı da Witelo (123-
1280) dur. Witelo’ya gore, görme, gözden çıkan
ışık ışınları vasıtasıyla gerçekleşmez. Göz ve ışık
ışınlarına dayalı teoriyi savunmayan tek bilim
adamı Witelo’dur.
Hıristiyan Dünyası’nda yapılan çalışmalar
yalnızca optik alanında dğildir. Bunların yanısıra
hareket konusuyla ilgili çalışmalar yapan bilim
adamları da vardır. Müslüman bilim adamı İbn
Bacce’nin (1095-1138) hareketle ilgili
Aristotelesçi hareket teorisine yaptığı katkıları
vardır. Bacce’ye gore, kuvvet yoksa, hareket

 
104
yoktur, fakat, boşlukta da olsa, hareketin sona
ermesi için zaman geçecektir. Bu görüşler
Hıristiyan bilim adamlarını etkilemiştir. Bu bilim
adamlarından biri Thomas Aquinas (1225-
1274)’tır. Ona gore, boşlukta da hareket vardır,
çünkü hareket edilen ortam, kısımlardan oluşur
ve hareket eden cisim, bu kısımların hepsinde
aynı anda bulunamaz. Boşluk, hareket için ideal
bir ortamdır. Gök cisimlerinin hareketi bu
nedenle idealdir.
Bacce’nin düşüncelerini paylaşan bilim
adamlarından biri de Peter Olivi (1248-1298)’dir.
Olivi’ye göre, boşlukta hareket edilebilir ve
hareket eden cismin hız değişimleri, uygulanan
kuvvetin büyüklüğüne bağlıdır. Ortamın
geometric özellikleri, hareketi etkiler. Kuvvet ve
hız, ikincil olarak hafreketi etkileyebilir. Ortamın
geometric özelliği kalkarsa, hareket de yok olur.
O halde, kuvvet olmadan da hareket olabilir. Bu
bugünkü hareket anlayışıyla örtüşmektedir. Atış
hareketleri de bir başka tartışma konusu
oluşturmuştur. Ockhamlı William (1300-1349)’a
gore, hareket ettirilebilir bir cismin onu
fırlatandan ayrıldıktan sonra oluşan atış
hareketinde, hareket eden cisim, hareket ettirilmiş
olduğundan mutlak veya göreli bir gücün
olmayacağını, bu nedenle, hareket edenle hareket
ettirenin mutlak olarak birbirinden ayırd
edilemeyeceğini iddia etmiştir.
Bradwardine, hareket için yeni bir formül
geliştiriyor. Hız aritmetik olarak, (F/R) oranı ise
geometrik olarak artmalıdır. Buna göre formül
v=log (F/R) şeklini alıyor. Bu durumda
Aristoteles’e yapılan eleştiriler haksız duruma
düşüyor. F=R ise v=log(1)=0; R=0 ise v=log
(0)=∞ oluyor. F< R oluyorsa v=log(x)= negatif
oluyor. Eğer x sıfırdan büyük, birden küçükse
(0<x<1) negatif bir sayı çıkıyor. Bu da
Aristoteles’in düşüncesinin doğru olduğunu
gösteriyor.
Bu açıklamalar, Galileo için gereken bilimsel alt
yapının hazırlandığını, yani ilgili temel kavramlar
ve teoremlerin oluşturulduğunu bize gösteriyor.
Yine de hareketlerle ilgili problemlerin çözümü
tam olarak yapılabilir durumda değildir. Bunun
için Galile ve Newton’un çalışmalarının
beklenmesi yani XVI. Yüzyılı beklemek
gerekiyor.
İslam dininin doğuşuyla, tarihin en parlak
dönemlerinden biri başlamıştır. Komşu ülkelerin
fethedilmesiyle başlayan Arapların dünya
coğrafyasındaki yayılmaları, sonraki yüzyıllarda
bilim ve teknolojide de etkisini göstermiştir. VIII.
ile XII. Yüzyıllar arasındaki dörtyüz yıllık
dönemde, bilim ve teknolojide yaşanan parlak
zaman, Atlas Okyanusu kıyılarından Kuzey
Hindistan ve Orta Asya’ya kadar olan bölgede
kurulan imparatorluk topraklarında yaşanmıştır.
Bu parlak dönem onbirinci yüzyıldan itibaren
kaybolmaya başlar, gerileme ve yönetim
bozuklukları büyük bir çöküşle sona erer.
İslamiyetin bu kadar geniş topraklara
yayılmasında diğer din ve inançlara gösterilen
hoşgörü rol oynamıştır. Ezilmiş bir çok halk,
Müslümanlar’a kurtarıcı olarak bakmıştır.
Araplar, aslında koyu dindar değillerdi ve
askerliğe yatkın yaradılışta değillerdi. Başka
ülkeleri fethetmelerinin altındaki neden,
İslamiyet’i yayma düşüncesiydi. Bu arada Yunan
ve Roma uygarlıklarının kalıntılarıyla da yüzyüze
geldiler. Bu durum onlara büyük bir öğrenme
isteği kazandırdı. Bu dönem içindeki en parlak
çalışmalar, matematik, tıp, fizik, kimya ve
astronomi alanlarında gerçekleştirilmiştir İslam
Dünyası’ndaki bilimsel gelişmelerin yaşandığı üç
önemli kurum, Beyü’l Hikme (Bilgelik Evi),
gözlemevleri ve hastahanelerdir..
Abdülhamit İbn Türk (830-910), dokuzuncu
yüzyılda yaşamış, sayılar teorisi ve cebir alanında
çalışmalar yapmış bir Türk Müslüman
matematikçidir. Onun geçmişi ile ilgili çok az
bilgi günümüze ulaşmıştır. Meşhur matematikçi
Harezmi’nin çağdaşıdır.
Sabit İbn Kurra (826-901), Harran’da doğmuş
olan döneminin önde gelen matematikçi ve
astronomlarındandır. Yunanca ve Süryanice
biliyordu ve Apolonnius, Archimedes, Euclides
ve Batlamyus gibi bir çok Yunan bilim
adamlarının eserlerini Arapça’ya çevirmiştir.
Batlamyus’un Almagest isimli eseri hakkında
yaptığı yorumda, Sinüs Teoremi’nin tanımını
vererek astronomiye uygulaSnması üzerinde
durmuştur. Biri diğerinin çarpanlarının toplamına
eşit olan sayılar yani dost sayılar üzerine yaptığı
incelemeler, Pisagorcular’ın sayılar teorisi
çalışmalarından haberdar olduğunu
göstermektedir. Bunun yanı sıra cebirin
geometriye uygulnması ile ilgili çalışmalar da
yapmıştır.

 
105
Kereci, X.yüzyıl sonları ile XI. Yüzyıl başları
arasında Bağdat’ta yaşamış ünlü matematikçilerden birisidir.Cebir ve geometrinin yanı
sıratenik konularda da yazılmış eserleri vardır.
Belirli ve belirsiz denklemler, üslü çokluklar,
aritmetik işlemlerin cebirsel terimlere uygulanması ve polinomlar üzerine çalışmaları vardır.
Ömer Hayyam (1048-1131) Horasan eyaletinin
Nişabur kentinde doğdu ve eğitimini burada
sürdürdü. Yaşamının büyük bir kısmını
Nişabur’da geçirmesinin yanısıra Semerkand,
Buhara, Belh ve İsfahan gibi önde gelen bilim
merkezlerinde yaşadı. Astronomi, fizik,
matematik, cebir ve tıp alanında çalışmalar yaptı.
Risale-i Cebr isimli eserinin 1851’de batı
dillerine çevrilmesiyle, dünya çapında tanınan bir
matematikçi kimliğine kavuşmuş oldu. Rubaiyat
of Omar Khayyam isimli rubailer kitabının
çevirisi yapılınca şair kimliği ile de tanındı.
Euclides’in postülalarının incelenmesi, özgül
ağırlığın doğru şekilde belirlenmesi konularında
da çalışmalar yapmıştır. Ayrıca, üçüncü
dereceden denklemlerin çözümünde geometrik
yaklaşım ile ilgili analitik geometri ile ilgili
çalışması Descartes dönemine kadar matematikçiler tarafından kabul edilmiş bir çalışmadır.
Sayılar teorisi, Euclides’in beşinci postülası ve
cebir konusunda özellikle yoğunlaşmıştır.
Euclides dışı geometrilerin kurulmasına öncülük
eden Risale fi Şerhi Ma Eşkale min Müsaderat
Kitab Oklides (Euclides’in Kitabının Problemli
Postülaları Üzerine Yorum) adlı eseri vardır. Bu
alanda geliştirmiş olduğu teorem, parabolik,
eliptik, hiperbolik geometrilerin başlangıç
bilgilerini vermektedir. Ömer Hayyam, n bir
pozitif tam sayı olmak üzere (a+b)n ifadesinin
açılımına ait terimlerin katsayılarını veren Batı
ülkelerinde Pascal üçgeni olarak isimlendirilen
yöntemi Pascal’dan yüzlerce yıl önce bulmuştu.
Bu nedenle Bilim tarihçileri Pascal Üçgeni yerine
Hayyam Üçgeni ismini kullanmaktadırlar
Memun döneminin önemli astronomu olan
Fergani, astronomi üzerine kapsamlı eser yazan
ilk bilim adamıdır. 833 yılında yazılan Astronomi
Esasları isimli eserinde, evrenin ve gezegenlerin
büyüklükleri, gezegenlerin ve sabit yıldızların
uzaklıkları, çapları konusundaki bilgileri
içermektedir. Bu bilgiler, kendinden sonraki
Müslüman astronomlar tarafından da
doğrulanmıştır. Bu eser, onikinci yüzyıldan
onbeşinci yüzyıla kadar olan dönemde bir çok
kez Latince’ye çevrilerek, Avrupa’da astronominin gelişiminde etkili olmuştur.
Battani (858-929) Urfa’nın ilçesi olan Harran’da
doğmuş ünlü astronom ve matematikçidir.
Yıldızlara tapan Sabi dinine inandığı söylentisine
karşın ele geçirilen künyesinde, Müslüman
olduğu yazılıdır. Astronomi’deki en büyük
başarısı, Güneş yılını 365 gün 5 saat 46 dakika ve
24 saniye olarak ölçmesidir. Battani’nin bugüne
ulaşan tek kitabı olan, Zic-i Sabi adlı kitabında,
877-929 yılları arasında yapmış olduğu gözlem
sonuçlarını vermiştir. Bu eserin içeriğinden, Hint
astronomisi ve Batlamyus’un görüşlerini
benimsediği görülmektedir.
İran’lı bir matematikçi ve astronom olan Ebu’l
Vefa el Buzcani (940-998), Bağdat’ta matematik
eğitimini tamamladıktan sonra, özellikle
trigonometri alanında çalışmalar yaptı ve bugüne
ulaşmayan trigonometri kitapları yazdı.
Batlamyus ve Diophantos’un eserlerini okuyup
yorumladıktan sonra, astronomi çalışmalarına
başlayıp, Ay’ın hareketlerini inceledi.
XIII. yüzyılda yaşamış olan ünlü bilim adamı
Nasıruddin Tusi (1201-1274), Horasan
bölgesindeki Tus şehrinde doğdu. İslam
Dünyası’ndaki önemli gözlemevlerinden biri olan
ve İlhanlı hükümdarı Hülagu’nun, Urmiye gölü
kıyısında kurdurduğu Meraga gözlem evinin
kurucusudur. Gözlem aletlerinin zenginliği ve
gözlemevinde çalışan bilim adamlarının
seçkinliği bakımından dikkati çeken bir
gözlemeviydi. Tusi, burada yapmış olduğu
gözlemlerden derlemiş olduğu bulguları, el-Zic
el-İlhani (İlhanlı Zici) adlı eserinde toplamış ve
bu eser astronomların başvuru kitabı olmuştur.
Hülagü, bu gözlemevinin yakınında, Suriye, Irak
ve İran’dan Moğollar tarafından yağmalanmış
kitaplarla oluşturulmuş, 400.000 ciltlik bir
kütüphane de kurdurmuştur. Meraga gözlemevinde oldukça dakik gözlemler yapılmıştır.
İbn-i Sina (980-1037), Aristoteles’in ileri
sürdüğü, “ bir cisim fırlatıldığında, fiziksel ilişki
ortadan kalktığında, bir süre yol almasının nedeni
ortama aktarılan kuvvettir” düşüncesine karşı
çıkarak, bu olgunun nedeninin cisme kazandırılan hareket etme isteği olduğunu ileri
sürmüştür. Hareket ettirici kuvvetin cisme
kazandırıldığı veya depolandığı şeklinde yeni bir
yorum getiren İbn-i Sina’ya göre “kasri meyil”
(hareket etme isteği) cismin özelliğine göre
farklılık gösterir. İbn-i Sina’nın yaptığı
gözlemlerden çıkardığı sonuçlara göre, ağır
nesnelerin kasri meyilleri daha çoktur. Mantar ve
taş aynı anda fırlatılırsa, taş daha uzağa
düşmektedir, gözlem sonucu bunu göstermektedir.

 
106
Işık ve ışıkla ilgili olguların incelendiği optik
veya o zamanki adıyla, görme bilimi, tüm
zamanlar içindeki en büyük gelişimini İslam
Dünyası’nda gerçekleştirmiştir.”Tüm zamanların
en büyük optikçisi” kabul edilen İbn el Heysem
(965-1040), bu bilim dalını gerçek kimliğine
kavuşturmuştur. Kitab el Menazir (Görüntüler
Kitabı) isimli eserinde, doğrudan görme,
yansımayla görme ve kırılmayla görme gibi
geleneksel olarak yapılandırılmış konuları,
modern bilim çağına kadar aşılamayacak şekilde
ayrıntılı biçimde irdelemekle birlikte, renk,
gökkuşağı oluşumu, karanlık oda gibi konuları da
bilim dünyasının gündemine taşımıştır.
İslam Dünyası’ndaki optik çalışmalarının önemli
bir bölümünü de, İbn el Heysem’in çalışmalarını
inceleyerek, daha üst düzeye çıkartan
Kemalüddin el Farisi (1267-1320) Tenkih el
Menazır (Optiğin Düzeltilmesi) adlı doyurucu bir
eseri yazmıştır
Cabir ibn Hayyan (721-815), teorik ve deneysel
çalışmalarıyla kimyanın gelişmesinde önemli rolü
üstlenmiştir ve bu nedenle simyanın doruk
noktasındaki bilim adamıdır. Bir çok kimyasal
bileşiğin kimyasal alet ve sürecin uygulayıcı
olarak modern kimyanın kurucusu olarak kabul
edilir. Cabir, Aristoteles’in dört element (ateş,
hava, su, toprak) teorisini ve bu ögelerin temel
özelliklerini (sıcak, soğuk, ıslak, kuru)
benimsemiştir.
Kimya çalışmalarıyla öne çıkan isimlerden biri de
Zekeriya el Razi (864-925) dir. Bağdat’ta başhekimlik yaptıktan sonra, Afrika ve Endülüs ülkelerine seyahatlar yapmıştır. Simya, felsefe ve tıp
alanlarında çalışmalar yapmıştır. Aristoteles’in
dört element teorisine inanma-yarak, atomsal
evren teorisini kullanmak suretiyle Yapısal
Dönüşüm Teorisi’ni benimsemiştir. Çeşitli
deneyler yaparak saf elementler elde etmeye
çalışmış, yeni kimyasal maddeler, yeni yöntemler
ve aletler geliştirmiştir.
1013 de hayata veda eden Endülüs’lü Zehravi,
İslam Dünyası’nın en ünlü cerrahıdır. Kaleme
aldığı el Tasrif isimli eserindedöneminin cerrahi
bilgilerini ve yeni yöntemleri tanıtmıştır.
Yaraların ateşle dağlanması, deney amacıyla,
hayvan vücutları üzerinde ameliyatlar yapmak,
kadavra teşrihi, ameliyatlarda kullanılan aletlerin
resimleri bu eserde yer almıştır. Çeviri
döneminden sonra, batı cerrahi uygulamalarının
gelişmesinde, ehravi’nin büyük etkisi olmuştur.
XIII.yüzyılın en önemli hekimlerinden olan ve
şam’da ve Kahire’de hekimlik yapmış olan İbn
Nefis (1213-1288) İbn-i Sina’nın Kanunu’nun
Anatomi Kısmı İçin Açıklama isimli eserinde,
Galen’in kan dolaşımı ile ilgili görüşlerine itiraz
ederek düzeltmiştir. Galen’in Küçük Kan
Dolaşımı’nda, kanın kalbin sağ tarafından sol
tarafına kalpteki bir delikten geçerek ulaştığı
söylenmiştir. İbn Nefis ise, yaptığı deney ve
incelemelerde, böyle bir deliğin olmadığını ifade
etmiştir.
Ortaçağ İslam Dünyası’nda sadece bilimsel
çalışmalara dayalı parlak bir dönem yaşanmamıştır. Bilimdeki gelişmenin yanısıra teknolojik
gelişmelerin de yaşandığını görüyoruz. Özellikle
Benu Musa (Musa Kardeşler) ve Hazıni,
Cezeri’nin geliştirdikleri gündelik yaşamda
kullanılan bir takım ilgi çekici araçlar mevcuttur.

 
107
Kendimizi Sınayalım
1. 1, 1, 2, 3, 5, 8, 13, 21, 34 Fibonacci dizisinden
yararlanarak bulunan altın oranın değeri
aşağıdakilerden hangisidir?
a. 1,681
b. 1,625
c. 1,618
d. 1,524
e. 1,414
2. “Görmeyi oluşturan ışınlar yalnızca göze dik
gelenlerdir, yani kırılmaya uğramayanlardır”
düşüncesi aşağıdaki bilim adamlarından
hangisine aittir?
a. Robert Grosseteste
b. İbn Sina
c. Ömer Hayyam
d. İbn el Heysem
e. Abdülhamit ibn Türk
3. Robert Grosseteste’nin önerdiği ışık
benzeşimiyle hem optik hem tüm varlıkları
açıklayan düşüncelerde yer almayan düşünce,
aşağıdakilerden hangisi/hangileridir?
I. Tümevarım yönteminin kullanılmasıyla
bilgi kazanımı süreci, göz yoluyla
maddesel görmeye benzer bir olay
olarak gerçekleşir. (Işık bilgisinin
felsefesi)
II. Işık, ilk maddesel form ve maddesel bir
dünyada ilk ışık noktasının kendi
kendine yayılması sonucudur. (Işığın
metafiziği)
III. Işık bir dalga hareketi sonucunda
meydana gelir (Işığın dalga teorisi)
a. Yalnız I
b. Yalnız II
c. Yalnız III
d. I ve II
e. II ve III
4. Ömer Hayyam üçgeninden yararlanarak,
(a+b)4
iki terimlisinin açılımındaki terimlerin
katsayılarının dizilişi, aşağıdakilerden hangisidir?
a. 1,5,10,10,5,1
b. 1,4,6,4,1
c. 1,2,1
d. 1,3,3,1
e. 1,6,15,20,15,6,1
5. Hazıni tarafından tasarlanan, madenler,
kıymetli taşlar ve suların saflık derecelerini
bulmaya yarayan, Archimedes’in durgun sıvılarla
ilgili prensiplerine dayanarak yapılan terazinin
adı aşağıdakilerden hangisidir?
a. Kitab el Menazır
b. Kasrı Meyil
c. Vivamus
d. Tenkih el Menazır
e. Mizan el-ma
6. Aristoteles’in dört element (ateş, hava, su,
toprak) teorisini ve bu ögelerin temel özelliklerini
(sıcak, soğuk, ıslak, kuru) benimsemiş olan İslam
Dünyası’nın önemli kimyacısının adı
aşağıdakilerden hangisidir?
a. Curabitur
b. İbn Sina
c. İbn el Heysem
d. Ömer Hayyam
e. Cabir ibn Hayyan
7. Hareket ettirici kuvvetin cisme kazandırıldığı
veya depolandığı şeklinde yeni bir yorum getiren
“kasri meyil” (hareket etme isteği) cismin
özelliğine göre farklılık gösterir. Bu düşünce
aşağıdaki bilim adamlarından hangisine aittir?
a. İbn el Heysem
b. İbn Nefis
c. Vivamus
d. İbn Sina
e. Cezeri

 
108
8. İbn el Heysem’in çalışmalarını inceleyerek,
daha üst düzeye çıkartan Tenkih el Menazır
(Optiğin Düzeltilmesi) adlı doyurucu bir eseri
kaleme alan bilim adamı aşağıdakilerden
hangisidir?
a. Zekeriya el Razi
b. Kemalüddin el Farisi
c. Ömer Hayyam
d. Cabir ibn Hayyan
e. İbn Sina
9. Bağdat’ta matematik eğitimini tamamladıktan
sonra, özellikle trigonometri alanında çalışmalar
yapmış ve bugüne ulaşmayan trigonometri
kitapları yazdıktan sonra. Batlamyus ve
Diophantos’un eserlerini okuyup yorumlayarak,
astronomi çalışmalarına başlayıp, Ay’ın hareketlerini incelemiş olan İran’lı matematikçi ve
astronom, aşağıdakilerden hangisidir?
a. Ebu’l Vefa el Buzcani
b. Kemaliddün el Farisi
c. İbn el Heysem
d. Benu Musa
e. Sabit İbn Kurra
10. Kaleme aldığı el Tasrif isimli
eserindedöneminin cerrahi bilgilerini ve yeni
yöntemleri tanıtan, yaraların ateşle dağlanması,
deney amacıyla, hayvan vücutları üzerinde
ameliyatlar yapmak, kadavra teşrihi, ameliyatlarda kullanılan aletlerin resimleri bu eserde yer
alan Orta Çağ İslam Dünyası’nın en ünlü cerrahı
aşağıdakilerden hangisidir?
a. Curabitur
b. Endülüs’lü Zehravi
c. Zekeriya el Razi
d. İbn Nefis
e. Cezeri
Kendimizi Sınayalım Yanıt
Anahtarı
1. c Yanıtınız yanlış ise “Leonardo Fibonacci”
başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
2. d Yanıtınız yanlış ise “İbn el Heysem” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
3. c Yanıtınız yanlış ise “Robert Grosseteste”
başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
4. b Yanıtınız yanlış ise “Ömer Hayyam” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
5. e Yanıtınız yanlış ise “Hazıni” başlıklı konuyu
yeniden gözden geçiriniz.
6. e Yanıtınız yanlış ise “Cabir İbn el Hayyan”
başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
7. d Yanıtınız yanlış ise “İbn Sina” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
8. b Yanıtınız yanlış ise “Kemalüddin el Farisi”
başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
9. a Yanıtınız yanlış ise “Ebu’l Vefa el Buzcani”
başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
10. b Yanıtınız yanlış ise “Endülüs’lü Zehravi”
başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.

 
109
Sıra Sizde Yanıt Anahtarı
Sıra Sizde 1
1,1,2,3,5,8,13,21,34,55 Fibonacci dizisinde son
iki sayının oranını alırsak, 
   altın oranı
elde edilir.
Sıra Sizde 2
Işığın hareketi geometrik kurallara uygun
biçimde meydana geldiğinden, doğadaki diğer
bütün hareketlerin geometrik kurallara göre
gerçekleşmesi gerekir.
Önerdiği dört farklı ışık benzeşimiyle, hem optiği
hem de tüm varlıkları açıklamayı hedeflemiştir:
1. Tümevarım yönteminin kullanılmasıyla bilgi
kazanımı süreci, göz yoluyla maddesel
görmeye benzer bir olay olarak gerçekleşir.
(Işık bilgisinin felsefesi)
2. Işık, ilk maddesel form ve maddesel bir
dünyada ilk ışık noktasının kendi kendine
yayılması sonucudur. (Işığın metafiziği)
3. Maddesel dünyadaki her şey, her tür
nedensellik ışığın doğrusal yayılması ile
benzerdir. (Işık fiziği)
4. Doğaüstü doğrular, ışıktaki benzerlikleri
kullanılarak açıklanabilir. (Işık teolojisi)
Sıra Sizde 3
Bacon’a göre, bir cisimdeki her bir noktadan
bütün doğrultulara ışık ışınları yayılır ve gözün
her bir noktasına ulaşır. Cisimden çıkan ışınlar
göze ulaştığına göre, ışık ışınları, tepesi göz,
tabanı ise cisim olacak şekilde bir piramit
oluşturur.
İbn el Heysem’e göre, görmeyi oluşturan ışınlar
yalnızca göze dik gelenlerdir, yani kırılmaya
uğramayanlardır. Bu konuda Bacon’ın yaklaşımı
ise şöyledir: Gözün herbir noktasına, cismin
tümünden gelen çıkan piramitlerin tepeleri ulaşır.
Cismin herbir noktasının görüntüsü burada
karışır. Gözün bir noktasına, örneğin gözbebeğine cismin yalnız bir noktasının gönderdiği ışın
dik olarak gelir, diğer ışınlar ise aynı noktaya,
farklı açılarla eğik olarak gelirler. Göz havadan
yoğun bir sıvı ile dolu olduğu için, kırılma
yasasına göre, bütün eğik ışınlar, gözün korneasında kırılmaya uğrarlar ve eğik ışınlar zayıf, dik
gelenler parlaktırlar. Parlak ışınlar, zayıf ışığı
gizlerler. Böylece, tabanı cisimde, tepesi gözün
korneasının merkezinde yer alan bir görme piramidi oluşur. Bu piramidin gözlemcinin gözüne
ulaşmasıyla görme olayı gerçekleşmiş olur.
Sıra Sizde 4
I. Y ile F arasındaki ilişki dirençli mi
yoksa ideal ortamda mı tamamen
doğrudur?
II. Serbest düşme yapan yani doğal hareket
yapan cisimlerin ivmesi ne olacaktır?
III. Dinamik yasasıyla hareket nasıl
açıklanabilir?
Sıra Sizde 5
Hayyam üçgeninde beşinci satırdaki katsayılar
yardımıyla
(a+b)5
=a5
+5a4
b+10a3
b2
+10a2
b3
+5ab4
+b5
açılımını yazabiliriz.

 
110
Yararlanılan Kaynaklar
Yıldırım,C.(1983).Bilim Tarihi, İstanbul,Remzi
Kitabevi.
Ronan, C.A. (2003). Bilim Tarihi, Dünya
Kültürlerinde Bilimin Tarihi ve Gelişmesi,
(Çeviri; E.İhsanoğlu ve Feza Günergün)
Ankara,Tübitak Yayınları Akademik Dizi.
Tekeli, S., Kahya, E., Dosay, M., Demir, R.,
Topdemir, H.G., Unat, Y., Aydın, A.K,(2007),
Bilim Tarihine Giriş, Ankara, Nobel Kitabevi
Akdoğan, C. (1993), Bilim Tarihi, Eskişehir,
Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi
Yayınları.
Topdemir, H.G.(2008), Işığın Öyküsü, Ankara,
Tübitak Yayınları.
Tekeli, S., Kahya, E., Dosay, M., Demir, R.,
Topdemir, H.G., Unat, Y. (1993), Bilim Tarihi,
Ankara, Doruk yayınları.
Topdemir, H.G., Unat, Y.(2012), Bilim Tarihi,
Ankara, Pegem Akademi Yayınevi.
Asimov, I,(1984) The History of Physics, New
York, Walker and Company.
Tez, Z., (2008), Fiziğin Kültürel Tarihi,
İstanbul, Doruk Yayınları.
Cushing, J.T., (2003), Fizikte Felsefi
Kavramlar I, İstanbul, Sabancı Üniversitesi.
http://www.encyclopedia.com/topic/Thomas_B
radwardine.a spx
http://www.matematikkulubu.org
http://en.wikipedia.org/wiki/Jordanus_de_Ne
more
http://www.bilimselkonular.com
http://yunus.hacettepe.edu.tr
http://www.turkcebilgi.com/ansiklopedi/kereci
http://www.sizinti.com.tr
Topdemir, H.G., Işığın Öyküsü, Tübitak
Yayınları, Ankara, 2007.
http://www.kimkimdir.gen.tr

 
112
Amaçlarımız
Bu üniteyi tamamladıktan sonra;
Türkler’in İslâm’dan önceki ve sonraki entelektüel yaşamları açıklayabilecek,
Türkler’in takvim, tarım ve madenlerin kullanımı tanımlayabilecek,
Türkler’in astronomi, matematik, fizik, coğrafya ve tıp çalışmalarını açıklayabilecek,
Türkler’in teknolojiye katkıları tanımlayabilecek,
İslâmiyet’in Türk kültürünün gelişimine yaptığı katkıları açıklayabilecek
bilgi ve becerilere sahip olabilirsiniz.
Anahtar Kavramlar
On İki Hayvanlı Takvim
Bilgeli
Bilgelik Evi
Beşinci Postula
Bîrûnî
Hârezmî
Kültigin Anıtı
Bilge Tonyukuk
Karahanlılar
Gazneliler
İçindekiler
 Giriş
 İslâm Öncesi Dönem
 İslâm Sonrası Dönem
 Karahanlılar ve Gazneliler
5

 
113
GİRİŞ
Yaklaşık olarak 10. yüzyıldan itibaren İslamiyeti benimsemeye başlayan Türkler, İslâm Dünyası’nda
gelişen entelektüel kültür alanına, etkileri uzun yıllar sürecek bilimsel ve düşünsel katkılarda bulundular.
Bilime, bilimsel düşünceye ve bilim insanlarına verilen yüksek değerin yarattığı verimli iklimde yetişen
bilgeler hem toplumsal aydınlanmayı sağladı, hem de yöneticilerin adil ve bilgiye dayalı yönetme
ahlakını benimsemelerine yol açtı. Bu nedenle hâkimiyetleri altına aldıkları toplumlarda ve dönemlerde
gerek açmış oldukları bilim ve öğretim kurumları ve gerekse yetiştirmiş oldukları bilim insanları
aracılığıyla bilimin gelişimine çok önemli hizmetlerde bulundular.
Bugünden geçmişe yöneltilecek bilimsel bir araştırmayla, Türklerin doğrudan kendilerinin
gerçekleştirdiği bilimsel başarıların yanında, Türk olmamakla birlikte bilimsel araştırmalarını Türklerin
sağlamış oldukları olanaklarla yürütmüş ve bilimin çeşitli alanlarında birçok bilimsel keşif yapabilmiş
çok sayıda Fars ve Arap asıllı bilim ve düşün insanının bulunduğu kolayca görülebilir. Bu bilginlerin
bilime yapmış oldukları katkıları, bilimsel yöntem ışığında inceleyerek değerlendirmeye çalışan bilimsel
araştırmalar henüz çok sınırlı ve yetersizdir. Dolayısıyla Türklerin İslâmiyete’e giriş döneminde ve daha
sonra yaptıkları bilimsel katkılar hakkında verilecek her yargı yanlış olmasa bile eksik olacaktır.
Diğer taraftan bu eksiklik sadece Türklerin bilim tarihiyle sınırlı da değildir. Genel anlamda İslâm
Dünyası’ndaki bilimsel çalışmaların tarihi de yeterince araştırılmamıştır. Gerçi son zamanlarda büyük bir
merak ve ilgi duyulan İslâm Dünyası’nın bilimsel başarılarına ilişkin gittikçe artan ölçüde bilimsel
araştırma sonucu yayınlanmaktadır. Ancak bu olumlu gelişmeler dahi henüz İslâm Dünyası’ndaki
bilimsel gelişmelerin ve çeşitli buluşların bütünüyle kavranılmasını sağlamaktan uzaktır. Ancak özellikle
son 50 yılda yapılan araştırmalar sonucunda elde edilen bulgular, bu dönemdeki bilimsel etkinliklerin
tahmin edildiğinden çok daha önemli olduğunu göstermiştir.
İSLÂM ÖNCESİ DÖNEM
İnsanlık tarihine eşsiz kültür unsurları bırakan Türklerin Anayurdu Orta Asya’dır. Bilim ve kültür tarihi
açısından Orta Asya’nın sınırları ise bugünkü Güney Sibirya, Doğu ve Batı Türkistan’ı içine alan Tanrı
Dağlarının güneyinde ve Çıngırya steplerinin kuzeyinde kalan bölgedir. Orta Asya Türk tarihi MÖ
8000’lerden daha eskiye uzanmaktadır. Nitekim yapılan çeşitli kazılarda bu dönemlerden kalma pek çok
maddi ve manevi kültür öğesi elde edilmiştir. Elde edilen bu buluntular arasında taş devrine ait elle
yapılmış çeşitli araç ve gereç, boyalı çanak çömlek, çakmak taşı, topuz veya sivriltilmiş şekilde yapılmış
taş ve çeşitli maden araçlar yer almaktadır. Bu buluntulardan, dönemin insanının yaşam biçimi ve el
becerilerinin düzeyi hakkında bilgi edinmek olanaklı olmaktadır. Buna göre o dönemde bazı madenlerin
nasıl kullanılacağının bilindiği, örneğin tunçtan aletlerin yapıldığı anlaşılmaktadır. Benzer şekilde MÖ.
2000’lerden itibaren maden kullanımının hem çeşit hem de nitelik açısından arttığı anlaşılmaktadır.
Demir kullanılıncaya kadar geçen süre içinde ise bakır ve kurşundan çeşitli eşyalar yapılmıştır. İlk defa
alaşım olarak bronzu kullanan da Türklerdir.
Bunun gibi Türklerin tarım yaptığı, buğday ve arpa yetiştirdiği, daha sonra yaşam tarzlarının ayrılmaz
bir parçası olan at başta olmak üzere hayvanları evcilleştirdiği anlaşılmaktadır. MÖ. 2800 yılı sıralarında
da araba icat edilmiş, böylece kısmen de olsa yerleşik toplum düzenine geçmeye başlanmıştır.
Türkler’in İslâmiyet’e Giriş
Döneminde Bilim ve
Teknolojiye Etkileri

 
114
Türkler, evrenin bir kubbe biçiminde olduğunu düşünüyorlardı. Bu kubbe, Kutup Yıldızı çevresinde,
düzenli şekilde dönüyordu. Burçları taşıdığı düşünülen eliptik çarkı ise buna dik olarak yerleştirilmişti.
Gökteki bu düzen, Yeryüzüne de yansımıştır ve Kutup Yıldızı’nın tam altında, Yeryüzünün yöneticisi
olan hakanın oturduğu ve Ordug adı verilen kent bulunuyordu. Öyle ki bu kentin plânı da göksel düzeni
yansıtmaktaydı ve nasıl ki gök, Kutup Yıldızı’nın çevresinde dönüyorsa, toplum ve olup biten herşey de
hükümdarın çevresinde dönmekteydi.
Türklerin bu dönemde yüksek bir entelektüel kültüre sahip olduklarının başka kanıtları da
bulunmaktadır. Örneğin bu dönemin önemli uygarlıklarından biri olan Hunlar zamanında bilim ve teknik
adına bazı gelişmelerin kaydedildiği görülmektedir. Bunlar arasında ipek ve pamuk dokuma, ağaç
oymacılığı, boyaların kullanımı, ayna yapımı, bazı madeni alaşımlar örnek olarak verilebilir. Ayrıca ölü
gömme adetleri onların mumyalamayı bildiklerini göstermektedir.
Türklerin kurdukları önemli devletlerden bir diğeri de
Göktürk Devleti’dir MS (552-745). Bilinen ilk Türk yazılı
anıtı bu dönemde kalma Orhun Yazıtlarıdır. Bumin Kağan
tarafından hâkim bir konum kazanan Göktürkler, İlteriş
Kağan tarafından güçlü bir devlet yapısına sahip oldular. İlteriş Kağan’ın oğlu Bilge Kağan devraldığı devleti daha da
güçlendirdi ve devletin gücünün ve gelişmişliğinin bir belirtisi olarak tarihte Türk isminin geçtiği ilk metin olan Orhun
Yazıtlarını yazdırdı. Bu yazıtlardan birincisi Kültigin Yazıtı
adını taşımaktadır ve Bilge Kağan tarafından yaptırılmıştır.
İkincisi Bilge Kağan Yazıtıdır ve oğlu tarafından yazdırılmıştır. Üçüncüsü ise bilge Tonyukuk tarafından yazdırılmış
Tonyukuk Yazıtıdır.
Hem bu yazıtlardan hem de diğer arkeolojik malzemeden dönemin bilgi ve teknoloji düzeyi hakkında
çeşitli veriler edinilmektedir. Yazıtlar açıkça Göktürklerin yüksek bir devlet ve siyaset bilgisine sahip
olduklarını, hakanın halkına, halkın da hakanına karşı hak ve sorumluluklarının bulunduğu dile
getirilmekte, yüksek ahlak ilkelerinin ne denli önemli olduğu vurgulanmaktadır. Dolayısıyla bir
siyasetname kimliğini de barındıran yazıtlarda açıkça yüksek ahlak ve sorumluluk duygusunu
kaybetmedikçe, bilgeliğe sırt çevrilmedikçe bir devletin yok edilmesinin mümkün olmayacağı
anlatılmaktadır. Kültigin Yazıtındaki şu cümle bu durumu açıkça ifade etmektedir: “Üstte mavi gök
çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe senin ilini, töreni kim bozabilir?”
Sizler de devlet, toplum ve yönetim üçlüsüyle ilişkili özlü sözler
bulmayı deneyebilirsiniz.
Yazıtlardan edinilen birçok bilgiden biri de Türklerin 12 hayvanlı takvimi kullandıklarıdır. Kültigin
Anıtındaki şu cümleler durumu açıklamaktadır: “Kültigin koyun yılında, on yedinci günde uçtu.
Dokuzuncu ay, yirmi yedinci günde yas töreni tertip ettik. Türbesini, resmini, kitabe taşını maymun
yılında yedinci ay, yirmi yedinci günde hep bitirdik.” Daha sonra tarihe “12 Hayvanlı Türk Takvimi”
adıyla geçmiş olan bu takvimde her yıla bir hayvanın adı verilmiştir. Bunlar sıçan, sığır, pars, tavşan,
ejder, yılan, at, koyun, maymun, tavuk, köpek ve domuzdur. Bu takvime göre, 12 yıl süren her devreden
sonra aynı adları taşıyan ikinci bir devre başlar. Devreyi teşkil eden hayvanlar devrederken ait oldukları
yılların özelliklerini de belirlemektedir. Bir gün 12 eşit kısma ayrılmış ve iki saate karşılık gelen her
kısma “çağ” denmiştir. Bu çağlara da yine 12 hayvanın adı verilmişti. Gün gece yarısı, yıl ilkbahar ile
başlatılmıştır. Dört mevsim vardır. Güneşin hareketleri esas alınarak hazırlanmış olan bu takvimde
(bugünkü ölçülerimize göre) 1 yıl 365 gün, 50 dakika ve 47 saniye olarak kabul edilirken, yıl da 6 haftaya
ayrılmış ve her hafta 1,5 aya tekabül eden alt birimlere bölünmüştür. Yılbaşının 4 Şubat olduğu bu
takvimin Mezopotamya’da kullanılan takvimle önemli benzerlikler taşıdığı görülmektedir. Başta Çin
olmak üzere komşu uygarlıklarca da kullanılmış olan bu takvim, günümüzde hâlâ Çin’in bazı kısımları ile
Hind-i Çin’de kullanılmaktadır.
Resim 5.1: Bilge Kağan Yazıtından
Bir Kısım

 
115
Göktürkler tıp konusunda da önemli gelişme sağlamışlardır. İnsan sağlığını korumak için özellikle
koruyucu hekimliğe son derece önem vermiş ve çeşitli bitkileri ilaç olarak kullanmışlardır. Beslenmenin
sağlık açısından taşıdığı önemi bildiklerinden beslenmede ete ağırlık tanımışlardır. Beden sağlığı kadar
ruh sağlığına da gereken değeri verdikleri görülen Göktürkler, bu bağlamda aile yaşantısını
önemsemişlerdir
Orta Asya’daki diğer bir Türk devleti olan Uygurlar ise yeni bir alfabe geliştirmişler, yeni bir
kentleşme kavramı oluşturmuşlar ve bu doğrultuda taş binalar yapıp, kentleri kalın duvarlarla korumaya
almışlardır. Benzer şekilde su kanalları, su kemerleri ve büyük mabetler yapmışlardır.
Ziraatla uğraşan Uygurlar, yetiştirdikleri pamuğu, dokumacılık ve kâğıt yapımında kullanmışlardır.
Çeşitli aletlerin yapımında demirin yanı sıra başka madenleri de kullanmışlar, altın ve bazı kıymetli
taşlardan süs eşyaları yapmışlardır. Ayrıca nişadır elde ederek pazarladıkları da bilinmektedir.
Uygur metinlerinde sağlıkla ve hastalıklarla ilgili bilgilere de rastlanmaktadır. Çeşitli bulaşıcı hastalık
(kızamık ve çiçek vb.), kırık çıkıklar ve bazı iç hastalıklar ve tedavileri konusunda açıklamalar
vermişlerdir. Çiçek aşısını uyguladıkları bilinmektedir. Bu uygulamada insan çiçeğinden yara kabukları
alınıp, kurutulup bekletilmiş ve daha sonra sulandırılmak suretiyle zayıflatılmış çiçek mikropları sağlıklı
insanlara verilerek, inokulasyon (aşı) şeklinde uygulanmıştır. Aynı tip uygulama Anadolu’daki Türkler
arasında da görülmektedir.
Doğu Türkistan’daki Turfan kenti ve çevresinde yapılan arkeolojik kazılar sonucunda, MS 8. yüzyıla
ait, Uygurca dinî ve resmî belgelerle yıllık takvimlerin çoğunlukta olduğu binlerce kitap ele geçirilmiştir.
Tahtadan oyulmuş harfler ve klişelerle basılan bu eserler yüksek bir entelektüel kültüre işaret etmektedir.
Bu konu özellikle matbaanın gelişim tarihinin açıklanması için de önem arz etmektedir. Çünkü matbaanın
ne zaman icat edildiği konusunda çeşitli teknik tartışmalar hala devam etmektedir ve belirli bir uzlaşmaya
varılması için de öncelikle matbaa sözcüğünün neyi kapsadığını betimlemek gerekmektedir.
Matbaa terimi, sadece hareketli harflerle yapılan baskıyı belirtmektedir. Bu tip baskıda kullanılacak
harfler, noktalama işaretleri veya semboller için ayrı bir matris kullanılmakta, matristen ise harfler elde
edilmektedir. Yalnız bir cins matrisin oluşturduğu harfler dizisine ise font denir. Bu şekilde elde edilen
harfler bir araya getirilerek metnin bir sayfası oluşturulur. Bunun dışında bir de klişe baskı denilen basım
türü vardır ki, bu işlem oyulmuş tahta veya madeni levha kullanılarak yazı ve resimlerin grafik
röprodüksiyonunu elde etmek anlamına gelir. Klişe baskıda her sayfa, bir bütün olarak levha üzerine
oyulur.
Bu ikinci tür basım işi gerçekten çok eski dönemlerden bu yana bilinmektedir ve bilinen ilk baskı
Budizm’in Japonya’da yayılmasını sağlayan İmparatoriçe Shotoko (Ölümü MS 769) devrine aittir. Bu
dinde, Budha’nın resimlerinin ve Kutsal Sutra’nın metinlerinin çoğaltılması büyük bir sevap olduğundan,
İmparatoriçe Japon pagodalarına konmak üzere bir milyon nüsha muska bastırmıştır. Bunlar Sanskrit
dilinde fakat Çince hazırlanmıştı.
Bu baskı tekniği Çin’de ise Tang sülalesi MS (618-906) zamanında gelişmeye başlamış ve Feng Tao
zamanında Konfüçyüs klasikleri yayımlanmaya başlamıştır. Nihayet Sung İmparatorları döneminde MS
(960-1279) ilk kez, ayrı ayrı harfler dökerek basma yapmayı, 1041’de Pi Sheng adlı bir Çinli denemiştir.
Pi Sheng’in porselenden harfler dökerek matbaanın ilk önemli gelişme adımını başlattığı kabul
edilmektedir. Aslında 50.000 harfli olan Çin alfabesiyle yazabilmek için bunlardan en az 3000 tanesinin
kullanılması gerekmekteydi. Tek tek harflerle baskı yapmaktansa, kalıp halinde sayfalar oymak daha
kolaydı. Bu yüzden Pi Sheng’in böyle bir işi neden denediği kesinlikle anlaşılamamıştır.
Kore’de ise 1403 yılından itibaren matbaanın kullanıldığı görülmektedir. Bu matbaada önceleri tahta,
pişmiş kil ve porselen daha sonra ise bronz harfler kullanılmaya başlamıştır. Ancak Uzakdoğu
alfabelerinin ideografik oluşu, klişe baskının gelişmesine ve matbaanın bu bölgelerde etkisiz kalmasına
ve yeterince gelişme gösterememesine neden olmuştur. Ancak bazı araştırmacılar, Çinli Pi Sheng’e örnek
olacak ilk basmayı Uygurların bulduğunu savunmaktadırlar. Bu iddiayı destekleyen bazı kanıtlar da
bulunmaktadır. Bunların başında 1902-1907 yılları arasında, Doğu Türkistan’da, Turfan’da yapılan
kazılarda Tun-Huang mağaralarında Uygur harfleriyle yazılmış pek çok kitap ve bunların yanında bir
torba içerisinde tek tek hazırlanmış Uygur harflerinin bulunması gelmektedir. Ancak matbaanın

 
116
Uygurlarca bulunduğunu söylemek yine de pek olanaklı görünmemektedir. Çünkü Uygur metinlerinin
hiçbiri matbaada basılmamış, tamamı el yazmasıdır. Diğer taraftan bunların tarihi 868’den önceye
gitmemektedir. Bu tarih ise Çin’de bu tür basım tekniğinin çok gelişmiş olduğu bir dönemdir. Bu nedenle
Uygurların bu tekniği Çinlilerden aldığını belirtmek daha makul görünmektedir. Hatta Uygur eserlerinde
sayfa numaraları Çince verilmiştir. Bütün bunlar matbaanın ilk kez kimin tarafından bulunduğu
sorusunun yanıtını kesin olarak vermeyi zorlaştırsa da, Uzakdoğu’da başlayan bu çalışmaların, Avrupa’da
matbaanın icat edilmesine öncülük ettiğini göstermesi bakımından değer taşımaktadır.
Matbaa tarihi hakkında daha ayrıntılı bilgi edinmek için Hüseyin Gazi
Topdemir’in İbrahim Müteferrika ve Türk Matbaacılığı, (Ankara: Kültür Bakanlığı, 2002)
adlı kitabını okuyabilirsiniz.
İSLÂM SONRASI DÖNEM
Batı’nın karanlık bir döneme girdiği sıralarda, Doğu’da yeni bir din, İslâmiyet doğdu. İslâmiyet insanları
bilmeye, varlığı araştırmaya ve sorgulamaya yönelten tutumuyla önceki dinlerden farklılık taşımaktadır.
Daha başlangıcından itibaren İslâm Dünyası’nda bilimsel faaliyetlerin canlılığının nedeni de öncelikle
genel anlamda İslâmiyet’in bilgiye, özelde de bilimsel çalışmaya ve araştırmaya verdiği önemden
gelmektedir. Başka bir deyişle, dini yaşantı bilgi elde etme yolundaki çabada bir tutuculuğa yol
açmıyordu. Çünkü bilginin ve bilimin kim tarafından ve nerede üretildiği değil, ona sahip olmak
önemseniyordu. Bilgi için özel bir toprak, bir vatan yoktu; bilgiyi hangi kültür üretmişse üretmiş olsun
gidip o bilgi alınmalıydı. Bu kuşkusuz genel anlamda bilim için olağanüstü teşvik ediciydi. Bilgi
karşısındaki bu olumlu vaziyet alış giderek “hasbi tecessüse” yani bilgiye salt bilgi olduğu için itibar
etme, sadece “merak duygusu” ile araştırma tutumuna dönüştü. Geçmişte uygarlık yaratmayı başarmış
toplumlara egemen bu düşünce ve tutum şimdi İslâm Dünyası’nda yeniden hayat buluyordu. Artık bilgiye
sahip olmanın başlı başına bir erdem olarak kabul edildiği, yararının tartışılmadığı bir döneme girildiği
her bakımdan anlaşılıyordu. Bu süreçte esas amaç, bilgiyi elde etmek olduğu için de sürecin özellikle ilk
dönemlerinde olağanüstü bir çeviri faaliyetine girişildiğini anlamak kolaylaşmaktadır.
Çok etkileyici ve hummalı bir çalışma temposuna girişilen İslâm düşünce tarihinin bu klasik dönemini
üç evreye ayırmak mümkündür: Birinci evrede bilgiyi elde etme, bilim nerede yapılmışsa gidip onu alma
çabası öndedir. Bu yapılırken bilginin üretildiği toprağın ne rengine ne de tarihine bakılıyordu. Grek,
Hint, Fârisî vs. kaynaklardan yoğun bir çeviri faaliyeti ortaya konuldu. İkinci evre ise bilginin
sistemleştirildiği dönemdir, bu dönemde bilgi üretilmeye ve kullanılmaya, yani üretilen bilginin
toplumsallaştırılmasına çalışılmaktaydı. Bilgelik Evi (Beyt el-Hikme) gibi bilginin hamisi olan bir kurum
da bu evrede oluşturulmuştur. Bilimin, bilgeliğin takdir edilmeye başladığı, yoğun bir şekilde teşvik
edildiği bir evredir. Dönemin entelektüeli, bilginin peşinde bilgece koşarken yönetenler de onları takdir
ederek daha rahat çalışabilecekleri ortamlar oluşturmuş, bilgiyi sorunların çözümünde kullanarak teşvik
etmiştir. Huneyn İbn İshak’a (D. 809-Ö. 873) çevirdiği eserler ağırlığınca altın verilmesinin nedenini de
böyle anlamak gerekir. Böylece bu dönemde bilgi üretildikçe takdir ve teşvik edilmiş, bilim insanları da
bu duruma bilimsel çalışmalarıyla karşılık vermiştir. Klasik dönemin son evresi ise özgün bilginin ve
bilimin üretildiği, tüm tarihe mal olmuş Harezmî (D. 780-Ö. 850), el-Kindi (D. 801-Ö. 873), Fârâbî (D.
870-Ö. 950), İbn el-Heysem (D. 965-Ö. 1039), Bîrûnî (D. 973-Ö. 1048) ve İbn Sînâ (D. 980-Ö. 1037)
gibi bilim ve düşün insanlarının dönemi olan zirve dönemidir. Araştırma etkinliği artık kuralları, yöntemi
ve kavramları belirlenmiş bir bilimsel çalışma olma özelliğine kavuşmuştur. Bu dönemde İslâm bilim
tarihi altın çağını yaşamıştır. O dönemlerde üretilmiş bazı bilgilere modern bilimin çok daha sonra
ulaşabildiği göz önüne alınırsa, dönemin bilim etkinliğinin tarihsel önemi daha kolay kavranabilir.
Farklı kültürel başarılardan yararlanma ve onları özümsemeyle birlikte İslâm uygarlığı giderek parlak
bir yapıya dönüştü. Akdeniz’i kapsayan topraklardaki uygarlık mirasının önemli merkezlerini birer birer
fark etmeye ve kısa zamanda fethetmeye başlayan Müslümanlar olağanüstü bir hızla bilimsel eserleri
Grekçeden Arapçaya çevirdiler ve bu kaynağı ciddi bir biçimde özümlediler.
Sizler de Bilgelik Evi’ne benzer başka bir kurumu örnek olarak
verebilir ve gerekli şekilde araştırabilirsiniz.

 
117
Yabancı bilim ve kültür mirasının aktarılması süreci 8. yüzyılın başlangıcından itibaren hem niteliksel
hem de niceliksel olarak hızla gelişti ve çağın hemen hemen bütün bilim dallarını kapsayacak boyuta
ulaştı. Bilimin gelişmesinin önemli nedenlerinden biri araştırma etkinliğinin kuramsal bir yapıya
kavuşturulmuş olmasıdır. Beyt el-Hikme bu bakımdan İslâm Dünyası’nda sergilenen parlak bilimsel
başarıların merkezi konumunda bir kurum olarak tarihe
geçmiştir.
Çeviriler büyük ölçüde Grekçeden veya daha
önceden Grekçeden çevrilmiş Süryanice eserlerden
yapılmakla birlikte, Farsçadan ve Hintçeden de
yapılmaktaydı. Bu gelişim sürecinde astronomi,
geometri, fizik, optik, coğrafya, simya gibi temel bilim
dallarındaki çevirilerle elde edilen bilgiler yeni bir
yaklaşımla anlaşılmaya ve anlamlandırılmaya başlandı.
Kısa sürede Eukleides’in (M.Ö. 300’ler) Elementler’i,
Ptolemaios’un (MS 150’ler) Almagest’i,
Coğrafya’sı, Optik’i, Tetrabiblos’u, Theodosios (öl.
MS 395) ile Menelaos’un (M.S. birinci yüzyıl) Küre
Kesitleri, Apollonios’un (M.Ö. 262-200) Koni Kesitleri,
Hipokrates’in Aforizmalar’ı, Platon’un Devlet ve
Yasalar’ı, Aristoteles’in Organon’u, Şiir Sanatı, Oluş ve
Bozuluş’u, Gök Olayları, Galenos’un Canlı Hayvan
Teşrihi, Ölü Hayvan Teşrihi, Organların Yararları,
İlaçların Terkibi ve Ruh Hastalıkları Arapçaya
aktarılmıştı bile.
Bu dönemde Farsçadan çevrilen eserlerin çoğu edebiyata ve tarihe ilişkindir. Önemli olanlardan veya
adları sık sık duyulanlardan bazıları, hayvanları konuşturmak suretiyle ahlaki öğütler vermeyi hedefleyen
Kelile ve Dimne, Rüstem ve İsfendiyâr, Anuşirvân’ın Hayatı, Hezâr Efsane, Hezâr Destân ve İran
Melikleri Tarihi’dir.
Hintçeden yapılan çeviriler de İslâm biliminin biçimlenmesinde etkili olmuştur. Müslümanlar, Grek
astronomisi ile tanışmadan önce Brahmagupta’nın Siddhanta’sı aracılığıyla Hint astronomisini tanımış ve
Ptolemaios’u keşfedinceye ve Arapçaya aktarıncaya kadar araştırmalarını bu esere dayandırmışlardır.
Sanskrit dilinden Arapçaya tercüme edilen kitaplar arasında Sindbad adındaki bir denizcinin maceralarını
anlatan Sindbad gibi eserler de bulunmaktadır. Bu aktarım iki köklü sonuca yol açmıştır. Bunlar:
1. İslâm Dünyası’nda entelektüel bir uyanış doğdu ve bilimsel bilginin birikimi sağlandı.
2. Klasik dönem bilim yapma geleneği İslâm Dünyası’na aktarıldı ve yerleşti.
İslâm düşüncesinin Rönesans’ını oluşturan ve yaklaşık iki yüzyıllık bir süreyi kapsayan bu etkinliğin,
toplumsal, siyasal ve ekonomik önemli pek çok sonuca yol açtığı kuşkusuz olmakla birlikte, bilimsel
açıdan taşıdığı asıl değer yukarıda değinilen ikinci sonucun doğuşuna yol açmış olmasıdır. Çünkü çeviri,
kültürler arasındaki etkileşimi sağlayan önemli bir etkinlik olmakla birlikte, aynı zamanda çevirinin
yapıldığı kültürel ortamın temel savlarıyla oluşturulmuş olan bilimsel ve entelektüel problemlerin de alıcı
konumdaki kültür ortamına aktarılmasına yol açan bir uğraştır. Nitekim bu etkinlik sonucunda Antik
Grek’te yer alan bütün bilimsel ve düşünsel gelenekler ve problemler aynen İslâm Dünyası’na aktarılmış
ve her bir düşünce ayrı ayrı taraftar bulmuştur.
Antik kültür birikiminin İslâm Dünyası’na aktarılmasının entelektüel ortamın gelişmesinde önemli bir
rolü olmakla birlikte, kuşkusuz yeni bir din olan İslâmiyet’in de bu süreçte ciddi katkısı olmuştur. Çünkü
bilgiyi, bilimi, araştırmayı ve düşünmeyi sürekli vurgulayan İslâmiyet, sonuçta bilgi ve bilimi peşine
düşülmesi ve elde edilmesi gereken bir değer olarak entelektüellere telkin etmekteydi. Bilime olumlu
bakış ve dinin bilimi koruyan ve yücelten tutumu sonucunda kısa sürede, Müslüman entelektüellerin
dikkati önce var olan birikimi anlamaya ve daha sonra da geliştirmeye yönelmiştir. Bu atılımda Türk
kökenli bilim adamlarının da ciddi katkıları olmuştur.
Resim 5.2: Bilgelik Evi

 
118
Düşünce tarihinin bazı dönemlerinde belirli bir dil bilim ve kültür dili
olarak egemen olmuştur. Ortaçağ Hristiyan Dünyası için egemen dil Latince, İslâm
Dünyası için ise Arapçadır. Bu nedenle milliyeti ne olursa olsun bütün bilim ve düşün
insanları Arapça yazmışlardır. Dolayısıyla özellikle batılı araştırmacılar Arapça yazmış
olmaları dolayısıyla herkesi Arap kabul etmekte sakınca görmemişlerdir. Bu doğru
olmayan ve fazlasıyla genellemeye dayanan yargı, günümüzde artık aşılmaya başlamıştır.
Cabir İbn Hayyan
Bunlardan biri sekizinci yüzyılda yaşamış olan Cabir İbn Hayyan’dır (D. 721-Ö. 808). Kimya konusunda
yazdığı eserlerde madde kavramını sınıflamak suretiyle yeni bir anlayış getirmiş; kimyasal işlemlerde,
işleme giren ve çıkan madde miktarının eşit olduğunu söylemek suretiyle, on sekizinci yüzyılda Lavoisier
tarafından şekillendirilen maddenin sakınımı ilkesine yaklaşım göstermiştir.
Câbir İbn Hayyân kuramsal ve deneysel araştırmalarla kimyanın gelişimini büyük ölçüde etkilemiştir.
Horasan’ın Tûs şehrinde bir eczacının
oğlu olarak dünyaya gelen Cabir, o
dönemde bilime ve bilim insanlarına
yoğun bir destek sağlayan Bermekî
ailesinin desteğinde çalışmalarda bulundu
ve ailenin 803 yılında saraydan
uzaklaştırılmasından sonra Kûfe’ye
taşındı ve orada öldü. Efsanevi bir kişilik
olarak o dönemde yapılan çalışmaların
zirve noktasını temsil eden Cabir, pek çok
kimyasal bileşiğin, kimya aletinin ve
kimyasal sürecin uygulayıcısı olmuştur.
Bu başarısından dolayı, modern kimyanın
kurucusu kabul edilmektedir.
Resim 5.3: Câbir İbn Hayyân
Câbir, varlık ve madde anlayışının temeline Doğu’da ve Batı’da
sergilenmiş görüşlerin sentezini koyarak, ünlü filozof Aristoteles’in dört unsur
(toprak, su, hava ve ateş) kuramını ve bu unsurların niteliklerini (kuru, ıslak,
soğuk ve sıcak) benimsemiştir. Bu anlayışa göre doğada her şey toprak, su,
hava, ateş öğelerinin sıcak-soğuk, nemli-kuru çiftlerinin birleşmesiyle
meydana gelir. Nitelikler, aynı zamanda öğeler arasındaki geçişi sağlar.
Resim 5.4: Dört Unsur
Dört unsur toprak, su, hava ve ateşten oluşur. Bu unsurlar
Aristoteles’in evren anlayışının temelini meydana getirirler. Aristoteles’e göre evren
tektir, ancak birbirlerinden farklı iki kısımdan oluşur. Yer’den Ay’a kadar olan kısım
evrenin Ay-altı, Ay’dan evrenin sınırı olan sabit yıldızlara kadar olan kısım ise Ay üstü
adını alır. Ay-altı evren bu dört unsurdan oluşur. Aristoteles’e göre bu unsurlar
ağırlıklarına göre evrende iç içe geçmiş küreler şeklinde dizilmişlerdir. Ay-üstü evren ise
değişime uğramayan esirden oluşmuştur.
Kimya tarihinde Câbir’le birlikte anılan en önemli kuram, minerallerin oluşumunun açıklandığı CıvaKükürt Kuramıdır. Buna göre madenler cıvadan oluşmuş ve kükürtle katılaşmıştır.

 
119
O dönemin kimya çalışmaları elbette günümüz kimya çalışmalarından farklı olarak simya diye
adlandırılan mistik ve metafizik bir boyut da içermekteydi. Bu nedenle Câbir’in önemli ilgi alanlarından
biri de insana ölümsüz yaşam sağlayabilen ve
değersiz tüm metallerden altın elde
edilmesinde kullanılabilen “el-iksir”dir. İksir
elde etme ilkeleri ile altın elde etme ilkeleri
aynıdır ve iksir yapımında hayvansal, bitkisel
ve mineral maddeler kullanılır.
Câbir, kimyanın (simya) ilgi konusu olan
maddeleri üç ana grupta ele alır:
1. Ruhlar; ateşte tamamen uçan cevherler ya da maddeler.
2. Metaller; çekiçle dövülebilen, bir ses ve parlaklığa sahip olan, suskun olmayan maddeler.
3. Cisimler (Mineral olmayan); eriyebilen veya erimeyen maddeler.
Câbir’in modern kimyanın babası olarak değerlendirilmesine sebep olan çalışmaları ilk kez kullanılan
veya geliştirilen kimyasal işlemler, bu işlemlerin uygulanması sırasında kullanılan aletler ve süreçler
sonucunda elde edilen kimyasal bileşiklerdir. Söz
konusu işlemler ve araçların kullanımıyla Câbir,
“Su” genel başlığında çözücü sular olarak
adlandırılan nitrik, sülfürik ve hidroklorik asit gibi
mineral asitleri keşfetmiştir. Câbir aynı zamanda
metallerin işlenmesi, çelik yapımı, kumaş ve deri
boyaması, dayanıklı kumaş yapımı, altın üzerine
yazı yazmak için altın pirit kullanımı ve asetik
asidin yoğunlaştırılması için sirke damıtılması, cam
yapımı tekniklerinin geliştirilmesi gibi kimya
sanayi ile ilgili önemli çalışmalar yapmıştır.
Resim 5.6: Câbir’in Damıtma Için Kullandığı Imbik
Sizler de “simya” ve “kimya” arasındaki farkı araştırabilirsiniz.
Câbir tarafından kullanılan işlemlerin en önemlileri, buharlaştırma, damıtma ve kireçleştirmedir.
Buharlaştırma maddedeki farklılıkları ayrışabilir hale getirmektir. Damıtma, çözünebilir maddelerin özel
bir düzenek ve özel araçlar yardımıyla saflaştırılması ya da temizlenmesidir. Kireçleştirme ise, maddeleri
yüksek dereceli ısı ile yakarak ve toz haline getirerek bir metalde bulunan ve çözünmeyen maddeleri
ayırmaktır.
Câbir, yapmış olduğu araştırmalar sonucunda kimya bilimine üç noktada önemli katkılar yapmıştır:
1. Element görüşünün oluşmasına yardımcı olmuştur.
2. Deneylerinde, ölçü ve tartı işlemleri üzerinde hassasiyetle durduğu için, nicelik anlayışının
güçlenmesini sağlamıştır.
3. Çalışmaları sırasında geliştirmiş olduğu yeni aletlerle kimya teknolojisinin ilerlemesine katkı
yapmıştır.
Cabîr İbn Hayyan hakkında ayrıntı için Esin Kâhya’nın Modern
Kimyanın Kurucusu Cabir b. Hayyan, (Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları No:183, Ankara
1995) adlı kitabını inceleyebilirsiniz.
Resim 5.5: Câbir Tarafından Yapılan ve Kullanılan Araçlar

 
120
Hârezmî
Bu dönemde bilime katkı yapan Türk bilim adamlarından biri de dokuzuncu yüzyılda Horasan’da
yaşamış olan Hârezmî’dir. Yaşamının büyük kısmını Bağdat’ta geçirmiş, Bilgelik Evi’nde bulunmuş,
buradaki kütüphanede matematik ve astronomi konularında çalışmalar yapmıştır. Matematik konusunda
biri cebire, diğeri aritmetiğe ilişkin iki önemli çalışması vardır.
Hârezmî’nin cebir konusundaki yapıtı Kitâb el-Muhtasar fî Hisâb el-Cebr ve el-Mukâbele (Cebir ve
Mukâbele Hesabı Hakkında Özet Kitap) adını taşır. Buradaki cebir sözcüğü, aslında, bir denklemdeki
negatif terimin eşitliğin öbür tarafına alınarak pozitif yapılması işlemini, mukâbele sözcüğü ise
denklemde bulunan aynı cins terimlerin sadeleştirilmesi işlemini ifade etmektedir. Hârezmî bu yapıtında,
birinci ve ikinci dereceden denklemlerin çözümleri, binom çarpımları, çeşitli cebir problemleri ve miras
hesabı gibi konuları incelemiştir. Denklemler, ax² = bx, ax² = c, ax² + bx = c, ax² + c = bx, ax² = bx + c
tipleri şeklinde sınıflandırılmış ve her birinin cebirsel ve
geometrik çözümleri verilmiştir. Kitapta cebir ve geometri
arasında paralellik kurulmasının ilk örneğinin sergilenmiş olması
matematik tarihi bakımından önemlidir. Söz konusu kitap 12.
yüzyılda Chesterlı Robert ve Cremonalı Gerard tarafından
Latinceye çevrilmiş ve kitabın adında bulunan “el-cebr” kelimesi,
“algebra” biçimine dönüştürülmüş, Batı dillerinde cebir
kelimesini karşılamak için kullanılmaya başlanmıştır.
Hârezmî’nin diğer çalışması Hint Hesabı adındaki aritmetik
kitabıdır. Aritmetik kitabının Arapça aslı kayıptır; bu nedenle bu
yapıt, De Numero Indorum (Hint Rakamları Hakkında) adıyla
Bathlı Adelard (D. 1080-Ö. 1152) tarafından yapılan Latince
tercümesiyle günümüze kadar ulaşabilmiş ve tanınabilmiştir.
Hârezmî bu yapıtında, on rakamlı konumsal Hint rakam sistemi
ile hesaplama sistemini anlatmış, Batılı matematikçiler,
Romalılardan bu yana yürürlükte bulunan harf rakam ve hesap
sistemi yerine Hint rakam ve hesap sistemini kullanmayı bu
yapıttan öğrenmiştir. Kitabın yazılma amacı da İslâm
Dünyası’nda klasik dönemde ve daha sonraki dönemlerde sıkça
söz konusu edilen hesaplamanın, yani günümüzde aritmetik
denilen dört işlemin yapılışının Hint rakamlarının yardımıyla
kolayca öğrenilmesini sağlamaktır.
Hesap anlamına gelen Latince “algoritmus” terimi de “el-Hârezmî” adından türetilmiştir. On
rakamdan oluşan rakam sistemi ise, Hârezmî tarafından tanıtıldığı için Arap Rakamları ve kökeni
Hindistan olduğu için de Hint-Arap Rakamları adı ile tanınmıştır.
Hârezmî’nin sıfır rakamının kullanılmasını sağlaması da matematik tarihi açısından ayrıca değerli ve
önemlidir. Sıfırın kullanımını açıkladığı pasajda şunlar yer almaktadır:
“Çıkarma işleminde hiçbir şey kalmadığında, küçük bir yuvarlak yaz ki, böylece o yer boş kalmamış
olsun. Bu küçük yuvarlak bir konum işgal etmek zorundadır. Çünkü aksi durumda daha az sayıda konum
kalır ve o zamanda ikinci konum hatalı olarak birinci konum olur.”
Hârezmî’nin “küçük yuvarlak” veya “daire” olarak adlandırdığı işaret bu gün kullanılmakta olan
sıfırdır. Küçük yuvarlağa Araplar sıfır (boş) diyorlardı. Latinceye zephyrum olarak çevrilen sözcük, daha
sonra İtalyanca zero olarak kısaltıldı.
Hârezmî, daha önce Sanskritçeden Arapçaya çevrilmiş olan Siddhanta adlı zici Ptolemaios’un
Almagest’inden yararlanarak düzeltmiştir. Bu düzenlemenin dikkat çeken yönü açıların, sinüs gibi
trigonometrik fonksiyonlarla ifade edildiğini gösteren bir takım tablolara yer verilmiş olmasıdır.
Bunların dışında Hârezmî’nin biri usturlabın yapımını ve diğeri ise kullanımını anlatan iki yapıtı daha
mevcuttur. Fakat bunlar kayıptır.
Resim 5.7: Cebir’den Bir Sayfa

 
121
Hârezmî, Ptolemaios’un Coğrafya adlı yapıtını da Kitâb Suret el-Ard (Yer’in Biçimi Hakkında) adıyla
Arapçaya çevirmiş ve böylece Grek dönemi matematiksel coğrafya bilgilerinin İslâm Dünyası’na
girişinde önemli bir rol oynamıştır. Bu yapıt, önemli yerlerin enlem ve boylamlarını bildiren çok sayıda
tablo içermektedir. Bu tablolar incelendiğinde, Hârezmî’nin Ptolemaios gibi, Yer’i ekvatordan kuzeye
doğru yedi iklime, yani yedi enlem bölgesine ayırdığı ve enlemleri bu esasa göre verdiği görülmektedir.
Kitap çevrilmeden önce de bilinen yedi iklim sistemi, bu yapıttan sonra bütün Müslüman coğrafyacıları
tarafından benimsenecek ve klasik dönem yapıtları bu sisteme göre düzenlenecektir. Kitapta dikkat çeken
bir diğer nokta da içerdiği haritalardır. Bunlardan özellikle Nil’in kaynağını ve mecrasını gösteren
haritada Nil’in Batı Afrika’dan veya Cennet’ten doğmayıp, bir gölden çıktığının yer alması dikkat
çekicidir. Diğer bir nokta da haritalar arasında bir Dünya haritasının olmamasıdır. Fakat enlem ve boylam
verileri böyle bir haritanın çizilebilmesi için gerekli olan malzemeyi vermektedir.
Diğer bir matematikçi de Abdülhamid İbn Türk’tür. Hayatı hakkında bilinenler çok azdır.
Hârezmî’nin çağdaşıdır. Cebir konusunda yazmış olduğu kitabın ancak küçük bir bölümü bugün elimizde
bulunmaktadır. Burada, özel tipler halinde gruplandırılmış ikinci derece denklemlerin çözümleri,
Hârezmî’nin çözümlerinden daha ayrıntılıdır.
Fârâbî
Aslında büyük bir mantıkçı ve filozof olan Fârâbî (D. 874-Ö. 950) aynı zamanda fizik üzerine de görüşler
ileri sürmüştür. Bu konuda Boşluk Üzerine (Risâle fî el-Halâ) adlı çalışmayı kaleme almıştır. Fârâbî, bu
makalesinde boşluğu kabul etmeyen bir yaklaşımla havanın
niteliğini irdelemektedir. Ona göre, eğer bir tas, içi su dolu olan bir
kaba, ağzı aşağıya gelecek biçimde batırılacak olursa, tasın içine
hiç su girmediği görülür; çünkü hava bir cisimdir ve kabın
tamamını doldurduğundan suyun içeri girmesini engellemektedir.
Buna karşılık, eğer bir şişe ağzından bir miktar hava emildikten
sonra suya batırılacak olursa, suyun şişenin içinde yükseldiği
görülür. Öyleyse doğada boşluk yoktur.
Ancak, Fârâbî’ye göre ikinci deneyde, suyun şişe içerisinde
yukarıya doğru yükselmesini Aristoteles fiziği ile açıklamak
olanaklı değildir. Çünkü Aristoteles suyun hareketinin doğal
yerine doğru, yani aşağıya doğru olması gerektiğini söylemiştir.
Boşluk da olanaksız olduğuna göre, bu olgu nasıl açıklanacaktır?
Bu durumda Aristoteles fiziğinin yetersizliğine dikkat çeken
Fârâbî, hem boşluğun varlığını kabul etmeyen ve hem de bu
olguyu açıklayabilen yeni bir varsayım oluşturmaya çalışmıştır.
Bunun için iki ilke kabul eder:
1. Hava esnektir ve bulunduğu mekânın tamamını doldurur;
yani bir kapta bulunan havanın yarısı boşaltılsa, geriye kalan hava yine kabın her tarafını
dolduracaktır. Bunun için kapta hiç bir zaman boşluk oluşmaz.
2. Hava ve su arasında bir komşuluk ilişkisi vardır ve nerede hava biterse orada su başlar.
Fârâbî, işte bu iki ilkenin ışığında, suyun şişenin içinde doğasına aykırı olarak yükselmesinin boşluğu
doldurmak istemesi nedeniyle değil, kap içindeki havanın, doğal hacmine dönmesi sırasında, hava ile su
arasındaki komşuluk ilişkisi yüzünden, suyu da beraberinde götürmesi nedeniyle oluştuğunu
bildirmektedir. Fârâbî, makalesini şu sözlerle bitirir:
Bu suretle, söz konusu şahısların sözü geçen kaplarda yaptıkları gözlemlere dayanarak boşluğun
mevcut olduğu zannına kapılmalarının sebebi meydana çıkmış oldu. Ayrıca, onların anlattıklarından
boşluğun mevcudiyeti sonucunu çıkarmak gerekmediği, burada verilen ayrıntıdan anlaşılmış ve onların,
içinde bir şey bulunmadığına inandıkları ve boş olduğunu zannettikleri mekânın hakikatte hava ile dolu
olduğu açığa çıkmıştır.
Yapmış olduğu bu açıklama ile Fârâbî, Aristoteles fiziğini eleştirerek düzeltmeye çalışmıştır. Ancak
açıklama yetersizdir; çünkü havanın neden doğal hacmine döndüğü konusunda bir şey söylenmemektedir.
Bununla birlikte, Fârâbî’nin bu açıklaması, sonradan Batı’da Roger Bacon (1214-1294) tarafından
“doğadaki bütün nesneler birbirinin devamıdır ve doğa boşluktan sakınır” biçimine dönüştürülerek
genelleştirilmiştir.
Resim 5.8: Büyük düşünce ustası
Fârâbî

 
122
Bîrûnî
Bilim tarihi çalışmaları Bîrûnî’nin (D. 973-Ö. 1048) gerek bilimsel tutum ve araştırma tutkusu, gerekse
kaleme aldığı çalışmalarının hacim ve içerik açısında taşıdığı yenilik bakımlarından “bütün zamanların en
büyük bilginlerinden biri” olduğunu
ortaya koymuştur. Öncelikle tabii
bilimler olmak üzere, matematik ve
toplumsal bilimlerde sergilediği özgünlük, bu nitelendirmeyi kesinlikle hak
ettiğinin açık belirtisidir. Çalışmalarındaki derinlik ve çeşitlilik, onu klasik
çağ bilgeliğinin nadir temsilcilerinden
birisi yapmaktadır. Bundan çok daha
temel bir özelliği de bilimsel zihniyetin
gerektirdiği nesnel ve kanıta dayalı
bilgi anlayışını benimsemesi ve bunun
bilimsel çalışmaların ilkesi olmasını
savunmasıdır. Bundan dolayı fizikten
astronomiye, matematikten tıbba kadar
uzanan geniş yelpazede çalışmış olmasına rağmen, Bîrûnî, araştırmalarında
bilimsel zihni-yet açısından modern bir
yaklaşım sergilemeyi başarmış birkaç
bilim insanından birisidir.
Bîrûnî’nin bilimsel çalışmaları içerisinde tabii bilimler özel bir yer tutmaktadır. Genç yaşında yaptığı
gözlemler, enlem ve boylam çalışmalarında gösterdiği başarılar, Yer üzerine ileri sürdüğü düşünceler
onun bilimsel ilgi alanının temel temasını oluşturmaktadır. Bu alanlarda yaptığı çalışmalar bilimsel
yöntem açısından gözlem ve deneyi asıl bilgi kaynağı olarak gördüğünü ortaya koymaktadır. Bununla
birlikte astronomi, jeoloji, coğrafya, kimya ve biyoloji gibi tabii bilimler alanında gözlem ve deneyin
yanında ölçmeyi de öne çıkardığı görülmektedir.
Bîrûnî’nin bilimsel zihniyetini açığa çıkaran bir diğer önemli
gösterge de onun bugün “sahte bilim” diye nitelendirilen astroloji,
sihir ve büyüye karşı takındığı akılcı tutumdur. Yıldızların Yer’e
etki edeceği düşüncesinin hiçbir zaman sihir ve büyünün aracı
olmaktan öte bir anlam taşıyabileceğini düşünmemiş ve
düşlememiş olan Bîrûnî, bilimselliğe ve aklın ışığında problemlere
çözüm arama akılcılığına daima sıkı bir bağlılık göstermiştir.
Çünkü ona göre, bir toplumda cehaletin yaygınlaşması, bilimin
sonuçlarıyla dinî inançların çatışmasına zemin hazırlar. Bu
olağanüstü bir yaklaşımdır ve sadece yaşadığı dönem için değil,
bütün zamanlar için geçerli bir belirleme ve kuraldır. Aslında
doğası gereği hiçbir bilgi diğeriyle çatışmaz, ama eğer çıkar söz
konusuysa çatıştırılabilir. Bunun için de mutlaka o toplumda
içeriği yüzeysel ve salt biçimsel bilgiyi egemen kılmak yeterlidir.
Kısa süre sonra zaten din bilimle, bilim dinle, felsefe bilimle ve
dinle çatışacak hale gelir. Bunun sonu ise o toplumun ortadan
kalkmasıdır. Tarihte bu kural hiç değişmemiştir. Bîrûnî’nin bu
hakikati yüzyılların ötesinden haykırması ise, eğer kulak
verirlerse, doğu toplumları için bir şanstır.
Resim 5.10: Vernier Bölümlemesi
Bu Bölümlemeye Göre amaç AB’ye
Göre Daha Uzun Olan BC’yi
bölmektir.
Resim 5.9: Yer Merkezli Evren Modeli

 
123
Bîrûnî’nin çalışmaları içerisinde tabii bilimlerin özel bir yeri vardır. Bu bilimler içerisinde en çok
astronomide dikkat çekici ölçüde başarı elde etmiştir. Eğitiminin önemli bir kısmını oluşturan
geometriden ve trigonometriden yararlanmak suretiyle Yer merkezli bir evren tasavvuru oluşturan Bîrûnî,
geometrinin sağladığı olanaklarla, fizik ve astronomi çalışmalarını gerçekleştirmiştir. Evren sisteminin
esasını geleneksel Yer merkezli modele göre düzenlediğinden, merkezinde Yer’in bulunduğu içiçe
geçmiş kürelerden oluşan bir evren söz konusu etmiştir. Bu evrende ister istemez yörüngeler daireseldir
ve bütün hareketler düzenlilik gösterirler. İlginç bir biçimde geometrik bir düzen veya geometrik
kurguyla evreni anlamaya çalışmasına karşın, Bîrûnî aynı zamanda içiçe geçmiş küreleri salt geometrik
cisimler (ideal veya soyut) olarak değil, aynı zamanda fiziksel varlıklar olarak da düşünmüştür. Bu
yenilikçi düşüncenin ilk kez kendisine mi ait olduğu yoksa kısa bir süre önce İbn el-Heysem tarafından
geliştirilmiş olan küre katmanları fikrinden mi esinlendiği açık olmamakla birlikte, İbn el-Heysem’den
(D.965-Ö.1039) esinlenmiş olma olasılığı yüksektir. Bu aslında İslâm Dünyası’nda bilimin kazandığı
yüksek düzeyin açık bir belirtisidir. Çünkü bir bakıma geleneksel bilim modeline bağlı çalışmalar
yapmasına karşın almaşık model arayışını da sürdüren Bîrûnî, Güneş merkezli bir sistemin matematiksel
açıdan olanaklı olabileceğini öngörmüş, hatta Yer’in döndüğü fikrine dayalı olarak yapılmış usturlaplarla
gerçekleştirdiği incelemeler sonucunda, Yer’in hareket etmesinin yaratacağı problemleri nasıl çözeceğini
bilemediği için de Yer merkezli modelle çalışmayı yeğlemiştir
Bîrûnî’nin astronomideki bir diğer başarısı da gözlemin dakikliğini artırmaya yönelik olarak gözlem
araçlarında yaptığı özgün yeniliklerdir. İslâm Dünyası’nda gözlemevinin doğuşunda bilmek ve tanımak
arzusunun önemli bir etken olduğu açık olmakla birlikte, aynı zamanda bazı İslâmî etmenlerin işe
karıştığını söylemek de gerekmektedir. Bunlardan biri, ilk hilâlin gözlemlenmesine ilişkin olarak İslâm
düşünürlerinin getirmiş olduğu kısıtlayıcı bir kural olan, en az iki güvenilir kişinin ilk hilâli gördüğünü
belirtmesinin zorunluluğudur. Bu sıkıntının aşılmasına duyulan isteğin, sorunu gözlemler yoluyla çözme
çabasını ön plana çıkardığını söylemek yerinde olur. Böyle bir yola başvurmak ise büyük ölçüde
gözlemlerde duyarlılık ve dakiklik arayışını gündeme getirmiştir. Aslında Şemmâsîye Gözlemevi’nin
kuruluşunu hazırlayan etmenlerden birisi de budur. Ayrıca, Şemmâsîye’deki 828 yılı dönence
gözlemlerinin düş kırıklığı yaratması da, ölçülerdeki dakikliği arttırma gereğini ön plana çıkarmıştır. Bu
nedenle, dokuzuncu ve onuncu yüzyıllar içinde büyük boyutlu aletler yapılması girişimleriyle oldukça sık
karşılaşılmaktadır. Fakat aletler büyüdükçe üretilmeleri ve çalıştırılmalarında bazı güçlüklerin baş
göstermesi, kendi ağırlıklarının etkisiyle, şekillerinin bozulması, böyle aletlerin bazı sakıncalarının
olduğunun anlaşılmasına yol açmıştır. Bu durum karşısında, içlerinde Bîrûnî ve İbn Sînâ’nın (980-1037)
da bulunduğu bazı astronomlar küçük alet kullanmayı tercih etmek yoluna gitmişlerdir. Dolayısıyla
aletlerin cüsselerini fazla büyütmeden dakiklik ve duyarlılıklarını arttırma yolunun bulunması büyük
önem taşmaktaydı. Bu önemi açık bir şekilde fark eden Bîrûnî bunun için gözlem aletlerinin boyutlarını
büyütmek yerine, açı büyüklüklerinin okunduğu cetvellerin çapraz (transversal) çizgilerle
bölümlendirilmesi yöntemini geliştirerek, Vernier İlkesi’nin temellerini atmıştır. Çok sonraları onaltıncı
yüzyılın ünlü astronomlarından Tycho Brahe (D. 1546-Ö. 1601) de bu yöntemi kullanacaktır.
Bîrûnî’nin çalıştığı bir diğer alan da coğrafyadır. Coğrafyanın bütün alanlarında önemli çalışmalar
yapmış olmasına karşın, yerölçümü konusundaki görüşleri daha fazla dikkat çekicidir. Yer’in
büyüklüğünü ölçmek için iki yöntem kullanmıştır:
1. Birinci Yöntem: İki ayrı yerde yapılan ölçümlerde, bir meridyen dairesinin bir derecelik yayına
karşılık gelen uzunluk, astronomik yöntemlerle ölçülerek bulunan değerin 360 ile çarpılmasına
dayanmaktadır. Bu yöntem daha önce halife Memûn (786-833) zamanında geliştirilmiştir ve
Bîrûnî de aynı yöntemle o dönemdekine yakın değerler elde etmiştir.
2. İkinci Yöntem: Bu yöntem Bîrûnî’ye aittir. Hindistan’a yapmış olduğu bir seyahat sırasında,
geniş bir ovaya hâkim olan yüksek bir dağa çıkmış ve orada ölçtüğü ufuk alçalma açısından
yararlanarak Yer’in çevresinin büyüklüğünü hesap etmiştir.

 
124
Bîrûnî’nin bilimsel kimliği ve bilgi düzeyini gün ışığına çıkaran bir kaynak da İbn Sînâ’nın Bîrûnî’nin
Sorularına Yanıtlar başlıklı çalışmasıdır. Bu çalışmanın günümüze ulaşmış olması çok büyük bir şanstır
ve iki büyük bilginin entelektüel kimliklerinin doğasını ilk elden anlamamızı olanaklı kılmaktadır. Burada
tartışılan sorular ve sorunlar, İslâm Dünyası’nda bilimsel zihniyetin özgür, özgün ve özgül boyutlarını
ortaya koyarken, aynı zamanda bilimsel bilginin
ulaştığı yüksek düzeyi de göstermektedir. Tartışılan
sorular ve sorunlardan birkaçı anımsandığında durum
kolayca kavranacaktır. Toplam on soruluk anlatımda
yer alan tartışmalardan birisi göklerin muhtemel
çekim kuvvetinin olup olmadığı, gök nesnelerinin
dairesel hareketlerinin nasıl anlaşılacağı ve
Müslümanların Muallim-i Evvel kabul ettikleri
Antikçağın büyük fizikçisi Aristoteles’in göklerin
çekim kuvveti olabileceği fikrini kabul etmemesinin
gerekçeleri ve eleştirisiyle ilgilidir. Bir diğeri ise
uzayın ve maddenin sürekli olup olmamasıyla ilgilidir
ve burada da Aristoteles ile kelamcıların görüşleri
karşılaştırılmış ve niçin Aristoteles’in bir cismin
bölünmez parçalardan meydana geldiği yolundaki
kelamcı iddiayı kabul etmediği irdelenmiştir. Doğa
felsefesine ilişkin bu yüksek birikim gerektiren
sorunları tartışmış olması Bîrûnî’nin yalnızca
astronomi ve coğrafya değil, aynı zamanda fizikte de
yetke olmasını sağlayacak bir bilgi düzeyine sahip
olduğunun göstergesidir.
Resim 5.11: Bîrûnî’nin Yer’in Çevresini Ölçme Yöntemi
Şekilde, a=ufuk alçalma açısı, r=Yer’in yarıçapı, h=dağın yüksekliği olduğu kabul edildiğinde, AMC üçgeninde şu bağıntı
yazılabilir:
hr
r
MC
AM
+ cosα ==
Buradan r çekilirse,
( ) hrr cosα r cosα +=+= h cosα
−( ) rr cosα =hcosα
; ( ) 1r −cosα =h cosα ; α−
α =
1 cos
h cos
r
; 2
2sin 1 cos
2α − α =
; 2
2sin
cos
2 α
α = hr
olur. Buradan
a=331, h=652 arşın ve r=3333 Arap mili olduğundan, Yer’in çevresi = 2πr ≅ 42 bin km olur.
Bîrûnî çağının bir ürünüdür ve onun gereği olarak pek çok bilim alanında çalışmıştır. Kimya da
bunlardan birisidir ve bu konudaki araştırmalarıyla o dönemdeki birçok yanlış anlayışı değiştirmiştir.
Döneminde oldukça yaygın olan, altın ve gümüş gibi değerli madenlerin, değersiz madenlerden elde
edilebileceğini öngören transmutasyon görüşünün doğru olmadığını ileri sürmüştür. Ona göre,
transmutasyon sonucu elde edildiği söylenen maddeler aslında bir göz boyama, bir tür sihirbazlık sonucu
olup, bilimsel herhangi bir temeli yoktur. Bîrûnî, ayrıca cisimlerin özgül ağırlıklarının belirlenebilmesi
için piknometrenin ilkel bir şekli olan ve kendisinin “konik alet” diye adlandırdığı bir alet geliştirmiş ve
bununla çok sayıda ölçüm yapmıştır. Bu işlem esnasında alet su ile dolduruluyor ve özgül ağırlığı istenen
cisim bunun içine daldırılıyordu. Taşan su, aletin taşma borusundan başka bir kaba aktarılarak hassas bir
terazi ile tartılıyor ve cismin özgül ağırlığı kolaylıkla belirleniyordu.
Bîrûnî tutulma düzlemi eğiminin sabit olup olmadığını araştırmış ve bu maksatla kendisinden önce
yapılan gözlemleri incelemiştir. Sonuçta bu eğimin sabit olduğuna ve ölçümlerde karşılaşılan büyük
farkların ise kusurlu aletlerle yapılmış yanlış gözlemlerden kaynaklandığına karar vermiştir.

 
125
Bîrûnî hakkında ayrıntı için Aydın Sayılı’nın editörlüğünü yaptığı
Beyrûnî’ye Armağan (Ankara 1974) adlı kitabı inceleyebilirsiniz.
İbn Sînâ
Batılıların Avicenna dedikleri Ebû Alî el-Hüseyin İbn Abdullah İbn Sînâ (D. 980-Ö. 1037), Türk düşünce
geleneğinin kilometre taşlarından birisi olarak, hem Antik düşünce mirasını Doğu’nun verimli
topraklarına taşımış, hem de insanlığın gelecek yüzyıllarda biçimlenmesini sağlayacak sağlam düşünce
geleneğini oluşturmuş verimli bir bilim ve düşün adamıdır. Doğu’nun bu sönmeyen yıldızı, geçmişten
geleceğe engin bir köprü görevi görürken, Doğu ve Batı kültür çevrelerini derinden etkilemeyi başarmış,
her zaman geniş bir yelpazeye yayılan ilgi alanının sağladığı olanakları, sabır, çalışkanlık ve olağanüstü
bir zekâyla birleştirerek, doğa felsefesinden tıbba uzanan dev bir başarıya dönüştürmüştür. Şeyh el-reis
olarak haklı bir unvanı almayı hak etmiş bir bilge olarak kaleme aldığı onlarca yapıtının ışığında uzun
yüzyıllar bütün insanlık aydınlanmıştır.
Bugün dahi güncel bilgiler içeren Tıp Kanunu ve doğa felsefesinin başyapıtlarından birisi olan Şîfâ
bilim ve felsefenin o gün için bilinen bütün sorun durumlarının irdelendiği ve çözüm önerilerinin yer
aldığı iki dev yapıttır. Bunlar ve diğer çok sayıdaki yapıtıyla Doğu ve Batı felsefesinin oluşumu ve
gelişimi üzerinde bıraktığı derin etki, İbn Sînâ’ya filozofların prensi dememizi zorunlu kılmaktadır.
Bunların yanında özel olarak üzerinde bıraktığı olumlu etkiyi dikkate aldığımızda da, Türk kültür
geleneğinde seçkin bir yerinin bulunduğunu gördüğümüz İbn Sînâ’nın felsefe dışında astronomi,
matematik, fizik, kimya ve müzik gibi alanlarda devrimci dönüşümlere yol açan kuramlar geliştirdiği
görülmektedir. Bilim tarihinde devrimci dönüşüme yol açtığı bilim dallarından birisi fiziktir ve burada
Newton’u öncelemeyi başardığı gibi, Galileo tarafından modern mekanik kuruluncaya kadar egemen olan
İtilim (İmpetus) Kuramı’nın, en gelişmiş anlatımlarından birisi de İbn Sînâ’ya aittir. Bunun gibi, son
zamanlarda yapılan araştırmalardan matematik alanında da önemli çalışmaları olduğu anlaşılmıştır.
İbn Sînâ, fizik konusundaki görüşlerini Kitâb el-Şifâ, Kitâb el-Necât ve El-İ ârât ve el-Tenbîhât
kitaplarında serimlemiştir. Bu çalışmalarında yetkin bir düzeyde mekanik veya geleneksel bilim
adlandırmasıyla “değişim ve hareket” konularını irdelemiş ve çığır açıcı düşünceler ileri sürmüştür.
İbn Sînâ doğal cisimlerin yapılarını, hareket ilkelerini ve biçimlerini incelenmiştir. Konu, temel
problemleri açısından Aristoteles’in fiziğinde gündeme getirilmiş olanlarla sınırlanmış gözükmektedir.
Öncelikle madde ve nitelikleri tartışılmış, daha sonra değişim kavramı ele alınmıştır. Hareket de tıpkı
Aristoteles’te olduğu gibi, bir değişim türü olarak sınıflanmış ve bu bağlamda hareketin yönü üzerinde
durulmuştur.
İbn Sînâ’ya göre yön “kendisine doğru hareketin gerçekleştiği şeydir.” Bu demek oluyor ki, İbn Sînâ
her hareketin bir yönünün ve büyüklüğünün olduğunu kabul etmekte ve hareketlerin bir başlangıç
noktasına ya da bugünkü terimlerle belirtmek istersek, bir referans noktasına göre olduğunu
varsaymaktadır. Yalnızca bu varsayım bile İbn Sînâ’nın modern anlamda bir mekanik düşüncesine sahip
olduğunu göstermeye yeterlidir. Hatta biraz daha
ileri gidip İbn Sînâ’nın konuyu eylemsiz bir
sistemde duran veya bu sisteme göre sabit hızla
hareket eden bir gözlem çerçevesi içerisinde
incelediğini söyleyebiliriz. Çünkü İbn Sînâ açıkça
yönün konumsuz olamayacağını belirtmekte ve
“Doğal konumundan uzakla ma ve ona dönme
özelliği olan her cismin doğal konumu, cisim için
sınırlandırılmı bir yön olur” demektedir.

Resim 5.12: Doğal yer ve yön

 
126
Doğal yer kavramı, Aristoteles fiziğinin temel bir kavramıdır. Buna
göre evrendeki bütün cisimler ağırlıklarına göre bir sıra düzen içerisinde bulunurlar. En
ağır olanlar merkezde durağan olarak yer alırken, göreli olarak daha az ağır olanlar da
onun üzerinde sıralanır ve en sonunda da en hafif olanlar yer alır. Örneğin toprak ve
topraktan oluşmuş her cisim ağır olduğu için en altta, ateş ve ateşten oluşan her şey de
hafif olduğu için en üstte bulunur. Bu düzen doğal sıra olarak kabul edilmiştir. Harekete
ilişkin bu ayırım bütün Ortaçağlar boyunca işlenerek, İmpetus Kuramı adıyla Modern
Dönem’e kadar kabul görmüştür. Bu dönemde Galileo tarafından önce köklü bir şekilde
dönüşüme uğratılmış ardından da tamamen ortadan kaldırılarak, modern hareket kuramı
oluşturulmuştur.
Bu anlatıma göre cisimlerin hareketlerinin, ya doğal yerinden uzaklaşma ya da doğal yerine dönme
biçiminde gerçekleştiği ileri sürülmektedir. Burada doğal yer cisim için uzamsal bir sınır oluşturmaktadır.
Aristoteles fiziğinde doğal yerin değişmediği göz önüne alındığında, cismin sabit doğal yerinden ancak
zorla uzaklaştırılabileceği ve zorlayan neden ortadan kalktığında cismin hızla kendi doğal yerine dönmek
isteyeceği açıktır. Öyleyse İbn Sînâ’nın kavrayışına göre, dış neden sonucu oluşan hareket zorunlu, doğal
yere dönme şeklinde gerçekleşen hareket ise doğal harekettir.
İbn Sînâ bu açıklamalarının ardından hareket eden cisimlerin temel özelliklerini ele alır ve konuyu şu
şekilde betimler: Bazı cisimler doğası gereği durağan, bazıları ise devingen olurlar. Doğal olan şudur: Her
cisim doğasına uygun doğal yerinde bulunmalıdır.
Bütün cisimlerde bu eğilim vardır, yani her cisim
kendi doğal yerinde bulunmak ve doğal yerinde
uzaklaştırıldığında ise doğal yerine dönmek eğilimine
sahiptir. İbn Sînâ’nın açıklamalarında dikkatimizi
çeken bir nokta da doğal meyil (el-Meyl el-Tabiî) ve
zorunlu meyil (el-Meyl el-Kasrî) belirlemeleridir.
Bunlar doğal ve zorunlu hareket kavramlarıdır.

İbn Sînâ’ya göre, yukarı fırlatılan taşın tekrar Yer’e düşmesi, ısıtılan suyun soğuması veya bir canlının
iradesiyle bulunduğu yerden ayrılması “doğa” gereğidir. Öyleyse doğa gereği gerçekleşen bir değişim veya
hareket, bilimin konusu olamaz. Dolayısıyla taşın Yer’de veya merkezde durağan olarak bulunması doğası
gereği olduğu için, bu durumda “niçin” böyle olduğu sorulamaz. Benzer şekilde örümcek ağını doğal olarak
ördüğü için, niçin diye sorgulamak gereksizdir. Buna karşılık, havada uçmakta olan bir taşın, böyle bir yetisi
olmadığından, niçin böyle bir durumda bulunduğu sorgulanmalıdır.
Bu tümceleri şöyle betimleyebiliriz: “Her hareket ya zorlamadır ya da doğaldır.” Burada dikkat çeken
nokta, İbn Sînâ’nın her hareketi düzenli bir şekilde bir hareket ettiriciye bağlamasıdır. Zorunlu harekette
hareket ettirici dış bir neden, buna karşılık doğal harekette ise cismin doğal yerine dönme isteğidir.
Örneğin taşın yukarıya doğru hareket etmesi bir güç tarafından fırlatılmasıyken, doğal yerine dönmesinin
nedeni ise ağırlığıdır. Klasik mekanik bilimi veya Newton öncesi hareket anlayışını simgeleyen
“kuvvetsiz hareket olamaz” ilkesi açısından bakıldığında doğal bir durum olan “hareket ettirici”
gereksinimi, İbn Sînâ tarafından hareket ilkesi olarak kabul edilmiştir.
İbn Sînâ hareketin yönlerinin ve doğal yerlerin sınırlı olduğuna dikkat çekmektedir. Bu yargı
bütünüyle görünen dünyanın temaşa edilmesiyle (theoria) ulaşılmış bir sonuçtur. Çünkü görünen dünyada
üç tip hareket söz konusudur:
1. Yer’den yukarıya doğru dikey,
2. Yukarıdan Yer’e doğru düşey ve
3. Aynı mekânda yatay. Örneğin taş yukarıya fırlatılabilir, bir süre sonra aşağıya doğru
düşecektir.
Resim 5.13: Doğal ve Zorunlu Hareket

 
127
Benzer şekilde A noktasındayken B noktasına taşınabilir. Bu örnekler yönlerin sınırlı olduğunu
yeterince açıklamaktadır. Doğal yerlerin sınırlılığı meselesine gelince, bu tamamen Aristotelesçi dört
unsur kavramlaştırmasıyla ilgilidir. Çünkü evrenin Ay-altı kısmında dört unsur (toprak, su, hava, ateş)
bulunmaktadır ve her cisim bu dört unsurdan birisinden veya birkaçından oluşmak durumundadır. Doğal
olarak hangi unsur ağırlıktaysa cisim de o unsurun oluşturduğu “doğal yerde” bulunmak durumundadır.
Bu anlamda dört doğal yer olduğu açıkça anlaşılmaktadır.
Hareketi irdelemeyi sürdüren İbn Sînâ, doğal ve zorunlu hareketin ardından, zorunlu hareketi de
bitişik ve ayrık zorunlu hareket olarak ikiye ayırmaktadır. Bitişik zorunlu hareket, örneğin atların arabayı
çekmesi, ayrık zorunlu hareket ise, modern mekanikte söz konusu edilen fırlatılma hareketidir (projectile
motion). İbn Sînâ’nın özellikle ayrık zorunlu hareket konusunda son derece ayrıntılı ve düşünsel içeriği
iyi düzenlenmiş bir tartışma yaptığı görülmekte ve bu bakımdan adeta çığır açıcı bir öngörüde
bulunmaktadır. Ona göre, fırlatılan bir cisim hareket ettiriciden ayrıldıktan sonra, bir süre daha yol
aldığına göre, ortada hareketi kalıcı kılacak bir nedenin olması ve bu nedenin onu etkileyecek şekilde
hareket ettirilende bulunması gerekir. Bu da ya hareket edene hareket ettirenden ilişmiş ilineksel bir
kuvvettir ya da hareket edene bitişik olan etki edicinin ona nüfuz etmesindendir. Bu noktadan sonra İbn
Sînâ’nın anlatımı daha da ilgi çekici bir hal almakta ve hareket ettiricinin hareket ettirdiğine etkisinin iki
şekilde geçeceğini ortaya koymaktadır. Ona göre etkinin gözlemlenebileceği birinci durumda, fırlatılan
cismi, içerisinde bulunduğu ortamın adım adım ilerletmesidir. İkinci durumda ise fırlatıcının etkisiyle,
fırlatılanın ortamı yararak ilerlemesidir. Ancak daha da önemli olan yön İbn Sînâ’nın “bütün bunlar
boşlukta tasavvur edilemez” demesi, eğer bu hareket boşlukta olursa ona verilen “kuvvetin kalıcı olacağını
ve kesinlikle durağanlaşmayıp kesintiye de uğramamasının” gerektiğini ileri sürmesidir. Çünkü ona göre,
“Kuvve [Potansiyel güç] cisimde bulunduğu zaman ya kalıcı olur ya da yok olur. Eğer kalıcı olur ise, bu
durumda hareket de sürekli olarak kalıcı olur.”
İbn Sînâ’nın mekanik konusundaki görüşleri özellikle bu son bilgiler ışığında analiz edildiğinde, ilk
dikkat çeken nokta, bütün hareket türleri için kuvvetin gerekliliğinin benimsenmiş olmasıdır. Daha önce
söz konusu edilen kasrî meyil kavramlaştırmasının anahtar bir ifade olduğu ve İbn Sînâ’nın mekanik
kuramının dinamiksel açıklamayla sınırlandığını göstermesi bakımından değer taşımaktadır. Yine
yukarıdaki açıklamalarından İbn Sînâ’nın kasrî meyil etkisinin kalıcı olduğunu belirtmesi de bir diğer
dikkat çekici noktadır. Buna göre, eğer hareketi engelleyen bir durum söz konusu değilse, yani ortam
dirençsizse, kasrî meyil etkisi kesintisiz sürecektir. Öyleyse hareket eden bir cismin, durmasının nedeni
ortamın direncidir. Demek ki dirençli ortamda cisim bir süre sonra duracak, dirençsiz ortamda, eğer
olanaklı olsaydı boşlukta ise durağanlık olmayacak, hareket sonsuza kadar sürecektir.
Bu noktada açık bir yargıya ulaşabilmek için, İbn Sînâ’nın Aristotelesçi mekaniği hangi aşamada ve
nasıl farklı bir yoruma tuttuğunu anlamak gerekmektedir. Boşlukta hareket düşünülemeyeceğine göre,
“kuvvenin cisimde bulunmasının” doğru anlaşılması gerekmektedir. Yukarıdaki alıntıda bu ifade
kullanıldığına göre, cisme dışarıdan verilen kuvvet cisme kalıcı olarak yerleşmektedir. Ortam içerisinde
hareket eden cisim ortama aktarılan kuvvet tarafından hareket ettirilirken, dirençsiz ortamdaki hareket ise
ancak cisme kuvvetin depolanmasıyla, başka bir deyişle güdümlenmesiyle olanaklı olmaktadır. Bu
durumda güdümlenmiş hareketin niçin son bulduğunun açıklanması önem taşımaktadır. İbn Sînâ’ya göre, bu
durum ancak yüklenen kuvvetin bir nedenden dolayı yok olmasından kaynaklanmaktadır. Eğer yok olma, bir
nedenden dolayı oluyor ise bu durumda neden hareketi yok eden bir etki olmak durumundadır. Bu etki asla
boşlukta olamaz. Çünkü boşlukta zorunlu hareket, ne durağan olur ne de durur. Öyleyse, kuvveti düşürüp
ortadan kaldıran neden, dirençlerin sağlam ardışıklığıdır. Böylece İbn Sînâ, açıkça nedeni kuvvet olan
hareketlerin salt boşlukta olmadıkları sürece, bir süre sonra duracaklarını belirtmiş olmaktadır.
“Dolayısıyla hızlanmanın nedeni, cismin direnç gösteren ortamda yer değiştirmesi veya onu yarması
kuvvetidir. Diğer bir deyişle, bunu yapabilen cisim daha hızlı hareket eder, yapamayan ise yavaş.
Boşlukta böyle bir durum gerçekleşmez.”
Böylece İbn Sînâ’nın, hareketin hızının değişimini, gösterilen direnç ile direnci aşmak için uygulanan
kuvvet arsındaki ilişkiye bağladığı anlaşılmaktadır. Başka bir deyişle kuvvet etkisi altında gerçekleşen
hareketin kuvvet (f) direnç (r) bağıntısı veya orantısıyla ilişkili bir hareket olduğunu dolayısıyla da geçen
zaman miktarının da bu orantıyla belirleneceğini doğru bir biçimde belirlemiştir. Eğer kuvvet dirençten
çok büyük ise cismin ortamı kat etmesi (yarması) için daha az zaman, tersi durumdaysa daha çok zaman
geçecektir.
Burada İbn Sînâ’nın Aristoteles’in “dinamik yasası”na bağlı kaldığı anlaşılmaktadır:   

. Bu
yasaya göre, hız (v) ile kuvvet (f) doğru orantılıdır. Fazla kuvvet daha fazla hızlanma demektir. Daha

 
128
fazla hız ise daha az zaman anlamına gelmektedir. Dolayısıyla dirençli ortamdaki hareket ile dirençsiz
ortamdaki hareket arasındaki farklılıkta burada ortaya çıkmakta ve direncin sıfır (r=0) olduğu durumda,
hareketin nasıl gerçekleşeceği bir sorun olmaktadır. O zamana kadar iki eğilim öne çıkmıştır:
1. Hız sonsuz olur.
2. Hız tamamen uygulanan kuvvete bağlı bir harekete yol açar.
Aristoteles’e göre, ortam dirençsiz olursa hız sonsuz olur. Hızın sonsuz olması ise, hareket eden cisim
için zamanın geçmemesi demektir. İbn Sînâ’ya göre, boşlukta da olsa harekette zaman geçecektir, ancak
bu zaman dirençli ortamdaki zaman gibi değil, bütünüyle kuvvetin fazla veya az olmasıyla orantılı olarak
gerçekleşen bir zaman olacaktır. Diğer bir deyişle, uygulanan kuvvet miktarı ile bu kuvvete bağlı olarak
kat edilen “boş mekân” miktarı arasındaki oran, harekette geçen süreyi belirleyecektir. İşte İbn Sînâ’yı
özgünleştiren budur. Çünkü böylelikle Aristoteles mekaniğinin tartışmalı bir yönünü varsayımsal bir
düzlemde, ancak görünen dünyadaki devinimlerden edindiği bilgiler ışığında anlamlı hale getirebilmiştir.
Bu düşünsel farklılığını onun “ayrık zorunlu devinim” dediği, yani “fırlatma hareketi” hakkındaki
düşüncelerinde de görmek olanaklıdır. Şunları söyler: “Eğer fırlatma hareketi, hareket eden cisimdeki bir
kuvvet sonucu ise, elbette ortadan kalkmayacak, zayıflamayacak veya yok olmayacaktır. Çünkü kuvvet bir
cisimde bulunduğunda, ya onda var olmayı sürdürür ya da yok olur. Eğer kalıcı olur ise hareket
kesintisiz devam edecektir. Yok olma veya zayıflama durumunda ise ya bir nedenden dolayı ya da kendi
kendine yok olacak veya zayıflayacaktır.” Dolayısıyla kuvveti tüketen neden boşlukta veya boş mekânda
söz konusu olamaz. Bundan dolayı zorunlu hareket boşlukta ne yok olacak ne de duracaktır. Öyleyse
dirençlerin ardışıklığı derece derece zorlama etkisini ortadan kaldırır ve yok olmasına neden olur. Fakat
bu da hareket mutlak boşlukta olmadıkça olanaksızdır.
Bu noktada şunu belirtmek gerekir: Hareketi sürekli bir nedene bağlaması dolayısıyla modern
mekaniksel yaklaşımdan uzaklaşmış olmakla birlikte, İbn Sînâ, yukarıda değinildiği üzere, boşluğu
gerçek olarak kabul etmeyerek, sürekli varsayımsal bir şekilde ele alarak konuyu irdelemesi bakımından
modern bir yaklaşım sergilemiştir. Modern dönem mekaniği büyük ölçüde soyutlamacı ve idealizasyona
dayalı bir yaklaşım sergiler ve örneğin Galileo’yu eylemsizliği ifade etmeye götüren uslamlama süreci de
böyle bir yaklaşımın sonucudur.
Diğer taraftan dirençsiz veya ideal ortamda devinimin son bulmayacağını belirtmesi, İbn Sînâ’nın
modern mekaniğin temeli olan eylemsizlik ilkesine yakın bir anlatıma ulaştığını söylemek olanaklıdır.
Bunun yanında diğer bir önemli nokta da bazı cisimlerin kuvveti depolayabildiğinden söz edilmesidir.
Buna göre İbn Sînâ’nın cisimlerin farklı devinebilirlik özelliğinin bulunduğunu ve dolayısıyla da farklı
zorlamalı hareket eğilimi kazandıklarını kabul ettiği anlaşılmaktadır. Ona göre ağır cisimler, hafif
cisimlere göre daha fazla zorlamalı hareket eğilimi, yani kasrî meyil kazanmaktadırlar. Çünkü elimize bir
taş, bir de ağaç yongası alsak ve bunları aynı kuvvetle fırlatsak, (ayrık zorlamalı hareket ettirsek) her biri
farklı uzaklıklara, örneğin ağır olan taş, ağaç yongasından daha uzağa düşecektir, çünkü fırlatıldığında,
fırlatıcıdan kendisini daha uzun süre hareket ettirecek kasrî meyili alabilmiştir. Başka bir deyişle İbn
Sînâ’ya göre ağır cisimler daha fazla kasrî meyil kapasitesine sahiptir. Aslında bütün cisimler kasrî meyil
kazanabilmektedirler, ancak hafif olanlar hem daha az kapasiteye sahiptirler, hem de kazandıklarını uzun
süre koruyamamaktadırlar. Daha kısa mesafede hareketlerinin son bulmasının nedeni de budur.
Bu açıklamalardan İbn Sînâ’nın Kasrî Meyil’i ağırlık ve hızla doğru orantılı kabul ettiği
anlaşılmaktadır. Açıklamayı formülle gösterirsek, Kasrî Meyil=Hız (v) x Ağırlık (w), yani    
olur. Burada ağırlık yerine kütleyi koyabiliriz. Bu durumda formül     biçimine dönüşür. Bu ise
modern fiziğin momentum kavramından başka bir şey değildir. Momentumun zamana göre değişmesi ise
kuvveti vereceğinden, bu durumda formül,    
 biçimini alır. Bu da Newton’un ikinci kanunudur.
İbn Sînâ’nın bu açıklamalarıyla birlikte, İslâm Dünyası’nda İbn Bacce (1095-1138), İbn Rüşd (1126-
1198) ve Ebû el-Berekât el-Bağdadi’nin (1076-1166) yaptığı tartışmalar hareket kuramının Ortaçağdaki
seyrini belirlemiş ve Batı Dünyası’nı etkileyerek Aristoteles’in hareket kuramı üzerine değişik yorumların
yapılmasına yol açmıştır. Kasri meyili impetus olarak çeviren Ockhamlı William (öl. 1349) ve Parisli
Jean Buridan (öl. 1358) bu konuda epeyce zaman ve çaba harcamışlardır. Özellikle Buridan fırlatılan

 
129
cisme aktarılan bu impetusun atılan cismin kütlesi ve hızı ile doğru orantılı olduğunu ileri sürmüştür.
Buridan’a göre, impetus aynı zamanda yarı-kalıcı bir niteliktir. Dolayısıyla cisim bir kez harekete
başlayınca, karşı kuvvet engelleyene kadar hareketini sürdürecektir. Buridan’ın tamamen İbn Sînâ’nın
etkisinde kaldığı açıkça anlaşılmaktadır.
El-Bağdadî tarafından arıtılan bu kuram Fahrüddin er-Razi ve Nasırüddin Tûsî gibi sonraki İslâm
filozoflarını hayli etkilemiştir. Batı’da İbn Sînâ’nın bu itici güç kuramı Endülüslü el-Bitrucî tarafından
benimsenmiş ve daha sonra Lâtin Dünyası’na girip, Arapça “el-Meyl el-Kasrî” deyiminin inclinatio
violenta (hız eğilimi) olarak çevrildiği Peter Olivi’nin (1248-1298) yazıları üzerinde doğrudan bir etki
yapmıştır. Bu ifade şekli John Buridan tarafından impetus impressus (etkileyici itim gücü) şekline
çevrilerek, modern fiziğin momentiyle aynı olan kütle ve hızın çarpımı olarak tanımlanmıştır. Galileo
Galilei’nin (1564-1642) moment için kullandığı impetus da, İbn Sînâ’nın ortaya attığı bu kavramdan
başka bir şey değildir.
İbn Sînâ aynı zamanda optik konusuyla da uğraşmış ve görmeye neden olan ışınların gözden çıktığını
savunan gözışın (extramission) kuramına karşı önemli itirazlar geliştirmiştir. Ayrıca, görmeye ilişkin
olarak özel ve kendine özgü bir görüş geliştiren
İbn Sînâ’ya göre, görme dıştan gelen etki ile
gözde, bir aynadakine benzer bir görüntünün
oluşması yoluyla olur. Göz burada bir aynanın
oynadığı rolü oynar. Dış nesnenin görüntüsü bu
aynada, yani gözde, meydana gelince, İbn
Sînâ’ya göre, görme algısı doğmuş olmaktadır.
Nitekim aynanın ruhu olsaydı, o da kendinde
oluşan görüntüyü görecek, algılayacaktı; ayna da
bir ruha sahip olsaydı, o da kendinde bir görüntü
bulunduğunun bilincine ulaşacaktı.
Ayrıca İbn Sînâ bu görüşünü özel matematiksel bir yaklaşımla ele almış ve görme konisi hususuna da
bu münasebetle değinmiştir. Ona göre, daha uzaktaki nesnenin daha küçük görünmesinin nedeni, ayna
olan gözdeki sıvının küresel olması ve küresel olanın da merkeze eşit uzaklıkta bulunmasıdır. Bu nedenle
uzaklaşan nesne daha küçük bir yayla görüneceğinden onun görüntüsü de daha küçük bir alan içerisine
düşecek ve dolayısıyla da uzaktaki bir nesne yakındakinden daha küçük görünmüş olacaktır.
İbn Sînâ ayrıca nesneleri ışıklı ve ışıklandırılmış olmak üzere sınıflandırmış, kendinden ışıklı nesneler
için mudî ve bir ışık kaynağı tarafından aydınlatılmış olanlar için de mustanîr terimlerini kullanmıştır.
Bunlara karşılık olmak üzere de mudî’nin yaydığı ışık için dav (ziya), bunun nesnelerde yarattığı ışık için
de nûr kelimesini kullanmıştır. Bu ayırım çeviri yoluyla batıya da geçmiş ve 13. yüzyıldan itibaren, bu
ayırıma karşılık olmak üzere getirilen lux ve
lumen sözcükleri yaygın olarak kullanılmaya
başlanmış, bu iki sözcük arasındaki ayırım
Kepler zamanına, yani 17. yüzyıla kadar
devam etmiştir.
Batılı kaynaklarda haklı olarak “Doktorların Kralı” unvanıyla tanıtılan İbn Sînâ’nın
belki de bilim tarihine en büyük katkısı tıp
araştırmalarının sonuçlarını derlediği el-Kanûn
fî el-Tıb, yani Tıp Kanunu’dur. Söz konusu bu
yapıt kaleme alınmış bütün zamanların en ünlü
tıp çalışmasıdır ve pek çok Avrupa üniversitesinde temel tıp metni olarak XVII. yüzyıla
kadar kullanılmıştır. Genel anlamda bilim,
özelde de tıp tarihi açısından değerlendirildiğinde, bu kitabı yazmış olmasından dolayı
İbn Sînâ’yı, Klasik Dönem İslâm Dünyası’nda
yetişmiş bilim adamlarının en önemlisi olarak
tanımlamak yerinde olur.
Resim 5.14: İbn Sînâ’ya Göre Görme Geometrisi
Resim 5.15: Tıp Kanunu’nun Süleymaniye
Kütüphanesi’ndeki yazma nüshasının birinci varakı

 
130
Tıp Kanunu, yazıldığı tarihe kadar geçen dönem içerisinde geliştirilmiş olan temel tıp bilgisini ve İbn
Sînâ’nın kendi özgün katkılarını içeren dev bir yapıttır. Bu özelliğinden dolayı, belki de Antik Çağ’ın
önemli tıp bilginlerinden Hipokrates (M.Ö. 460-377) ve Galenos’un (M.S. 129-199) tıp yapıtlarından
sonra tıp biliminin standardı haline gelmiştir. Latinceye Canon Medicina diye çevrilen Tıp Kanunu, altı
yüz yıl aşılamamış ve İbn Sînâ’nın söylediklerine çok az şey ilave edilebilmiştir. Tıp Kanunu başta
İbranice, Latince, Farsça, Türkçe, İngilizce, Fransızca, Almanca ve daha birçok dile çevrilmiş ve
defalarca yayımlanmıştır.
Kitapta anatomi ve fizyoloji gibi tıp biliminin genel
konularına ait bilgiler yer almaktadır. İnsan vücudunun tarifi,
anatomisi, fizyolojisi ve bütün özellikleri ele alınarak dört hılt
(ahlatı erbaa), dört unsur (anasır-ı erbaa) ve bunların açılımı
olan konular incelemiştir. Ayrıca ilâçbilim (farmakolji)
konusuna da yer verilmiş, Müfredat adıyla hastalıkların
tedavilerinde kullanılacak tek terkipli yani basit ilaçlardan söz
edilmiş, bitkisel ilaçların alfabetik sırayla yazılışları ve
yaklaşık sekizyüz kadar ilacın özellikleri hakkında bilgi
verilmiştir. Benzer şekilde Galenos’un sınıflandırmasına göre
düzenlenmiş iç organlara ait hastalıkların ve tipik belirtilerinin
betimlendiği patoloji konusu da işlenmiş, genel tedavi
yöntemlerinden, baştan ayağa kadar vücutta meydana
gelebilecek bütün hastalıklardan ve tedavi şekillerinden, sağlığı koruma yöntemlerinden, hastalıkların seyir çizgisinden
söz edilmiştir. Kitapta tıbbi malzemelere de (materia medica)
yer verilmiş ilaçların terkipleri (akrabadin) işlenmiştir. Tıp
Kanunu’nun günümüze kadar özgünlüğünü koruyan bilgilerin
yer aldığı bölümüdür. Burada İbn Sînâ, nasıl
hazırlanacaklarını açıklayan yönergeleriyle birlikte 760 ilacı
tanımlamıştır. Bundan dolayı Tıp Kanunu çağının en özgün
materia medicası olmuştur.
Resim 5.16: Tıp Kanunu’nun 1647 Venedik
Baskısının kapak sayfası
Tıp Kanunu’nun, ilk Latince çevirisi, Gerhard von Cremona (D. 1135-Ö. 1187) tarafından XII.
yüzyılda ve ilk İbrani baskısı da 1491’de yapılmıştır. Tıp Kanunu, XV. ve XVI. yüzyıllarda matbaanın ve
dizgiciliğin geliştirilmesinden sonra yaygınlık kazanmış ve baştanbaşa Avrupa’yı XVIII. yüzyılın sonuna
kadar kalıcı şekilde etkilemiştir. Şimdilerde hala bazı Avrupa kütüphanelerinde (Paris’te 1482, Padova ve
Milano’da 1658 ve Berlin’de 1608 baskısı) kullanılır nüshaları yer almaktadır.
Zamanını aşan bu yapıtın en belirgin özelliği, Ortaçağ’a egemen olan düşünsel ve duygusal atmosferin
dışında, tamamen çağdaş tıp biliminde egemen olduğu şekliyle, nedensel etkenlere ve belirtilere
dayanarak ilaç ve cerrahi tedavi yapılması gerektiğinin vurgulanmasıdır.
Sizler de bilimsel başarısı çağlar boyu süren başka bilimsel
çalışmaları belirleyebilirsiniz.
KARAHANLILAR VE GAZNELİLER
Yaklaşık olarak 10. yüzyıldan itibaren İslâmiyet’i benimsemeye başlayan Türkler, İslâm Dünyası’nda
gerek açmış oldukları bilim ve öğretim kurumları ve gerekse yetiştirmiş oldukları bilim adamları
aracılığıyla bilimin gelişimine çok önemli hizmetlerde bulundular.
9. ve 10. yüzyıllarda İslâm Dünyası’na giren Türklerin büyük bir bölümü Abbasî halifelerinin ve
eyaletlerdeki Arap ve Acem valilerin hizmetinde asker veya muhafız olarak görev yapmaktaydılar. 10.
yüzyılın başlarından itibaren Sâmânî Devleti’nde Türk vali ve kumandanları güçlenerek denetimi ve
yönetimi ele geçirdi ve 1005 yılında Sâmânîlerin toprakları Türkler tarafından ikiye bölündü. Ceyhun
Irmağı’nın batısındaki bölgelerde Gazneliler ve doğusundaki bölgelerde ise Karahanlılar hâkimiyeti ele
aldılar.

 
131
Karahanlılar
İlk Müslüman Türk devleti olan Karahanlılar (840-1212) Karluk, Yağma ve Çığıl Türkleri tarafından
kurulmuştur. Uygurların yıkılması ile 840 tarihinde bağımsızlıklarını ilan etmişler ve Kuzeyde Balkaş
Gölünden, Güneyde Tarım Havzası ve Maveraünnehir arasında uzanan topraklara egemen olmuşlardır.
Saltuk Buğra Han’ın 940’a doğru İslâm dinini benimsemesiyle birlikte, yeni bir medeniyetle karşılaşan
Karahanlılar, bir yandan Kuran-ı Kerim’i okuyabilmek ve diğer Müslümanlarla ilişkiler kurabilmek için
hızla Arapça öğrenirken, diğer taraftan da Kuran-ı Kerim’i anlamaya ve anlatmaya yönelik Türkçe eserler
yazmaya başladılar. Ancak yalnızca İslâmiyet’i tanıtan dinî yapıtlarla yetinmediler ve İslâm uygarlığının
oluşturmuş olduğu birikimi öğrendikten sonra, bilimin çeşitli alanlarında yapıtlar vermeye başladılar.
Kaşgarlı Mahmud’un Divânu Lügât el-Türk’ü, Yusuf Has Hâcib’in Kutadgu Bilig’i, Edib Ahmed
Yüknekî’nin Atebet el-Hakâyık’ı ve İmam Ebülfutuh Abdülgafir’in (öl. 1093) Tarihi Kâşgâr’ı bu
dönemde Türkçe olarak yazılmıştır.
Karahanlılar 10. ve 11. yüzyıllarda Semerkand, Buhara, Tirmis, Ürgenç ve Merf’de birçok mimari
yapı meydana getirdiler. Bir kısmı bu güne kadar gelebilen bu eserlerde görülen başlıca özellik, cephe
mimarisinin son derece gelişmiş olmasıdır. Ön cephe çeşitli biçimlerde tuğla, pişmiş toprak ve alçı
süsleme ile kaplıdır. En çok kullanılan süs unsurları tuğladan köşe payeleri, yazı şeridi, örgü ve geçme
motifleri, kıvrık dal dekoru, rumîler, rölyef halinde yıldız-haç motifli tuğlalar geometrik bordürlerdir.
Karahanlılara ait en eski cami, Şirkebir Camii’dir (10. yy). Zengin alçı süslemeli mihrabı ile dikkati
çeker. Buhara yakınlarında 11. yüzyıldan kalma Hazerdegaron Camii, kubbeli ana mekânı çeviren
tonozlu bölümleri ile merkezi plan gösterir. Musalla şeklinde yapılmış olan Namazgâh Camii’nin (11.
yy), bugün sadece mihrabı ayaktadır. Yine 11. yüzyıla ait Talkatanbaba Camii’nde değişik bir plan
uygulanmış kubbeli mekân yanlara doğru genişletilmiştir. Buhara’daki Mugahattari Camii’nin (12. yy)
cephesi ise tuğla ve tuğladan yapılmış çeşitli motiflerle süslenmiştir. Karahanlılardan kalan en eski türbe,
Özbekistan’da 978 tarihli Arapata Türbesi’dir. Dört duvar üzerine tek kubbeli olarak yapılmıştır. Sivri
kemerli portal, cepheye hâkimdir. Kubbe tromplarının üç dilimli yonca yaprağı şeklinde oluşu değişik bir
özelliktir. Doğu Fergana’da bulunan Celâleddîn Hüseyin [1052], türbesinin cephesindeki firuze çini
kalıntısından, Karahanlı mimarisinde çini kullanıldığı anlaşılmaktadır. Karahanlı sanatı gerek mimarı ve
gerek süsleme bakımından daha sonraki Anadolu Selçuklu sanatını büyük ölçüde etkilemiştir.
Kaşgarlı Mahmud
Karahanlılar döneminde yetişen en önemli bilgin ise dil konusunda çalışmış olan Kaşgarlı Mahmud’dur.
Kaşgarlı Mahmud’un hayatı hakkında fazla bilgimiz yok. 11. yüzyılın ilk yarısında Kaşgar’da
doğduğunu, uzun yıllar Türk bozkırlarında seyahat
ettiğini; Türkçenin birçok lehçesini, çeşitli Türk
boylarının gelenek ve göreneklerini öğrendiğini ve
daha sonra Irak’a gelerek Bağdat’a yerleştiğini
biliyoruz. Ünlü yapıtı Türk Dili Sözlüğü’nü (Divân-ı
Lugât el-Türk) burada yazmaya başlamış, 7500
kelimeden oluşan bu yapıtını 1074’te tamamlamış ve
bir sene sonra Abbasî halifesi Muhammed el-Muktedî
bi-Emrillâh’a takdim etmiştir. Divân-ı Lügât el-Türk,
Araplara Türkçe öğretmek ve Türkçe’nin Arapça
kadar zengin bir dil olduğunu kanıtlamak maksadıyla
yazılmıştır; ancak Türklerin yaşadıkları bölgelere,
Türk tarihine, edebiyatına, müziğine, gelenek ve
göreneklerine ilişkin önemli bilgiler de içermektedir.
Resim 5.17: Kaşgarlı Mahmud’un Dünya Haritası
Bu yapıttaki coğrafî bilgilerin bir kısmı, Bîrûnî’nin verdiği bilgilere benziyorsa da, daha ayrıntılıdır.
Uzak Doğu tanıtılırken ve esere eklenen harita çizilirken, Müslüman coğrafyacıların eserleri
kullanılmıştır; ancak Türklerin yaşadıkları bölgelere ilişkin bilgiler Kaşgarlı Mahmud tarafından
toplanmıştır.
Söz konusu harita, Türk coğrafya tarihi açısından çok değerli bir belgedir; dairevî bir Dünya haritası
olup, renklidir. Dağlar kırmızı, nehirler kurşunî, denizler yeşil ve kumluk sahalar ise sarı renkle

 
132
gösterilmiştir. Haritanın merkezinde Türk hükümdarlarının oturdukları Balasagun kenti yer almaktadır.
Öteki kentler ve yerler Balasagun’a göre düzenlenmiş, yönler ise Orhon Yazıtları’nda gördüğümüz eski
Türk geleneğine göre belirlenmiştir. Haritada, Türklerin oturdukları sahalar ile ilişkide bulundukları yakın
komşuları belirtildiği halde, ilişkide bulunmadıkları bölgeler gösterilmemiştir. Dünya, çepeçevre bir
denizle çevrelenmiştir. Kaşgarlı Mahmud’un bu haritası, Türkler tarafından çizilen ilk Dünya haritasıdır
ve muhtemelen Bîrûnî’den etkilenerek çizilmiştir.
Yusuf Has Hâcib
11. yüzyılın başlarında Balasagun’da doğmuş olan Yusuf Has Hâcib ise Balasagun’da yazmaya başladığı
Kutadgu Bilig (Mutluluk Veren Bilgisi) adlı yapıtını 1069 yılında Kaşgar’da tamamlayarak Karahanlı
hakanlarından Ebû Ali Hasan İbn Süleyman Arslan Hakan’a sunmuştur.
Kutadgu Bilig, her iki Dünya’da da mutluluğa kavuşmak için gidilmesi gereken yolu göstermek
maksadıyla yazılmıştır. Yusuf Has Hâcib’e göre, öteki Dünya’yı kazanmak için bu Dünya’dan el etek
çekerek yalnızca ibadetle vakit geçirmek doğru değildir. Çünkü böyle bir insanın ne kendisine ne de
toplumuna bir yararı vardır; oysa başkalarına yararlı olmayanlar ölülere benzer; bir insanın erdemi, ancak
başka insanlar arasındayken belli olur. Asıl din yolu, kötüleri iyileştirmek, cefaya karşı vefa göstermek ve
yanlışları bağışlamaktan geçer. İnsanlara hizmet etmek suretiyle faydalı olmak, bir kimseyi, hem bu
Dünya’da hem de öteki Dünya’da mutlu kılacaktır.
Yusuf Has Hâcib bu yapıtında bilimin değerini de tartışır. Ona göre, bilginlerin ilmi, halkın yolunu
aydınlatır; bilim, bir meşale gibidir; geceleri yanar ve insanlığa doğru yolu gösterir. Bu nedenle bilginlere
hürmet göstermek ve ilimlerinden yararlanmaya çalışmak gerekir. Eğer dikkat edilirse, bir bilginin
bilgisinin diğerinin bilgisinden farklı olduğu görülür. Mesela hekimler hastaları tedavi ederler;
astronomlar ise yılların, ayların ve günlerin hesabını tutarlar. Bu bilimlerin hepsi de halk için faydalıdır.
Bilginler, koyun sürüsünün önündeki koç gibidirler; başa geçip sürüyü doğru yola sürerler.
Bir siyasetname veya bir nasihatname olarak nitelendirilebilecek Kutadgu Bilig, Yusuf Has Hâcib’in
ve içinde yetiştiği çevrenin ilmî ve felsefî birikimi hakkında çok önemli bilgiler vermektedir. Platon’un
devlet ve toplum anlayışı çok iyi bilinmekte ve uygulanmaya çalışılmaktadır. Bilimin ve bilginlerin
değeri anlaşılmıştır; bilim, güvenilir bir rehber olarak düşünülmektedir.
Edib Ahmed Yüknekî
Edib Ahmed Yüknekî’nin yaşamı ve yaşadığı çevre hakkında kesin bilgilere sahip değiliz. Günümüze
ulaşan tek yapıtı, Uygur harfleriyle Kaşgar dilinde yazılmış olan Atebet el-Hakâyık’tır (13. yüzyılın I.
yarısı). Bir Türk beyi olan Mehmed Bey için yazılan bu yapıt manzumdur ve Edip Ahmed Yüknekî’nin
bazı konulardaki ahlaki öğütlerini kapsamaktadır.
Ahmed Yüknekî’ye göre, bizi mutluluğa ulaştıran şey bilgidir; öyleyse yalnızca bilgili insanlarla dost
olunmalı, bilgisiz insanlardansa uzak durulmalıdır. İnsan, bilgisi sayesinde öldükten sonra da yaşamaya
devam eder; oysa bilgisiz insan, yaşarken ölmüş gibidir; ne tanınır ne de ismi bilinir. Bilgiden ancak
bilgili insan anlar; tadını ancak o tadabilir. Bilgi, malı olmayanlar için bitmeyen bir hazine ve soyu
olmayanlar için tükenmeyen bir soydur. Yaratan Tanrı bile, ancak bilgi ile bilinir. Bilgisizlikten hayır
gören var mıdır? Öyleyse yaşarken bıkmadan ve usanmadan bilgi peşinden koşmak gerekir.
Gazneliler
M.S (963-1183) yılları arasında Horasan, Afganistan ve Kuzey Hindistan’da hüküm süren Gazneliler,
Sâmânîlerin Horasan Orduları Kumandanı Alp Tegin ve onun en çok güvendiği kişilerden biri olan Sebük
Tegin tarafından kuruldu ve Sebük Tegin’in oğlu Mahmud’un hükümdarlığı döneminde en parlak
günlerini yaşadı. Gazneli Mahmud, ülkesini ve yönetimini güvence altına aldıktan sonra, Hindistan’a
yöneldi ve çeşitli dönemlerde M.S (1001 -1026) bu ülkeye on yedi sefer düzenledi. 1026 yılındaki son
seferinde kazanmış olduğu zaferin yankıları, bütün İslâm Dünyası’na yayıldı ve Abbâsî halifesi tarafından
“Sultan” lakabıyla ödüllendirildi.
Yapmış olduğu fetihler sonucunda Türk, Arap, Acem ve Yunan uygarlıklarının Hint uygarlığı ile
karşılaşmasını ve kaynaşmasını sağlayan ve bu yolla Eski Dünya’nın önde gelen uygarlıkları arasındaki
bağları sağlamlaştıran Gazneli Mahmud, çeşitli uluslara mensup Müslüman sanatçı ve bilginleri devletin
başkenti olan Gazne şehrinde bir araya getirdi. Bir yanda büyük Acem şairi Firdevsî’nin Şâhnâme’si
(1010) diğer yanda Orta Çağ’ın en büyük bilginlerinden olan Bîrûnî’nin matematik ve astronomi

 
133
bilimlerine ilişkin yapıtları, Türk yönetiminin burada sağlamış olduğu olanaklar sonucunda ortaya
çıkmıştır. Gazne sarayına bağlanan bilginler arasında, Bîrûnî’nin dışında, Ebû Nasr ibn Irâk, Abdüssamed
ibn Abdüssamed el-Hakîm ve Ebû el-Hayr İbn el-Hammâr da vardı.
Devletin resmi dili Arapça olmasına karşın, Mahmud devrinde Farsça da yeniden bir kültür dili olarak
canlandırılmıştır. Mahmud bizzat Unsurî, Firdevsî ve Ferruhî gibi ünlü şairleri korumuştur. Firdevsî ünlü
Şehnamesi’ni Gazneli Mahmud’a sunmuştur. Bu arada Türk dili ve kültürü de ihmal edilmemiş ve bu
konuda çalışanlar da ayrıca desteklenmiştir. Ünlü Türk dilcisi Fahreddîn Mübarekşah, aynı şekilde
Gazneli Mahmud devrini yazan tarihçi Utbî de bu dönemde yetişmişlerdir.
Gazneli Mahmut, Gazne şehrini zarif ve görkemli binalarla süsletmiştir. Pek çok saray, camii, türbe ve
suyolları yaptırmıştır. Bunlar arasında günümüze gelenlerden en önemlileri Güney Afganistan’da Bust
şehrinde bulunan Leşger-i Bazar Sarayı’dır. Sarayın başlıca üç yapısı tanınır. En önemlisi XI. yüzyılın ilk
yarısında Sultan Mahmud’un yaptırdığı Güney Kasrı’dır. Orta avlulu ve dört eyvanlı olan kasır 164×92 m
büyüklüğünde bir yapıdır. Kasırdaki süslemeler arasında Sultan Mahmud’un muhafız kıtası askerlerini
canlandıran freskler önemlidir. Tahta doğru ilerler durumda tasvir edilen, tamamı 60 tane olan ancak
günümüze 44 tanesinin yalnız vücut kısımları kalmış olan bu figürler, Gazneliler devrinin kıyafet ve
kültürü hakkında çok değerli belgelerdir. Saray Moğol istilası sırasında tahrip edilmiştir.
Yapılan kazı ve araştırmalar sonucu Gaznelilerin yaptırdığı bazı camilere ait bilgiler de elde
edilmiştir. Bunlardan Sultan Mesud III camisinin 48 metre yüksekliğinde bir minaresi olduğu, yıldız
planlı bir kaide üzerine oturduğu, üst kısmını ise silindir biçiminde olduğu anlaşılmıştır. Yine Leşger-i
Bazar’da birisi sultana ait, diğeri de halka ve askerlere ait bugün harap durumda olan iki cami
bulunmaktadır. Bunların dışında Sultan Mahmud’un ve Mesud III’ün Gazne’deki, Aslan Casip’in
Sengbest’teki türbeleri de gerek mimari ve gerekse süslemeleri bakımından dikkat çekmektedirler.
Mimari dışında kufi yazı sanatı da büyük gelişme kaydetmiştir. Özellikle geliştirilen çiçekli kufi
yazısı Selçuklular zamanında da kullanılmıştır. Gazne sanatının Büyük Selçuklu ve Hindistan sanatı
üzerinde önemli etkileri olmuştur.
Selçuklular
Bütün Müslümanları aynı bayrak altında toplamaya çalışan ve bu yöndeki girişimleri ile Ortaçağ İslâm
tarihi üzerinde etkili olan, 1038-1194 tarihleri arasında hüküm süren ve en güçlü oldukları dönemde
Harezm, Horasan, İran, Irak ve Suriye’ye egemen olan Selçuklu Türklerinin tarihi, Oğuz Türklerinin
Üçok koluna bağlı Kınık boyundan gelen Selçuk Bey’in Seyhun nehri kenarındaki Cend şehri civarına
gelip yerleşmesi ile başlar. Sâmânîlerin uç beylikleri arasında bulunan Selçuklular, önce Buhara
dolaylarına (yaklaşık 985), Sâmânîlerin çöküşünden (1005) sonra da Gazneli Mahmud (998-1030)
tarafından Horasan’ın sınır bölgelerine yerleştirildiler. Gazneliler, Hindistan’ın kuzeyinde savaşırken,
Selçuk’un torunları Çağrı Bey ile Tuğrul Bey, İranlı soyluların ve Büveyhîler ile Fâtımîlerin desteklediği
Şiilerin gittikçe artan gücünden kaygı duyan Sünnî önderlerin desteğiyle bağımsızlıklarını elde etmeye
giriştiler ve 1038’de Serahs’ta Gaznelileri yenerek Büyük Selçuklu Devleti’ni kurdular. 1040’ta da
Gazneli Mahmud’un oğlu Mesud’u Dandanakan’da kesin bir yenilgiye uğrattılar.
Tuğrul Bey 1055’te Bağdat’a girerek Halife Kâim’i Büveyhîlerin elinden kurtardı. Tuğrul Bey’in
ardından gelen Alp Arslan (1063-1072) ve oğlu I. Melikşah (1072-1092) Selçuklu fetihlerini sürdürdüler.
Alp Arslan, Bizans imparatoru IV. Diogenes komutasındaki Bizans ordusunu 1071 yılında Malazgirt’te
bozguna uğratarak Anadolu topraklarını Türklere açtı ve Selçuklu ailesinden I. Süleyman Şah ise
Anadolu’daki fetihleri yayarak 1075’te Anadolu Selçuklu Devleti’ni kurdu. Böylece Müslüman Türkler,
ilk defa Hıristiyan orduları ve Hıristiyan medeniyeti ile yüzyüze gelmiş oldular. Bundan sonraki
Hıristiyan Müslüman çatışmaları, çoğunlukla Hıristiyanlarla Türkler arasında cereyan edecek ve kısa süre
içinde Türkler İslâm medeniyetinin koruyucuları konumuna yükseleceklerdir.
11. yüzyılın son çeyreğinde, İslâm Dünyası’nın yaklaşık dörtte üçü I. Melikşah’ın sarayından idare
ediliyordu; ama Türk unsurlarının çoğunlukta olmadığı bölgelerde hâkimiyeti sürdürmek oldukça güçtü.
Alp Arslan ile I. Melikşah döneminde idarî yapıyı kuran ve başarı ile yürüten büyük devlet adamı Nizâm
el-Mülk’ün 1092’de Hasan Sabbah’a bağlı Bâtinîler tarafından öldürülmesi ve ardından I. Melikşah’ın da
ölmesi üzerine veraset savaşları yüzünden Devlet süratle dağılmaya başladı. Kötü gidişi daha sonra gelen
sultanlar da durduramayınca Büyük Selçuklu Devleti çöktü ve geride birkaç küçük devlet bıraktı.
Selçuklu Türkleri egemen oldukları toprakları imar ettiler, eğitim-öğretim ve bilimsel araştırma
konularında ciddi çalışmalar yaptılar. İslâm bilim ve kültürünün Anadolu’da yayılmasını sağlayanTürkler,
bu topraklar üzerinde kozmoloji, matematik, astronomi ve tıp konularında çalışmalar sergilemişlerdir.

 
134
Selçuklular yüksek eğitim ve öğretim kurumları olan medreseleri ilk defa kurmuşlardır. Bu önemli işi
başaran Selçuklu sultanı Alp Arslan’ın baş veziri Nizam el-Mülk olmuştur. Onun adına atfen ilk
Nizamiye Medresesi 1063 yılında Nîşâbûr’da kurulmuştur. Bundan sonra, medreseler hızla çoğalmış ve
kısa bir süre içinde Bağdat başta olmak üzere, Basra, Herat, Merv, Belh ve Musul kentlerinde medreseler
yapılmıştır.
Dört yıllık eğitim ve öğretim veren Nizamiye Medreseleri birer vakıf kurumlarıydı ve içinde bulunan
dersliklerinde, kütüphanelerinde, yatakhanelerinde ve yemekhanelerinde öğrencilerin her türlü ihtiyacı
karşılanmaktaydı. Medreseler kurulmadan önce dinî bilimler genellikle mescitlerde aklî bilimler ise bu
dersleri veren hocaların evlerinde öğretilmekteydi; ancak bir süre sonra bu yöntemlerle yürütülen eğitim
ve öğretim bir devletin ihtiyaç duyduğu yetişmiş insan gücünü oluşturmakta yetersiz kaldı. Selçukluların
yönetimi altındaki topraklarda yaşayan ve çeşitli dinî ve siyasî inançların etkisi altında bulunan
toplulukların neden oldukları huzursuzlukları durdurabilecek düşünürlerin yetiştirilebilmesi ve devlet
yönetiminin bu konularda bilgi sahibi insanlara teslim edilebilmesi için süratle kurumlaşma yoluna gidildi
ve sadece eğitim ve öğretimden sorumlu olan medreseler açıldı. Bugünün üniversiteleri olan bu
kurumlarda dinî bilimlere ağırlık verilmiş, aklî bilimler ise dinî bilimlerin gerektirdiği oranında
öğretilmiştir.
Bilimi desteklemek amacıyla bazı kurumlar da kurulmuştur. Bunlardan biri bugün Celâlî Takvimi’ni
hazırlamak amacıyla 1075 yılında İsfahan’da kurulan İsfahan Gözlemevi, diğeri ise 1259’da Merâga’da,
dönemin önemli bilginlerinden Nasîrüddin-i Tûsî’ye (öl. 1274) kurdurulan Merâga Gözlemevidir.
Gözlem aletlerinin zenginliği, çalışan bilim adamlarının sayısı ve seçkinliği bakımından, daha önce
kurulmuş olan gözlemevlerinden çok ilerde olan Merâga Gözlemevi, İslâm gözlemevlerinin gelişiminde
önemli bir adımı temsil eder. Gözlem aletleri arasında ekliptiğin ve diğer göksel dairelerin göreli
konumlarını gösteren çemberli bir alet, gezegenlerin yüksekliklerini ölçmekte kullanılan duvar kadranı ve
gündönümü noktalarının belirlenmesini sağlayan bir çember de bulunuyordu. Nasîrüddin-i Tûsî burada
yapmış olduğu gözlemlerden derlemiş olduğu bulguları, İlhanlı Zîc’i adlı yapıtta toplamıştır. Bu yapıt,
uzun bir süre astronomların elinden düşmemiş ve bir başvuru kitabı olarak kullanılmıştır. Kırkbeş yıldan
uzun bir süre faaliyet göstermiş olan gözlemevinin yakınına bir de 400.000 ciltlik kütüphane
yaptırılmıştır.
Bu dönemde kurulan bir başka gözlemevi de Uluğ Bey’in hükümdarlığı sırasında, Semerkand’da
kurduğu Semerkand Gözlemevi’dir. Bu gözlemevi bir tepe üzerinde, 23 metre çapında, 30 metre yüksekliğinde silindir biçiminde bir bina idi. Gözlemevi kullanılan gözlem araçları açısından o zamana kadar
görülmemiş bir bilim kurumu olarak karşımıza çıkmaktadır. Burada kullanılan önemli araçlardan biri
Güneş’in meridyen geçişlerinin ölçüldüğü “meridyen kadranı”dır. Eldeki bilgilere göre bu araç 50 metre
yüksekliğindeydi ve gözlemevinin bir parçası gibi yapılmıştı. Kadranın 60 derecelik kısmı toprak
üzerinde ve 30 derecelik kısmı ise toprak altındaydı. Bu kadranın bir kısmı, 1908 yılında yapılan bir kazıda ortaya çıkarılmıştır.
Semerkand Gözlemevinde, Gıyaseddin Cem-şid, Kadızâde-i Rûmî ve Ali Kuşçu gibi devrin önemli
bilim adamları çeşitli çalışmalar yapmış-lardır. Gözlem-evinde yapılmış olan gözlemler ve çalışmalar
Uluğ Bey Zici adlı eserde toplan-mıştır. Bu zic, 17. yüzyıla kadar yazılmış olan astro-nomi kataloglarının
en mükemmelidir ve bu yüzyıla kadar konumsal astro-nominin temel kitabı olarak kullanılmıştır. Eserde
gökyüzünün güney yarıküresinde bulunan 48
takımyıldız ele alınmış ve bu takımyıldızlar içinde
bulunan 1028 tanesinin yerleri tespit edilmiştir. 17.
yüzyılda Greenwich Gözlemevi’nin kurucusu olan
Flam-steed (1646-1719), sabit yıldızlar kataloğu hazırlarken Uluğ Bey’in bu kataloğundan da yararlan-mış ve
Flamsteed’in hazırladığı kataloğu Newton (1642-1727)
da kullanmıştır.
Bu dönemde yetişen bilginlerin önemlilerinden biri
Çağmînî’dir. Hayatı hakkında çok az bilgi olan
Çağmînî, Hârizm bölgesinde bulunan Çağmîn’de
doğmuş ve astronomi alanında başarılı çalışmalar
yapmıştır. Başarılarından dolayı kendisine
“Astronomların Babası” lâkabı verilmiştir. En önemli
yapıtı, el-Mulahhas fi el-Hey’e (Astronomi Seçkisi)
adını taşır. Kadızâde-i Rûmî’nin üzerine yorum yazdığı eser, dönemin astronomi birikimini ana
çizgileriyle tanıttığı için çok beğenilmiş ve medreselerde ders kitabı olarak okutulmuştur.
Resim 5.18: Semerkand Gözlemevi’ndeki Güneş

 
135
14. yüzyılda yaşayan ve İbn el-Türkmân lâkabıyla tanınan Cemâleddin el-Mârdînî hakkında da fazla
bir bilgiye sahip değiliz. Doğum ve ölüm tarihlerini tam olarak bilinmiyor. Mardin’de doğmuş ve
muhtemelen eğitim için Şam’a ve oradan da Mısır’a gitmiştir. 15. yüzyıl bilginlerinden Bedreddin Sıbt elMârdînî’nin dedesidir. Astronomi konusunda çalışmış ve 12. yüzyılın önde gelen Türk bilginlerinden
Şemseddin el-Mervezî’nin (öl. 1139) El-Tabsıra fî İlm el-Hey‘e (Astronomiye Bakış) adlı eserine yorum
yazmıştır.
Türk olmamakla birlikte, dönemin bilimsel gelişmesine önemli etkilerde bulunmuş olan ve yazdığı
dörtlük biçimindeki felsefî şiirlerle tanınan bir diğer bilgin de Ömer Hayyâm’dır (1045-1123). Matematik
ve astronomi alanlarında çalışan Hayyâm’ın, matematiğe ilişkin araştırmaları özellikle sayılar kuramı ve
cebir alanında yoğunlaşmıştır. Eukleides’in Elementler’i üzerine yapmış olduğu bir yorumda, işlemler
sırasında irrasyonel sayıların da rasyonel sayılar gibi kullanılabileceğini ilk defa kanıtlamıştır. En değerli
cebir yapıtlarından birisi olan Risâle fî el-Berâhîn alâ Mesâil el-Cebr ve el-Mukâbele’de (Cebir
Sorunlarına İlişkin Kanıtlar) denklemlerin birden fazla kökü olabileceğini göstermiş ve bunları, kök
sayılarına göre sınıflandırmıştır.
Bunun dışında, Ömer Hayyâm üçüncü dereceden denklemleri de, terim sayılarına göre (üç terimliler
ve dört terimliler olarak) tasnif etmiş ve her grubun çözüm yöntemlerini belirlemiştir. Ömer Hayyâm
üçüncü derece denklemlerinin aritmetiksel olarak çözülemeyeceğine inandığı için, bu denklemleri koni
kesitleri yardımıyla geometrik olarak çözmüştür. Negatif kökleri, daha önceki cebirciler gibi, o da çözüm
olarak kabul etmemiştir.
Ömer Hayyâm astronomi alanında da değerli çalışmalar yapmıştır. İsfahan Gözlemevi’nde yapmış
olduğu araştırmalar sonucunda, daha önce kullanılmış olan takvimleri düzeltmek yerine, mevsimlere tam
olarak uyum gösterecek yeni bir takvim düzenlemenin daha doğru olacağına karar vermiş ve bu maksatla
gözlemler yapmıştır. Gözlemler tamamlandığında, hem Zîc-i Melikşâhî adlı zîc ve hem de Târîh el-Celâlî
denilen Celâlî Takvimi düzenlenmiştir (1079). Celâlî Takvimi, bugün kullanmakta olduğumuz Gregorius
Takvimi’nden çok daha dakiktir; Gregorius Takvimi, her 3330 yılda bir günlük bir hata yaptığı halde,
Celâlî Takvimi 5000 yılda yalnızca bir günlük hata yapmaktadır.
Selçuklular döneminde teknik alanında da önemli gelişmeler kaydedilmiştir. Bu başarıyı
gerçekleştiren XIII. yüzyılda Anadolu’da yaşamış olan Cezerî adlı bir mühendistir. Kitabının girişinde
söylediklerine göre, Diyarbekir Sultanı Sukmân bin Artuk’un M.S (D. 1200-Ö. 1222), hizmetinde
bulunmuş, onun isteği üzerine El-Câmi‘ Beyn el-İlm ve el-‘Amel el-Nâfi fî Sınaât el-Hiyel (Makine
Yapımında Yararlı Bilgiler ve Uygulamalar) adlı altı bölümden oluşan bir yapıt kaleme almıştır. Kitabın
birinci bölümünde Güneş saatlerini, ikinci bölümünde içki toplantılarında kullanılan kapları, üçüncü
bölümünde ibrik ve abdest alma leğenlerini, dördüncü
bölümde su fıskiyelerini, beşinci bölümde derin olmayan
göllerden ve ırmaklardan su çıkarma makinelerini, altıncı
bölümde ise çeşitli eğlence otomatlarını, çizimlerini de
vermek suretiyle anlatmaktadır.
Cezerî’nin bu yapıtı incelendiğinde Antik Grek’ten beri
bilinen hava, boşluk ve denge ilkeleri kullanılarak çeşitli
araçların yapıldığı görülmektedir. Gerek Antik Grek’te
gerekse İslâm Dünyası’nda bu alanda yapılan çalışmalar
Cezerî ile birlikte doruk noktasına ulaşmış, özellikle denge
prensibini kullanmak suretiyle olağanüstü çeşitli araçlar
yapmıştır. Bunlardan biri hassas kefedir. Ortası geniş,
kenarlarına doğru darlaşan, yarım kayık şeklindeki kefenin
alt kenarına yakın bir noktada açılmış iki delikten bir mil
geçer ve kefe bu milin üzerinde hareket eder. Su ile
doldurulduğunda dengede kalacak biçimde arka tarafından
ağırlaştırılır. Eğer kaba kapasitesinden bir damla daha fazla
su ilave edilirse ucu öne doğru eğilir ve boşaldıktan sonra
denge konumuna gelir. Buradan anlaşıldığı gibi kefe denge
ilkesine dayanılarak hazırlanmış çok hassas bir kefedir.
Cezerî bu hassas kefeleri değişik biçimlerde hem hareket hem de kontrol mekanizması olarak
kullanmıştır. Cezerî bu kefeyi ilk defa kendisinin yaptığını söylemektedir.
İçine doldurulan sıvıları istenildiği biçimde akıtabilen ibrikler, Cezerî’nin hava ve boşluğa dayanarak
düzenlediği araçların başında yer alır. Bunun dışında fıskiyeleri daha da geliştiren Cezerî çeşitli otomatlar
Resim 5.19: Cezerî’nin Suyu Yukarı
Çıkaran Araçlarından Birisi

 
136
da yapmıştır. Grekçe kendi kendine hareket eden anlamındaki automatos sözcüğünden gelen otomat,
kendiliğinden harekete başlayıp düzenli bir biçimde bir işi gördükten sonra, yine kendiliğinden duran ve
tekrar harekete geçebilen araç demektir. Bu konuda Grekler’in karmaşık otomatlar yaptıkları
bilinmektedir. Örneğin Tarentumlu Archytas’ın (M.Ö. 4. yüzyıl) tahtadan bir kuş yaptığı, mekanik
ilkelere uygun olarak inşa edilen bu kuşun uçtuğu söylenmektedir. Bu tip çalışmalar İslâm Dünyası’nda
da sürdürülmüştür. Ancak otomat çalışmaları Cezerî ile doruk noktasına ulaşmıştır. Cezerî, kitabında
çeşitli otomat örnekleri verir. Mesela su saatleri bu örnekler arasındadır ve teknoloji tarihi açısından
önemlidir. Cezerî bu tür saatleri oldukça ayrıntılı bir biçimde, hassas yapmış ve betimlemiştir. Ayrıca
ayrıntılı olarak mekanizmaların yapımını vermiştir.
Fil su saati Cezerî’nin en ünlü aracıdır. Sırtında kare biçiminde bir kürsü, kürsünün köşelerindeki
sütunlar üzerinde bir hisar, hisarın üzerinde küçük bir kubbe, kubbenin üstünde de bir kuş bulunan fil
şeklindedir. Hisarın filin başı yönündeki tarafında bir balkon, balkonda oturan bir adam, adamın sağında
ve solunda iki şahin, balkonun sütunları arasında uzanan ve üzerine iki yılan sarılmış bir mil, kürsünün
orta kısmında bir yarım küre ve üzerinde elinde kalem tutan bir kâtibin oturduğu platform, platform
üzerinde 7 1/2 dereceye bölünmüş bir yay, filin boynuna oturmuş, sağ elinde balta, sol elinde sopa tutan
bir bakıcı ve filin boynunun iki yanında iki vazo bulunmaktadır.
Kâtibin kalemi yarım saatte 7 1/2 dereceye gelince, kuş öter, deliklerden birinin yarısı beyaza döner,
balkonda oturan adam sağ tarafındaki şahinin gagasından elini kaldırır, sol elini sol tarafındaki şahinin
gagası üstüne koyar. Sağındaki şahinin gagasından, sağdaki yılanın ağzına bir top düşer, yılan topu filin
sağ omzundaki vazoya bırakır, filin seyisi balta ile filin başına hamlede bulunur, sopalı sol elini kaldırır
ve filin başına vurur. Top filin göğsünden çıkar, karnında asılı bir çan üzerine düşerek ses çıkarır, böylece
yarım saatin geçtiği bildirilir. Kâtibin kalemi derece işaretlerinin dışına gelir. Bundan sonra aynı işlemler
sol taraftaki şahin ve yılan için tekrarlanır. Bir delik tamamen beyazla örtülür. Bu anda bir saat geçmiştir.
Cezerî bu araçlar dışında çeşitli fıskiyeler ve suyu yukarı çıkarmada kullanılan araçlar da yapmıştır.
Selçuklular zamanında yapılan bilimsel kurumlardan biri de Kırşehir’deki Cacabey Medresesi’dir.
Burası zamanında sadece bir öğretim ve eğitim kurumu olarak değil,
aynı zamanda bir gözlemevi olarak da hizmet vermiştir.
Selçuklular zamanında simya konusuyla da ilgilenilmiştir.
İlgilenenlerden biri Cevberi’dir (13. yy). Kitab el-Muhtar fi Keşf elEsrar adlı eserinde, simyanın bir tarihçesini de veren Cevberi, ilk
maddenin yaratılışı, evrenin oluşumu ve doğa tarihi konusunda
açıklamalar yapar. Simyayı ilahi bir sanat olarak nitelendiren Cevberi
alşimistlerin hilelerinden söz edip, şikâyet eder. Maden nedir
sorusuna cevap vermeye çalışır. Burada maden dendiğinde aynı
zamanda taşlar da (daha çok kıymetli ve yarı kıymetli taşlar)
kastedilmektedir.
Selçuklular sağlığa büyük önem vermişler ve halen ayakta olan
birçok hastane kurmuşlardır. Bunlar arasında Anadolu’da, Diyarbakır, Mardin, Sivas, Konya, Tokat ve Kayseri’deki hastaneler
sayılabilir. Bunlardan Kayseri’deki Gevher Nesibe Hatun Medresesinin aynı zamanda tıp medresesi olarak hizmet verdiğini biliyoruz.
Selçuklular zamanında yetişmiş önemli hekimlerden biri elCevzi’dir (1200’ler). Cevzi Kitab el-Lukat el-Menafi fi el-Tıbb adlı
eserinde hastalıklar ve onların tedavisi konusunda kısa bilgi verir;
yiyecekler ve içecekler üzerinde durur. Bu eserin tamamlayıcısı niteliğinde olan Kitab el-Muhtar el-Lukat
fi el-Tıbb’da ise daha çok yiyecek ve içecekler ele alınmıştır. Genel olarak, halk sağlığı üzerinde
durulmuş, beslenmede bitkilere ağırlık verilmesi, hayvani yiyeceklerin daha az tüketilmesi önerilmiştir.
Cevzi’nin bir başka eseri ise Kitab el-Mevazi el-Müluk ve Selatin’dir. Eser iki kısım olarak ele alınmıştır.
İlk kısım daha çok ülkelerin idari yapısının ne olması, sosyoekonomik yapılanmaları konusunda bilgi
verip, ideal şeklinin ne olması gerektiği, kadınların toplumdaki yeri hakkında bilgi verirken, ikinci
kısımda sağlıklı idare ile sağlıklı halk arasında ilginç bir koşutluk kurulmakta, halk sağlığı için yapılması
gerekenler ele alınıp, anlatılmaktadır.
Resim 5.20: Fil Su Saati

 
137
Özet
Tarih boyunca siyasi, kültürel, bilimsel pekçok
başarıyı gerçekleştiren Türkler, İslâmiyet’i
benimsedikten sonra da başarılı çalışmalarını
sürdürdüler. Bu başarıların bir sonucu olarak
tarihte Türklerle ilgili çok sayıda övgüye
rastlanılabilmektedir. ‘Türkler azimlidir’ veya
‘Türklerin birçok hayranlık uyandıran vasıfları
vardır’ türünden ifadeler hem Türklerin yönetim
sanatında hem kültür yaratmada hem de bilimsel
açıdan yetenekli olduklarının açık bir
göstergesidir.
İslâm Dünyası’ndaki bilimsel etkinliklerin
yoğunlaştığı dönemlerde de bilim ve felsefe gibi
üst entelektüel etkinlikler adına önemli çalışmalar
yapan çok sayıda Türk vardır. Bunun önemli bir
nedeni yöneticilerin bilime ve bilim insanlarına
karşı saygılı duruşları ve yoğun bir biçimde
bilimsel çalışmaları desteklemeleridir. Gazneli
Mahmud’un bütün savaşlarına rağmen, Bîrûnî
gibi büyük bir bilim insanını desteklemesi bunun
en güzel örneğidir. Bîrûnî’nin matematik,
astronomi ve fizikte gösterdiği başarı bugün de
dikkat çekmekte ve bütün zamanların en büyük
çok yönlü bilgini kabul edilmektedir.
Tarihe geçen ilk belge olması dolayısıyla büyük
önem taşıyan Orhun Yazıtları Göktürklerin
yüksek bir devlet ve siyaset bilgisine sahip olduklarını, hakanın halkına, halkın da hakanına karşı
hak ve sorumluluklarının bulunduğu dile getirilmekte, yüksek ahlak ilkelerinin ne denli önemli
olduğu vurgulanmaktadır. Dolayısıyla bir siyasetname kimliğini de barındıran yazıtlarda açıkça
yüksek ahlak ve sorumluluk duygusunu kaybetmedikçe, bilgeliğe sırt çevrilmedikçe bir devletin
yok edilmesinin mümkün olmayacağı anlatılmaktadır. Orta Asya’daki diğer bir Türk devleti
olan Uygurlar ise yeni bir alfabe geliştirmişler,
yeni bir kentleşme kavramı oluş-turmuşlar ve bu
doğrultuda taş binalar yapıp, kentleri kalın
duvarlarla korumaya almışlardır. Benzer şekilde
su kanalları, su kemerleri ve büyük mabetler
yapmışlardır. Ziraatla da uğraşan Uygurlar,
yetiştirdikleri pamuğu, dokumacılık ve kâğıt
yapımında kullanmışlardır. Çeşitli aletlerin
yapımında demirin yanı sıra başka madenleri de
kullanmışlar, altın ve bazı kıymetli taşlardan süs
eşyaları yapmışlardır. Ayrıca nişadır elde ederek
pazarladıkları da bilinmektedir.
İslamiyeti benimsedikten sonra da Türklerin
bilime katkıları sürmüştür. Harezmî, Fârâbî,
Bîrûnî ve İbn Sînâ gibi bilim ve düşün
insanlarının dönemi bilimin zirve dönemidir.
Araştırma etkinliği artık kuralları, yöntemi ve
kavramları belirlenmiş bir bilimsel çalışma olma
özelliğine kavuşmuştur. Bu dönemde İslâm bilim
tarihi altın çağını yaşamıştır. O dönemlerde
üretilmiş bazı bilgilere modern bilimin çok daha
sonra ulaşabildiği göz önüne alınırsa, dönemin
bilim etkinliğinin tarihsel önemi ve Türklerin bu
süreçteki rolleri daha kolay kavranabilir.
Benzer şekilde Kaşgarlı Mahmud’un Türk Dili
Sözlüğü’nü (Divân-ı Lugât el-Türk) yazması
büyük bir başarıdır. 7500 kelimeden oluşan bu
yapıt, Araplara Türkçe öğretmek ve Türkçe’nin
Arapça kadar zengin bir dil olduğunu kanıtlamak
amacıyla yazılmıştır; ancak Türklerin yaşadıkları
bölgelere, Türk tarihine, edebiyatına, müziğine,
gelenek ve göreneklerine ilişkin önemli bilgiler
de içermesi tarihi bir kaynak olmasını
sağlamıştır.
Bilimsel çalışmalar Selçuklu Türkleri zamanında
da devam etmiştir. Selçuklular egemen oldukları
toprakları imar ettiler, eğitim-öğretim ve bilimsel
araştırma konularında ciddi çalışmalar yaptılar.
İslâm bilim ve kültürünün Anadolu’da yayılmasını sağlayarak, bu topraklar üzerinde kozmoloji, matematik, astronomi ve tıp konularında
çalışmalar sergilediler.
Yüksek eğitim ve öğretim kurumları olan medreseleri ilk defa kuranlar da Selçuklulardır. İlk
Medrese 1063 yılında Nîşâbûr’da kurulmuş, daha
sonra, medreseler hızla çoğalmış ve kısa bir süre
içinde Bağdat başta olmak üzere, Basra, Herat,
Merv, Belh ve Musul kentlerinde medreseler
yapılmıştır.
Dört yıllık eğitim ve öğretim veren Nizam elMülk’ün anısına Nizamiye Medreseleri olarak
tanınan medresler birer vakıf kurumlarıydı ve
derslikleriyle, kütüphanesiyle, yatakhaneleriyle
ve yemekhaneleriyle öğrencilerin her türlü
ihtiyacını karşılayan bugünün üniversiteleri olan
bu kurumlarda dinî bilimlere ağırlık verilmiş, aklî
bilimler ise dinî bilimlerin gerektirdiği oranda
öğretilmiştir.

 
138
Kendimizi Sınayalım
1. Türklerin İslâmiyet’e girmeden önce ve sonra
yaptıkları bilimsel katkılar hakkında verilecek her
yargı yanlış olmasa bile eksik olacaktır. Niçin?
a. Döneme ilişkin bilimsel araştırmalar
yetersizdir.
b. Türklerin bilimsel katkılarına ilişkin ciddi
önyargılar vardır.
c. Konuya ilişkin bilgi ve belgeler büyük oranda
sınıflandırılmamıştır.
d. Uluslarası bilim toplulukları Türklerin
bilimsel başarılarına ilgisizdirler.
e. Hepsi
2. Türklere göre evrenin biçimi nasıldır?
a. Düz
b. Yuvarlak
c. Kubbe
d. Çadır
e. Oval
3. Tarihte Türk isminin geçtiği ilk metni
hazırlatan kimdir?
a. Atilla Kağan
b. Bilge Kağan
c. İlteriş Kağan
d. Yusuf Kağan
e. Baybora Kağan
4. “Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer
delinmedikçe senin ilini, töreni kim bozabilir”
sözü hangi yazıtta yer almaktadır?
a. Bilge Kağan
b. Tonyukuk
c. İlteriş Kağan
d. Kültigin
e. Yusuf Kağan
5. “On İki Hayvanlı Türk Takvimi”nde yer
almayan hayvan hangisidir?
a. Keçi
b. Sıçan
c. Domuz
d. Maymun
e. Köpek
6. Uygurlar kâğıt yapımında aşağıdakilerden
hangisini kullanmışlardır?
a. Mısır
b. Buğday
c. Kenevir
d. Pamuk
e. Arpa
7. Hârezmî’nin ünlü kitabının adında yer alan
cebir kelimesinin anlamı nedir?
a. Aynı cins terimlerin sadeleştirilmesi
b. Negatif terimin pozitif yapılması
c. İki farklı terimin orantılanması
d. Terimlerin eşitlenmesi
e. İki farklı terimin toplanması
8. Câbir’in Cıva-Kükürt Kuramına göre
aşağıdakilerden hangisi doğrudur?
a. Madenler dört unsurdan oluşmuş, cıvayla
katılaşmıştır.
b. Madenler kükürtten oluşmuş, cıvayla
katılaşmıştır.
c. Madenler cıvadan oluşmuş, kükürtle
katılaşmıştır.
d. Madenler minerallerden oluşmuş, kükürtle
katılaşmıştır.
e. Madenler minerallerden oluşmuş, cıvayla
katılaşmıştır.
9. Fârâbî’nin boşluk ve hava konusunda
geliştirdiği düşünceler için aşağıdakilerden
hangisi doğru olabilir?
a. Aristoteles fiziğinin yetersizliğine dikkat
çekmek
b. Boşluğu reddeden yeni bir açıklayıcı
varsayım oluşturmak
c. Havanın bir cisim olduğunu göstermek
d. Evrende küçük oranlı boşluğun olanaklı
olacağını kanıtlamak
e. Hepsi

 
139
10. Bîrûnî’ye göre, bir toplumda cehaletin
yaygınlaşması, bilimin sonuçlarıyla dinî
inançların çatışmasına zemin hazırlar. Bu
yargının ana teması aşağıdakilerden hangisi
olabilir?
a. Bilimsel zihniyete dayanmak toplumsal ilke
olmalıdır.
b. Nesnellik ve kanıta dayanmak bilimsel
çalışmaların ilkesi olmalıdır.
c. Problemlerin çözümü aklın ışığında
aranmalıdır.
d. İçeriği yüzeysel ve salt biçimsel bilginin
egemen olduğu toplumlarda bilim din çatışır.
e. Bireylerde pozitif düşünce talepleri
yaratılmazsa, toplum geriler.
Kendimizi Sınayalım Yanıt
Anahtarı
1. e Yanıtınız yanlış ise “İslam Öncesi Dönem”
başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
2. c Yanıtınız yanlış ise “İslam Öncesi Dönem”
başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
3. b Yanıtınız yanlış ise “İslam Öncesi Dönem”
başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
4. d Yanıtınız yanlış ise “İslam Öncesi Dönem”
başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
5. a Yanıtınız yanlış ise “İslam Öncesi Dönem”
başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
6. d Yanıtınız yanlış ise “İslam Öncesi Dönem”
başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
7. b Yanıtınız yanlış ise “Hârezmî” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
8. c Yanıtınız yanlış ise “Câbir İbn Hayyân”
başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
9. e Yanıtınız yanlış ise “Fârâbî” başlıklı konuyu
yeniden gözden geçiriniz.
10. a Yanıtınız yanlış ise “Bîrûnî” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.

 
140
Sıra Sizde Yanıt Anahtarı
Sıra Sizde 1
Siz halkı yönetirken adam gibi davranırsanız, kim
adam gibi olmazlık edebilir. (Konfiçyüs).
Sıra Sizde 2
Platon’un Akademi’si veya Aristoteles’in Lise’si
örnek verilebilir.
Sıra Sizde 3
Simya, kimya bilimi doğmadan önce doğada
bulunduğu kabul edilen dört temel öğeyi (Toprak,
Su, Hava, Ateş) kullanarak maddeyi anlamaya
yönelik çalışmaların yapıldığı bir disiplindir.
Neredeyse bütünüyle görgül bir çalışmaya
dayanır. Diğer bir özelliği de maddeleri
dönüştürme düşüncesine dayanarak, örneğin
değersiz bir madeni altına dönüştürmek, gibi
uğraşları temel çalışma alanı olarak benimsemesidir. Kimya ise deneysel ve bilimsel
temellere dayandırılmış, kuramsal çalışmayı öne
alan, sayı ve ölçmeye dayalı bir bilim dalıdır.
Başka bir deyişle kimya, basit cisimlerin
özelliklerini, bunların molekülce birbiri üzerindeki etkilerini ve bu etkileşimden oluşan bileşimleri inceler.
Sıra Sizde 4
Aristoteles’in Fizik kitabı veya Eukleides’in
Elementler adlı geometri kitabı örnek olarak
gösterilebilir.
Yararlanılan Kaynaklar
Adıvar, A. A., (1980). Bilim ve Din, İstanbul:
Remzi Kitabevi.
Ağırakça, Ahmet, (2004). İslâm Tıp Tarihi,
İstanbul.
Ayyubi, N. A., (1990). “Hârezmî’nin Matematiğe
ve Coğrafyaya Katkısı”, Çeviren: M. Dosay,
Uluslararası İbn Türk, Hârezmî, Fârâbî, Beyrûnî
ve İbn Sînâ Sempozyumu Bildirileri, Ankara:
Atatürk Kültür Merkezi.
Baysal, J. (1992). Kitap ve Kütüphane Tarihine
Giriş, İstanbul.
Brockelmann, C. (1992). İslâm Ulusları ve
Devletleri Tarihi, Çeviren: Neşet Çağatay,
Ankara.
Colin, M. (1972). The Uighur Empire According
to the T’anngdynatic Histories, Camberra.
Dramur, R. (1990). “Ebû Reyhân Bîrûnî’nin
Kitâb-ı Saydele fî Tıbb’ında Bazi Droglarla
Tedavi”, Uluslararası İbn Türk, Hârezmî,
Fârâbî, Beyrûnî ve İbn Sînâ Sempozyumu
Bildirileri, Atatürk Kültür Merkezi, Ankara.
Elgood, C., (1951). Medical History of Persia
and Eastern Caliphates, Londra.
El-Cezerî, (2002). El-Câmi‘ Beyne el-İlm ve elAmel el-Nâfi fî el-Sınaât el-Hiyel, Çeviren: S.
Tekeli, M. Dosay, Y. Unat, Ankara: Türk Tarih
Kurumu.
Hoyrup, J. (1990). “İbn Türk ve Hârezmî’nin
Temelindeki Cebirsel Gelenekler”, Çeviren: M.
Dosay, Uluslararası İbn Türk, Hârezmî, Fârâbî,
Beyrûnî ve İbn Sînâ Sempozyumu Bildirileri,
Ankara: Atatürk Kültür Merkezi.
İbn Sînâ, (1995). El-Kânûn fî el-Tıb, I. Kitap,
Çeviren: Esin Kâhya, Ankara.
Kâhya, E. ve Erdemir, A. D. (1998). Medicine in
the Ottoman Empire, İstanbul.
Kâhya, Esin, (1984). “İbn Sînâ’da Göz ve Göz
Hastalıkları”, İbni Sînâ Kongresi Bildirileri,
Kayseri.
Köker, Ahmet Hulisi, (1984). “Tıp Kanunu
Hakkında Açıklama”, İbni Sînâ Kongresi
Bildirileri, Kayseri.

 
141
Küyel, M. T. (1974). “Beyrunî’nin İbn Sînâ’ya
Sormuş Olduğu On Soru ve Almış Olduğu
Karşılıklar”, Beyrunî’ye Armağan, Türk Tarih
Kurumu, Ankara.
Lorch, R. (1990). “Beyrûnî’nin Kavun
Biçimindeki Usturlabı”, Uluslararası İbn Türk,
Hârezmî, Fârâbî, Beyrûnî ve İbn Sînâ
Sempozyumu Bildirileri, Ankara: Atatürk Kültür
Merkezi.
Nasr, S. H. (1985). İslâm Kozmoloji Öğretilerine
Giriş, Çevire: Nazife Şişman, İnsan: İstanbul.
Nasr, S. H. (1989). İslam ve İlim, Çeviren: İlhan
Kutluer, İstanbul.
Nasr, S. H. (1991). İslâm’da Bilim ve Medeniyet,
İstanbul.
Öcal, O. (1971), Kitabın Evrimi, Ankara.
Saidan, A. S. (1990). “Muhammed İbn Mûsâ elHârezmî’nin Cebiri ve Aritmetiği”, Çeviren: M.
Dosay, Uluslararası İbn Türk, Hârezmî, Fârâbî,
Beyrûnî ve İbn Sînâ Sempozyumu Bildirileri,
Ankara: Atatürk Kültür Merkezi.
Sayılı, A. (1993). “Hârezmî ile Abdülhamid İbn
Türk ve Orta Asya’nın Bilim ve Kültür
Tarihindeki Yeri”, Erdem, Cilt 7, Sayı 19,
Atatürk Kültür Merkezi.
Sayılı, A. (1984), “İbn Sînâ’da Astronomi ve
Astroloji”, İbn Sînâ Doğumunun Bininci Yılı
Armağanı, Derleyen: Aydın Sayılı, Türk Tarih
Kurumu.
Sayılı, A. (1974). “Beyrunî ve Bilim Tarihi”,
Beyrunî’ye Armağan, Ankara: Türk Tarih
Kurumu.
Sayılı, A. (1974). “Doğumunun 1000’inci
Yılında Beyrunî”, Beyrunî’ye Armağan, Ankara:
Türk Tarih Kurumu.
Sayılı, A. (1984). “İbn Sînâ’da Astronomi ve
Astroloji”, İbn Sînâ Doğumunun Bininci Yılı
Armağanı, Derleyen: Aydın Sayılı, Ankara: Türk
Tarih Kurumu.
Stoneker, F. B., (1989). Meşhur Matematikçiler,
Çeviren: M. Dosay, Gündoğan, Ankara.
Şehsuvaroğlu, B., A. D. Erdemir ve G. Cantay,
(1984), Türk Tıp Tarihi, Bursa.
Tekeli, S. E. Kâhya, H. G. Topdemir, M. Dosay,
R. Demir ve Y. Unat, (1999). Bilim Tarihine
Giriş, Nobel: Ankara.
Topdemir, Hüseyin Gazi ve Unat, Yavuz,
(2008). Bilim Tarihi, Pegem: Ankara.
Topdemir, Hüseyin Gazi, (2002). İbrahim
Müteferrika ve Türk Matbaacılığı, Ankara:
Kültür Bakanlığı.
Topdemir, Hüseyin Gazi, (2009). Fârâbî,
İstanbul: Say Yayınları.
Topdemir, Hüseyin Gazi, İbn Sînâ, (2009).
İstanbul: Say Yayınları.
Topdemir, Hüseyin Gazi, (2009). İbn Sînâ ve
Bilim, Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı.
Turan, Osman, (1941). Oniki Hayvanlı Türk
Takvimi, İstanbul.
Tümer, Günay, (1992). “Bîrûnî”, İslâm
Ansiklopedisi, Cilt 6, İstanbul: Türkiye Diyanet
Vakfı.
Unat, Y. (2001). Astronomi Tarihi, Ankara:
Nobel.
Yıldırım, C. (1992). Bilim Tarihi, İstanbul:
Remzi Kitabevi.

 
142
Amaçlarımız
Bu üniteyi tamamladıktan sonra;
Rönesans, Aydınlanma ve Modern kavramlarını açıklayabilecek,
Teleskop, termometre, buhar makinesi vb. araçların nasıl icat edildiklerini aktarabilecek,
Matematik, astronomi, fizik, kimya alanlarında geliştirilen kuramları tanımlayabilecek,
Modern bilim anlayışının önceki dönem bilim anlayışından farklarını ifade edebilecek
bilgi ve becerilere sahip olabilirsiniz.
Anahtar Kavramlar
Rönesans
Reform
Aydınlanma
Klasik
Skolastik
Modern
Bilim Devrimi
Analitik Geometri
Küresel Yayılım
Ters Kare Yasası
İçindekiler
 Giriş
 Rönesans Döneminde Bilim
 17. ve 18. Yüzyıllar
 Astronomi
 Fizik
 Coğrafya
 Biyoloji
 Teknoloji
6

 
143
GİRİŞ
Rönesans, Orta Çağ ile Modern Çağ arasında kalan zaman dilimine verilen addır ve genel olarak Antik
Grek ve sınırlı şekilde de Roma kültürlerine öykünen reformların yapıldığı bir dönemdir. Kelime anlamı
yeniden doğuştur. Ancak yeniden doğanın ne olduğu açıkça belirtilmediğinden, yeterince aydınlatıcı
değildir. Rönesans kelimesiyle neyin kast edildiği ancak 18. yüzyılın ortalarından itibaren belirginleşmiş
ve yeniden doğuşun “öğrenme” olduğuna karar verilmiştir. Günümüzde de, sözcükten büyük ölçüde
“öğrenmenin canlanması” anlaşılmaktadır. Bu anlamıyla Rönesans Orta Çağ düzeninin çözülüp Modern
Çağ’ı oluşturacak ilkeler ile düşüncelerin ileri sürülmeye başlamasını belirtmektedir. Ancak tarihçiler
Rönesans’ın ne zaman ve hatta nerede başladığı konusunda anlaşamamaktadırlar. Muhtemelen hiçbir
zaman görüş birliğine varılamayacaktır da. Bu bakımdan Rönesans’ın yaklaşık olarak 1350’lerden
başladığı ve Giordino Bruno (D. 1548-Ö. 1600) nun 1600 yılında yakılmasına kadar süren bir dönem
olduğu söylenebilir.
Konuya bir başka açıdan yaklaşıldığında ise şöyle bir yargıya varmak olanaklıdır: Rönesans’ın
başlangıcı için hangi tarih seçilirse seçilsin, farklı uğraş alanlarına bağlı olarak daha uzak veya daha yakın
bir başlangıç belirlenebilir. Şöyle ki bilim açısından Rönesans’ın başlangıcını 15. yüzyılla tarihlendirmek,
buna karşılık resim sanatı için ise 13. yüzyıla geri götürmek olanaklı gözükmektedir. Örneğin İtalyan
entelektüeller modern resmi Cenni di Pepo Cimabue (D. 1240-Ö. 1302) ile başlatmak eğilimindedirler.
Buna karşılık bilim alanında ise M. Kopernik (D. 1473-Ö. 1543) esas alındığında 1543’e gelinmektedir.
Öyleyse bilinmesi gereken şudur: Hiç bir dönem bütün ülkeler için aynı şekilde geçerli olmamıştır.
Çünkü belli bir zamanda yaşayan toplumlar ve bireyler birbirlerinin çağdaşları değillerdir. Örneğin bizim
çağdaşlarımızdan bir kısmı Rönesans’a bile yetişememişlerdir. Çağdaş sözcüğü zamanda birlikteliği ifade
eder, ruhsal veya fiziksel denkliği değil! Bugün Dünyanın değişik yerlerinde bizlerin kullandığı pek çok
araç gereç henüz bilinmemektedir, hatta biraz abartarak bugün Orta Çağlarda yaşayanların olduğunu
söylemek bile olanaklıdır. Teknolojik gelişimin zaman zaman insanları ürkütmesinin altında yatan neden
de bu eşitsizliklerdir. Ruhsal birlikteliğin olmaması gelişen teknolojik araçların kimler tarafından ve ne
amaçla kullanılacağını problem haline getirmektedir. Bu belirsizlik boyutuna karşın, Rönesans’ın Orta
Çağ’a egemen olan düşünce biçimine, yani skolastik düşünceye karşı yapılan sert bir başkaldırı
olduğunda uzlaşılmıştır. Bu başkaldırı aynı zamanda özellikle İbn Sînâ ve İbn Rüşd tarafından temsil
edilen İslâm entelektüel kavrayışını reddetmeyi de içermektedir. Kısacası Rönesans’ı Avrupa’da bilinç
özgürlüğünün, ruhun özgürleşmesinin açığa çıkması olarak betimlemek olanaklıdır. Buna da inanç ile
değil, akıl ve erdem ile ulaşılır. Bunun için geleneklerin ve dogmaların aklın eleştirisinden geçirilmesi
gerekir. Bu anlayış hâlâ modern dünyanın ruhunda varlığını sürdürmektedir.
RÖNESANS DÖNEMİNDE BİLİM
Matematik
Rönesans’ın belirgin özelliklerinden olan coğrafi keşiflerle Dünyanın bilinen kısmı neredeyse iki katına
çıktı. Bu durum coğrafya bilgisini artırırken aynı zamanda ticaretin gelişmesini de sağladı. Gelişen ticaret
ise büyük ölçüde aritmetik bilgisinin güncel hale gelmesine ve gelişmesine neden oldu. Bu yüzden
dönemin matematikçileri ticari aritmetik üzerine çalıştılar. Bunlardan biri Niccolò Fontana Tartaglia (D.
1506-Ö. 1537) ’dır. Tartaglia, x3
+ mx2
= n üçüncü derece denklemini çözmüştür.
Rönesans ve Aydınlanma
Dönemi’nde Bilim ve
Teknoloji

 
144
Bir diğer matematikçi olan Luca Pacioli (D. 1445-Ö. 1509) Suma de Arithmetica, Geometrica,
Proportioni et Proportionalita (Aritmetik, Geometri, Oran ve Orantı Üzerine, 1494) adlı kitabında cebir
sembollerine yer vermiş, bilinmeyen için “co”, bilinmeyenin karesi için “ce” harflerini kullanmıştır.
Nicolas Chuquet (Ö. 1500), Triparty en la Sciences des Nombres (Sayı Bilimi Üzerine Üç Bölümlük
Kitap) adlı çalışmasında Hint-Arap rakamlarını tanıtmış, logaritmanın bulunmasında önemli bir adım olan
bilinmeyenin katları için, örneğin 5x için “. 5.1”, 6×2
için “6.2” biçiminde bir gösterim kullanmıştır.
Matematiğin gelişmesinde önemli rol oynayanlardan biri de Johannes Regiomontanus’dur (D. 1436-
Ö. 1476). Antik Çağ’ın ünlü bilim insanlarından Apollonios’tan, Heron’dan ve Arkhimedes’ten çeviriler
yapmış, küresel üçgenlerde sinüs yasası konusunda çalışmış, trigonometrinin astronomiden bağımsız
olarak gelişmesine katkıda bulunmuş ve trigonometrik tablolar hazırlamıştır.
Rönesans hakkında ayrıntı için Rönesans’ın Serüveni, (Editör:
Nurettin Pirim, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2005) adlı kitabı okuyabilirsiniz.
Astronomi
Mikolaj Kopernik
Rönesans’a kadar tek egemen astronomi görüşü Ptolemaios’ un geliştirdiği ve Kilisenin de resmi olarak
benimsediği Yer Merkezli Evren Modeliydi. Uzun yıllar benimsenmiş olması dolayısıyla doğruluğu bir
tür tartışmazlık statüsü kazanan ve Batı bilim çevrelerinde büyük bir güven ve bağlanmayla her türlü
astronomi probleminin çözümünde başvurulan bu model 1543 yılında beklenmedik bir şekilde, Güneş
Merkezli Evren Modeli olarak adlandırılan almaşık bir kuramla yer değiştirdi. Düşünce tarihinde
karşılaşılan önemli anlardan birisi olarak kabul edilen bu değişim, Batı’da yeni düşünce dünyasının
temellerini de içerecek şekilde, devrim olarak adlandırıldı.
Devrimin mimarı olan Mikolaj Kopernik (D. 1473-Ö. 1543) aslında bir astronom değil, din adamı
olarak görev yapmak için eğitim almış bir entelektüeldi. 1506 yılında papaz olarak göreve başladığında,
doğal olarak dinin ve Kilisenin emrindeydi ve onlara bağlılık yemini etmişti. Kilisenin resmi evren
görüşü olan Yer Merkezli Evren Modelinin egemenliğine son vermesi tam bir ironi oldu.
Frauenburg Katedrali’nde göreve başlayan Kopernik, Katedralin bugün “Kopernik Kulesi” olarak
adlandırılan kulesine yerleştirdiği birkaç gözlem aracıyla birçok gözlem yaptı ve Güneş’i merkeze alan,
Yer’i de bir gezegen gibi Güneş çevresinde dolandıran bir sistem kurdu ve bunu Gökkürelerinin
Dolanımları adlı kitabında açıkladı. Kitabın içeriğinin Kiliseyi rahatsız edeceğini düşünen rahip Andreas
Osiander (D.1498-Ö.1552) tepkileri azaltabilmek umuduyla kitaba “Bu kitabın varsayımlarıyla ilgilenen
okuyucuya” diye başlayan ve bir özür dileme metnini andıran önsöz ekledi:
“Yer’e hareket veren ve Güneş’in evrenin merkezinde hareketsiz olduğunu açıklayan bu çalışmanın
tuhaf varsayımlarının getirdiği yenilik hemen her tarafta duyuldu. Bazı bilim insanlarının tepki
gösterdiğine ve uzun zaman önce sağlam temeller üzerine kurulmuş olan özgür sanatlar arasında bir
kargaşalık yaratmanın doğru olmadığını düşünmüş olduklarına hiç kuşkum yok. Ne var ki konuyu
yakından incelerlerse bu yapıtın yazarının suçlanacak bir şey yapmamış olduğunu göreceklerdir. Zira bir
astronomun görevi, göksel hareketlerin geçmişine ilişkin bilgileri dakik ve özenle toplamak ve bunların
nedenlerini ya da onlara ilişkin varsayımları düşünmek ve tasarlamaktır. Onların gerçek nedenlerine
hiçbir zaman ulaşılamayacağına göre, geçmişte olduğu gibi, gelecekte de geometri prensiplerinden
yararlanılarak bu hareketler hesap edilebilir. Yazar bu konuda mükemmel bir başarı göstermiştir. Bu
varsayımların doğru olması gerekmez, gözlemlere uygun düşen bir hesaba ulaşılması kâfidir.”
Nihayet kitap Nicolai Copernici Torinensis de Revolutionibus Orbium Coelestium Libri VI (Torunlu
Nikolai Kopernik’in VI Bölümlük Gökkürelerinin Dolanımları Adlı Kitabı) adıyla 1543 yılında basıldı.
Kitapta öngörülen evren tasarımı kısaca şöyleydi: Evren ve Yer de küreseldir; Gökkürelerinin hareketi
dairesel, düzenli ve sonsuzdur; Yer de dâhil olmak üzere, bütün gezegenler Güneş’i merkez alan
çemberler üzerinde dolanırlar. Gök cisimlerinin sıralanışı şöyledir: Merkezde Güneş, Merkür, Venüs,
Yer, Mars, Jüpiter ve Satürn. Ay ise Yer’in çevresinde dolanır.
Kopernik’in Güneş’in merkezde olduğu evren tasarımının asıl önemli yönü, yüzyıllarca Yer’in
fiziksel, teolojik ve metafizik çeşitli gerekçelerle belirlenmiş konumunu değiştirmiş olmasıdır. Kitabının

 
145
“Yer İçin Çembersel Hareket Söz Konusu Olabilir mi? Yer’in Konumu Nedir? başlıklı bölümünde bu
konuyu ele almakta ve şunları açıklamaktadır: “Yer’in evrenin merkezinde hareketsiz durduğu konusunda
düşünürler arasında öyle bir uzlaşma var ki, aksini savunmak gülünç olmaktan öte, düşünülemez bir şey
olarak görülmektedir. Ancak yine de konu dikkatle ele
alındığında, bu sorunun henüz çözümlenmediği ve bu
nedenle de, çalışmamın hiç de küçümsenmemesi
gerektiği görülecektir. Nitekim yer değiştirme yoluyla
gerçekleşen her hareket ya gözlemlenen cismin ya
gözlemleyen kişinin ya da her ikisinin birden hareketi
yüzünden ortaya çıkar. … eş hızda aynı yönde hareket
eden cisimler arasında hareket algılanmaz. … Oysa
Yer gökyüzündeki bu dönmenin gözlendiği ve bizim
görüşümüzün söz konusu olduğu alandır. O halde
Yer’e ilişkin herhangi bir hareket tasarlanacak olsa, bu
hareket onun dışındaki evrende aynen görünecektir.”
Kısacası Kopernik, Yer’in durağan evrenin hareketli
olduğu kabul edildiğinde gözlemlenen gök olaylarının,
tersi durumda da yani Yer’e hareket verildiğinde de
aynen gerçekleşeceğini belirtmektedir. Bütünüyle doğru
olan bu belirlemesi, Yer’e hareket vermek için önemli
bir düşünsel kanıttır(Resim 6.2).
Kopernik, Yer’in hareket edebileceğine ilişkin
ikinci kanıtını Yer ve evreni, büyüklükleri açısından
kıyaslayarak oluşturur. Ona göre evren Yer’e göre
ölçülemez büyüklüktedir ve sınırsızmış izlenimi
yaratmaktadır. Duyu algısı bakımında Yer evrene göre
bir cisimdeki tek nokta, başka bir deyişle sonsuz
büyüklükteki bir cismin küçücük bir parçası gibidir. Bu
yüzden Yer’in evrenin ortasında olduğunu düşünmek
bir zorunluluk değil, bir seçimdir. Hatta bu kadar büyük
evren, kendisinin son derece küçük bir parçasının, yani
Yer’in çevresinde 24 saat içinde dönüyorsa buna daha
çok şaşırmak gerekir. Kopernik’in bu mantıksal
çıkarımı da harika gözükmektedir.
Kopernik, kuramını oluştururken, üçüncü olarak
“eskiler niçin Yerkürenin evrenin ortasında bir merkez gibi durduğunu düşündüler?” diye sorar. Bu
yerinde ve haklı bir sorudur. Çünkü ne Aristoteles’in konuya ilişkin kabulleri, ne de Ptolemaios’un
gerekçeleri bu sorunun yanıtını oluşturmamaktadır. Doğru yanıtın bulunması, problemin tek çözümüdür.
Aristoteles, ağır unsurların davranışlarından çıkarsadığı, “ağır cisimler merkezde ve durağan olarak
bulunurlar” kuralına dayanıyordu. Ptolemaios ise, Yer gibi ağır ve büyük bir kütlenin hareket etmesi
halinde parçalanacağını, üzerindeki her şeyin çevreye saçılacağını öngörüyordu. Oysa evren Yer ile
kıyaslanamayacak kadar büyük olduğu halde hareket etmekte ve parçalanmamaktadır. Bu bir çelişki değil
midir? Hareketi kapsayana (evren) değil de, kapsanana (Yer) vermek daha mantıklı ve gerçekçi olmaz
mı? Sınırı bilinmeyen ve bilinemeyecek olan tüm evrenin hareket ediyor olması yerine, Yer’in hareketini
kabul etme cesaretini neden gösteremiyoruz? Gökyüzünde görülen günlük dönüşün aslında Yer’in
hareketine bağlı olduğunu niçin ileri süremiyoruz? Bir rıhtımdan ayrılırken, ülkeler, kentler geri geri
gidiyor gibi gelmektedir. Çünkü gemi sakin bir denizde yol alırken, gemiciler onun dışındaki her şeyi bu
hareketin imgesine göre hareket ediyormuş gibi görürler, kendi çevrelerindeki her şeyin ise durduğuna
inanırlar. Yer’in hareketinde de durum aynen böyledir.
Kısacası, Kopernik’e göre, gezegenlerin hareketlerinde gözlemlenen farklılıklar ancak Yer’in
hareketli olmasıyla anlaşılabilir. Yer’in hareket ettiği kabul edildiğinde, görünen pek çok düzensizlik
ortadan kalkmakta ve anlamlı hale gelmektedir. Ancak asıl büyük zorluk Yer’e hareket verildiğinde, bu
hareketin nasıl fiziksel olarak temellendirileceğidir. Bu sorunun çözümü Kopernik’te yoktu.
Resim 6.1: Gökkürelerinin Dolanımları’nda Yer
Alan Çizimler
Resim 6.2: Güneş Merkezli Evren Modeli

 
146
Sizler de Kopernik’ten önce geliştirilmiş başka evren modellerini
örnek olarak verebilir ve gerekli şekilde araştırabilirsiniz.
Tycho Brahe
Kopernik’in geliştirdiği Güneş Merkezli Evren Modelinin Yer Merkezli Evren Modelinden en önemli
farkı Güneş’i evrenin merkezine koymasıydı. Gezegen hareketlerindeki düzensizliklerin çoğu yine
açıklanamıyordu. Dolayısıyla modelin fiziksel olmaktan çok psikolojik ve teolojik etkisi söz konusuydu.
Çünkü Yer Merkezli Evren Modeline dayanarak yıllar boyunca kendisini var olan her şeyin merkezinde
gören insan, bu durumun yarattığı üstünlük psikolojisiyle, adeta her şeyin efendisi olduğu duygusuna
uygun bir “insan, doğa ve evren anlayışı” geliştirmişti. Hatta teolojik söylemini bile bu anlayış
doğrultusunda belirlemiş, “Tanrının yaratma gayesi insandır, öyleyse insanın üzerinde yer aldığı Yer’in
de evrenin merkezinde olmasından daha doğal bir şey olamaz” demişti. Yer’in merkezden alınmasıyla
birlikte, insan bu güven duygusunu kaybetmekle kalmadı, bilimsel açıdan da birçok problemle karşı
karşıya kaldı. Her şeyden önce tek bir fizik sistemi (Aristoteles fiziği) vardı ve o sisteme göre de ağır
nesneler merkezde ve durağandı. Bu yeni anlayışla birlikte fiziksel anlamda her şey bozulmakta ve o
dönemin bilimsel bilgi düzeyiyle cevaplanması zor, “Yer gibi ağır bir nesne Güneş’in etrafında nasıl
döner” gibi problemler ortaya çıkmaktaydı. Dolayısıyla eğer evrenin merkezinde Yer değil de Güneş
varsa, bu da ancak ayrıntılı gözlemlerle belirlenebilirdi.
Bunu fark eden Danimarka Kralı II. Frederick, eşdeğer
nitelikleri bulunan iki modelden hangisinin doğru
olduğunu belirlemesi için maiyetindeki soylu-lardan biri
olan ve o sıralarda astronomi çalışmal-arıyla tanınan
Tycho Brahe’yi (D. 1546-Ö. 1601) görevlendirdi. Brahe
çözümün ayrıntılı gözlem yapmaktan geçtiğini biliyordu.
Bunun için de o za-mana kadar yapılmamış büyüklükte ve
hassas gözlem araçlarıyla donatılmış bir gözlemevi olması
şarttı. Bu düşüncesini krala açan Brahe, kralın deste-ğini
almayı başardı. Kral, Brahe’ye gözlemevini inşa etmesi
için Hven Adası’nı bağışladı ve yeterli para verdi.
Hayli dikkatli ve özenli bir gözlemci olan Brahe, kullandığı aletlerin de son derece gelişmiş olması
dolayısıyla hassas ve kesin sonuçlara ulaşmayı başarmış, 777 yıldızın konumunu bir ya da iki dakikadan
fazla hata içermeyecek şekilde hesaplamış ve bir katalogda toplamıştır. Onun yaptığı gözlemler sayesinde
geleneksel fizik ve kozmoloji büyük darbeler almıştır. Brahe, gerçekte Yer Merkezli Modeli benimsemiş
bir astronomdur. Dolayısıyla Uranienborg’daki gözlemlerine Yer Merkezli Model’in evrenin gerçek
yapısını yansıtan model olduğunu göstermek amacıyla başlamıştır (Resim 6.2). Ancak ironik bir biçimde
yaptığı gözlemlerle geleneksel fiziği ve Yer Merkezli Evren Modeli’ni yıkmıştır.
Brahe, Hven Adası’nda 1572 yılında, o zamana kadar gökyüzünde görülmeyen parlaklıkta bir yıldız
gözlemler. Bu yıldız, Cassiopea Takımyıldızı’nda ortaya çıkan yeni bir yıldızdır ve Brahe yaptığı
hesaplarla bu parlak gökcisminin (bugünkü deyimi ile nova) sabit yıldızlar bölgesine ait yeni bir yıldız
olduğunu göstermiştir. Bilimsel açıdan kanıtlanan bu olgu, ne yazık ki Brahe’nin de bağlı olduğu egemen
bilim anlayışıyla çelişiyordu. Egemen bilim anlayışı Aristoteles’in fiziğine dayanıyordu ve buna göre iki
kısımdan oluşan evrenin Ay-üstü kısmında hiçbir değişim, oluş ve bozuluş söz konusu olamazdı. Evrenin
bu kısmı eterden oluşmuştu ve eterin mükemmel doğası orayı da mükemmelleştirmekteydi. Dolayısıyla
orada yeni hiçbir şey var olamaz, var olan bir şey de yok olamazdı. Oysa 1572’de gözlemlenen yıldız her
bakımdan “yeniydi” ve dolayısıyla da Aristoteles’in temel kabullerine aykırıydı. Brahe’nin içine düştüğü
durum tam anlamıyla “öğrenilmiş çaresizlikti”. Aristoteles fiziğinden başka fizik bilmiyordu, yıldızı
gören ve hesaplarıyla evrenin Ay-üstü kısmına ait olduğunu kanıtlayan da kendisiydi. Çaresiz, bulgularını
De Nova Stella (Yeni Yıldız Üzerine,1573) adlı yapıtta yayımladı.
Resim 6.3: Uranienborg Gözlemevi

 
147
Şanssızlık Brahe’nin peşini bırakmıyordu. Gözlemlerine aralıksız devam eden ve gökyüzünün gerçek
yapısını ortaya koymak için çalışan Brahe, 1577 yılında harika bir gözlem daha gerçekleştirdi ve bir
kuyrukluyıldız gözlemledi. Ancak kuyrukluyıldızın yörüngesinde bir gariplik vardı. Kuyrukluyıldız
bilinen gezegen yörüngelerine çapraz bir şekilde ilerliyordu. Aristoteles fiziğine göre, gezegenler kristal
kürelere çakılıydı. Kuyrukluyıldız bu küreleri kırarak ilerliyordu, ne tuhaftır ki gezegenlere bir şey
olmuyordu. Bu da yetmezmiş gibi, bu yıldızın bulunduğu bölge de Ay küresinin çok uzağındaydı. Bu
bakımdan da Aristoteles kozmolojisine aykırıydı. Çünkü Aristoteles’e göre, kuyrukluyıldızlar Yer’den
çıkan buğuların Ay küresinin altında birikmesiyle oluşmaktaydı. Brahe’nin yaptığı gözlemler bu
bakımdan da Aristoteles kozmolojisine aykırı bir durumun varlığını kanıtlamış oluyordu.
Tycho Brahe tam yirmi yıl gözlem yaptı. Daha fazla gözlem yapacak durumda değildi, zaten yeterince
gözlem kaydı elde etmeyi başarmıştı. Artık evrenin gerçek yapısına uygun bir model önermesinin zamanı
gelmişti. Dünya’nın merkezde olduğu, Güneş’in
Dünya’nın, gezegenlerin de Güneş’in etrafında
döndüğü yeni bir model geliştirdi. Bu modelin esası
Kopernik ve Ptolemaios modellerini bir arada
barındırmasıdır.
Brahe’nin önerdiği Yer-Güneş Merkezli Evren
Modeline göre, Yer evrenin merkezinde ve durağandır.
Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn Güneş’in
etrafında, Güneş ve Ay ise Yer’in etrafında
dolanmaktadır. Evren sonludur ve sabit yıldızlar küresi
evrenin sınırıdır. Sabit yıldızlar küresi 24 saatte bir
Yer’in etrafında dolanmaktadır. Yer-Güneş Merkezli
(geoheliocentric) Model, Yer’i durağan kabul ettiği için
Güneş Merkezli Model’in açıklamakta zorlandığı
paralaks, yani yerin hareket etmesine bağlı olarak
yıldızların görünür konumunun değişmesi sorununu da
çözmüştü. Resim 6.4: Tycho Brahe’nin Evren Modeli
Bu sıralarda geleceğin parlak astronomlarından biri olacak olan Kepler de koltuğunun altında Kozmik
Giz (Mysterium Cosmographicum) adlı kitabını yayımlamıştı. Brahe bu kitabı görmüştü. Kitap astronomi
açısından değersizdi, ancak içerdiği yüksek matematik bilgisiyle dikkat çekiyordu. Brahe Kepler’i Hven
Adası’na çağırdı. Kepler bu çağrıya olumlu yanıt vererek Brahe ile çalışmaya başladı. Birlikte yaklaşık
iki yıl çalıştılar. Brahe’nin aksine Kepler, Kopernik Modelini savunuyordu. Buna rağmen Brahe genç
meslektaşına bütün gözlem kayıtlarını verdi ve bir vasiyette bulundu: “Gözlem kayıtlarımı düzenleyerek
kitap halinde yayımla; “Mars gezegeninin yörüngesini tam olarak belirle.”
Kepler’in vasiyetin birinci kısmını yerine getirmesi kolay oldu. Ancak bütün matematik bilgisini ve
yeteneğini kullanmasına rağmen Mars’ın yörüngesini daireye uyduramadı. Ancak uzun denemelerden
sonra, gezegenlerin yörüngelerinin daire değil elips olduğunu belirledi. Böylece astronomi tarihinde yeni
bir döneme girilmiş oldu.
Coğrafya
1400-1600 yılları arası Coğrafî Keşifler Çağı olarak adlandırılır ve bu dönem insanlık tarihinin çok özel
bir dönemidir. İki yüzyıllık bu çağda yeni kıtalar keşfedilmiş, dünya denizden ilk kez dolaşılmış, ticaret
dünya ölçeğinde yapılmaya başlanmış, ilk kez deniz aşırı imparatorluklar kurulmuş ve bütün bunlara
bağlı olarak yeni keşfedilen kıta ve bölgelerin doğal zenginlikleri Avrupa’nın ekonomik, ticari, bilimsel,
teknolojik vb. gelişimine kaynak olarak aktarılmış ve sonuçta etkileri bugüne uzanan gelişmelerin
yaşanmasına yol açılmıştır. Bunun en önemli nedeni 15. ve 16. yüzyıllarda, Avrupa’nın dünyanın geri
kalan kısmı hakkındaki bilgisinin temel bir dönüşüme uğraması ve 1400’lerden başlayarak gelecek 200
yıl içinde, haritası olmayan ya da eksik bulunan yerlerin sadece Avustralya, Yeni Zelanda ve Kuzey
Pasifik kalmasıdır. En önemli keşiflerin çoğu, kısa bir zaman dilimi içinde yapılmıştı. Kolomb’un
1492’de Atlantik’i ilk geçişini izleyen 30 yıl içinde Portekizliler Ümit Burnu’nu dolanmış; Çin’e ve
Japonya’ya kadar ilerlemişlerdi. 1521’de Pasifik geçilmiş ve dünya ilk kez denizden dolaşılmıştı.

 
148
1600’e kadar Portekiz, Brezilya ve Batı Afrika’dan Çin Denizi’ne uzanan bir imparatorluk kurmuştu.
İspanya’nın Amerika’daki etkinliği de, Teksas’tan Şili’ye kadar uzanıyordu. Bu serüvene kısa süre sonra
Hollandalılar, İngilizler ve Fransızlar katıldılar. Giderek İberyalılarla Avrupalılar arasında yakın işbirliği
oluşmaya başladı. Portekiz ve Kastilya okyanus araştırmaları için ideal bir coğrafî konuma sahiptiler ve
bu durum onları yayılmacılığın öncüsü yaptı; fakat 1600’den sonra yayılmacılık sürecini devam ettiren ve
genişletenler başta Hollanda, İngiltere ve Fransa olmak üzere öteki Avrupa devletleri oldu. Keşiflerle
edinilen dev servet emperyalizmi besledi, kapitalizmin ve sanayi devriminin gelişmesine neden oldu.
Bu döneme kadar şu bölgeler keşfedildi: Güney’de Afrika’nın Kongo Havzası, Kuzey’de İngiltere’nin
Kuzey sahilleri, Doğu’da Hindistan ve Japonya kıyıları ve Batı’da ise Kanarya adalarının Batı kısımları.
İlk önemli deniz seyahatlerini Portekizli Gemici Henry (D. 1394-Ö. 1460) 1419-1460 yılları arasında
gerçekleştirdi ve Afrika’nın Batı kıyılarını dolaştı. 1487’de Bartolomeu Dias Ümit Burnu’nu keşfetti.
Ardından Vasco Da Gama (1469-1524) 1498’de Ümit Burnu’nu dolaştı ve Afrika’nın doğu sahillerine
ulaştı. Burada Müslüman denizcilerle karşılaşan Gama, 14 silahlı gemiyle 1502 yılında seyahatini
tekrarladı. 1513 yılında da Çin ve Japonya’ya ulaşmayı başardı.
Bu dönemde en önemli keşif Amerika’nın keşfidir. Amerika’yı keşfeden Kristof Kolomb’dur (D.
1451-Ö. 1506). Kolomb’un amacı Yer’in küre olmasından faydalanarak okyanusu geçmek ve Hindistan’a
ulaşmaktı. Önerisini Portekizlilere ve İspanyollara götürdü.
Önerisine İspanyollar destek sağlayınca, 1492 yılında Nina,
Pinta ve Santa Maria adlı üç gemiyle yola çıktı ve Batı Hint
Adaları’na ulaştı. Aslında Amerika’ya ulaşmıştı ancak bunu
bilmiyordu. 1493’te geri döndü. 1493-1496 yıllarında ikinci
seyahatini yaptı ve 17 gemi ve 1200 adamla Dominik ve
Jamaika sahillerine ulaştı. 1498’de 6 gemiyle üçüncü
seyahatini gerçekleştirdi ve Trinidad, Tobago, Granada ve
Margarita adalarını keşfetti. Dördüncü ve son seyahatini 1502-
1504 yılları arasında yaptı, 4 gemi ve 150 askerle Panama’ya
kadar gitti. Ancak Kolomb buranın yeni bir kıta olduğunu asla
öğrenemeden hayatını kaybetti. Buranın yeni bir kıta olduğunu
Amerigo Vespucci (D. 1454-Ö. 1512) ilan etti.
Bu dönemin önemli yolculuklarından biri de Ferdinand Magellan’ın (D. 1480-Ö. 1521) ilk defa Yer’i
dolaşmasıdır. Magellan, İspanya Kralı I. Charles’ın desteğiyle 5 gemiyle 1518’de İspanya’dan ayrıldı ve
1519’da Brezilya’ya ulaştı. Buradan Arjantin’e yelken açtı, Magellan Boğazı’nı keşfetti ve dolaşarak
Filipinlere vardı. 1521’de burada yerliler tarafından öldürüldü. Yolcuğunu 1522’de Sebestian del Cano
tamamladı ve Yer’i dolaştı.
Yeryüzünü ikinci kez dolaşan denizci ise Francis Drake’dir (1540-1596). Drake ilki 1567, ikincisi
1569 ve sonuncusu 1577-1580 arasında olmak üzere üç Dünya seyahati yaptı. Kraliçe I. Elizabeth
tarafından görevlendirilmişti ve seyahatleri sonucunda Filipinlere ve Orta Amerika’ya ulaştı. Üçüncü
seyahatinde Magellan Boğazı’ndan geçerek Kuzey Amerika’ya, oradan Hint Okyanusu’na ulaştı ve
Afrika’dan İngiltere’ye geldi.
17. ve 18. yüzyılda bilimsel bir kimlik kazanan bu seyahatlerin içerisinde Kaptan James Cook’un (D.
1728-Ö. 1779) seyahatleri dikkat çekicidir. Sonraki bilimsel seyahatlerle sınıflama düşüncesi doğacak,
jeoloji bilimi gelişecektir. Bu seyahatlerin içerisinde de en önemlisi Charles Darwin’in (1809-1882) de
katıldığı seyahattir. Darwin bu seyahat sırasında Gallapagos Takımadalarına ulaştı ve bu adalarda yaptığı
sistematik gözlemlerle Evrim Kuramını geliştirdi.
Biyoloji ve Tıp
Yukarıda değinildiği üzere, bu dönemde yapılan seyahatlerle yeni bitki ve hayvan türleri keşfedildi ve
yazılan kitaplarda bu hayvan ve bitkileri gösteren resimlere yer verildi. Avrupa’da yine seyahatler sonucu
bu dönemde sifilisi, frengi gibi çeşitli salgın hastalıklar yaygınlaştı. Bu nedenle bulaşıcı hastalıklardan
korunma yolları geliştirildi, karantina uygulaması başlatıldı. Uzun süren savaşlar nedeniyle cerrahi
konusuna ilgi arttı, yaralarda yeni tedavi yöntemleri gelişti.
Resim 6.5: Kolomb Yeni Dünya’da

 
149
Tıpta ayrıca ilaçla tedavi konusunda yeni görüşler de ortaya atıldı, bu görüşlerden biri olan İatrokimya
geniş bir taraftar kitlesine sahip oldu. Buna göre, canlı temelde kimyasal maddelerden oluşuyordu ve
tedavi de bu temele dayanmalıydı. Böylece bitkisel ilaçlar yerine inorganik kökenli ilaçların kullanılması
yaygınlaştı. XVI. yüzyılda fizik biliminin gelişmesiyle İatrofizik ekolü ortaya çıktı. Galileo, Descartes
gibi bilim insanlarının savunduğu İatrofizike göre, canlılarda da fizik ilkeler geçerlidir. Her iki ekol daha
sonra mekanik okulu oluşturacak şekilde birleşti. Bu okula göre canlı ve cansız bütün varlıkların yapı ve
işlevleri birbirine benzemektedir. Öyleyse fizik ve kimya prensipleri biyolojide de aynen geçerlidir.
Böylece canlının da cansız gibi laboratuarda incelenebileceği düşüncesi gelişti ve deneysel yöntem
biyolojide yaygın bir biçimde kullanılmaya başlandı.
Paracelsus
Otoritelere karşı çıkmasıyla tanınan Paracelsus’a (D. 1493-Ö. 1541) göre bütün varlıkların temeli ortaktır.
Bu temel dört element (toprak, su, hava, ateş) ve tuz, kükürt ve cıvadan oluşan materia primadır (ilk
maddeler). Canlı ve cansızların temelinde bu yedi element yer alır. Öyleyse canlı ve cansız özde aynıdır;
kimyada kabul edilen prensipler o halde canlılar için de geçerlidir. Paracelsus bu görüşüyle dönemin
İatrokimyacıları arasında önde çıktı. Ona göre canlı kimyasal bir yapıya sahipse yapıdaki bozukluklar
kimyasal kökenli olmalıdır. O halde tedavide de kimyasal maddeler kullanılabilir. Bu görüşüyle
Paracelsus modern ilaç biliminin (farmakoloji) kurucusu olarak kabul edilir.
Andreas Vesalius
Dönemin en önemli anatomi çalışmalarını yapan ise Vesalius’tur (D. 1514-Ö. 1563). Bu konuda Fabrica
adlı eserini yazmıştır. Galen’in eserlerini inceleyen ve yanlışlarını belirleyen Vesalius’a göre Galen’in
yanlış tespitleri hayvanlar üzerinde çalışması ve insanlara genelleştirmesidir. Bu nedenle insan
anatomisine ilişkin bilgiler ancak insan bedeni üzerine yapılan çalışmalarla elde edilebilir. Böylece
araştırma amacıyla diseksiyon çalışmaları Vesalius sayesinde gerçekleşti.
William Harvey
Galen’in görüşlerine itiraz eden bir başka tıpçı da Harvey’dir (D. 1578- Ö. 1657). Dönemin en önemli
fizyologlarından olan Harvey, Galen’in kan dolaşımı görüşüne itiraz etmiştir. Galen’e göre kan vücuda
dağılarak gittiği yerde emiliyordu. Oysa Harvey’e göre böyle olsaydı insanlar kansız kalırlardı. Böyle
olmadığına göre vücuda dağılan kan geri dönmeliydi. Kalbi ve damarları inceleyen Harvey, kanın kalbin
sol karıncığından aort damarı vasıtasıyla bütün vücuda dağıldığını ve venlerle tekrar kalbe döndüğünü
gösterdi (Büyük Kan Dolaşımı). Ayrıca Harvey, canlının ancak canlıdan meydana geldiğini de savunmuş
ve bu görüşüyle de Aristoteles’e karşı çıkmıştır.
Teknoloji
Barut ve Ateşli Silahlar
Ateşi bir savaş silahı olarak ilk defa M.Ö. 1000 yıllarında Çinliler kullandı. Çinliler çömlek ve gülle
içerisindeki ateşi, savaş arabalarıyla düşman ordularına atıyorlardı. M.Ö. 428-424 yıllarındaki Pelopones
Savaşları’nda da kömür, kükürt ve zift gibi yanıcı maddelerin kullanıldığı bilinmektedir.
XIV. yüzyıldan itibaren kullanılan barutlu top ise savaş tekniğinde önemli gelişmelere yol açtı.
Avrupa’da barutu iki kişinin bulduğundan söz edilir. Bunlardan biri Berthold Schwartz’tır (D. 1318-Ö.
1384). Schwartz Venediklilerin kullandıkları topları dökmüş ve gülleleri uzağa fırlatmak için kara
baruttan faydalanmıştır. Kimi tarihçilere göre ise barutu ilk bulan İngiliz Roger Bacon’dır (D. 1224-Ö.
1294).
Avrupa’da yapılmış ilk top çizimleri 1325’lere kadar uzanır. Bundan kısa bir süre sonra da toplar
savaşlarda kullanılmaya başlamıştır. Barutun ilk olarak bugünkü anlamıyla İngiltere ile Fransa arasındaki
bir savaşta 1346’da kullanıldığı sanılmaktadır. 1344 yıllarında İngiltere’de III. Edward’ın ordusunda
sahra topu da kullanılmaktaydı. Barutun yaygın olarak kullanılmasıyla savaşma tarzı tamamen değişti.
Barutlu topların üretimiyle birlikte, döküm işçiliği, dövmecilik, marangozluk ve kara barut hazırlama
gibi zanaatlar da gelişti. Daha sonra ise bütün bunları içine alan “Kovancı” zanaatı ortaya çıktı. Bunlar
metal ve ağaç işlerinin yanı sıra kimya tekniğini de kullanarak mermi üretiyorlardı. Top dökümleri
önceleri tunçtan sonraları da demirden yapılmaya başlandı.

 
150
Barutun toplumsal yaşam açısından da etkisi oldu, derebeylik yerine monarşi geçti. Derebeyleri
zenginleştikçe ordularını da bu sayede güçlendirdiler ve topa sahip olan zengin derebeyleri diğerlerine
saldırıp topraklarını ele geçirmeye başladı. Böylece derebeylik sistemi yerini mutlak monarşiye bıraktı.
Bu da ulus ve millet gibi kavramların ortaya çıkmasını sağladı.
Pusula
Pusulanın ortaya çıkışında M.Ö. IV. yüzyılda yaygınlaşan fêng-shui
düşüncesi yer almaktadır. Bu düşünceye göre, yeryüzünün ve
gökyüzünün yönleri insanı etkiler. Kelime olarak “rüzgârlar ve sular”
anlamına gelen fêng-shui, mekanların kozmik nefesin akımı ile
uyumunu sağlama ve düzenleme sanatıdır. O halde evler, mezarlar,
yollar ve köprüler fêng-shuiye göre yapılmalıdır.
Fêng-shui yönlerle ilgili olduğundan doğal olarak manyetik
pusulanın tarihiyle yakından ilişkilidir. Çünkü yönleri bilmek ve
bulmayı sağlayacak araca gereksinim vardır. Bu yüzden Fêng-shui
düşünürleri kullandıkları ve kadranlı ibre olarak bilinen yön
göstericide pusula yönlerini de işaretlemiştir.
Bu fêng-shui pusulasının atası ise kâhin tahtasıdır. Çinlilerin
geliştirdikleri yönler ve manyetizma konusundaki bilgiler XII. yüzyılda
Batı’ya geçti. Pusulaya ilişkin ilk bilgileri İngiliz rahip Alexander Neckam
(D. 1157-Ö. 1217) dile getirmiş ve mıknatısın “yönelme yeteneği”
sayesinde gemicilerin Küçük Ayı’nın görünmediği zamanlarda kuzeyi
bulabileceklerinden söz etmiştir. 1269’da ise Peter Peregrinus Epistola de
Magnete adlı eserinde suda yüzdürülen bir mıknatısın Kuzey-Güney
kutuplarını gösterdiğinden söz ederek, mıknatısın kutuplarının
işaretlenmesinin gerekliğini belirtmiş ve Pusulaya cetvel eklemiştir.
Manyetik pusula açık denizlerde uzun deniz yolculuklarını olanaklı kılmış
ve denizcilerin işlerini kolaylaştırmıştır.
Pusulaya cetvel eklemiştir. Manyetik pusula açık denizlerde uzun
deniz yolculuklarını olanaklı kılmış ve denizcilerin işlerini
kolaylaştırmıştır.
Matbaa
Matbaanın gelişimi kâğıt, mürekkep ve oymacılık tekniğiyle doğrudan ilgilidir. Bu üç sanatın da çok
eskilerden itibaren Çinlilerce bilindiği ve kullanıldığı bugün kesinleşmiştir. Buna karşılık kâğıt yapımı
Avrupa’da ilk kez XII. yüzyıldan sonra başlamıştır. Klişe baskı (Ksilografi) yöntemi ise, Avrupa’da XIV.
yüzyılda parşömenden kâğıda geçişle birlikte ortaya çıkmıştır. Bu teknik önceleri dinsel resimlerin
basımında kullanılıyordu. Oymacılığın giderek gelişmesiyle birlikte XV. yüzyılın başlarında birkaç
sayfalık kitaplar basılmaya başlandı. Çeşitli dinsel metinlerin yanı sıra Latince gramerine ilişkin kitaplar
da basıldı. 1423-1437 yılları arasında harflerin tek tek ağaçtan oyulmasına geçildi. 1430’lar da ise harfler
metallerden hazırlanmaya başlandı. Böylece metal baskı bloklarıyla basım yöntemi (metalografi) ortaya
çıktı. 1450’lerde ise Johannes Gutenberg (D. 1394-Ö. 1468) bu yöntemi kullanarak matbaayı icat etti.
Gutenberg harfleri ve karakterleri tek tek dökerek hazırlıyordu. Her bir harfin çelikten bir kalıbını
kesiyor bununla küçük bir bakır parçasına vurarak iz açıyordu. Bu da, kalıbı oluşturuyordu. Harf
yapımında ise kurşun, kalay ve antimon alaşımını kullanmaktaydı. Ayrıca Gutenberg kâğıdın iki yüzünün
de basılabileceği bir cendere geliştirdi. Gutenberg’in bastığı ilk kitap İncil’dir. Rönesans’ın en büyük
buluşu matbaa olmuştur. Baskı sanatının geliştirilmiş olması kültürün yayılmasında ve standartlaşmasında
büyük önem taşımıştır. Elyazması eserler pek çok açıdan özgündü. Ama yanlışlara, eklemelere ve
çıkarmalara çok açıktır. Baskı teknolojisi tek seferde, birbirinin aynı olan yüzlerce kopyanın
yayınlanmasına olanak tanımıştır. Böylece her bir bilgi kırıntısını, artık sonsuza dek saklamak olanaklı
olmuş, kelimeler ve görüntüler ölümsüzleştirilmiştir.
Resim 6.6: İlk Manyetik Pusula
Resim 6.7: Epistola de Magnete’den
yer alan mıknatısçizimi

 
151
Leonardo da Vinci
Leonardo da Vinci(D.1452-Ö.1519), Rönesans’ın simgesi olan bir kişi olarak karşımıza çıkar. Bütün
eğitimini bir ressam, heykeltıraş ve mimar olan Andrea del Verrocchio’dan (1435-1488) almıştır. İlk
çalışmaları çizim ve heykele ilişkin olmasına karşın, Leonardo bir ressamdır. Bütün hayatı boyunca
mühendislik problemleriyle de ilgilenmiştir.
Leonardo 1448’de Milano dükü Lodovico Sforza’ya bir mektup göndererek köprülerin nasıl inşa
edileceğinden, düşmana ait köprülerin nasıl imha edileceğinden, merdivenlerden, toplardan ve diğer savaş
araçlarından, kuşatma ve hendek
açma metotlarından söz etmiştir.
Bu onun mühendislik yönünü açığa
vuran bir kanıttır. Kısacası
Leonardo’nun ilgilerinden biri
resim, diğeri de makineler, yani
çeşitli araçların icadıdır. Aynı
zamanda optik, perspektif, ışık,
gölge, renk ve estetikle
ilgilenmiştir.
Makinelere olan gereksinimin ve
makinelerin açtığı muazzam olanakların farkında olan Leonardo, su ve hava gücünden yararlanılması
gerektiğini belirtmiştir. Hava gücünden sadece rüzgâr değirmenleri için değil, kuşların kullandığı biçimde
de yararlanılabileceğinden söz etmiştir. Konuyu bir deneyci, bir mühendis gibi ele alan Leonardo kuşların
kanatlarının uyumunu, esnekliğini, değişik çeşitte pek çok tüyü, uçmak, süzülmek, denge sağlamak, yere
inmek ve rüzgâra karşı korunmak için
kullanılan kuyrukları dikkatlice gözlem-ledi.
Böylesi karmaşık ve doğru gözlemler, 19.
yüzyıla kadar tekrarlanma-mıştır. Leonardo
havacılığın öncülerinden biridir.
Bir mucit olarak çalışmasına, çizimlerini
yayınlamamasına karşın, projelerinin büyük
çoğunluğu elimize ulaşmıştır. Ancak
Leonardo’nun tuttuğu notlar kısaltmalar
şeklindedir ve hemen hemen tümü de ters yazı
şeklinde (ayna yazısı) yazılmıştır.

Milano’da geçirdiği dönemde (D. 1482-Ö. 1500) Leonardo, mühendislik alanında ard arda buluşlar
yapmış, bunlardan bazılarını 1503 yılında Osmanlı Sultanı II. Beyazıt’a yazdığı bir mektupta açıklamıştır.
Bu mektupta Haliç’in üzerine yapmayı tasarladığı bir köprüyle, gemilerdeki suyu tahliye edecek bir su
çarkından ve bir yel değirmeninden söz etmektedir. Ancak önerisi kabul edilmemiştir.
Leonardo, büyük bir sanatçı ve mühendis olmasının yanında kuramsal bilgisi derin olan bir bilim
insanıdır da. Özellikle ressam olması ve perspektif bilgisine duyduğu gereksinim, onu optik konusuyla da
ilgilenmeye sevk etmiş, döneminin genel kabulünün aksine ışığın doğasını dalga olarak kabul etmiştir.
Leonardo’nun bir Rönesans bilgini olması ve bunun getirdiği eski ve yeni arasındaki kalmışlığın da
çalışmalarına yansıdığından söz edilmelidir. Bir yandan evreni bütün boyutlarıyla kavrayan ve bu
anlamda bütünselliği olan evren görüşü geliştirmeyi hedeflerken, diğer taraftan da Rönesans aydınının
kendisine değişmez bir kural olarak benimsediği “yeni” bilgi edinme duygusu, sonuçta Leonardo’nun
olup biten her şeyi ayrıntılı olarak gözlemlemesine yol açmıştır. Bu amaçlar doğrultusunda gözlemlediği
evrenin birbirinden çok farklı görünen yönlerini birleştirerek bütünsel veya tümel bir açıklama
oluşturmayı amaçlamıştır.
Resim 6.8: Leonardo’nun Haliç İçin Tasarladığı Köprünün Çizimleri
Resim 6.9: Leonardo’nun Tuttuğu Notlar

 
152
Georgius Agricola
Rönesans’ın gündeme getirdiği bir husus da madencilik ve döküm işidir.
Maden işletmeciliği ve dökümcülük, Paris ve Milan gibi birçok yerde iş
olanakları yaratmıştı. Dökümhanelerde işçiler belli bir sıraya göre
malzemeyi işlemekteydiler. Malzeme yumuşakken işleniyor ve sonra fırına
kurumaya bırakılıyordu. XVI. yüzyılda bu çalışmalarda karşılaşılan
zorluklar Agricola (D. 1494-Ö. 1555) tarafından ele alındı. Bu
zorluklardan biri de maden kuyularının derinleştikçe içerisinde suyun
birikmesiydi. Bu biriken sular çeşitli yöntemlerle dışarı atılıyordu.
İyi bir hekim olan Agricola 1550 yılında kaleme aldığı De re Metallica
(Metaller Üzerine) adlı eserinde maden çıkarma ve eritme işleri hakkında,
zamanının madencilik ve dökümcülük tekniği konusunda ayrıntılı bilgiler
verir. Ocaklara temiz hava sağlanmasını ayrıntılı olarak ve çizimlerle
anlatır. Aynı şeyi madenlerdeki suyun boşaltılması konusunda da yineler.
Ona göre, su madenden su tulumbaları yardımıyla çekiliyordu. Ancak
suyun daha çok bastığı ocaklarda ise su dolapları kullanılıyordu.
Dolaplarda bulunan su kapları bir zincire bağlıydı. Bunlar makaralarla
kuyunun dibine kadar iniyordu.
Bunlarla daha çok su çıkarılıyordu. Ancak bunlar masraflı olduğundan tulumbalar tercih ediliyordu.
Ancak tulumbalar suyu 10 metreden daha yükseğe çıkaramıyorlardı. Bu nedenle de tulumbalar basamak
basamak yerleştiriliyordu. Agricola’ya göre bu yöntem en dayanıklı ve en faydalı yöntemdir.
17. VE 18. YÜZYILLAR
Matematik
René Descartes
Matematiğin bu dönemde öne çıkmasında öncü kişi modern
felsefenin de kurucusu olan Descartes’dır (D. 1596-Ö. 1650).
Matematiğin önemini kavramış olan Descartes, cebir işlemlerini
geometriye uygulamış ve analitik geometriyi kurmuştur.
Descartes, La Géométrie (Geometri Üzerine, 1637) adlı eserinde
cebirsel bir ifadeyi geometrik bir ifadeyle veya tersini
açıklayabilen yeni bir yöntem öne sürmüştür. Bunu yapmakta iki
önemli amacı vardı: Resim 6.11: Koordinat Sistemi
1. Cebirsel işlemlerde geometriyi şekil kullanımından kurtarmak.
2. Cebir işlemlerine geometrik yorumlarla anlam kazandırmak. Böylece Descartes klasik
geometriyi cebircilerin alanına sokmayı başardı ve cebirin uygulama alanını genişletti. Bu
sayede ilk defa olarak koordinat fikri gelişti. Koordinat sisteminde ox ve oy doğruları o
noktasında birbirlerini dik olarak keserler.
Bunlar bir noktanın konumunu belirlemek için gereken eksenlerdir. Böylece bir noktanın konumu x
ekseni ve y ekseni üzerinde çizilen doğrular ile belirlenir ve (x,y) biçiminde gösterilir (Resim 6.11).
Descartes yalnızca cebir ve geometri arasında birebir bağıntı kurmakla kalmadı, aynı bağıntıyı diğer
bilim dalları ile geometri arasında da kurdu. Düşüncesinin temelinde yer alan varsayımı şöyledir: Bir şeyi
bildiğimizi söylediğimizde kast ettiğimiz nedir? Sıra ve ölçüdür. Öyleyse bunun seste, ışıkta veya
yıldızlarda aranmasının bir önemi olmamalıdır. Diyelim ki fizik nesnelerin hareketiyle uğraşır. Nesne
nedir? En, boy ve derinliği olandır. Hareket nedir? Nesnenin zaman içerisinde yol almasıdır. Öyleyse
hareketi, eni, boyu ve derinliği olanın zaman içerisinde yol alması olarak tanımlayabiliriz. En, boy,
derinlik, ölçülebilir olduğu gibi, yol ve zaman da ölçülebilir. Öyleyse bilmek demek bir şeydeki sıra ve
ölçüyü bilmekten daha fazla bir şey demek değildir. Böylece Descartes, cebir ve geometri arasında
kurduğu koşutluğu, fizik ve geometri arasında da kurmuştur.
Resim 6.10: De re
Metallica’dan

 
153
Descartes’ın bu anlayışı aynı zamanda bilime sınır çizme açısından da öncülük taşımaktadır. Çünkü
artık böylece bilim yalnızca olguların ölçülebilen boyutları hakkında bilgi üretmek olarak anlaşılmaya
başlandı ve bilimin konusu olguların birincil nitelikleri hakkındaki önermelerle sınırlandırıldı.
Blais Pascal
Dönemin dâhilerinden olan Pascal (D. 1623-Ö. 1662) daha 12 yaşındayken hiç geometri bilgisine sahip
olmadan bir üçgenin iç açılarının toplamının iki dik açıya eşit olduğunu kendi kendine bulmuştur. Latince
ve Yunanca öğrenmiş ve babasının desteğiyle konuya ilişkin bilgisini arttırmak için Eukleides’in
Elementler’ini ve Apollonios’un Konikler’ini Yunancasından okumuştur. 16 yaşında konikler üzerine bir
eser yazmış, 19 yaşında aritmetik işlemlerini mekanik olarak yapan bir hesap makinesi icat etmiş,
Toricelli’nin atmosfer basıncı ile ilgili çalışmalarını inceleyerek boşluğun olduğunu kanıtlamıştır.
Dönemin ünlü matematikçisi Fermat ile mektuplaşarak 1654 yılında Olasılık Hesabı’nı kurmuştur.
Pierre de Fermat
Olasılık konusunda çalışanlardan biri de modern sayılar kuramının kurucusu ve kendi adıyla anılan bir
teoremin geliştiricisi olan Fermat’dır (D. 1601-Ö. 1665). Fermat Teoremi olarak bilinen bu teorem
Herhangi x, y ve z pozitif tamsayıları için, x
n
+yn
+zn ifadesini
sağlayan ve 2’den büyük bir doğal sayı “n” yoktur şeklinde
ifade edilir. Bu teorem daha sonra ideal sayılar kuramının
ortaya çıkmasını sağlamıştır.
Geliştirdiği bir teorem de “4n+1 biçiminde yazılan bir
sayı, yalnızca tek bir şekilde iki karenin toplamı olarak
yazılabilir” şeklindedir. Bu teorem Euler tarafından
kanıtlanmıştır. Fermat’nın diğer teoremi de şudur: “p asal bir
sayı ve a ile p asal olduğu zaman ap-1-1 sayısı p sayısına
bölünebilir.”
Fermat aynı zamanda modern dönem ışık tasarımının
oluşturulmasına da öncülük etmiş, Antik Çağ’da Heron’un
“ışık ışınları olası en kısa yolu izlerler” varsayımını “en az
zaman” biçimine dönüştürmüş ve ışığın kırılmasına
uygulamıştır. Aslında bu ilke metafiziksel bir açıklamadır.
Çünkü ilkenin dayandırıldığı düşünce “doğa gereksiz işlerden sakınır ve yapacağını en kolay ve en
ekonomik şekilde yapar” inancıdır.
Bu metafizik ilkenin ışığında Fermat’nın açıklaması şöyle gösterilebilir: Şekildeki AC+CB mesafesi
en kısa yol değildir, fakat yalnızca karşılaşılan toplam direnç veya gereken zaman göz önüne alındığında,
ışığın izlediği ACB yolu en az zaman gerektirir. Dolayısıyla sırasıyla birinci ve ikinci ortamdaki v1 ve v2
hızları farklı olmalarına karşın her ortam için sabittir. Böylece Fermat’nın, 2
1
sin
sin
v
v = β
α
sonucuna
dayanarak Snell Kanunu’nu elde etmeyi başardığı anlaşılmaktadır.
Fermat’nın bu çalışması aslında Snell Kanunu’nun saf matematiksel yoldan türetilmesidir ve bu başarı
ışığın kırılması konusundaki çalışmaların da tamamlanmasıyla sonuçlanmıştır. Bu yüzyılın sonlarından
itibaren ışık konusunda artık çok farklı bir gelişme ortaya çıkmaya başlamış ve kelimenin tam anlamıyla
bilim adamlarının dikkati ışığın gerçek doğasını bulmaya yönelmiştir. Işığın doğası hakkındaki köklü
çalışmalar aslında 19. yüzyılda etkin olmaya başlamış olmakla birlikte, konunun fiziksel açıklamasını
yapmaya yönelik bu çalışmaların dayandırıldığı varsayımların yalın halleri 17. yüzyılın bir ürünüdür ve
gittikçe daha gelişmiş ve karmaşık yapısına zaman içerisinde kavuşacaktır.
Resim 6.12: Fermat’ya göre ışığın kırılması ve
en az zaman ilkesi

 
154
Gottfried Wilhelm Leibniz
Leibniz (1646-1717) bu dönemin çok yönlü bilim adamlarındandır. Felsefe, biyoloji, jeoloji, tarih,
ilahiyat, hukuk, diplomasi ve matematikle ilgilenmiştir. Yaşamının büyük bir kısmını Hanover sarayı
civarında geçiren Leibniz, Pascal’dan sonra hesap makinesi yapan ikinci kişidir. İmgelem gücü neredeyse
sınırsız olan Leibniz, permütasyon, kombinasyon ve simgesel mantığa katkılar yapmış, diferansiyel ve
entegral hesabı geliştirmiş ve 1684’te bir makaleyle tanıtmıştır. Leibniz bu makalesinde aynı zamanda dx,
dy simgelerini, d(uv)=udv+vdu gibi türev alma kurallarını ve sınır değerlerde dy=0, büküm noktalarında
d2y=0 koşuluyla bölümün diferansiyelini de vermiştir. Ayrıca eşitlik için “=”, çarpma için “x”
simgelerini, fonksiyon ve koordinat terimlerini önermiştir.
Leonhard Euler
Dönemin ünlü matematikçi ailesi Bernoulli’lerden ders alan Euler (D. 1707-Ö. 1783), 1725’de St.
Petersburg Akademisi’ne girmiş, 1741’e kadar burada çalışmış, 1741-1766 yılları arasında ise Berlin
Akademisi’ne devam etmiştir. 1735’te bir gözünü 1766’da diğer gözünü kaybetmesine karşın,
çalışmalarına ara vermemiştir. Yaşamı boyunca 530 kitap ve makale yayımlayan Euler, ayrıca birçok da
elyazması bırakmıştır. Yapılan araştırmalar müsveddeleriyle birlikte eserlerinin toplamının 886 kadar
olduğunu ortaya çıkarmıştır.
Hem kuramsal hem de uygulamalı matematik alanında çalışan Euler, 1748’de Introductio in Analysin
Infinitiorum (Sonsuz Küçükler Analizine Giriş) adlı eserinde trigonometrik değerleri günümüzdeki
biçimde oranlar olarak vermiştir. Sonsuz seri açılımlarına ilişkin bilgilerin de yer aldığı kitap ilk analitik
geometri ders kitabı olarak kabul edilmektedir. Bundan başka Isntitutiones Calculi Differentialis
(Diferansiyel Hesabın Kuruluşu, 1755) ve Isntitutiones Calculi Integralis (Entegral Hesabın Kuruluşu,
1768-1774) eserleri vardır. Bu eserlerde diferansiyel ve entegral hesapların yanı sıra Euler’in toplama
formülü, Euler entegralleri yer almaktadır.
Euler’in Mechanica (1736) adlı eseri ise Newton’un noktasal kütle dinamiğinin analitik yönden
geliştirildiği ilk ders kitabıdır. Euler, 1744 yılında değişimler hesabının ilk serimlenmesini, 1765’te ise bir
nokta etrafında dönmeye ilişkin Euler Denklemleri’ni, daha sonra ise üçüncü ve dördüncü derece
denklemler kuramını vermiştir.
Joseph Lois Lagrange
Dönemin önemli matematikçilerinden Lagrange (D. 1736-Ö. 1813) Fransız Bilimler Akademisi
tarafından beş kez ödüle layık bulunacak kadar matematiğe katkısı olan bir bilgindir. Halley’in yazdığı
bir makaleyi okumasıyla başlayan matematik tutkusu, Ay’ın neden daima aynı yüzünün göründüğü
sorusuna getirdiği parlak çözümle ödüle dönüşen Lagrange, bunun dışında Ay’ın, kuyruklu yıldızların ve
Jüpiter’in hareketine ilişkin problemlere getirdiği çözümler için de ödüllendirilmiştir.
Lagrange, Mécanique Analytique (Analitik Mekanik) adlı çalışmasında analiz yöntemini noktaların ve
katı cisimlerin mekaniğine uygulamış, saf analizi kullanmıştır. Bu anlamda Lagrange ilk gerçek analizci
olarak kabul edilir.
Lagrange üç cisim probleminin ilk özel çözümünü çıkarmış ve birbirlerini çeken altı gökcisminin
hareketleri ile ilgilenmiş ve bu hareketleri açıklayan diferansiyel denklemler önermiştir. Lagrange
teoremine göre, üç cismi yörüngeleri aynı zamanla tanımlanan benzer elipsler olacak şekilde harekete
geçirmek mümkündür.

 
155
ASTRONOMİ
John Kepler
Astronomi tarihinin seçkin üyelerinden ve modern gök mekaniğinin
kurucusu olan Kepler (D. 1571- Ö. 1630), 1599’da Brahe’nin daveti
üzerine, Prag’a gitmiş ve 1601’de Brahe’nin ölümü üzerine saray
astronomu olarak göreve başlamıştır. Brahe’nin gözlem kayıtlarını
inceleyen Kepler, bu gözlemlerden yararlanarak yaptığı hesapların
sonucunda gezegenlerin dairesel yörüngeler üzerinde ve düzenli hızla
dolandıklarını kanıtlayamayınca bu kuralı terk etmiş ve ünlü üç kanununu
bulmasını sağlayacak araştırmalara başlamıştır.
Kepler’in amacı, göksel düzendeki matematik uyumu ortaya
çıkartmaktı. Bunun için ilk çalışması Misterium Cosmographium’da
(Kozmik Giz, 1596) gezegenlerin hareketlerini geometrik şekillerle belirleme yoluna gitmiş, gezegenlerin
uzaklıkları arasında bir orantı bulmak amacıyla düzgün çok yüzlüleri kullanmıştır. Bilinen altı gezegenin
yörüngeleri, belli bir düzende iç içe yerleştirilmiş beş düzgün çok yüzlünün oluşturduğu altı oyuğa denk
düşürülmeye çalışılmış, beş düzgün çok yüzlüden her biri de, bütün köşelerinin dokunduğu bir küre içine
yerleştirilmiştir. Buna göre, Satürn yörüngesini oluşturan kürenin içerisinde, bütün köşelerinin bu küreye
dokunduğu bir küp (altıyüzlü) yer alır. Bunun kürenin içerisinde, ona içten teğet Jüpiter’in küresi bulunur.
Jüpiter’in küresinin içerisinde, bütün köşelerinin ona dokunduğu bir başka düzgün çok yüzlü, dörtyüzlü
(tetrahedron) yer almaktadır; Mars’ın küresi,
dörtyüzlünün içerisindedir ve ona içten teğettir. Mars’ın
küresinin içerisinde, onikiyüzlü (dodecahedron) bulunur.
Oniki yüzlünün içerisinde, Yer’in küresi bulunur. Yer’in
küresi içerisinde de yirmiyüzlü (icosahedron) bulunur.
Yirmiyüzlü’nün içerisinde de, yine ona içten teğet olan
Venüs’ün küresi bulunur. Venüs’ün küresinin içerisinde,
sekizyüzlü (octahedron) yer alır ve Merkür’ün yörüngesi
bu sekizyüzlüye içten teğettir. Hepsinin merkezinde ise
Güneş bulunur. Varsayılan bu ilişki olgusal temelden
yoksun olsa da, Kepler’e üçüncü yasasını formüle etme
fırsatını vermesi bakımından değerlidir.
Astronomi tarihi açısından Kepler’in önemi, gezegenlerin dairesel değil de elips yörüngelerde
dolandığını keşfetmesidir. Onu bu fikre götüren Brahe ile birlikte yaptıkları Mars gözlemleridir. Mars’ın
hareketini dairesel bir yörüngeye oturtmaya çalışan ve Brahe’nin gözlemleri ile kendi gözlemlerini
karşılaştıran Kepler, 8 dakikalık bir hata bulmuş ve bu hatanın kuramdan kaynaklandığını varsayarak,
konu üzerinde fazla durmamış, Yer yörüngesi üzerinde çalışmaya başlamış, çalışması sonucunda, Yer’in
hızının Güneş’e olan uzaklığı ile ters orantılı olduğunu bulmuştur. Kepler, bunun geçen süre ile orantılı
olacağını düşünerek ikinci kanunu olan alanlar yasasına ulaşmış ve bu yasa Kepler’i dairesel yörünge
fikrinden vazgeçirmiştir.
Resim 6.15: Kepler’in Birinci Yasası
Resim 6.13: Kepler’in
Kozmik Düzeneği
Resim 6.14: Kepler’in Kozmik Düzeneği

 
156
Yapılan gözlemlerden gezegenin Güneş etrafında bazen yavaş bazen hızlı dolandığı bilinmekteydi.
Eğer yörünge daire olsaydı, bu düzensizlik olmamalıydı. Demek ki yörünge daire değil. Bu akıl
yürütmeyle hareket eden Kepler, bir daire içerisine oval ya da yumurta biçiminde bir yörünge çizdi ve
Mars’ı bu yörünge üzerine yerleştirdi. Yörüngenin basık kısmı ile daire arasında kalan kısmın en fazla
olduğu noktalarını ölçtü ve bunun, dairenin yarıçapı 1 birim olarak alındığında 0.00429 olarak buldu.
Buna göre, r dairenin yarıçapı, e basıklığın en fazla kısmı olmak üzere, e+a=r ve e=r-a=0.00429’dur.
Bundan sonra Kepler, Mars-Güneş-Yörünge merkezi arasında oluşan açı değerlerini ölçtü ve bu açının
maksimum değerinin 50
18ı
olduğunu buldu. Açının
sekantını aldı. Sonuç şaşırtıcıydı; açının sekantı 1.00429
çıkmıştı. Gerçekten de, Mars, açının en büyük olduğu
konumda, daire üzerinde değil de oval bir yörünge üzerinde
bulunuyordu. Böylece Kepler yörüngenin eliptik olması
gerektiğini belirten birinci yasasını buldu: “Yer’de dahil
olmak üzere, bütün gezegenler, odaklarının birinde Güneş’in
bulunduğu bir elips üzerinde dolanırlar.” Böylece daha önce
daireye göre yapılan hesaplamalardaki sapmalar tamamen
ortadankalkmaktaydı.
Kepler hesaplamalar sonucunda, bir gezegenin Güneş’e
yakın olduğunda hızlı, uzak olduğunda ise yavaş hareket
ettiğini belirlemişti. Buradan hareketle de ikinci yasasını
buldu ve Astronomia Nova (Yeni Astronomi, 1609) adlı
kitabında açıkladı: “Güneş’le gezegeni birleştiren doğru
parçası, eşit zamanlarda eşit alanlar süpürür.”
Bundan sonra çalışmalarını sürdüren Kepler, dokuz yıl
sonra harmonik yasa olarak bilinen üçüncü yasasını
geliştirdi ve Harmonica Mundi (Evrenin Uyumu, 1619) adlı
eserinde yayımladı: “Gezegenlerin periyotlarının karesi ile Güneş’e olan uzaklıklarının küpü birbirleri ile
orantılıdır.” ⎟






⎛ = === sabit
a
T
a
T
a
T
Venüs
Venüs
Merkür
Merkür
Yer
Yer
3 …
2
3
2
3
2
Kepler’in ulaştığı sonuçlar, gezegen sistemiyle
ilgili kuvvet yasalarının saptanması için gerekli olan temeli sağlamış ve Kopernik’i haklı çıkarmıştır.
Kepler’in astronomi tarihine bir diğer katkısı da gezegenin Güneş’ten uzaklaştıkça hareketinin
azaldığını fark etmesidir. Bunu Güneş’in hareket ettirici gücünün azalması olarak kabul eden Kepler,
Güneş’ten çıkan bir “anima motrix (hareket ettirici güç)” olduğuna karar verdi. Bu gücün uzaklıkla güç
ters orantılı olduğunu düşünen Kepler’e göre bir gezegenin yörüngesindeki hızı mesafeye bağlı olarak
farklılık kazanmaktadır. Güneş’ten çıkan bu güç gezegenlerin dolanmasını sağlıyordu. Zira Güneş kendi
ekseni etrafında ekliptiğe dik olarak dolanıyor ve bu dolanım, çıkan gücü gezegenlere iletiyordu. Böylece
dairesel bir döngü ya da vorteks oluşuyor ve bu da gezegenin hareketini sağlıyordu.
Konuya yoğunlaşan Kepler, bir teori geliştirdi. Teoriye göre
gezegenler birer dev mıknatıstır. Yer de bir gezegen olduğu için o da bir
mıknatıstır. Dolayısıyla her gezegen manyetik bir eksene sahiptir. Bu
manyetik eksen her zaman aynı yöndedir ve kendisine paralel kalır. Bu
eksenin iki kutbu vardır. Bu manyetik kutuplardan biri Güneş tarafından
çekilir diğeri itilir.
Kepler’in gezegen hareketlerinin bu izahı Güneş sisteminin mekanik
anlamını verme yolunda atılmış ilk ciddi teşebbüstür. Ne var ki Kepler
bunun ötesine geçememiştir.
Resim 6.18: Anima Motrix
Resim 6.16: Kepler’in Üçüncü Yasası
Resim 6.17: Kepler’in Üçüncü Yasası

 
157
Descartes ve Çevrimler Kuramı
Aristotelesçi hareket düşüncesine göre, gezegenleri yöneten güç İlk Hareket Ettiriciden yayılarak tüm
gezegenlerin kürelerini hareket ettiriyordu. Ancak Tycho Brahe gökcisimlerini taşıdığı düşünülen
kürelerin bulunmadığını gözlemsel olarak kanıtlamıştı. Bu da büyük bir sorun ortaya çıkardı:
Gökcisimleri küreler tarafından taşınmıyorsa, onları taşıyan neydi? Kepler bunun Güneş’ten çıkan bir güç
ile sağlandığını öne sürdü. Ancak Kepler’in öne sürdüğü bu varsayımın olgusal bir temelinin olmaması
dolayısıyla gezegenlerin devinimlerinin mekanik açıklaması hala cevapsız kalmıştı. Bu sorunun yanıtını
arayanlardan biri de Descartes’dır (D.1596-Ö.1650).
Descartes, mekanik oluşumları, maddenin madde üzerindeki etkisiyle açıklamak gerektiğini
düşünerek, uzayın boş olmadığını ve bir cismin devinebilmesi için gerekli olan kuvvetin başka bir cisim
tarafından sağlanması gerektiği görüşünü ileri sürdü. Descartes’e göre, Tanrı tüm uzayı maddeyle
doldurmuş ve hareketi de başlatmıştır. Bu hareket, kendi içerisinde kapalı çevrimler oluşturmuştur. Tüm
evren akışkan madde ile doludur ve boşluk yoktur. Bütün gezegenler, akışkan maddeyle dolu olan bu
uzayda oluşan çevrimlerin, yani girdapların veya hortumların merkezinde bulunur. Evren sonsuz sayıda
çevrimlerden oluşan bir yapıdır. Güneş sistemi de kendi başına çevrim hareketi gösteren bir yapı yani
vortekstir; merkezde ise Güneş yer alır. Yer de dâhil olmak üzere bütün gezegenler, etrafımızı çevreleyen
bir çeşit ince ve berrak bir madde içerisinde yüzerler. Gezegenler, Güneş’in etrafında bir girdap gibi
dönen bu madde sayesinde hareket etmektedirler. Bu çevrimlerin
dönüşü, merkezlerinin yakınında çok hızlıdır ve gezegenlerin eksenleri
çevresinde dönmelerini sağlar. Çevrimlerin dış kısımları ise,
gezegenlerin sahip oldukları uyduları dolandırır. Yerel gezegensel
çevrimler, merkezinde Güneş’in bulunduğu daha geniş bir çevrimin
içine oturmuştur; öyle ki bu çevrim, gezegenleriyle birlikte diğer
çevrimlerin düzenli bir biçimde Güneş’in çevresinde dolanmasını
sağlamaktadır. Bir büyük çevrimde, Satürn’ün ve Jüpiter’in merkezinde
olduğu gibi, küçük çevrimler de bulunur.
Tüm bu açıklamalara karşın Descartes bütün bu çevrimlerin nasıl
hareket ettiklerini belirlemeye teşebbüs etmemiştir. Ona göre, her bir
çevrimin kutbu diğerinin kutbuna dokunur. Hangi biçimde olursa olsun
başlangıçta bu madde hareket etmiştir. Bölünen çevrimler öyle
yerleşmişlerdir ki her biri bir biçimde köşesinden döner. Bunu
engelleyebilecek hiçbir şey yoktur. Yoksa onun hareketi dururdu. Buna
göre, ilk çevrim olan S merkezli çevrim, E etrafında A’dan I’ya doğru
hareket ettirilir. Böylece merkezi F olan ikinci çevrim de onunla hareket
eder ve E etrafında, A’dan V’ye hareket eder. Aynı şekilde üçüncü
çevrim olan f merkezli çevrim EB ekseninde I’dan V’ye hareket eder.
Böylece uzaydaki tüm hareketler mekanik olarak oluşur.

Göksel olgulara mekaniksel bir açıklama getiren bu kuram çok akıllıca ve ilk bakışta çok çekiciydi.
Kuram, Yer’in dönüş sırasında neden güçlü hava akımlarının oluşmadığını ve küçük cisimlerin neden
yersel çevrim merkezine doğru gittiklerini veya düştüklerini açıklayabiliyordu. Diğer taraftan kuram,
gezegenlerin neden Güneş’i merkeze alarak yaklaşık aynı düzlemde ve aynı yönde dolandıklarını da
açıklamaktaydı. Kuramın açıklayabildiği diğer bir olgu ise, Kepler’in üçüncü yasasıydı. Bu yasaya göre,
gezegenler merkeze ne kadar yakın olurlarsa o kadar hızlı dolanırlar. Çevrimler kuramında, Güneş’e daha
yakın olan gezegenlerin daha hızlı hareket etmeleri gerektiğini öngörmek olanaklıydı. Bu açıklama
Kepler’in üçüncü yasasını doyurucu bir şekilde açıklıyordu. Ne var ki, gezegenlerin uzaklıkları ile
dolanım süreleri, yani dönemleri arasında bulunması gereken kesin ilişkiyi ve bağlantıyı öngörmek
olanaksızdı. Yine, karmaşık bir çevrimler dizgesinde, bir gezegenin çizdiği yörüngenin biçimini
öngörmek de mümkün değildi.
Descartes’ın varsayımının diğer bir güçsüzlüğü, matematiksel olarak işlenememesi ve bu nedenle
yeterli düzeyde denetlenememesi ve sorgulanamamasından kaynaklanıyordu. Bu yüzden bu açıklama
fiziksel olmaktan öte metafiziksel olarak kalıyordu. Gezegen devinimlerinin dinamiksel açıklaması
Galileo Galilei (D. 1564-Ö. 1642) tarafından ele alınacak ve son nokta Newton tarafından konulacaktır.
Resim 6.19: Descartes’ın
Çevrimleri

 
158
Galileo
Galileo teleskopu astronomik amaçla kullanan ilk bilim adamıdır. 1609 yılında, kendi yaptığı bir
teleskopla gerçekleştirdiği gözlemler, Güneş merkezli sistemi desteklediği, Aristoteles fiziğinin geçerli
olmadığını kanıtladığı için önemlidir. Gözlemlerini Yıldız Habercisi adlı kitabında toplamıştır.
En önemli gözlemleri Ay ve Güneş gözlemleridir. Ay’ın evrelerini incelemiş, Ay’da kraterlerin,
dağların ve vadilerin olduğunu görmüş ve bunun Ay ile Yer’in aynı öğelerden yapıldığının kanıtı
olduğunu söylemiştir. Ayrıca Orion Kümesini ve Samanyolu’nu gözlemlemiş ve daha önce bulut olduğu
varsayılan bu kümelerin aslında yıldızlardan oluştuğunu belirlemiştir. Satürn’ün halkasını gözlemlemiş
ancak teleskopu güçlü olmadığı için gezegenin halkasını iki yapışık parça şeklinde görerek uydu
zannetmiştir. Gezegenin periyodik özelliğinden dolayı halka bir müddet sonra kaybolmuş, bu parçaları
göremeyen Galileo, şaşkınlığını “Satürn Onları Yedi!” diyerek dile getirmiştir. Daha sonra teleskopunu
Venüs’e çeviren Galileo, Venüs’ün safhaları
olduğunu gözlemlemiştir. Galileo, Jüpiter’i
de gözlemlemiş ve Jüpiter’in çevresinde
dolanan dört yıldız belirlemiştir. Bunların
Jüpiter’in etrafında dönen uydular
olduklarını bulmuş ve Jüpiter’le birlikte
uydularını, “adeta minyatür bir Güneş
sistemi” olarak betimlemiştir.
Galileo’nun gökyüzüne olan ilgisi bunlarla sınırlı değildir. Ayrıca Güneş’i de gözlemlemiş ve
gözlemlerinin sonuçlarını 1613 yılında Güneş Lekeleri Üzerine Mektuplar’da yayımlamıştır. Galileo bu
eserinde Güneş üzerinde bulunan gölgelerin Güneş’te yer alan lekeler olduğunu ileri sürmüştür. O
sıralarda, Güneş lekelerine ilişkin iki açıklama bulunmaktaydı:
Lekeler, Merkür’ün Güneş’in önünden geçerken oluşan gölgesidir. Ancak Galileo bunun olanaksız
olduğunu, çünkü Merkür’ün Güneş’in önünden geçişinin yaklaşık yedi saat sürdüğünü, oysa lekelerin
yedi saatten çok daha fazla Güneş’in üzerinde yer aldığını ileri sürmüştür.
Lekeler, Güneş ve Yer arasında bulunan küçük gökcisimlerine aittir. Oysa Galileo bu lekelerin Güneş
üzerinde hep aynı yerde bulunduklarını, eğer bu lekeler, küçük cisimlerin gölgeleri olsalardı, gözlem
yerine bağlı olarak, Güneş üzerinde farklı konumlarda olmalıydılar.
Frederick William Herschel
Herschel (D. 1738-Ö. 1822) astronomide önemli keşiflerde bulunmuş 18. yüzyılın önemli bir
astronomudur. En önemli çalışması galaksiler üzerinedir. Aristoteles kozmolojisi, gezegenlerin ve sabit
yıldızların iç içe geçmiş kristal kürelere çakılı olduğunu varsayıyordu. 16. yüzyıla kadar geçerli olan bu
görüş Tycho Brahe’nin yaptığı bazı gözlemler sonucunda geçerliliğini yitirmişti. Bundan sonra sabit
yıldızların evrende nasıl dağılmış oldukları sorusu gündeme gelmişti. Herschel astronomi tarihinde ilk
defa olarak sabit yıldızlar bölgesinde araştırma başlatmış ve teleskopla gökyüzünü tarayarak, evrende
sabit yıldızların gelişigüzel dağılmadıklarını, adacıklar yani galaksiler oluşturduğunu ileri sürmüştür.
Güneş sistemimizin Samanyolu galaksisine bağlı olduğunu bulan Herschel, bu gökadaların hareketini de
incelemiş ve Güneş sisteminin Herkül Takımyıldızı’na doğru hareket ettiğini belirlemiştir.
Herschel’in asıl önemi 1781 yılında Güneş sisteminin altıncı üyesi olan Uranüs gezegenini ve 1787’de
ise iki uydusunu keşfetmesidir. Diğer önemli bir çalışması da bazı yıldızların çift yıldız olduklarını
bulması ve bunun sonucunda Newton’un kanununun evrensel bir hal almasıdır. Zira o zamana kadar
Newton’un çekim kanunun sadece Güneş sisteminde geçerli olduğu görüşü hâkimdi. Oysa çift yıldızların
da birbirlerinin etrafında çekim kanununa uyumlu döndükleri anlaşılmıştır.
Bunların dışında Herschel Mars ve Satürn gezegenlerini gözlemlemiş, Mars’ın yörünge eğimini
hesaplamış, Satürn gezegeninin halkasının dolanım periyodunu incelemiş ve uydusu Mimas’ı
keşfetmiştir. Bazı yıldızların parlaklıklarının değiştiğini de belirleyen Herschel, bu değişimlerin
periyotlarını vermeye çalışmıştır. Günümüzde bu yıldızlara “Değişken Yıldızlar” adı verilmektedir.
Herschel ayrıca parlaklık derecelerine göre yıldızları sınıflandırmıştır (fotometrik skala).
Resim 6.20: Galileo’nun gözlemlediği şekliyle Satürn ve halkası

 
159
Herschel’in diğer bir çalışması Güneş lekeleri üzerinedir. Herschel bu lekelerin 11 yılda bir değişerek
yeryüzündeki iklimleri etkilediğini bulmuştur. 1774’de Alexandra Wilson Güneş lekeleri üzerine çalışmış
ve bu lekelerin huni benzeri karanlık yapılar olduğunu ileri sürmüştü. Ancak Herschel, bu görüşü kabul
etmeyerek, lekelerin Güneş’in çekirdek kısmının üzerinde yer alan protosferin yırtık kısımları olduğunu
savunmuş, günümüzde bunların Güneş üzerinde yer alan daha soğuk bölgeler olduğu anlaşılmıştır.
Güneş Sistemi’nin Oluşumu
18. yüzyılda Güneş Sistemi’nin nasıl oluştuğu bilimin önemli bir problemiydi ve konuya ilişkin ilk ciddi
kuramı Georges-Louis Leclerc Comte de Buffon (D. 1707-Ö. 1788) geliştirdi ve 44 ciltlik Historie
Naturelle’de (Doğa Tarihi, 1749-1778) açıkladı. Buffon’a göre, Yer ve diğer gezegenler, uzaydan gelen
büyük bir kuyruklu yıldızın, Güneş’e çarpması sonucunda kopardığı parçalardan meydana geldi ve bu
parçalar çarpışmanın etkisiyle Güneş etrafında dönmeye başladılar.
Güneş sisteminin oluşumuna ilişkin diğer bir kuram da 1755’de Immanuel Kant (D. 1724-Ö. 1804)
tarafından ortaya atıldı. Kant’a göre başlangıçta sadece kendi etrafında dönen bir gaz ve toz kütlesi vardı.
Bu kütle giderek yoğunlaştı ve dönüş hızı arttı. Hızı arttıkça çeşitli kollar oluşmaya başladı ve zamanla bu
kollar ayrılarak her biri bir gezegeni oluşturdu. 1796’da Laplace bu kuramı geliştirdi ve
matematikselleştirdi. Laplace’a göre, Güneş sistemi, bir iç patlama sonucunda kendi kendine oluştu.
Güneş çok eski zamanda bir novaydı; giderek sıcak bir nebula (gaz bulutu) halini aldı. Bu kütle giderek
soğudu, sıcaklığını uzaya dağıttı ve büzülmeye başladı. Newton mekaniği gereğince büzülmeyle birlikte
dönüş hızı arttı. Giderek yassılaştı ve sonunda bir tepsi biçimini aldı; merkezkaç kuvvetiyle kütle çekimi
kuvveti eşitlendi. Daha sonra çeşitli halkalar ve bu halkalardan da gezegenler oluşmaya başladı. Bu
kuram daha sonra Kant-Laplace Kuramı olarak adlandırılmıştır.
FİZİK
Mekanik
Galileo
Galileo’nun fizikte başarılı çalışmalar yaptığı konu harekettir ve bu konuda eylemsizlik hareketinin
esasını oluşturan eylemsizlik ilkesini ilk haliyle ifade edebilmiş olması çok önemlidir. Çünkü bu ifadeyle
değişim ve hareket fiziğine uzun süre egemen olan niteliksel doğa ve fizik anlayışının egemenliği kırılmış
ve niceliksel anlayışın önü açılmıştır.
Galileo’ya kadar geçen sürede sağduyu fiziği egemendi. Bu fizik, görünen dünyanın görünen
nesnelerindeki görünen değişimlerin açıklanması esasına dayanıyordu. Çünkü doğada, insan ve hayvan
hariç, hareket eden her şeyin dış bir nedenden dolayı hareket ettiği, örneğin atlar çekmezse arabanın
gitmediği, rüzgâr savurmadıkça yaprakların uçuşmadığı, gözlenmekteydi. Öyleyse bu gözlemlerden
çıkacak doğal sonuç “kuvvetsiz hareket olmaz”dı. Galileo’nun Pisa’da bulunduğu yıllarda yazdığı ve ileri
sürdüğü görüşleri bakımından Aristoteles ve Arkhimedes’e dayandığı De Motu (Haraeket Üzerine) adlı
çalışması bu bakış açısıyla kaleme alınmıştı. İvmeli hareket, dolayısıyla da serbest düşme hareketini
incelediği bu çalışmasında Galileo, özellikle Arkhimedes’in sıvıların dengesi konusundaki çalışmalarında
yani özgül ağırlık bilgisinden serbest düşme hareketini anlamakta yararlanmaya çalışmıştır. Serbest
düşmede cismin ağırlığının değil, özgül ağırlığının önemli olduğunu, yani hangi cismin özgül ağırlığı
daha fazla ise o cismin daha hızlı düşeceğini, başka bir deyişle hareketin hızının cismin yoğunluğuna
bağlı olduğuna karar veren Galileo, cismin düşme hızını bulmak için de, cismin yoğunluğundan ortamın
yoğunluğunu çıkarmak gerektiğini ileri sürüyor. Yani:
v1
v2
x
d1
d2
− do1
do2
. Örneğin, farklı maddelerden
yapılmış iki tane 10’ar kilogramlık cismi aynı anda bıraktığımız zaman, özgül ağırlıkları farklı
olduğundan, bunlar aynı anda ya da eşit zamanda düşmezler. Yine eğer biri 10, diğeri de 100 kilogramlık
aynı maddeden yapılmış iki cisim olsa ve bunları aynı anda bıraksak özgül ağırlıkları aynı olduğu için
aynı anda, yani eşit zamanda düşerler.

 
160
Uzun zaman bu görüşlere inan Galileo, Aristoteles’in bir söylem haline getirdiği bu kuramın yine
sağduyuya dayanarak aşılmasının olanaksız olduğunu anlamıştır. Çünkü sağduyuya dayalı kavrayış esas
alınacak olursa, örneğin Yer’in durağan olduğu ilkesini reddetmek ve Güneş’i merkeze almak olanaklı
görünmemekte, aksine bu durum sağduyu için apaçık bir gerçeklik olarak kendisini dikte etmektedir.
Bugün dahi Yer’in dolandığını bildiğimiz halde, Güneş’in doğduğundan ve battığından söz etmemizin
nedeni de budur. Bu sıkıntıyı apaçık olarak kavrayan Galileo, döneminde önemli bir gelişme kaydetmiş
olan Güneş Merkezli Evren Modeli’nin etkin hale gelmesi için mutlaka fizik bir temele
kavuşturulmasının gerektiğini anlamıştı. Bu sorunu aşmak için incelemelerinde idealleştirme ve
soyutlamaya başvurması gerektiğine karar veren Galileo, düşen nesnelere ilişkin yasaları saptamak
amacıyla serbest düşen cisimlerin düşme hareketleriyle ilgilenmiş ve bazı düşünce deneyleri yapmıştır.
Örneğin iki nesnenin boşluğa bırakılması ile sanki bunlar birbirleriyle bağlantılıymışçasına aynı hızla
düştüklerini gözünde canlandıran Galileo, varlığını bildiği hava sürtünmesi öğesini bilinçli olarak hesaba
katmayarak tüm nesnelerin aynı hızla düştüğü sonucuna varmıştır.
Bu soyutlama ve idealizasyona dayalı yaklaşım Galileo’yu eylemsizlik ilkesini keşfetmeye götüren ilk
adımdır ve bu adımın başlangıcında da Sarkaç Kanunu’nun bulunması vardır. Pisa Katedrali’ndeki bir
ayin esnasında tesadüfen avizenin salınışına gözü takılan Galileo, avizenin salınımının önce daha büyük
bir mesafe kat ettiğini, daha sonra giderek bu mesafenin azaldığını ve buna bağlı olarak avizenin hızının
da azaldığını fark etmiştir. Bu gözlemine dayanarak gerçekte her salınım için geçen sürenin hep aynı olup
olmadığını düşünmeye başlayan Galileo, kesin bir sonuca ulaşabilmek için her bir salınımın süresini
ölçmeye karar vermiştir. Nabız atışını ölçü alarak salınım süresinin her salınım için aynı olduğunu
bulmuştur. Ulaştığı sonucun doğruluğundan kesin olarak emin olmak için Pisa Üniversitesi’nde çeşitli
deneyler düzenleyen Galileo, aynı uzunlukta iki ayrı ipe asılı biri mantar, biri kurşun iki sarkaç alıp, her
birini 90o’lik açılar altında salınıma bırakmış ve bunların yarım daire çizdikten sonra yerlerine dönüş
sürelerinin, havanın etkisi dikkate alınmamak koşuluyla
(havanın etkisi katılmadığı için idealizasyona
başvurulmuştur) eşit olduğunu belirlemiştir. Bu
belirlemesiyle Galileo aslında, Güneş Merkezli Evren
Modeli’nin fizik temelini hazırlamakta önemli bir adım
atmıştır. Burada sarkaç ilkesinin önemli bir kazanım
sağladığını, ancak bunun henüz yeterli olmadığını anlayan
Galileo, konuyu eğik düzlemde ve ideal koşullar altında
incelemeye karar vermiştir. Bu konudaki düşüncelerini de
İki Büyük Dünya Sistemi Üzerine Diyalog adlı kitabında,
yayımlamıştır. Bu kitabında eylemsizlik ilkesinin ilk yalın
anlatımına ulaştığı kurgusal bir deney tasarlamıştır:
Çok pürüzsüz bir şekilde yuvarlatılmış bir metal top ve aynı şekilde pürüzsüz bir eğik düzlem olsa ve
top bu eğik düzlem üzerine konulsa ne olur? Top düzlemden aşağı düzgün olarak artan bir hızla
yuvarlanır.
Yukarı doğru yuvarlanabilir mi? İlk itme verilmedikçe yuvarlanmaz. Ancak bu gerçekleşirse, o zaman
da hareketin hızı düzgün bir yavaşlama içinde
olacaktır.
Peki, top yatay bir düzlem üzerine konulur ve her
hangi bir yöne itilirse ne olacaktır? Topun hızlanma
ya da yavaşlaması için bir neden olmayacak ve top
hareketini düzlemin bittiği yere kadar sürdürecektir.
Bu durumda eğer bu düzlem sonsuzsa harekette
sonsuza kadar devam edecektir.

Bu son vargısıyla Galileo eylemsizlik ilkesini elde etmiş oluyor. Bu ilkeye göre; kendi haline
bırakılan cisim, herhangi bir kuvvet etkisinde kalmadığı sürece, durumunu korur, yani hareket halinde ise
hareketine, durağan halde ise durağanlığına devam eder. Bu ilkenin bulunuşu çok büyük önem taşıyor.
Çünkü bu ilkeyle Güneş Merkezli Evren Modeli’ne, yani Kilisenin doğru bulmadığı Kopernik’in gök
sistemine yöneltilen eleştiriler ortadan kalkacaktır. Peki nasıl?
Resim 6.21: Galileo’nun Sarkaç deneyi
Resim 6.22: Galileo’nun Eğik Düzlem Deneyi

 
161
Aristoteles’i “kuvvetsiz hareket olmaz” sonucuna götüren neden kendi mekaniğini, bütün hareketlerin
bir neden sonucu ortaya çıktığını, bir cismin eğer hareket ilkesini kendinde taşımıyorsa, sadece ve sadece
bir şeyin kendisini hareket ettirdiği sürece hareket edeceğini söyleyen, ilke üzerine kurmuş olmasıdır.
Onun için Yer’in durağanlığı gibi, bu ilke de sağduyu için apaçık bir gerçekti. Öküzlerin çektiği araba, ya
da küreklerin çektiği kadırga örneği göz önüne alındığında, bu ilke insanlara tartışma gerektirmeyecek
kadar açık geliyordu. Galileo, günlük gözlemlere uyan bu Aristotelesçi yaklaşımı eylemsizlik ilkesi ile
yıkmıştır. Galileo’nun ilk dönem çalışması olan De Motu’da, Aristoteles’i aşamamasının nedeni de
konuya bütünüyle gözlemsel yaklaşmasının yarattığı karışıklıktır. Soyutlamaya dayanmayan bu
yaklaşımda cisimlerin temel karakteri ile içinde bulundukları bir durum olan hareket birbirine
karıştırılmıştır. Başlangıçta aynı yaklaşımı benimsediği için benzer hataya düşen Galileo, ikinci dönem
çalışmalarının temelini oluşturan idealleştirme ya da soyutlama ile bu durumu aşmayı başarmış ve “cisim
hareket halindeyken de dururken de aynıdır” sonucuna ulaşmıştır. Buna göre, hareket cismin
doğasında değişim oluşturmaz; sadece, kendisini içinde bulduğu bir durumdan ibarettir. Bir noktadan
başka bir noktaya geometrik bir geçiştir; durağanlık da harekete karşıt başka bir durumdur. Sadece sonsuz
bir yavaşlık derecesidir. Öyleyse, durağanlık kadar hareket de doğaldır. Dolayısıyla, bu biçimde anlaşılan
bir hareket için, durağanlığın gerektirdiğinden daha fazla bir neden gerekmez. Sadece hareketin
değişikliğe uğraması için bir neden gerekir. Cismin hareketli ya da durağan olmasının fark etmemesi
gibi, dünyanın da hareketli ya da sabit olması bir şeyi değiştirmez.
Resim 6.23: Newton ve Gravitasyonun Keşfi
Bu olağanüstü sonuç modern mekaniğin doğuşunun açık kanıtı olmakla birlikte, son bir çalışmaya
daha ihtiyaç vardır. Bunu açıkça gören Galileo, koşulların bütün olumsuzluğuna karşın, boş durmamış ve
devinim üzerine araştırmalarını içeren son büyük yapıtını İki Yeni Bilim Üzerine Konuşma’yı gizlice
yayımlatmıştır (1638). Bu kitabında Galileo düşen bütün cisimlerin aynı ivmeye sahip olduğunu
göstererek, serbest düşmenin sabit ivmeli bir hareket olduğunu saptamış ve serbest düşmede alınan yolun
zamanın karesiyle orantılı olduğunu (S=1/2 gt2) göstermiştir. Böylece Galileo mekanik konusunu
matematikselleştirmeyi başarmış, düzgün ve sabit ivmeli hareketleri tanımlamış ve formüllerini vermiştir.
Onun bu buluşları daha sonra Isaac Newton tarafından dinamiğin temelleri haline getirilecektir.
Galileo’nun fizik ve evren görüşü hakkında ayrıntı için İki Büyük
Dünya Sistemi Hakkında Diyalog, (Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul 2008) adlı
kitabını inceleyebilirsiniz.
Isaac Newton
Tarihin en büyük bilim adamlarından biri olan Newton (1642-1727), matematik, fizik ve astronomide göz
kamaştırıcı keşifler yapmış, klasik fizik onunla doruğa ulaşmıştır. İlk kez Newton fizikte elde edilen
başarıların bütün sonuçlarını kapsayan bir kuram oluşturmuştur. Evrensel çekim kanununun keşfi,
diferansiyel ve entegral hesabın geliştirilmesi ve Güneş ışığının doğasının aydınlatılması onun
başarılarıdır. Newton bu çalışmalarını Philosophie Naturalis Principia Mathematica (Doğa Felsefesinin
Matematiksel İlkeleri, 1687) ve Optics (Optik, 1704) adlı eserlerinde toplamıştır.

 
162
Newton denilince akla gelebilecek ilk şey kütle çekimidir (gravitasyon) ve kütle çekiminin bulunması
astronomi ve fizik tarihinde bir dönüm noktasıdır. Newton’dan önce Kepler, gezegenlerin hareketlerini
açıklayan elips yörüngeleri ve mesafeler arası bağıntıları bulmuştu. Kepler Yasaları olarak bilim tarihine
geçen bu bağıntılar, gezegenlerin hareketlerini kinematiksel olarak, yani salt matematiksel bir biçimde
başarılı olarak açıklamaktaydı. Ancak bilimsel anlamda Kepler’in açıklaması gereken bir soru daha vardı:
Neden gezgenler Güneş’in etrafında elips yörüngelerde dolanıyorlar da, çekip gitmiyorlar? Bütünüyle
yeni fiziğin cevaplayabileceği ve o dönemde egemen olan Aristotelesçi fizikle açıklamanın olanaklı
olmadığı bu soruya Kepler’in cevap vermesi neredeyse olanaksızdı. Yine de Kepler birkaç başarısız
denemede bulunmuş, bilimsel anlatımıyla konuyu dinamiksel bakımdan da açıklamaya çalışmıştı.
Başarısız denemelerinin birinde Güneş’ten çıkan ve gezegenleri yörüngelerinde hareket ettiren bir güçten
(anima motrix) söz ediyordu. Bu garip ve bilimsellikten uzak açıklama elbette ki bilim topluluklarınca
kabul edilmedi ve sorunun doğru cevabını bulma çalışmaları devam etti. Üstelik bu dönemdeki cevap
bekleyen tek soru da bu değildi. Kısa bir süre önce Galileo’nun Aristotelesçi evren ve fizik görüşünü
yıkması da birçok yeni sorun yaratmıştı. Bilindiği gibi, Aristoteles her türlü hareketin kuvvetle olanaklı
olduğunu savunmaktaydı. Bir cismin hareket edebilmesi için ona kuvvet uygulanması gerekiyordu.
Nitekim kristal kürelere çakılı olduğunu düşündüğü gök cisimlerini de Tanrı hareket ettirmekteydi. Diğer
taraftan Aristoteles’in Ay-altı ve Ay-üstü evren bölümlemesinin doğru olmadığı ve kristal kürelerin
bulunmadığı anlaşılınca gök cisimlerinin boşlukta nasıl hareket ettikleri de bir sorun olmaya başlamıştı.
Çok daha güç sorunlardan birisi de doğal hareketin tanımlanmasıydı. Aristoteles için doğal hareket
döngüsel veya çembersel hareketti. Galileo ise doğal hareketin doğrusal hareket olduğunu ileri sürmüştü.
Bu durumda kapalı yörünge hareketinin ivedilikle bir sonuca bağlanması gerekiyordu. İşte ilk kez kütle
çekimi keşfine dayanarak “neden gezegenler Güneşin etrafında dolanıyorlar da uzaklaşıp gitmiyorlar?”
sorusunu doğru bir biçimde yanıtlayan Newton olmuştur.
Newton buluşlarının çoğunu 1665 yılından başlayarak Avrupa’nın önemli kısmını etkileyen Veba
salgını dolayısıyla iki yıl kadar Cambridge’den uzakta yaşamak zorunda kaldığı Woolsthrope’daki
çiftlikte gerçekleştirmiştir. Burada bulunduğu sıralarda zamanının neredeyse tamamını gözlem ve deney
yaparak geçiren Newton, dalından yere düşen elmanın düşüşünün gözlemlenmesinden evrensel çekim
yasasına ulaşmasını sağlayan düşünce zincirinin ilk halkasını oluşturmuştur. Elmanın basit bir biçimde
Yer’in merkezine doğru çekildiğini gözlemleyen Newton, bu düşüşü Ay’a kadar uzatmış ve Ay’ın Yer’e
doğru düşüş ivmesi ile bir elma veya bir taşın Yer’e düşüş ivmesi arasındaki bağıntıyı nasıl vereceğini
tasarlamıştır. Buna göre her iki düşüşte gerçekleşen ivme miktarı Ay ve elmanın Yer’in merkezine
uzaklıklarıyla orantılı olmalıydı. Hesaplarını buna göre yapan Newton, sonunda ünlü yasaya ulaşmayı
başardı: Kuvvet, gezegenin kütlesiyle doğru, Güneş’e olan uzaklığının karesiyle ters orantılıdır. O halde
çekim kuvvetinin evrensel ifadesi, 2
21 . d
mm GF × = olmalıdır. Böylece Newton, Kepler’in üçüncü yasası
yardımıyla iki cisim arasında bulunan çekimi ifade etmeyi başarmış ve bütün evreni yöneten tek bir
kanun olduğunu kanıtlamıştır. Bundan dolayı da bu kanuna evrensel çekim kanunu denmiştir. Newton bu
kanundan yola çıkarak, Ay’ın döngüsel hareket yapmasına neden olan iki kuvveti eşitleyerek Kepler’in
üçüncü yasasına ulaşmış ve bir gezegenin hareketinin Kepler yasaları uyarınca oluştuğunu matematiksel
olarak kanıtlamıştır. Sonuçta Newton, bütün gökcisimlerinin, birbirlerini çekmelerine neden olan güçlü
bir çekme kuvvetine sahip oldukları bir evren tasarlamıştır. Güneş en büyük gökcismi olduğu için
sistemin merkezindedir ve sisteme egemendir; sistemindeki tüm gökcisimlerini, çevresinde eliptik
yörüngeler izleyecek şekilde kendine doğru çekmektedir.
Bu olağanüstü keşfiyle Newton, sadece gezegen hareketlerinin dinamik yönünü çözmemiş, aynı
zamanda, Aristoteles’ten beri birbirinden bağımsız olduğu düşünülen serbest bırakılan cisimlerin düşüşü
ve gezegen hareketleriyle ilgili problemlerin tek bir kuramla çözülebileceğini de göstermiştir. Gerçekte
Newton, Yer’e düşen elma ile gezegenin hareketi arasındaki ilişkiyi göstermiştir.
Newton’un Principia adlı kitabı gerçekte fizikte kuramsal evreye geçişi temsil eden bir başyapıttır.
Kendi zamanına kadar bilimde gözlem ve deney aşamasında bir takım kanunların elde edilmesiyle
yetinilmişti. Newton ise bu kanunlar ışığında, o bilimin bütününde geçerli olan ilkelerin oluşturulduğu
kuramsal evreye ulaşmayı başarmış ve fiziği aksiyomatik hale getirmiştir. Aksiyomatik yapının ilkeleri
mekanik biliminin temellerini oluşturan ilkelerdir:

 
163
1. Her cisim, üzerine uygulanan kuvvetler yoluyla dinginlik ya da düzgün doğrusal hareket
durumunu değiştirmeye zorlanmadıkça durumunu korur (Eylemsizlik İlkesi).
2. Hareket değişimi uygulanan kuvvet ile orantılıdır ve kuvvetin uygulandığı yönde olur (F =
m.a).
3. Her etkiye, her zaman karşıt olan eşit bir tepki vardır; ya da iki cismin birbiri üzerindeki
karşılıklı etkileri her zaman eşit ve zıt yönlüdür (Etki-Tepki İlkesi).
Newton 1727 yılında öldüğünde, geliştirdiği bilim anlayışı ve Parçacık Kuramı, bilim topluluklarınca
benimsenmeye ve savunulmaya başlandı. Kurama ilgi çok büyüktü. Çünkü olası tüm olguların sadece bu
kuramla açıklanıp açıklanamayacağı merak ediliyordu. Bu nedenle gelecek 170 yıl boyunca kuram,
Newton Programı adı altında, olgusal ve kavramsal düzeyde
ayrıştırıldı, ısı, ışık, gazlar kimyası, elektrik ve manyetizma
gibi alanlarda Newton yasaları denendi. Bu denemeler büyük
oranda başarılı olurken bir yandan da kuramın açmazları da
belirginleşti ve sonunda Newton yasalarının belli hız ve
büyüklük sınırları içinde geçerli olduğu ve bu boyutların
dışında yetersiz kaldığı anlaşıldı. Böylece kuramın
uygulanamadığı yerlerde yepyeni kuramların ortaya çıkması
kaçınılmaz hale geldi, kuantum mekaniği, görelilik ve ışığın
dalga olduğunu savunan dalga kuramlarının doğuşuna giden
yol açılmış oldu.
Resim 6.24: Yer’in Yörünge Hareketi
Odağında Güneş’in bulunduğu bir yörüngede dolanan bir Yer, eğer Güneş’in kütle çekimi etkisi kalkarsa, yörüngeye
tanjant biçimde (ok yönünde), eylemsizlik ilkesine uygun olarak (v hızıyla) hareketine düzgün doğrusal olarak devam
edecek, örneğin bir t süresi sonunda B’ye gelecektir. Gözlemlendiğinde ise, Güneş’in kütle çekimi etkisi nedeniyle, B’de
değil C’de görülecektir. Çünkü BC mesafesini düşmüştür. O halde Yer iki kuvvetin etkisi altındadır; doğrusal ivme ve
dairesel ivme.
Optik ve Elektrik
Modern döneme kadar optik alanında daha çok görme, ışık ve ışığa bağlı olaylar araştırılmış, bilim
insanları ışığın kaynağı ve görmenin oluşumunun fiziksel analiziyle ilgili problemlerle uğraşmışlardı.
Buna karşılık ışığın mahiyeti ve yayılımına ilişkin araştırmalar ise daha sonraki dönemlerde, özellikle de
16. ve 17. yüzyıllarda bilimin gündemine gelmiştir. Bu yoğunlaşma konunun daha çok ayrıntı
kazanmasına ve ışığın mahiyetinin ne olduğunu belirlemeye yönelik tartışmaların yer aldığı kuramların
doğmasına yol açmıştır. Optiğin modern döneminin temel problemleri olan kırınım, girişim ve
fotoelektrik olay da bu kuramlarla yakından ilişkilidir ve bu dönem optik tartışmaları iki temel kuram
bağlamında gelişme göstermiştir: parçacık ve dalga.
Bugün için fiziksel optik adı verilen optiğin aşağıdaki temel ilkeleri de bu dönemde belirlenmiştir:
1. Işık, homojen bir uzayda, sabit bir hızla ve doğrusal çizgilerde yayılır.
2. Farklı yoğunluklu iki ortam arasındaki sınırda kırılmaya uğrar.
3. Verilen bir ortam çifti için, kırılma indeksi her bir renk için farklıdır.
4. Çok dar aralıklardan veya nesnelerin kenarlarından geçerken
kırınıma uğrar.
5. Uzay ve zaman içerisinde bir periyodiklik gösterir.
6. Periyodiklik geometrik çizimlerle gösterilebilir.
Bu altı özellik bütün fiziksel optik olgularının ortak özelliğidir ve
matematiksel ve deneysel olarak elde edilmişlerdir. Işık ışınlarının bütünüyle
doğrusal çizgiler boyunca yol aldığını belirten birinci kuralın oluşturulmasına
yönelik çalışmalar, genel optik tarihi kadar eski olmakla birlikte, ışığın
kırılmasına yönelik belirlemenin yer aldığı ikinci kuralın tam ve kesin
bulunuşu 17. yüzyılda Snell tarafından gerçekleştirilmiştir.

Resim 6.25: Snell
kanununun

 
164

Willebrord van Roijen Snell (1580-1626), 1621 yılında, bugünkü haliyle kırılma kanunundan farklı
olmakla birlikte, kendi adını taşıyan kırılma kanununu tam formüle etmeyi başarmıştır. Buna göre,
havadan geçerek içi suyla dolu bir kabın üzerine düşen bir ışık ışınının, kırıldıktan sonra izlediği yol,
orijinal yola sabit bir oran taşır: a
CB
CA
AF CA
AF CB
sinACF
sinBCF
sinr
sini ==== Sabit.
Snell’in Kırılma Kanunu’nu bulması optiğin yeni evresinin başlangıcı olmuştur. Bu tarihten sonra
yapılan çalışmalar daha çok ışığın niteliğini deneysel olarak anlama çabasına dönüşecektir. Bu çabayı
gösterenlerin başında Grimaldi gelmektedir.
Francesco Maria Grimaldi
Bir matematikçi olmakla birlikte, başarılı bir gözlemci de
olan Grimaldi (D.1618- Ö.1663), optik konusundaki gözlem
sonuçlarını ve spekülatif açıklamalarını Physico-Mathesis de
Lumine, Coloribus et Iride (Bologna 1665) adlı çalışmasında
toplamıştır. Orta Çağ geleneksel yapısı bağlamında bir Giriş
ve iki Bölüm halinde düzenlenmiş olan çalışmanın Giriş
bölümünde ışık hakkında genel değerlendirmelerde bulunur
ve doğasının büyük bir giz içerdiğini vurgular. Pek çok
filozofun uzun tartışmalarla ışığın muammalı ve gizemli
doğasını aydınlatmaya çalıştığını belirtir. Bu durumun ışığın
doğasını açıklamanın ne denli güç olduğunu gösteren açık
bir delil olduğunu ileri süren Grimaldi, dolayısıyla bu
konuda aslında yeterince bir şey bilinmediğini söylemenin
dürüstlük ve anlamsız büyük kelimeler kullanmanın da
sahtekârlık olacağını savunur.
Konunun zorluğunu kavramış ve önemli çekincelerle işe başlamış olduğu anlaşılan Grimaldi, Birinci
Kitap’ta kendisi ışık kaynağı olan nesnelere ilişkin bazı fikirlerin tartışılmasını yapmakta ve bunları
açıklamaya yönelik yeni deneyler üzerinde durmaktadır. Bu bağlamda problemler altmış başlık halinde
ele alınmıştır ve bunlardan bazıları renklere ilişkindir. Aynı zamanda renk bağlamında tartışılan bir diğer
konu da gökkuşağının oluşumudur.
İkinci Kitap’ta ise temel tartışma ilineksel ışık kaynaklarına ilişkin Aristotelesçi gelenek bağlamında
ortaya konulmuş olan düşünceler ele alınmıştır. Birinci Kitap’tan farklı olarak altı başlık halinde ele
alınan problem alanlarından birisi yine asıl renkler ve bu renklere ilişkin genel kabul gören düşüncelerdir.
Işığın doğrusal yayıldığına inanan ve bunu kanıtlamaya
yönelik deneyler yapan Grimaldi, bu deneylerinden birinde,
ilk kez ışığın kırınımını gözlemlemiş ve bilinenin aksine, ışık
ışınlarının doğrusal yayılım kuralına aykırı bir biçimde,
engellerin kenarlarından aşabildiğine dikkat çekmiştir. Işık
tarihindeki birkaç önemli andan birini oluşturan bu deneyin
ayrıntısı şöyledir:
Grimaldi, karanlık bir odaya küçük bir delikten Güneş
ışığının girmesini sağlıyor ve odanın içerisindeki ışık
huzmesinin ortasına opak bir nesne yerleştiriyor. Ardından
nesnenin gölgesini bir perde üzerine düşürüyor ve oluşan
gölgeyi dikkatlice gözlemlemeye başlıyor (Resim 6. 26). İlk
dikkatini çeken gölgenin, iki taraftan renkli şeritlerce
sınırlanmış olmasıdır. Resim 6.27: Grimaldi’nin Girişim deneyi
Resim 6.26: Grimaldi’nin Kırınım Deneyi

 
165
Grimaldi bu önemli gözleminin ardından, birincisinden biçim itibariyle farklı, ancak esas itibariyle
aynı amaca yönelik ikinci bir deney daha düzenlemiştir. Bu deneyin kanıtlamak istediği de, yine ışık
ışınlarının doğrusal yayıldığı düşüncesidir. Grimaldi bu deneyinde, bir ışık kaynağından çıkan ışık
konisini aynı düzlemde bulunan ve birbirlerinden belirli bir uzaklıkta yer alan iki yuvarlak aralıktan
geçirmiş ve bir perde üzerine düşürmüştür. Ortaya çıkan aydınlık alanı dikkatlice gözlemlediğinde,
Grimaldi, ışıkların doğrusal yayıldığı sayıltısına dayanarak oluşturacağı aydınlık bölgenin
düşündüğünden daha fazla olduğunu ve aydınlık kısmın parlaklığının yeğinliğinin de homojen olmadığını
fark etmiştir (Resim 6.27). Bu gözlemi ve daha önce gözlemlemiş olduğu gölgelerin içindeki
saçaklanmalar, onun ışıkların doğrusal yayıldığı konusunda kuşkuya düşmesine yol açmıştır.
Grimaldi, gözlemlerden elde ettiği sonuçlardan daha ileri çıkarımlar yapmaya koyulduktan kısa bir
süre sonra, bu gözlemlerin ancak ışığın dalga benzeri bir akış hareketi olarak kabul edildiğinde kolayca
anlamlı hale gelebileceği düşüncesine ulaşmıştır. Bu düşüncesini anlamlandırabilmek için bir taşın suya
atıldığında oluşan dairesel yayılımla, opak nesnelerin gölgeleri etrafında görünen şeritleri karşılaştırma
yoluna giden Grimaldi, sonuçta, ışığın doğasının, tıpkı suda olduğu gibi dalga biçiminde bir akıştan ibaret
olduğuna ve bu akışın sonsuz bir hızla saydam ortam boyunca yayıldığına karar vermiştir. Bu sonuç ilk
kez ışığın dalga olabileceği düşüncesinin açıkça ileri sürülmesi olduğundan büyük bir öneme sahiptir.
Ole Rømer ve Işık Hızı Ölçümü
Grimaldi’nin gözlemleri ışığın uzun yıllar boyunca sonsuz bir hıza sahip olduğu egemen düşüncesinin
doğru olup olmadığı konusunda, başka bir deyişle ışığın hızını araştırmaya gereksinim olduğunu ortaya
koymuştur. Bu gereksinimin farkına varan bilim adamlarından birisi Rømer’dir (1644-1710). 1676
yılında Jüpiter’in uydularından yararlanmak yoluyla bir deney gerçekleştiren Rømer, Jüpiter’in ayı olan
Io’nun tutulmalarını gözlemlemiş ve gelecek tutulmayı önceden kestirmesini sağlayacak bir model
geliştirmiştir. Bir yıldan daha uzun bir süre yaptığı gözlem sonucunda, bu tutulmaların zamanındaki
değişim dizisinin yaklaşık 16,6 dakika olduğunu belirlemeyi başarmıştır. Jüpiter’in en içteki uydusu
yaklaşık 42 saat 30 dakikada tam bir dolanım gerçekleştirmekte ve her dolanımda bir kez tutulma
olmaktadır. Gözlemlerini sürdüren Rømer, uydunun dolanım periyodunun uzadığını ve bir sonraki
tutulmanın diğerinden daha geç bir zamanda gerçekleştiğini fark etmiştir. Bu gecikmenin Yer’in kendi
yörüngesi boyunca gezegenden uzaklaşması ve yakınlaşmasından kaynaklandığını anlayınca da, bu
sürenin, ışığın Yer’in yörünge çapını kat etmesi için gereken zaman (2 astronomik birim) olduğu
sonucuna ulaşmıştır. Bu sonuç, gerçek değerler göz önüne alındığında, %10-25’lik bir hatayı içermesine
karşın, yine de Güneş Merkezli Sistem’i destekleyen bir keşiftir. Çünkü buna göre Yer gezegene
yaklaştığında tutulmanın daha erken, uzaklaştığında ise daha geç gerçekleştiği açığa çıkmaktadır ve bu
gözleminden Rømer, doğru bir akıl yürütmeyle, ışığın hızının sonsuz olmadığı sonucuna ulaşmıştır.
Buradan hareketle ışığın Yer’in yörünge yarıçapını yaklaşık 11 dakikada kat ettiğini hesaplayarak, ışığın
olası hızını yaklaşık 193.120 km/saniye veya 120.000 mil/saniye olarak bulmuştur. Bu ilk ışık hızı
ölçümüdür (1676).
Christian Huygens ve Işığın Küresel Yayılımı
Işık ışınlarının sınırlı bir hız ile hareket ettiklerinin bulunması, ışığın doğasına ilişkin çalışmaların yönünü
ve ivmesini değiştirmiştir. Her şeyden önce, bu dönemde yapılan gözlemler artık ışığın içinde bulunduğu
koşulara göre değişen bir hızının olduğunu ortaya koymuştur. Bu kavrayışın asıl önemli yönü, bu
düşüncenin Huygens (D. 1629-Ö. 1695) tarafından ışığın
dalga biçiminde hareket ettiği savıyla bütünsel bir
açıklamaya dönüştürülmüş olmasıdır.
Huygens, Fransa’da bulunduğu ve Académie des
Sciences’de (Bilimler Akademisi) çalıştığı yıllarda
hazırladığı Traité de la Lumière (Işık Üzerine İnceleme,
1690) adlı çalışmasını yayımlamıştır. Çalışmasının birinci
bölümünde, ışığın yayılımına ilişkin özgün düşüncelerini
açıklayan Huygens’e göre, noktasal kaynaktan çıkan bir
dalganın, herhangi bir anda ulaştığı konumda, yani dalga
sınırında o konumdaki parçacıkların her biri de derhal
küresel dalgacıklar yayarlar. Öyleyse bir dalga sınırı
üzerindeki her bir nokta elementer bir başka dalganın
merkezini oluşturmaktadır.
Resim 6.28: Huygens’e göre Işığın Küresel
Yayılımı

 
166
Huygens İlkesi olarak optik tarihine geçen bu belirleme şekil yardımıyla daha anlaşılır duruma
sokulabilir (Resim 28). Buna göre DCF, A ışıklı merkezinden çıkan bir dalga ise DCF küresi içinde
kapsanan parçacıklardan biri olan B parçacığı da kendi tekil dalgasını oluşturacaktır ve KCL dalgası da,
AB boyunca çizilen doğrultuda DCF dalgasına, yalnızca C bölgesinde değecektir. Benzer şekilde DCF
küresinin, bb, dd, vs. gibi doğru parçacıkları da kendi dalgalarını oluşturacaklardır. Ancak bu dalgalar
DCF dalgasına oranla daha zayıf olurlar ve DCF dalgası da, A noktasından başlayan hareketin belirli bir
zaman diliminde ulaştığı uzaklıkça belirlenir.
Burada kısaca anlatılan, bir noktadan çıkan dalganın o noktadan çizilen doğrularca sınırlanmakta ve
bu doğrular boyunca yayılmakta olduğudur. Demek ki ışınlar kaynağından küresel olarak çıkmakta ve
doğrusal olarak yayılmaktadır. Yayılım esir aracılığıyla gerçekleşmektedir, fakat boş uzaydakinden daha
yavaş olarak.
Bu son derece önemli belirlemelerinin ardından Huygens, ek bir açıklamada daha bulunmuş ve artık
ışığın yansıma ve kırılması da dahil olmak üzere, tüm özelliklerini bu ışık modeline göre açıklayacağını
ileri sürmüştür. Bu bütünüyle doğru bir tavırdır ve eğer ışığın doğası hakkında kesin sonuca ulaşılmak
isteniyorsa bunun yapılması bir zorunluluktur. Çünkü ışığın yayılımı çok uzun yıllar boyunca ele alınmış
ve önemli ölçüde bilgi birikimine ulaşılmıştır. Bu birikim ışık ışınlarının doğru çizgiler boyunca yayıldığı
konusunda bir uzlaşmanın doğmasına yol açmıştır. Buna aykırı bir savı temele alacak olan her kuramın
mutlaka ışığa ilişkin bütün özellikleri, deneysel ve matematiksel olarak açıklamak durumundadır. Hatta
yukarıda ele aldığımız Grimaldi’nin tamamen doğru bir biçimde gerçekleştirdiği kırınım ve girişim
gözlemlerine karşın, etkili olamamasının bir nedeni de bu ayrıntı bilgisine sahip olmamasıdır.
Siz de ışığın doğasının ne olduğunu araştırabilirsiniz.
Rengin Doğası ve Isaac Newton
Işığın dalga nitelikli olabileceğine yönelik bu ilk keşifler, Newton tarafından beklenmedik bir biçimde
kesintiye uğratılmış ve ışığın doğasının tam anlamıyla açıklanması için gerekli olan sistemli, tutarlı ve
matematiksel temele dayalı yeni bir ışık tasarımı ileri sürülmüştür. Optik tarihine ışığın parçacık modeli
olarak geçen bu anlayışın esasını parçacık ve boşluk kavramları oluşturmaktadır. Dolayısıyla Newton ışık
ve ışığa bağlı olguları bütünüyle bu anlayışa uygun olarak açıklamış Newton’un optik araştırmalarına
ilişkin ilk ayrıntıları 1672 yılında, Royal Society’nin sekreteri Henry Oldenburg’a yazdığı bir mektupta
öğrenmekteyiz. Daha sonra derneğin yayın organı olan Philosophical Transactions’da (Felsefi
Etkinlikler) yayımlanan bu mektubunda Newton, rengin doğasını anlamak için düzenlediği karanlık oda
deneylerinin sonuçlarını açıklamıştır:
Resim 6.29: Newton’un Renk Deneyi
Küresel biçimli olanların dışındaki optik camların yapılmasıyla uğraştığım, 1666 yılının başlarında
size verdiğim sözü yerine getirmek için, resmiyeti daha fazla uzatmadan açıklama yapacağım. Ben renk
olgusunu incelemekte kullandığım bir üçgen prizma temin ettim ve karanlık bir oda meydana getirdim.

 
167
Penceresine de uygun miktarda Güneş ışığının girmesine izin verecek küçük bir delik açtım. Deliğin
girişine, karşı duvarın üzerine ışığı kıracak bir prizma yerleştirdim. İlk önce meydana gelmiş olan canlı ve
yoğun renkleri izlemek çok sevindiriciydi; fakat sonradan daha dikkatli baktığımda, bunları dikdörtgen
(oblong) bir biçimde görmek beni şaşırttı. Çünkü bilinen kırılma kanunlarına göre, ben daire oluşacağını
umuyordum.
Newton aslında ışığın prizmadan geçtikten sonra renkleri oluşturacağını biliyor, ancak renklerin
oluşturduğu görünüm onun için beklenmedik bir durum niteliğinde. Çünkü panjurdaki delik yuvarlak
olduğu için, geçmiş deneyimlere göre, renklerin de yuvarlak bir görüntü oluşturması gerekli. Oysa
görüntü yukarıda da belirtildiği üzere dikdörtgen olarak gerçekleşmiş. Newton bu görüntünün nedenini
araştırıyor, birçok geçersiz belirlemenin sonunda ortaya çıkan bu yayılımın uzaklıkla doğru orantılı
olduğu sonucuna gidiyor. Aslında dağılımın nedenini tam olarak belirleyemiyor. Ancak saf Güneş
ışığının bütün gökkuşağı renklerini içerdiğinden kesinlikle emin oluyor ve deney sonucunu şu şekilde
formüle ediyor: “Güneş ışığı farklı renklerden
oluşur ve her renk belirli bir açıyla prizmada
kırılır.” Diğer bir deyişle, Güneş ışığı farklı
kırılma niteliklerine sahip ışınlardan oluşur. Bu
çıkarımlar açıkça renk ve kırılabilirlik gibi iki
olguyu birbirine bağlamaktadır.
Resim 6.30: Newton’un Prizma Deneyi
Newton daha sonra bu belirlemelerinin ileri sonuçlarını elde etmek için, çalışmasını ayrıntılandırmayı
sürdürerek, şöyle bir düşünce geliştiriyor: Eğer bu bağlantı doğruysa, o zaman belirli bir rengin ışığı
prizmadan geçirildiğinde, o rengin belirleyici açısıyla ışın demeti sapacak, fakat diğer renkler açığa
çıkmayacaktır. Düzenlediği deneyde ortaya çıkan
renk tayfındaki tek bir rengi diğerlerinden
ayırmayı başaran Newton, ayırdığı rengi ikinci
bir prizmadan geçirmiş ve beklediği gibi ışın
demeti kırılmaya uğramış, fakat ayrışmamıştır.
Böylece farklı renklerin kırılma miktarlarının
birbirinden farklı olduğunu keşfeden Newton,
deneyin kendisi açısından taşıdığı önemi
vurgulamak için ona “experimentum crucis”
(kritik [can alıcı] deney) adını vermiştir. Resim 6.31: Newton’un Tek Bir Renge Ilişkin Kırılma Açıklaması
Newton’un bu deneyi düzenlemekteki amacı, aslında Aristoteles’in değişim kuramının geçersiz
olduğunu göstermektir. Bu kurama göre renkler beyaz ışığın değişimiyle ortaya çıkar. Eğer bu kuram
doğruysa prizmaya gönderilen türdeş ışık yani tek renk, tekrar değişime uğrayacak ve sonuçta da bütün
renkler olmasa bile, örneğin kırmızıysa, kırmızı sonrası renkleri açığa çıkaracaktır.
Resim 6.32: Newton’un Beyaz Işıktan Renkleri ve Renklerden De Beyaz ışığı Elde Etmesi
İşte Newton yaptığı ikinci deneyiyle bu kuramın doğru olmadığını, çünkü prizmaya gönderilen tek
rengin kırıldığını ancak yine sadece kırmızı rengin oluştuğunu kanıtlamış oluyor Newton sonucu şöyle
özetliyor:
Doğada gerçekte beyaz ışık ve içinde de renkler bulunmaktadır. Prizma renkleri üretmemekte, sadece
ayrıştırmaktadır. Bu nedenle ayrışmış renk tekrar ayrışmamaktadır.

 
168
Bu sonuç değişim kuramının geçersizliğini göstermek için yeterli olsa da Newton, kendi görüşlerini
bir kuram haline getirecek son bir deney daha düzenlemeye karar veriyor, daha önce renkleri elde ettiği
deney düzeneğindeki tayfın önüne ince kenarlı bir mercek yerleştiriyor ve böylece renkleri bir noktada
odaklıyor. O noktada tekrar beyaz ışık elde ediyor. Bu ışığı prizmadan geçiriyor, tekrar renkler açığa
çıkıyor, ancak ters bir biçimde, yani kırmızı altta, mor üstte olacak şekilde. Böylece Newton beyaz ışıktan
renkleri ve renklerden de beyaz ışığı elde etmiş oluyor. Bu deney hem Değişim Kuramı’nı
geçersizleştirmiş, hem de Newton’un kuramının yeni bir ışık ve renk kuramı olarak kabul edilmesini
sağlamıştır. Newton’un oluşturduğu bu renk kuramının önemli bir yönü de, matematiksel bir temele
dayanmasıdır. Çünkü prizmada renkler belirli bir açıyla kırılıyorlar. Dolayısıyla her rengin belirli bir
kırılma derecesi, açısı var. Böylece her renk belirli bir nicelikle bağdaştırılmış oluyor. Oysa değişim
kuramının böyle bir özelliği yok.
Bütün bu deneysel çalışmalarının sonucunda Newton, kendisinin ışık tasarımını şöyle oluşturmuştur:
• Işık, ışıklı nesnelerden çıkan parçacıklarından oluşur ve ışık ışınları doğrusal çizgiler boyunca
yayılırlar.
• Işık parçacıkları tamamen mekanik ilkelere bağlıdır ve katı nesnelerle karşılaştıklarında
bükülürler.
• Doğada gerçekte bütün renklerin bileşiminden oluşan beyaz ışık [Güneş ışığı] bulunmaktadır.
Newton’un ulaştığı bu sonuçlar, 19. yüzyıla kadar etkin olacak ve ışığın doğasının parçacık olduğunu
savunan Parçacık Kuramı’nın temelini oluşturacaktır.
Işık ve renk hakkında ayrıntı için Hüseyin Gazi Topdemir’in Işığın
Öyküsü, (TÜBİTAK, Ankara 2007) adlı kitabını inceleyebilirsiniz.
COĞRAFYA
Rönesans’ta ve sonrasında yapılan keşifler coğrafya bilimini geliştirdi. Özellikle kartografik ve topografik
bilgilerin artmasıyla coğrafya tanınan bir bilim dalı oldu. 1500’lü yılların sonu ile 1600’lü yılların başında
coğrafya terimi uzak yerlerin, kıyıların, limanların vb. betimlenmesi anlamında kullanılıyor ve matematik
ve astronomiden yardım alıyordu. Bu dönemde önemli ülkeleri tanıtan bazı coğrafya eserleri yazıldı.
Özellikle İngilizler sömürgeciliğe önem veriyorlar ve konuya ilişkin çeşitli yazılar birbirini izliyordu.
Richard Hakluyt (D. 1552/53-Ö. 1616) tüm İngiliz keşiflerini bir araya toplayan ve yeni kolonileri teşvik
eden bir kitap hazırladı ve coğrafya terimini harita üzerindeki yerler olarak kullandı.
Sonraki dönemlerde coğrafya terimi içerisine iklim, nüfus, insan, ekonomi vb. de girdi. Jean Bodin
(1530-1596) tarih, yaşam ve coğrafi çevre arasındaki ilişkileri özellikle vurguladı. Böylece Ortaçağ
boyunca din kitapları içerisinde yer alan coğrafya ayrı bir alan olarak ortaya çıkmaya başladı.
Coğrafyaya diğer bir katkı da Bernhardus Varenius (D. 1622-Ö. 1650) tarafından yapıldı. Varenius,
Genel Coğrafya (1650) adlı eserinde coğrafyayı tanımladı ve terminolojik açıdan katkıda bulundu.
Varenius coğrafyayı teolojiden ayırdı ve dünyayla ilgili olarak ele aldı ve modern coğrafyayı kurdu.
Coğrafyanın bilim olarak ortaya çıkışında Immanuel Kant’ın (D. 1716-Ö. 1804) da katkısı vardır.
Kant 1756-1796 yıllarında coğrafya dersleri verdi. Coğrafyayı teolojiden kesin olarak ayıran ve coğrafya
ile felsefe arasındaki bağıntıları araştıran Kant, dünyaya 1) matematiksel (şekilsel), 2) siyasal
(yönetimsel), 3) fiziksel olmak üzere üç şekilde yaklaşılacağını ileri sürdü. Bunların içerisinde fiziksel
coğrafyaya önem veren Kant’a göre coğrafya yeryüzünün fiziki tasviri, dünya hakkındaki bilgimizin ilk
kısmıdır. Kant’ın bu bakış açısı Alexander Von Humbolt (D. 1769-Ö. 1859) ve Carl Ritter (D. 1779-Ö.
1859) tarafından coğrafyaya uygulandı ve coğrafya tam bir bilim haline geldi.
Asıl ilgisi botanik olan ve kaptan James Cook’un seyahatine de katılmış olan Humbolt, coğrafyada
bilimsel ve niceliksel yöntemi geliştirdi ve bitki coğrafyasının kurucusu oldu. Modern coğrafyanın
kurucularından olan Ritter de, insan ve doğanın birliğini vurgulayan bir yaklaşımla coğrafyayı
yeryüzünün incelenmesi olarak tanımladı ve coğrafyayı tarihle birlikteliği içinde düşündü.

 
169
Humbolt ve Ritter’in bu çalışmalarıyla coğrafyada klasik dönem kapandı ve modern dönem başladı.
1821’de Paris’te ilk dernek kuruldu (Coğrafya Derneği). Bunu Berlin’de ve Londra’da kurulan coğrafya
dernekleri izledi. 1888’de ise Amerika’da Ulusal Coğrafya Derneği (National Geographic Society)
kuruldu. 1922 yılında da Uluslararası Coğrafya Derneği (IGU) faaliyete geçti.
BİYOLOJİ
XVII. yüzyıl, tüm bilimlerde olduğu gibi, biyolojide de önemli gelişmelerin olduğu bir dönemdir. 1600’lü
yılların başında icat edilen mikroskop, biyoloji bilimini kökten değiştirdi ve yeni kuramların
geliştirilmesini sağladı. İki tür mikroskop vardır: 1. Bileşik mikroskop. 2. Basit mikroskop. Mikroskopta
kullanılan yakınsak mercekler, Grekler ve Ortaçağ Müslümanları tarafından bilinmekteydi. Ancak bileşik
mikroskop 1590’lara kadar bilinmiyordu.
Yakınsak merceklerin bir bileşiminden oluşan bileşik mikroskopta iki lens bulunur. Ana mercek
nesneyi büyütür ve göz merceği de büyütülmüş görüntüyü daha da büyütür. Basit mikroskopta ise tek
mercek bulunur ve nesneyi büyütmeye yarar. Bileşik mikroskobun ne zaman keşfedildiği kesin
olmamakla birlikte, Jacharias Jansen tarafından bulunduğu kabul edilir. Jansen’in, mikroskobu, 45 cm
uzunluğunda ve 5 cm çapında bir tüpten, bir çift dışbükey ve bir çift içbükey mercekten, nesnenin üzerine
konulduğu camdan (lam) oluşmaktaydı.
Resim 6.33: Basit Mikroskop
Bileşik mikroskobu bilimsel amaçla kullanan ilk kişi ise Galileo’dur. Bu konudaki ifadesi şöyledir:
“Bu tüpü kullanarak bir koyun kadar büyük görünen sinekleri inceledim ve öğrendim ki tamamen kıllarla
kaplılar. Ayaklarında, yere ters bile dursa, bir camın boşluklarına batırarak üzerinde durmalarını ve
yürümelerini sağlayan sivri uçlu iğneler var.”
1625 yılında John Faber, bu yeni buluşun adını koyar ve şöyle söyler; “Teleskop modelinden sonra bu
buluşa mikroskop demeyi düşündüm. Çünkü çok küçük nesnelerin görüntülerini algılamamızı sağlıyor.”
Bilimsel gözlem aracı olarak mikroskobun yaygın kullanımı 1665’li yıllara denk gelir. Mikroskop
yardımıyla ilk kez Robert Hook (D. 1635-Ö. 1703) bitkilerin hücrelerden oluştuğunu bulmuştur. Hook,
mikroskopla yaptığı gözlemleri Micrographia adlı yapıtında verir. Eserde Hook tarafında çizilen 57 ilginç
görüntü vardır. Hook, ilk kez bir sineğin gözünü, arının iğnesini, bit ve pirenin anatomisini, kuş tüyünün
yapısını gözler önüne sermiştir. Hook ayrıca bu eserinde “hücre” sözcüğünü kullanmış ve hücreyi içi boş
odacıklar olarak tanımlamıştır. Hücre çalışmaları mikroskopların gelişmesiyle XIX. yüzyılda ilerledi ve
Hücre Kuramı kuruldu. Bu konularda Marcello Malpighi (1628-1694), Antonio von Leeuwenhoek (1632-
1723) ve Jan Swammerdam (1637-1680) araştırmalar yapmıştır.
Malpighi, mikroskopla anatomi çalışmalarını başlatmış, böbrek, dil, deri, akciğer gibi organların
dokularını mikroskopla incelemiştir. Leeuwenhoek ise 1674 yılında, sarı renkli çamurlu su damlasını
incelemiş ve tek hücreli canlıları bulmuştur. Böylece
bakteri dünyasını keşfeden Leeuwenhoek, bunların
soyağacını çıkarmıştır. Swammerdam ise mikroskop ile
yaptığı gözlemler sonucunda, böceklerin de insanlar
gibi evrim geçirdiklerini ve gerekli organları
geliştirdiklerini bulmuş ve böceklerin diğer üst sınıf
hayvanlarda olduğu gibi karmaşık bir anatomiye sahip
olduklarını ve bölünerek çoğaldıklarını göstermiştir. Resim 6.34: Bileşik Mikroskop

 
170
TEKNOLOJİ
Teleskop
17. yüzyıldan sonra astronominin gelişmesi büyük ölçüde teleskopun gelişimine bağlı kalmıştır.
Teleskop, gökyüzünde o tarihe dikkat edilmemiş olguları ortaya
çıkarmış ve Yer Merkezli sisteme bağlı olanlarla Güneş Merkezli sistemi
kabul edenler arasındaki çekişmeyi neredeyse sonlandırmıştır.
Teleskopun icat tarihi beli olmamakla birlikte, saydam çukur veya
tümsek camların büyütme ve küçültme özellikleri çok eskiden beri
bilinmekteydi. Ancak bugünkü anlamda merceklerin ortaya çıkışı 13.
yüzyıla rastlar.
Gözlem borusu denilen araçlarla yapılan gözlemler çok eski tarihlere
kadar gitmektedir. Bu türden araçların M.Ö. 1100’lerde Çin’de kullanıldığı
bilinmektedir. Ancak gözlem borusunda görüntüyü büyültmek,
yakınlaştırmak ya da daha net hale getirmek için herhangi bir mercek ya da
benzeri bir şey bulunmamaktadır. Bu araç yandaki resimde görüldüğü
üzere kaide üzerine oturtulmuş bir borudan ibaret olup, gözün dikkatini
belli bir noktada toplayarak o bölgenin daha net olarak algılamasını
sağlamak için kullanılmaktaydı. Elle tutularak gözlem yapmakta kullanılan
diğer bir modeli de bulunmaktaydı. Ancak her iki modelin de bugünkü
anlamda teleskopla bir ilgisi yoktur.
Diğer taraftan bilim tarihi araştırmaları 1450’lerden itibaren teleskop yapmak için bilgi ve
malzemenin mevcut olduğunu göstermektedir. Ancak ilk teleskopun kimin tarafından yapıldığı
bilinmemektedir. 1604’te Zacharias Jansen (yaklaşık 1580-1638), 1608’de Hans Lippershey (D. 1570-Ö.
1619) ve yine 1608’de Jacop Metius (D. 1571-Ö. 1635) tarafından müstakil olarak yapıldığı
sanılmaktadır. Ayrıca 1590’larda İtalyan doğa filozofu Giambattista della Porta (D. 1534/5-Ö. 1615)
tarafından yapılmış bir modelinden de söz edilmektedir. Diğer taraftan, 1570’lerde Leonard Diggest (D.
1520-Ö. 1573) ve oğlu Thomas Diggest (D. 1546-Ö. 1593) tarafından İngiltere’de ince kenarlı mercek ve
aynadan oluşan bir aracın yapıldığı da bilinmektedir.
Diğer taraftan 1574’lerde Osmanlılarda teleskopa benzer bir aletin dönemin önemli astronomu
Takîyüddîn tarafından kullanıldığına ilişkin bilgiler de vardır. Takîyüddîn Kitâb Nûr-i Hadaka el-Ebsâr
ve Nûr-i Hadîka el-Enzâr (Göz ve Bakış Bahçelerinin Işığı Üzerine Kitap) adlı eserinde “Ben uzakta
bulunmaları nedeniyle görülemeyen [gözden gizlenmiş olan] eşyayı en ince ayrıntılarıyla gösterebilen ve
ortalama uzaklıkta bulunan gemilerin yelkenlerini bir ucundan tek bir gözle baktığınızda görebileceğiniz
bir billur [mercek] yaptım” demektedir. Bu açıklamalara dayanarak Takîyüddîn’in Galileo ve Newton
gibi kendisine bir teleskop yaptığını söylemek olanaklı görünmektedir. Bu doğru ise, o zaman
Takîyüddîn’in Batılılardan önce teleskop yaptığı söylenebilir.
Diğer taraftan batılı kaynaklara ve kayıtlara göre
teleskopun mucidi Lippershey’dir. States General’da (15. yüzyıldan 1796’ya kadar Hollanda’nın
Yasama Meclisi) 2 Ekim 1608’de Lippershey’in
teleskop için patent müracaatı görüşülmüş, Lippershey’e patent ve para ödülü verilmiş ve ondan her
iki göz ile kullanılabilecek şekilde aleti geliştirilmesi istenmiştir. Lippershey 15 Aralık’ta bunu
başarmış ve tekrar aynı meclis tarafından para
ödülüne layık görülmüştür. Metius’un patent başvurusu ise 17 Ekim 1608’di. Lippershey’in yaptığı
teleskop, bir tüp içerisinde yer alan ince ve kalın
kenarlı merceklerden oluşuyordu.Alet bir objeyi üç
ya da dört kez büyütmekteydi.
Resim 6.36: Kepler’e göre teleskopta görüntü
oluşumu
Resim 6.35: Gözlem
Borusu

 
171
1609 yılı sonlarına doğru Londra’da üretilmeye başlanan teleskoptan Galileo haberdar olur ve
yaklaşık sekiz kez büyütebilen kendi teleskobunu yapar ve ilk defa astronomik amaçlı olarak kullanılır.
Teleskop sözcüğünün ilk kullanan ise Julius Caesar Largalla’dır (D. 1576-Ö. 1624). Kepler ise
teleskobun optik ilkelerini açıklamış, ayrıca iki yakınsak mercekli ve dışbükey okülerli bir teleskop
geliştirmiştir. Kepler’in önerdiği bu teleskopu Güneş lekelerini
gözlemlemek için Scheiner kullanmıştır. Scheiner, aynı zamanda teleskopu
birkaç kişinin aynı anda kullanmasına olanak tanıyan helyoskopu
geliştirmiştir. Bu araçla, Güneş’ten gelen ışınlar karanlık bir odada
teleskoptan geçiriliyor ve oluşan görüntü beyaz bir yüzeye aktarılıyordu.
O dönemde yapılan ilk teleskopların optik kusurları oldukça çoktu.
Odak uzunluğundan oluşan kusurları gidermek için bir süre sonra
merceklerin çapı büyütüldü. Bu yüzden 1640’ların başlarında uzunluğu
4,5-6 metreye kadar çıkan büyük teleskoplar yapılmaya başlandı. 1656’da
Christian Huygens 7 metre uzunluğunda ve 100 kez büyütebilen bir
teleskop yaptı. 1672’de Cassini yaklaşık 12 metrelik, 1684’de 30 ve 40
metrelik teleskoplarla Satürn’ün halkalarını keşfetti. 1722’de de Bradley
odak uzunluğu 63 metrelik bir teleskopla Venüs’ün çapını ölçtü. Ancak
teleskopların bu şekilde büyümesiyle görüş alanı sınırlanmaktaydı. Bu
yüzden etki alanı daha yüksek mercekler yapılmaya başlandı. Teleskopa
üçüncü bir dışbükey mercek eklendi ve görüş alanı genişletildi. Resim 6.37: İki parçalı Teleskop
1670’lerde John Hevel 42 metrelik bir teleskop inşa etti. Ancak bu uzun teleskoplar gözlemler için
elverişli değildi. Lensleri aynı hizada tutmak oldukça zordu ve rüzgâr teleskopun eğilmesine neden
oluyordu. Bu nedenle 1675’lerin sonlarında lensler döner eklemler yardımıyla bir direk veya bina üzerine
oturtuldu ve bir sicim yardımıyla hedeflendi. Ancak bu da işe yaramadı ve küçük bir ayak üzerinde
bileşik, iki parçalı teleskoplar yapılmaya başlandı.

Resim 6.38: Newton’un Teleskopunun Şeması
1730’ların başlarında ise görme gücü daha fazla olan aynalı teleskoplara geçildi. Bu teleskoplarda
teleskopik etki bir grup mercek ve aynalarla sağlanmaktaydı.
Teleskoplar astronomide bir devrim yaratmıştır. 17. yüzyıldan sonra bu optik aracın kullanımıyla
gözlemsel astronomi çok gelişmiş ve yeni keşifler yapılmıştır. Teleskop yapımında kaydedilen gelişmeler
sonucunda hızla ve çok sayıda gözlemevi kurulmuştur.
Siz de teleskopun tarihini araştırabilirsiniz.
Termometre
Bugünkü anlamda ilk termometreyi (ısıölçer) 1592’de Galileo geliştirmiştir. Bu termometre bir bölmeye
hapsedilmiş havanın ısınınca genleşmesi ve bir su sütununu itelemesi esasına dayanmaktaydı. Yaklaşık
bir yumurta büyüklüğünde bir haznesi ve bu hazneye tutturulmuş yaklaşık bir karış uzunluğundaki bir
çubuktan oluşan termometreyi Galileo sıcak ve soğuk dereceleri belirlemek için kullanmıştır. Galileo’nun
yaptığı termometre, ilk defa insan vücudunun ısısını ölçebilecek biçime arkadaşı Sanctorius tarafından
getirilmiş ve klinik amaçlı olarak kullanılmıştır (1612). 1620’de ise Francis Bacon, Galileo’nun
termometresine ısıyı ve atmosferik basıncı gösteren bir gösterge çizelgesi eklemiştir.

 
172
1672’de Otto von Guericke değişik bir hava termometresi yapmıştır. Bu araç hava içeren bir bakır
küreden ve içinde alkol bulunan U şeklinde bir borudan oluşuyordu. Küre içerisindeki hava genleştiğinde
alkol U şeklindeki tüpünün içinde yükseliyor, tersi durumda alçalıyordu. 1688’de ise Amontons,
sıcaklığın çevreleyen havanın genleşmesiyle değil de yükselen basınçla ölçüldüğü ve atmosferik basınç
dalgalanmalarının düzenli olarak düzeltildiği bir hava termometresi geliştirdi.
1632’de ise Jean Rey (D. 1582-Ö. 1645) havanın genleşmesi yerine havasız ortamda sıvının
genleşmesi esasına dayalı ilk sıvı termometreyi yaptı. Rey bu termometresinde ısı indeksi olarak suyun
genleşmesinden yaralanıyordu. Floransa’da Grand Dük Ferdinand II su yerine alkol kullandığı başka bir
termometre geliştirdi ve bu termometre Floransa Akademisi’nde düzenli olarak kullanıldığından kısa
sürede Floransa Termometresi adıyla yaygınlaştı.
İlk termometrik gösterge çizelgesi belirleyen ve anason yağının donma noktasını sabit nokta olarak
öneren ise Boyle’dur. 1669’da ise Fabri, kış ve yaz sıcaklığını iki uç sıcaklık derecesi olarak kullanmıştır.
Dalencé ise suyun donma noktasını ve bitkisel yağın kaynama noktasını sabit noktalar olarak önermiş,
1693-1694 yılında ise Renaldini suyun donma ve kaynama noktasını uç noktalar olarak belirleyerek, bu
ikisi arasını eşit parçalara bölmüştür. 1714’de ise Fahrenheit kendi adıyla anılan bir termometre yapmış
ve cıva kullanmıştır. Fahrenheit suyun çözülmesini esas alarak, mutlak sıcak ve mutlak soğuk noktalarını
belirlemiştir. 1730 yılında ise Reamur suyun kaynama ve donma noktaları arasını 80 dereceye bölmüştür.
100 derecelik gösterge çizelgesi ise 1742’de Celcius tarafından önerilmiş, suyun kaynamasını 100 derece
ve suyun donmasını 0 derece olarak belirlemiş ve bu ikisi arasını eşit parçalara bölmüştür.
Barometre
Uzun yıllar doğada boşluğun olamayacağına inanıldı ve bu inancın gereği olarak havanın bittiği yerde
suyun başladığı düşünüldü. Galileo ise 1638’de doğanın boşluktan nefretinin bir sınırının olduğunu, zira
bir emme pompasının, suyu yaklaşık 9,75 metreden daha yukarı çıkaramadığını belirledi. 1644 yılında
Galileo’nun öğrencisi Torricelli (D. 1608-Ö. 1647) su yerine sudan 14 kat daha ağır olan cıvayı koydu.
Ona göre cıvanın yüksekliği suyun yüksekliğinin 1/14’üne denk gelmeliydi. Torricelli deneyinde, suyun
9,75 metrelik yüksekliğine karşılık civanın 76 santimetre yüksekliğe çıktığını ve bunun üzerinde bir
miktar boşluğun kaldığını gördü. Cıva tüpte belli bir düzeye iniyordu. Torricelli yaklaşık iki metrelik bir
tüp aldı ve içini cıva ile doldurdu. Açık ucunu parmağı ile kapattı ve cıva dolu bir kaba yerleştirdi.
Tüpteki cıvanın seviyesinin belirli bir yere kadar düştüğünü gözlemledi. Bu seviye yaklaşık 76 santimetre
idi. Tüpün yukarısında ise bir boşluk oluştu (Torricelli Boşluğu). Torricelli’ye göre cıva sütunu atmosfer
basıncıyla dengelenmişti. Böylece ilk cıvalı barometreyi (basınçölçer) yapmayı başardı.
Torricelli’den sonra Blaise Pascal (D. 1623-Ö. 1662) ise barometreyi kullanarak hava basıncının
ölçüldüğü yerin denizden yüksekliğine bağlı olarak değiştiğini, yükseğe çıkıldıkça düştüğünü kanıtladı.
Böylece barometreyle atmosfer basıncının ölçülmesini olanaklı kıldı. 1659’da ise Robert Boyle
barometredeki sıvı yüksekliğinin dış basınca bağlı olduğunu kanıtladı.
Buhar Makineleri
XVII. yüzyılda boşluk ile ilgili çalışmalar temelde madencilikle bağlantılıydı ve madencilerin en büyük
sorunu, ocakta biriken suyu dışarı atmaktı. Bu iş için bir takım yöntemler kullanılmıştı. Ancak bunların
tümü su gücüne dayanıyordu ve pompalar 10 metreden daha büyük derinliklerden su çekemiyordu. Hava
basıncıyla ilgili çalışmalar sonucunda boşluğun olamayacağı düşüncesini tartışmaya yol açmayacak bir
biçimde yıktı.
Boşlukla ilgili önemli deneyler yapan Otto Von Guericke, su dolu bir fıçıdan suyu pompa ile boşaltıp
boşluk elde etmeye çalıştı ancak başarılı olamadı. Denemelerini sürdüren Guericke, daha sonra iki
parçadan oluşan kalın bir bronz küre ile deneyi tekrarladı ve boşluk oluşturmayı başardı. Magdeburg
Küreleri adı verilen içi boşaltılmış kürelerin iki tarafına ters yönde sekizer at bağlayan Guericke, atları
ters yönde hareket ettirerek yarım küreleri ayırmaya çalışır, fakat bu mümkün olmaz.

 
173
Daha sonra deneylerini sürdüren Von Guericke 1661’de hava basıncı yardımıyla boşaltılmış bir
silindirin içine doğru bir pistonun hareket etmesiyle mekanik iş elde edilebileceğini göstermişti. 1673’de
ise Huygens, barutun patlamasıyla bir metal silindir içinde hava boşluğu
elde etmeyi denedi. Piston hava basıncının etkisiyle ileriye doğru hareket
edecek ve mekanik iş gerçekleşecekti. Böylece Huygens, ilk içten
yanmalı motoru yaptı (1680). Bu çalışmalar sonucunda buhar makineleri
ortaya çıktı ve bu da Sanayi Devrimi’ne giden yolu açtı. Huygens’den
sonra sürece önemli katkılar yapan diğer bilim insanı ise Denis Papin’dir
(D. 1647-Ö. 1712).
Papin 1708’de ilk buhar makinesini yaptı ve Kraliyet Bilim
Derneği’ne sundu. Araç, silindir biçimindeki bir kazan (A), bir piston (B)
ve bir buhar borusundan (M) oluşuyordu. Kazan içerisindeki su
kaynatıldığında ve B pistonu kaynayan suyun buharı ile yukarı doğru
itiliyor; L ipine bağlı ağırlık aşağıya iniyordu. Ateş söndürüldüğünde
kazan soğuduğu için, buhar sıvılaşarak suya dönüşeceğinden piston aşağı
inecek, ağırlık ise yukarı doğru çıkacaktır. Ancak bu ilk buhar makinesi
gerektiği gibi çalışmamıştır. Papin, bu makineyi kusursuzlaştırmak
amacıyla gerekli parayı edinmek için Kraliyet Bilim Derneği’ne
başvurmuş ancak reddedilmiştir.
Diğer taraftan Papin silindirdeki su buharını
yoğunlaştırarak boşluk elde etmeyi denemiş ve ölümünden
ancak iki yüzyıl sonra yaşama geçirilebilen ilk düdüklü
tencereyi yapmıştır. Papin’in yapmış olduğu ilk düdüklü
tencere kalın demirden imal edilmişti. Kapağı, elle
çevrilerek sıkıştırılan bir mandal ve iki yanda yer alan güçlü
kıskaçlarla kapatılıyordu.
Papin’in buhar makinesini geliştirmeye çalıştığı yıllarda
İngiltere’de Thomas Savery (D. 1650-Ö. 1715) de aynı
konu ile uğraşmaktaydı. Savery, başlangıçta maden
ocaklarındaki suyun dışarı pompalanması için geliştirilmiş
olan, ama daha sonra kent dışı yerleşim yerlerindeki evler
ve değirmenlerde kullanılmak üzere yeraltından su
çekmekte kullanılan bir buhar makinesi yapar. Bu makine
Papin’in geliştirdiği makine ile aynı ilkelere dayanmasına
karşılık bir pistona gereksinim duymamaktaydı. Burada buhar suyu aşağı itmekte, bir depoya dolan su
depo soğuduğunda bir pompa yardımıyla dışarı çekilmekte idi. Ancak madenlerde başarıyla kullanılmaya
başlanan buhar makinesi Dortmounthlu bir demir ustası olan Thomas Newcomen’indir (1663-1729).
1712’de yaptığı bu araç, atmosfer basıncında çalışan
ilk pistonlu buhar makinesidir Ayrıca Newcomen’in
makinesi sadece atmosferik basınçtaki buhara
gereksinim duyuyordu ve bunu sağlamak daha kolay
ve güvenli idi. Kubbeli kazan içindeki su ısındıkça
silindirde buhar oluşuyordu. Piston basınçla kolu
yukarı kaldırıyordu. O sırada silindirde boşluk
oluşuyor ve piston aşağı inerek kalkan ucun aşağı
inmesini sağlıyordu. Bu makine daha sonra 1769’da
James Watt (1736-1819) tarafından geliştirildi ve
sanayinin hizmetine sunuldu.
Resim 6.41: Trevithick’in lokomotifi
Resim 6.39: Papin’i Buhar
Makinesi
Resim 6.40: Newcomen’in Makinesi

 
174
Watt, Glasgow Üniversitesi’ne, matematik ve geometri derslerinde kullanılmak üzere çeşitli aletler
yapıyordu. 1764’de üniversitede bulunan Newcomen’in buhar makinesinin onarımı Watt’a verildi. Watt
makinenin verimini arttırmak için çeşitli yöntemler geliştirdi ve eski modellerde kullanılan silindirlerin
küçük olması nedeniyle çok büyük ısı kaybına neden olunduğunu fark etti ve böylece daha büyük
silindirlerle ısı kaybını düşürmeyi başardı. Watt daha sonra kendi makinesine döner bir parça ekledi. Bir
süre sonra da bunu çift tarafa dönecek şekilde geliştirdi.
1796’da Richard Trevithick (D. 1771-Ö. 1833) Watt’ın buhar makinesini hareket edebilecek bir hale
getirerek lokomotifi geliştirdi. 1804’de ray üzerinde giden ilk gerçek lokomotif ile beş vagonda 70 yolcu
ve 10 tonluk madeni taşımayı başardı. Bundan sonra demiryollarının yapımı başladı ve 1830’da modern
demiryolculuğun temeli atıldı.
Mekanik Saatler
Mekanik saatin ne zaman ve nerede yapıldığına ilişkin elimizde kesin bilgiler yoktur. Ancak Grek
döneminden başlayarak saat çalışmaları sürekli gelişme göstermiştir. VII. ve XIV. yüzyıllarda Çin’de
astronomik saatlerin yapıldığı bilinmektedir. Bunlar gökyüzünü yansıtan ve su ile işleyen saatlerdir. XIII.
yüzyılda Cezerî’nin yaptığı su saatleri bu tür saatlerin en güzel örnekleridir. Bu çalışmalar XIII. yüzyılda
Avrupa’ya geçmiş, saat yapımını mümkün hale getirmiştir.
Saatlerde zembereğin kullanılması 1500’lerdedir. Zembereğin kullanılmasıyla saatler küçültülebilmiş
ve taşınabilir hale gelmiştir. İlk kullanılan zemberekler dakik değillerdi. Bu saatlerin daha dakik olması
için yeni keşiflere yani zembereğin boşalmasını düzenleyen yeni parçalara gerek vardı.
Saatlerin dakikliğini arttıran diğer bir gelişme de sarkacın saatlere uygulanmasıdır. Sarkacın saatlere
ilk kim tarafından uygulandığı konusunda kesinlik yoktur. Ancak Huygens’in sarkaçlı saat yaptığı
bilinmektedir. Bu amaçla saatlere ucunda ağırlık bulunan bir sarkaç ilavesiyle ilk sarkaçlı saati 1657
yılında geliştirdi 1673 yılında ise sarkaçlı saatlerin prensiplerini ele alıp matematiksel analizini yaptı.
Böylece bir sarkacın salınımının, eşzamanlı olduğunu gösterdi.
Elektrik ve Elektrikli Aletler
Elektrikle ilgili çalışmalar M.Ö. 600’lere kadar geri gider. Bu dönemde yün bir beze sürtülen kehribarın
saman gibi hafif cisimleri, mıknatısın da demir parçacıklarını çektiği bilinmekteydi. Konuyu bilimsel
olarak ilk defa ele alan ise William Gilbert’tir (D. 1546-Ö. 1603). Gilbert
sürtünmeyle oluşan statik elektrikle ilgilenmiş ve bu tür elektriğin sadece
belirli maddelere özgü olduğunu saptamıştır. Gilbert’ten sonra, Otto Von
Guericke, statik elektriğin elde edilebileceği bir araç yapmayı başardı. Araç
bir eksene geçirilmiş bir kükürt toptan oluşmaktaydı ve top dönerken topa
dokunulduğunda kıvılcım saçıyordu.
Elektriğin depo edilebilmesi ise Leyden şişesinin yapımıyla gerçekleşti.
1745’de Von Kleist, içi su dolu şişeye bir çivi soktu ve çiviye elektrik verdi.
Böylece suyu şarj etti ve elektriğin depo edilebileceğini gösterdi. 1746’da
yapılan bir deneyde, Leyden şişelerinden oluşan bir bataryanın verdiği
elektrik şokunun, el ele tutuşmuş yirmi kişinin aynı anda hissettikleri ve
elektrik şokuyla zıpladıkları görülür.
Yıldırımın elektrikten başka bir şey olmadığını ve atmosfer elektriğinin
depo edilebileceğini ise ilk defa Benjamin Franklin (D. 1706-Ö. 1790) ortaya
koymuştur. Yaptığı sayısız deneylerde Franklin atmosfer elektriğini depo
etmeyi başarmıştır. Resim 6.42: Leyden Şişesi

 
175
18. yüzyılın ikinci yarısında elektrik akımının keşfiyle yeni bir dönem başlar. Bu alanda öncülüğü
Luigi Galvani (D. 1737-Ö. 1798) yapmıştır. Galvani, tamamen tesadüf eseri olarak, metal bir masa
üzerindeki ölü bir kurbağanın bacağı üzerinde çalışırken, bacağa bıçak değdirildiğinde kasıldığını fark
eder. Galvani bu kasılmanın, hücrelerin elektrik içermesi nedeniyle oluştuğunu ileri sürer. Ancak birkaç
yıl sonra Alessandro Volta (D. 1745-Ö. 1827), bu kasılmanın iki farklı metalden kaynaklandığını bulur ve
deneyleri sonucunda, iki farklı metal arasına çeşitli sıvılar koymak suretiyle, ilk elektrik pilini yapmayı
başarır.
1820 yılında, Hans Christian Oersted (D. 1777-Ö. 1851), elektrik bilimi için önemli bir deney yapar.
İçinden akım geçen bir tele bir pusula iğnesini yaklaştırır ve iğnenin saptığını görür.
1821 yılında Michael Faraday (D. 1791-Ö. 1867), elektrik taşıyan bir iletkeni bir mıknatıs etrafında ve
bir mıknatıs da bir iletken etrafında döndürmeyi başarır ve ilk elektrik motorunu yapar. Yaklaşık on sene
sonra ise, bir bobin içine bir mıknatısı sokup çıkarmak suretiyle bobinde elektrik akımı oluşturur ve
manyetizma ile elektrik elde edebileceğini gösterir. Faraday, elektriksel ve manyetik kuvvetlerin
çizgilerini mıknatıs etrafında toplanan demir tozları yardımıyla göstermeyi başarır ve bu çizgilere,
manyetik kuvvet çizgileri adını verir.
Resim 6.43: Oersted’in Deneyi
Alan Kuramı adı verilen bu kuramın matematiksel ifadesine James C. Maxwell (D. 1831-Ö. 1879)
ulaşır ve 1864 yılında elektrik ve manyetizma kanunlarını formüle eder. Aynı sonuçlarla,
elektromanyetizma ile ışık arasındaki kesin bağıntıyı da ortaya koyar. Böylece o zamana kadar ayrı olan
optik, elektrik ve mıknatıs bilimleri birleşir.
Maxwell’in kuramsal sonuçlarını on beş sene sonra H. Rudolf Hertz (D. 1857-Ö. 1894) deneysel
olarak ispatlar. İlkel bir verici devresinde oluşan kıvılcımı, yine ilkel bir alıcı devresinde, aralarında hiçbir
bağlantı olmadan elde eder. Böylelikle Hertz, elektromanyetik dalgaların uzayda yayıldığını ispatlar.
Hertz’in ulaştığı sonuçla teknoloji önemli bir ivme kazanacak, telsiz, telgraf, telefon, radyo gibi
araçlar birer birer icat edilecektir. Nitekim 1833’de Karl F. Gauss (D. 1777-Ö. 1855) ilk telgrafı yapar.
Bir kaç sene sonra Samuel Morse (D. 1791-Ö. 1872) telgraf mesajlarını 16 kilometreye kadar gönderir.
Hemen ardından Alexander Graham Bell (1847-1922) telefonu icat eder. 1890’larda ise Guglielma
Marconi (D. 1874-Ö. 1937) ilk radyoyu yapar ve ilk radyo yayınını başlatır.
Elektrikli araçların günlük yaşantımıza girişinde bini aşkın buluşuyla silinmez izler bırakmış olan
Amerikalı mucit Thomas Alva Edison’un (D. 1847-Ö. 1931) elektrik ampulünü keşfi, dönemin en önemli
olaylarından biridir. Büyük masraflarla Menlo Park’ta kurduğu dünyanın ilk araştırma laboratuarında
ekibi ile birlikte, çeşitli sanayi ürünlerinin yanında ampul üzerinde de çalışmaya başlayan Edison’un
amacı, sürekli aydınlanmayı sağlayacak bir şey icat etmekti. Önce çeşitli madenlerden teller, sonra insan
saçı, kâğıt ve bambu ağacı lifi kullandı. Bunları kömür haline getirip havası boşaltılmış cam ampule
yerleştirdi. Ancak bir türlü istediği sonucu alamıyordu. Sonunda ceketinin kopmak üzere olan düğmesine
bakarak, bildiğimiz dikiş ipliğini kullanmayı düşündü ve bu denemesinde başarılı oldu. Edison’un ilk
ampulü 1879’da hiç sönmeden tam kırk saat boyunca etrafını aydınlattı.
Edison’un faaliyetleri, bütün ihtiyaçları karşılanmış araştırma laboratuarları kurulmaksızın teknolojik
atılımları gerçekleştirmenin mümkün olamayacağını göstermesi açısından yol göstericidir. Onun, böyle
bir araştırma laboratuarıyla, burada keşfedilen ürünlerin seri üretimini gerçekleştirecek fabrikaları, bir
bütünün ayrılmaz parçaları olarak gören yaklaşımı, Amerikan Hükümeti’nin ve büyük sanayicilerin
dikkatini çekmiş, Amerika, büyük araştırma laboratuarları kurmaya yönelmiştir.

 
176
Özet
Rönesans, Orta Çağ ile Modern Çağ arasında
kalan zaman dilimine verilen addır ve bir geçiş
dönemidir, Avrupa kültür çevresinin iki büyük
çağı arasında bir köprüdür.
Aydınlanma ise Rönesans’ın hedeflerine önemli
ölçüde ulaşıldığı bir dönemdir ve bu dönemin
dikkat çeken yönü bilimlerde gerçekleşen büyük
ilerlemelerdir. Bu ilerlemenin başlangıcında
Kopernik’in uzun yıllardan sonra yeniden ileri
sürdüğü Güneş merkezli evren modelinin
benimsenmesi yer almaktadır.
Kopernik’in modeliyle başlayan yeni dönem
Brahe’nin ayrıntılı gözlemleriyle daha karmaşık
bir hal almış, ardından Kepler’in elips
yörüngeleri keşfetmesiyle astronomide yeni bir
dönem başlamıştır. Bu dönemde geliştirilen
teleskopun gözlemlerde kullanılmasıyla da
gözlemsel astronomide önemli gelişmeler
kaydedilmiştir. Sürecin en dikkat çekici bilim
insanı Galileo, yaptığı gözlemlerle hem gökyüzü
ve çeşitli gök nesneleri hakkında ayrıntı bilgisinin
artmasını sağlarken, aynı zamanda Güneş
merkezli evren modelinin gereksinim duyduğu
fizik temeli de hazırlamıştır. Bu fizik temeli
evrensel bir konuma taşıyarak, yeryüzü ve
gökyüzü ayrımını kaldırarak, evrenin her
tarafında aynı fizik yasalarının geçerli olduğunu
ise Newton geliştirmiş ve böylece klasik fizik
yasaları, yöntemi ve çalışma alanı belirlenmiş
kuramsal bir bilim haline gelmiştir.
Bu dönemde en çok dikkat çeken gelişme coğrafi
keşifler alanında olmuştur. Rönesans dönemine
kadar Güney’de Afrika’nın Kongo Havzası,
Kuzey’de İngiltere’nin Kuzey sahilleri, Doğu’da
Hindistan ve Japonya kıyıları ve Batı’da ise
Kanarya adalarının Batı kısımları bilinmekteydi.
Keşiflerle Afrika’nın Batı kıyıları Ümit Burnu
Afrika’nın doğu sahilleri keşfedildi. Bu
dönemdeki en önemli keşif ise Amerika’nın
keşfidir.
Descartes’ın analitik geometriyi kurması, döneme
damgasını vuran en önemli matematik gelişme
olurken, onu olasılık hesabının bulunması,
Fermat Teoremi, ideal sayılar, Snell Kanunu’nun
keşfi izledi. Permütasyon, kombinasyon ve
simgesel mantığın geliştirilmesi matematiği
parlak bir evresine taşıdı. İntegral ve türevin
bulunması başarıyı taçlandıran gelişmeler oldu.
Bu dönem teknolojik buluşlar açısından da göz
kamaştırıcı bir dönem oldu. İlk gelişme barutun
silah olarak kullanılmasıyla ortaya çıktı. Barutun
silah olarak kullanılmasıyla geniş kitleler barutlu
silahlarla derebeyleri etkisiz hale getirebildiler ve
sonuçta derebeylik yıkıldı. Teleskobun kullanılmasıyla da gökyüzüne ilişkin çok sayıda yeni
bilgi edinildi ve birçok gök cismi keşfedildi.
Böylece modern bilimin yapılanmasının temelini
hazırlayan çabalar yoğunlaştı ve sonuçta bilimsel
devrim çağı başladı. Bu çağ Kopernik ile
başlayan yeni dönemin Kepler ve Galileo ile
beklenen sonuca ulaştığı ve Newton ile
olgunlaştığı dönemdir. Bu dönemden itibaren,
bütün bilim dallarında bilinen ve egemen olan
kuramların yerine yeni kuramlar önerilmiş ve
etkin olmasını sağlayacak adımların atılabilmesi
sağlanmıştır. Artık doğa insanın açıklayamadığı
gizemli güçlerin değil, bilgiye dayalı bir gücün
bulunduğu bir yer oldu. Bunun sonucunda daha
önce maddi yetersizliklerle ezilmekte olan
Avrupa ulusları bilimin, felsefenin ve sanatın
yarattığı yeni içerisinde, kendi dışındaki
dünyadan güç almaya, zenginleşmeye ve bolluğa
kavuşmaya başladılar.

 
177
Kendimizi Sınayalım
1. Rönesans’ı en iyi hangisi betimlemektedir?
a. Yeniden doğuş
b. Aristoteles ve İbn Sînâ’yı reddetme
c. Öğrenmenin yeniden canlanması
d. Dine karşı çıkma, akla ve bilime güvenme
e. Edebiyat, sanat ve bilimde yenileşme
2. Aşağıdakilerden hangisi bilim tarihi
açısından devrim sayılır?
a. Sanayi devrimi
b. Güneş merkezli model
c. Teleskopun keşfi
d. Diferansiyel hesabın bulunması
e. Gravitasyonun keşfi
3. Geoheliocentric evren modelini kim
geliştirmiştir?
a. Mikolaj Kopernik
b. Andreas Osiander
c. Bartolomeu Dias
d. Tycho Brahe
e. John Kepler
4. Galileo’nun engizisyonda yargılanmasının
nedeni nedir?
a. Satürn’ün halkasını keşfetmesi
b. Eylemsizlik hareketini bulması
c. Doğanın matematiksel olduğunu söylemesi
d. Güneş’in mükemmel olmadığını belirtmesi
e. Dünyanın hareket ettiğini savunması
5. Ümit Burnu’nu kim keşfetti?
a. Bartolomeu Dias
b. John Kepler
c. Vasco Da Gama
d. Gemici Henry
e. Santa Maria
6. Paracelsus’a göre bütün varlıkların temeli
nedir?
a. Toprak, su, hava, ateş
b. Tuz, kükürt, cıva
c. Dört element
d. Materia prima
e. Dört element ve materia prima
7. Büyük Kan Dolaşımını kim buldu?
a. Andreas Vesalius
b. James Cook
c. William Harvey
d. Galenos
e. Charles Darwin
8. Bir savaş aracı olarak barut ilk kez hangi
yüzyılda kullanıldı?
a. XIV. yüzyıl
b. XV. yüzyıl
c. XVI. yüzyıl
d. XVII. yüzyıl
e. XI. yüzyıl
9. Fêng-shui ne demektir?
a. Kutsal nefes
b. Evrensel ilke
c. Yön düzenlemesi
d. Rüzgârlar ve sular
e. Kahin tahtası
10. Çevrimler kuramını geliştiren kimdir?
a. Descartes
b. Newton
c. Galileo
d. Ptolemaios
e. Kepler

 
178
Kendimizi Sınayalım Yanıt
Anahtarı
1. c Yanıtınız yanlış ise “Giriş” başlıklı konuyu
yeniden gözden geçiriniz.
2. b Yanıtınız yanlış ise “Astronomi” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
3. d Yanıtınız yanlış ise “Tycho Brahe” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
4. e Yanıtınız yanlış ise “Fizik, Mekanik,
Galileo” başlıklı konuyu yeniden gözden
geçiriniz.
5. a Yanıtınız yanlış ise “Coğrafya” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
6. e Yanıtınız yanlış ise “Paracelsus” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
7. c Yanıtınız yanlış ise “William Harvey”
başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
8. a Yanıtınız yanlış ise “Barut ve Ateşli
Silahlar” başlıklı konuyu yeniden gözden
geçiriniz.
9. d Yanıtınız yanlış ise “Pusula” başlıklı konuyu
yeniden gözden geçiriniz.
10. b Yanıtınız yanlış ise “Descartes ve
Çevrimler Kuramı” başlıklı konuyu yeniden
gözden geçiriniz.
Sıra Sizde Yanıt Anahtarı
Sıra Sizde 1
Kopernik aslında Güneş merkezli evren modelini
ilk kez ileri süren bilim insanı değildir. Daha
önce Aristarkhos aynı modeli önermişti. Bundan
başka yine Antik Çağ’da Herakleides hem Yer
hem de Güneş merkezli bir model geliştirmişti.
Sıra Sizde 2
Işığın doğasının ne olduğu uzun yıllar boyunca
merak edildi. İlk kez Aristoteles saydamlığın
parlaması olarak tanımladı. Daha sonra Descartes
bilardo topu şeklinde küçük cisimlerden
oluştuğunu düşündü. Bazı değişikliklerle Newton
da ışığın parçalardan oluştuğunu ve düz çizgiler
boyunca yayıldığını benimsedi. 19. Yüzyılda
Young ise dalga olduğunu belirledi. Einstein
konuyu noktalayarak, ışığın enerji paketlerinden
oluştuğunu ve dalga şeklinde yayıldığını ileri
sürdü.
Sıra Sizde 3
Bilinen kaynaklara göre, teleskop’un en erken
tarihi 1600 yıllarına denk düşmektedir.
Galileo’nun evrenin gizlerini çözmek üzere
gökyüzüne yönelttiği teleskobu da 1609 tarihini
taşımaktadır. Ancak bu tarihler daha eskiye
götürülebilmektedir. Çünkü gözlem tüpü denilen
araçlar çok daha eskiden örneğin Çin’de MÖ
1100’lerde kullanılmaktaydı. Bu aracın asıl
özelliği görüntüyü büyültmek, yakınlaştırmak ya
da daha net hale getirmek değil, ışığı bir noktada
toplayarak gözlemcinin yıldızı daha net olarak
algılamasını sağlamaktı. Bu araçlar Ortaçağ’da da
yoğunlukla kullanılmıştır.

 
179
Yararlanılan Kaynaklar
Abetti, G. (1954). The History of Astronomy.
London: Sidgwick & Jackson.
Adnan, A. A. (1980). Bilim ve Din, İstanbul:
Remzi Kitabevi.
Akdoğan, C. (1983). “The Controversy Between
Newton and Hooke on the Nature of Light”,
Journal of Human Sciences, Cilt 2, Sayı 1,
Ankara: ODTÜ.
Boll, M. (1991). Matematik Tarihi, Çeviren: B.
Gözkan, İstanbul: İletişim Yayınları.
Capra, F. (1992). Batı Düşüncesinde Dönüm
Noktası, Çeviren: M. Armağan, İstanbul: İnsan
Yayınları.
Dreyer, J. L. E. (1953). History of the Planetary
System from Thales to Kepler, New York: Dover.
Galileo, G. (1914). Dialogues Concerning the
Two New Sciences, İngilizceye çevirenler; Henry
Crew & Alfonso de Salvio, New York: Dover.
Galileo, G. (1953). Dilalogue Concerning the
Two Chief World Systems-Ptolemaic &
Copernican, İngilizceye çeviren; Stillman Drake,
Los Angeles: University of California.
Grant, E. (1974). A Source Book in Medieval
Science, Harvard: Harvard University.
Huygens, C. (1952). Treatise on Light, Great
Books of the Western World, Ed: Robert
Maynard Hutchins.
Joyce, W. B. & Alice Joyce, “Descartes, Newton
and Snell’s law”, Journal of the Optical Society
of America, Cilt 66, Sayı 1, 1976.
Kâhya, E. (1980). On Sekizinci Yüzyılda Tabii
Bilimler, Ankara.
Kepler, J. (1938). Ad Vitellionem Paralipomena,
I, Gesammelte Werke, 2. Cilt, München.
Kepler, J. Epitome of Copernican Astronomy, IV
and V, İngilizceye çeviren; Glenn Wallis, Great
Books of Western World, XVI, Chicago 1952.
North, John, (1995). History of Astronomy and
Cosmology, New York: Fontana, London
Elsevier.
Ronan, C. (2003). Bilim Tarihi, Dünya
Kültürlerinde Bilimin Tarihi ve Gelişmesi,
Çevirenler: E. İhsanoğlu ve F. Günergun,
Ankara: TÜBİTAK.
Ronchi, Vasco, The Nature of Light, (Storia della
Luce) İngilizce’ye Çeviren: V. Barocas, Harvard
1970.
Sabra, A. I., Theories of Light From Descartes to
Newton, London 1967.
Shapiro, A. E. “Kinematics Optics; A Study of
the Wave Theory of Light in the Seventeenth
Century”, Archive for History of Exact Sciences,
Cilt 11, 1973.
Struik, D. J. (1996). Kısa Matematik Tarihi,
İstanbul: Sarmal.
Tekeli, S. vd. (1999). Bilim Tarihine Giriş.
Ankara: Nobel.
Tez, Z. (2000). Kimya Tarihi, Ankara.
Topdemir, H. G. (2007). Işığın Öyküsü,
TÜBİTAK, Ankara.
Unat, Y. (2001). İlkçağlardan Günümüze
Astronomi Tarihi, Ankara: Nobel.
Voelkel, James R. (2002). Johannes Kepler, Yeni
Gökbilim, Ankara: TÜBİTAK.
White, M. (2001). Leonardo İlk Bilgin, Çeviren:
Ahmet Aybars Çağlayan, İstanbul.
Whittaker, E. T. (1910). A History of the
Theories of Aether and Electricity.
Wolf, A. (1968). History of Science, Technology
and Philosophy in the 16th and 17th Centuries,
Cilt 1, Gloucester-Mass.
Yıldırım, C. (1992). Bilim Tarihi, İstanbul:
Remzi Kitabevi.
Yıldırım, C. (1995). Bilimin Öncüleri, Ankara:
TÜBİTAK.

 
180
Amaçlarımız
Bu üniteyi tamamladıktan sonra;
Klasik Osmanlı Bilim Geleneği ve Kurumlarını tanımlayabilecek,
Yeni Eğitim Müesseselerinin Kuruluşunu açıklayabilecek,
Türkçe Modern Bilim Literatürünün Ortaya Çıkışını açıklayabilecek,
Yeni Bilim Müesseselerini sıralayabilecek
bilgi ve becerilere sahip olabilirsiniz.
Anahtar Kavramlar
İstanbul Rasathanesi
Mühendishane-i Bahrî-i Hümâyun
Mühendishane-i Cedid
Tıp Mektepleri
Mekteb-i Harbiye
Darülfünun
Osmanlı Bilim Literatürü
Humbaracı Ocağı
Osmanlı Bilim Geleneği
Yeni Bilim Müesseseleri
İçindekiler
 Giriş
 Klasik Osmanlı Bilim Geleneği ve Kurumları
 Osmanlı’da Yeni Eğitim Müesseselerinin Kuruluşu
 Türkçe Modern Bilim Literatürünün Ortaya Çıkışı
 Yeni Bilim Müesseseleri
7

 
181
GİRİŞ
Osmanlının altı asırlık tarihi boyunca imparatorluk sınırları içerisinde görülen bilim hareketleri, kendine
has bir gelişme çizgisi göstermiştir. Bu çizgi Osmanlı İmparatorluğu sınırları dışında kalan diğer İslâm
toplumları ile tarihî miras ve gelenek bakımından birçok müşterek unsura sahip olmakla beraber coğrafi
konumu, devlet idaresinin ve toplumun dinamizmi neticesinde bazı yönleri ile farklılıklara sahiptir.
Böylece Osmanlı bilimi, kaynağı bakımından onun dışında kalan İslâm dünyası ile müştereklik içinde
olmakla birlikte geçirdiği gelişmeler bakımından öncü vasfını taşır. Başlangıçta, kendisinden daha eski
İslâm devletlerinin birikiminden etkilenerek oluşan Osmanlı bilimi, çok geçmeden eski bilim ve kültür
merkezlerini etkileyecek ve onlara örnek olacak bir noktaya ulaşmıştır. Diğer taraftan, 17. asırdan itibaren
Batı biliminin etkilerinin Osmanlı dünyasında yavaş yavaş görülmeye başlamış olması ve Osmanlılar
kanalıyla diğer İslâm ülkelerini etkilemeye başlaması bu öncü karakterini vurgulamıştır. Bu gelişmeler,
(İslâm dünyasını bir bütün olarak temsil eden) Osmanlıyı İslâm ile modern Batı arasında kendine has bir
sentez oluşturma noktasına götürmüştür.
Osmanlı bilim ve eğitim hayatındaki büyük değişmeler geniş bir zaman dilimi içerisinde
gerçekleşmiştir. Bu yüzden Osmanlı tarihindeki köklü değişmeleri belirli olaylara bağlamak veya belli bir
tarihten itibaren başlatmak zordur. Genellikle “eski ve yeni” bir arada ve birbirine paralel olarak
uygulanmıştır. Bu ünitede bir yandan Osmanlı öncesi İslâm bilim geleneğine ve daha ziyade
Selçukluların mirasına dayanan, ancak imparatorluğun dışından yapılan katkılarla da gelişen, klasik
Osmanlı bilim geleneğinin oluşması ve gelişmesine kısaca temas edilirken, bir yandan da Batı ile yakın
ilişkiler neticesi gelişen Batı bilim geleneğinin önemli noktaları ele alınarak, Osmanlı biliminin iki
safhası analitik olarak ana hatlarıyla ortaya konmaya çalışılacaktır. Burada İmparatorluğun Asya ve
Avrupa’daki topraklarında yaşayan Hıristiyan mezheplerine mensup Rum, Ermeni, Bulgar, Sırp, Macar
ve Romenler ile Yahudilerin oluşturduğu gayrimüslim nüfusunun Türkçe, Arapça ve Farsça dilleri
dışında yazmış oldukları eserler ile bu kültür çevrelerinde cereyan eden ilmî faaliyetlere yer
verilmeyecektir. Zira Osmanlı bilimi ile ilgili çalışmaların bugünkü durumu bu konuyu ele almaya
yardımcı olacak yoğunluğa ulaşmamıştır. Şüphesiz ki Osmanlı bilimi ile ilgili genel ve kapsayıcı
değerlendirmelerin fazla dikkati çekmeyen ve üzerinde layık olduğu ölçüde durulmayan bu yönlerinin de
ele alınmasıyla daha mükemmel hale geleceği muhakkaktır.
KLASİK OSMANLI BİLİM GELENEĞİ VE KURUMLARI
Osmanlı bilimi, kendisinden önceki Selçuklu Devleti’nin bilim mirası ve o dönemde Anadolu şehirlerinde
kurulmuş olan eğitim bilim müesseselerinin temeli üzerine kurulmuştur. Osmanlılar ayrıca dönemin en
ileri kültür ve bilim merkezlerinden olan Mısır, Suriye, Irak, İran ve Türkistan’daki bilim adamlarının
faaliyetlerinden de istifade etmişlerdir. Osmanlılar İslâm dünyasının kültür ve bilim mirasını koruyup
zenginleştirerek ona yeni bir dinamizm ve canlılık kazandırmışlardır. Böylece İslâm medeniyetinin eski
merkezlerinin yanı sıra Bursa, Edirne, İstanbul, Üsküp ve Saraybosna gibi yeni kültür ve bilim merkezleri
ortaya çıkmıştır. Bu dönemde gelişen Osmanlı kültür ve bilimi günümüz Türkiye’sinin ve birçok OrtaDoğu, Kuzey Afrika ve Balkan ülkesinin kültürel kimliğini ve bilim mirasını oluşturmuştur.
Osmanlılarda din, kültür ve bilim faaliyetlerinin kaynağını oluşturan ve aynı zamanda devlet ve
toplumun ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde teşkilatlanmış olan en önemli müessese medreselerdir.
Osmanlı medreseleri devletin kuruluşundan 20. yüzyılın başlarına kadar faaliyetlerini sürdürmüştür.
Osmanlılarda
Bilim ve Teknoloji

 
182
Medreseler, İslam geleneği çerçevesinde aynı esaslara bağlı kalmakla beraber, özellikle teşkilat
bakımından Osmanlılarda birçok değişikliğe uğramıştır. Orhan Bey’in (D. 1326-Ö. 1362) (ikinci Osmanlı
sultanı) 1331’de İznik’te kurduğu ilk medreseden başlayarak bütün medreselerin çalışmalarını destekleyen
vakıfları vardı. Fatih ile Kanuni’nin kurdukları medreselerin vakfiyelerinde daha öncekilerden farklı
olarak dinî (naklî) ilimlerin yanında aklî ilimlerin okutulması da şart koşulmuştur. Medreselerde din, ilim
ve eğitim hizmetlerini yürütenlerin yanında bürokraside ve yargıda ihtiyaç duyulan idarî ve adlî personel
eğitilirdi. Osmanlı toplumunun dinî, ilmî ve kültürel müessesesine, yani ilmiyeye mensup olan, sosyal ve
resmî hayatın her yönünde önemli rol oynayan ulema medreselerden yetişiyordu. Bu medreselerde
yetişen âlimler, müderrislik, müftülük, kadılık, kazasker ve şeyhülislamlık vazifelerinde bulunuyorlardı.
Ulemanın iki yönlü vazifeleri vardı: İslam hukukunun (şeriatın) yorumlanması ve uygulanması. Müftüler
bu görevlerden birincisini, kadılar ise ikincisini yerine getiriyorlardı. İlmiye mensupları, İslam hukukunu
ve Sultanî kanunları devlet işlerinde uyguluyorlardı. II. Mehmed (Fatih) (1451-1481) devrinden itibaren
medreselerin sayısının artması üzerine, bunların birbirlerinden ayrılmalarını kolaylaştırmak amacıyla
derecelendirilmeleri yoluna gidilmiştir.
İstanbul’un fethinden sonra II. Mehmed, Fatih Külliyesi’ni inşa ettirmiştir (1463-1470). Külliyenin
ortasında bir cami ve bu cami etrafında medreseler, darüşşifa, mektep, imaret ve diğer binalar vardı. Fatih
Külliyesi, daha sonraki dönemlerde İstanbul’da sultanlar ve devlet erkânı tarafından yaptırılan benzer
eserlere örnek teşkil etmiştir. Fatih Külliyesi’nin iki eğitim seviyeli dört paralel sıradan oluşan 16
medresesinin sayı ve organizasyon bakımından Osmanlı ve genel olarak İslam eğitim tarihinde benzersiz
bir yeri bulunmaktadır.
Resim 7.1: Fatih Medreseleri’nin Vaziyet Planı

 
183
Fatih dönemindeki siyasî istikrar ve iktisadî refah sebebiyle İslam dünyasındaki seçkin ilim adamları
ve sanatkârlar imparatorluğun başkentinde toplanmıştır. Osmanlılar, özellikle 1492’de Granada’nın
düşmesinden sonra kendilerine uygulanan zulümden kaçan Müslüman ve Yahudi bilim adamlarını
himaye etmiş ve Osmanlı toprakları üzerinde barındırmışlardır. Bunların yanında, medreselerin malî
kaynağını oluşturan vakıfların zenginleşmesinin de ilim ve eğitim hayatının canlanmasında büyük tesiri
olmuştur.
16. yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman’ın (1520-1566) Süleymaniye Medreseleri’ni kurmasıyla,
medreselerin gelişmesinde son safhaya ulaşılmıştır. Bu dönemde Süleymaniye Külliyesi bünyesinde
“Darüttıp” adıyla bir ihtisas medresesi kurulmuştur. Böylece Osmanlı tarihinde ilk defa, şifahanelerin
dışında tıp eğitimi veren bağımsız bir müessese kurulmuş oluyordu. Osmanlıların kurduğu diğer ihtisas
medreseleri “Darülhadis” ve “Darülkurra” idi. Darülhadis, bütün medrese hiyerarşisinde en yüksek
mertebeye sahipti.
Osmanlı medreselerinde riyazi ve tabii bilimlerin okutulduğuna dair bilgiler, bu medreselerden
bazılarının, son dönemlerde iddia edildiği gibi, “Fen” veya “Mühendislik” medreseleri olduğunu
gösterecek durumda değildir. Klasik dönemde aklî ve naklî ilimlerin bir bütün olarak tahsil edildiği
medreseler arasında eğitiminin tabiî ilimlerden tıpta yoğunlaşması açısından tek istisnası Süleymaniye
Tıp Medresesi’dir. Klasik dönemde askerî ve sivil teknik eleman ihtiyacını karşılayacak insan gücünün
yetiştirilmesi, sivil ve askerî meslek zümrelerinin içinde usta-çırak geleneğine bağlı olarak, yenileşme
döneminde görüleceği gibi, Avrupa’dan mülhem yeni müesseselerin kurulmasına kadar devam etmiştir.
Tophane’de topçular ve top dökücüler bu usûl ile yetiştirilir, imtihana tabi tutularak memleketin değişik
yerlerindeki dökümhanelere ve kalelere gönderilirlerdi. Tersane ile Humbaracı Ocağı’nda da bu türden
meslek içi eğitimin sürdüğü muhakkaktır. Bu ocaklara eğitilmek üzere alınan adaylar arasında gemi ve
silah yapımında maharet sahibi olup temayüz edenler olmuştur.
Gerçekten de Osmanlı eğitim sistemi her bakımdan kendi ihtiyaçlarını karşılayacak durumda
olmuştur. Medreseler dışında matematik, astronomi ve tıp gibi değişik ilimlerin öğretildiği ve usta-çırak
ilişkisi içerisinde eğitim veren müesseseler de vardı. Bunlar âlimlerin ve ilmi teşvik eden (devlet ve
toplumun) mümtaz şahsiyetlerin konakları, şifahaneler ve muvakkithaneler gibi yerlerdi ve etraflarında
aktif bir bilim ve kültür ortamı oluşmuştu.
Osmanlılarda pratik ihtiyaçları karşılamaya yönelik uygulamalı bilim müesseselerinin başında sağlık
hizmeti veren müessesler gelmektedir. Genellikle “darüşşifa”, “şifahane” veya “bîmâristan” olarak
adlandırılan bu müesseseler aynı zamanda tıp eğitimi verme fonksiyonunu da icra etmişlerdir. Osmanlı
öncesinde Selçukluların Konya, Kayseri ve Sivas gibi büyük şehirlerde kurmuş oldukları darüşşifalar gibi
Osmanlılar da sırasıyla Bursa, Edirne ve İstanbul gibi başkentlerinde, çok sayıda darüşşifa tesis
etmişlerdir. Osmanlılar çok önem verdikleri darüşşifaları, devamlılıklarını sağlamak için müstakil birer
bina olarak değil daha ziyade külliyelerin bir birimi olarak inşa edegelmişlerdir. 1470’te Fatih Sultan
Mehmed tarafından kurulmuş olan Fatih Darüşşifası, 1481’de II. Bayezid’ın emriyle Edirne’de kurulan
Bayezid Darüşşifası ve 1550’de tesis edilen Süleymaniye Darüşşifası ile aynı dönemde kurulan, Haseki
Darüşşifası (1550), Sultan I. Selim’in hanımı Hafsa Sultan’ın Manisa’da kurmuş olduğu Hafsa Sultan
Darüşşifası (1522-23) bu çeşit önemli yapılardan bazılarıdır. Hasta tedavisi yanında hekimlerin
yetişmesinde de önemli bir yeri olan darüşşifalar, 19. asrın ortalarında modern hastaneler açılana kadar
faaliyetlerine devam etmişlerdir.
İlimle ilgili Osmanlı müesseselerden bir diğeri muvakkithanelerdir. Şehirlerde ve kasabalarda belirli
mescit veya camilerin avlusunda kurulan bu yapılar, özellikle İstanbul’un fethinden sonra, külliyelerin bir
unsuru olarak yaygın bir şekilde tesis edilmiş ve faaliyetlerini külliyenin vakıf gelirleri ile
sürdürmüşlerdir. Burada özellikle namaz vakitlerinin tayinini yapan bir muvakkit bulunmaktadır.
Muvakkitler zaman tayini için rubu’ tahtası (quadrant), usturlab, sekstant, oktant, güneş saatleri ve
mekanik saatler ile kronometre gibi aletler kullanmışlardır. Muvakkithaneler zaman ölçme bilgisi dışında
matematik ve astronomi öğretilen birer merkez olma özelliğine de sahip müesseseler olmuşlardır.

 
184
Yukarıda bahsi geçen ve kendi özel vakıflarınca desteklenen müesseseler dışında devletin resmî
müesseseleri içinde bulunan, daha çok padişahın, hanedan mensuplarının ve saray görevlilerinin işleriyle
ilgili olan iki müessese daha vardı. Bunlardan biri “Hekimbaşılık” diğeri ise “Müneccimbaşılık” idi.
Hekimbaşı, başta padişah ve ailesi olmak üzere saray halkının sağlığıyla ilgilenen tabipti. İlmiye
sınıfından iyi yetişmiş kimseler arasından seçilen hekimbaşı, aynı zamanda imparatorluğun tabip, eczacı,
cerrah, kehhal (göz hekimi) ve sağlıkla ilgili bütün müesseselerinden sorumluydu. Hekimbaşılık
müessesinin sona ermesine kadar (1844), bazıları bir kereden fazla olmak üzere toplam 42 kişi bu
vazifeye tayin edilmiştir.
15. asrın sonlarına ve 16. asrın başlarına doğru kurulmuş olan diğer bir müessese müneccimbaşılıktır.
İlmiye sınıfından seçilen müneccimbaşılar, hekimbaşılar gibi sarayda görevli olup astronomi ilmiyle,
takvim [Takvimler 1800 yılına kadar Uluğ Bey Zîci’ne göre hazırlanırdı. Bu tarihten sonra Avrupa
kaynaklı Jacques Cassini’nin zîcini ve daha sonra da Lalande’ın zîcine göre çıkarılmışlardır], imsakiye
hazırlama, hanedan mensupları ve yüksek rütbeli devlet adamları için yıldızların, belli bir zamandaki
yerlerini, durumlarını gösteren çizelge (zayice) çıkarma gibi işlerle meşgul olmuşlardır. Hekimbaşı ve
müneccimbaşılar kendi sahalarında yazdıkları eserler yanında, diğer ilmiye mensupları gibi dinî ve edebî
konularda da çeşitli eserler vermişlerdir.
Müneccimbaşı veya kıdemli yardımcılarından biri sultanların tahta çıkışı, saraydaki düğün ve doğum
günleri, kızaktan gemi indirilişi gibi önemli hadiseler için, uğurlu gün ve saatlerin tespitini yapardı.
Ayrıca, astronomi ile ilgili hadiseleri Güneş ve Ay tutulmalarını (kuyruklu yıldızlar, gökte görünen
cisimler ve saire gibi), zelzele ve yangın felaketlerini takip eder, elde ettiği bilgileri kendi yorumları ile
saraya iletirdi. Yukarıda sözü edilen muvakkithanelerin idaresi de müneccimbaşıların mesuliyetindeydi.
III. Murad (D. 1574-Ö. 1595) zamanında İstanbul’da kurulan meşhur rasathane Müneccimbaşı
Takiyüddin el-Râsıd’ın (Ö. 1585) idaresi altındaydı. Osmanlı İmparatorluğu’nun sonuna kadar 37 ilim
adamı müneccimbaşılık görevini üstlenmişti. Bu müessese Cumhuriyet’in ilânı ile 1924 yılında
lağvedilmiş yerine 1927’de Başmuvakkitlik kurulmuştur.
Medreseler etrafında oluşan ilmî faaliyetler yanında, gerek sağlık ve tıp eğitimini sağlayan
darüşşifalar ve Süleymaniye Tıp Medresesi ve gerekse yukarıda kısaca temas ettiğimiz, muvakkithaneler
gibi kurumlar ile müneccimbaşılık ve hekimbaşılık gibi resmî saray teşkilatları çevresinde aktif ve
dinamik bir ilim ortamı oluştuğunu söylemek gerekir. Klasik dönemde ortaya konan birçok eser,
medreselerin yanı sıra bu kurumların bünyesinde hazırlanmıştır.
E. İhsanoğlu, “Osmanlı Eğitim ve Bilim Kurumları”, Osmanlı Devleti
ve Medeniyeti Tarihi, c. II, İstanbul: IRCICA, 1998, s.254-270; aynı yazar, “Osmanlı
İmparatorluğu’nda Eğitim”,Osmanlı Uygarlığı, cilt II, ed. H. İnalcık, G. Renda, Ankara
2003, s. 344-385 Hekimbaşılık için: Ali Haydar Bayat, Osmanlı Devleti’nde Hekimbaşılık
Kurumu ve Hekimbaşılar, Ankara: Atatürk Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi
Başkanlığı, 1999; Müneccimbaşılık için: Salim Aydüz, Osmanlı Devleti’nde
Müneccimbaşılık ve Müneccimbaşılar, İstanbul 1993 [İ.Ü. Edebiyat Fakültesi, basılmamış
yüksek lisans tezi]; Şifahane için: E. İhsanoğlu, a.g.m., s. 259-263; Muvakkithaneler için:
Süheyl Ünver, “Osmanlı Türkleri İlim Tarihinde Muvakkıthâneler”, Atatürk Konferansları
V, 1971-1972’den ayrı basım, Ankara 1971, s.217-257; Rasathane için: Aydın Sayılı, The
Observatory in Islâm and its Place in the General History of the Observatory, Ankara
1960; İsmet Miroğlu, “İstanbul Rasathânesi’ne Âit Belgeler”, Tarih Enstitüsü Dergisi, sayı
3 (Ekim 1972), s.75-82.
İstanbul Rasathanesi’nin Kuruluşu
Türk asıllı bir ailenin çocuğu olarak Şam’da dünyaya gelen, Suriye ve Mısır’da eğitim gören Takiyüddin
el-Râsıd, 1570 yılında Mısır’dan İstanbul’a gelmiş ve Sultan II. Selim tarafından müneccimbaşılığa tayin
edilmiştir. Takiyüddin, kısa bir zaman sonra Osmanlı tahtına geçen III. Murad’ın emriyle İstanbul’da bir
rasathane inşasına başlamıştır. Rasathane astronomların barınma, çalışma ihtiyaçlarına cevap veren ve bir
kütüphane ihtiva eden çok iyi tasarlanmış bir bina idi. İslâm dünyasının en büyük rasathanesi olarak

 
185
planlanan bu müessese, aynı zamanda zamanının en gelişmiş astronomi cihazları ile donatılmıştı.
Takiyüddin’in rasathanesinde kullanılan aletlerin, çağdaşı Avrupalı meşhur astronom Tycho Brahe’nin
(D. 1546-Ö. 1601) 1576’da Uraniborg’da kurmuş olduğu rasathanedeki aletlerle benzer özelliklere sahip
olduğu dikkati çekmektedir. Takiyüddin Sidratü Munteha’l-Efkâr adlı Zîc’inde İstanbul’daki rasat
faaliyetlerine on beş yardımcısı ile birlikte 1573 yılında başladığını belirtmektedir. Buna göre rasathane,
çalışmaların başladığı 1573 yılından, yıkılış tarihi olarak herkesçe kabul edilen 4 Zilhicce 987/22 Ocak
1580’e kadar rasat faaliyetlerini sürdürmüştür.
İstanbul Rasathanesi’ndeki çalışmalarıyla Güneş parametrelerinin hesaplanması için yeni bir metot
geliştiren Takiyüddin, sabit yıldızların enlem ve boylamlarının tespitinde ise Venüs gezegeni, Aldebaran
ve Spica Virginis adlı iki yıldızı kullanmıştır. Günümüzde 61′′ olarak hesaplanmış olan Güneş’in
apojesini, Takiyüddin 63′′ olarak hesaplamıştır. Bu, Kopernik’in 24′′ ve Tycho Brahe’nin 45′′ değerleriyle
mukayese edildiğinde gerçeğe en yakın değerdir.
Batı dünyası, Milattan sonra 2. yüzyılda Batlamyus’tan, 16. yüzyılda Kopernik’e kadar, açıların
ölçülmesinde kirişleri kullanmıştır. Bu sebeple 1°’lik kirişin hesaplanması astronomların önemli
meselelerinden biri olmuştur. Kopernik bunun için 2°’lik kirişin hesabına dayalı olan ve yaklaşık bir değer
veren yöntemi kullanırken, Takiyüddin açıların ölçülmesinde, kirişleri değil, İslâm astronomi geleneğine
uyarak sinüs, kosinüs, tanjant ve kotanjant gibi trigonometrik fonksiyonları kullanmıştır. Uluğ Bey’den
esinlenerek sinüs 1°’yi hesabetmek için farklı bir yöntem geliştirmiştir. Diğer taraftan Takiyüddin,
astronomi gözlemlerindeki dakikliği ve hesaplamalarında altmış tabanlı sayı sistemi yerine daha önce elÖklidisi ve Gıyaseddin Cemşid el-Kâşî (Ö. 1429) gibi İslâm matematikçileri tarafından geliştirilen
ondalık kesirleri trigonometriye ve astronomiye uygulamış, Ceridetü’d-Dürer ve Haridetü’l-Fiker adlı
eserinde buna uygun sinüs ve tanjant tabloları hazırlamıştır.
Aynı zamanda Takiyüddin icatlarıyla, daha önce İslâm dünyasında kullanılan rasat aletlerine yeni
aletler ilave etmiştir. Takiyüddin’in rasathanede kullanmış olduğu aletlerin bazıları: Batlamyus tarafından
icat olunmuş zâtü’l-halak, paralaktik cetvel ve usturlab, bir kısmı daha önce İslâm dünyasında kullanılan
kadran, zatü’s-semt ve’l-irtifa, zâtü’ş-şubeteyn, rub’u mıstar, zâtu’s-subkateyn, zâtü’l-evtâr gibi aletlerdir.
Ayrıca Takiyüddin tarafından icat edilmiş olan “muşebbehe bi’l-menatık” adlı sekstant aleti, Tycho
Brahe’nin icat ettiği alete çok benzemektedir. Takiyüddin rasatlarında, rasathanede kurmuş olduğu ahşap
duvar kadranını ve “saatleri, dakikaları ve saniyeleri gösteren kadranlı bir mekanik saat inşa ettik, her
dakikayı beşer saniyeye böldük” diye tarif ettiği, kendisinin yapmış olduğu mekanik saati kullanmıştır.
Bu, daha evvel kullanılan saatlerden daha dakik olduğu için, uygulamalı astronomi konusunda, 16. asrın
önemli icatlarından birisi olarak kabul edilmiştir.
Takiyüddin, rasathanedeki gözlemlerine dayanarak, Sidratü Munteha’l-Efkâr fî Melekûti’l-Feleki’dDevvâr veya Zîc-i Şehinşahî adlı Güneş cetvellerini ihtiva eden bir zîc hazırlamış ve Sultan III. Murad’a
ithaf etmiştir. Onun Ceridetü’l-Dürer ve Haridetü’l-Fiker adlı eseri ise Ay cetvellerini ihtiva etmektedir.

 
186
Resim 7.2: Takiyüddün E-Rasıd Tarafından Kurulan İstanbul Rasathanesi
(Şehinşahnâme, İ. Ü. Kütüphanesi, nr. F. 1404, vr. 57a)
Takiyüddin, çalışmalarında İslâm bilim adamlarının yazılarını incelemiş ve eserindeki yeni unsurlara
daha önceki astronomi eserlerinin bir kritiğini ilave etmiştir. Şüphesiz onun çalışmaları Osmanlı biliminin
zirvesini oluşturmuş ve İstanbul Rasathanesi’nin kuruluşundan sonraki faaliyetleri, İslâm astronomi
geleneğindeki en ileri gelişmeyi sağlamıştır. Rasathanenin devlet adamları arasındaki rekabet ve
kıskançlık yüzünden dinî bahaneler ileri sürülerek hazin bir şekilde yıkılması, klasik Osmanlı ilim
geleneğinin duraklamasının da başlangıcı olmuştur.
S. Tekeli, “Nasirüddin, Takiyüddin ve Tycho Brahe’nin Rasat
Aletlerinin Mukayesesi”, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi,
XVI/3-4 (1958), s. 301-393; aynı yazar, 16’ıncı Asırda Osmanlılar’da Saat ve Takiyüddin’in
“Mekanik Saat Konstrüksiyonuna Dair En Parlak Yıldızlar” Adlı Eseri (Türkçe-İngilizceArapça metin), Ankara: Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, 1966; aynı
yazar, “Takiyüddin’de Güneş Parametrelerinin Hesabı”, Necati Lugal Armağanı, Ankara:
Türk Tarih Kurumu, 1968, s. 703-706;
Takiyüddin el Rasıd ve çağdışı Tycho Brahe’yi çalışmaları ve
rasathanelerinde kullandıkları aletler bakımından karşılaştırınız. Sonucu yorumlayınız.
Klasik Dönem Osmanlı Bilim Literatürü
Klasik dönem bilim literatürü, başta astronomi, matematik ve tıp sahalarında olmak üzere, büyük
çoğunluğu ders kitabı olan telif ve tercüme eserler ile küçümsenmeyecek ölçüdeki orijinal çalışmadan
meydana gelmektedir. Osmanlı müderrislerinin umumiyetle iyi bildiği “elsine-i selase” denilen üç dilde,
yani Arapça, Türkçe ve küçük bir kısmı Farsça dillerinde hazırlanmış olan bu eserlerin çok azı
incelenmiştir.

 
187
Başlangıçta Osmanlı bilim ve eğitim literatürü, genellikle, İslâm medeniyetinin temel dili olan Arapça
yazılmıştır. Bunun yanında 14. ve 15. asırlardan itibaren Arapça ve Farsça eserler Türkçe’ye tercüme
edilmeye başlanmış ve böylece bir tercüme hareketi doğmuştur. Bu hareket, çok iyi Arapça bilmeyen
zamanın idarecilerinin desteği ve tercüme edilen eserleri okuma fırsatını elde eden daha geniş bir
okuyucu kitlesinin oluşmasının verdiği şevk ile yayılmış, İslâm biliminin (tıp, ecza, botanik, coğrafya,
astronomi ile ilgili ansiklopedik kılavuzlar, rüya tabirleri, müzik ve sözlükler) her sahasında basit ve
anlaşılır bir Türkçe’yle tercümeler yapılmış ve İslâm kültürü halk arasında yayılma imkânı bulmuştur.
Bunun yanında orijinal Türkçe eserler de yazılmıştır. 18. asrın başlarından itibaren ve özellikle 1729’da
Müteferrika Matbaası’nda ilk kitabın basılmasından sonra bilim kitaplarının büyük çoğunluğu Türkçe
olarak hazırlanmış ve Osmanlı Türkçesi modern bilimleri aktarmada sık kullanılan temel dil haline
gelmiştir.
Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan Kanuni Sultan Süleyman devrine kadar olan ilk on Osmanlı
padişahının hüküm sürdüğü klasik dönemin kültür ve bilim hayatını konu edinen eserlerin başında
şüphesiz Taşköprülüzâde’nin (Ö. 1561) Şakâyıku’n-Nu’mâniyye’si gelir. Şakâyıku’n-Nu’mâniyye’de
zikredilen doğrudan telif edilen veya önce yazılmış eserlerin üzerine sonradan şerh veya haşiye şeklinde
yazılan eserler analitik bir şekilde incelendiğinde bu dönemin ilmî hayatının özellikleri açık bir şekilde
ortaya çıkmaktadır. Buna göre zikredilen dönemde Osmanlı âlimlerinin doğrudan telif ettikleri eserlerin
% 25,7’sini aklî ilimler, % 25,7’sini tarih-edebiyat-ahlak, % 22,8’ini tefsir, % 14,2’sini fıkıh, % 8,5’ini
tasavvuf ve % 2,8’ini akaid eserleri oluşturmaktadır. Osmanlı öncesi dönemde telif edilmiş eserlere
Osmanlı âlimlerinin yazdıkları şerh, haşiye, talik veya tercümelerin ise % 26,6’sını fıkıh, % 20,8’ini aklî
ilimler, % 15,8’ini kelâm, % 13,5’ini Tarih-edebiyat-ahlak, % 9,5’ini akaid, %8,5’ini tefsir, %2,7’sini
tasavvuf ve % 2,2’sini hadis konusundaki eserler meydana getirmektedir. Bu değerler Osmanlı kültür ve
bilim hayatının ilk 250 yıllık dönemine tekabül etmekte ve Osmanlı âlimlerinin ilgilerinin yoğunluk
kazandığı konuları açık bir şekilde sergilemektedir.
İlk büyük Osmanlı âlimlerinden Bursalı Kadızâde-i Rumi’nin (Ö. 1432 civarı) Osmanlı bilim
geleneğinin ve literatürünün gelişmesine büyük katkıları olmuştur. İlk eserini ilmî kariyerine başladığı
Anadolu’da yazan Kadızâde, daha sonra Semerkand’a yerleşmiştir. Eserleri arasında Çağminî’nin elMülahhas fi’l-Hey’e adlı astronomi kitabına yaptığı Şerhü’l-Mülahhas fi’l-İlmi’l-Hey’e adlı şerhi ve
Semerkandî’nin geometri konusundaki Eşkalü’t-Te’sis’ine yazdığı Şerhü’l-Eşkalü’t-Te’sis adlı kitabı en
yaygın olanlardır. Matematik ve astronomi konularındaki bu önemli eserlerini Arapça yazan Kadızâde,
daha sonra Uluğ Bey (Ö. 1449) tarafından kurulmuş olan Semerkand Rasathanesi’nin ve medresesinin
başına getirilmiştir. Farsça yazılan meşhur Uluğ Bey Zîci’nin (Zîc-i Gürganî) hazırlanmasına büyük
katkıda bulunmuştur. Onun matematik alanında yazdığı en önemli eserlerden biri de Risale fî İstihracı
Ceybi Derece Vahide bi-Amalin Müessese alâ Kavâide Hisabiyye ve Hendesiyye alâ Tarikati Gıyaseddin
el-Kaşî adlı risalesidir. Eser adından anlaşılacağı üzere Cemşid el Kaşî’nin bir derecelik yayın sinüsünün
hesaplanması için geliştirdiği cebir yöntemi hakkında yazdığı bir eserdir. Kadızâde’nin Semerkand’da
birlikte çalıştığı Ali Kuşçu (Ö. 1474) ve Fethullah Şirvanî (Ö. 1486) gibi bilim adamları, Türkistan’dan
Osmanlı ülkesine gelerek Osmanlı biliminin gelişmesine önemli katkıda bulunmuşlardır.
Bursalı Kadızâde’nin Şerhü’l-Mülahhas fi’l-İlmi’l-Hey’e ve Şerhü Eşkali’t-Te’sis adlı eserlerinin
Osmanlı medreselerinde bu iki ilmi tahsil etmek isteyen öğrenciler için temel ders kitapları olduğu
anlaşılmaktadır. Günümüze birincisinden üç yüzün üstünde, ikincisinden de iki yüz civarında nüsha
ulaşmıştır. Her iki eserin nüshalarının istinsah kayıtlarına bakıldığında, bunların sırf Osmanlı dünyasında
değil, İran, Orta Asya, Hindistan ve Fas gibi Osmanlı Devleti idaresi dışında kalan diğer İslâm ülkelerinin
medreselerinde de okutulmuş olduğu anlaşılmaktadır. 15. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar uzanan bir sıra
istinsah kaydı incelendiğinde, bu iki eserin hemen hemen beş asır boyunca Osmanlı ve genel olarak İslâm
dünyasında temel ders kitabı olduğu görülmektedir.
Kadızâde-i Rûmî, Şerhü Eşkali’t-Te’sis adlı eserinin mukaddimesinde, “kâinatın yaradılışını ve
sırlarını düşünen filozofların, dinî meselelerde fetva veren fakihlerin, devlet işlerini yürüten memurların
ve yargı işlerine bakan kadıların geometri bilmelerinin gereği” üzerinde durmakta ve böylece bilimin
felsefî, uhrevî ve dünyevî lüzumuna işaret etmektedir. Kadızâde’nin yukarıda belirtilen bilim anlayışı,
Osmanlı bilim adamlarının temel düşüncelerini oluşturmakta ve bu anlayış modernleşme dönemine
kadarki klasik Osmanlı biliminin karakterini yansıtmaktadır. Bundan dolayı Avrupa’da “bilim ve
teknoloji vasıtasıyla insanın tabiatı hâkimiyeti altına alması” şeklinde gelişen Batı düşüncesi, modern
dönem Osmanlı bilim adamları tarafından yadırganmıştır.
Bu dönemdeki diğer astronomi kitapları arasında, Abdülvahab b. Cemaleddin b. Yusuf el-Mardanî’nin
Arapça yazmış olduğu Urcuze fi’l-Menazil ve Evkati Tuluihâ fî Külli Asr ve Mazume fi Silki’l-Nücum adlı

 
188
eserleri sayılabilir. Ayrıca Meraga astronomi ekolünün kurucusu Nasirüddin Tûsî’nin Farsça kaleme
aldığı Risale Muhtasara fi’t-Takvim ve Si Fasl fi’t-Takvim adlı iki eseri vardır. Bunların birincisi
muhtemelen, ikincisi ise kesin olarak Ahmed-i Dâî tarafından Farsça’dan Türkçe’ye tercüme edilmiştir.
Tercümelerin bu ilmi tahsil etmek isteyen “mübtedi”lere yani yeni başlayanlara kolaylık olsun diye
yapıldığı belirtilmektedir. Bu işaret ve buna benzer diğer karîneler, Anadolu’da ve bu meyanda Osmanlı
topraklarında Türkçe’nin tedricî şekilde de olsa eğitim ve bilim dili olarak kullanıldığını gösterir.
Bilim literatürünün oluşum döneminde Semerkand’a ilaveten Mısır da Osmanlı biliminin diğer bir
kaynağını teşkil etmekteydi. Mısır’da yetişen ünlü Osmanlı tabibi Hacı Paşa’nın (Celaleddin Hızır)
(Ö.1424) Kitabü’l-Teshil fi’t-Tıbb adında bir Türkçe tıp kitabı ile Şifâü’l-Eskam ve Devâü’l-Âlâm ve elTe‘âlim fi İlmi’t-Tıbb adlarında iki Arapça eseri vardır. Bunlardan başka çok sayıda Türkçe ve Arapça
eseri bulunan Hacı Paşa, Osmanlı tıp biliminin gelişmesine önemli katkılar yapmıştır.
Tıp konusunda, Şerefeddin Sabuncuoğlu’nun (Ö. 1468 civarı) yazdığı eserlerin Osmanlı tıp
literatürünün gelişmesinde önemli bir yeri vardır. Onun Cerrâhiyyetü’l-Hâniyye adındaki ilk Türkçe
cerrahî eseri, Endülüslü bilim adamı Ebü’l-Kasım Zahravî’nin (Ö. 1013) el-Tasrif adlı genel tıp kitabının
cerrahî kısmının tercümesi ile kendi yazdığı üç bölümü ihtiva etmektedir. Tercümede eserin aslında
olduğu gibi cerrahî aletler resmedilmiştir. Eser, klasik İslâm tıp bilgilerine ilâveten yazarın kendi
tecrübelerini ve Türk- Moğol ve Uzak Doğu tıbbının etkilerini taşımaktadır. Sabuncuoğlu’nun etkisi,
özellikle onun talebesi Gıyas b. Muhammed İsfahanî vasıtasıyla Osmanlı sınırlarının dışında ve özellikle
Safavî İran’da görülmüştür. Bu eserin dünya tıp tarihinde büyük şöhrete ulaşmasına yol açan en önemli
özelliği cerrahî müdahaleleri minyatürlerle tasvir ve tespit etmesidir.
Müslüman bilim adamlarını himaye eden Fatih Sultan Mehmed, eski Yunan ve Avrupa’da gelişen
kültür ile de ilgilenmiştir. Mesela, Trabzonlu Rum âlimi Georgios Amirutzes (Ö. 1475) ve oğluna
Batlamyus’un coğrafyasını Arapça’ya tercüme ettirmiş ve bir dünya haritası yaptırmıştır. Sultan Mehmed,
Avrupa kültürü ile daha şehzâde iken Manisa’da ilgilenmeye başlamış ve 1445’te Saray’da İtalyan
hümanist Ciriaco d’Ancona ve diğer İtalyan âlimlerden Roma ve Avrupa tarihi dersleri almıştır. Gentile
Bellini’ye (1429-1507) resmini yaptıran Fatih, sarayın duvarlarını Rönesans üslubu fresklerle
süsletmiştir. Patrik Gennadious, Hıristiyan inancını anlatan İtikadname’sini Fatih için telif ettiği gibi,
Francesco Berlinghieri (1440-1501) Geographia, Roberto Valturio (1405-1475) ise De re Militari
(Verona 1492) (bu eserin bir nüshası Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde bulunmaktadır) adlı eserini
Fatih’e takdim etmek istemiştir. Yanında bulunmuş olan hümanistlerden G. Stefano Emiliano, ölümünde
Fatih’e mersiye yazmıştır.
Fatih Sultan Mehmed’in Müslüman bilim adamlarını himaye ettiğine iyi bir örnek ise, onun Hocazâde
ve Alaeddin Tûsî’yi kendi ihtisas sahalarında eser yazmaları için teşvik etmesi ve onlardan Gazali’nin
Aristo geleneğine mensup filozofların metafizik olaylara bakışlarını tenkit eden “Tahafütü’l-Felasife”si ile
İbni Rüşd’ün ona yazdığı cevap “Tehafütü’l-Tehafüt”ü karşılaştırmalarını istemesidir. Fatih döneminin
şüphesiz en dikkate değer bilim adamı, Semerkand geleneğinin temsilcisi Muhammed b. Ali’dir. Daha
çok Ali Kuşçu (Ö. 1474) adıyla anılan müellif, astronomi ve matematik konusunda on iki kitap yazmıştır.
Bunlardan biri Uluğ Bey Zîci’ine yapmış olduğu Farsça şerhtir. Diğer önemli eserleri arasında Farsça
kaleme aldığı Risale fi’l-Hey’e ve aritmetik konusundaki Risale fi’l-Hisab sayılabilir. Ali Kuşçu, Osmanlı
medreselerinde uzun yıllar ders kitabı olarak okutulmuş olan bu eserlerini bazı ilavelerle Fatih Sultan
Mehmed’e izafeten er-Risaletü’l-Fethiyye ve er-Risaletü’l-Muhammediyye adlarıyla Arapça olarak
yeniden kaleme almıştır.
Dikkate değer bir diğer şahsiyet, Sultan II. Bayezid devri (1481-1512) âlimlerinden Molla Lütfü’dür
(Ö. 1495). Onun bilimlerin tasnifi konusunda yazmış olduğu Mevzuatü’l-Ulûm adlı Arapça bir risalesi ve
geometrideki Delos problemi konusunda kısmen Yunanca’dan tercüme edilmiş olan Taz’ifü’l-Mezbah adlı
bir eseri vardır.
Aynı dönemin meşhur astronom ve matematikçilerinden biri de Kadızâde ile Ali Kuşçu’nun torunu
olan Mîrim Çelebi’dir (Ö. 1525). Zîc-i Uluğ Bey’e yapmış olduğu şerhle, astronomiye dair risaleleriyle,
astronomi ve matematik sahalarında Osmanlı bilim geleneğinin gelişmesine büyük katkısı olmuştur.

 
189
Osmanlı bilim literatüründe, yeni ortaya çıkarılan bir diğer ilgi çekici katkı, Endülüs’ten gelen
Müslüman ve Yahudi âlimler tarafından gerçekleştirilmiştir. Sultan II. Bayezid zamanında İstanbul’a
gelen Endülüslü İliya b. Abraham bu âlimlerden biridir. İhtida ettikten sonra Abdüsselam el-Muhtedi elMuhammedî adını alan bu zatın, Arapça astronomi ve tıp kitapları vardır. Önce İbranice yazdığı, 1503’te
Arapça’ya tercüme ederek Sultan II. Bayezid’e ithaf ettiği kitabında, Batlamyus’un yaptığı “zâtu’lhalak”tan daha büyük olan “el-dabid” adını verdiği kendi icadı bir astronomi aletinden bahsetmektedir.
Bu kitap Osmanlı bilim literatürünün henüz çok iyi bilinmeyen bir veçhesini de ortaya koymaktadır.
Kanuni Sultan Süleyman devrinde de bilim literatüründe oldukça dikkate değer gelişmeler olmuştur. Bu
dönemde Matrakçı Nasuh tarafından yazılan Cemâlü’l-Küttâb ve Kemâlü’l-Hüssab ile Umdet el-Hisab
adlarında Türkçe iki büyük esere rastlıyoruz. Ayrıca klasik dönem Osmanlılarda bilimlerin tasnifi
konusunda eser veren Taşköprülüzâde Isameddin Ahmed b. Mustafa (1495 Bursa-1561 İstanbul) aynı
zamanda Osmanlı kültür ve bilim hayatı hakkında bilgiler veren dönemin en önemli biyograflarından
biridir. Fıkıh, hadis, kelam, edebiyat ve tarih konularında olmak üzere 20 eser vermiştir.
Taşköprülüzâde’nin başlıca eserleri yukarıda bahsettiğimiz ve ilk on Osmanlı padişahı döneminde
yaşamış olan Osmanlı âlimlerinden ve şeyhlerinden bahseden bir biyografi kitabı olan Şakâyıku’nNu’mâniyye fi Ulema el-Devleti’l-Osmâniyye’dir. Taşköprülüzâde’nin bu eseri yanında, Miftâhü’s-Saade
ve Misbahü’s-Siyâde adındaki ilimlerin tasnifi kitabı ve Nevadirü’l-Ahbar fi Menakıbi’l-Ahyar adlı bir
başka biyografi kitabı daha vardır.
İmparatorluğun en ihtişamlı döneminde, en iyi eserlerini meydana getiren klasik bilim geleneği,
yukarıda kısaca temas ettiğimiz bilim ve eğitim kurumları ile bu kurumlar çevresinde oluşan ve İslâm
bilim geleneği mirası üzerine kurulup geliştirilen bilim muhitlerinde ortaya konmuştur. Bu gelenek,
aşağıda temas edeceğimiz gibi Osmanlıların Avrupa bilimi ile olan ilk temasları sonrasında, Avrupa
bilimini tercüme ve aktarma safhalarında da devamlılığını muhafaza etmiş ve 19. asrın ikinci yarısına
kadar bazı temel unsurlarıyla yaşayabilmiştir.
“Avrupa Bilimi” ile İlk Temaslar, Aktarmalar ve Tercümeler
Osmanlı İmparatorluğu’nun aynı zamanda bir Avrupa ülkesi olması ve Batı Avrupa ülkeleriyle hemhudut olması, Batı bilim ve teknolojisinin Batı dünyası dışında yayıldığı ilk ülke konumuna gelmesinde
etkili olmuş ve Osmanlıların Avrupa’da ortaya çıkan yeni keşif ve icatlardan haberdar olmalarını
sağlamıştır. Selektif bir transfer süreci içinde oluşan bu ilişki, Osmanlıların Batı bilimi ve teknolojisiyle
ilişkileri, Avrupa’da gelişen yeniliklere olan tavrı ve bu yenilikleri benimsemesi, Rusya, Çin ve Japonya
örneklerinden birçok yönü ile farklılıklar gösterir. Batı biliminin kendi kültür muhiti dışında yayılmasını
yorumlayan, “merkez-çevre” ve “sömürgeci-sömürülen” teorilerine uymamaktadır. Osmanlıların Batı
bilim ve teknolojisi karşısındaki tutumları “güçlü bir imparatorluğun kendi dünyası ve nüfuz alanı
dışındaki gelişmeler karşısında takındığı seçici tavır” şeklinde yorumlanır. 15. asırdan itibaren Osmanlılar
özellikle ateşli silahlar, haritacılık ve madencilik sahalarında Avrupa teknolojisini transfer etmeye
başlamışlardır. Ayrıca Osmanlı Devleti’ne sığınan Musevî âlimler vasıtasıyla Rönesans astronomi ve
tıbbını da tanıma imkânı elde etmişlerdir. Bununla birlikte askerî üstünlüğün ötesinde Osmanlılar hem
manevî yönden hem de kültür bakımından kendilerini Avrupalılardan üstün görmüşlerdir. Diğer taraftan
gerek eğitim sistemi gerekse ekonomik yönden yeterlilikleri, bilimi aktarma konusunda seçici olmalarına
sebebiyet vermiştir. Böylece, yükselme dönemlerinde Osmanlılar, Batı’da ortaya çıkan “Rönesans” ve
“Bilim Devrimi” gibi entelektüel ve ilmî faaliyetleri takip etme ihtiyacı duymamışlardır. Bazı modern
tarihçilerin Osmanlıların bu gelişmelerin kendileri için gelecekte bir tehlike oluşturacağını anlamadıkları
istikametindeki yorumları anakronistiktir. Osmanlılar, Avrupa’nın bilim ve teknolojideki aşılamayan
yükselişini, diğer eski medeniyet sahibi toplumlarla birlikte, Sanayi Devrimi’nin tesirleriyle fark etmiştir.
Sanayi Devrimi neticesinde ortaya çıkan ve öncesi ile kıyaslanamayacak ölçüde büyüyen Avrupalıların
askerî vurucu gücü, buhar enerjisi sayesinde denizde ve karada hızlı bir şekilde dünyanın her köşesine
ulaşması ve sanayi üretim teknolojisinin, dünya pazarlarını rekabet edilemeyecek seviyede malla
doldurması, Avrupalıların ezici üstünlüğünü ortaya koymuştur.
İlk asırlarında Osmanlıların sürekli genişleyen sınırları, Akdeniz’in kontrolünü ele geçirmeleri,
Kızıldeniz, Karadeniz ve Hint Okyanusu’nda gerçekleştirdikleri deniz seferleri, onların yeni coğrafya
bilgilerine ihtiyaç duymalarına sebep olmuştur. Klasik İslâm coğrafya eserleri ve Avrupa’daki çağdaş
literatür bu konuda kaynak olmuştur. Ayrıca Osmanlı coğrafyacıları, şahsî gözlemlerini ilave ettikleri
orijinal çalışmalar da ortaya koymuşlardır.

 
190
16. asırda, Osmanlı haritacılığı Piri Reis’in çalışmalarıyla en büyük eserlerini vermiştir. PiriReis’in,
Kristof Kolomb’un Amerika haritası ile Avrupa ve İslâm haritalarından istifade ederek ve aynı zamanda
kendi tecrübelerine dayanarak 1513’te çizdiği haritanın bugün elimizde bulunan kısmı büyük ölçekli
dünya haritasının bir parçasıdır. Bu harita, güney-batı Avrupa, kuzey-batı Afrika, Güney Doğu ve Orta
Amerika bölgeleri ve yeni dünya hakkında bilgiler ihtiva etmektedir. Bu, enlem ve boylam çizgileri
olmayan ancak kıyıları ve adaları içine alan portulan tipi bir haritadır. Piri Reis, ikinci haritasını 1528’de
Kanuni Sultan Süleyman’a takdim etmiştir. Sadece bir parçası günümüze kadar gelen bu harita, Kuzey
Atlas Okyanusu’nu ve Kuzey ve Orta Amerika’da yeni keşfedilen yerleri içine almaktadır. Piri Reis’in
Kitab-ı Bahriye adında 1525’te Kanuni Sultan Süleyman’a sunduğu bir de coğrafya kitabı bulunmaktadır.
Doğu ve Batı kaynaklarından yararlanarak hazırladığı bu önemli kitap, Akdeniz ve Ege denizindeki
şehirlerin harita ve çizimlerini ihtiva etmekte, kendi gözlemlerine dayalı olarak denizcilik ve deniz
astronomisi hakkında da geniş bilgiler vermektedir.
Diğer Osmanlı kaptanlarından Seydi Ali Reis, (Ö.1562) deniz coğrafyası konusunda önde gelen
şahsiyetlerden olup, Hint Okyanusu’ndaki kendi gözlemlerini ve uzun deniz seyahatlerinde gerekli olan
astronomi ve coğrafya bilgilerini ihtiva eden el-Muhit adlı çok kıymetli Türkçe bir eser yazmıştır. Diğer
taraftan Matrakçı Nasuh’un Türkçe yazmış olduğu Beyân-ı Menâzil-i Sefer-i Irakeyn adlı eseri, tavsifî
coğrafyanın en iyi örneklerinden birisidir.
Tarih-i Hind-i Garbî adlı eser (muhtemelen Muhammed b. Emir el-Suûdî el-Niksarî (Ö.1591),
tarafından 16. asırda yazılmış), Amerika’dan ve coğrafî keşiflerden bahseden diğer bir çalışmadır.
İspanyolca ve İtalyanca yazılan kaynaklara dayanılarak hazırlanan bu eser 1573’te Sultan III. Murad’a
takdim edilmiştir. Üç bölümden oluşan eserin üçte ikisini kapsayan son bölümü kitabın en önemli
kısmıdır. Bu bölüm, 1492 yılında Amerika’nın keşfinden başlayarak 1552 yılına kadar Colombus,
Balboa, Magellan, Cortes ve Pizarro’nun altmış yıllık maceralarını anlatmaktadır. Bütün bunlar,
Avrupalılar tarafından gerçekleştirilen coğrafî keşiflerden Osmanlıların haberdar olduklarının birer
göstergesidir.
17. yüzyılda ise Kâtip Çelebi (Ö. 1657), Mercator ve A.S. Hondio’nun Atlas Minor adlı eserini
Levamiü’n- Nur fi Zulmeti Atlas Minör adıyla tercüme etmiştir. Kâtip Çelebi’nin Batı ve Doğu
kaynaklarından yararlanarak kaleme aldığı Cihannümâ adlı eseri ise Osmanlı coğrafyası ve kültür tarihi
bakımından kıymetli bir eserdir. Türk kültürünü ve genel olarak İslâm kültürünü bibliyografik ve
biyografik kaynak eserleri ile zenginleştiren ve Avrupalı yazarların tarihe ait bazı eserlerini Türkçe’ye
tercüme eden Kâtip Çelebi, Cihannümâ kitabıyla da kendisinden sonra gelen Osmanlı âlimleri üzerinde
büyük bir etki bırakmıştır Piri Reis’le ciddi şekilde başlayan Osmanlı coğrafyacılığı Cihannümâ ile
gelişmiş ve bu akım kesintisiz olarak 19. yüzyıla kadar devam etmiştir.
17. asır boyunca Avrupa kaynaklarından tercüme edilen bilim eserlerinin sayısı artmıştır. Bu
tercümeler vasıtasıyla yeni bilim kavramlarının Osmanlı bilim dünyasına tedricî girişinin başladığı
görülür. Tespitlerimize göre astronomi konusunda Avrupa dillerinden tercüme edilmiş olan ilk eser,
Fransız astronom Noel Duret’nin (Ö.1650 civarı) Paris’te 1641’de basılan Ephemerides Celestium
Richelianae ex Lansbergii Tabulis adlı zîcidir. Bu eser, Osmanlı astronomu Zigetvarlı Tezkereci Köse
İbrahim Efendi tarafından 1660 da Secencelü’l-Eflak fi Gayeti’l-İdrak adıyla tercüme edilmiştir. Bu
tercüme aynı zamanda Osmanlıda, Kopernik ve onun güneş merkezli (heliocentric) kâinat sisteminden
bahseden ilk kitaptır. Zamanın müneccimbaşısı Müneccimek Mehmed Efendi’nin kitaba gösterdiği ilk
tepki “Frenklerin böyle fodullukları boldur” şeklinde olmuş; ancak mütercimden kullanımını öğrendikten
ve Uluğ Bey Zîci ile karşılaştırdıktan sonra eserin kıymetini takdir etmiş ve mütercimi
mükâfatlandırmıştır. Müneccimbaşının ilk reaksiyonu, Osmanlıların kendi bilim birikiminden emin
olarak Batı’nın ilmî üstünlüğünü hemen kabul etmeyip ihtiyatlı yaklaşımlarının tipik bir örneğidir.
Kopernik’in getirdiği ve Avrupa’da büyük tartışmalar yaratan yeni astronomi anlayışının temel unsuru
olan Güneş’in âlemin merkezi olduğu ve Yer’in hareket halinde olması meselesi, klasik Osmanlı
astronomları tarafından teknik bir detay seviyesinde ele alınmış ve polemik konusu yapılmamıştır. Bunun
sebepleri arasında İslâm astronomları nezdinde bu konuya ters gelen herhangi bir dinî dogmanın
olmaması sayılabilir. 18. yüzyılın son çeyreğinde kurulmaya başlayan ve 19. yüzyılın başında sağlam bir
hüviyet kazanan yeni eğitim kurumlarında modern astronomi eğitimi başlayıncaya kadar, Avrupa
dillerinden tercüme edilen astronomi eserlerinin çoğunu zîcler oluşturmuştur.

 
191
17. asrın ikinci yarısından sonra ve 18. asır içinde tamamlanan tercüme eserler arasında modern
coğrafyadan bahseden –Kâtip Çelebi’nin Cihannümâ’sı yanında- en önemli eser, Ebu Bekr b. Behram elDimaşkî’nin (Ö.1691) Janszoon Blaeu’nun kısaca Atlas Major olarak tanınan 11 ciltlik Latince eserinin
Nusretü’l-İslâm ve’s-Sürûr fi Tahrîr Atlas Mayor adıyla 9 cilt halinde ve serbest üslupta yaptığı
tercümesidir.
İlk Osmanlı matbaasının kurucusu İbrahim Müteferrika (Ö. 1745), 1732’de ekler ilavesiyle bastığı
Cihannümâ’nın uyandırdığı ilgi üzerine III. Ahmed’in emriyle, Andreas Cellarius’un ilk baskısı 1708’de
yapılan Atlas Coelestis adlı eserini 1733 yılında Mecmuatü’l-Hey’eti’l-Kadime ve’l-Cedide adıyla
tercüme etmiştir. Yine 1751’de Belgrad tercümanı Osman b. Abdülmennan; Bernhard Varenius‘un
Latince eserini Tercüme-i Kitâb-ı Coğrafya adıyla tercüme etmiştir. Bu tercümeler yanında klasik
Osmanlı astronomi ve coğrafya eserleri ve bunlara bağlı olarak ilmî faaliyetler, kendi klasik geleneği
çerçevesinde devamlılığını korumuştur. Bu dönem Osmanlı bilim literatürü topluca gözden
geçirildiğinde; Osmanlı âlimlerinin üstünlük duygularını yendikten sonra yeni bilgi, mefhum ve teknikleri
kolaylıkla kabul ettikleri söylenebilir. İdarecilerin müspet yaklaşımları yanında ulemanın da Güneş
merkezli kâinat sistemi örneğinde görüldüğü gibi karşı koyan tavırları olmamıştı. Bu safhada din ile Batı
bilimi arasında herhangi bir çatışma yoktu. 18. yüzyıla gelindiğinde Osmanlı bilim literatürünün bir
özelliğini -ki bu özelliğin bazı örneklerine 19. yüzyılın başında da rastlanmaktadır- daha görmekteyiz. Bu
derlenen veya tercüme edilen eserlerde Avrupa kaynaklı modern ilmî bilgilerin yanı sıra eski bilim
geleneğinin (Türk-İslâm) de yer almasıdır. Bunun bir örneği Yer ve Güneş merkezli kâinat modellerinin
birlikte tanıtıldığı eserlerde görülebildiği gibi, tıp sahasında da benzer durumlarla karşılaşılmaktadır.
16. asırdan itibaren, başta İstanbul olmak üzere büyük Osmanlı şehirlerine Avrupa’dan bazı
hekimlerin gelmesi, aynı zamanda Avrupa kaynaklı birçok salgın hastalığın yayılması, yeni tedavi ve
korunma metotları ve tıbbî fikirleri de beraberinde getirmiştir. Paracelsus (Ö. 1541) ve onun takipçilerinin
yeni tıbbî doktrinleri 17. asırda Hollanda’da yaygınlaşan kimyevî maddeler ile tedavi teori ve
uygulamaları yeni iatrokimya (iatro chemistry) Osmanlı tıp literatüründe “Tıbb-i cedid” veya “Tıbb-i
kimyevî” adları ile ortaya çıkmıştır. Bu gelişmelerin en meşhur takipçilerinden biri olan Salih b. Nasrullah
b. Sellüm (Ö. 1670) Nüzhetü’l-Ebdan adlı eserinde birçok Avrupa kaynağından iktibaslar yapmış ve ilaç
terkiplerini almıştır. Ayrıca Latince’den Paracelsus’un Iatrokimya’ya ait eserini Arapça’ya tercüme
etmiştir. Aynı şekilde Sinan el-İznikî de (Ö.18. asır) eski tıp ile yeni tıbbı bir arada sunduğu Kitab-ı
Künüz-i Hayat el-İnsan Kavanîn-i Etibba-i Feylesofan adlı eserini Arap, Fars ve Eski Yunan kaynakları
yanında dönemin Avrupa tabiplerinin eserlerinden istifade ederek hazırlamıştır. Ömer Şifaî de (Ö.1742),
el-Cevherü’l-Ferid adlı eserini, Avrupa dillerinden Türkçe’ye tercüme ettiğini ve kitapta yer alan ilaçların
Latin tabiplerin kitaplarından alındığını belirtmiştir. Böylece, Osmanlı tıp literatüründe Avrupa kaynaklı
yeni tıp bilgi ve metotları ile geleneğe dayalı tıp bilgi ve metotları, 19. asrın başlarına kadar birlikte
uygulanmıştır.
E. İhsanoğlu, “Tanzimat Öncesi ve Tanzimat Dönemi Osmanlı Bilim
ve Eğitim Anlayışı”, 150. Yılında Tanzimat, yay. Haz. Hakkı Dursun Yıldız, Ankara 1992,
s.335-395.
YENİ EĞİTİM MÜESSESELERİNİN KURULUŞU
Osmanlılar, Avrupa’da gelişen teknolojiden ve özellikle askerî sahalardaki ilerlemelerden
etkilenmelerinin sonucunda, modern bilimi ve teknolojiyi öğretecek yeni eğitim müesseseleri kurma
yoluna gitmişlerdir. Osmanlı klasik eğitim kurumlarına dokunmadan kurulan bu müesseseler
imparatorlukta yeni bir bilim ve eğitim anlayışının doğuşunu hazırlamışlardır. Bunun ilk örneklerini
askerî teknik eğitim sahasında kurulan müesseseler oluşturmuştur.
Askerî Mühendislik Eğitimi-Humbaracı Ocağı’nda Modern Askerî Teknik
Eğitimin Başlangıcı
Osmanlılar’da Avrupa menşe’li modern askerî teknik eğitim XVIII. yüzyılın başlarından itibaren, orduda
yapılan ıslahat hareketiyle başlamıştır. 1730’da, Lâle Devri’ne son veren ve Sultan III. Ahmed’in tahtan
indirilerek I. Mahmud’un tahta çıkmasına sebep olan Patrona Halil Ayaklanması ile Osmanlı siyasî
hayatında yeni bir dönem açılmıştır. Bu tarihten sonra Osmanlı ordusunun ıslahı konusunda ilk
teşebbüsler, Osmanlı Devleti’ne iltica ederek Müslüman olan Fransız generali Comte de Bonneval

 
192
(Bonneval Ahmed Paşa, 1675-1747) nezaretinde 1735 yılında kurulan Humbaracı Ocağı ile başlamıştır.
1735 yılının ilk günlerinde Üsküdar’da Ayazma Sarayı’nda kurulan Ulûfeli Humbaracılar Ocağı ile
Osmanlı’da ilk olarak Avrupa usulü ile yeni bir askerî eğitim gerçekleştirilmiştir. Bu ocağın en önemli
özelliklerinden biri, her bir odasında, zabitler arasında teorik ve tatbikî olarak matematik ve modern harp
sanatları konusunda ders veren Avrupalı ve Osmanlı hocaların mevcudiyetidir. Bunlar hoca-yı mühendis,
muallim-i resim, hoca-yı oda, muallim-i ilm ve fenn-i ateşbâzî gibi kadrolara sahip zabitlerdir. Ocağın
başında bulunan ve kendisine paşalık ünvanı verilen Humbaracı Ahmed Paşa, siyasî ve askerî sahada
büyük bir şöhrete sahip olmuş ve Osmanlılar’da askerî modern teknik eğitimin gerçekleşmesine katkıda
bulunmuştur.
Avrupalılar’ın “Corps de Bombardia” dedikleri humbaracılar, Humbaracı Ocağı’nda, teorik ve pratik
eğitim yanında yeni harp tekniklerinin uygulamaları hakkında da bilgi sahibi olmuşlardır. Burada
geometri, trigonometri ve çizim dersleri yanında humbara atış cetvelleri ve balistik konularında
uygulamalı dersler gösterilmiştir. 1747’de Humbaracıbaşı Bonneval Ahmed Paşa’nın ölümünden sonra
ocak itibarını yavaş yavaş kaybetmiş ve bu sebeple Ulûfeli Humbaracılar Ocağı lağvedilerek mensupları
eskiden olduğu gibi tımarlı ve zeamet sahibi humbaracılar halini almışlardır.
Osmanlılar’da, Avrupa tarzı modern eğitimde ikinci teşebbüs olarak Fransız Subayı Baron de Tott’un
(1733-1793) İstanbul’da bulunduğu sırada (1770-1776) kurulmuş olan “Topçu Mektebi” ve “Hendese
Odası”nı örnek gösterebiliriz. 1772 yılında Sultan III Mustafa’nın isteği üzerine Tersane yakınlarında
kurulan küçük bir topçu mektebinde topçulara kısa dönemler halinde yeni tekniklerin öğretilmesine
çalışılmıştır. Topçulukta asıl reform, 1774 yılında Avrupa tarzında teşkil edilmiş olan Sürat Topçuları
Ocağı ile gerçekleşmiştir. Fransa’dan gelen Çavuş Aubert ve arkadaşlarının eğitim işleriyle ilgilendiği bu
ocak 1784’te tekrar ele alınarak sayıca arttırılmıştır.
Hendesehane’nin Kurulması
Kaptanıderya Derya Gazi Hasan Paşa’nın isteği ile Tersane personeline, ihtiyaç duyulan teorik eğitimi
vermek üzere 29 Nisan 1775’te Tersane ambarlarında bir odada “Hendese Odası” kurulmuştur. Hendese
Odası’nda Baron de Tott’un nezaretinde, Campbell Mustafa Ağa ve Fransız S. Kermovan ders
vermişlerdir. 1776 yılında nizam verilen Hendese Odası’na, 90 akçe yevmiye ile bir hoca, bir halife ve bir
de “mustahfız-ı âlât” tayin edilmiştir. Kapudâne Seyyid Hasan Efendi (Cezayirli) hocalığında denizciliğe,
donanmaya, coğrafya ve haritacılığa dair dersler verilerek Osmanlı donanmasında bu ilimlerden anlayan
kaptanlar yetiştirilmeye çalışılmıştır. 1776 yılında Fransız subaylar ülkelerine döndükten sonra,
Tersane’deki Hendesehane’de Osmanlı ulemasından hocalar teorik dersler vermeye devam etmişlerdir.
1784 yılında Sadrazam Halil Hamid Paşa’nın sadarete gelmesiyle yeniden ele alınan askerî ıslahat
çalışmaları çerçevesinde, Fransa’dan çağırılan de Lafitte-Clavé ve Monnier adlı askerî mühendisler
vasıtasıyla Tersane’deki Hendesehane’de -ki buna 1781 yılından itibaren “Mühendishane” de
denmektedir- istihkâm dersleri, diğer bir ifadeyle kara mühendisliğine ait dersler verilmeye başlanmıştır.
1787-1788 yıllarında Fransız uzmanların ve subayların tamamen ülkelerine dönmeleri üzerine tatbikî
dersler terkedilmiş ve Mühendishane’de sadece yerli Osmanlı ulemasından, Gelenbevî İsmail Efendi ve
Kasapbaşızâde İbrahim Efendi gibi meşhur matematikçiler teorik dersler vermeye devam etmiştir.
1789’da Sultan III. Selim’in tahta çıkması ile başlattığı “Nizâm-ı Cedid” hareketi çerçevesinde ele
alınan askerî ıslahat çalışmaları, askerî teknik eğitim konusunda yeni bir sayfayı başlatmıştır. 1792
yılında kışlaları tanzim ve nizamları yeniden ele alınan Humbaracı ve Lağımcı Ocakları’na gerekli
görülen aritmetik ve hendese eğitimini vermek üzere, bu kışlaya bitişik yeni bir mühendishane açılmıştır.
“Mühendishane-i Cedid” adı verilen bu müessese doğrudan Humbaracı Ocağı’na bağlı bir statüde
kurulmuştur. Daha sonraları Mühendishane-i Sultanî de denilen bu müesseseye Müderris Abdurrahman
Efendi hoca olarak görevlendirilmiştir. 1794 yılında ise Tersane Mühendishanesi’nde hoca olan Seyyid
Osman Efendi, buraya üçüncü hoca olarak tayin edilmişti.
Mühendishane-i Bahrî-i Hümâyun (Deniz Mühendishanesi)
1793 senesinde Hasköy’de Humbaracı ve Lağımcı Ocağı kışlasında Mühendishane-i Cedide’nin
açılmasıyla Tersane Mühendishanesi’ndeki hoca ve halîfelerden bazıları ve 7 nefer talebe buraya
naklolunmuştur. Sultan III. Selim’in süt kardeşi Küçük Hüseyin Paşa kaptanıderyalığa getirilince
Tersane’deki Mühendishane’yi gemi inşa, haritacılık ve coğrafya eğitimi veren bir deniz mühendishanesi
haline getirmiştir. O sırada Fransa’dan çağırılmış olan Jacques Balthasar le Brun 1793 senesi Mayıs

 
193
ayında İstanbul’a gelmiştir. Tersane Mühendishanesi’nin başına getirilen M. le Brun burada, Avrupa
usulüne uygun olarak gemi inşa dersi vermiştir. Bu Mühendishane 1821 yılına kadar “Fenn-i İnşâ” ve
“Fenn-i Harita ve Coğrafya” adlarında iki şubeli olarak faaliyetlerini sürdürmüştür.
1821 yılında Kasımpaşa’da vuku bulan büyük yangında Mühendishane-i Bahrî binası da yandığından
bir yıl kadar tedrisata ara verilmiştir. 1830’da Mühendishane-i Bahrî Heybeliada’daki kışlaya taşınmıştır.
Burası da kâfi gelmeyince, Tersane’deki şimdiki Askerî Hastahane’nin bulunduğu tepede yeni bir mektep
binası inşa edilmiş ve buraya nakledilmiştir. Yeni bina 400 öğrenciyi barındıracak büyüklükte muntazam
dershaneleri ve etüt salonları bulunan bir binaydı. Bahriye Mektebi 1845 yılında inşaatı tamamlanan
Heybeliada’daki binasına taşınmıştır. Burada ilk, orta ve yüksek denizcilik tahsili verilmeye başlanmıştır.
Günümüzde aynı bina Deniz Harp Okulu olarak faaliyetlerine devam etmektedir.
Mühendishane-i Cedid (Kara Mühendishanesi)
1795-1796 yılında Humbaracı ve Lağımcı kışlasına bitişik olarak inşa edilen iki kapılı, içinde matbaa,
kütüphane ve hocalara mahsus odaları bulunan bir binada eğitim ve öğretim faaliyetlerine devam eden
Mühendishane, 1801 yılında Başhocalığına getirilen Hüseyin Rıfkı Tamanî (ö. 1817) ile sistemli olarak
Avrupa tarzı fen eğitimine geçmiş ve 1806 yılında Sultan III. Selim tarafından Humbaracı ve Lağımcı
Ocağı’ndan ayrılarak müstakil bir müessese haline getirilmiştir. Mühendishane bir baş hoca, dört hoca ve
dört halîfeden oluşan eğitim kadrosu ile her sınıfında onar şakirdan olmak üzere dört sınıf halinde
yeniden düzenlenmiştir. Ayrıca modern manada mühendislik eğitimi sunan bir ders programı
hazırlanmıştır. Yalnız sınıf geçmesi ve mezuniyet hususlarında Osmanlı klasik bürokratik yapısı
muhafaza edilerek silsile yürütülmesi esası kabul edilmiştir. Başlangıç sınıfı dördüncü sınıf, mezuniyet
sınıfı birinci sınıf olarak kabul edilen Mühendishane’de talebeler bir nevi askerî personel kabul
edildiğinden maaş ve tayinatları bulunmaktadır. Bu sebepten sınıf geçme ve terfiler bir üst kademelere
terfi, terk, vefat veya başka bir vazifeye tayin durumlarında, o rütbeden daha aşağıda bulunan hoca veya
şakirdanın imtihanla bir üst rütbe veya sınıfa terfi etme şeklinde zincirleme olarak en alt kademedeki
talebeye kadar silsile yürütülmesi şeklinde yapılmıştır. Bu durum Mühendishane’de eğitimin tam olarak
kaç yıl süreceğinin tespitini zorlaştırmaktadır.
1806 tarihli Mühendishane kanununa göre aritmetik, cebir, geometri, coğrafya, konikler, kalkülüs
(diferansiyel ve integral hesap), mekanik, astronomi, istihkam, lağım teknolojisi, Arapça ve Fransızca
dersleri okutulmuştur.
Mühendishaneler, Osmanlı eğitim ve bilim hayatında yeni bir dönemin başlangıcı olarak kabul
edilecek olursa, Osmanlı’nın klasik eğitim sisteminden ve müesseselerinden farklı ve yeni bir sistemin
ortaya çıkmış olduğu görülür. Zira mühendishaneler, Osmanlı-Batı sentezi bir sistem olarak karşımıza
çıkmaktadır. Buna göre mühendislerin mesleklerini icra edebilmeleri için diploma sahibi olmaları şart
koşulmuştur. Kısacası Osmanlı birçok konuda olduğu gibi mühendishanelerin kuruluşunda da mevcut
imkânlar dairesinde ve o anki ihtiyaca göre teşkilatlanmaya giderek ihtiyaç duyduğu müesseseyi
kurmuştur.
Devletin bu yeni müesseseyi kurmaktan maksadı her şeyden önce ordunun yeni bir nizama sokulması,
yeni tekniklerle donanmış ve Avrupa orduları karşısında mağlup olmamak için fen tahsili görmüş zabit
yetiştirmek gibi, acil ihtiyaca cevap verecek insan gücüne sahip olmaktır. Yani temel hedef, o devrin
tabiri ile “mütefennin zâbit” yetiştirmektir.
Mühendishane-i Berrî-i Hümâyun’un ilk başhocalığına daha önce de mühendishanede hoca olan
Hüseyin Rıfkı Tamanî getirilmiştir. Tamanî modern bilimlerinin Osmanlı’ya girişinde, yaptığı tercüme ve
aktarmalarla öncülüğü başlatarak birçok eser vermiş ve bu eserler uzun yıllar mühendishaneler ve diğer
askerî okullarda temel ders kitabı olarak okutulmuştur. 1793’te Mühendishane’nin kuruluşundan itibaren
bu müesseseye tayin edilmiş olan Tamanî, 1817 yılında vefatına kadar 24 sene aynı müessesede değişik
kademe ve vazifelerde bulunmuştur. Osmanlı’ya modern bilimin girişinde ve gelişmesinde mühim yer
tutan kendisi gibi birçok bilim adamı yetiştirmiştir.
Hüseyin Rıfkı Tamanî ilkini 1793 yılında tercüme ettiği Logaritma Risâlesi olmak üzere, birçok
tercüme ve telif eser hazırlamış ve bastırmıştır. Basılan eserleri sırasıyla, Usûl-i Hendese (İstanbul 1797),
Telhîsü’l-Eşkal (İstanbul, 1801; Mısır, 1824), Mecmuatü’l-Mühendisin (İstanbul, 1802; Mısır, 1824) ve

 
194
İmtihânü’l-Mühendisin (İstanbul, 1805). Bunlardan başka Usûl-i İnşâ-yı Tarik, İrtifâ Risâlesi, Humbara
Cetveli, Müsellesât-ı Müsteviye gibi eserlerini zikredebiliriz. Bir de talebesi Başhoca İshak Efendi (ö.
1836) tarafından tertip edilerek bastırılan Medhal fi’l-Coğrafya adlı eseri bulunmaktadır.
Klasik Osmanlı biliminin izlerini taşımakla birlikte, Osmanlı-Batı sentezine doğru ilk hamleyi
başlatan Tamanî, Batı’dan tercüme ettiği eserlerinde klasik Osmanlı bilimi konularından ayrılmamıştır.
Mesela, Öklid geometrisine dayalı olan ve Osmanlı klasik biliminin en önemli matematik eserlerinden
biri sayılan Kadızâde’nin Eşkâli’t-Te’sis’i yerine aynı konudaki İngiliz matematikçisi Bonnycastle’ın
(1751-1821) Euclide’s Elements adlı eserini tercüme etmiştir ve dolayısıyla eğitimde uzun seneler
okutulan Kadızâde’nin eseri yerine Usûl-i Hendese adıyla Tamanî’nin tercümesi okutulmuştur. Aynı
durum İshak Efendi tarafından bastırılan Medhal fi’l-Coğrafya adlı eserinde de göze çarpar. Tamanî’nin,
bu eserini yer merkezli kâinat modeline göre tertip ettiği görülür. Kısacası Tamanî, Osmanlı klasik
biliminde de okutulan ve Osmanlı’ya yabancı olmayan bilimlere ait Avrupa versiyonlarının tercümelerini
gerçekleştirmiştir. Kendisinden sonra Mühendishane’ye başhoca olan Seyyid Ali Bey ise tamamen klasik
İslâm bilimine ait eserleri Türkçe’ye tercüme etmiş ve Mühendishane eğitiminde klasik bilimin ağırlığı
hissedilmiştir. Osmanlı bilim geleneğinde mühendishanelerde Avrupa’da ortaya çıkan yeni fen ve
bilimlerin ağırlıklı olarak okutulması ve bir daha klasik bilime dönülmemesi İshak Efendi’nin başhocalığı
zamanında olmuştur.
1830 yılında başhocalığa getirilen İshak Efendi, Mühendishane eğitiminde yeni bir dönem başlatmış
ve hem eğitim sistemi hem de bilim açısından modernleşme hareketini hızlandırmıştır.
Mühendishane’deki eğitim sistemine getirmiş olduğu yenilikler yanında İshak Efendi, asıl şöhretini
modern bilimler konusunda başlattığı tercüme hareketi ile kazanmıştır. 1826-1834 yılları arasında fen
bilimlerine ait temel ders kitaplarından oluşan toplam on üç ciltlik on eser hazırlamıştır. Tercüme ve
aktarma yoluyla Avrupa kaynaklarından kısa sürede hazırladığı bu kitaplar Mühendishane’de tamamen
Avrupa’dan aktarılan modern bilimlerin eğitimine başlanması ve eğitim seviyesinin yükseltilmesinde
öncülük etmiştir. İshak Efendi’nin eserlerinde kullandığı terminoloji de ayrıca Türkçe’nin bilim dili olarak
gelişmesinde mühim bir yer işgal etmiştir. Eserlerinde yabancı kaynaklara dayandığı halde, İshak
Efendi’nin mümkün olduğu kadar Osmanlıca terimleri kullanmaya dikkat ettiği görülür. Aynı zamanda,
Arapça ifadeleri zahmetli olan terimlerin yerine, yabancı dildeki karşılıklarını almayı tercih etmiştir. Bu
çalışmaları ile Osmanlı ilmî terimlerin tespitine önemli katkıları olmuştur.
Dîvân-ı Hümâyun tercümanlığı (1824-29) zamanında hazırladığı, Rekz ü Nasb-ı Hıyam, ile Tuhfetü’lÜmerâ fî Hıfz-ı Kılâ’ adlı iki kitabı dışındaki eserlerinin tamamını başhocalık döneminde hazırlamış ve
bastırmıştır. Bu dönemde ilk olarak 1831’de hocası Hüseyin Rıfkı Tamanî’nin eseri olan Medhal fi’lCoğrafya’yı yayına hazırlayarak bastırmıştır. Akabinde uzun yıllar mühendishanelerde ders kitabı olarak
okutulmuş olan top dökümüne ait Usûlü’s-Siyâga (1831-1833 arası) adlı eserini bastırmıştır. İshak Efendi,
bu eseri Fransızca kitaplardan istifade ile çevirdiğini söylemektedir.
İshak Efendi’ye haklı şöhretini kazandıran dört ciltlik büyük eseri, dönemin Avrupa fen kitaplarından
derlenen ve 1831-1834 yılları arasında İstanbul’da basılan Mecmua-i Ulûm-ı Riyaziye’dir. Bu eser,
basıldığı döneme kadar yayınlanmış Osmanlı bilim litaratürü göz önüne alındığında matematik, fizik,
kimya, astronomi, biyoloji, botanik, zooloji ve mineroloji gibi birçok tabii ve riyazi bilim metinlerini bir
arada sunan ilk kitaptır. Eserin kaynaklarını Avrupa askerî teknik okullarında okutulan ders kitapları
oluşturmaktadır. Bu da bize, Osmanlı askerî müesseselerindeki fen eğitiminin, çağdaşı Avrupa fen
eğitimine yakın seviyede olduğunu göstermektedir.
İshak Efendi’nin bunlardan başka Usûl-ı İstihkâmat (1834), Aksü’l-Merâyâ fî Ahzi’z-Zevâyâ (1835)
adlı birer ciltlik iki eseri ve yazma halinde olan Kavâid-i Ressâmiyye adlı eseri bulunmaktadır. Modern
Batı biliminin Osmanlı Devleti’nde tanıtılmasını ve girmesini sağlayan en önemli simalardan biri olan
İshak Efendi’nin, bilhassa yeni ilmî mefhumların yerleşmesindeki etkisi ile yeni Osmanlıca ilmî
terminolojinin türetilmesindeki geniş kapsamlı çalışması, onun Osmanlı bilim ve kültür tarihindeki yerini
belirlemektedir.
1826’da Yeniçeri Ocağı kaldırılıp yerine kurulan Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye’nin zabit
ihtiyacını karşılamak üzere mühendishane talebe mevcudu 100 kişiye kadar çıkarılmıştır. 1870’te Maçka
Harbiye Mektebi içerisinde topçu ve istihkâm sınıflarında eğitim faaliyetlerine devam eden

 
195
Mühendishane, Sultan II. Abdülhamid tarafından yeniden tamir ettirilen Halıcıoğlu’ndaki eski
mühendishane binasında eğitim ve öğretim faaliyetlerine başlamıştır. 1881 senesinde kurmay sınıfları
yanında bir de “mümtaz sınıf” adı altında yeni bir sınıf teşkil edilmiştir. Dört yıl olan öğretim süresi beş
yıla çıkarılmış ve her yıl Harbiye Mektebi son sınıf talebelerinden daha yüksek tahsil yapmak isteyen ve
yabancı dile yatkın olanlar bu beşinci sınıfa alınmışlardır. 1900 senesinde öğretim süresi üç seneye
indirilen Mühendishane, Topçu Mektebi olarak tamamen Harbiye Mektebi’ne bağlı meslek okulları haline
gelmiştir.
Osmanlı devlet adamlarının bilime bakış açılarını, III. Selim’in 1221/1806 yılında çıkarttığı
Mühendishane-i Berrî-i Hümâyun kanunnâmesinde geçen “bundan akdem inşa olunan Mühendishane-i
Hümâyunlarda, fünûn-ı berriye ve bahriyeden hendese, hesap ve coğrafya fenlerinin yayılması ve devlete
lâzım olan harp sanayiinin talim ve teallümü ve kuvveden fiile ihracı husûslarına….” ibaresi bize bu tür
eğitimden beklenilen hedefin esas itibariyle askerî amaca yönelik olduğunu açıkça göstermektedir.
Nitekim bu müesseseden zabit olarak mezun olan talebeler doğrudan orduda istihdam edilmişlerdir.
Resim 7.3: Sultan III. Selim Tarafından Yaptırılan Mühendishane-i Cedide
Sivil Mühendislik Eğitimi
Yukarıda bahsettiğimiz askerî mühendislik eğitimi veren müesseselerden mezun subaylar gerektiğinde
sivil ihtiyaçları (özellikle arazi ölçme ve yapı işlerinde plan-proje hazırlama) karşılamaya yönelik
çalışmalarda da bulunmaktaydılar. Ancak sivil hayatta bu gibi talepler umumiyetle yüksek rütbeli devlet
adamlarından gelmekteydi. Bir bakıma toplumda sivil mühendisliğe fazla ihtiyaç bulunmamaktaydı.
Vakıf ve resmî kamu binaları da devlet tarafından kontrol edildiğinden bunları sivil binalardan ayırt
etmek gerekir.
19. yüzyılın son çeyreğine kadar ülkede modern tarzda sivil mühendislik hizmetini verecek eleman
yetiştirmek üzere bir müessese kurulmamıştır. Ancak yüzyıl boyunca ortaya çıkan ve 19. yüzyılın ikinci
yarısından itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nda da geniş bir uygulama sahası bulan modern teknolojiler,
buhar ve daha sonraları elektrik gücüne dayalı olarak çalışan endüstri kuruluşları, küçük sanayi
işletmeleri, telgraf ve demiryolları, karayolları ve sivil inşaatlar imparatorluğun mühendis ihtiyacını
arttırmıştır. Devlet bu ihtiyacını kısmen askerî mühendis kısmen de yabancı uzmanlar veya Avrupa’da
tahsil görmüş gayrimüslimler vasıtasıyla karşılamaya gayret ederken ihtiyaç duyulduğunda küçük çapta
sivil amaçlarla teknik eleman yetiştirmek üzere bazı mektepler açtığı görülmektedir. Bunların ilk
örnekleri, “Telgraf Mektebi” (1860) ile Midhat Paşa’nın gayretiyle açılan “Sanayi Mektebi” (1868)

 
196
olmuştur. Sanayi Mektebi’nin en önemli özelliği, teorik ve pratik eğitimin bir arada verilmiş olması ve o
güne kadar imparatorlukta cari olan “usta-çırak” usulü yerine, yeni tekniklerle eğitilmiş bilgili sanatkârlar
yetiştirmek hedeflenmiştir. Mektep yatılı ve gündüzlü olarak beş yıllık eğitim vermekteydi. Bölümleri
arasında da demircilik, terzilik, kunduracılık, makinecilik, dökümcülük, marangozluk, ciltçilik ve
mimarlık gibi sanatlar bulunmaktaydı.
Osmanlı İmparatorluğu’nda sivil mühendislik eğitimi, 1874-1875 öğretim yılında Galatasaray
Sultanisi dahilinde faaliyete geçen Darülfünun-ı Sultanî’nin bir bölümü olarak açılan ve daha sonra Turuk
ve Maâbir Mektebi (Yollar ve Köprüler Mektebi) adını almış olan Mülkiye Mühendis Mektebi’yle
başlamıştır. Turuk ve Maâbir Mektebi, ülkenin ve toplumun ihtiyaçları göz önünde bulundurularak
münhasıran fen eğitimi yapmak yerine, devletin geniş toprakları üzerinde giriştiği bayındırlık faaliyetleri
ve özellikle ulaştırma sahasında yapmak istediği hizmetleri yürütecek sivil mühendislerin yetiştirilmesine
yönelik bir program takip etmiştir. Bu mektepten mezun olacak talebeler, tamamen Nafia Nezareti
tarafından devlet memuru olarak istihdam edilmiştir. Turuk ve Maâbir Mektebi dört yıllık bir eğitim takip
etmiş ve ilk mezunlarını 1880 yılında vermiştir. İlk mezunlarının hepsi gayrimüslim olup devletin önemli
mevkilerinde vazife almışlardır. Mektepte geniş kapsamlı bir mühendislik eğitimi verildiği ders
programından açıkça anlaşılmaktadır. Bu mektebe bağlı, ancak daha alt seviyede mühendislik eğitimi
vermek üzere planlanmış bir de Kondüktör Mektebi bulunmaktadır. 1881 yılında ikinci mezunlarını veren
Turuk ve Maâbir Mektebi bu tarihten sonra faaliyetlerini tamamen devletin kontrolünde ve mühendislik
eğitimi yolunda kazanılan tecrübeler ışığında, 1884 yılında “Mülkiye Mühendis Mektebi” adıyla kurulan
yeni bir sivil mühendislik mektebinde devam ettirmiştir.
Mektep ancak 1 Kasım 1884 tarihinde Mühendishane-i Berrî-i Hümâyun’un bir odasında eğitimine
başlayabilmiştir. Bir yıl içerisinde mektep için o bölgede yeni bir bina inşa edilmiştir. Mülkiye Mühendis
Mektebi’ne talebe sağlayacak olan ve Sultan Abdülhamid’in eğitim reformu çerçevesinde ele alınan taşra
idadî mekteplerinden henüz kâfi miktarda talebe gelmediğinden bu mektebe ait bir de üç yıllık idadî sınıfı
açılmıştır. Böylece Mülkiye Mühendis Mektebi yedi yıllık bir mektep olarak, yine Mühendishane-i Berrîi Hümâyun’a bağlı yeni binasında, hem yatılı hem gündüzlü olmak üzere eğitim ve öğretim faaliyetlerini
sürdürmüştür.
Mektep ilk mezunlarını 1888 yılında vermiş ve mezunların tamamı Nafia Nezareti tarafından istihdam
edilmiştir. Mektep 1909 yılında askerî idareden ayrılarak tamamen Nafia Nezareti’ne bağlanmış ve
“Mühendis Mekteb-i Âlîsi” adını almıştır. Cumhuriyet döneminde 1928 yılında adı “Yüksek Mühendis
Mektebi” olarak değiştirilen, tüzel kişilik tanınan ve katma bütçeyle idare edilen bir yüksekokul
durumuna getirilmiş, 1946’da ise İstanbul Teknik Üniversitesi’ne dönüştürülmüştür. Bugünkü İstanbul
Teknik Üniversitesi’nin temelini teşkil eden Mülkiye Mühendis Mektebi, Osmanlı İmparatorluğu’nda ve
Türkiye Cumhuriyeti’nde modern teknolojinin aktarılması ve kullanılmasında mühim vazifeler ve katkılar
sağlamıştır.
K. Beydilli, ’’ Türk Bilim ve Matbaacılık Tarihinde Mühendishane’’,
Mühendishane Matbaası ve Kütüphanesi (1776-1826), İstanbul: Eren Yayıncılık, 1995.
Mustafa Kaçar, Osmanlı Devleti’nde Bilim ve Eğitim Anlayışındaki Değişmeler ve
Mühendishanelerin Kuruluşu, İstanbul, 1996, [İ.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Bilim Tarihi
Bölümü basılmamış doktora tezi]
Osmanlı’da Mühendishanelerin kuruluş nedenini belirtiniz.
Tıp Mektepleri
Osmanlı Devleti’nde modern tıp eğitiminin başlangıcı 19. yüzyılın başlarına kadar dayanmaktadır. Ocak
1806 tarihinde Mühendishâne-i Cedide’den ilham alınarak “Tersane Tıbbiyesi” adlı bir tıp mektebi
kurulmuştur. Tersane-i Âmire’de, donanmanın tabip ve cerrah ihtiyacını karşılamak amacıyla açılan bu
mekteple asıl olarak imparatorlukta tıp tahsilinin yaygınlaştırılması ve Devlet-i Aliyye tebaasından
tabiplerin sayısının artması hedeflenmiştir. Derslerin İtalyanca veya Fransızca gibi bir Avrupa dilinde

 
197
yapılması öngörülmüştür. Ayrıca talebelere tahsil için gerekli olan kitapların ve aletlerin Avrupa’dan
getirtilmesi kararlaştırılmıştır. Ancak bütün bunlardan daha ilgi çekici yenilik ise getirtilecek kitaplardan
başka, Paris, Viyana ve Londra gibi büyük Avrupa şehirlerinde her ay çıkan tabip gazetelerinin ve yeni
telif olan eserlerin alınması da söz konusu edilmiştir.
Bu dönemde Osmanlı modern tıp eğitimine yön veren iki büyük şahsiyetin yetişmiş olduğunu
görüyoruz. Bunlardan ilki Osmanlı tıp literatüründe mühim bir yer işgal eden ve modern Avrupa anatomi
bilgisini aktaran Şânîzâde Mehmed Atâullah Efendi (D.1825-Ö.1826)’dir. Şânîzâde çok yönlü bir bilim
adamı olup, Avrupa lisanlarına vâkıf, özellikle tıp, matematik, mekanik, astronomi, mûsikî ve tarih
konularında bilgili ve tam bir ansiklopedist olarak tanınmaktadır. Hamse-i Şânîzâde, adlı beş bölümlük
meşhur tıp eseri Osmanlı tıp literatüründe modern anatominin girişini sağlaması bakımından önemlidir.
İkinci şahsiyet ise, Osmanlı İmparatorluğu’nda modern tıp eğitiminin kurucusu olan Hekimbaşı Mustafa
Behçet Efendi’dir.
Tersane’de açılan Tıp Mektebi’nden yaklaşık yirmi yıl sonra 1827 yılında ordunun tabip ve cerrah
ihtiyacını karşılamak maksadıyla Mustafa Behçet Efendi’nin önderliğinde “Tıbhane-i Âmire” adında
İstanbul’da yeni bir tıp mektebi açılmasına teşebbüs edilmiştir. Behçet Efendi, tıp eğitiminde yabancı
lisanın ehemmiyetine işaretle Tıbhane ve Cerrahhane’de talebelerin Avrupa lisanlarını öğrenmeleri için
ders programlarına yabancı dil (önce İtalyanca, sonra Fransızca) derslerini koydurmuştur. Bu programla
birlikte Osmanlı tıp eğitiminin Tanzimat’ın ilanına kadar devam edecek olan yeni esaslarını da belirlemiş
olmaktadır.
Şehzadebaşı’nda faaliyetine başlayan Tıbhane’den sonra 29 Ocak 1832’de Topkapı Sarayı’na bitişik
Gülhane bahçesinde mevcut binalarda Cerrahhane-i Âmire açılmıştır. 1832 tarihinde Tıbhane-i Âmire
Şehzadebaşı’ndan Cerrahhane’nin bulunduğu binaya nakledilerek yeniden düzenlenmiştir. 1838 yılında
bu iki mektep birleştirilerek Mekteb-i Tıbbiye adını almış ve 1839 yılında Galatasaray’daki yeni binasına
taşınıncaya kadar faaliyetlerine burada devam etmiştir. Bu tarihte mektebin başına Avusturyalı genç bir
doktor olan C. Ambroise Bernard getirilmiş ve mektebin adı Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane olarak
değiştirilmiştir. Dr. Bernard ile birlikte tıp eğitiminde derslerden çok pedagojik bir takım değişikliklerin
yapıldığı göze çarpmaktadır
Mektepte tedrisatın Fransızca yapılması mecburiyeti, zamanla Müslüman talebe sayısının azalmasına,
buna mukabil bulundukları çevreden dolayı Fransızca’ya daha yatkın olan gayrimüslim talebelerin
sayısının hızla artmasına vesile olmuştur. Ayrıca Osmanlı yüksek mekteplerinden mezun talebelerin
Avrupa’ya tahsillerini tamamlamaya gönderilmeleri münasebetiyle, bu nimetlerden de gayrimüslim
talebeler ziyadesiyle istifade etmeye başlamışlardır. Mezun hekim sayısının az olması ve bunların
çoğunun gayrimüslim olmasına karşı bir tepki olarak 1865 yılında Mekteb-i Tıbbiye’nin nazırlığına
getirilen Cemâleddin Efendi, memlekette Müslüman hekim sayısını attırmak düşüncesiyle, ileride
kurulacak olan Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye’nin (sivil tıp mektebi) ilk temellerini atmıştır. Vazifelerinden
dolayı birçok vilayette bulunan ve memleketin durumunu yakından bilen Cemâleddin Efendi, mektepte
kabiliyetli gençler arasından seçerek bir “mümtaz sınıf” teşkil etmiş ve bu sınıfa ileride tıp tedrisatının
Türkçeleştirilmesi yolunda ilk hareket olarak Türkçe, Arapça ve Farsça dersleri verdirmiştir. Çünkü ona
göre daha çok sayıda Müslüman tabip yetişmesi tıp tedrisatının ana dilleri olan Türkçe ile yapılmasına
bağlıdır. Mümtaz sınıftan yetişen talebelerden Kırımlı Aziz, Hüseyin Remzi, Servet, İbrahim Lütfi ve
Bekir Sıtkı beylerin tıp tedrisatının Türkçeleşmesinde önemli hizmetleri olmuştur. 1866 yılında mümtaz
sınıf Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane dâhilinde Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye olarak tedris faaliyetlerine
başlamıştır. Bu mektebin temel farklılığı, mezunlarının askeriyede değil, vilayetlerde istihdam olunacak
tabiplerin yetişeceği bir mektep olarak düşünülmüş olmasıdır. Beş yıllık ve gündüzlü olan mektepte
tedrisat Türkçe yapılacaktır. Beş yılın sonunda, mezuniyet senesinde eğitim süresi bir yıl daha uzatılarak
altı yıla çıkarılmış ve mezunları Askerî Tıbbiye ile aynı haklara sahip kılınmıştır. Mümtaz sınıf, kurmuş
oldukları Cemiyet-i Tıbbiye-i Mülkiye’nin üyeleriyle birlikte, 1873 yılında hazırlamış oldukları Türkçe
ilk modern tıp lügati olan Lügat-ı Tıbbiye’yi neşretmişlerdir. Tedrisat dilinin Fransızca kalmasından yana
olan bazı gayrimüslim hekimlerin şiddetle karşı çıkmasına rağmen aynı yıl Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’de
de tıp tedrisatı Türkçe olarak yapılmaya başlanmıştır. Daha sonra Darülfünun’a bağlanarak bugünkü
İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne dönüşmüş ve daha sonra Türkiye’de kurulan diğer tıp fakültelerine
kaynaklık etmiştir.
Sultan II. Abdülhamid’in eğitim ve sağlık politikası çerçevesinde İstanbul dışındaki bazı büyük
vilayetlerde de tıp mektebi açılması için teşebbüsler görülmektedir. Bu konuda gerçekleşen tek teşebbüs 1
Eylül 1903 tarihinde kurulan Şam Mekteb-i Tıbbiyesi’dir. Bu mektebin Şam’da açılmasının sebebi, aynı
bölgede bulunan biri Fransız, diğeri Amerikan iki ecnebi tıp mektebinin bölgedeki nüfuzunu kırmaktır.

 
198
Bu mektep I. Dünya Savaşı’nda Beyrut’a nakledilmiş, 1918’de Beyrut’un da işgalinden sonra mektep
kapanmış ancak, savaş sonrasında yeni kurulan Suriye Devleti’nde “Arap Tıp Enstitüsü” adı ile
faaliyetlerine devam etmiştir. Osmanlı tıp literatürünün etkisiyle bugün Şam Üniversitesi Tıp Fakültesi,
Arap dünyasında Arapça eğitim yapan tek tıp fakültesi olma özelliğini sürdürmektedir.
Mekteb-i Harbiye
1826 yılında Yeniçeri Ocağı’nın ilgası ile Sultan II. Mahmud tarafından “Asâkir-i Mansûre-i
Muhammediye” adı altında yeni bir ordu kurulmuştur. Bu orduda yeni savaş usûl ve tekniklerini bilen
subayların yetiştirilmesi maksadıyla 1832-1833 yılında bir askerî mektep kurulmasına teşebbüs edilmiştir.
Bu tarihe kadar ordunun bu tür subay ihtiyacı mühendishanelerden yetişen subaylar (mütefennin zabit)
vasıtasıyla karşılanmaya çalışılmış, ancak bunların sayıca az olması ve ihtisas sahalarının farklı olması,
subay yetiştiren askerî bir okula duyulan ihtiyacı daha da kuvvetlendirmiştir.
Avrupa’da “Ecole Militaire” tabir olunan askerî okullar örneğinde planlanan bu mektebin, 1831
yılında Doğancılar Kışlası’nda kurulmasına karar verilmiş ise de gerçekleşememiştir. 1834-1835’te, tamir
ettirilerek 400 talebe alacak kapasitede bir mektep haline getirilmiş olan Maçka Kışlası’nda “Mekteb-i
Harbiye” adıyla resmen kurulmuştur. Başına da tahsilini Avrupa’da tamamlamış ve Batı dillerini iyi bilen
Nâmık Paşa getirilmiştir. Mektepte kütüphane, hastahane, hamam, eczahane, matbaa ve sair müştemilat
ihmal edilmemiş ve her türlü tahsil alet ve edavatı ve sair techizatı Avrupa’dan getirtilmiştir.
Açılışından iki yıl sonra 2 Temmuz 1835 tarihinde Sultan II. Mahmud’un bu mektebi ziyaret etmesi
talebe ve hocalarını teşvik ederken mektebin geleceğini de teminat altına almıştır. Mühendishane’den
getirtilen hocalarla ders programları düzenlenerek eğitim seviyesi yükseltilmiştir. Ayrıca Sultan Mahmud,
bu mektebin muallim ihtiyacını karşılamak için bazı talebe ve subayları özellikle Viyana ve Paris’e tahsile
göndermiştir.
Mekteb-i Harbiye’de düzenli eğitim 1838-1839’da, Avrupa’da tahsilini tamamlayıp dönen
Mühendishane’nin başhocalarından Hüseyin Rıfkı Tamanî’nin oğlu Emin Paşa’nın bu mektebin
nâzırlığına getirilmesinden sonra başlamıştır. Emin Paşa’nın nâzırlığı döneminde eğitimde tamamen
Avrupa usulüne geçilirken, Avrupa’da tahsilini tamamlayıp dönenlerin veya Avrupalı uzmanların hoca
olarak istihdamı sağlanmış, bu şekilde hem eğitim kadrosu arttırılmış, hem de eğitimin modernleşmesi
temin edilmiştir.
Mektep 1846 yılında Maçka’dan, bugün Harbiye’deki Askerî Müze’nin bulunduğu yeni binasına
taşınmıştır. Eski bina da Askerî İdadî Mektebi olarak bırakılmıştır. 1849’da da Baytar sınıfı ve Mekteb-i
Harbiye dahilinde 1864 tarihinde Erkân-ı Harp gibi iki ayrı sınıf daha açılmıştır. 1875 yılında askerî
rüşdiye mekteplerinin açılmasıyla askerî tedrisat 1) Rüşdiye, 2) İdadî, 3) Mekteb-i Harbiye, 4) Erkân-ı
Harbiye (harp akademisi) olmak üzere derecelendirilmiş, bunun yanında süvari, baytar, topçu gibi ihtisas
şubeleri oluşturulmuştur. Goltz Paşa mektepte büyük bir ıslahata girişmiş ve İstanbul dışında Manastır,
Şam, Bağdad, Erzincan ve Edirne’de olmak üzere beş yeni mektep açılması hususunda II. Abdülhamid’in
fermanını almıştır. II. Abdülhamid devrinde kurulan bu mektepler 1907-1908 yıllarında kapatılmış ve
yalnızca İstanbul’daki Harbiye Mektebi bırakılmıştır.
İngilizler’in İstanbul’u işgali sırasında yeniden kapanan mektep, 1920’de Ankara’da Abidinpaşa’daki
barakalarda “Sunûf-ı Muhtelife Zâbit Namzetleri Talimgâhı” olarak açılmıştır. 25 Eylül 1923 tarihinde
Ankara’dan İstanbul’daki eski Harbiye binasına nakledilmiştir. Bundan 13 yıl sonra 7 Eylül 1936’da tekrar
Ankara’ya taşınmıştır.Darülfünun
Türkiye’de “Darülfünun” adında yeni bir yüksek eğitim müessesesi, yani üniversite kurma düşüncesi 19.
yüzyılın ortalarına doğru ortaya çıkmıştır. Bu yüzyılın başlarından itibaren Osmanlılarda görülen bilimde
Doğu’dan-Batı’ya olan yöneliş ve bilim ve eğitim anlayışında meydana gelen değişmeler, Tanzimat
döneminde medrese dışında yeni bir sivil yüksek eğitim müessesesinin kurulması yolunda teşebbüslerin
doğmasına vesile olmuştur.
Darülfünun fikri, Tanzimat devrinde halkın eğitimi meselesi içerisinde ele alınıp gelişmiştir. Daha çok
her türlü bilimin okutulacağı bir müessese olarak düşünülmüştür. 1845’te kurulan Meclis-i Muvakkat’ın
öngördüğü düzenlemeler arasında İstanbul’da bir Darülfünun kurulması da bulunmaktadır.
1863 yılında dönemin sadrazamı Keçecizâde Fuad Paşa Darülfünun binasının inşasının
tamamlanmasını beklemeden, bitmiş olan bazı odalarında, halka açık serbest konferanslar şeklindeki
derslere başlanmasını uygun görmüştür. Faaliyetlerini halka açık konferanslar şeklinde sürdürecek olan
Darülfünun 1863’te Kimyager Derviş Paşa’nın (D. 1817–Ö. 1878) fizik ve kimyaya dair konferansıyla

 
199
eğitime başlamıştır. Büyük bir alaka uyandıran bu konferanslar, halk ve devlet ileri gelenleri tarafından
takip edilmiştir. 1863 yılı boyunca, fizik, kimya, tabiî bilimler, tarih ve coğrafya konularında serbest
dersler verilmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu’nda modern eğitimin çerçevesini çizen ve onu ilk, orta ve yüksek eğitim
olarak üç seviyede düzenleyen 1869 Maarif-i Umumiye Nizamnâmesi’ne göre, Darülfünun-ı Osmanî, üç
ayrı şubeden (fakülteden) oluşmaktadır. Bunlar Felsefe ve Edebiyat Şubesi, Ulûm-ı Tabiiye ve Riyaziye
Şubesi ve Hukuk Şubesi’dir. Mezuniyet için üç yıl, müderrislik için artı bir yıl eğitim veren Darülfünun-ı
Osmanî’ye 16 yaşını doldurmuş, idadî mezunu veya o derecede malumatı olan talebelerin alınması
öngörülmüştür. Her şubenin ayrı ayrı ders programları hazırlanmış, mezuniyet tezi, müderrislik tezi gibi
araştırmaya dayalı çalışmalara yer verilmiş, müze, kütüphane, laboratuvar gibi birimlerin de açılması
öngörülmüştür. Dersler Fransız modeli üzerine kurulmuş olmasına rağmen, Felsefe ve Edebiyat
Şubesi’nde Şark dillerinden Arapça, Farsça yanında, Batı dillerinden Fransızca, Yunanca ve Latince
dersleri programda yer almıştır. Hukuk Şubesi’nde de, İslâm hukukundan fıkıh dersleri yanında, Fransız
medenî kanunu, Roma hukuku ve milletlerarası hukuk derslerinin bulunması, İslâm ve Batı’yı telif etme
gayretlerinin varlığını göstermektedir.
Darülfünun-ı Osmanî 1870’te büyük bir merasimle açılmıştır. Müdürlüğüne Paris’teki Mekteb-i
Osmanî’de hocalık yapmış olan Tahsin Efendi (Hoca Tahsin) seçilmiştir. Darülfünun’da dersler 1872-
1873 öğretim yılına kadar kesintisiz devam etmiş, fakat bu sürenin sonunda Darülfünun kapatılmıştır.
1873’te, Galatasaray’daki Mekteb-i Sultanî Müdürü Sava Paşa’yı, yeni bir Darülfünun kurmakla
görevlendirilmiştir. Kurulması tasarlanan Darülfünun bu sefer, 1868’den beri faaliyette bulunan
Galatasaray Mekteb-i Sultanisi’nin temeli üzerine oturtulmaya çalışılmış ve böylece yüksek eğitim
filizinin bu yeni orta eğitim müessesesinin gövdesine aşılanması hedeflenmiştir. 1874-1875 öğretim
yılında eğitime başlayan Darülfünun-ı Sultanî, ilk açıldığında, Hukuk ve Sivil Mühendislik Yüksek
Mektepleri açılmış, daha sonra bunlar Adalet ve Bayındırlık bakanlıklarına bağlı olarak faaliyetlerini
sürdürmüşlerdir.
İlk ve orta eğitim kurumları sayıca artmış ve eğitim seviyeleri yükselmiştir. Bunun yanında mülkiye,
tıp, hukuk, ticaret, sanayi, mühendislik ve mimarlık sahalarında ihtisaslaşmaya yönelik yüksek eğitim
okulları devletin ihtiyaçlarına cevap vermek üzere kurulmuştur. Ancak, bütün bu meslekî eğitim veren
yüksekokullar dışında bilim adamı yetiştirmeye yönelik bir müessese kurulması konusunda Sadrazam
Said Paşa, 14 Şubat 1895 tarihinde II. Abdülhamid’e sunduğu arizasında: ülkede, Amerika ve Avrupa
üniversitelerinin fonksiyonlarına sahip ve bilim adamı yetiştirmeye yönelik beş fakülteden oluşan bir
Darülfünun kurulmasının gerekliliğini arzetmiştir.
20. yüzyıla kadar bir külliye dâhilinde, birkaç bölümden oluşan Darülfünun kurma çalışmaları
başarısızlıkla neticelenirken II. Abdülhamid döneminde kuruluşu hızlanan orta ve yüksek eğitim
müesseselerinin yaygınlaşması sonucunda ve yaklaşık elli beş senelik tecrübelerin ışığında, yerleşmiş bir
Hukuk Mektebi’nin de bulunduğu bir kaç fakülteden oluşan ve bugünkü Türk üniversitesinin temelini
oluşturan” Darülfünun-ı Şahane” (İstanbul Üniversitesi) kurulmuştur.
Sultan II. Abdülhamid’in 25. cülus yıldönümüne tesadüf eden 1 Eylül 1900 tarihinde Edebiyat Şubesi,
Ulûm-ı Riyaziye ve Tabiiye Şubesi (Fen Şubesi) ve Ulûm-ı Âliye-i Diniye Şubesi’nden (İlahiyat) oluşan
üç fakülteli Darülfünun-ı Şahane kurulmuştur. Hukuk ve Tıbbiye mektepleri de resmen bağlanmamakla
birlikte Darülfünun-ı Şahane’nin şubeleri olarak kabul edildiğinden, beş fakülteli modern Osmanlı
üniversitesinin ilk sağlıklı kuruluşu gerçekleşmiştir.
Darülfünun-ı Şahane, açıldığı zaman, daha önce kurulmuş olan darülfünunların karşılaştığı ve birçok
açıdan onların başarısızlıklarına sebep olan, hoca, yetişmiş talebe ve Türkçe ders kitaplarının yetersizliği
gibi elverişsiz şartlar kısmen ortadan kalkmış ve yüksek eğitime daha uygun durum meydana gelmiştir.
1908’de II. Meşrutiyet’in ilanına kadar geçen süre içerisinde birçok mezun veren Darülfünun-ı Şahane,
Meşrutiyet döneminde daha sistemli bir eğitime geçmiştir. Meşrutiyet’in ilanıyla, İstanbul Darülfünunu
olarak adı değiştirilen Darülfünun-ı Şahane, Tıp ve Hukuk şubelerini de bünyesine katmak suretiyle
resmen 5 şubeli (fakülte) olarak yeniden teşkilatlanmıştır. 21 Ağustos 1909’da Vezneciler’de, şimdiki
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi binasının bulunduğu yerdeki Zeynep Hanım Konağı’na
yerleştirilen İstanbul Darülfünunu’na çok sayıda talebenin kayıt için müracaat ettiği görülmüştür.

 
200
Resim 7.4: Mimar Fossati tarafından yapılan Darülfünun binası
1913 senesinde hazırlanan İstanbul Darülfünunu’nun Teşkilât-ı İlmiyesi başlıklı düzenleme ile Eczacı
ve Dişçi mektepleri Tıp Fakültesi’ne bağlanırken vilayetlerde bulunan tıp ve hukuk mektepleri (Şam
Tıbbiyesi, Selanik, Konya, Bağdat ve Beyrut Hukuk mektepleri) de İstanbul Darülfünunu’na bağlanmıştır.
Şubeler fakülte adını alırken, muallimlere de müderris unvanı verilmiştir. Talebe ve müderrislerin devam
ve disiplin kaideleri bir düzene sokulmuştur. Birinci Dünya Savaşı yıllarında (1914-1918) Almanya’dan
gelen hocaların çalışmalarıyla Darülfünun önemli bir gelişme göstermiştir. Bu dönemde Darülfünun, bir
yüksekokullar topluluğu hüviyetinden sıyrılarak, modern manada bir üniversite fonksiyonunu icra etmeye
başlamıştır. 12 Eylül 1914’te Edebiyat, Riyaziyat ve Tabiiyat şubelerinden oluşan kız talebelere mahsus
İnas Darülfünunu kurulmuştur. 1917’de ilk mezunlarını veren İnas Darülfünunu 1920 yılında lağvedilerek
1921 yılından itibaren, önce Edebiyat ve Fen fakültelerinde ve daha sonra Hukuk ve Tıp fakültelerinde
birer yıl ara ile karma öğretime geçilmiştir.
21 Nisan 1924’te Türkiye Büyük Millet Meclisi, Darülfünun’a hükmî şahsiyet tanıyarak, katma bir
bütçe ile idare edilmesine karar vermiştir. Böylece Darülfünun ilmî, idarî ve malî bakımdan özerk bir
statü kazanmıştır. Bu kanuna dayanılarak bakanlar kurulunun 21 Nisan 1924 tarihinde kabul ettiği şekil
ve esaslar, Darülfünun’un lağvedilip İstanbul Üniversitesi’nin kurulduğu 1933 üniversite reformuna kadar
yürürlükte kalmıştır.
E. İhsanoğlu, Darülfünun: Osmanlı’da Kültürel Modernleşmenin
Odağı, 2 cilt, İstanbul: IRCICA, 2010.
TÜRKÇE MODERN BİLİM LİTERATÜRÜNÜN ORTAYA ÇIKIŞI
18. yüzyılda Osmanlı bilim literatüründe görülen doğu ve batıyla ilgili kavram ve bilgilerin bir arada
olması, 19. yüzyılda da görülmektedir. Buna bir örnek, aynı eserde güneş merkezli ve yer merkezli
(heliosantrik ve jeosantrik) kâinat sistemlerinin bir arada tanıtılmasıdır. Aynı özelliği tıp konusunda da
görmek mümkündür. 18. asırda Avrupa’nın pratik tıp bilgilerinin aktarılmasıyla birlikte fizyolojide ve
anatomide ahlât-ı erbaa (dört hılt) gibi klasik mefhumlar hâlâ hüküm sürmektedir.

 
201
18. asrın sonlarına doğru, subaylara modern bilimleri öğretmek için kurulmuş olan Mühendishane-i
Hümayun hocaları, Batı’daki askerî teknik okullarda okutulan ders kitapları arasından seçilen bilim
kaynaklarından, tercüme ve adaptasyon yoluyla kitaplar hazırlamaya başladılar. 19. asrın başlarındaki ilk
ilmî yayınlar, Hüseyin Rıfkı Tamanî’nin (ö.1817) astronomi, matematik ve coğrafya konusunda telif ve
tercüme yoluyla hazırladığı ve birçok baskısı yapılan kitaplar olmuştur. Bunu, Tamanî’nin talebesi ve
mühendishane başhocalığında halefi olan İshak Efendi’nin Batı ve özellikle Fransız kaynaklarına dayalı
olarak telif ve tercüme ettiği 13 ciltlik yayınları takip etmiştir. Bunlar arasında, dört ciltten oluşan
Mecmua-i Ulûm-ı Riyaziye’nin özel bir yeri vardır. Çünkü bu eser, Osmanlı dünyasında birçok bilim
dalını ihtiva eden bir ders kitabının hazırlanmasındaki ilk geniş kapsamlı teşebbüstür. İhtiva ettiği konular
arasında, matematik, fizik, kimya, astronomi, biyoloji, botanik ve mineroloji sayılabilir. İshak Efendi’nin,
yeni ilmî terimlerin Türkçe karşılıklarının bulunmasında ve İstanbul sınırları dışındaki diğer vilayetlere
yayılmasında önemli rolü olmuştur.
19. asrın başlarında Osmanlı tıp eğitimine iki büyük şahsiyetin önemli etkileri olmuştur. Bunlardan
birincisi; çok çeşitli sahalarda çalışması ve ilgisi bulunan ve Avrupa bilimine ve çeşitli dillerine aşina bir
ansiklopedist olan Şanizâde Mehmed Ataullah Efendi’dir (ö.1826). Şanizâde modern tıp ve anatomi
bilgilerini, meşhur eseri Hamse-i Şanizâde ile ilk defa Osmanlı okuyucusuna anlaşılır bir dille ve bir
bütün halinde sunmuştur. İkinci şahsiyet ise Türkiye’de modern tıp eğitiminin kurucusu olan Mustafa
Behçet Efendi’dir (ö.1834).
Tanzimat’ın ilânından sonra eğitimin yeni bir anlayış içerisinde klasik döneme göre çok farklı bir
şekilde teşkilatlanması, modern eğitimin yaygınlaşması, yeni bilim ve tekniğe ait çok sayıda kitabın
basılmasına yol açmıştır. 19. asrın ortalarına doğru çeşitli konularda basılan bilim ve teknik kitaplarının
sayısı hızla artmıştır. Tanzimat öncesinde 1727’de ilk Türk matbaasının kuruluşundan 1839’da
Tanzimat’ın ilanına kadar geçen sürede bilime ait sadece 28 kitap basılırken, bu sayı Tanzimat
döneminde (1839-1876 arası) 242’ye ulaşmıştır. Bu iki dönemde basılan kitapların konularına göre
dağılımının karşılaştırılması modern bilime karşı ilgide değişmelerin olduğunu göstermektedir. Tanzimat
döneminde, askerî konulara duyulan ilgi azalırken, sivil ve topluma yönelik konuların ağırlık kazandığı
görülür. Benzer sonuçlara, 19. asrın başlarında (Tanzimat öncesinde ve sonrasında) aynı konularda
yazılmış olan kitapların önsözlerinin incelenmesi ile de ulaşılabilir. İshak Efendi’nin Mecmua-i Ulûm-ı
Riyaziye adlı eserinde kimyanın sadece harp sanayiindeki öneminden bahsedilmesine karşılık, Kırımlı
Aziz Bey (ö. 1878), Kimya-yı Tıbbî (İstanbul, 1868-1871) adlı eserinde kimyanın, askerî olmayan
teknolojilerin ve birçok endüstrinin temelini teşkil ettiğini belirtmektedir.
Tanzimat sonrasında basılan bilim kitapları arasında yeni ve farklı konuların da ele alındığı
görülmektedir. Buna, Derviş Paşa’nın kimya konusunda Türkçe yayınlanan ilk müstakil eseri olan Usûl-ı
Kimya (İstanbul, 1848) ve Hekimbaşı Salih Efendi’nin (ö. 1895) tercüme ettiği ilk zooloji ve botanik
kitabı olan İlm-i Hayvanat ve Nebatat (İstanbul, 1865) örnek verilebilir. Bunun ötesinde Tanzimat’ın
ilanından sonraki ilk 30 yılda her sene dört bilim kitabı basılırken, 1870-1876 arasındaki altı yılda, bu
sayı senede 18 kitaba yükselmiştir. Bu da Osmanlı toplumunun modern bilimlere olan ilgisinin arttığının
bir göstergesidir.
1838’de Avrupa tıp okulları örnek alınarak kurulan Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’de Fransızca yapılan
eğitimin, 1870’de Türkçe olarak yapılmasına karar verilmesi, tıp literatürünün gelişmesine de vesile
olmuştur. Bunun neticesinde özellikle 1870 sonrasında ilk Türkçe tıp sözlüğü olan Lügat-ı Tıbbiye’nin
(ilk baskısı İstanbul 1873, genişletilmiş ikinci baskısı İstanbul 1901), neşrinden sonra tıp konusunda çok
sayıda telif ve tercüme eser yayınlamıştır.
19. yüzyılda Osmanlı bilim hayatında, araştırmaya yönelik çalışmalara yurt dışında başlanmış fakat
yurt içinde kurulan müesseselerde araştırma hedefi tam gerçekleştirilememiştir. Osmanlı bilim
adamlarının orijinal çalışmalarına Vidinli Hüseyin Tevfik Paşa’nın (1832-1901) İngilizce olarak telif
etmiş olduğu Linear Algebra adlı eseri örnek olarak gösterilebilir.
19. yüzyıl eğitim tarihi açısından meslekî ve teknik yüksekokulların kurulması yanında kayda değen
en önemli teşebbüs Darülfünun’un açılmasıdır. Üç başarısız teşebbüsün ardından, 1900 yılında açılabilen
Darülfünun-ı Şahane’de araştırma hedefi açık bir şekilde görülmemektedir. Ancak Osmanlı bilim

 
202
adamlarının 1923’e kadar yapmış oldukları araştırma birikimi tam olarak tespit edilemediğinden sağlıklı
değerlendirme yapmak için vakit erkendir. İlk Darülfünun tasavvurlarında araştırmaya yönelik hedeflerin
fazla yeri olmadığı, ancak zaman içinde bu hedefin daha belirgin hale geldiği söylenebilir. Ancak 20.
yüzyılın başlarında Osmanlı Türkçesi iyice gelişmiş ilmî bir dil halini almış ve geliştirilen detaylı
terminoloji değişik bilimleri ifade edecek duruma gelmişti. Fen bilimleri dallarında ise yeterli ders kitabı
ve daha az ölçüde orijinal yayınlar bulunmaktaydı.
Osmanlı’da Darülfünun ve mühendishanelerin kuruluş amaçlarını
karşılaştırınız.
YENİ BİLİM MÜESSESELERİ
19. asırda, yaygın şekilde eğitimi yapılan tıp, kimya, botanik ve zooloji gibi “modern” bilimlerin
deneyleri yeni eğitim kurumlarında kurulan laboratuvarlarda yürütülmeye başlandığı gibi bu bilimlerin
uygulamalarını değişik hizmet sahalarında sunan yeni müesseseler de kurulmaya başlanmıştır. Bunların
başında sağlık hizmetlerine yönelik olanlar öncelikle kurulmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nda koruyucu
hekimlik ile ilgili ilk uygulamalar, 1831’de özellikle Müslüman hacılar için kurulmuş olan karantina
teşkilatında başlamıştır. 1862’de salgın hastalıklarla mücadele için imparatorluğun başta İstanbul olmak
üzere, Anadolu, Rumeli ve Arap Yarımadası’nda bulunan önemli şehirlerinde karantinalar açılmıştır.
Osmanlılar halk sağlığı ile ilgili özellikle aşı ve mikrobiyoloji konularında da Avrupa’daki en son
gelişmeleri yakından takip etmişlerdir. 1885’te Pasteur’ün kuduz aşısını bulmasından hemen sonra vermiş
olduğu konferans İstanbul’daki bir tıp mecmuasında yayınlanmış ve doktorlardan oluşan bir heyet bu
konudaki yeni gelişmeleri yerinde öğrenmek için Paris’e gönderilmiştir. Bu heyet Pasteur’e bir murassa
Osmanlı Nişanı ve çalışmaları için Sultan II. Abdülhamid’in göndermiş olduğu 10.000 Fransız frankını
mükâfat olarak takdim etmiştir. Heyetin İstanbul’a dönmesinden sonra, yerli ve Avrupa’dan çağrılan
doktorlarla işbirliği içerisinde bir kuduz laboratuarı (Da’ül-kelp Ameliyathanesi) ve daha sonra kolera
salgınları için bir de bakteriyoloji laboratuarı kurulmuştur. Bu müesseseler, gerek kuduz tedavisinde
gerekse kolera ve dizanteri salgınlarında aşı ile tedavide büyük rol oynamışlardır. Yine bu dönemde,
değişik maksatlı kimyevî tahlillerin yapılması için devlet tarafından “kimyahaneler” kurulmaya
başlanmıştır. Ayrıca özel şahısların da toplumun bu sahadaki ihtiyaçlarını karşılamak için özel
kimyahaneler kurdukları görülmüştür.
Resim 7.5: Yerebatan Kimya Enstitüsü’nde Laboratuvarda Çalışan Kız Öğrenciler – 1922 (E. Dölen Koleksiyonu)
19. asırda kurulan bir diğer modern bilim müessesi Rasathane-i Âmire olmuştur. Rasathane, 1863’te
Maarif Nezareti’ne bağlı olarak Fransız mühendis M. Coumbary’nin idaresinde kurulmuştur. Adı
rasathane olmasına karşılık, bu müessese astronomi konusunda gözlem yapmaktan çok meteoroloji ile

 
203
ilgili fonksiyonları yerine getirmiştir. Rasathane-i Amire büyük şehirlerden gelen hava raporlarını aynı
maksatla kurulmuş olan Avrupa’daki benzer merkezlere ulaştırmış ve Avrupa’dan gelen raporları da
bünyesinde toplamıştır. Daha sonra bu müessesenin başına geçen Türk idareciler de aynı hizmetleri
yürütmüşlerdir. Orta eğitimini medresede, yüksek eğitimini Darülfünun Fen Fakültesinde yapan astronom
Fatin Gökmen (Ö.1915), 1910’da bu müessesenin idaresine tayin olununca, Rasathane’de hava
raporlarının hazırlanması yanında asıl hizmeti olan astronomi gözlemlerine de başlanmıştır. Kandilli
semtinde bulunan ve Boğaziçi Üniversitesi’ne bağlı olarak çalışan Kandilli Rasathanesi, günümüzde
ülkenin önemli rasat merkezi olmaya devam etmektedir.
Bilim Dili ve Literatürünün Genel Bir Değerlendirmesi
Son yıllarda yaptığımız araştırmalar ve Osmanlı bilim literatürü tespit ve tasnif çalışmaları neticesinde,
Osmanlı astronomi, matematik ve coğrafya literatürü tarihi büyük ölçüde açığa çıkmış bulunmaktadır. Bu
çalışmaların neticeleri Osmanlılardaki ilmi faaliyetlerin yoğunluğu hakkında da tam bir açıklık
getirmektedir. Astronomi literatürüne bakıldığında 15. yüzyıldan Cumhuriyet’e kadar olan dönem
içerisinde 582 müellif, astronomi konusunda toplam 2438 eser hazırlanmıştır. Bu eserlerin yüzyıllara göre
dağılımı şöyledir: 15. yüzyılda 52 eser (genel toplam içerisindeki oranı %2), 16. yüzyılda 300 (%12), 17.
yüzyılda 190 (%8), 18. yüzyılda 344 (%14), 19. yüzyılda 267 (%11), 20. yüzyıl 222 (%9); dönemi
bilinmeyen 1063 (%44). Aynı değerlendirmeler matematik konusundaki eserlere göre yapıldığında, tespit
edilebilen 491 müellifin toplam olarak 1116 eser hazırlamış oldukları görülmektedir. Bu eserlerin
yüzyıllara göre dağılımı ise şöyledir: 15. yüzyılda 28 eser (genel toplam içerisindeki oranı %3), 16.
yüzyılda 81 (%7), 17. yüzyılda 70 (%6), 18. yüzyılda 121 (%11), 19. yüzyılda 176 (%16), 20. yüzyıl 466
(%41); dönemi bilinmeyen 174 (%16). Bu istatistikî bilgilerde Astronomiye ait eserlerin sayıca
Matematiğe ait eserlerden daha fazla olduğu görülmektedir. Bu durum astronomide, bilhassa takvimlerin
büyük bir yer tutmasından kaynaklanmaktadır. Burada eser sayısında 18. yüzyıla kadar sürekli bir artış
gözlenmektedir. Bu asırda zirveye ulaşan eser sayısı daha sonra düşmeye başlamıştır. Matematiğe dair
yazılan eser sayısı, 17. yüzyıl dışında devamlı olarak artmıştır. Özellikle 19. yüzyılda büyük bir artış
kaydeden matematik eserleri 20. yüzyılda zirveye ulaşmıştır. Ancak her iki konuda hazırlanan eserlerdeki
artış oranları paralel denebilecek ölçüde birbirine yakındır.
Başlangıçta Arapça yazılmış olan Osmanlı bilim literatürü, 14. ve 15. asırlardan itibaren Arapça,
Farsça eserlerin tercüme edilmeye başlamasıyla, bu iki dil yanında sıklıkla Türkçe olarak yazılmaya
başlamıştır. Bu durum Türkçe bilim literatürünün zenginleşmesini ve değişik bilim dallarında
terminolojilerin oluşmasını da mümkün kılmıştır. 18 ve 19. asırlarda, Osmanlı bilim literatürünün dili
Türkçe ve Arapça’dır. Farsça eserler ise çok nadirdir (%1). Türkçe ve Arapça olarak yazılan bütün
eserlerin (el yazması ve basma) oranları da farklılıklar arz etmektedir. Bu iki asırda hazırlanmış ve
İstanbul’da basılmış olan modern bilim ve teknolojiye ait eserlerin-birkaç istisna dışında-tamamının
Türkçe olmasına mukabil, el yazması eserlerin çoğunluğu Arapça’dır. 18. asırda yazma ve basma 331
adet astronomi kitabının 221’i Arapça, 101’i Türkçe, 2’si Farsça ve 7 tanesi de bu üç dilin karışımı
dillerde yazılmıştır. Aynı şekilde 19. asırda astronomiye ait toplam 263 adet eserin 137’si Arapça, 123’ü
Türkçe ve üçü de karışık dillerdedir. Gördüğümüz sayılar, Türkçe kullanımının arttığını açıkça ifade
ederken, toplam adedin azaldığına işaret etmektedir. Bu da 19. yüzyılda, mekteplerin ve eğitim
müesseselerinin yaygınlığına bağlı olarak basma eser kullanılmasıyla, kitap konusunda Doğu yazma
geleneğinden modern basma geleneğine geçişin hızlanmasını göstermektedir.
Arap toprakları hariç Osmanlı İmparatorluğu sınırlarında hazırlanan astronomi kitaplarının büyük
çoğunluğu Türkçe yazılmıştır. Aynı müşahedeleri Osmanlı matematik literatürü için de kaydetmek
mümkündür. Sonuç olarak 18 ve 19. asırlarda hazırlanan eserlerin yazma olanlarının Arapça veya Türkçe,
ancak bunlardan basma olanların tamamına yakınının Türkçe olduklarını söyleyebiliriz.

 
204
E. İhsanoğlu, “Osmanlı Bilimi Literatürü”, Osmanlı Devleti ve
Medeniyeti Tarihi, cilt II, İstanbul: IRCICA, 1998, s. 363-444. İhsanoğlu, E. Osmanlı Bilim
Tarihi Literatürü Serisi, İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi (IRCICA), Toplam
18 ciltten oluşan bu seride yer alan kitapların tam listesi tarih sırasıyla şöyledir: Osmanlı
Astronomi Literatürü Tarihi (2 cilt, 1997); Osmanlı Matematik Literatürü Tarihi (2 cilt,
1999); Osmanlı Coğrafya Literatürü Tarihi (2 cilt, 2000); Osmanlı Musiki Literatürü Tarihi
(1 cilt, 2003); Osmanlı Askerlik Literatürü Tarihi (2 cilt, 2004); Osmanlı Tabii ve Tatbikî
Bilimler Literatürü Tarihi (2 cilt, 2006); Osmanlı Tıbbi Bilimler Literatürü Tarihi (4 cilt,
2008); Osmanlı Astroloji Literatürü Tarihi ve Osmanlı Astronomi Literatürü Tarihi zeyli (1
cilt, 2011), Osmanlı Bilim Literatürü Tarihi Zeylleri (Matematik, Coğrafya, Musiki, Askerlik,
Tabii ve Tatbiki Bilimler, Tıbbi Bilimler) ve Osmanlı Mavzu’at al-Ulum Literatürü Tarihi (1
cilt, 2011), Osmanlı Bilim Literatürü Tarihi Genel İndeksi (1 cilt, 2011).

 
205
Özet
Klasik dönemde Osmanlı bilim faaliyetleri başta
medreseler olmak üzere, muvakkithane ve
şifahane gibi tıp, matematik ve astronomi
bilimlerinin uygulamalarının yapıldığı yerlerde,
bu bilimlerin eğitimleri ile birlikte
yürütülmekteydi. 16. asrın sonlarında, Takiyüddin Râsıd tarafından kurulan ve eski
astronomi aletleri ile birlikte yeni aletlerin de
kullanıldığı İstanbul Rasathanesi’nde, kısa fakat
İslâm astronomi çalışmalarının devamı niteliğinde, orijinal çalışmalar yapılmış ve bunlar
hemen kitap haline getirilmiştir. Klasik dönem
Osmanlı bilim literatürünün oluşması ise
genellikle medrese ortamında gerçekleşmiş ve
başta dinî konular olmak üzere matematik, tıp ve
astronomi sahalarında, Arapça, Türkçe ve çok azı
Farsça olmak üzere, çok sayıda ilmî eser
müderrisler tarafından telif, tercüme veya
yorumlama yoluyla meydana getirilmiştir.
Burada ortaya konulan önemli sonuçlardan birisi
de, Osmanlı bilim literatürünün oluşmasında,
Osmanlı toprakları içerisinde bulunan kültür
mevkilerinde yetişen Anadolulu bilim adamları
ile bu merkezlerin dışında yetişip Osmanlı
himayesine giren âlimlerin önemli katkıları
olduğudur. Klasik dönem Osmanlı bilim
geleneğinin oluşmasında, medreselerin kurulmasından eserlerin telifine kadar pek çok konuda
padişahların ve diğer devlet adamlarının
teşviklerinin önemli rolü olmuştur.
Avrupa’daki ilmî ve coğrafî gelişmelerden de
haberdar olan Osmanlıların, özellikle 17. yüzyılın
sonlarından itibaren, Batı bilim ve teknolojisine
daha fazla ilgi duymaya başladıklarına ve yeni
harp tekniklerini öğrenmek için imparatorluğun
kuruluşundan beri uyguladıkları geniş kapsamlı
olmayan, selektif bilgi transferi yollarını terk
ettiklerine işaret edilmiştir. 18. yüzyılın
başlarından itibaren, Avrupa hayatı ve bilimi ile
daha yakından ilgilenen Osmanlılar, ordu içinde
Avrupalı uzmanların yardımı ile ciddi
değişikliklere adım atmaya başlamışlardır.
Özellikle modern askerî teknik eğitim konusunda
yoğunlaşan çalışmalar çerçevesinde yeni
müesseseler kurulmuştur. Ulûfeli Humbaracı
Ocağı’nın kurulmasıyla başlayan bu çalışmalar,
daha sonra Mühendishanelerin ve diğer askerî
okulların açılmasıyla 19. yüzyılda da devam
etmiştir. Askerî ve teknik eğitim veren
müesseseler yanında ilk, orta ve yüksek seviyede
modern sivil eğitim müesseselerinin kurulması,
günlük gazete ve süreli yayınların modern bilim
ve teknoloji konusunda verdikleri bilgiler de göz
önünde tutulacak olursa modern bilim ve
teknolojiyi geniş kitlelere, değişik seviyelerde
tanıtma imkânı doğmuştur.
Resmî eğitim kurumları yanında, sivil ilmî ve
meslekî cemiyetler de kuran Osmanlı aydınları,
bu arada Türkçe modern bilim literatürünün
oluşması için ciddi bir gayret içine girmişler ve
bu alanda bir takım lügatler yayınlamışlardır. 18
ve 19. yüzyılda basılan eserlerin tamamına
yakınının Türkçe olması, Türkçenin bir bilim dili
olması hususundaki gelişmeyi ortaya
koymaktadır.
Batı bilim ve teknolojisini çok yakından takip
etmelerine rağmen, seçici tavırlarından dolayı
Osmanlıların Avrupa bilim geleneğine bir
bütünlük içinde bakmadıkları anlaşılmaktadır.
Osmanlı bilim adamlarının içeride ve dışarıda,
özellikle Avrupa’da yapmış oldukları araştırma
çalışmaları, araştırmaya dayalı bir bilim anlayışı
ve zihniyetini oluşturacak kritik yoğunluğa
ulaşmamış Osmanlılarda, Rusya ve Japonya’da
olduğu gibi yeni bilgi ve teknoloji üretmeye
matuf gelişmelere paralel çalışmaların
gerçekleşmesine yol açmamış olduğunu söyleyebiliriz.
Bununla beraber, klasik dönemde, birçok bilim
dalında önemli eserler veren Osmanlı bilim ve
kültür adamları, klasik dönemde yaratmış
oldukları önemli başarılara paralel başarıyı
yenileşme dönemine oluşturamamışlardır. Buna
rağmen, modernleşme döneminde ilmî terminolojinin gelişmesinde ve bütün İslam dünyasına
yayılmasında başarılı olmuşlar ve Osmanlı
Türkçe’sini geliştirerek 20. yüzyılın başında
çeşitli bilim konularını ifade edecek seviyeye
getirmişlerdir. Osmanlı döneminde oluşan kültür
ve bilim mirası, başta Türkiye Cumhuriyeti
olmak üzere Balkanlar’da ve Orta Doğu’da
kurulan birçok devletin ilmî ve kültürel alt
yapısını teşkil etmiş ve daha sonraki çalışmaların
temelini oluşturmuştur.

 
206
Kendimizi Sınayalım
1. Osmanlı Bilimi aşağıdaki hangi bilim mirası
üzerine kurulmuştur?
I- Selçuklu Devleti’nin bilim mirası
II- Mısır, Suriye, Irak, İran ve
Türkistan’daki bilim adamlarının
faaliyetleri
III- Anadolu şehirlerinde kurulmuş olan
eğitim bilim müesseseleri
a. Yalnız I
b. I,II
c. II,III
d. I,III
e. I,IIveIII
2. Osmanlılarda din, kültür ve bilim
faaliyetlerinin kaynağını oluşturan ve aynı
zamanda devlet ve toplumun ihtiyaçlarını
karşılayacak şekilde teşkilatlanmış olan en
önemli müessese nedir?
a. Medrese
b. Enderun
c. Cami
d. İmarethane
e. Kervansaray
3. Medrese, etrafında gerek sağlık ve tıp
eğitimini sağlayan hangi müesseseler
kurulmuştur?
a. Cami
b. Darüşşifa
c. Muvakkithane
d. Darülfünun
e. Hendesehane
4. Osmanlı bilim literatürünün dili genel olarak
Türkçe’nin yanında hangi dildir?
a. Fransızca
b. İngilizce
c. İspanyolca
d. Arapça
e. Farsça
5. Osmanlı İmparatorluğu’nda sivil mühendislik
eğitimi, 1874-1875 öğretim yılında hangi
kurumla başlamıştır?
a. Mülkiye Mühendis Mektebi
b. Teknik Üniversite
c. Darülfünun-ı Sultani
d. Mekteb-i Tıbbiye
e. Darülfünun-ı Şahane
6. 16. asırda, Osmanlı haritacılığı hangi
denizcinin çalışmalarıyla en büyük eserlerini
vermiştir?
a. Turgut Reis
b. Oruç Reis
c. Piri Reis
d. Barboros Hayrettin Paşa
e. Kılıç Ali Paşa
7. İshak Efendi tarafından Avrupa fen
kitaplarından derlenen ve 1831-1834 yılları
arasında İstanbul’da basılan eserin adı nedir?
a. Usûl-ı İstihkâmat
b. Linear Algebra
c. Mecmua-i Ulûm-ı Riyaziye
d. Cihannümâ
e. Hamse-i Şanizâde
8. Piri Reis Kitab-ı Bahriye adındaki coğrafya
kitabını 1525’te hangi padişaha sunmuştur?
a. Fatih Sultan Mehmet
b. II.Beyazit
c. Yavuz Sultan Selim
d. Kanuni Sultan Süleyman
e. II.Selim
9. Osmanlı İmparatorluğu’nda modern tıp
eğitiminin kurucusu kimdir?
a. Şânîzâde Mehmed Atâullah Efendi
b. Salih Zeki
c. Vidinli Tevfik Paşa
d. Mauris
e. Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi

 
207
10. Osmanlı döneminde oluşan kültür ve bilim
mirası, aşağıdaki hangi devletin ilmî ve kültürel
alt yapısının temelinin oluşmasına katkıda
bulunmamıştır?
a. Türkiye Cumhuriyeti
b. Bulgaristan
c. Yunanistan
d. Suriye
e. Çin
Kendimizi Sınayalım Yanıt
Anahtarı
1. e Yanıtınız yanlış ise “Klasik Osmanlı Bilim
Geleneği ve Kurumları” başlıklı konuyu yeniden
gözden geçiriniz.
2. a Yanıtınız yanlış ise “Klasik Osmanlı Bilim
Geleneği ve Kurumları” başlıklı konuyu yeniden
gözden geçiriniz.
3. b Yanıtınız yanlış ise “Klasik Osmanlı Bilim
Geleneği ve Kurumları” başlıklı konuyu yeniden
gözden geçiriniz.
4. d Yanıtınız yanlış ise “Bilim Dili ve Literatürünün Genel Bir Değerlendirmesi” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
5. a Yanıtınız yanlış ise “Sivil Mühendislik
Eğitimi” başlıklı konuyu yeniden gözden
geçiriniz
6. c Yanıtınız yanlış ise “Avrupa Bilimi ile İlk
Temaslar, Aktarmalar ve Tercümeler” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
7. c Yanıtınız yanlış ise “Darülfünun” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
8. d Yanıtınız yanlış ise “Avrupa Bilimi ile İlk
Temaslar, Aktarmalar ve Tercümeler” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
9. e Yanıtınız yanlış ise “Tıp Mektepleri” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
10. e Yanıtınız yanlış ise “Klasik Osmanlı Bilim
Geleneği ve Kurumları” başlıklı konuyu yeniden
gözden geçiriniz.

 
208
Sıra Sizde Yanıt Anahtarı
Sıra Sizde 1
Nasirüddin Takiyüddin ile çağdaşı Tycho
Brahe’yi rasathanelerinde kulladıkları araç
açısından aynıdıdır.Rasathaneler arasında teknolojik fark yoktur.
Sıra Sizde 2
Osmanlı’da Mühendishanelerin kuruluşunun
başlıca nedeni savaşlar sonucu toprak
kayıplarının başlaması sonucu orduda ıslahat
zorunlu hale gelmiştir. Osmanlı’da Mühendishanelerin kuruluşu bir bakıma zorunluluğun bir
sonucudur.
Sıra Sizde 3
Osmanlı‘da Darülfunun’un neden Mühendishanelerden sonra kuruluş nedenlernden birisi
Mühendishanelerin zorunlulukdan kurulmuş
olmasıdır.
Yararlanılan Kaynaklar
İhsanoğlu,E. Osmanlı Bilim Tarihi Literatürü
Serisi, İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma
Merkezi (IRCICA), Toplam 18 ciltten oluşan bu
seride yer alan kitapların tam listesi tarih sırasıyla
şöyledir: Osmanlı Astronomi Literatürü Tarihi (2
cilt, 1997); Osmanlı Matematik Literatürü Tarihi
(2 cilt, 1999); Osmanlı Coğrafya Literatürü
Tarihi (2 cilt, 2000); Osmanlı Musiki Literatürü
Tarihi (1 cilt, 2003); Osmanlı Askerlik Literatürü
Tarihi (2 cilt, 2004); Osmanlı Tabii ve Tatbikî
Bilimler Literatürü Tarihi (2 cilt, 2006); Osmanlı
Tıbbi Bilimler Literatürü Tarihi (4 cilt, 2008);
Osmanlı Astroloji
Literatürü Tarihi ve Osmanlı Astronomi
Literatürü Tarihi zeyli (1 cilt, 2011), Osmanlı
Bilim Literatürü Tarihi Zeylleri (Matematik,
Coğrafya, Musiki, Askerlik, Tabii ve Tatbiki
Bilimler, Tıbbi Bilimler) ve Osmanlı Mavzu’at
al-Ulum Literatürü Tarihi (1 cilt, 2011), Osmanlı
Bilim Literatürü Tarihi Genel İndeksi (1 cilt,
2011).

 
210
Amaçlarımız
Bu üniteyi tamamladıktan sonra;
XIX. ve XX. Yüzyıllardaki bilimsel gelişmeleri açıklayabilecek,
Cumhuriyet döneminde Türkiye’de bilimsel gelişmeleri tanımlayabilecek,
Roket, bilgisayar, uçak, otomobil vb. araçların nasıl icat edildiklerini aktarabilecek,
Matematik, astronomi, fizik, kimya alanlarında geliştirilen kuramları yorumlayabilecek,
Modern bilim anlayışının önceki dönem bilim anlayışından farklarını anlatabilecek
bilgi ve becerilere sahip olabilirsiniz.
Anahtar Kavramlar
Grup Kuramı
Saf ve Uygulamalı Matematik
Hücre Kuramı
Atom Kuramı
Lobatchevski Geometrisi
Riemann Geometrisi
Paralel Postulası
Astrofizik
Big Bang
Alan Çizgileri
İçindekiler
 Giriş
 XIX. ve XX. Yüzyıllarda Matematik
 XIX. ve XX. Yüzyıllarda Astronomi
 XIX. ve XX. Yüzyıllarda Fizik
 XIX. ve XX. Yüzyıllarda Kimya
 XIX. ve XX. Yüzyıllarda Biyoloji
 XIX. ve XX. Yüzyıllarda Teknoloji
 Cumhuriyet Döneminde Türkiyede Bilim
8

 
211
GİRİŞ
XIX. ve XX yüzyıllar bilimsel gelişmelerin diğer dönemlere göre çok daha hızlı gerçekleştiği ve
toplumsal hayata etkisinin daha yoğun hissedildiği bir dönemdir. Bundan dolayı, bu dönemi teknik ve
icatlar yüzyılı olarak nitelendirmek yerinde olur. Bu dönemde bilim ve teknik önceki dönemlerde
olmadığı kadar birbirine yakınlaşmıştır. Ortaya çıkan bu gelişmenin en önemli nedeni ise gelişmiş
laboratuvarlarda yapılan çalışmalardır. Bu durum anlaşılınca, Almanya, Amerika, Japonya gibi ülkelerde
XX. yüzyılda dev laboratuvarlar inşa edilmiştir.
XIX. ve XX yüzyıllarda gözlemlenen diğer bir gelişme ise bilimin dinden ve felsefeden bütünüyle
ayrılması, daha fazla kurumsallaşması ve Ecole Polytechnique, Normale Supérieure ve Cambridge gibi
uluslararası merkezlerin kurulmasıdır.
Bu dönem aynı zamanda geniş kapsamlı kuramların ortaya çıktığı dönemdir. Görelilik ve Kuantum
Kuramları, Atom Kuramı, Hücre Kuramı, Evrim Kuramı, Büyük Patlama Kuramı bu dönemin ürünüdür.
Bütün bu gelişmelerle birlikte bilimin etik tarafının tartışılması da bu dönemde yapılmış, bilimin
kendisinin değil, ürettiği bilginin kullanımının etik boyut içerdiği anlaşılmış, sonuçta bilimin önemi daha
da artırmış ve “bilgi güçtür” anlayışı yerleşmiştir. Nitekim Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk de bunun
önemini kavramış, Cumhuriyetimizin temeline bilimi koymayı hedeflemiş ve “Hayatta en hakiki mürşit
bilimdir ve fendir” görüşünü dile getirmiştir.
XIX. VE XX. YÜZYILLARDA MATEMATİK
XIX. ve XX. yüzyılda matematikte sayılar kuramı, grup kuramı, fonksiyonlar kuramı, saf ve uygulamalı
matematik gibi yeni alanlar doğmuş, akademik yaşam gelişmiş, uzmanlaşma gerçekleşmiş,
matematikçiler genel konulardan çok özel matematik problemlerine yönelmişlerdir. Artık bir
matematikçi, matematikçi olarak değil, örneğin analizci veya küme kuramcısı olarak anılmaya
başlamıştır.
Matematiğin doğası hakkında ayrıntılı bilgi edinmek için, Sinan
Sertöz’ün Matematiğin Aydınlık Dünyası, (Ankara: TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, 1996)
adlı kitabını okuyabilirsiniz.
Cebir
XIX. yüzyılda cebir alanında en önemli gelişme Karl Friedrick Gauss’un (1777-1855) Aritmetik
Araştırmaları adlı eserinde modern sayılar kuramını geliştirmesidir. Gauss, sekizinci derece denklemleri
yardımıyla 1801’de bulunan Ceres gezegenciğinin (asteroit) yörüngesini belirlemiştir.
Gauss’un ele aldığı ama başarılı olamadığı beşinci derece denklemleri (ax5 + bx4 +cx3 + dx2 + ex + f
= 0) konusunda çözüm bu dönemde Henrick Abel’den gelmiştir. Abel yaptığı çalışmalarla, “eğer bir
denklemde dörtten fazla kök varsa genel bir çözüm verilemeyeceği”ni ispatlamıştır. Yine cebir
konusunda Paola Ruffini grup kuramını formüle etmiş ve Galois de “her cebir denkleminde, denklemin
esas karakterini yansıtan bir grubun karşılık geldiği”ni göstermiştir.
Yeniçağda Batıda Bilimin
Gelişimi ve Cumhuriyet
Dönemi’nde Türkiye’de Bilim

 
212
Lineer cebir problemleri ortaya çıkmış bu da determinantlar ve matrisleri geliştirmiştir. Bu alanda
Wronski dört tür determinant tanımlamış ve Caushy ise günümüzde kullanılan biçimlerini formüle
etmiştir. Daha sonra Jacobi determinantlar için genel prensipler belirlemiş ve Arthur Caylay ise 1858’de
matrisi tanımlamıştır. Bu dönemde cebirde Descartes’in Kartezyen Koordinat sistemine karşılık Türdeş
Koordinat sistemi geliştirilmiştir. Bu da üç boyutlu koordinat sistemine giden yolu açmıştır.
Geometri
Bu dönemde geometrideki en önemli gelişme Eukleides’in beşinci
postulasından hareketle oluşturulan Eukleides-dışı geometrilerin
kurulmasıdır. Bilim tarihine paraleller postulası adıyla geçen bu
postulanın ifadesi şöyledir: “İki doğru üçüncü bir doğru tarafından
kesildiğinde, bu iki doğru içte meydana gelen açıların 180o
’den küçük
olduğu tarafta kesişirler” veya “bir doğruya dışındaki bir noktadan sadece
bir paralel çizilebilir.” Bunu bir postula olarak veren Eukleides’ten
sonra bu postula, teorem sanılarak kanıtlanmaya çalışılmış, bu
çalışmalardan Eukleides-dışı geometriler doğmuştur.
Batı’da konuyla ilgili ilk önemli çalışmayı Giovanni Gerolamo Saccheri (1667-1733) yapmış, ancak
postulayı kanıtlamakta başarısız olmuştur. XIX. yüzyılda Legendri (1752-1831) beşinci postulayı “bir
üçgenin iç açılarının toplamı iki dik açıya eşittir” biçiminde yeniden ifade etmiş, 1826 yılında Nicolai
Lobatchevski (1792-1858) ise bu postula yerine yeni bir postula koyarak Lobatchevski Geometrisini
kurmuştur. Buna göre “bir üçgenin iç açılarının toplamı 180o’den küçüktür” ya da “bir doğruya dışındaki
bir noktadan sonsuz paralel çizilebilir.” 1854 yılında ise Bernhard Riemann (1826-1866) benzer bir
değiştirmeyle Riemann Geometrisi’ni kurmuştur. Bu geometriye göre ise “bir üçgenin iç açılarının
toplamı 180o’den büyüktür” veya başka bir ifade ile “bir doğruya dışındaki noktadan hiç paralel
çizilemez.” Böylece XIX. yüzyılda matematikçiler üç farklı geometriyle karşı karşıya kalmışlardır.
Sonuçta bunlardan “hangisi benimsenmelidir” ya da “hangisi doğrudur” gibi tartışmalar çıkmış, Felix
Klein (1857-1925) bu üç geometrinin aslında ilişkili olduğunu göstererek tartışmaları sonlandırmıştır:
Eukleides Geometrisi “sıfır” eğimli yüzeylerde işe yarıyordu. Yani bir düzlem geometrisiydi.
Lobatchevski Geometrisi, “negatif” eğimli yüzeylerde geçerliydi ve küre içi geometrisiydi (Hiperbolik
Geometri). Riemann Geometrisi ise “pozitif” eğimli yüzeylerde kullanılabilirdi, yani küre dışına aitti
(Eliptik Geometri). Öyleyse orta
büyüklüklerin dünyasında Eukleides
Geometrisi geçerlidir. Ancak küresel
olması dolayısıyla uzayda bu geometri
işe yaramayacağından, tıpkı Einstein’ın
yaptığı gibi, Riemann Geometrisini
kullanmak yerinde olur.
Resim 8.2: Eukleides ve Eukleides-Dışı Geometriler
XIX. VE XX. YÜZYILLARDA ASTRONOMİ
Yeni Gök Cisimlerinin Kefi
1781’de Herschel’in Uranüs’ü keşfiyle Güneş sisteminin altı gezegenden oluşmadığı anlaşıldı, XIX. ve
XX. yüzyıllarda ise sistemin diğer üyeleri Neptün, Plüton, bazı asteroitler ve gök cisimleri keşfedildi.
XVIII. yüzyılın sonlarında, astronom Guiseppe Piazze (1746-1826), Mars ve Jüpiter arasında, daha sonra
Ceres adı verilen ufak bir gezegen belirlemiş, dönemin önemli matematikçilerinden Gauss da yörüngesini
hesaplamıştı. 1802 yılında aynı bölgede Pallas asteroidi bulunmuş ve ardından aynı bölgede, bu
asteroitler gibi sayıları iki bini bulan asteroidin olduğu anlaşılmıştır.
Resim 8.1: Paraleller Postulası
a+b=180o
olduğunda 1 ve 2
doğruları paralel olurlar.

 
213
1821 yılında matematikçi Alexis Bouvard (1767-1843) Uranüs çizelgeleri üzerinde çalıştığı sıralarda
yarım dakikalık bir hata fark etti ve matematikçiler arasında bu hatanın başka bir gezegenden
kaynaklandığı görüşü hakim olmaya başladı. Niccolo Cacciotore 1835’de Uranüs’ün ötesinde bir gezegen
gözlemlediğini öne sürdü. Aynı gezegeni 1831’de Louis François Wartman da gördüğünü öne sürmüştü.
1842 yılında ise Göttingen Bilimler Akademisi Uranüs probleminin çözümü için ödül teklif etti.
Uranüs’ün hatalı yörüngesinden sorumlu olan gezegeni bulma şerefi John Couch Adams’a (1819-1982)
nasip oldu. Adams, bu hatanın Uranüs’ün dışındaki bir gezegenden kaynaklanabileceğini düşündü ve
yaptığı hesaplar sonucunda bu gezegenin koordinatlarını ve büyüklüğünü hesapladı. Aynı çalışmaları Le
Verier (1811-1877) de Adams’tan bağımsız olarak yapmıştı. 1846’da Alman astronom Johamm Galle
teleskopunu saptanan koordinatlara çevirdiğinde yeni gezegeni gözlemlemeyi başardı. Bu yeni gezegene
Neptün adı verildi. Ancak yapılan gözlemler ve hesaplar bu gezegenin yörüngesinde de bazı sapmalar
olduğunu göstermekteydi. 1915 yılında yapılan hesaplar, bu sapmanın bir başka gezegenden
kaynaklandığını ortaya koydu. 1930 yılında, Lowell Gözlemevi’nde çalışan C. W. Tombaugh bu
sapmalara neden olan yeni gezegeni bulduğunu açıkladı. Bu gezegene Plüton gezegeni adı verildi. Ancak
Plüton gezegenin yörüngesinde de bazı sapmalar belirlendi ve 1978’de bu sapmalara neden olan
Plüton’un uydusu Charon keşfedildi. Böylece yapılan bu gözlemler sonucunda, Güneş sisteminin dokuz
gezegenden oluştuğu ve kuyruklu yıldızlarla asteroitleri de hesaba katarsak oldukça fazla sayıda üyesi
bulunduğu anlaşıldı. Ancak Uluslararası Astronomi Derneği 2007 yılında aldığı bir kararla Plüton’u
gezegen statüsünden çıkardı. Çünkü Plüton’un diğer gezegenlerin aksine Güneş sisteminin yörünge
düzlemine olan açısal konumu çok farklıydı ve Güneş Sistemi’nin dışında çeşitli asteroitlerin bulunduğu
Kuiper Kuşağı’na ait gibi görünmekteydi. Üstelik bir gezegen olamayacak kadar küçük bir kütleye
sahipti. Böylece Güneş Sistemi’ndeki gezegen sayısı sekiz olarak kabul edildi.
Gökyüzü hakkında ayrıntılı bilgi için, M. Emin Özel ve Talat Saygaç’ın
Gökyüzünü Tanıyalım, (Ankara: TÜBİTAK, 1997) adlı kitabını okuyabilirsiniz.
Dinamik Astronomi
XVII. yüzyılda Kepler gezegen yörüngelerinin elips olduğunu bulmuş ve elips yörünge hareketini
matematiksel, yani kinematik olarak açıklamıştı. Gezegen hareketlerini dinamik olarak inceleyen ilk
bilim insanı ise Newton’dur. Gök mekaniği düşüncesi onunla başlamıştır. Newton’un ortaya koyduğu
evrensel çekim yasası, evrendeki iki cismin birbirlerini kütleleri ile doğru, aralarındaki mesafenin
karesiyle ters orantılı olarak çektiğini ifade etmekteydi. Ancak Newton birbirini çeken iki cisim üzerinde
çalışmıştı. Newton’dan sonra bu dönemde sadece iki cisim değil üç ve daha fazla cisim arasındaki çekim
ele alınmış, 18 cismin karşılıklı gravitasyonel etkilerine ilişkin matematiksel ölçümler verilebilmişti.
XIX. yüzyılda hedef hiç gözlem yapılmadan, tamamıyla matematiksel olarak, gravitasyonel kanunlar
kullanılarak gökcisimlerinin konumlarını bulmak olmuştur.
XIX. yüzyılda bu alanda çalışan en önemli isim Pierre Simon Laplace’dır 1749-1827). Laplace, hiçbir
gözleme başvurmaksızın, Güneş sistemindeki bütün gezegenlerin hareketlerini matematiksel olarak
gösterebileceğini iddia etmiş, bunun için bir dizi formül önermiştir. Beş ciltlik Mécanique Céleste (Gök
Mekaniği) adlı eserinde gravitasyonel astronomiye ilişkin görüşlerini vermiştir. Böylece XIX. yüzyılda
dinamik astronomi matematikçilerin en gözde konularından biri haline geldi ve pek çok ünlü matematikçi
bu alanda çalışmaya başladı.
Astrofizik
Astronomide şimdiye kadar yapılan çalışmalar gezegenlerin gözlemlenmesi ve onların hareketlerinin
açıklanması üzerineydi. Ancak XIX. yüzyılda yapılan çalışmalar yıldızların bünyesinin neden oluştuğu
sorusunu gündeme getirdi ve astrofizik adında yeni bir alan ortaya çıktı. Astrofiziğin ortaya çıkışı ve
gelişmesi ise spektral analizin doğuşuyla başladı. Spektral analiz, herhangi bir gökcisminin yaydığı ışığın,
spektroskop denilen aletten geçirilerek gökcisminin yapısı hakkında bilgi edinilmesidir. Yapılan
çalışmalarla yedi renge ek olarak Kırmızı Ötesi ve Mor Ötesi alanları keşfedildi. Böylece spektrum
yelpazesi genişledi. Ayrıca ısıtılan cisimlerin spektrumu alınmaya başlandı ve her cismin spektrumunun
kendine özgü bir yapıda olduğu anlaşıldı. Bundan sonra ise Güneş ve yıldızların spektrumuna başlandı.

 
214
Resim 8.3: Güneş’in Tayfında Bulunan Fraunhofer Çizgileri
1802’de W. Hyde Wollaston (1766-1828) Güneş’ten gelen ışığın spektrumunu inceledi ve irili ufaklı
bir takım dikey, siyah çizgiler gördü. Bunlara bir açıklama getiremedi. 1814’de Joseph Fraunhofer (1787-
1826), bu çizgilerin yaklaşık 574 tane olduğunu ve Güneş’ten çıkan ışınların daha soğuk gazlardan
geçmesi nedeniyle siyah olarak spektrumda yer aldığını belirledi. Bu çizgilere Fraunhofer Çizgileri adı
verildi. Fraunhofer diğer yıldızların da spektrumunu aldı ve her yıldızın kendisine özgü spektrumu
olduğunu gösterdi. Ancak bu çizgilerin ne olduğunu açıklayamadı. 1859’da Gustav Robert Kirchoff
(1824-1887) ve Robert Wilhem Bunsen (1811-1899), sıcaklıkla spektrum çizgileri arasında bir bağıntının
olduğunu kanıtladılar ve her çizginin bir elemente karşılık geldiğini buldular.
Yıldızlardan gelen ışığın onların yapısı ile ilgili bilgileri barındırdığının keşfinden sonra, yıldızların
sınıflandırılması düşüncesi oluştu. Böyle bir sınıflamayı ilk
kez Angelo Secchi (1818-1878) önerdi. Secchi, yaptığı
spektral analizlerin sonucunda bütün yıldızların dört ana
gurupta toplanabileceğini gösterdi.
1. Hidrojen ağırlıklı, beyaz ya da mavi ışık,
2. Pek çok elementten oluşur ve sarı ışık,
3. Kimyasal molekülleri barındırır ve kırmızı ışık,
4. Aşırı kırmızı ışık yayan yıldızlardır.
1890 yılında, Harvard Gözlemevinin yayınladığı
katalogda Secchi’nin bu tasnifi aynen alındı ve iki yeni tip
ilave edilerek, B, A, F, G, K, M harfleri kullanıldı. Böylece,
yıldızların doğuşuna ve gelişimine ilişkin bilgiler kolaylıkla
ulaşılabilir hale geldi. 1910 yılında, Danimarkalı Ejnar
Hertzsprung (1873-1967) ve Amerikalı Henry Norris Russell
(1877-1957) bu sınıflamayı bir diyagrama dönüştürdüler.

Evrenin Oluşumu ve Büyük Patlama Kuramı
Büyük Patlama (Big Bang) Kuramı, evrenin bugünkü halinin, tek bir noktadan patlama ile genişleyerek
oluştuğunu kabul eden kuramdır. Yirminci yüzyılın ortalarında astronomiye ilişkin olgulara dayanılarak
öne sürülen bu kuram, yirminci yüzyılın en önemli düşünsel devrimlerinden biridir.
Evrenin genişlemekte olduğu, uzak galaksilerin ve yıldızların hızlarına ilişkin yapılan çalışmalarla
ortaya çıktı. XX. yüzyılın başlarında galaksiler üzerinde yapılan çalışmalarda, yıldızların uzaklıkları ile
hızları arasında bir ilişki olduğu saptandı. Bu buluş üzerine Edwin P. Hubble (1889-1953), 1922 yılında,
ABD’de Mount Wilson Gözlemevinde, pek çok galaksinin ve özellikle de Andromeda Galaksisinin hızını
belirlemek üzere bir çalışma başlattı ve bu çalışmada galaksilerin farklı kısımlarının dönüş hızlarını
ölmek için Doppler Etkisi’ni kullandı. 1842’de Christan Doppler (1803-1853), yıldızların spektrumu
üzerine çalışmış ve evrendeki bazı yıldızların spektrumlarının kırmızıya kaydıklarını, bazılarının ise mora
kaydıklarını belirlemişti. Kırmızıya kayan yıldızlar bizden uzaklaşıyorlar, mora kayan yıldızlar ise bize
yaklaşıyorlardı. Hubble, çalışmaları sırasında değişik yıldız kümelerinin uzaklıklarını hesap etti ve bu
Resim 8.4: Hertzsprung-Russell

 
215
yıldız kümelerinin pek çoğunun kırmızıya kaydığını, yani bizden uzaklaştıklarını belirledi (1924).
1929’da ise bu hızın uzaklıkla doğru orantılı olduğunu gösterdi; yani galaksinin uzaklığı arttıkça hızı da
artmaktaydı. Hubble, bu bulguyu matematikselleştirdi ve bir grafik biçimine dönüştürdü (Hubble Yasası
ya da Kırmızıya Kayma Yasası). Sonuç açıktı; evren statik yani durağan değil, genişleyen bir yapıdır.
Aynı yıllarda Rus fizikçi Alexander Friedmann (1888-1925) ve Georges Lemaitre (1894-1966), Genel
Görelilik Kuram’ına dayanarak evrenin genişlemekte olduğu sonucuna ulaştılar. Bu sonuca ve Hubble’ın
gözlemine dayanarak Einstein, evrenin sabit olduğu varsayımını terk etti. 1933 yılında, E. A. Milne, Özel
Görelilik Kuramı’na dayalı olarak evrenin genişlemesini açıklayan bir model öne sürdü. 1960’lardan
itibaren bu model Büyük Patlama Kuramı adıyla küçük değişikliklerle kabul edilmeye başlandı.
1965 yılında Arno Penzias (doğumu 1933) ve Robert Wilson (doğumu 1936), Bell Telefon
Laboratuarında, bir radyo anteni ile Samanyolu dışından yayılan radyo dalgalarının şiddetini ölçmek
amacı ile son derece duyarlı bir mikrodalga detektörünü denediler ve fonda beklenmedik bir gürültü
işittiler. Atmosferin dışından gelen gürültünün belirli bir yönü yoktu; alıcının yeri değiştiğinde gürültünün
şiddeti değişmiyordu. Nedenini açıklayamadıkları bu ses gerçekte, evrenin tümünün bir zamanlar bir
plazma halinde iken patlamasıyla ortaya çıkan elektromanyetik dalgaların bir kalıntısı, yani daha önceki
bir zamanda evrene egemen olan ve evrenin genişlemesi sonucu şimdi 2,728 Kelvine (-270,422 derece)
kadar soğumuş bulunan sıcak elektromanyetik siyah cisim ışımasından artakalandı. Aynı yıllarda, Bob
Dicke ve Jim Peebles adlı iki fizikçi de mikrodalga üzerine çalışmaktaydılar. Çalışmaları, George
Gamow’un ilk evrenin akkor parlaklığında, çok sıcak ve yoğun olduğu yolundaki varsayımı üzerineydi.
Dicke ve Peebles bu akkor parlaklığının hala görülebileceğini düşünüyorlardı. Bu ışık evrenin çok
uzaklarından bize yeni erişiyor olmalıydı; şu anda biz bu ışığı mikrodalga olarak algılamalıydık. İkili,
çalışmalarını sürdürürken Penzias ve Wilson’ın bunu zaten bulduklarını fark ettiler. Bu sonuca göre,
gürültü, erken evren döneminden arta kalan bir radyo gürültü arka alanıdır (Arka Alan Işıması). Yani
evren, eğer patlama ile oluşmuşsa, belli bir kelvin derecelik bir arka alan ışıması olmalıdır. Bu
buluşlarından ötürü Penzias ve Wilson’a 1978 Nobel Ödülü verildi.
1960 yılında, T. Matthews ve A. Sandrage, radyo dalgası yayan bir cisim (3C48) belirlediler ve tayfını
aldılar; ancak tayf çizgilerinin niteliklerini belirlemeyi başaramadılar. 1963’de aynı tipte bir cisim daha
belirlendi (3C273); 1967’ye gelindiğinde ise 150’nin üzerinde benzer cisim bulundu. Bunlara, “yıldızımsı
cisim” ya da “kuasar” adı verildi. Hollandalı gökbilimci M. Schmidt, bunları aşırı kırmızıya kaymış
yıldızlar olarak tanımladı. Bulunan cisimlerin hızları hesaplandığında, hızlarının ışık hızının % 80’i
olduğu bulundu. Bunlara Hubble yasası uygulandığında mesafelerinin, bilinen tüm galaksilerin ötesinde,
milyarlarca ışık yılı uzaklığa karşılık geldiği tespit edildi. O halde kuasarlar, milyarlarca ışık yılı
uzaklıkta, evrenin ilk zamanlarından kalma cisimler olmalıydılar.
Yıldızların kırmızıya kayması, arka alan ışıması ve kuasarlar, evrenin bir patlama sonucu oluştuğunu
gösteriyordu. Bu patlama ve genişleme sonucunda, en hızlı hareket eden kütleler en dışta, en yavaş
hareket edenler en içte olmak üzere bir yayılım başladı. Patlama ve genişleme süreci 10-20 milyar yıl
kadar sürdü ve hâlâ sürmektedir. Evren ilk dönemlerinde çok yoğun, çapı Güneş’in çapından 30 kat fazla,
küre biçiminde bir hacim içine sıkışmış haldeydi. Isı çok yüksek, l milyar derecenin üzerindeydi. Atomlar
proton, nötron ve elektronlarından tamamen soyulmuş haldeydiler. Bu ilk devirde en büyük rolü, bütün
uzayı dolduran ışınım oynuyordu. Madde atomları çok az idi ve kuvvetli ışık kuantumları ile
fırlatılıyordu. Yaklaşık l saat sonra ısı l milyar dereceye, 30 milyon yıl sonra da bir kaç bin dereceye
düştü. Patlamanın ilk saniyelerinde sıcak gazlar oluşmaya başladı. Ancak 30 milyon yıl içinde belli bir
atom parçacığı oluşmamıştı. Bu gaz-kütle soğumasını sürdürdü ve ısı bir kaç bin dereceye düştü. Bu
sırada atomlar oluşmaya başladı. Duman halinin bu anında toz-gaz bulutları içinde ilk olarak hidrojen ve
helyum bulunuyordu. Sonra çekim kuvveti etkisiyle belirli toplanımlar oluşmaya başladı. Bunlar
galaksileri oluşturacak olan dev gaz kütleleriydi.
Evren bugün de genişlemesini sürdürmektedir. Ancak bazı bilim adamlarına göre bu genişleme ve
yayılım sonsuz olamaz; bir noktada durmalıdır. Çünkü ilk patlama ile yayılan cisimlerin hızları,
gravitasyon alanları yardımıyla birbirlerini çektikleri için azalacak ve bir noktada sıfıra inecektir. Bu
noktada evren ya tamamen dengeli bir sistem haline gelecek, hareket duracak, ısı tek düze biçimde
yayılacak, sistem durgunlaşacaktır ya da cisimler arasındaki çekim devam edecek ve bu sefer evren

 
216
büzülmeye başlayacak ve madde akımı merkeze doğru olacaktır. Bu büzülme de, genişleme gibi
milyarlarca yıl alacak ve her şey yine büyük patlamada olduğu gibi bir noktada birleşecek ve bir anda yok
olacaktır. Bazı bilim adamlarına göre ise bu aslında yeni bir başlangıç olacaktır. Mevcut şekliyle tam
olmamakla birlikte, Büyük Patlama Kuramı evrenin hâlihazırdaki durumunu en iyi açıklayan kuramdır.
Uzayın Keşfi
Uzaya seyahat edebilmek roketlerle mümkün olmuştur. Roketlerle uzaya seyahatin mümkün olacağını
savunan ve bu konuda ilk bilimsel eseri (Kozmik Uzayın Tepkili Motorlarla Keşfi, 1903) yayınlayan kişi
Constantin Tsiolkovsky (1857-1935) adlı bir Rus bilim adamıdır. Ancak bu çalışma ciddiye alınmamıştır.
1920’lerde Amerikalı Robert H. Goddard (1882-1945) ve Romanya asıllı bir Alman Hermann Oberth
(1894-1989) modern roket biliminin temellerini attılar. Oberth Dünya’dan bir cismin uzaya gönderilmesi
ile ilgili kuramlar ve formüller üretti ve bundan esinlenerek Almanya’da Uzaya Seyahat Kurumu kuruldu.
1919’da Goddard konuyla ilgili görüşlerini bir rapor olarak yayınladı. Raporda Ay’a gönderilecek bir
roketten de söz edilmekteydi. Bu çalışmalar ışığı altında 1926’da bir deney roketi hazırlandı ve bu roket
yaklaşık 60 metre kadar havalandı. Bundan 10 sene sonra Goddard, içinde barometre, termometre gibi
ölçü araçlarının ve bir fotoğraf makinesinin bulunduğu ilk roketi havaya fırlatmayı başardı.
Füzecilik ve uzay yolculuğu denildiğinde akla ilk gelen isim kuşkusuz Wernher Maximilian von
Braun’dır (1912-1977). Goddard ve Oberth’in çalışmalarından haberdar olan von Braun Alman Uzaya
Seyahat Kurumunda füze denemeleri yaptı. Von Braun’ın çalışmalarıyla almanlar V-2 roketlerini
yapmayı başardılar. Ancak savaştan sonra von Braun Amerika’ya kaçtı ve Kaliforniya’da kurulan Cape
Canaveral (şimdi Cape Kennedy) Uzay Araştırmaları Merkezi’nde çalışmaya başladı. 4 Ekim 1957
tarihinde ise Ruslar dünyanın ilk yapay uydusu olan Sputnik-1’i dünyanın yörüngesine oturtmayı
başardılar. 31 Ocak 1958’de ilk Amerikan yapay uydusu yörüngeye oturtuldu. Bu çalışmalar soğuk savaş
yıllarında Amerika ile Rusya arasında bir yarışa döndü.
1858 Ekim’inde Amerikalılar NASA’yı (Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi) kurdular. Ancak uzaya
insanlı roket göndermeyi başaranlar Ruslar oldu. 12 Nisan 1961’de Vostok-1 adlı roketle birlikte uzaya
çıkan bu ilk insan Rus Yuri Gagarin’dir. Sonraki başarı Amerikalılardan geldi. 21-27 Aralık 1968’de
Frank Borman, James Lowel ve William Anders Ay çevresini Apollo-8 ile dolaştılar ve inişe uygun
yerleri tespit ettiler. 20 Temmuz 1969 günü ise, Neil Armstrong, Edwin Aldrin ve Michael Collins idaresi
altındaki Apollo-11 uzay aracı Ay’ın Sessizlik Denizi denilen ıssız bir düzlüğüne indirildi. Neil
Armstrong Ay’a ilk ayak basan insan unvanını elde etti. Bu başarı, gezegenlere gönderilen insansız
araştırma gemileri ve 1981’de uzay mekiğinin geliştirilmesiyle sürdü.
Evren hakkında ayrıntılı bilgi edinmek için, Josph Silk’in Evrenin Kısa
Tarihi, (Ankara: TÜBİTAK, 1997) adlı kitabını okuyabilirsiniz.
XIX. VE XX. YÜZYILLARDA FİZİK
Elektrik ve Elektromanyetik Kuram
Elektriklenmeye ve mıknatıslanmaya ilişkin bilgiler çok eskilere gitmekle birlikte, ilk sistemli
incelemeler, XVII. yüzyıldan sonra gerçekleşmiştir. XVII. ve XVIII. yüzyıllar boyunca, Stephan Grey
(1666-1736), Franz Ulrich Aepinus (1724-1802) ve Benjamin Franklin (1706-1790) gibi araştırmacılar
elektriklenme ve mıknatıslanma konuları üzerinde çalışmış ve pek çok yeni bilgiye ulaşmışlardı. Olgunun
nicel boyutuna ilişkin önemli katkıyı ise 1758’de iki elektrik yükü arasındaki kuvvetin doğrudan doğruya,
yüklerin nicelikleriyle doğru, aralarındaki mesafenin karesiyle ters orantılı olduğunu kanıtlayarak Charles
Augustin de Coulomb (1736-1806) gerçekleştirmiştir: 2
21
r
q xq F = . Coulomb Kanunu adını alan bu
ilişkinin keşfiyle birlikte, statik elektriğe ilişkin matematiksel bir kuram geliştirmek olanaklı hale gelmiş
ve Siméon Denis Poisson (1781-1840) bu ilişkiyi potansiyel kuramla ifade etmeyi başarmıştır. Bu başarı,
daha önce Pierre Simon Laplace tarafından elektrostatikliğe ve manyetizmaya ilişkin olarak geliştirilen,
diferansiyel denklemin bu alanda da geçerli olduğunu kanıtlamıştır. Ancak elektrik alanındaki yeni

 
217
gelişme çizgisini asıl başlatan, akımsal elektriği keşfeden Luigi Galvani olmuştur. Buradaki asıl dikkat
çekici yön, Galvani’nin keşfinden hareketle Alessandro Volta’nın akımsal elektriği fiziksel olarak
yorumlaması ve ilk elektrik akımı üreten Volta Pili’ni geliştirmesidir. Böylece doğrusal akım kaynağı
olarak bataryaların kullanılmaya başlanması, yalnızca elektriksel akım gücünün değil, aynı zamanda
elektriksel mıknatıslanma kuvvetinin de keşfini sağlamıştır.
Pilin bulunmasının ardından, 1820 yılında, Hans Christian Oersted pusula iğnesinin elektrik akımı
tarafından sapmaya uğratıldığını keşfetmiştir. Oersted’in elektrik ve manyetizma arasındaki yakın ilişkiyi
gösteren bu keşfi, daha sonra birçok bilim adamı tarafından geliştirilecek ve sonuçta elektrik taşıyan
herhangi bir deriştirgecin çevresinde kuvvet çizgileri, yani manyetik bir alan oluşturduğu anlaşılacaktır.
Mıknatıslanma adı verilen bu olgu, Oersted’den sonra, André Mariè Ampère’in (1775-1836) dairesel bir
telden geçen akımın, bir mıknatısın ürettiğine benzer bir manyetik kuvvet ürettiğini göstermesiyle de,
nicellik kazandı. Böylece, bilim adamlarının dikkati, manyetizmanın kaynağının madde içinde devinen
elektrik akımları olabileceği düşüncesi üzerinde yoğunlaşmaya başladı. Ampère, aynı zamanda akım
taşıyan iki telin, iki demir çubuk mıknatısın birbirlerine manyetik kuvvet uygulamasına benzer biçimde
manyetik etkileşimde bulunduklarını da gösterdi. Böylece XIX. yüzyılın başlarında elektrik ve
manyetizmayla bağlantılı üç şey açık hale geldi:
1. Mıknatıslar diğer mıknatıslarla etkileşirler.
2. Elektrik akımları mıknatısları etkileyebilirler.
3. Elektrik akımları birbirleriyle manyetik etkileşime girebilirler.
Bu önemli gelişmelerin bir sonraki adımını ise Micheal Faraday (1791-1867) gerçekleştirdi. 1831’den
başlayarak Faraday, bir elektrik akımı mıknatıs üzerine etki ediyorsa, bir mıknatıs da akım üzerinde karşıt
bir etkide bulunmalıdır sonucunu çıkardı ve bu amaçla, bir mıknatısın yakın çevresinde akım
yaratabileceğini göstermeye çalışı. Konuyu deneysel olarak irdeleyen Faraday, böylece bir elektrik
devresinin veya iletkenin yakınında bulunan bir mıknatısın
hareket ettirilmesi halinde, devrede akım oluştuğunu keşfetti.
Böylece belirli koşullar altında mıknatısların da elektrik
akımları ürettiklerini gösteren Faraday, deneylerinde bir
çubuk mıknatıs alıp, akım taşıyan iletken tel bobini boyunca
hareket ettirmiş ve içinden geçen akımı ölçebilmek için de
bobini bir galvanometreye bağlamıştır. Mıknatıs hareket
ettirildiğinde galvanometre, hareket eden mıknatısın elektrik
akımı ürettiğini göstermiştir. Elektrik ile manyetizma
arasındaki simetrinin tamamlanmasını sağlayan ve
elektromanyetik ışık kuramının önemli bir kısmını oluşturan
bu buluş, aynı zamanda Faraday’ın konuya deneysel olarak
yaptığı en önemli katkıdır.
Faraday’ın ikinci katkısı ise kuramsal düzeydedir. Faraday’a göre doğadaki bütün güçler bir birlik
oluşturmaktadır ve bütün fiziksel etki türleri aslında tektir ve o da kuvvet çizgilerinin oluşturduğu bir
ortamdır. Faraday’ın bu düşüncesi daha sonra Maxwell tarafından geliştirilecek olan Alan Kuramının
özünü oluşturması bakımından değerli bir kavrayıştır. Faraday’ın bu kuramsal düşüncesinden hareket
eden Maxwell, ünlü Elektromanyetik Kuramını formüle etmiştir.
James Clerk Maxwell
James Clerk Maxwell’in (1831-1879) geliştirdiği Elektromanyetik Kuram, optik, elektrik, manyetizma ve
ısı olgularını bir arada açıklamayı olanaklı kılan kapsamlı bir kuramdır ve asıl dikkat çekici yönü,
Faraday’ın ileri sürdüğü “tek alan”, “kuvvet çizgileri” ve “etki aktarımı” gibi temel kavramların
matematiksel olarak ifade edilebilmesine olanak tanımasıdır. Bu nedenle Maxwell, öncelikle kuvvet
çizgilerinin ne anlama geldiğinin aydınlatılmasına yönelik çalışmaya başlamış, bu bağlamda uzaktan
etkileşimin söz konusu olmadığını, bu nedenle kendi kuramında söz konusu olan etkileşimin elektriksel
veya manyetik nesnelerin yakın çevrelerinde gerçekleştirdikleri bir durum olduğunu açıklamıştır. Bu
etkileşim aynı zamanda dinamikseldir; çünkü bu elektriksel veya manyetik cismin, alan içerisinde hareket
ederek elektromanyetik bir etki oluşturduğu gözlemlenebilmektedir.
Resim 8.5: Kuvvet Çizgileri

 
218
Elektromanyetik etkiyi dinamiksel bir biçimde değerlendirmek gerektiğini vurgulayan Maxwell’e
göre, dalga nitelikli olmaları dolayısıyla, ışık ve seste olduğu gibi, ısı, elektrik ve manyetizma gibi
elektromanyetik devinimleri de alacak ve aktaracak bir ortama gereksinim vardır. Mekânın nesneleri
elektriksel veya manyetik koşullarda çevreleyip kuşatan kısmına elektromanyetik alan adını veren
Maxwell, bu türden dalgaların esirden oluştuğunu ve esirin bütün uzayı ve geçirgen nesnelerin
gözeneklerini doldurduğunu varsaymıştır. Maxwell elektromanyetik alanın özelliklerinin matematiksel
olarak incelenmesini kolaylaştıracak kavramlaştırmaları da belirlemiş, bu bağlamda “elektrik alanı”,
“elektromotive kuvvet”, “elektriksel polarizasyon ve yer değişimi” gibi kavramlar geliştirmiştir.
Maxwell’in anladığı biçimiyle “elektrik alanı” elektrikli nesnelerin yakın çevrelerindeki alanın bir
kısmıdır. Ona göre eğer elektrikli bir nesne elektrik alanının herhangi bir yerine yerleştirilmiş ise, bu
nesne diğer nesnelerin elektriklenmesinde duyulur bir etki meydana getirir. Fakat nesnenin elektrik yükü
çok küçük ise, söz konusu etki ihmal edilebilir düzeydedir. Bu durumda, ortamdaki elektrik alanı
nedeniyle nesne üzerine etki eden kuvvet,
nesnenin yüküyle orantılıdır. Maxwell bu
ilişkiyi şu şekilde nicelikseleştirmiştir:
q’nun nesnenin yükü, F’nin de nesneye
belirli bir doğrultuda etki eden kuvvet
olduğu varsayıldığında, ilişki: F=qE olur.
Buradaki E, elektrik alanının, alan
içerisinde bulunan yüklere etki ettirdiği
kuvvete bağlıdır. Eğer q diğer mevcut
elektrik alanını etkileyemeyecek kadar
küçükse, limq→0 (F/q)=E olur. Maxwell
E’ye alanın, ‘test yükü’ de denilen q’nun
bulunduğu noktadaki bileşke elektromotive
yeğinlik adını vermiştir.
Resim 8.6: Elektromanyetik Etkileşimle Kuvvet Oluşumu
Elektromotive kuvvete (ε) gelince, Maxwell bunu yükün ortamdaki bir noktadan (A) diğerine (B)
aktarılmasını sağlayan bir “kuvvet” olarak betimlemektedir. Yüklü parçacık bu kuvvet aracılığıyla
hareket eder. Eğer elektrik kuvveti nesnenin izlediği yolun tamamında nesneye etki ediyorsa, bu
durumda, nesne üzerinde yaptığı işin toplamı, toplam elektromotive kuvvet adını alır ve ε ile gösterilir.
Maxwell, elektrokinematik konusunu da irdelemiştir ve “elektrik akımı”, “dinelgin elektrik”, “elektrik
akımının özellikleri”, “elektrik akımının elektrolitik etkisi” ve “akımın manyetik etkisi” gibi konuları ele
almıştır.
Maxwell’in fizik tarihine yapmış olduğu en önemli katkı ise manyetizmaya ilişkindir. Maxwell, bu
bağlamda “mıknatısın kutupları arasındaki ilişki”, “polarizasyon teriminin anlamı”, “manyetik parçacığın
özellikleri”, manyetizmanın yeğinliği”, “manyetik bir molekülün diğeri üzerine etkisi” “manyetik alana
yerleştirilmiş bir mıknatısın potansiyel enerjisi” ve “manyetik kuvvet ve manyetik indüksiyon” gibi
konuları deneysel ve matematiksel olarak açıklamıştır. Bu bağlamda ele alındığında, Maxwell’in ulaştığı
önemli sonuç şudur: Eğer elektrikle yüklü bir nesnenin titreşimine yol açılırsa, yükü çevreleyen
elektromanyetik alanın bir kısmı çözülerek bir dalga şeklinde yükten uzaklaşır ve bu dalga ses veya su
dalgalarından farklı olarak boşlukta, tamamen boş uzayda saniyede 300.000 kilometrelik bir hızla
yayılabilir. Böylece, elektromanyetik yayılım kavramını ortaya atmış olan Maxwell, uzun yıllar egemen
konumda bulunan Newton’un kuramına almaşık yeni bir kuram geliştirebilmiştir. Kuramın diğer bir
özelliği de Einstein’ın Özel Görelilik Kuramının gelişimine yol açması ve kütle ile enerjinin eşdeğerliği
ilkesine temel oluşturmasıdır. Maxwell’in elektromanyetik yayılım açıklaması, aynı zamanda Max
Planck’ın kuantum varsayımını formüle etmesini sağlayan ve ısı enerjisinin yalnızca sınırlı miktarlarda ya
da kuantalar halinde yayılacağını belirten ışıl radyasyon yasasına giden yolu da açmıştır. Maxwell aynı
zamanda Elektromanyetik Işık Kuramının da ilk yetkin anlatımını gerçekleştirmiştir. Maxwell’in ulaştığı
sonuçlar 1880’de Heinrich Hertz tarafından deneysel olarak kanıtlanmıştır.

 
219
Parçacık ve Dalga Kuramları
Grimaldi ve Huygens’in çalışmalarıyla ışığın doğasının aslında dalga olduğunun açıkça anlaşılmasına
karşın, Parçacık Kuramı taraftarlarının düşünsel zeminde ileri sürdükleri aşağıdaki iki temel karşı çıkışın
bu tarihe kadar etkisiz hale getirilememesi nedeniyle, dalga fikrinin gelişimi büyük ölçüde yavaşlamıştır.
• Dalga Kuramının dayandığı kuramsal açıklamalar, birer yama varsayımlardır ve soyut akıl
yürütmelerden çıkarılmıştır.
• Optik kuramlar izole edilmiş kuramlar olamazlar, aksine geniş bir doğa felsefesinin bilimsel ve
felsefi koşulları içerisinde ortaya konulmaları gerekir.
Bu karşı çıkışlara yanıt vererek, konuyu yeni bir bakış açısıyla ele alan Thomas Young olmuştur.
Thomas Young
Thomas Young (1773-1829) öncelikle Parçacık Kuramını eleştirmekle işe koyulmuştur: Eğer ışığın hızı
hep aynıysa, bu özellik neden kaynaklanmaktadır? Parçacık Kuramı bu gibi sorulara doyurucu
açıklamalarda bulunamaz. Çünkü eğer ışık taneciklerden oluşmuş olsaydı, tanecikleri fırlatan kuvvetin
bütün nesnelerde eşit olmaması nedeniyle, taneciklerin hızlarının da sabit olmaması gerekirdi. Örneğin
fırlatma kuvveti Güneş’te daha fazla, mumda daha az olmalıdır. Oysa kaynağı ne olursa olsun ışığın hızı
daima sabit kalmaktadır. Aynı şekilde kırılma ve yansıma aynı anda olabilmektedir. Dalga fikriyle bunu
açıklamak kolaydır. Oysa tanecik olduğunda neden bazı parçalar
yansırken, bazılarının kırılmaya uğradığını açıklamak olanaklı
görünmemektedir.
Young’ın bu sorgulamaları, onun iki yüzyıllık problemi çok
tutarlı bir biçimde ve derinlemesine kavradığını göstermektedir.
Çünkü ışığın doğasının parçacık olduğunu savunan bilim adamlarının
karşı çıkışlarının yarattığı problemler olduğu gibi, ışığın doğasının
dalga olarak kabul edilmesinin de yarattığı ciddi sıkıntılar
bulunmaktadır. Dolayısıyla parçacık modelinin karşı çıkışlarını
karşılamak kadar, dalga modelinin açıklamalarının deneysel ve
matematiksel olarak kanıtlanması da büyük önem taşımaktadır. Bu
gerçekten hareketle Young, öncelikle Newton’un optik tarihine “ışık
ışınlarının opak nesnelerin kenarlarını dönmesi” olarak geçen “ışık
dalgalardan oluşuyorsa, doğrusal çizgilerde yayılamaz ve keskin
gölgeler yapamaz” fikrini ele almıştır.
Daha önce Grimaldi düzenlediği deneylerle, gölgelerin tektürel ve keskin olmadığını belirlemesine
rağmen, Newton gölgelerin keskin göründüğünü savunarak, ışığın parçacıklardan oluştuğu ve doğrular
boyunca yayıldığı sonucunu çıkarmıştı. Çünkü Newton’a göre, eğer ışık da dalgalardan oluşuyor olsaydı,
yalnızca doğrusal olarak yayılmakla kalmamalı,
engelleri de aşmalıydı. Işığın doğası dalga kabul
edildiğinde, eğer dalga boyu çok küçükse o zaman
dönme miktarının da son derece küçük olacağı ve
gölgelerin de bu nedenle keskin görüneceği açıktır.
Ancak o dönemde Young, elinde bu türden bir
savunma yapmasını sağlayacak denli, deneysel veri
olmaması nedeniyle, parçacık modelinin etkinliğini
kıramamıştır. Bu gerçeği fark eden Young, yukarıdaki
problemleri kökten çözecek bir ipucu bulmayı
başarmış ve dalga modeline modern yapısını
verebilmiştir. Optik tarihine girişim ilkesi olarak
geçen bu başarının betimlemesi kısaca şöyledir: Aynı
doğrultuda yayılan ve eşfazlı olmayan iki ışık
Resim 8.7: Young’a Göre Dalga
Sınırı ve Işık Işını
Resim 8.8: Girişim Biçimleri

 
220
dalgasının üst üste binmesi, yani dalgalardan birinin tepesinin diğerinin çukuruyla çakışması halinde, bu
iki dalga birbirini yok eder. Aynı doğrultuda ve eşfazlı olarak yayılan iki ışık dalgasının üst üste binmesi
halinde birbirlerini güçlendirir.
Young, bu yeni optik olguyu, bir kaynaktan çıkan ışık demetini dar bir aralıktan geçirdikten sonra,
aralığın ötesine sızan ışık demetini incelerken gözlemlemiştir. Bu deneyde, dar aralıktan geçen ışık
demetinin içerisinde, tıpkı kırınımda olduğu gibi, aydınlık ve karanlık saçakların gözlemlenmesi, Dalga
Kuramı lehine önemli bir kanıt olmuştur.
Bu gözlem, ışığın doğasının dalga olduğu düşüncesini haklı kılmıştır ve bu olguyu dalga fikriyle
açıklamak çok kolaydır: Kaynaktan aralığa gelen ışık ışınlarından bir kısmının dalga boyu, aralıktan
geçebilecek kadar küçük, bir kısmı ise değildir. Küçük dalga boylu ışınlar aralıktan geçerken, büyük
dalga boylular geçemezler. Dolayısıyla aralığın gerisinde her tarafı aynı parlaklıkta olmayan bir ışın
demeti oluşur (Resim 9). Eğer ışığın doğası parçacık olsaydı, aralığın gerisindeki ışık demetinin
bütünüyle tektürel olması gerekirdi. Böyle olmadığına göre, parçacık modeli geçersizdir. Young, ulaştığı
bu sonuçları 1800-1801 yılları arasında dört rapor halinde Royal Society’ye sunmuş ve 1802 yılında
dönemin önde gelen yayın
organlarından Edinburgh Review’de
yayımlamıştır. Böylece kırınımın
keşfinden sonra, ışığın dalga nitelikli
olduğuna ilişkin ikinci bir kanıt daha
elde edilmiştir. Parçacık Kuramının ilk
ağır yenilgisi olan bu sonuçla birlikte
ışığın doğasını açıklayan ikinci bir
kuramın varlığı artık bilim
çevrelerinde kabul edilmeye
başlamıştır.
Bu sıralarda Étienne Louis Malus (D. 1775-Ö. 1812) yeni bir optik olguyu ışığın polarizasyonunu
keşfetti. Malus 1808’de bir gün evinin penceresinden, “İzlanda Sparı” denen kristal ile günbatımına
bakarken, kristali döndürdüğünde, ışığın belirli açısal konumlarda kaybolduğunu gördü. Bu, aslında ışığın
kutuplanabildiğini (polarizasyon) göstermesi bakımından değerli bir gözlemdir ve Malus bu düşüncesinin
doğru olup olmadığını sınamak için akşam suyun yüzeyinden yansıyan mum ışığında da gözlemini
yinelemiş ve sonucun doğruluğunu kanıtlamıştır. Bu, maddenin önemli bir özelliği, özel bir kristalleşme
şeklinin olması ve üzerine düşen ışığı iki kez kırılmaya uğratmasıdır.
Malus’un bu keşfi kutuplanmanın, ışığın doğasında bulunan belirli bir özellik tarafından meydana
getirildiğini bütünüyle açıklamakla birlikte, özellikle dalga modeli açısından ciddi sıkıntıları da
beraberinde getirmiştir. Çünkü bu durumu Young’ın kabul ettiği dalga mekaniğiyle açıklamak olanaklı
değildir. Bunun başlıca nedeni ise, Young da dahil olmak üzere o dönemdeki bütün bilim adamlarının,
dalga mekaniği konusunda bütünüyle ses ve su dalgalarından elde edilen verilere göre hareket etmeleridir.
Bu dalgalar boyuna dalgalardır ve ortamın titreşimleri, dalgaların gidiş yönü boyunca meydana gelir.
Işığın kutuplanmasının nedeni ise, enine dalgalardan oluşuyor olmasıdır. Nitekim kutuplanmayı fark
etmesine rağmen, Newton’un bunu sadece ışığın doğasındaki bir nitelik olarak gösterip geçiştirmesinin
nedeni, bilgisinin sadece boyuna dalgalara ilişkin olmasıdır. Yoksa Newton’un dalga mekaniği
konusundaki bilgileri yeterlidir ve ışığın dalga olabileceğini savunanlara karşı koymak için geliştirdiği
itirazlar, bu konudaki bilgisini açıkça göstermektedir.
Ancak Young kısa bir süre sonra tesadüfen enine dalga
fikrine ulaşmış ve 1817 yılında arkadaşı Arago’ya yazdığı
bir mektupta “eğer ışık dalgaları enine dalgalar olarak
kabul edilirse, birçok problem kolayca çözümlenebilir ve
polarizasyon da açıklanabilir” demiştir.
Resim 8.10: Enine Dalga
Resim 8.9: Young’ın Girişim (İki Aralık) Deneyi

 
221
Bilindiği üzere enine dalgalarda, ortam, tıpkı uzun bir ipin el ile bir ucundan periyodik olarak aşağı
yukarı hareket ettirilmesinde ortaya çıkan dalgalarda olduğu gibi, gidiş yönüne dik olarak titreşmektedir.
Bu durumda Malus’un gözlemlediği polarizasyonu açıklamak artık kolaydır. Ortamdaki titreşimler gidiş
yönüne dik olarak ve olanaklı bütün yönlerde ortaya çıkarlar ve ışık da İzlanda Kristali içerisinden
geçerken yalnızca bir doğrultuda kutuplaşır. Eğer ikinci bir kristalin ekseni ilkine paralel ise titreşimleri
geçirecek, dik ise geçirmeyecektir.
Young’ın bu çabaları dalga modelinin gittikçe güçlenmesine, parçacık modelinin ise belirgin bir
biçimde geri plana itilmesine yol açmakla birlikte, bu kez, dalganın doğasına yönelik ciddi eleştiriler
gelmeye başladı. Bilinen dalga modellerinde daima dalgayı taşıyan bir ortam söz konusudur; su
dalgalarını su, ses dalgalarını ise hava taşımaktadır.
Öyleyse dalga olduğu ileri sürülen ışığı da taşıması
gereken bir ortam olmalıydı ve eğer böyle bir ortam var
ise, bunun gerçek doğasının ne olduğu da açıklanması
kaçınılmaz bir zorunluluktur. Bu bağlamda yapılan
eleştiriler kolayca geçiştirilecek türden eleştiriler değildir
ve aslında daha ilk baştan itibaren ışığın dalga modelinin
önemli açmazlarından birini oluşturmaktadır. Yöneltilen
eleştiriler esir denilen seyreltik bir ortamın varlığı kabul
edilmek suretiyle aşılmaya çalışıldı. Ancak zaman
içerisinde yapılan deneylerle esirin varlığı
kanıtlanamayınca, dalga modeli çok ciddi bir açmaza
düştü. Dalga modelini bu eleştiriler ışığında ele alan ve
son şeklini veren ise Fresnel oldu.

Augustin Jean Fresnel
Işığın dalga modelini geliştirmek için yoğun çalışan Fresnel (D. 1788-Ö. 1827), öncelikle Newton’un
parçacık modelini reddetmiş, eğer ışığın dalga olduğu kabul edilirse, pek çok ışık olgusunu girişim
ilkesiyle açıklamanın çok daha kolay olacağını ileri sürmüştür.
1817’de kırınıma ilişkin bir makale kaleme alan Fresnel, bu çalışmasında kırınımı hem Young’ın
girişim ilkesi hem de Huygens ilkelerinin birleşimiyle açıklamış ve bir deney düzenlemiştir: Karanlık bir
oda hazırlıyor ve odaya küçük bir aralıktan ışık gönderiyor. Odada oluşan ışık demetinin önüne bir ip
geriyor ve oluşan saçakları inceliyor (Resim 8.12). Çeşitli ölçümler yaparak, gölgenin bir kenarındaki
saçakların uzunluğunu ölçüyor ve görüyor ki ortaya çıkan saçaklar doğrusal olarak yayılmaktadır.
Bununla birlikte yayılımın bir hiperbol oluşturduğunu da belirliyor. Hiperbolün odaklarından birisi ışıklı
nokta ve diğeri de ipin uçlarından birisi. Bu belirlemesi önemli, çünkü hiperbol küresel dalgalar arasında
oluşan girişime uygunluk göstermektedir. Şöyle ki, dalgalar ışıklı bir noktadan yayılmakta ve küresel
dalgalar da bu engelin ucu tarafından oluşturulmaktadır. Saçakların ise, ipin iki tarafından gelen ışıklarca
meydana getirildiğini, eğer bir kenarda gelen ışık engellenirse, saçaklanmanın oluşmadığını belirliyor.
Fresnel’in çalışmaları kırınım ve girişim konularının ve genel anlamda dalga kuramının
nicelikselleşmesinde ve ışığın dalga modelinin başat konuma geçmesinde büyük önem taşımakla birlikte,
asıl ilgi çeken yönü, polarizasyona getirdiği açıklamadır. Fresnel’in ortaya
koyduğu polarizasyon açıklaması aslında kinematik bir anlayış içerisinde
geliştirilmiştir. Bu durumda ortamın enine dalgaları desteklediğinin fiziksel
veya dinamik açıklamasının da yapılması gerekmektedir. Bunu gören
Fresnel, esnek katı esir diye adlandırdığı yeni bir esir anlayışı geliştirmiştir.
Buna göre esir, içerisinde enine dalgaların yayılmasına olanak tanıyacak
şekilde, çok sayıda küçük esir moleküllerinden oluşmuştur ve bunların
aralarında güçlü etkileşim söz konusudur. Böylece Fresnel mekanik hareket
kanunlarına ve esnek bir ortamda beklenilen kuvvet fonksiyonlarına
dayanan ve bunlara ek varsayımlar ekleyen mekanik esir kuramını
geliştirmiştir. Bu varsayımları şunlardır:
Resim 8.12: Fresnel’in kırınım deneyi
Resim 8.11: Bir sıvı yüzeyinde iki dalganın
girişimi Şekildeki A ve B noktaları her iki
dalga sisteminin merkezidir

 
222
Polarize olmuş ışığın titreşimleri polarizasyon düzlemine dik açılarda gerçekleşir.
Enine düz bir dalga, tek bir esir molekülünün yer değiştirmesiyle oluşan esnek kuvvetin oluşturduğu
kuvvete eşit esnek kuvvet üretir.
Esnek kuvvet bileşeni, bir ışık dalgasının yayılımını etkileyen dalga sınırına paralel olmalıdır.
Düz bir dalganın hızı, dalganın oluşturduğu esnek kuvvetin etkili bileşeninin kareköküne orantılıdır.
Bu konudaki çalışmalarını sürdüren Fresnel, aralarında gelen ve yansıyan dalgaların göreli
genliklerine ilişkin kanunların da bulunduğu önemli sonuçlara ulaştı. Şöyle ki: Eğer dalga yansıma
düzleminde polarize olmuş ise, bu durumda sin r)(i
sin r)(i
A
A
r
i
+
− = olacaktır. Buna karşın, eğer dalga yansıma
düzlemine dik olarak polarize olmuşsa, o zaman da genlik oranları
tan r)(i
tan r)(i
A
A
r
i
+
− = olur. Bu çalışmalardan
sonra, doğal olarak ışığın dalga modeli etkin bir konuma geçti.
Albert Abraham Michelson ve Edward Morley
1887’de, Michelson ve Morley fizik tarihindeki en
ünlü ve en önemli deneylerden birini gerçekleştirdiler.
XIX. yüzyılın sonlarındaki fizik kuramları, su ve ses
dalgalarının iletilebilmesi için, su ve hava gibi
ortamlara gereksinim olduğu varsayımına
dayanıyordu. Bundan dolayı, aynı gerekliliğin ışık
dalgaları için de söz konusu olduğu sonucuna
ulaşılmıştı. Bu bağlamda ışık için öngörülen ortama
ışıklı esir adı verilmişti. Işık olağanüstü bir hıza
sahipti ve gerçekte onu taşıdığı düşünülen bu esirin
varlığının ve özelliklerinin belirlenmesi büyük önem
taşır hale gelmişti.
Resim 8.13: Esir Rüzgârı
Michelson ve Morley esir içerisinde devinen Dünya’nın hızını ölçmeyi gerçekleştirecek bir yöntem
geliştirdiler. Yöntemin dayandığı temel düşünce şu akıl yürütmeyi esas alıyordu: Eğer ışıklı esir
gerçekten var ise, bu demektir ki Dünya sürekli olarak bunun içerisinde, tıpkı havada bir uçağın devinimi
gibi, devinmektedir ve bunun sonucunda da saptanabilir bir “esir rüzgârı” oluşacaktır. Dünya, her yıl
Güneş’in etrafında saatte 100.000 kilometrelik (30 km/sn) bir hızla devinmektedir. Bundan dolayı, sabit
bir yıldızın konumuna bağlı olarak esir rüzgârının yönü de Yer’deki bir istasyonda ölçüldüğünde,
değişiklik gösterecektir. Bu bağlamda, esir rüzgârının ışık dalgaları üzerindeki etkisi, tıpkı sabit bir hızla
akan bir nehirde akış yönünde veya tersi yönde yüzen yüzücüye nehrin yaptığı etki gibi olacaktır. Yani
akış yönünde yüzücü hızlanacak, tersi yönde yavaşlayacaktır. Bu bilim insanları bu türden ölçme
farklılıklarını belirlemek için bazı teknikler geliştirdi. Bunlar içerisinde en tanınmış olanı, girişimölçerdir.
Michelson ve Morley, bu araçla deniz seviyesine yakın taş bir binanın zemininde bir deney
gerçekleştirdiler. Bu deneyde, tekrenkli bir ışık demetini, birbirlerine göre dik açılarda yol alan iki ışına
ayırmak için yarı geçirgen gümüş bir ayna kullandılar. Bu ayırıcı aynadan ayrıldıktan sonra, ışınların her
biri bir ayna tarafından yansıtıldı ve güçlendirici ve zayıflatıcı girişim modeli oluşturmak için, yeniden
birleştirildi (Resim 8.14). Böylece, iki ışının yol alırken harcadığı zaman miktarındaki en küçük bir
değişim, girişim modelindeki bir değişim olarak gözlenmiş olacaktır.
Girişimölçer, dik açıyla birleştirilmiş iki düz koldan oluşur. Her kolun sonunda bir ayna vardır.
Kolların birleştiği köşede, kaynaktan gelen ışığın ikiye ayrılmasını sağlayacak biçimde doğrultulmuş yarı
geçirgen bir başka ayna bulunur. Böylece ışığın yarısı yüzeyden geçerken diğer yarısı yansıtılarak ilkine
dik açı yapan bir yol izler ve diğer koldaki aynaya gönderilir. İki ışık demeti kolların ucundaki kendi
aynalarından geriye yansıyarak, gelip köşede buluşur ve birbirlerine karışırlar. İki ışık demetinin kollar
boyunca ileri geri gitme zamanları aynı ise, köşede buluştuklarında aynı evrede olacaklardır. Herhangi bir

 
223
nedenle bu zamanlar farklıysa, buluştuklarında aralarındaki evre farkından dolayı, gözlemlenebilir
“saçaklar” oluşturacaklardır. Bu zamanların farklı olması için iki neden olabilir: ya iki kol aynı uzunlukta
değildir, böylece bir ışık demetinin uzun koldaki gidiş gelişi daha çok zaman alıyordur ya da kollar aynı
uzunlukta olsalar bile, ışığın hızı bu iki doğrultuda farklı olabilir.
Resim 8.14: Michelson’ın Işık Hızını Ölçmekte Kullandığı Sekizgen Ayna Yöntemi
İkinci önerme bugün için garip görünse de, XIX. yüzyıl fizikçisi için öyle değildir ve ona göre Dünya
esirin içinde hareket ederken, esir bir su akıntısı gibi, yanından akıyormuş gibi görünür. Durağan esirde
ışık yukarıda belirttilen hızla hareket eder. Ancak Dünya’daki gözlemci için esir akmaktadır ve ışık esirde
yayılmağa başladığında akıntıya kapılmış bir yüzücü gibi bu hareketi paylaşacaktır. Sonuç olarak
Michelson girişimölçerinin kollarından biri bu akıntı yönünde diğeri ona dik olarak yerleştirilirse, iki
koldaki ışık, akıntı yönünde ileri geri giden bir yüzücü ile akıntıya dik yönde ileri geri giderek aynı
uzaklığı alan bir yüzücüye benzer biçimlerde yayılacaktır. İki durumdaki etkin ışık hızlarının farklı
olacağı ve böylece girişimölçerin iki kolu tümüyle eşit uzunlukta olsa dahi, iki koldaki gidiş gelişlerin eşit
zamanlı olmayacağı, dolayısıyla Dünya durağan esire göre hareket halindeyse karışım saçaklarının
gözleneceği ve bunlardan yararlanarak Dünya’nın esire göre hızının hesaplanabileceği hedeflenmektedir.
Gerçekte, böyle bir etki hiçbir zaman bulunamamıştır. Sonuçtan tam olarak emin olmak için, hatta
Michelson ve Morley, deneyi girişimölçerin kollarını on altı farklı konuma yerleştirerek tekrarlamışlardır.
Ayrıca, Dünya’nın Güneş’e göre konumunun herhangi bir etki yaratıp yaratmadığını görmek için deneyi
hem öğle, hem de akşam altıda gerçekleştirmelerine karşın, ne onlar ne de daha sonraki deneyciler
Dünya’nın esire göre hareketinden kaynaklanan en küçük bir etki bile bulamamışlardır.
Kuantum ve Görelilik Kuramları
1887’de gerçekleştirilen Michelson-Morley deneyi fizikte bir bunalıma yol açtı. Maxwell’in geliştirdiği
Elektromanyetik Kuram esirin varlığına dayanmaktaydı. Bu kurama göre, ışık elektromanyetik
dalgalardan oluşuyordu ve bu dalgalar esir içinde hareket ediyorlardı. Eğer böyleyse dalgaların hızları
esirin hareket yönüne göre değişmeliydi. Oysa Michelson-Morley Deneyi, ışığın hızının her doğrultuda
aynı olduğunu ortaya koymuştu. Böylece gözlem sonuçlarıyla kuramın öngörüleri örtüşmüyor, aksine
çelişiyordu. Ayrıca deney pek çok kez farklı bilim adamları tarafında da tekrarlanmış ve sonuç
değişmemişti: Esir rüzgârı ve dolayısıyla da esir yoktu.
Aslında elektromanyetik dalgaların yayılması için hava, su veya başka bir maddesel ortama gereksinim olmadığından, diğer dalgalardan farklı olarak, bunlar maddesel bir ortamı gerektirmezler. Zaten
bunları diğer dalga türlerinden ayıran en belirgin özellikleri de budur. Ancak mekanik görüşün etkisiyle
hareket eden XIX. yüzyıl fizikçileri, bunun aksine, elektromanyetik dalgaların yayılmasına aracılık eden
maddesel bir ortamın varlığını zorunlu sayıyorlardı, çünkü mekanik dalgalar ancak maddesel bir ortamda
yayılabilirdi. Bu ortam esirdi ve esir tüm evreni doldurduğundan, elektromanyetik dalgaların geçişine de
aracılık etmekteydi. Yapılan deneylerde Dünya’nın esire göre hızı gözlemlenememişti. Ancak yine de
bilim dünyası bir ikilemden kurtulamamıştır: Esir gerçekten var mıdır yok mudur? Varsa neden ortaya
çıkarılamamıştır? Yoksa neden yoktur? Bu soruların asıl önemi, ortaya çıkan sonucun modern bilim
açısından gerçek bir krize neden olmuş olmasıdır. Çünkü bu durumda ya kuramdan vazgeçilecektir, ya da
gözlem sonuçlarının başarısız olduğu kabul edilecektir. Böylece esir tartışmaları Einstein’a kadar geldi.

 
224
Kuantum Kuramı
Max Planck
Kuantum Kuramı XX. yüzyılın ilk çeyreğinde geliştirilmiş, küçük boyutlardaki fiziksel olayların
incelenmesinin tutarlı bir biçimde yapılmasını sağlayan, çağdaş fiziğin temel kuramlarından biridir.
Newton mekaniğinin ve klasik fiziğin açıklayamadığı bazı deney sonuçları ve olgular, bu kuram ile yeni
bir anlam kazanmış ve bu bağlamda açıklanabilmiştir. Bu problemlerin önemlilerinden biri siyah cisim
ışıması veya ısıl ışımadır. Klasik fiziğin anlamlandıramadığı bu olguya ilişkin problemleri çözmek için
harekete geçen Max Planck, (1858-1947) aynı zamanda Kuantum Kuramına giden süreçte ilk önemli
girişimleri de başlatmıştır. Planck’ın çalışmalarına temel oluşturan olgu, daha sonra bilim dünyasında
siyah cisim ışıması olarak adlandırılan ve akkor haline getirilen cisimlerin ışık yaymasıyla ilgilidir.
Mutlak sıfır sıcaklığından daha yüksek sıcaklıklarda bulunan her cisim ısı yayar. Bu olay klasik
kuramda, ısı uyarmaları sonucu cisimde bulunan elektrik yüklerinin bir ivme kazanması ve
elektromanyetik dalga yayması şeklinde anlatılır. Klasik kurama göre, ivmeli hareket eden elektrik
yükleri elektromanyetik dalga yayar. Değişik değerde ivmelerin oluşturduğu ısıl ışınım, bu ışınım bölgesi
için geçerli tüm dalga boyu şeridini içerir. Bu modele göre, birim yüzeyin yaydığı güç, cismin mutlak
sıcaklığı ile doğru orantılıdır. Bu olgu 4 )( = σ TeTI bağıntısıyla açıklanmaktadır. Burada I (T) bir saniye
içinde bir cm2
’lik yüzeyden bütün frekanslarda yapılan enerji ışımasını gösterir. e ışıma katsayısı olup,
cismin özelliğine bağlı olarak, sıfırla bir arasında bir değer alır. σ ise Stefan-Boltzman Değişmezi olup,
değeri 0.567 x 10–4 erg cm–2 derece–4 san–1’dir.
Işınım enerjisinin bir yüzey tarafından soğurulması da tartışmanın kapsamı içindedir. Yüzeye ışınım
şeklinde düşen enerjinin bir kısmı, yüzey tarafından soğurulur. Soğurulan bu enerji, yüzey üzerindeki
yüklü parçacıkların kinetik enerji artışına dönüşür. Bir yüzeyin soğurganlık katsayısı “a”, yüzey
tarafından soğurulan enerjinin yüzeye düşen toplam enerjiye oranı olarak belirlenir. Bir cisim, üzerine
düşen bütün ışınları soğurma özelliği gösteriyorsa, yani soğurganlık katsayısı a=1 ise, siyah cisim adını
alır. Soğurma ve ışıma katsayıları eşit olduğundan siyah cisim aynı zamanda, yüzey yüklerinde kinetik
enerji artışı şeklinde beliren ısı enerjisinin tümünü enerji ışıması şeklinde yayan cisimdir. Diğer bir
deyişle siyah cisim, üzerine düşen enerjiyi soğurduğu gibi, soğurduğu enerjiyi de ışıyabilen, yani e=a=1
olan cisimdir. 4 )( = σ TeTI bağıntısında e=1 olarak kabul edilirse, tüm siyah cisimlerin ışıma gücünün,
her bir cm2
’lik yüzey için, aynı sıcaklıkta birbirlerine eşit olduğu görülür. Bundan, “ısı ışımalarının tüm
özellikleri bütün siyah cisimler için aynıdır” sonucu çıkarılabilir. Siyah cisim ışımasına ait tayf dağılımı
I Tλ)( bağıntısı ile gösterilebilir. TI λ)( , T sıcaklığındaki cismin cm2
’lik yüzeyinden bir saniye içinde λ ile
λ+dλ dalga boyu aralığında ışınan enerjidir. Bu durumda belli bir dalga boyu için, TI λ)( bağıntısının
sıcaklık yükseldikçe artacağı açığa çıkmaktadır.
Bununla birlikte, ısıtılan cisimlerin akkor haline geldikleri zaman kırmızı bir ışık yaydıkları, sıcaklık
yükseldikçe bunun turuncuya, sonra sarıya, daha sonra beyaza döndüğü aslında çok önceden beri
bilinmekteydi. Buna karşılık, XIX. yüzyılda, böyle ısıtılmış cisimlerin yaydığı ışıma enerjisi miktarının
dalga uzunluğu ve bunun ısı ile nasıl değiştiği üzerinde epeyce çalışılmış olmasına karşın, başarılı
olunamamıştı. Isıl ışınım denilen bu türden bir ışıma, yukarıda değinildiği üzere, cismin niteliğine ve
mutlak sıcaklığına bağlıdır. Düşük sıcaklıklarda ısıl ışımanın dalga boyu kızılaltı bölgede bulunduğundan
gözle görülemez. Buna karşılık, cisim ısıtılmaya devam ederse, sıcaklığı artacağından, önce kızarmaya,
ardından da beyazlaşmaya başlar, dolayısıyla da görülür hale gelir. Bu durum, ısıl ışımanın tayftaki
kızılaltı, görünür bölge ve morötesi bölgelerine ilişkin bir dağılım gösterdiğini ortaya koymaktadır.
Ancak XIX. yüzyılın egemen fizik kuramı, ısıl ışımanın dalga boylarının gözlenen dağılımını
açıklayamamıştır. Çünkü bu kurama göre spektrumdaki ışınan enerji miktarı, enerjiyle birlikte sürekli
artış göstermeliydi. Bundan dolayı spektrumun yüksek frekanslı (kısa dalga boylu) kısmında ışınan enerji
miktarının sürekli büyümesi, yani dalga uzunluğunun kısalmasına paralel olarak, ışınan enerji miktarının
sonsuza doğru artması gerekiyordu. Ancak deneyler, ne kadar ısıtılırsa ısıtılsın hiç bir metalin sonsuz
enerji vermediğini gösteriyordu. Durum böyle olunca deneyle kuram arasında ciddi bir çelişme ortaya
çıkıyordu. İşte Planck’ın Kuantum Kuramını kurmasına yol açan temel başarısı da, bu deney sonuçlarını
karşılayan matematiksel bir denklem geliştirmiş olmasıdır: = hE .υ . Planck’ın bu denklemine göre ışınım

 
225
enerjisi, sürekli bir akım halinde değil, “kuanta” adını verdiği belli büyüklükteki parçalar ya da
paketçikler halinde yayılmaktadır. Başka bir deyişle, bir cismi oluşturan atomlar ancak, büyüklüğü
= hE .υ olan paketler halinde enerji alabilir veya verebilirler.
Planck’ın önerisine göre doğanın kesintili bir özelliği vardır ve bundan dolayı sonsuz enerji
yoğunluğu söz konusu olamaz. Bu yüzden, geliştirilmiş olan denklem de bu düşünceye dayanılarak
oluşturulmuştu ve her kuantanın = hE .υ denklemi ile verilen bir enerjiye sahip olduğunu
öngörmekteydi. Burada E paketin enerjisini, υ ışınım frekansını, h ise Planck Değişmezini
simgelemektedir. Çok küçük, fakat önemli olan bu sayının ( 2.6 10 joule saniye 34 − − x , yaklaşık
0,000000000000000000000000006624), doğanın temel değişmezlerinden biri olduğu sonradan
anlaşılmıştır. Buna göre herhangi bir ışınım olayında, ışınan enerji miktarı ışınan ışığın frekansına bölünürse, sonuç daima h’ye eşittir.
Ulaşılan sonuç klasik fiziğin kavramlarıyla açıklanabilecek boyutlarda olmamakla birlikte, denklem,
siyah cisim ışımasına yönelik olarak tüm dalga boylarında deney sonuçlarıyla uyuşan bir nitelik taşıması
bakımından önemlidir. Bununla birlikte, Planck‘ın denkleminin asıl önemli sonuçları, Einstein’ın,
Kuantum Kuramını yeni alanlara uygulamasıyla ortaya çıkmıştır. Çünkü Planck yalnız ışımayla ilgili
sonuçları bir araya getirmekle yetinmiştir. Buna karşılık Einstein gerçekte bütün ışınım türlerinin uzayda
ayrı ve aralıklı kuantalar halinde yayıldığı varsayımıyla düşüncelerini oluşturmuştur. Buna göre, bir ateş
karşısında otururken duyduğumuz sıcaklık, çok sayıda ışın kuantumunun derimizi dövmesi sonucudur.
Aynı şekilde, renk duygusu da ışık kuantumlarının retinayı dövmesiyle oluşur. Bu ışık kuantalarının
birbirinden ayrılığı = hE .υ denklemindeki υ’nin değişmesiyle olur. Einstein’ın, daha sonra ayrıntısıyla
ele alacağımız üzere, o dönem bilimine temel karakteristiğini veren idealizasyon ve soyutlamaya dayalı
kurgulamalarının son noktasını oluşturan ünlü Bileşik Alan Kuramını geliştirmesiyle son şeklini alacak
olan bu kavrayışının en belirgin örneği de fotoelektrik olgusudur.
Fotoelektrik ve Foton Kuramının Doğuşu
Dalga Kuramı, radyo dalgalarından, ışık dalgalarına kadar, her türlü elektromanyetik ışımanın
açıklanmasında başarıyla uygulanabilmekteyken, dalga kavramının yeni tür olgularla denemeye
tutulmasıyla birlikte, ciddi bazı sorunların olduğu anlaşılmıştır. Yukarıda değinilen siyah cisim ışımasının
dışında, gündeme gelen yeni tür denemelerden birisi de, ışığın, maddenin atomsal yapısında nasıl bir
değişikliğe yol açtığını belirlemeye yöneliktir. Sorgulanmak istenen temel problem, ışığın tek-tek
atomlarda ne gibi bir etki veya etkiler yapacağıdır. Yüksek frekanslı ışınım ile madde etkileşimine
yönelik araştırmalarla geliştirilmiş olan bu konuya ilişkin ilk gözlemlerde bulunan Hallwachs (1859-
1922), elektronun bulunmasından önce, mor ötesi ışınlarla ışınlanan çinkonun negatif yük kaybettiğini
fark etti ve bu durumu açıklamak için ışınımın çinkodan yük kaybına sebep olduğunu ileri sürdü. 1887
yılında Hertz, metal bir yüzey üzerine morötesi ışık ışınları ( 16 1 10 − v ≅ sn ) düşürüldüğünde, elektrik
boşalmasının daha hızlı oluştuğunu gözlemledi. Bu gözlemlere dayanarak 1899’da Lenard (1862-1947),
ışınımın metallerde elektron koparılmasına neden olduğunu belirledi. Sonuçta metal bir yüzeyin
ışınlanmasıyla serbest hale geçen elektronlara “foto elektron” ve bu elektronların bir akım oluşturmasına
da “fotoelektrik” adı verildi.
Fotoelektrik olgusunu fizik tarihinin birkaç önemli keşfinden birisi yapan neden ise, deneylerde
gözlemlenen sonuçların, yerleşik Dalga Kuramının öndeyileriyle örtüşmemesidir. Şöyle ki: Geçmiş
bilgilere göre, bir metal parçacığı üzerine ışık düşürüldüğünde, ışığın içindeki elektrik alanı, maddedeki
elektronları zorlayacak, bu zorlama sonucu, elektron normal hareketinden sapacak ve fırlayacaktır. Işık
dalga nitelikli olduğuna göre, eğer yeğinliği az olan bir ışık dalgası, maddeye gönderilirse, doğal olarak
herhangi bir elektron koparabilmesi için uzunca bir zaman geçmesi gerekecektir. Aksine yeğin ışık
kullanıldığında ise elektron kaybı daha çabuk gerçekleşecektir. Ancak deneyler bunları doğrulamamıştır.
Çünkü yapılan deneylerde bütün parçacıkların belli bir süre bekledikten sonra elektron kaybetmeye
başlaması gerekirken, böyle olmamış ve aksine bazen hemen elektron kaybı gerçekleştiği, bazen geç
gerçekleştiği, bazen ışık zayıf olduğu halde bekleme süresinin düşünülenin aksine hiç artmadığı, nihayet
bazen de ışık kuvvetli olduğu halde bile bekleme süresinin kısalmadığı görülmüştür. Gözlemlenen olguya
ilişkin ileri sonuçlar elde etmek üzere, deney frekansı farklı ışıklarla tekrarlanmıştır. Sonuçta elektronların
levhadan çıkış şiddetinin ışığın gücüne değil, rengine bağlı olduğu anlaşılmıştır. Başka bir deyişle,
deneyler elektronların yüzeyden belirli bir kinetik enerji ile fırlatıldıklarını, fakat yüzeyden fırlatılan
elektronların maksimum kinetik enerjisinin, kullanılan ışığın şiddetine bağlı olmadığını göstermiştir.

 
226
Böylece, XIX. yüzyılda ışığın parçacık özelliği taşıdığı görüşü yeniden ön plana çıkmaya başladı.
Bununla birlikte yeniden benimsenmeye çalışılan parçacık düşüncesinin temel kavramları, daha önce terk
edilmiş olan Parçacık Kuramından oldukça farklıdır. Bu farklılaşmayı, yukarıda betimlenen gözlem
olgusunu açıklamayı başaran Einstein gerçekleştirmiştir.
Einstein’ın çözümünü dayandırdığı varsayımı aslında son derece basittir ve Planck’ın düşüncesinden
türetilmiştir. Ona göre, gözlemlenen bu olguyu açıklayabilmek için, ışığın bütünüyle fotonlardan (kuanta)
meydana geldiğini varsaymak gerekmektedir. Çünkü bu olguda bir fotonun bir elektrona çarpması
durumu, tıpkı iki bilardo topunun çarpışmasına benzemektedir. Başka bir deyişle, gözlemlenen durum
sanki bir hedefe “gelişigüzel” aralıksız mermi demeti gönderilmesini çağrıştırmaktadır. Bu durumda, ışık
taneciklerinden birinin hedefteki parçacıklardan birisini tam isabetle vurması, doğal olarak yalnızca bir
rastlantıdır. Buna bağlı olarak, bir parçacığın ilk vuruşa ne zaman uğrayacağı da bir rastlantı olduğu gibi,
zayıf bir ışık kullanıldığı halde, bir ışık taneciğinin parçacıklardan birine derhal çarpması, benzer şekilde,
kuvvetli bir ışık kullanıldığında ise uzun süre çarpmaması da olanaklıdır. İşte Einstein, ışık kuantaları
arasındaki bu farklılığın Planck’ın denklemindeki f’ye göre değiştiği düşüncesini temele almış ve
fotoelektrik etki olgusunu dakik bir şekilde betimlemiştir. Einstein, ayrıca mor ve morötesi fotonlar ile
yüksek frekanslı diğer radyasyon fotonlarının, kırmızı ve kızılaltı fotonlardan daha çok enerji taşıdığını;
bir elektronun madeni levhadan ayrılma hızının, o elektrona çarpan fotonun enerji yükü ile doğru orantılı
olduğunu ileri sürmüş ve bu ilkelerini bir dizi denklemle ortaya koymuştur.
Böylece tanecik ve dalga ikilemi, dalga ve foton ikilemine dönüşmüştür. Einstein bu iki kuramla ilgili
olarak şu belirlemelerde bulunmuştur:

Dalga Kuramı

Parçacık Kuramı
Görünen spektrumda değişik boylarda
dalgalar vardır.
Görünen spektrumda değişik enerjilerle yüklü fotonlar
vardır.
Spektrumun kırmızı ucuna ait dalga boyu,
mor ucuna ait dalga boyunun iki katıdır.
Spektrumun kırmızı ucunun foton enerjisi, mor ucunun
foton enerjisinin yarısıdır.
Türdeş ışımanın belli bir dalga boyu vardır. Türdeş ışıma, enerjisi eşit fotonlardan oluşur.
Fizik alanında yeni ve önemli bir ilkeyi ortaya koymakla birlikte, Einstein’ın “foton” tasarımı aynı
zamanda, ışığın parçalardan meydana geldiğini varsaymaktadır ki, yukarıda değinildiği üzere, bu
varsayım ışığın dalgalardan oluştuğunu öngören Dalga Kuramı ile çatışmaktadır. Gerçekte ışıkla ilgili
bazı olguların ancak Dalga Kuramı ile açıklanabileceği daha önce gösterilmişti. Kırınım ve Girişim bu
türden ışık olgularıdır ve eğer ışık yalnız parçacıklardan meydana gelmiş olsaydı bunların görülmemesi
gerekirdi. Oysa Einstein, Fotoelektrik olgusuyla ışığın fotonlardan meydana geldiğini göstermiştir.
Einstein’ın 1905 yılında ileri sürdüğü bu görüşler, 1923 yılında Arthur Holly Compton’un (1892-1962)
gözlemleriyle iyice pekişince ışığın tanecik özelliği taşıdığı görüşü tekrar ağırlık kazanmaya başladı.
Böylece yeni bir sorun gündeme geldi: Işık dalgalardan mı, yoksa parçacıklardan mı oluşmaktadır?
Işığın hem dalga hem de parçacık özelliği göstermesi Einstein’dan başka pek çok bilim adamının da
ilgisini çekti. Bunlardan biri de Louis de Broglie’dir (1892-1987). De Broglie 1925’te, elektronlar tek
başına bulunan parçalar olarak değil de, dalga sistemleri olarak düşünülürse, madde ve radyasyonun
karşılıklı etkilerine ilişkin olguların çok daha iyi anlaşılabileceğini öne sürdü. Bundan kısa bir süre sonra
Schrödinger (1887-1961) bu düşünceyi matematiksel bir biçime koydu; proton ve elektronlara belirli
dalga nitelikleri vererek kuantum olayını açıkladı. “Dalga Mekaniği” diye bilinen bu çalışmalar, 1927’de
Clinton Joseph Davisson (1881-1958) ve Lester Halbert Germer (1896-1971) adlı iki Amerikalı bilim
adamının, elektronların dalga özellikleri gösterdiklerini deneyle kanıtlamalarıyla birlikte doğrulandı.
Daha sonra sürece katılan Werner Heisenberg (1901-1976) ve Max Born’un (1882-1970), kuantumun
hem dalgalar hem de parçacıklar açısından doğrulukla tanımlanmasını sağlayan yeni matematiksel araçlar
geliştirmesiyle birlikte, kuantum fiziği gelişimini tamamladı. Böylece radyasyon ve maddenin temel
birimlerini yöneten matematiksel bağıntılar büyük bir doğrulukla tanımlanmış oldu.

 
227
Görelilik Kuramı
Görelilik Kuramının hangi nedenlerden dolayı ve nasıl oluşturulduğunu tam olarak açıklayabilmek için,
öncelikle klasik fiziğin yerleşik açıklama modelini betimlemek ve dayandırıldığı temel belitlerin ve
ilkelerin neler olduğuna değinmek gerekmektedir. Bu bağlamda yaklaşıldığında, klasik fiziğin ele aldığı
bütün olguları ya eylemsiz bir sistemde duran veya bu sisteme göre sabit hızla devinen bir gözlem
çerçevesi içerisinde incelediğini söylemek gerekmektedir. Newton fiziğinin dayandırıldığı bu temel,
ışığın devinimi de dahil olmak üzere, bütün uygulamalar için geçerlidir. Öyleyse bütün devinim türleri
için, kendisi durağan olan bir sisteme (referans noktasına) gereksinim olacaktır. Bu gerçeği kavramış olan
Newton, kendisini sanki eylemsiz bir sistemin içerisindeymiş gibi varsayarak, mekanik kanunlarını
oluşturabilmiştir. Yukarıda ayrıntısına değindiğimiz Dalga Kuramı da, ışık olgularını Newton gibi
mekanik bağlamda açıklamak için durağan esir varsayımını geliştirmişti. Bu varsayım temel alındığında,
kısa bir süre sonra acaba Dünya esir içerisinde ne kadar bir hızla hareket etmektedir sorusu gündeme
gelmiş ve yine yukarıda değinildiği üzere, Michelson-Morley Deneyi ile esirin olmadığı anlaşılmıştı.
Deneyin ortaya çıkardığı bu sonucu verimli bir şekilde yorumlayan ve ulaştığı yargıları Görelilik
Kuramını temellendirmekte kullanmayı başaran Einstein’dır.
Albert Einstein
XX. yüzyılın büyük fizikçilerinden Einstein’ın fizik biliminin gelişimini gelecek yıllar boyunca
yönlendirecek kuramsal çalışmalarının önemi çok büyüktür. Özellikle ışık da dahil her tür hareketin
göreli olduğunu belirten Görelilik Kuramı, XX. yüzyılın en devrimci kuramsal açıklama modelidir ve bu
model bağlamında yapılan çalışmalar günümüz kuramsal fiziğindeki yüksek düzeyli bilgi birikiminin
büyük kısmını oluşturmaktadır. Sadece bu kuramın anlaşılmasını sağlamaya yönelik çalışmaların bile
büyük bir toplam oluşturduğu göz önüne alındığında bu gerçeği kavramak daha kolaylaşmaktadır.
Einstein’ın kuramsal düşünce örgüsünü, kuramın dayandırıldığı bilimsel ilkelerin neler olduğunu ve
bu ilkeler bağlamında geleneksel açıklama modeline olan farklılığını anlamak için, onun 1916 yılında
kaleme aldığı Görelilik Kuramı adlı çalışmasını incelemek gerekmektedir. Kitapta Eukleides
geometrisinden farklı bir geometriyle evrenin betimlendiği, dolayısıyla da “geometrik önermelerin
fiziksel anlamının” bütünüyle değiştiği, daha doğrusu bu geometride ortaya konulmuş önermelerin
nesnelere ilişkin olanaklı bütün göreli durumları anlatacak bir biçime sokulmasının gerekliliği
vurgulanmaktadır. Bu açıklamasının ardından Einstein, bu kez nesnelere veya olgulara ilişkin
betimlemeleri yaparken dayanmak durumunda olunan ve kendisinin “uzayda herhangi bir nesnenin
durumu ya da bir olayın görünüşünün tarifi, o nesnenin ya da olayın çakıştığı sabit bir cisim (referans
olarak kullanılan cisim) üstündeki noktanın belirlenmesine dayanır ve bu sadece bilimsel tarif için değil,
günlük yaşantı için de geçerlidir” diyerek açıkladığı “koordinatlar sistemi”ni ele almıştır. Bu iki
belirlemesine dayanarak Einstein’ın ulaştığı sonuç şudur: “Uzayda her olayın tarifi, bu tür olayların
kendisine göre tanımlandığı sabit bir cismin kullanılmasını gerektirir. Ortaya çıkan ilişki Eukleides
geometrisinin yasalarının mesafeler için geçerli olduğunu kabul etmektedir. Mesafe fiziksel olarak sabit
bir cisim üstündeki iki işaret tarafından temsil edilir.
Einstein kitabının “Klasik Mekanikte Uzay ve Zaman” adını verdiği bölümünde öncelikle mekaniğin
amacının cisimlerin uzaydaki yerlerini zamanla nasıl değiştirdiklerini tanımlamak olduğunu belirterek,
klasik fiziğin kullandığı koordinat sisteminin sabit bir referans cismine göre hareketi ele aldığını, oysa
hareketin tam bir tarifini verebilmek için cismin durumunun zamanla nasıl değiştiğinin belirlenmesi
gerektiğini açıklamıştır. Buradan hareketle referans cismi yerine matematiksel tarif için kullanışlı bir fikir
olan koordinatlar sistemini kullanmanın gerekliliğini belirten Einstein, bu bağlamda geliştirilmiş olan
koordinat sistemlerinden birinin Galileo Koordinat Sistemi olduğunu ileri sürmektedir. Burada GalileoNewton mekaniğinin temelinin eylemsizlik ilkesi olduğunu açıklayan Einstein, hareketin eylemsizlik
ilkesine göre gerçekleştiği koordinat sistemine Galileo Koordinat Sistemi dendiğini, bu yüzden GalileoNewton mekaniğinin kanunlarının ancak bu sistem için geçerli olduğunu belirtmektedir.
Einstein’a göre elektrodinamik ve optikte son zamanlarda ortaya çıkan gelişmeler göz önünde
bulundurulduğunda, klasik mekaniğin tüm doğal olayların fiziksel olarak açıklanmasında yetersiz olduğu
giderek anlaşıldı. Çünkü Galileo Koordinat Sistemi’nde gerçekleşen hareketler ve bunların hızları son
derece “sınırlı”dır ve bu sistemlerde hızların toplanması diye adlandırılan basit, ancak işlevsel bir ilke
geçerlidir. Einstein, bu ilkeyi şöyle betimlemektedir:

 
228
“Bir vagonun raylar üzerinde sabit bir v hızıyla gittiğini ve bir adamın da vagonun gidiş yönünde w
hızıyla vagonu boydan boya yürüdüğünü varsayalım. Adam bu yürüyüş esnasında Yer’e göreli olarak
ileriye doğru ne kadar hızlı gider? Başka bir deyişle W hızı ne olur? Mümkün olan tek cevap şöyledir:
Eğer adam bir saniye durmuş olsaydı, Yer’e göreli olarak vagonun hızına eşit bir hızla, v uzaklığı kadar
yol almış olurdu. Bununla beraber yürümesinin sonucu olarak vagona ve Yer’e göre w uzaklığı kadar
fazla gidecektir ve bu bir saniye içinde w uzaklığı, yürüme hızına sayısal olarak eşit olacaktır. Böylece
sözü geçen saniye içinde yere göre toplam += wvW kadar bir yol alacaktır.”
Klâsik mekanikte kullanılan hızların toplamı ilkesi, olağanüstü hızlarla hareket eden ışık veya radyo
dalgaları gibi elektromanyetik olgularda işe yaramamaktadır. Çünkü ışığın yayılım hızı ve klasik
mekaniğin hızların toplanması ilkesi uyuşmamaktadır. Einstein’a göre, Michelson-Morley Deneyinin
ortaya çıkardığı tartışmasız tek gerçek, ışık hızının Yer’in devinimiyle etkilenmediğidir. Başka bir
deyişle, bütün sistemlerde aynı değere sahip olmasıdır: 300.000 km/sn.
Işığın hızının değişmezliğini bir evren kanunu olarak gören Einstein, Yer’in devinimi ne olursa olsun
ışık hızı değişmiyor ise, o zaman bu hız Güneş’in, Ay’ın, herhangi bir yıldızın, meteorun ya da evrendeki
başka bir sistemin deviniminden de bağımsız olması gerekir. Bu düşüncesinden hareketle de daha geniş
bir genellemeye varmıştır: Düzenli devinen bütün sistemlerde doğa kanunları aynıdır. Başka bir deyişle,
bütün doğa olayları ve doğa kanunları, birbirine göre düzenli devinen koordinat sistemleri için aynıdır.
Dolayısıyla evrende salt ve devinimsiz bir karşılaştırma noktası aramak aslında anlamsızdır. Çünkü evren
sürekli devinim halindedir. Bu yüzden devinimler ancak birbirlerine göre anlatılabilir, çünkü uzayda yön
ve sınır yoktur. Dolayısıyla uzay gibi zaman da bir algı biçimidir. Uzay maddi varlıkların, zaman ise
olayların olasılı bir sırasıdır. Başka bir deyişle, her koordinat sisteminin kendine özgü zamanı vardır.
Öyleyse uzay gibi zaman da, gözlemciye göre değişen göreli bir niceliktir.
Özel Görelilik Kuramı
Einstein’ın Özel Görelilik Kuramı, birbirine göre sabit hızda (ivmesiz) hareket eden sistemlerdeki olayları
veya iki olayın birbirine göre durumunu ele almaktadır. K1 ve K2 gibi iki farklı sistem olsun ve bunlardan
birincisi Galileo ve Newton’un varsaydıkları gibi durağan bir sistemi, ikincisi ise birinciye göre ivmesiz
olarak devinen bir sistemi simgelesin. Bu iki sistemde gerçekleşen olgulara ilişkin ortaya çıkan sonuçlar
nasıl değerlendirilebilir? Aslında her iki sistemde de Newton Kanunları geçerlidir. Ancak, özellikle
yukarıda değinilen ve bütün doğa kanunlarının, birbirine göre düzenli bir biçimde devinen bütün sistemler
için aynı olduğu düşüncesi temel alındığında, ister istemez ortaya çıkan bütün olguları her sisteme uyacak
biçimde betimlemek ve bunun için de öncelikle zaman ve mekân ölçmelerini değişken nicelikler olarak
kabul etmek gerekmektedir. Dolayısıyla bu sistemler arasındaki bağıntıları anlatabilmeyi olanaklı kılacak
yeni matematiksel araçlara gereksinim olduğu anlaşılmıştır. Bu durumu şu şekilde betimlemek
olanaklıdır: Bir olayın K1 açısından x1, y1, z1, t1 büyüklükleri verildiğinde, aynı olayın K2 açısından x2, y2,
z2, t2 değerlerinin ne olduğunu bulmayı sağlayacak dönüşüm denklemlerine gereksinim vardır. Görelilik
Kuramı gereksinim duyduğu bu araçları Lorentz’in Dönüşüm Denklemlerinde bulmuştur. Bugün artık
göreliliğin matematiksel kısmının önemli bir parçasını oluşturan bu denklemler, ışık hızını evrensel bir
değişmez olarak kabul etmekte, fakat bütün zaman ve mekân ölçmelerini, ilgi kurulan sistemin hızına
göre değiştirmektedirler. Böylece aralarında bağıntı kurulan bütün sistemlerde doğa kanunları aynı
kalmaktadır. Sonuçta Einstein, 1905 yılında Özel Görelilik Kuramını geliştirdi. Kuramın dayandırıldığı
iki temel postula vardır: 1) Görelilik, 2) Işık hızının değişmezliği
Einstein, bu iki postulaya dayanarak bilimin o zamana kadarki betimlemelerine dayanan mekân,
zaman, hareket, kütle ve uzunluk kavramlarına ilişkin yeni anlamlandırmalar ve açıklamalar getirmiştir.
1. Uzunluğun Göreliliği: Bir nesne gözlemciye göre hareketliyse nesnenin uzunluğu hızına bağlı
olarak kısalır. Işık hızına yakın hızla hareket eden cisimlerin, hareket yönündeki boyutları
kısalır, kütleleri ise artar. Işık hızına ulaşan cismin, hareket yönündeki uzunluğu sıfır, kütlesi
sonsuz olur. Böyle bir sonuç tasavvur edilemeyeceğinden, hiçbir şey ışık hızıyla hareket edemez.
2. Kütlenin Göreliliği: Bir nesne bir gözlemciye göre hareketliyse, nesnenin kütlesi artar. Artış,
hızla orantılıdır. Bilindiği üzere klasik fizikte kütle değişmeyen bir nitelikti. Ancak görelilik
ilkesi hareket eden cismin kütlesinin aynı kalmayacağını, hıza bağlı olarak artacağını
öngörmektedir. v=c olduğunda kütle sonsuz büyüklükte olacaktır. Buradan, kuvvet kullanarak
bir cismi ışık hızıyla veya ışık hızından daha büyük hızla hareket ettirmenin olanaksız olduğu
anlaşılmaktadır.

 
229
3. Kütle-Enerji Eşdeğerliği: Madde enerjiye, enerji de maddeye dönüştürülebilir. Einstein, kütlenin
görelilik ilkesinden giderek, hareketli bir cismin kütlesi hareketle arttığı ve hareketin bir enerji
biçimi (kinetik enerji) olduğuna göre, hareketli bir cismin kütle artışı, o cismin artan enerjisinden
gelir. Kısaca, enerji kütleye eşdeğerdir. Einstein, bu usavurma sonucunda herhangi bir E
enerjisine eşdeğer olan m kütlesinin değerini belirlemiş ve bu değeri 2
c
E
m = denklemiyle
göstermiştir. Bu bağıntıdan ünlü 2 = .cmE denklemini yazmak artık kolaydır. Bir madde
parçasında bulunan enerjinin, onun kütlesinin ışık hızının karesiyle çarpımına eşit olduğunu
belirten denklem, aynı zamanda kütle ve enerjinin eşdeğer olduğunu, yani kütlenin yoğunlaşmış
enerjiden başka bir şey olmadığını göstermiştir. Başka bir deyişle, kütle enerjiye, enerji de
kütleye eşdeğerdir. Buna göre, ışık hızı çok büyük olduğu için, çok küçük bir kütleden çok
büyük bir enerji elde edilebilir. Atom bombası yapımının bu ilkeye dayandığı hatırlanmalıdır.
4. Hızların Göreliliği: Galileo-Newton evreninde Hızların Toplanması İlkesi söz konusuydu.
Bütünüyle sağduyuya dayalı bir açıklama olan ve += wvW biçiminde ifade edilen bu ilkenin
ışığın hareketine bağlı olguların açıklanmasına veya olağanüstü hızlarda devinen sistemlerdeki
devinimlerin açıklanmasına uygulandığında, yanlış sonuçlara yol açtığı anlaşılmıştır. Şöyle ki:
Uzayda bir ışık kaynağına doğru saniyede 200.000 km hızla hareket eden bir roket düşünelim.
Hızların Toplanması İlkesi gereği ışığın rokete göre hızının, roket ışığa doğru gelirken c+v, yani
300.000+200.000=500.000 km/sn, roket ışıktan uzaklaşırken ise c-v, 300.000-200.000=100.000
km/sn olması gerektiği sonucu çıkar. Bu sonuçların ise Michelson-Morley Deneyinin kanıtlamış
olduğu ve Einstein’ın kendi kuramını dayandırdığı bir postula olan “Işık hızının
değişmezliği”yle çeliştiği açıkça görülmektedir.
5. Zamanın Göreliliği: Eğer iki gözlemci birbirlerine göre hareketliyseler, biri diğerinin zaman
sürecini yavaşlamış görür. Başka bir deyişle, birbirlerine göre hareket eden iki gözlemci için
zaman farklı hızlarda akar. Işık hızına yakın hızla hareket eden sistemlerde zaman yavaşlar.
Hareketli sistemdeki saat, duran saate göre daha yavaş işler. Hareket eden saatin periyodu,
hareketsiz bir gözlemciye göre, saatin hareket hızı arttıkça uzar ve saatin hızı ışık hızına
yaklaştıkça sonsuza gider. Buna göre, uzaya büyük bir hızla fırlatılan bir roketteki astronot geri
döndüğünde, Dünyadaki ikiz kardeşinden daha genç olacaktır.
Genel Görelilik Kuramı
Einstein Özel Görelilik Kuramını atom altı dünyaya ilişkin olanlar da dahil olmak üzere tüm fiziksel
olguları açıklamak için geliştirmiştir ve söz konusu olayların çoğunu incelemek için de yeterlidir.
Buradaki öngörü şudur: Bir koordinat sistemindeki bir olayın uzay ve zaman koordinatları ve bu
koordinat sisteminin “göreli” olduğu sisteme göre hızı biliniyorsa, ikinci sistemdeki uzay ve zaman
koordinatları da bulunabilir. Daha da önemlisi Özel Görelilik Kuramında söz konusu edilen iki koordinat
sistemi birbirlerine “göreli” olarak, “düzgün” bir biçimde hareket etmektedirler. Buna karşılık Einstein’ın,
1916’da bilim topluluklarının gündemine getirdiği Genel Görelilik Kuramı ise, bir başkasına göre
hızlanan ya da yavaşlayan, ivmeli nesne ya da sistemleri konu edinmektedir. Bu bakımdan, anlaşılması
daha zor pek çok kurgu içermektedir. Bundan dolayı, bu kuramın, gözlemcileri değişen göreli hızlarla
hareket ettiklerinde ortaya çıkan olayların açıklanmasına yönelik olarak geliştirildiği anlaşılmaktadır.
Başka bir deyişle bu kuramda da iki sistem söz konusudur, ancak burada iki sistemin göreli hareketi sabit
hızda değil, birbirlerine göre ivmelidir. Bu nedenle Özel Görelilik Kuramının, Genel Görelilik Kuramının
özel bir hali olduğu anlaşılmaktadır. Konuyu yalın olarak şöyle anlatmak olanaklıdır: Genel Görelilik
Kuramının söz konusu ettiği sistemler birbirlerine göreceli olarak ivmeli hareket ettiklerinden, bir
sistemden diğerine geçebilmek için, bir sistemde gravitasyon alanının belirlenmesini, diğer sistemde ise
ortadan kaldırılmasını gerektirmektedir. Başka bir deyişle, görelilik düşüncesi göreceli hareketleri düzgün
olmayan sistemleri de inceleme kapsamına alacak şekilde genişletilecek olursa, gravitasyon olgusuna yer
vermek gerekmektedir. Gravitasyon, ivmeli (düzgün olmayan) hareket eden sistemler arasındaki ilişkiyi
sağlayan bir öğedir ve uygun bir referans sistemi seçerek, gravitasyon alanı ortadan kaldırılabilir veya
yaratılabilir.

 
230
Einstein konuyu irdelemeye şu soruyu sorarak başlar: Elimize alıp, sonra da bıraktığımız taş neden
yere düşer? Genellikle verilen cevap şudur: Çünkü Dünya tarafından çekilmektedir. Einstein’a göre,
modern fizik, şu nedenlerden dolayı bu soruya değişik bir cevap vermektedir. Elektromanyetik olayların
daha dikkatli incelenmesiyle, herhangi bir ara ortam işe karışmadığı sürece, uzakta bir etkinin oluşmadığı
anlaşılmıştır. Örneğin bir mıknatıs, bir demir parçasını çekiyorsa, bu olay mıknatısın boş uzay aracılığıyla
demir parçasını etkilemesi olarak açıklanamaz. Mıknatısın, etrafındaki uzayda, fiziksel olarak gerçek olan
ve bizim “manyetik alan” diye adlandırdığımız bir şey oluşturduğunu düşünmek zorundayız. Bu manyetik
alan, demir parçası üstünde öyle bir etki yapar ki, demir parçası mıknatısa doğru hareket eder. Benzer bir
durum, diğer çekim etkileri için de geçerlidir. Dolayısıyla, Dünya’nın taş üstündeki etkisi de dolaylı
olarak oluşur. Dünya, etrafında taşa etki eden ve onun düşme hareketini oluşturan bir çekim alanı yaratır.
Bir cisme uygulanan çekimin şiddeti de, Dünya’dan uzaklaştıkça azalmaktadır.
Einstein’ın bu yorumunun ortaya çıkardığı en belirgin sonuç, “bir cismin niteliğinin, duruma göre
‘eylemsizlik’ ya da ‘ağırlık’ olarak kendini gösterdiğidir.” Bu bağlamda değerlendirildiğinde, kuramın üç
önemli sonucundan söz etmek gerekmektedir:
1. Kütle çekimine ilişkin geliştirdiği sonuçlar,
2. Kütlenin ışık demeti üzerindeki etkisiyle ilgili bulgular,
3. Kütlenin zaman üzerindeki etkisiyle ilgili bulgular.
1. Kuramın Kütle Çekimine İlişkin Geliştirdiği Sonuçlar: Gezegen yörüngeleri dönen birer
elipstir. Newton’un hareket kanunlarına göre: Kuvvet=eylemsizlik kütlesi x ivme’dir. Burada
eylemsizlik kütlesi, ivmelenmiş cismin özel bir sabitidir. Eğer çekim, bir alanın etkisinin
sonucuysa, o zaman şöyle denilebilir: Kuvvet=Çekim Kütlesi x Çekim Alanının Şiddeti. Burada
çekim kütlesi, yine cisme özgü bir sabittir. Bu iki bağıntıdan ise şu denklem yazılabilir:
İvme=Çekim Kütlesi/Eylemsizlik Kütlesi x Çekim Alanının Şiddeti.
Deneyle kanıtlandığı üzere, eğer ivme cismin durumundan ve cinsinden bağımsızsa ve belli bir çekim
alanı için hep aynıysa, o zaman çekim kütlesinin, eylemsizlik kütlesine oranı da, bütün cisimler için aynı
olmalıdır. Birimlerin uygun bir biçimde seçilmesiyle, bu oran 1’e eşitlenebilir. O zaman ortaya şu kanun
çıkar: Bir cismin çekim kütlesi, eylemsizlik kütlesine eşittir.
Einstein’ın ulaştığı bu sonuç, Genel Görelilik Kuramının temel dayanağıdır. Çünkü bu sonuca
dayanarak birbirlerine göre düzgün değil, ivmeli hareket eden cisimleri de kapsayacak şekilde görelilik
ilkesi genelleştirilmiş olmaktadır. Burada dikkat çekilmesi gereken bir durum da, genel görelilik ilkesinin
her tür hareketi bir “çekim alanı” varsayımıyla açıklamasıdır. Buna izin veren de, eylemsizlik ve çekim
kütlelerinin eşitliğini öngören kuraldır (eşdeğerlik ilkesi). Buna göre, uzayda, kütle çekimi ile hızlanma
hareketinin etkileri eşdeğerdir ve birbirlerinden ayırt edilemez.
Kütle çekiminin gözlemlendiği bir diğer durum da Güneş’in gezegenleri sürekli olarak çevresinde
dolanır durumda tutmak için kuvvet uygulamasıdır. Bilindiği üzere, Kepler, gezegenlerin yörüngelerinin
elips olduğunu bulmuş, ama neden elips olduğunu belirleyememişti. Çözüm 1687’de Newton’un şimdi
evrensel kütle çekimi olarak bilinen yasasını yayınlamasıyla ortaya çıktı. Bu yasa, evrendeki her nesnenin
bir başkasını 2
21
r
mxm = GF denkleminde ifade edildiği biçimde, kütle çekim kuvvetiyle çektiğini
belirmektedir. Burada, m1 bir nesnenin kütlesi, m2 diğer nesnenin kütlesi, r aralarındaki uzaklık, G kütle
çekim sabitidir.
Einstein da gezegen yörüngelerini elips biçiminde kabul etmektedir, ancak Merkür’ün yörüngesi
belirli bir farklılık göstermektedir. Bu farklılık elips biçimindeki yörüngenin (aslında diğer yörüngelerin
de) durağan değil, dönmekte olduğunu ortaya koymaktadır. Diğer taraftan, öngörülen dönme de öylesine
küçüktür ki, birçok gezegen için belirlenebilmesi oldukça zordur. Bu durumda Newton’un denkleminin
düzeltilmesi gerekmektedir. Einstein kendi kütle çekim kuramında bu düzetmeyi ,2 00000016
21
r
mxmG F ⋅ =
şeklinde yapmıştır. Genel Görelilik Kuramının öngördüğü bu sonuç, gezegenlerin yörüngelerinin durağan
bir elips değil, dönen bir elips olduğunu göstermiş olmaktadır.

 
231
2. Kütlenin Işık Demeti Üzerindeki Etkisi: Işık demeti, bir kütlenin yakınından geçerken belli
miktarda sapar. Genel Görelilik Kuramına göre bir çekim alanından geçerken ışık eğrilir ve bu
eğri çekim alanına atılan bir cismin izlediği yola benzer. Bu anlatıma dayanarak, Güneş’e Δ
kadar bir uzaklıktan geçen bir ışık ışınının eğrilme açısı α’nın değeri, Δ = 7.1
α kadardır.
Kurama göre bu eğrilmenin yarısı Güneş’in Newton çekim alanı tarafından oluşturulmakta,
diğer yarısı da Güneş’in etkisi altında uzayın geometrik değişimi (eğrilmesi) sonucu olmaktadır.
Bu sonuç, tam bir güneş tutulması sırasında yıldızların yerlerinin fotoğraflarla tespit edilmesiyle
araştırılabilir. Kuramın öngörüsünü şekille açıklamak olanaklıdır (Resim 15): Eğer Güneş (S)
olmasaydı hemen hemen sonsuz uzaklıktaki bir yıldız, dünyadan D1 yönünde görülecekti. Ama
ışığın Güneş tarafından eğilmesi sonucu yıldız D2 yönünde, yani Güneş’in merkezine göre
gerçek yerinden daha uzak bir yerde görülecektir.
Burada Einstein’ın belirlemelerinden birine daha dikkat çekmekte yarar vardır. Einstein ışığın
eğrilmesinin yarısının Güneş’in Newton çekim alanı tarafından oluşturulduğunu, diğer yarısının da
Güneş’in etkisi altında uzayın geometrik değişimi
(eğrilmesi) sonucu olduğunu ileri sürmektedir. Işığın
kütle çekim merkezlerince eğrildiği artık kanıtlanmış bir
doğruluk olarak karşımızda durmaktadır. Ancak
cümlenin ikinci kısmındaki ifade uzayın da eğrildiğini
belirtmektedir ki, asıl dikkat çekici belirleme budur.
Uzayın kendi içine bükülmüş olduğu fikri pek çok
bakımdan önemli sonuçlara yol açan bir belirlemedir
(Resim 8.16).
Bu durumda ışık ışınlarının Genel Görelilik Kuramına
göre hangi yolu izleyeceği sorulabilir. Eukleides
geometrisinde ışık düz bir çizgi üzerinde ilerler. Işığın
izlediği bu düz çizgi, uzayın düz oluşunun bir kanıtıdır. Özel
Görelilik Kuramında da ışık düz bir çizgi üzerinde
ilerlediğine göre, özel kuramda da uzay düz kabul
edilmektedir. Ne var ki, Genel Görelilik Kuramı
ivmelendirilmiş hareketlere ya da yerçekimsel etkilerin söz
konusu olduğu hareketlere uygulanmaktadır. Böyle bir
durumda ışığın izlediği yol ne olacaktır?
Bu soruyu yanıtlamak için düşünce deneyine gereksinim
olacaktır. Bunun için herhangi bir yerçekimsel kuvvet
kaynağından uzakta, uzay boşluğunda olan bir asansör
olduğunu ve asansörün içerisine bir duvardan diğerine ışın
gönderen bir lazer cihazının yerleştirildiğini varsayalım
(Resim 8.17). Asansör hareketsizse veya sabit bir hızla hareket ediyorsa, lazer ışını karşı duvara, yani
bulunduğu noktanın tam karşısına isabet edecektir. Özel Görelilik Kuramının öngörüsü de böyledir. Fakat
şimdi, asansörün bir rokete bağlı olduğunu ve roketin ateşlendiğini varsayalım. Asansör bu durumda
yukarıya doğru ivme kazanır. Asansörün dışında duran hareketsiz bir gözlemci ise, asansörün yukarıya
doğru hareket ettiğini kaydeder. Aynı gözlemci, asansörün içini de görebilirse, lazer ışınının düz bir çizgi
üzerinde hareket ettiğini gözlemler. Çünkü dışarıdaki gözlemci hareketsiz olduğundan, bu örnekte Özel
Görelilik Kuramı geçerlidir. Hâlbuki aynı asansörün içinde bulunan bir fizikçi, farklı bir gözlemde
bulunacaktır. Lazer ışını bir duvardan ötekine giderken geçen kısa süre içinde, asansör bir miktar yol kat
edecektir. Sonuçta, lazer ışınının karşı duvarda düştüğü noktanın, çıkış noktasının bu miktar kadar altında
olacağı açıktır. Bu deneyde ivmelendirme ışığı aşağıya doğru “eğmiştir”. Şimdi, ivmelendirmenin
olmadığını, fakat buna karşılık asansörün yerin kütle çekiminin etkisi altında sabit durduğunu düşünelim.
Bu durumda ışık demeti, eşdeğerlik ilkesi gereği, yukarıya doğru ivmelenen asansördekiyle aynı sonucu
vermeli, yani aşağıya doğru eğilmelidir. Demek ki yerçekimi ışığı eğmektedir. Işığın izlediği yol düz bir
çizgi değil de eğik olduğuna göre, uzay da düz değil, büküktür.
D2
D1
S
Resim 8.16: Bükülmüş Uzay ve Işığın
Eğrilmesi
Resim 8.15: Işığın Çekim Alanınca Eğrilmesi

 
232
Einstein, 1907’de ışığın eğrilmesi konusunda çalışmaya başlamıştır. Einstein, eşdeğerlik ilkesinin
ışığın yerçekimsel cisimler tarafından eğrilmesini gerektirdiğinin farkına varmasına karşın, bu etkinin
pratikte ölçülemeyecek kadar küçük olduğunu düşündüğü için, üzerinde fazla durmamıştır. Ancak,
1911’de, henüz genel kuramını tamamlamamışken, bu soruna tekrar geri dönmüştür. Bu dönüşündeki
temel fark şudur: Işığın eğrileceği öngörüsünü Newton’un kuramına dayanarak irdelemek, aynı zamanda
da geliştirdiği
2 = .cmE ’nin etkilerini de göz
önünde bulundurmak suretiyle, kütle (m) ile enerji
(E) arasındaki eşdeğerlikten yararlanmak. Fotonların
kütlesi olmasa da enerjilerinin olduğu varsayımından
hareketle Einstein, ışığın eğilmesini artık deneysel
olarak ölçmenin de mümkün olabileceğini
düşünmeye başlamış ve Güneş’in arkasına denk
düşen yıldızlardan gelen ışığın Güneş tarafından
eğilmesini hesaplamaya girişmiştir. Bulduğu değer,
Newtoncu değerle neredeyse eşittir.
Resim 8.17: Işığın Eğrilmesi
3. Kütlenin Zaman Üzerindeki Etkisi: Güçlü kütle çekim alanı, zaman sürecini yavaşlatır. Genel
kuramın bir başka sonucu, çekim özellikli bir kütlenin zaman üzerindeki etkisidir. Büyük bir
kütle üzerinde tüm zaman süreçlerinin, daha küçük bir kütle üzerinde olduğundan yavaş
yürüyeceği, ya da zamanın, görece büyük Jüpiter gezegeninde Dünya’dakinden yavaş geçeceği
öngörülmektedir. Dünya’da belli bir hızla işleyen saat, Jüpiter’de daha yavaş, Güneş’te ise çok
daha yavaş işleyecektir. Einstein, Güneş’teki 1 saniyenin, Dünya üzerinde 1,000002 saniyeye
karşılık olacağını bulmuştu. Daha açık söylersek, zamanın akış hızlarındaki fark nedeniyle,
500.000 saniye ya da yaklaşık 6 gün sonra, Güneş’teki saat Dünya’dakinden 1 saniye geri kalmış
olacaktır. Genel kuramın bu öngörüsü, Güneş’te bulunan “atom saati” yardımıyla denetlenebilir.
Güneş’ten gelen ışıklar, çok farklı türden titreşen atomlardan kaynaklandığından, bu
titreşimlerin sıklıkları, yani frekansları deneysel yollarla belirlenebilir ve buradan da titreşim
başına geçecek süre, yani periyot hesaplanabilir. Dünya’da aynı atomlar için titreşim sıklıkları
ve karşılığı oldukları titreşim başına süreler de ölçülebilir. Sonra bunlar öbürleriyle
karşılaştırılabilir. Eğer Güneş’teki atomların titreşim sıklıkları, Dünya’daki aynı atomların
titreşim sıklıklarından daha az olursa, bunun anlamı titreşim başına geçen sürelerin arttığı, ya da
Güneş’te zamanın yavaşladığı olacaktır.
XIX. VE XX. YÜZYILLARDA KİMYA
Modern kimyanın temeli XVIII. yüzyılda ortaya atılmıştır. Modern anlamda “element” kavramı Robert
Boyle (1627-1691) tarafından yapılmış ve bu tanım Lavoisier (1743-1794) tarafından kimyada
kullanılmıştır. XIX. yüzyılda kimya hızla gelişmiş ve temel yasaları belirlenmiştir. 1808’de John Dalton
(1766-1844) atom kuramını ortaya atmış, buna bağlı kimyasal teknoloji hızla gelişmiştir.
Modern kimyanın temelinde Lavoisier’in geliştirdiği nicel kimya yatar. Lavoisier sonrasında kimyasal
bileşiklerdeki nicel bağıntılar saptanabilmiş Eşdeğer Oranlar Yasası, Sabit Oranlar Yasası, Katlı Oranlar
Yasası gibi yasalar bulunmuştur.
Elektrokimya
XIX. yüzyıl sonlarında Cavendish ve Colomb’un çabalarıyla dinelgin (statik) elektriğin ölçülebileceği
anlaşılmış, akım elektriğinin bulunmasıyla 1793 yılında Alessandro Volta bataryayı (pil) yapmayı
başarmıştır. Elektrokimya çalışmalarının temeli Volta’nın çalışmalarına kadar gider. Volta çalışmasında
iki farklı metal arasında yer alan sıvı (genelde tuzlu su) ile metaller arasında belirli bir potansiyel farkın
(elektrik gücü) oluşacağını kanıtladı. Bu çalışma XIX. yüzyılda elektroliz (elektrikle ayrıştırma)
çalışmalarını ortaya çıkardı. Volta’nın keşfinden hemen sonra Charles Nicholson (1808-1903) Volta pilini
kullanarak sudaki hidrojenle oksijeni, hemen ardından Sir Humphry Davy (1778-1829) de potas ve
sodayı ayrıştırdı. Böylece elektroliz çalışmaları doğdu. Humphry Davy ayrıca potası ayrıştırarak
potasyumu, sodayı ayrıştırarak da sodyumu keşfetti.

 
233
XIX. yüzyılın ortalarında Thomas Seebeck (1770-1831) Volta pilinde ortaya çıkan potansiyel farkın
sadece metallerin cinsine değil sıcaklığa da bağlı olduğunu keşfetti (termoelektrik). Böylece ilk
termoelektrik pili yapmayı başardı. 1841’de James Joule (1818-1889) bu konuyla ilgilendi ve iletkenden
geçen akımın ortaya çıkardığı ısının iletkenin direncine, akımın karesine ve zamana bağlı olduğunu
keşfetti (J = R x I2 x t; Joule Yasası). Bu çalışmalardan sonra elektrikle kimya arasındaki ilişki saptanmış
oldu ve elektrokimya adlı yeni bir dalı ortaya çıktı.
Atom Kuramı
Atom kavramı Antik Grek’e kadar gitmesine karşın, bilimsel olarak ele alınması ve bir kuram olarak
ortaya çıkması XIX. yüzyılda John Dalton (1766-1844) sayesindedir. Dalton, kimyasal elemanların
atomlardan oluştuğunu bulmuş ve atomların hidrojene oranla ağırlıklarını belirlemeye çalışmıştır.
Dalton’un ortaya koyduğu Atom Kuramına göre;
• Bütün maddeler, atom adı verilen son derece küçük parçacıklardan oluşur.
• Belirli bir elementin bütün atomlarının, büyüklük, kütle ve diğer özellikleri eşittir.
• Atomlar bölünemezler; ezeli ve ebedidirler.
• Farklı elementler, atomların orantısal bileşiminden oluşur.
• Kimyasal reaksiyon, atomların birleşmesi, ayrışması ve yeniden düzenlenmesidir.
Dalton’dan sonra Gay-Lussac (D. 1778-Ö. 1850) da gazların kimyasal bileşikler olduğunu belirledi ve
atomların belirli oranlarda birleştiklerini buldu, sonuçta eşit hacimdeki bütün gazların benzer koşullarda
eşit sayıda atom gruplarını içerdiğini kurala (Avogadro Yasası) bağladı. 1815’te William Prout (D. 785-
Ö. 1850) elementlerin atomik ağırlıklarını hidrojenle bağlantılı olarak verdi, 1869’da ise John Newlands
(D. 1837-Ö. 1898) elementlerin atom ağırlıklarına göre sekizli gruplar oluşturduklarını buldu, Mendelyev
(1834-1907) de bilinen elementleri atom ağırlıklarına göre sekizer elemanlık gruplar şeklinde sıraladı.
Boş kalan yerler ise 1875’de galyum, 1879’da skandiyum, 1886’da germanyumun keşfiyle dolduruldu.
Bu çalışmalar sonunda atomun yapısı araştırılmaya başlandı. İlk çalışmalar elektronun keşfine aittir.
XIX. yüzyılın ortalarında havası alınmış cam tüplerle yapılan deneyler fizikçilerin ve kimyacıların ilgi
odağıydı. Gazlara ve atomun yapısına ilişkin çalışmalar bu tür tüplerle yapılan deneylerle gelişti. İlk
olarak Johann Hittorf (D. 1824-Ö. 1914) bir tüp içerisine seyrek bir gaz yerleştirdi ve içinden elektrik
akımı geçirmeyi denedi, ancak başarılı olamadı. Onun bu çalışmasını William Crookes (D. 1832-Ö. 1919)
Crookes Tüpleri denilen tüplerde tekrar denedi. Tüpe elektrik verildiğinde tüpte, bir plakadan diğerine
doğru bir ışıma oluşuyordu. Jean Perrin (1870-1942) bu ışınların negatif yüklü olduklarını keşfetti ve bu
keşifle birlikte bunlara “elektron” adı verildi. Ardından J.J. Thompson (D.1856-Ö. 1940) bu parçacığın
ağırlığını ölçmeyi başardı. 1910 yılında da Lord Ernest Rutherford (1871-1937) pozitif yüklü protonu
keşfetti ve bir atom modeli önerdi. Ona göre atom, proton (çekirdek) etrafında dönen elektrondan oluşan
bir yapıydı. Atom yüksüzdü; öyleyse elektronun ve protonun yükleri birbirine eşit olmalıydı. Ancak bir
süre sonra yüksüz parçacıkların yani nötronun keşfi işleri karıştırdı. W. Bothe (1891-1957) ve H. Becker
bazı hafif elementlerde protonu hızla fırlatan yeni bir radyasyon etkisi keşfettiler. 1932’de James
Chadwick bunun nötr taneciklerden oluşan bir demet (nötron) olduğunu belirledi. Aynı yıllarda negatif
yüklü elektronlar dışında pozitif yüklü elektronların (pozitron) bulunmasıyla atom modeli çetrefilli bir hal
aldı ve 1911’de Niels Bohr (D. 1885-Ö. 1962) yeni bir atom modeli oluşturdu ve Kuantum Kuramına
giden yolu açtı.
Bohr, elektronların çekirdek etrafındaki hareketinin, farklı yörüngelerde olduğunu öne sürdü. Bu
modelde elektronlar Rutherford’un modeli gibi çekirdekten herhangi bir uzaklıkta bulunan bir yörüngede
değil, belirli sayıda elektron tutan belirli yörüngelerde dolanıyorlardı. Aynı zamanda model 1900 yılında
Max Planck’ın “bir atomun enerjiyi sürekli olarak değil de kesik kesik yaydığı” belirlemesine de
uyuyordu. Zira Bohr’un modelinde, Rutherford’ınkinin aksine elektronlar enerjiyi yörüngede
dolanırlarken değil, bir yörüngeden diğerine sıçrarlarken yayıyorlardı. Yani elektron bir yörüngeden
başka bir yörüngeye geçtiğinde bir enerji paketi (kuanta) fırlatıyordu.

 
234
1930’lara gelindiğinde, proton ve nötronu bir arada tutan piyon adı verilen yapılar keşfedildi.
1950’lerden sonra ise nükleer güçten sorumlu olan hadronlar keşfedildi. O halde madde çekirdekle son
bulmuyor hadronlara kadar küçülüyordu. 1960’larda hadronları bir arada tutan “kuark” adlı oluşumlar
keşfedildi. 1995 yılında son olduğu varsayılan altıncı kuark keşfedildi. Artık bilim insanlarının sorduğu
soru şudur: Maddenin temel parçacıkları hangisidir? Bu, soru yanıt beklemektedir.
Isı ve Enerji
XVIII. yüzyıl sonlarında Benjamin Rumford (D. 1753-Ö. 1814) top namlularının oyulması sırasında
açığa çıkan ısıyı inceledi ve ortaya çıkan ısıyı titreşimle açıkladı. Deneylerinde metal bir silindiri bir
matkap yardımıyla dakikada 34 devir yapacak şekilde döndürdü. Silindiri içinde buz parçalarının
yüzdüğü su dolu bir fıçıya koydu. Oluşan ısı buzları eritiyor hatta suyu kaynatabiliyordu. Böylece ısının
maddesel bir şey olduğu sonucuna vardı. Bundan birkaç sene sonra Sir Humpry Davy (D. 1778-Ö. 1829)
iki buz parçasını birbirine sürterek oluşan suyun buzdan daha sıcak olduğunu kanıtladı. Bu deneyler ısı ile
mekanik iş arasında bir ilişki olduğunu gösteriyordu.
XIX. yüzyılda konuyla Sadi Carnot (D. 1796-Ö. 1831) ilgilendi. Isı, kaynaktan toplayıcıya geçerken
yüksek sıcaklıktan daha alçak bir sıcaklığa düşmekte ve iş ortaya çıkmaktaydı. O halde mekanik iş kalori
kaybından değil, yalnızca sıcaklıktaki düşüşten meydana geliyordu. Öyleyse ısı yoktan var edilemiyor ve
varken de yok edilemiyordu. Carnot bu sonuçları 1824’te yayımladı. Notlarda termodinamiğin hem
birinci hem de ikinci yasaları yer almaktaydı. 1841 yılında Robert Mayer, kinetik enerjinin ısıya, ısının da
kinetik enerjiye çevrilebileceğini gösterdi. 1847’de de Joule, bir elektrik devresinde bataryadan harcanan
enerjinin devrede oluşan ısıya eşit olduğunu kanıtladı ve Joule Yasası’nı sundu. Öyleyse enerji
kaybolmuyor başka bir çeşide dönüşüyordu. 1847’de Hermann Helmholtz’un (D. 1821-Ö. 1894) ulaştığı
sonuç termodinamiğin birinci yasası ya da Enerjinin Korunumu İlkesidir. Buna göre enerji yoktan var
edilemez ve varken de yok edilemez. Sadece başka bir biçime dönüşebilir.
Termodinamiğin ikinci yasası yine Carnot’un çalışmalarıyla ortaya çıkmış ancak Lord Kelvin (D.
1824-Ö. 1907) ve Rudolf Clausius (1822-1888) tarafından ifade edilebilmiştir. Buna göre, soğuk bir
cisimden sıcak bir cisme ısı akışı dışında bir etkisi olmayan bir işlem elde etmek imkânsızdır. Başka bir
deyişle, enerji yok edilemese de harcanabilir.
XIX. ve XX. Yüzyıllarda Biyoloji
Hücre Çalışmaları
Hücreye ilişkin ilk bilgiler XVII. yüzyılda mikroskobu kullanan mikroskobistlerin çalışmalarıyla elde
edilmiştir. 1831 yılında John Brown hücrenin bağımsız bir yapı oluşturduğunu buldu ve hücreyi en küçük
bağımsız yapı olarak tanımladı. Brown’dan sonra Mathias Jacop Schleiden (D. 1804-Ö. 1881) hücrenin
oluşumunu tuz kristallerine benzer olarak açıkladı (Kristalizasyon Kuramı). Schleiden’a göre bitkilerin
temeli hücredir, ancak hücre bağımsız değil yapının bütününe katılmaktadır.
Aynı dönemde Theodor Schwann bitki ve hayvan hücrelerini inceledi ve aralarında fark olmadığını
belirledi. Her iki hücre de zar, protoplazma ve çekirdek bulunmaktaydı. Hücrenin bitki hücresi mi yoksa
hayvan hücresi mi olacağını protoplazma belirliyordu. Aynı zamanda protoplazma hücrede üremeyi,
beslenmeyi ve gelişmeyi sağlamaktaydı. Schwann yaptığı bu çalışmalarla Hücre Kuramı’nın kurulmasını
sağlamıştır. Onun belirlemelerine göre hücre, canlıda en küçük bağımsız birimdir. Bütün canlılar
hücreden oluşur. Hücre bağımsız birim olmasına karşın bütüne katılırlar ve bütün içerisinde belirli
fonksiyonları yerine getirirler.
Değişim Kuramları ve Sınıflama Düşüncesi
XVIII. yüzyılda araştırma gezileri ile doğa üzerine çalışanlar yeni bitki ve hayvan türleriyle karşılaştılar.
Bu sayede canlıların yapılarına ve oluşumuna ilişkin çeşitli görüşler ortaya atıldı. 1801 yılında yapılan bir
araştırma gezisinde Robert Brown birçok bitki örneği topladı. Bu örneklerin 4000’i ilk defa tanınıyordu.
Biyoloji araştırmalarının en kapsamlısı ise 1872-1876 yılları arasında yapıldı ve bu gezinin sonuçları 50
cilt olarak yayımlandı. Ayrıca bu gezi sayesinde oşinografi kuruldu. Bu geziler ve keşiflerle elde edilen
yeni bilgiler bu yüzyılda biyolojinin gelişmesini sağladı. Elde dilen verilerle biyologlar organizma
çeşitleri ve arasındaki bağı araştırmaya yöneldiler ve canlıları sınıflama düşüncesi gelişti.

 
235
Canlıların sınıflandırılmasında canlı organizmanın değişik karakterleri temel alınmıştır. Örneğin
aralarında Darwin’in de bulunduğu Toksonomistler adı verilen bir grup bilim insanı yaşayan canlıları dış
görünüşlerine göre sınıflandırmıştır. Morfolojistler ise organizmanın içyapısını esas almıştır.
Paleontolojistler ise fosil türlerini esas almışlardır. Sınıflamaya ilişkin en başarılı çalışma ise Karl
Linnaeus’a (D. 1707-Ö. 1778) aittir. Linnaeus, sınıflama sisteminde türleri1
cinslere,2
cinsleri takımlara,3
takımları sınıflara4
ayırdı.
5
Hayvan sınıflaması en yüksek canlıdan en düşük canlıya doğru şöyleydi:
Memeliler, Kuşlar, Sürüngenler, Balıklar, Böcekler ve Solucanlar. Linnaeus bu sınıflamasında dış
görünüşleri esas almıştı. Ancak ona göre türler değişmiyordu ve sabitti. Bir başka sınıflama ise Georges
Cuvier’ye (D. 1769-Ö. 1832) aittir. Cuvier’nin yaklaşımı Linnaeus’un aksine içyapıları esas almaktaydı.
Cuvier hayvanları dört gruba ayırdı: Omurgalılar (Vertebrata), Yumuşakçalılar (Mollusca), Eklemliler
(Articulata), Işınsılar (Radiata).
Cuvier’in 1798’de ortaya attığı Parçaların Korelasyonu ilkesine göre bir organizmanın yapıları ve
bölümleri arasında belirli bir korelasyon vardır. Örneğin, bir kuşun kanat yapısı o kuşun türüne özgüdür.
Bu kanat yapısı belirli bir göğüs yapısı demektir. Bu da belli bir nefes fonksiyonunu gerektirir. Kuşun
bütün vücudu baştan aşağı böyle şekillenir. Öyleyse bir tek tüy ile bu tüyün sahibini yeniden
şekillendirebiliriz. Cuvier bu prensibiyle paleontolojinin kurucusudur. Ancak o da Linnaeus gibi türlerin
değişmediğine inanmıştır. Buna karşın çalışmalarında yok olmuş türleri de belirlemiş bunların
yeryüzündeki felaketlerle yok olduklarını ileri sürmüştür (Katastrof Kuramı, 1796).
Sınıflama çalışmasında bir başka önemli isim Jean Babtiste Monet de Lamarck’tır (D. 1744-Ö. 1829).
Lamarck’a göre canlılar en yüksek canlıdan en düşük canlıya doğru bir iniş gösterirler. En yüksek canlılar
memelilerdir. Bunlarda iskelet sistemi tam oluşmuştur. Sınıflama sistemi şöyledir: Omurgalılar,
Memeliler, Kuşlar, Sürüngenler, Balıklar, Omurgasızlar, Tek hücreliler, Ahtapotsular, Işınsılar, Kurtlar,
Böcekler, Örümcekler, Kabuklular, Solucanlar, Su böcekleri, Yumuşakçalar. Lamarck’a göre insan
gelişmiş değildir. Zira hala ilkel kavimler vardır. Birbirimizi öldürmemiz de gelişmemişliğimizin bir
kanıtıdır. Lamarck aynı zamanda türler arasında bir sınırın olmadığını ileri sürer.
Lamarck, “evrim” kelimesini klasik Evrim Kuramında kullanıldığı biçimde ilk defa kullanmıştır.
Buna göre evrim organik bir tipten, uzun bir süre sonra diğer tiplerin gelişmesidir. Bu anlamı daha sonra
Charles Darwin geliştirmiştir. Örneğin evcil hayvanlar insanların seçici beslenmesiyle üretilir. Evcil
hayvanlar doğadaki yaban hayvanları ile birlikte ortak atadan gelirler. Bu farklılığı yaratan çevredir.
Çevre değişiklikleri yeni türler oluşturur. Bu değişikliklerle organlarda özel istemler meydana gelir.
Oluşan bu organlar kullanılarak gelişir. Bu değişim bir sonraki nesle aktarılır. Örneğin yeşilliğin çok az
bulunduğu bir çevrede yaşamak için hayvan ağaçların yapraklarını yemek zorundadır. Bu ise hayvanın
boynunu uzatan bir etkendir. Ona göre zürafalar böyle bir çevrede ortaya çıkmıştır. Ya da karanlıkta
yaşayan hayvanlar gözlerini kullanmaya gerek duymazlar ve giderek gözleri körelir. Bu karakterler ise
sonraki nesle aktarılır. Tüm bu çalışmalar Evrim Kuramına giden yolu açması bakımından önemlidir.
Yaşayan organizmaların evrimi düşüncesine ilk şekil veren Buffon’dur. Buffon organizmalar
arasındaki küçük farklılıklara dikkat çekmiş ve zaman zaman türlerin tiplerinin değişebileceği sonucuna
ulaşmıştır. Bu düşünceleri daha sonra Darwin’in dedesi Erasmus Darwin (1731-1802) geliştirmiş ve
organizmaların çevrelerine uyum gösterdiği sonucuna ulaşmıştır.
Charles Darwin ve Evrim Kuramı
Doğa bilimci Charles Darwin (D. 1809-Ö. 1882) bu düşünceleri geliştirdi ve özellikle 1831-1834 yılları
arasında Gallapagos Adaları’na yaptığı gezi sırasında elde ettiği verileri değerlendirerek Evrim Kuramını
ortaya attı. Onun ortaya attığı bu kuram bugün biyoloji biliminin temelini oluşturur.

1
Tür: Ortak özellikleri taşıyan ve kendi aralarında döllenerek üreyebilen akraba canlıları içeren biyolojik grup, örneğin İnsan. 2
Cins: Birbirine benzeyen ve ortak birçok karakterleri olan türler topluluğu. Kayın, Meşe, Kestane gibi. 3
Takım: İki veya daha fazla familyanın (aile) birleşimiyle oluşan biyolojik grup, Kuşgiller, Kayıngiller gibi. 4
Sınıf: Takımların birleşmesiyle oluşan biyolojik grup, örneğin Kuşlar, Böcekler gibi. 5
Örneğin meyve sineği türünü alalım. Meyve sineğinin sınıfı Böcekler, takımı Sinekler, ailesi Meyve Sineğigiller, cinsi Meyve
Sinekleri ve türü Meyve Sineğidir. İnsanı ele alalım. İnsanın sınıfı Memeliler, takımı Primatlar, ailesi İnsangiller, cinsi Homo, türü
İnsan’dır (Homo Sapiens).

 
236
Darwin, kuramı üzerinde 1837’de çalışmaya başladı ve 1842’de ilk taslağını, 1844’te de ikinci
taslağını sundu. 1859 yılında da kuramını açıkladığı ünlü Türlerin Kökeni’ni yayımladı. Kurama göre
belirli bir cinsin mükemmel hale gelmesi için bir organ ya da içgüdü kusursuzlaşır. Bu organizma için bir
kazançtır ve organizma bu kazancı korumalıdır. Bu kazanç miras olarak sonraki nesle aktarılır. Öyleyse
canlı organizma koşulların değişimine göre değişim gösterir. Zira organizmalar arası hayatta kalma savaşı
vardır. Eğer değişmezse yaşam şansını kaybeder; hayatta kalmak için çevreye uymak zorundadır. Bu
uygunluk biyolojik uygunluktur. Uygun olan hayatta kalır. Eğer yaşam şartları değişmişse canlı da
değişmelidir. Böylece canlı organizma, işe yaramayan organlarını köreltir. Eğer bunları beslerse gereksiz
enerji sarf eder; bu da organizmanın yaşama şansını düşürür. Öyleyse gerekli organlar tutulur, gereksizler
atılır. Bu da nesilden nesile miras olarak aktarılır.
Evrim Kuramında tartışılan bir tür vardır: İnsan. Darwin’den önce de anatomistler insanın diğer
primatlarla olan anatomik benzerliğine dikkat çekmişlerdi. Darwin gerçekte insanı da bu düşünce
içerisinde ele alarak Türlerin Kökeni’nde bir ayrım gözetmedi. Ancak insana ilişkin fikirlerini 1871’da
İnsanın Türeyişi adlı ayrı bir kitapta ayrıntılı olarak tartıştı ve insanın diğer primatlarla aynı ortak atadan
geldiğini ileri sürdü. Ancak o dönemde kuramın en önemli eksikliği türlerin kazanılmış değişimlerini
miras olarak nasıl aktardıkları idi. Genetikle ilgili çalışmaların eksikliği nedeniyle Darwin bu soruyu
yanıtsız bırakmıştı. Problem Johann Gregor Mendel (D. 1822-Ö. 1884) mirasın aktarımının kalıtımla
olduğunu belirledi ve bu kuramı destekleyen en önemli bilimsel kanıt olarak tarihe geçti.
Mendel ve Kalıtım Kuramı
Bebeklerin cinsiyeti, kime benzeyeceği, vücut kusurlarının neden kaynaklandığı insanların eskiden beri
ilgilendikleri konulardır. Ancak konuya ilişkin kesin sonuçlar Mendel tarafından elde edilmiştir. Mendel
bitkiler üzerine yaptığı çalışmalarla bir türün özelliklerinin kalıtım yoluyla sonraki kuşaklara aktarıldığını
buldu. Mendel küçük yaştan beri bahçe işleri ile uğraşıyordu. Darwin’in doğal ayıklanma görüşü
yayılmaya başladığı sıralarda lisede öğretmenlik yapıyordu. Biyologlar bir türün özelliklerinin miras
olarak nasıl aktarıldığı sorunuyla ilgileniyorlardı. Mendel de 1858’de aynı problem üzerinde çalışmaya
başladı ve bezelyelerle deneyler yaptı. Bitkinin uzun boylu ya da cüce, çiçeklerin ve yaprak koltuklarının
renkli ya da renksiz, tohumlarının sarı ya da yeşil, düzgün ya da buruşuk olması gibi karşıt özelliklerden
birini kuşaklar boyu taşıyan saf soylar elde etmeyi başardı. Sonra bunları kendi aralarında çaprazladı.
Böylece bu iki seçenekli özelliklerin saf soylar ile melez döllerde ortaya çıktığını buldu ve istatistiksel
yöntemle ifade etti. Örneğin başat olan sarı bezelyeler (SS) ile çekinik olan yeşil bezelyeleri (ss)
çaprazladığında, birinci nesilde yani F(1)’de başat olan sarı renk nedeniyle bütünüyle sarı bezelyeler
meydana geldi. F(2)’de (ikinci nesil) çekinik olan karakter 1/3 oranında göründü. Saf başat karakter
taşıyanların oranı da 1/3’tür. İkinci deneyinde sarı ve yeşil bezelyelerin düz ve pürtüklü oluşuna da dikkat
etti. Çaprazlanma sonucunda F(1)’de bütün bezelyeler sarı ve düz bezelyelerden oluşuyordu. F(2)’de ise
bireyler arasındaki oran 9, 3, 3, 1 şeklinde belirleniyordu. (Bağımsız Kalıtım Yasası, Mendel Yasası).
XIX. VE XX. YÜZYILLARDA TEKNOLOJİ
XIX. ve XX. yüzyılda teknolojik gelişmeler o kadar hızlı olmuştur ki bilim adamlarının bile hayal gücünü
aşmıştı. Örneğin ilk lokomotiflerin yapıldığı 1850’lerde, saatte 50 kilometrelik bir hıza insan bünyesinin
dayanamayacağını ve boğulma tehlikesi ile karşılaşacağı ileri sürülmüş, hatta uçak gibi havadan ağır olan
bir cismin asla yükselemeyeceği, yükselse bile uzun süre havada kalamayacağı savunulmuştur. Ancak
kısa bir süre içinde bilim adamları yanıldıklarını anladılar.
Otomobil
1860 yılında Étienne Lenoir, elektrik ateşlemeli bir gaz motoru yaptı.
1876’da ise Nikolaus August Otto, Lenoir’in aygıtını geliştirdi ve üçte
bir yakıt harcayan atmosferik bir gaz motoru yaptı. Otto Makinesi adı
verilen bu aygıt pompalarda ve basımevlerinde kullanılmaya başlandı.
Ancak alet çok gürültülüydü. 1876’da Otto bunu bertaraf etmek için
dört zamanlı motoru geliştirdi. Böylece gürültü önlendi ve motor hacmi
de küçüldü. 1883’de Gottlieb Daimler bu motorda yakıt olarak benzin
kullanmaya başladı. 1886’da ise bu motoru bir at arabasına taktı.

Resim 8.19: Carl Benz’in aracı (1885)

 
237
Aynı yıllarda Carl Benz de ilk motorlu aracı gerçekleştirdi. XIX. yüzyılın sonlarında Diesel motorda
benzini yakma amacıyla yağ kullanmaya başladı (1893-1897). Benzin ve yağın motorlarda kullanımı
yaygınlaştı ve hammadde olarak da petrol üretimi birinci sıraya yükseldi.
Uçak
Basit makinelerle ilk uçma planını Leonardo da Vinci yapmıştır. Ancak
ilk ciddi uçma denemeleri XVIII. yüzyılda yapıldı. 4 Haziran 1783’te
Montgolfier Kardeşler, sıcak hava ile şişirilmiş kâğıt bir balonla 1860
metre yükseldiler. Aynı yılın sonunda ise yolcu taşıyarak uçmaya
başladılar. Makineli ilk uçuş denemesi ise 1896’da Otto Lilienthal
tarafından yapıldı. Otto, basit bir planörle uçtu ancak yaşamını yitirdi.
1900 yılında Grafen Ferdinand Von Zeppelin iki Daimler motoru ile
donatılmış ilk hava gemisi Zeplin’i yaptı ve uçtu. 1903’de ise Wright
Kardeşler bir pervaneli uçak yaptılar ve ilk kontrollü uçuşu
gerçekleştirdiler. Uçak 355 kg ağırlığındaydı ve benzinli motorla
çalışıyordu. I. ve II. Dünya savaşlarında uçaklar kullanıldı. 1939’da ilk jet
uçağı yapıldı. 1947’de ise ilk roket uçağı yapıldı ve ses duvarı aşıldı.
Resim 8.20: Montgolfier Kardeşler’in
İlk Uçuş Denemeleri
Atom Enerjisi
1895’te X ışınlarının bulunmasıyla nükleer çağa adım atılmıştır. 1938’de atom çekirdeğinin parçalanması
sonucunda açığa çıkan muazzam enerjinin kullanım şekilleri, bilim adamlarının topluma karşı
sorumluluğu konusunu gündeme getirdi. Enrico Fermi’nin 1942’de Şikago Üniversitesi’nin spor
sahasında kurmuş olduğu küçük bir reaktörde, zincirleme çekirdek reaksiyonlarının denetimini başarması,
elektrik enerjisi üreten reaktörleri gündeme getirmişken, 6 Ağustos 1945’te Hiroşima’ya atılan atom
bombası, insanların bilim ve teknolojiye bakışlarını ciddi şekilde sarstı. Ancak bilimsel ve teknolojik
bilginin üretilmesi ile kullanılmasının farklı olduğunun anlaşılmasıyla, çalışmalara devam edildi.
Bilgisayar
İnsanoğlunun ilk hesap makinesi abaküslerdir. Abaküse benzer ilk araçlar bundan 3000 sene önce
kullanılmaya başlanmıştır. Otomatik hareketlerden yararlanarak ilk toplama yapan makineyi bulan bilim
adamı Blaise Pascal’dır. Pascal bu makineyi, bir tarafa doğru döndürülen dişli çarkların hareketinden
faydalanarak icat etmiştir. Daha sonra Leibniz (D. 1646-Ö. 1716) aynı prensiple çarpma işlemi de
yapabilen bir makine geliştirmiştir.
Hesaplamada elektronik sistemin öncüsü İngiliz bilim adamı Charles Babbage’dir (D. 1792-Ö. 1871).
Onun Analitik Motor adını verdiği cihaz belli bir programlama içinde hesapları otomatik olarak
yapabilmekteydi. Gerçek anlamda bilgisayarlar 1941 yılında Berlin’de Konrad Zuse tarafından
geliştirilmiştir. Onun yaptığı bilgisayar elektron lambalarından oluşuyordu.
1946’da, Amerika’da yüksek işlem hızına sahip tam elektronik ilk sayısal bilgisayar geliştirildi. 30
ton ağırlığındaki bu dev makine, on haneli beş bin sayıyı bir saniye içinde toplayabiliyordu. Sonraki
yıllarda inanılmaz bir süratle geliştirilen bilgisayarlar, bilgiyi çabuk ve doğru bir şekilde işleme ve
saklama özellikleri nedeniyle, kısa sürede günlük hayatın ayrılmaz bir parçası haline geldiler. Bilgi
üretimi ve dolaşımı hızlandı. Bu gelişmeler sayesinde, bir toplumun bütün bireylerinin bilgiye kolayca
ulaşmaları ve onu tüketmeleri mümkün oldu. Bilgi toplumunun oluşumunu hızlandıran bu gelişmelerin
yanı sıra, basımevlerinden uzay gemilerine kadar hemen bütün makine ve araçların kontrolünü de
bilgisayarlar üstlenmeye başladı. Böylece insanlar uzun süre alan ve oldukça karmaşık olan yorucu ve
bıktırıcı işlerden kurtuldular.

 
238
CUMHURİYET DÖNEMİ’NDE TÜRKİYE’DE BİLİM
XIX. yüzyıl, hem Doğu hem de Batı için, özellikle entelektüel kültür açısından, dev dönüşümlerin
yaşandığı bir dönemdir. Bu dönemde bilim ve onun uygulama boyutu olan teknolojide hemen hemen
tarihin hiçbir döneminde görülmedik ölçüde hızlı gelişmeler ortaya çıkmış ve bunun doğal bir sonucu
olarak, toplum yaşamında da köklü değişimler yaşanmaya başlanmıştır.
Batı’da bu dönemde ortaya çıkan gelişmeler, aslında XV. yüzyılda ortaya çıkan Rönesans ve Reform
hareketlerinin ve daha sonra da Aydınlanmanın yarattığı “yeni” düşünsel, kültürel ve sanatsal anlatım ve
yaratıcılığın dominant konuma geçtiği bir ortamın ürünü olarak doğmuştur. Bu dönemin düşünsel
kavrayışına egemen olan etmen “bilgi” ve “daha çok bilgi” üretmektir.
Batı’da bu değişimler yaşanırken Osmanlı Devleti’nde henüz bu gelişmenin farkına varıldığına ve
sonunun nereye varacağının kestirilmesine yönelik düşünce ve bunun gerçekleştirilmesine yönelik
atılımlarla karşılaşılmamaktadır. Yeniyi bulup çıkarmaya yönelmiş, köklü ve devrimci atılımlarla kendini
ortaya koyan Rönesans düşüncesi ise, Osmanlı Devleti’nde ancak XVIII. yüzyılda yankı bulabilmiştir.
Çünkü bu dönemde, belirgin bir şekilde, özellikle askeri alanlarda geleneksel anlayışın değiştirilmesinin
gerekliliğine yönelik düşünceler ön plana çıkmaya başlamış ve bu anlayış diğer alanlara da yayılmıştır.
Ancak, yine de geleneksel bilgi üretme yollarına dayanan, otoritelerin söylediklerinin basit tekrarlanması
türündeki çalışmalar henüz bütün canlılığını korumaktadır ve daha da önemlisi hâlâ otoritelere güvenerek
Batı karşısında varlık gösterilebileceği inancı devam etmektedir.
Osmanlıda yenileşme hareketlerinin önemli bir boyutunu oluşturan Batı biliminin aktarılması askeri
okullar aracılığıyla olmuştur. 1773 yılında İstanbul’da Avrupa’yı örnek alarak bir denizcilik mühendisliği
askeri okulunun, Mühendishâne-i Bahrî-i Hümâyûn ve daha sonra da 1789 ile 1795 arasındaki sürede
kara askeri mühendislik okulunun, Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyûn, birkaç aşamada kurularak faaliyete
geçirilmiş olması süreç açısından çok önemlidir. Eğitim alanında XVIII. yüzyılda başlayan bu yenileşme
hareketleri, XIX. yüzyılda Askeri Tıp Okulu (1827), Dârülfünûn, Maden Mektebi (1858) ve Sivil Tıp
Okulu’nun kurulmasıyla devam etmiştir.
Böyle bir yapı içerisinde XIX. yüzyıla giren Osmanlı Devleti, sadece bilim ve kültür alanında değil,
fakat aynı zamanda, siyasal ve toplumsal alanlarda da yenilikler yapması gerektiğinin bilinciyle,
Tanzimat (3 Kasım 1839) ve Birinci Meşrutiyet’in (23 Aralık 1876-13 Şubat 1878) ilanını
gerçekleştirmiştir. Böylece, askerlik, adliye, maliye, eğitim ve devlet yönetimine ilişkin konularda
düzenleme ve yeniliklere gidilmeye çalışılmıştır. Yapılan uygulamaların ekonomik, siyasal ve toplumsal
istikrarsızlıkların giderilmesinde başarısızlığa uğramasıyla, Birinci Meşrutiyet ilan edilmek durumunda
kalınmıştır. Ancak kısa süre içerisinde ülke sınırları içerisinde ortaya çıkan huzursuzluk, başıboşluk ve
özellikle dış güçlerin ülke işlerine kolay müdahale etmesiyle ortaya çıkan kargaşa bir kez daha istibdat
yönetiminin ön plana geçmesine yol açmış ve bu yönetimin yarattığı baskı ve katı yönetimin yarattığı
olumsuz koşullardan kurtulmak için de, daha sonra 23 Temmuz 1908 yılında İkinci Meşrutiyet ilan
edilmek durumunda kalınmıştır. Daha çok toplumsal ve siyasal amaçlarla gerçekleştirilmiş reformlar
olmalarına karşın, her üç hareketin de, ister istemez bilimsel etkinlik üzerinde derin izleri olmuştur.
Böylece son derece hızlı bir toplumsal, siyasal ve entelektüel değişim ve oluşum ortamında doğmuş
ve yetişmiş olan Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni
kurduğu 23 Nisan 1920 tarihinden itibaren, aynı zamanda, bir ülkenin savaş alanlarında kazandığı
başarıyı, bilim ve kültür alanında ortaya koyacağı başarılarla taçlandırmadığı sürece, varlığını uzun yıllar
korumasının olanaklı olmadığı gerçeğinden hareketle, bir yandan yeni siyasal yapıyı biçimlemeye
çalışırken, bir taraftan da bilim ve kültür alanında dayanılması gereken temellerin neler olması gerektiği
konusunda da çalışmayı ihmal etmemiştir.
Batı’nın gelişmişliğinin altında yatan temel motivasyonun bilim ve bilime dayalı aktiviteler olduğunu
çok iyi fark etmiş olan Atatürk, bu gerçekliği tüm halka anlatabilmek için ünlü “Hayatta en hakiki yol
gösterici ilimdir, fendir.” sözünü söylemek gereksinimini duymuştur. Bu söz aslında Cumhuriyet’in
dayandırılacağı esasları da özetleyen bir belirlemedir.

 
239
İçinde bulunulan çağın ve getirdiği yaşam biçiminin bilimsel bilgiye dayandığını ve gerçek gücün bu
bilgi olduğunu her fırsatta vurgulayan Atatürk, “Türk milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve medeniyet
yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale müspet ilimdir” diyerek Cumhuriyet’in ilanından sonra, bu
düşüncelerini uygulamaya geçirecek kurum ve kuruluşların hızla kurulmasına yönelmiştir. Bilgiyi taşıyan
ve yaygınlaştıran en önemli araç olan alfabenin yenilenmesi ve buna bağlı olarak dilin gelişmesinin
sağlanması gerektiğini çok iyi anlamış olan Atatürk öncelikle Harf Devrimi’ni gerçekleştirmiştir.
Bilimin üretildiği ve sürdürüldüğü kurum olan üniversitenin, çağdaş uygarlık düzeyini belirleyen
ulusların sahip olduğu kurumsal niteliklerle birlikte ülkede kurulması amacıyla, Cumhuriyet Dönemi’nde,
öncelikle Osmanlı Devleti’nin bir bilim ve kültür kurumu olan Darü’l-Fünûn, Almanya’dan Türkiye’ye
gelen bilim adamlarının yardımıyla yeniden yapılandırılarak, 1924 yılında İstanbul Üniversitesi adıyla
öğretime açılmış, aynı tarihte Ankara’da da Yüksek Ziraat Enstitüsü kurulmuştur.
1933 Üniversite Reformu’yla birlikte, 1 Temmuz 1933’de, Dârü’l-Fünûn yerine İstanbul Üniversitesi
kurulmuştur. Gerçekleştirilen bu reformla birlikte, İstanbul Üniversitesi’nde yeni bir yönetim
yapılanmasına gidilmiş, bilim dalları modern esaslara oturtulmuş, eğitim ve öğretimde çağdaş atılımlar
gerçekleştirilebilmesinin önü açılmıştır.
İleriye yönelik son derece doğru kararlar verdiği kısa süre içerisinde anlaşılan ve reformun
gerçekleştirildiği dönemde Batılı pek çok bilim adamını ülkeye getirmeyi başaran Atatürk, çok az bir
zaman dilimi içerisinde, bilgiye dayalı bir toplum yaratma idealine ulaşmayı başarmıştır. Öyle ki, İstanbul
Üniversitesi’nin ardından, 12 Temmuz 1944 tarihinde İstanbul Teknik Üniversitesi, 13 Haziran 1946
tarihinde Ankara Üniversitesi, 25 Şubat 1953 tarihinde Atatürk Üniversitesi, 20 Mayıs 1955 tarihinde
Karadeniz Teknik Üniversitesi ve Ege Üniversitesi, 15 Kasım 1956 tarihinde Orta Doğu Teknik
Üniversitesi ve 1 Ekim 1967 tarihinde Hacettepe Üniversitesi Türk toplumunu bir bilgi toplumu yapma
idealini gerçekleştirmek amacıyla açılmışlardır. 2012 yılı itibariyle ülkemizdeki üniversite sayısı 170’i
geçmiştir.
Bilginin üretilmesinde ve geliştirilmesinde, en az üniversiteler kadar önemli görevleri olan başka
kurumlara da gereksinim vardır. Bu nedenle genç Cumhuriyet’in gelişim çizgisine koşut bir biçimde,
bilimin yerleşmesini, yaygınlaşmasını ve toplumsallaşmasını, aynı zamanda bilim ve teknoloji alanında
gerekli olan atılımların yapılmasını sağlamak amacıyla Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu
(TÜBİTAK, 1963), Refik Saydam Merkez Hıfzıssıhha Enstitüsü (RSHM, 1988), Maden Teknik Arama
Genel Müdürlüğü (MTA, 1935) ve Kandilli Gözlemevi (1911) gibi çeşitli araştırma ve geliştirme kurumu
kurulmuş ve Türk insanın yararlanmasına açılmıştır.
Bilimlerdeki Gelişmeler
Cumhuriyet döneminde yaratılan olumlu koşullara bağlı olarak, üstün nitelikli, bilimin pek çok dalında
yaptıkları çalışmalarla katkıda bulunmuş ve bu katkılarından dolayı, uluslararası bilim ödüllerine lâyık
görülmüş çok sayıda Türk bilim adamı yetişmiştir. Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte büyük önder
Mustafa Kemal Atatürk’ün kalkınma stratejisiyle başlayan canlılık bir süre sonra kendini bilim alanında
da hissettirmeye başlamış, dönemin yarattığı ivmelenmeyle, Cahit Arf, Ahmet Cemal Eringen, Ratip
Berker, Mustafa İnan, Turhan Onat, İhsan Ketin, Sırrı Erinç, Feza Gürsey, Asım Orhan Barut, Behram
Kurşunoğlu, Oktay Sinanoğlu, Gazi Yaşargil gibi dünya bilimine damgasını vuran çok önemli bilim
insanı yetişmiştir.
Özellikle kuramsal fizik ve atom-molekül fiziği sahalarında yukarıda adı geçen Türk fizikçileri, dünya
fiziğinde çok önemli bir yer işgal etmişler, yaptıkları çalışmalarla büyük yankılar uyandırmışlardır.
Özellikle Feza Gürsey, Asım Orhan Barut, Cavid Erginsoy ve Oktay Sinanoğlu fizikte temel problemlerle
uğraşan en önemli bilim insanları arasına girmişlerdir. Bu fizikçilerimiz, Türk fiziğinin en parlak devrini
yaşadığı 1960-1973 döneminde yaptıkları kuramsal çalışmalarla adlarının bilim dünyasına yerleşmesini
sağlamışlardır. Feza Gürsey SU6 Kuramı, Asım Orhan Barut Dinamik Simetriler-Dinamik Gruplar
Kuramı, Cavid Erginsoy katı hal fiziğinde Kanallama Kuramı, Oktay Sinanoğlu atom-molekül fiziği ve
kuantum kimyasında Çok Elektron Kuramı ile haklı bir ün elde etmişlerdir. Kuramsal fizikteki bu
başarıların benzeri ne yazık ki, deneysel fizik sahasında elde edilememiştir. Bunun yanında, cumhuriyetin
ilk kuşak fizikçilerinin elde ettiği bu büyük başarılar daha sonraki genç kuşak fizikçiler tarafından aynı
ölçüde tekrarlanamamıştır.

 
240
Matematik alanındaki gelişmeler açısından da durum aynıdır ve gerçek anlamda atılımın yapılması
için 1933 Üniversite Reformu’nun getirdiği olumlu koşulları beklemek gerekmiştir. Cumhuriyet öncesi
dönemde Baş Hoca İshak Efendi, Vidinli Tevfik Paşa ve Salih Zeki matematik alanında sayabileceğimiz
en önemli araştırmacılardır. Bunların yaptıkları çalışmalar da daha çok Batı’da ortaya konulmuş başarıları
Türkçe’ye aktarmak ya da güncelleşmesini sağlamaktan ibaret kalmıştır.
Matematik konusunda Cumhuriyet dönemindeki ilk araştırmaları 1928 yılında, Kerim Erim ve Hüsnü
Hamid İtalya’da yayımladıkları makaleler ile gerçekleştirmişlerdir. Hüsnü Hamid makalesinde Osmanlı
matematik tarihini ele almış, Kerim Erim ise Erlangen Üniversitesi’nde 1919 yılında yapmış olduğu
Doktora tezinin sonuçlarını açıklamıştır. Bunları Ratip Berker’in çalışmaları izlemiştir.
1935-1945 yılları arasında İstanbul Üniversitesi’ne çağrılan yabancı matematikçilerin çalışmalarıyla,
bu dönemde daha çok akışkanlar mekaniği, elastisite gibi konular ön plana çıkmıştır. Bu arada yetişen
Orhan Alisbah ve Nazım Terzioğlu’nun çalışmalarıyla gerçel ve kompleks analiz konuları, Cahit Arf ile
cebir, Kerim Erim, Lütfi Biran, Ferruh Şemin ve Feyyaz Gürsan ile de diferansiyel geometri çalışmaları
ağırlık kazanmıştır.
Cumhuriyet dönemi kimya bilimi açısından da bir atılım dönemi olmuştur. Ülkemizde ilk defa 1918
yılında İstanbul Üniversitesi çatısı altında bir Kimya Enstitüsü’nün kurulmasıyla başlayan kimya
çalışmaları 1933 Üniversite Reformuna kadar geçen süre içerisinde bu konuda etkinlikte bulunmuş tek
birim olarak kalmıştır. Bunun ardından Ankara Üniversitesi, Fen Fakültesi (1943), Orta Doğu Teknik
Üniversitesi, Fen Fakültesi (1958), Ege Üniversitesi, Fen Fakültesi (1961), İstanbul Teknik Üniversitesi,
Kimya Fakültesi (1963) ve Hacettepe Üniversitesi, Fen Fakültesi (1964) kimya çalışmalarının
yürütüldüğü merkezler olarak devreye girmişlerdir.
Astronomi konusunda yapılan çalışmaların en fazla ivmelendiği dönem, 1933 Üniversite Reformu’na
bağlı olarak İstanbul Üniversitesi, Fen Fakültesi, Astronomi Enstitüsü’nün kurulduğu dönem olmuştur.
Berlin Postdam Gözlemevi’nde çalışmakta olan E. F. Freundlich bu enstitünün başına getirilmiş ve onun
çabalarıyla Üniversitenin bahçesinde bir gözlemevi kurulmuştur. Freunlich’den sonra Rosenberg ve daha
sonra da Gleissberg ve Royds’un Enstitü yöneticiliği yaptıkları 1933-1950 yılları arasında Nüzhet
Gökdoğan, Okyay Kabakçıoğlu, Edibe Ballı, Metin Hotinli, Adnan Kıral, Kamuran Avcıoğlu, Fatma
Yılmaz ve Salih Karaali gibi astronomlar yetişmiştir.
1944 yılında Ankara Üniversitesi, Astronomi Enstitüsü, 1962 yılında Ege Üniversitesi, Astronomi
Bölümü, aynı yıl Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Astrofizik Anabilim Dalı, 1987’de de İnönü
Üniversitesi, Astronomi Bölümü kurulmuş ve araştırmaların yanında pek çok araştırmacının yetişmesine
olanak sağlanmıştır.
On dokuzuncu yüzyılda önem kazanmış olan ve ilk eserlerin Osmanlı İmparatorluğu zamanında
kaleme alındığı Jeoloji konusunu Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinde ciddi bir biçimde ele alan resmi
kurumlar kurulmuş -Maden Teknik Arama Enstitüsü gibi- ve bu alanda birçok bilim adamı yetişmiştir.
Jeoloji konusu ile ilgilenen bilim adamları arasında Şevket Ahmed Birand, Ahmed Canokay, Bedri
Güneri, Fahriye Atıf, Hamid Nafiz Pamir’in adlarını saymak mümkündür. Bu arada daha çok morfoloji
ağırlıklı olarak da Cemal Alagöz ve Sırrı Erinç çalışmışlardır.
Aynı şekilde, biyoloji ve tıp alanında da Cumhuriyetle birlikte önemli adımlar atılmıştır. Daha önce,
19. yüzyılın ikinci yarısında tıp eğitiminde biyoloji programa girmiştir. Cumhuriyetten sonra ise diğer
disiplinler gibi, biyoloji de yeniden ele alınmıştır. Bu konuda hizmet verenler arasında Hikmet Birand,
Suavi Yalvaç, Yusuf Vardar gibi öğretim üyelerinin adlarını sayabiliriz. 1933 yılındaki üniversite
reformundan biyoloji de etkin olmuştur. Bunu takip eden yıllarda yurdumuza gelen ve üniversitelerimizde
hizmet eden Alman bilim adamları arasında biyoloji konusunda hizmet verenler nispeten ağırlık taşır.
Bunlar arasında Alfred Heilbronn ve Kosswig örnek olarak verilebilir.
Daha sonraki yıllarda araştırma ağırlıklı çalışmalar yapılmaya başlamış, botanikte Türkiye fauna ve
florası, zooloji alanında ise Kelaynak kuşları ve deniz kaplumbağalarına ilişkin önemli çalışmalar
gerçekleştirilmiştir.

 
241
Bu alanlarda çalışan nispeten geç tarihli araştırmacılar arasında botanikle ilgili olarak Sara Akdik,
Şevket Akalın, Hikmet Birand’ı, zooloji ile ilgili olarak Ahmed Mithad Tolunay, Selahattin Okay, Bekir
Alkan, Refik Erdem, Hasan Rüştü Oytun ve Bekir Alkan’ı sayabiliriz.
Bu dönemdeki hayvan araştırmaları özellikle bölgesel çalışmalarla zenginleşmiştir. Çeşitli
hayvanların farklı bölgelerdeki dağılımı ve onların bölgesel özellikleri konusunda araştırmalar
yapılmıştır. Bunlar arasında çeşitli böceklerle ilgili çalışmalarla (Tevfik Karabağ), bazı memeli hayvanlar
üzerinde (tilkiler gibi) yapılan araştırmalar örnek olarak verilebilir (Bahtiye Mussuoğlu).
Darwinizmin yoğun olarak etkisini sürdürdüğü bu dönemde özellikle Darwinizm ve filogeni
konusunda yoğun araştırmalara rastlamaktayız. Bu konuda düşünürlerimizin araştırmalarının yanı sıra,
biyolojik çalışmalar da vardır (Nihat Şişli’nin çalışmaları gibi). Ayrıca bu konunun antropolojik boyutu
ile ilgili çalışmalar da yine bu dönemde yer almıştır.
Cumhuriyet Dönemi’nde önemli ilerlemelerin kaydedildiği bir diğer alan olan Veteriner hekimlikle
ilgili ilk ciddi teşebbüsler Osmanlılar döneminde başlamıştır. İlk bilimsel veteriner hekimlik öğrenimi
1842 yılında Askeri Veteriner Hekimlik Okulu’nun kuruluşu ile başlamıştır. 1914 yılında bu konuda
atılan adımlar tekrar gözden geçirilerek, Dr. Thieme’in gözetiminde yeni bir yapılanmaya gidilmiştir.
Ancak 1914-1918 yılları arasındaki Birinci Dünya Savaşı, diğer birçok bilimsel ve teknik gelişimin
durmasına sebep olduğu gibi, veteriner hekimlik de bu yıllar arasındaki olaylarda etkilenmiştir.
Cumhuriyetin ilanı ile yeniden ele alınan veteriner hekimlikle ilgili yapılanma çalışmaları, savaş
sonrasının zor şartlarına rağmen, devletin ve başta Atatürk’ün bu konuya da diğer ulusu ilgilendiren
önemli konular kadar önem verdiğini göstermektedir. Başta ordu veteriner hekimlik görevleri başta olmak
üzere, yeniden ele alınan konuyla ilgili ilk atılan adımlar arasında Askeri Tatbikat Mektebi ile Serum Aşı
Evi’nin açılması sayılabilir.
Veteriner hekimlik 19. yüzyılda tıptan ayrı bir dal olarak belirlenmiştir. Cumhuriyet döneminde
kurulan Yüksek Ziraat Okulu içindeki bu okulla birlikte bu alanda sistemli bir eğitim ve öğretimin
başladığını söylemek mümkündür.
Veteriner hekimlik her zaman ordu için önemli olmuştur. Bundan dolayı Cumhuriyet Dönemi’nde
kurulan Veteriner Akademisi, 1968 yılında okula dönüştürülmüş ve Hastalıklar ve Nal Tekniği,
Biyokimya, Bulaşıcı Hastalıklar, Mikrobiyoloji, Dış Hastalıklar, Gıda Kontrolü ve Teknolojisi, Zootekni,
İç Hastalıklar, Patoloji, Radyoloji ve Fizik Tedavi, Veteriner Görevleri belli başlı şubeleri olarak
belirlenmiştir. Bu kurum sadece veteriner hekim yetiştirerek, ülkeye yararlı olmamış, aynı zamanda
çıkardığı Türk Askeri Veteriner Hekimleri dergisi ile de yapılan araştırmaları tanıtmıştır.
Veteriner hekimlik sadece hayvan hastalıklarıyla ilgili çalışmaları içermez; aynı zamanda,
insanlardaki bazı hastalıkların ajanlarının belirlenmesi açısından da hayvan araştırmaları önem taşır.
Bunlara Batı’da ve Doğu’da örnekler vermek mümkündür. Dolayısıyla birçok veteriner hekim, tıbba da
hizmet etmiştir. Bunlardan biri de Behçet hastalığı diye bilinen Hulusi Behçet’tir. (1889-1948). Deri
hastalıkları konusunda çalışmalar yapmış olan bu bilim adamımızın kendisi de bu hastalığa
yakalanmaktan kurtulamamış ve bu hastalık onun hayatının son bulmasına sebep olmuştur. 1947 yılında
tanısını verdiği bu hastalık daha sonra onun adıyla anılmıştır.
Cumhuriyet ile birlikte önemli gelişmelerin kaydedildiği bir diğer alan da tıptır. Tıp genellikle, diğer
disiplinlere oranla daha erken gelişen ve diğerlerine göre daha geniş bir araştırmacı kitlesine sahip bir
disiplindir. Ayrıca tıpla ilgilenenlerden bir kısmı, sadece tıpla değil, disiplinin ve çalıştıkları alanın
gösterdiği niteliklere bağlı olarak, başka disiplinlerle de ilgilenmişlerdir. Bunlar arasında fizik ve
kimyanın belli dalları nispeten daha önde gelmektedir.
Diğer bilim dallarında da görüldüğü gibi, hemen Cumhuriyetin ilanından sonra, Osmanlı döneminde
doğmuş ve Atatürk döneminde görev yapmaya başlamış birçok hekim bulunmaktadır. Cumhuriyetin ilk
yıllarında hizmet veren bu hekimlerimiz arasında Besim Ömer, Mashar Osman, Akil Muhtar, Saim
Dilemre, Haydar İsmail Gaspıralı, Fahreddin Kerim Gökay, Muzaffer Dilemre, Reşit Galip, Kemal Akay
ve Süreyya Tahsin Atademir’in adları sayılabilir. Cumhuriyetin ilerleyen yıllarında sayıları gittikçe artan
hekimlerimiz arasına, Tevfik Sağlam, Nurettin Berkol, Muhiddin Dilemre, Kemal Cenap Berksoy,
Melahat Terzioğlu, Sadi Irmak, Saip Ragıp Atademir gibi isimler katılmışlardır. Bu isimlere ek olarak

 
242
günümüzde halen hizmet vermeye devam eden doktorlar arasında ise Ekrem Kadri Unat, Kemal Beyazıd
(Türkiyede ilk kalp ameliyatını yapan doktor), Aykut Kazancıgil, Hatemi Hüsrev, Besim Türkan, İhsan
Günalp, Ali Rıza Akısan, Kazım Arısan, Muammer Bilge, Orhan Andan’ı saymak mümkündür.
Cumhuriyetle birlikte sadece tıp bilimi değil, aynı zamanda sağlık kurumları da önemli gelişme
göstermiştir. Cumhuriyet Dönemi’nde, daha önce Osmanlı Dönemi’nde işlerliğini sürdüren birçok
hastane görevini, çeşitli yenilenmelerle sürdürmüştür. 1920’de Büyük Millet meclisini izleyen dönemde
kurulan Sağlık Bakanlığı 1930 yılında yeniden yapılanmıştır. Bu yapılanma içinde salık, sağlığı korumak
ve tedavi ile ilgili yapılanmaların hemen tamamı ona bırakılmıştır. Mevcut işleyen hastanelerin yanı sıra,
Cumhuriyetten sonra açılan sağlık kurumları arasında Haydarpaşa Numune Hastanesi, Heybeliada
Sanatoryumu, İstinye Devlet Hastanesi, Ankara Numune Hastanesi, Yüksek İhtisas Hastanesi, Ankara
Hastanesi ve Sosyal Sigortalar bağlamında kurulan hastaneler (Sanatoryumlar ve cezaevi hastaneleri vb)
bunlara örnek olarak verilebilir. Bunların bir kısmı, örneklerden de anlaşılacağı gibi, Cumhuriyetten sonra
yoğun şekilde görülen verem tedavisi için açılan prevantoryum ve sanatoryumlar ve son elli yılda gittikçe
yoğunlaşan onkoloji hastaneleri bize Türkiye’de Cumhuriyet sonrası ne gibi hastalıkların spesifik olarak
görüldüğünü de göstermektedir. Yine bu hastanelerin sayıca artışı, bunların Türkiye sınırları içinde
yayılışı ve teknik olarak göstermiş olduğu gelişim de Cumhuriyeti izleyen yıllarda konunun ele
alınışındaki ciddiyeti göstermektedir. Her ne kadar daha pek çok yapılacak iş varsa da, özellikle bu
kurumların Türkiye sınırları içinde farklı şehirlere yayılmış olması sağlık hizmetlerinin belli merkezlerin
dışında verilmesi ve de mümkün olduğunca yurt sathına yayılmağa çalışılması bu konuda sadece
uygulama değil, zihniyet olarak da önemli bir gelişme olduğunu göstermektedir.
Tıp ve sağlıkla yakından ilişkili olan eczacılık alanı da gerçek anlamda yapısına Cumhuriyet ile
birlikte kavuşmuştur. Cumhuriyet ile birlikte yeni bir yapılanma içinde daha önceki yüzyılda genellikle
azınlıklar elinde olan eczacılık, ecza ticareti, depoculuk ve ilaç ve galenik preparat yapımının
Yunanistan’la yapılan nüfus değişimi ve 1928’de uygulanan eczanelerin sınırlanmasıyla yavaş yavaş
Türklerin eline geçmiştir. Bu dönemde Türk eczacılar gayret ve istekle çağdaş eczacılığın Türkiye’de
temellerini atmışlardır. Bunlar arasında Hüseyin Hüsnü Arsan, Kemal Atabay, Hasan Derman, Ferit
Eczacıbaşı, M. Nevzat Pisak, Ethem Ulagay ve İsmail Yeşilyurt önderlik etmişlerdir. Bunların yanı sıra
bazı hekimlerin de bu çabayı destekledikleri görülür. Bunlar arasında Dr. Neşet İrdelp, Dr. Akil Muhtar
Özden ve Dr. Tevfik Sağlam başta gelmiştir.
Cumhuriyet döneminde tıpta ortaya çıkan yepyeni konulardan birisi de yirminci yüzyıl hastalığı
diyebileceğimiz kanser araştırmalarıdır. Her ne kadar tarihin çeşitli dönemlerinde de bu konuda
çalışmalar varsa da ve kanser adı altında bu hastalık belirlenmişse de, Dünyadaki kanser araştırmalarının
tedavi ağırlıklı olarak gelişmesi röntgen aletinin bulunmasından sonraya rastlar. Türkiye’de ise bu 1925
sonlarından itibaren mümkün olabilmiştir. Bu konuyla ilgilenen bilim adamları arasında Hamdi Suat Bey,
Remzi Kazancıgil, Ahmed Burhaneddin Toker, Müfide Hanım, Eyüp Sabri Bey, Röntgenci Selahaddin
Mehmed Bey, Perihan Çambel, Üveis Mazkar, Besim Turhan, Sati Eser’in adlarını sayabiliriz. Bu
isimlerden de anlaşılabileceği gibi, dönemin doktorları konuya büyük ilgi göstermişlerdir. Zaman içinde
onkoloji konusunda yapılan çalışmalar ayrıntı kazanmış ve teşhisin yanı sıra, özellikle erken teşhis
üzerinde durulmuş ve tedavi konusu üzerinde yoğunlaşılmıştır.

 
243
Özet
XIX. ve XIX yüzyıl bilimsel gelişmelerin çok
daha hızla ilerlediği ve özellikle toplumsal hayata
etkisinin diğer dönemlere göre daha yoğun olarak
hissedildiği bir dönemdir. Önceki dönemlerle
kıyaslandığında, bu dönemi teknik ve icatlar
yüzyılı olarak nitelendirmek yerinde olur.
Özellikle XVIII. yüzyılda başlayan ilerlemelerle
birlikte XIX. yüzyılda fizik biliminde büyük
atılım gerçekleşmiş ve bu atılım çeşitli teknik
icatların ortaya çıkarılmasına yol açmıştır. Buhar
makineleri, elektrik motoru, telgraf, telefon,
röntgen cihazı vb. yoğunlaşan teknik icatlar her
zamankinden çok daha fazla insan hayatını
etkilemiş ve kökten değiştirmiştir. Bu gelişme
bilim ve tekniği önceki dönemlerde olmadığı
kadar birbirine yakınlaştırmış, neredeyse bazı
bilimsel kuramlar anında teknik araçlara
çevrilebilmiştir. Bu gelişmenin yönteminin devlet
destekli büyük laboratuvarlar olduğu anlaşılınca,
Almanya, Amerika, Japonya gibi ülkelerde XX.
yüzyılda dev laboratuvarlar inşa edilmiştir.
Böylece üniversite sanayi işbirliği artmıştır.
Rönesans’tan itibaren bilim dinden, XVII.
yüzyılda da felsefeden ayrılmıştı. XIX. ve XX
yüzyılda ise bilimin dinden ve felsefeden
ayrılması daha kesin bir hal almış, özellikle
gittikçe artan bir dirençle dinin karşısına çıkan
bilim, artık bu yüzyılda dinin karşısına felsefeden
ayrı, tek başına göğüs gerecek güçte bir kurum
olarak ortaya çıkmıştır. Bu dönemde anlaşıldı ki
bilim ve din ayrı dillerden konuşmaktaydı ve her
ikisi de birbirleriyle çatışmadan yollarına devam
edebilirlerdi.
Bu yüzyılda bilim diğer dönemlere göre daha
fazla kurumsallaşmış ve kurumsallaşmanın
bilimdeki önemi giderek anlaşılmıştır. Bu da
çeşitli ülkelerde uluslararası merkezlerin
oluşmasını sağlamıştır. Örneğin Fransa’da Ecole
Polytechnique ve Normale Supérieure teknik
anlamda bilimin merkezi olmuş, İngiltere’de
Oxford ve Cambridge okulları birer ekol haline
gelmişlerdir.
XIX. ve XX. yüzyıl bilimde geniş kapsamlı
kuramların geliştirildiği bir dönemdir. Hatta XX.
yüzyılda tüm bilimleri içine alabilecek geniş
kapsamlı kuramların da ortaya çıktığını
görmekteyiz. Fizikte Görelilik Kuramı, Kuantum
Kuramı, kimyada Enerjinin Korunumu Yasası,
Atom Kuramı, biyolojide Hücre Kuramı, Evrim
Kuramı, astronomide Büyük Patlama Kuramı gibi
kuramlar bu dönemin ürünüdür. Özellikle fizik
alanındaki kuramlar daha geniş kapsamlı
olduklarından fizik adeta bir üst bilim kimliğine
bürünmüştür. Yine astronomide ortaya atılan ve
evrenin oluşumuna ilişkin Büyük Patlama
Kuramı sadece astronomiyi etkilememiş,
kimyada, fizikte hatta biyolojideki kavramlarımızı neredeyse kökten değiştirmiştir.
XVII. ve XVIII. yüzyılda bilimdeki hızlı
gelişmelerle birlikte özellikle de pozitivizmin
etkisiyle bilime olan güven aşırı derecede
artmıştır. Ancak XX. yüzyılda İkinci Dünya
Savaşı’nda atom bombasının kullanılmasıyla
bilimin etik tarafı tartışmaya açılmış, bu
tartışmalar sonucunda bilimin kendisinin etik bir
değer taşımadığı, bilimsel bilginin kullanımı
sırasında etik faktörlerin ortaya çıktığı anlaşılmış
ve bilime olan aşırı güven makul seviyelere
çekilebilmiştir. Bu ise bilimin önemini daha da
arttırmış ve “bilgi güçtür” anlayışının
yerleşmesini ve ülkelerin gelişmek için bilime
daha fazla pay ayırmalarını sağlamıştır. Nitekim
Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk de bunun
önemini kavramış, Cumhuriyetimizin temeline
bilimi koymayı hedeflemiş ve “Hayatta en hakiki
mürşit bilimdir ve fendir” görüşü ile bunu ifade
etmiştir.

 
244
Kendimizi Sınayalım
1. XIX. ve XX. yüzyılda matematikte ortaya
çıkan en önemli gelişme nedir?
a. Cebirin sistemleşmesi
b. Geometrinin çeşitlenmesi
c. Uzmanlaşmanın gerçekleşmesi
d. Sayı kuramının öne çıkması
e. Tümdengelimin etkinleşmesi
2. Neptün gezegenini kim keşfetti?
a. François Wartman
b. Le Verier
c. C. W. Tombaugh
d. Johamm Galle
e. Alexis Bouvard
3. Evrenin hâlihazırdaki durumunu en iyi
açıklayan kuram hangisidir?
a. Kozmik patlama
b. Kozmik yayılım
c. Evrensel şişme
d. Büyük çökme
e. Büyük patlama
4. Dünyanın ilk yapay uydusu hangisidir?
a. Roket-V2
b. Sputnik-1
c. Vostok-1
d. Apollo-L2
e. Apollo-8
5. Elektrik ve manyetizma arasındaki yakın
ilişkiyi gösteren kimdir?
a. Hans Christian Oersted
b. Franz Ulrich Aepinus
c. Pierre Simon Laplace
d. Siméon Denis Poisson
e. Augustin de Coulomb
6. Elektrik kuvveti nesnenin izlediği yolun
tamamında nesneye etki ediyorsa, bu durumda,
nesne üzerinde yaptığı işin toplamına ne denir?
a. Elektromotive kuvvet
b. Elektrokinematik
c. Elektrolitik etki
d. Elektromotive yeğinlik
e. Manyetik akım
7. Bir kaynaktan çıkan ışık demetinin dar bir
aralıktan geçirilmesiyle, aralığın ötesine sızan
ışık demetinin içerisinde, oluşan aydınlık ve
karanlık saçaklanmalara ne ad verilir?
a. Kırılma
b. Girişim
c. Kırınım
d. Yansıma
e. Daralma
8. Akkor haline getirilen cisimlerin ışık
yaymasına ne ad verilir?
a. Elektriklenme
b. Işık salınımı
c. Isıl ışıma
d. Işıklanma
e. Kendinden ışıma
9. Metal bir yüzeyin ışınlanmasıyla serbest hale
geçen elektronlara ne denir?
a. Işık saçılım
b. Metal ışıma
c. Foto kinetik
d. Foto elektrik
e. Foto elektron
10. “Eşit hacimdeki bütün gazlar benzer
koşullarda eşit sayıda atom gruplarını içerir”
ifadesi aşağıdakilerden hangisidir?
a. William Prout Kuralı
b. John Dalton Kuramı
c. Gay-Lussac İlkesi
d. Avogadro Yasası
e. James Joule Yasası

 
245
Kendimizi Sınayalım Yanıt
Anahtarı
1. c Yanıtınız yanlış ise “XIX. ve XX.
Yüzyıllarda Matematik” başlıklı konuyu yeniden
gözden geçiriniz.
2. d Yanıtınız yanlış ise “XIX. ve XX.
Yüzyıllarda Astronomi” başlıklı konuyu yeniden
gözden geçiriniz.
3. e Yanıtınız yanlış ise “Evrenin Oluşumu”
başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
4. b Yanıtınız yanlış ise “Uzayın Keşfi” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
5. a Yanıtınız yanlış ise “Elektrik ve
Elektromanyetik Kuram” başlıklı konuyu yeniden
gözden geçiriniz.
6. a Yanıtınız yanlış ise “James Clerk Maxwell”
başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
7. b Yanıtınız yanlış ise “Thomas Young”
başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
8. c Yanıtınız yanlış ise “Kuantum Kuramı”
başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
9. e Yanıtınız yanlış ise “Fotoelektrik ve Foton
Kuramı” başlıklı konuyu yeniden gözden
geçiriniz.
10. d Yanıtınız yanlış ise “XIX. ve XX.
Yüzyıllarda Kimya” başlıklı konuyu yeniden
gözden geçiriniz.
Yararlanılan Kaynaklar
Abetti, G. (1954). The History of Astronomy.
London: Sidgwick & Jackson.
Adnan, A. A. (1982). Osmanlı Türklerinde İlim.
İstabul: Remzi Kitabevi.
Barnet, L. (1982). Evren ve Einstein, Çeviren:
Nail Bezel, İstanbul: Varlık.
Bernstein, J. (1982). Einstein, Çeviren: N. Hekim
& R. Canbeyli, İstanbul: Yazko.
Boll, M. (1991). Matematik Tarihi, Çeviren: B.
Gözkan, İstanbul: İletişim Yayınları.
Boorse, H. A. & L. Motz, (1966). The World of
the Atom, Cilt I, New York: Basic Books.
Born, M. (1995). Görelilik Kuramı, Çeviren: C.
Kapkın, İstanbul: Evrim.
Coleman, J. A. (1987). Herkes İçin Görelilik,
Çeviren: Osman Gürel, Ankara: V Yayınları.
Coles, P. (2000). Einstein ve Tam Güneş
Tutulması, Çeviren: K. H. Öktem, İstanbul:
Everest.
Einstein, A. ve L. Infeld, (1976). Fiziğin Evrimi.
Çeviren: Ö. Ünalan, Ankara: Onur.
Einstein, A. (1976). İzafiyet Teorisi, Çeviren: N.
Fındıklı, İstanbul: Denis Kitapları.
Feynman, R. P. (1997). Kuantum
Elektrodinamiği,(Çeviren: R. Ö. Akyüz),
İstanbul: Nar.
Gür, H. (1989). “Kuantum Fiziği Çağı”, Bilim ve
Teknik, Sayı 256, Ankara: TÜBİTAK.
Gürel, O. (2001). Doğa Bilimleri Tarihi, Ankara:
İmge.
Hooft, G. (2000). Maddenin Son Yapıtaşları,
(Çeviren: M. Koca & N. Özdeş Koca). Ankara:
TÜBİTAK.
Hooke, R. (1961). Micrographia, or Some
Physiological Descriptions of Minute Bodies
Made by Magnifying Glasses with Observations
and Inquiries, New York.
Infeld, L. (1980). Albert Einstein, Bilimsel
Kişiliği ve Dünyamıza Etkisi, (Çeviren: Cemal
Yıldırım). Ankara.
Kaufmann, W. (1980). Rölativite ve Kozmoloji,
Çeviren: S. Tameroğlu, Ankara.
Kocatürk, U. Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri,
Ankara 1984.
Maxwell, J. C. “A Dynamical Theory of the
Electromagnetic Field” ED. William Francis
Magie, A Source Book in Physics, Cambridge,
Massachusetts 1965.
Maxwell, J. C. A Treaties on Electricity and
Magnetism, New York 1954.
North, J. (1995). History of Astronomy and
Cosmology, New York: Fontana, London
Elsevier.
Özemre, A. Y. XX. Yüzyılda Fiziğe Yön Verenler,
İstanbul 2005.
Özgüç, N. ve Tümertekin, E. Coğrafya, Geçmiş,
Kavramlar, Coğrafyacılar, İstanbul, 2000.
Parker, B. Kuvantumu Anlamak, Çeviren: E.
Alkın, İstanbul 2005.

 
246
Peierls, R. E., “Field Theory since Maxwell”,
Clerk Maxwell and Modern Science, Bristol
1963.
Penrose, R. (1989). Fiziğin Gizemi, Çeviren: T.
Dereli, TÜBİTAK, İstanbul.
Rae, A. I. M., Kuvantum Fiziği: Yanılsama mı,
gerçek mi?, Çeviren: Yurdahan Güler, İstanbul
2000.
Ronan, C. (2003). Bilim Tarihi, Dünya
Kültürlerinde Bilimin Tarihi ve Gelişmesi,
Çevirenler: E. İhsanoğlu ve F. Günergun,
Ankara: TÜBİTAK.
Ronchi, Vasco, The Nature of Light, (Storia della
Luce) İngilizce’ye Çeviren: V. Barocas, Harvard
1970.
Saçlıoğlu, Cihan, “Felsefenin Kuantum
Mekaniksel Temelleri”, Bilim Teknik, Sayı 395,
Ankara 2000.
Saçlıoğlu, Cihan, “Kuantum Teorisine
Mucitlerinden İtirazlar”, Bilim ve Teknik, Sayı
325, Ankara 1994.
Sayılı, A. Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir,
Ankara 1948.
Schaffner, Kenneth F., Nineteenth-Century
Aether Theories, Oxford 1972.
Schilpp, Paul Arthur, Albert Einstein:
Philosopher-Scientist, New York 1951.
Singer, C. A Short History of Scientific Ideas to
1900, Oxford 1960.
Struik, Dirk J., Kısa Matematik Tarihi, İstanbul
1996.
Taton, René, History of Science, The Beginnings
of Modern Science, İngilizce’ye Çeviren: A.J.
Pomerans, New York 1967.
Tekeli, S. vD. (1999). Bilim Tarihine Giriş.
Ankara: Nobel.
Tekeli, Sevim, “Meçhul Bir Yazarın İstanbul
Rasathanesinin Tasvirini Veren ‘Âlât-ı Rasadiye
Li Zic-i Şehinşahiye’ Adlı Makalesi,” Araştırma,
Cilt I, Ankara 1963, s. 71-122.
Tekeli, Sevim, “Takiyüddin’de Güneş
Parametrelerinin Hesabı,” Necati Lugal
Armağanı, Ankara 1968, s. 703-710.
Tekeli, Sevim, 16’ıncı Asırda Osmanlılarda Saat
ve Takîyüddîn’in “Mekanik Saat
Konstrüksüyonuna Dair En Parlak Yıldızlar”
Adlı Eseri, Ankara 1966.
Tez, Zeki, Kimya Tarihi, Ankara 2000.
Tez, Zeki, Ortaçağ Müslümanları, Ankara 2001.
Topdemir, Hüseyin Gazi, Işığın Öyküsü,
TÜBİTAK, Ankara 2007.
Topdemir, Hüseyin Gazi, Takîyüddîn’in Optik
Kitabı, Ankara 1999.
Unat, Yavuz, “Çağdaş Astronominin Türkiye’ye
Girişi”, Türkler, Cilt 14, Yeni Türkiye Yayınları,
Editörler: Hasan Celâl Güzel, Kemal Çiçek,
Salim Koca, Ankara 2002, s. 906–914.
Unat, Yavuz, “Cumhuriyet Döneminde
Türkiye’de Astronomi Çalışmaları”, Türkler, Cilt
17, Yeni Türkiye Yayınları, Editörler: Hasan
Celâl Güzel, Kemal Çiçek, Salim Koca, Ankara
2002, s. 901–910.
Unat, Yavuz, “Osmanlı Astronomisine Genel Bir
Bakış”, Osmanlı, Cilt 8, Yeni Türkiye Yayınları,
Editör: Güler Eren, Ankara 1999, s. 411–420.
Unat, Yavuz, “Osmanlı Teknolojisine Genel Bir
Bakış”, Osmanlı, Cilt 8, Yeni Türkiye Yayınları,
Editör: Güler Eren, Ankara 1999, s. 627–654.
Unat, Yavuz, İlkçağlardan Günümüze Astronomi
Tarihi, Nobel, Ankara 2001.
Unat, Yavuz, İnan Kalaycıoğulları ve Mehmet
Fatih Engin, “Tarih Boyunca Türklerde
Gökbilim-1”, Bilim ve Teknik, Mart 2005, Sayı
448, Ankara 2005, s. 52–53.
Unat, Yavuz, İnan Kalaycıoğulları ve Mehmet
Fatih Engin, “Tarih Boyunca Türklerde
Gökbilim-2”, Bilim ve Teknik, Nisan 2005, Sayı
449, Ankara 2005, s. 44–45.
Unat, Yavuz, İnan Kalaycıoğulları ve Mehmet
Fatih Engin, “Tarih Boyunca Türklerde
Gökbilim-3”, Bilim ve Teknik, Mayıs 2005, Sayı
450, Ankara 2005, s. 18–19.
Unat, Yavuz, Seyyid Ali Paşa, Mirat el-Alem
(Evrenin Aynası), Ali Kuşçu’nun Fethiyye Adlı
Eserinin Çevirisi, Kültür Bakanlığı Yayınları:
2696, Kültür Eserleri Dizisi: 314, Ankara 2001.
Ünver, Süheyl, İstanbul Rasathanesi, Ankara
1985.
Whittaker, E. T., A History of the Theories of
Aether and Electricity, 1910.
Yıldırım, C. (1992). Bilim Tarihi, İstanbul:
Remzi Kitabevi.
Yıldırım, C. (1995). Bilimin Öncüleri, Ankara:
TÜBİTAK.

Yeni Yazar Konusu açıldı üzerinde 25 Mart 2020 Kitaplar.
Yorum Ekle
0 Cevap(lar)

Cevabın

Bu cevabı göndererek, kullanım koşulları ve gizlilik kurallarını kabul etmiş olursunuz privacy policy and terms of service.