Bilim Ahlakı – Albert Bayet

BİLİM AHLAKI
AIbert Bayet

Birinci Baskısı 1963 Yılında Çan Yayınlan
Tarafından Yapılmıştır.
Birinci Baskı
İkinci Baskı
Baskı
Dizgi
Kapak Düzeni
:1963
:1993
:Çağdaş Matbaası
rÇağdaş Dizgi
:Çağdaş Ajans
Genel Dağıtım :Çağdaş P azarlam a
Cağaloğlu Yokuşu, Bakış Ofset îşhanı
No: 6-8 Zemin Kat Çağdaş Kitabevi
Cağaloğlu / İST.
Tel: 512 33 69 – 511 96 15 – 528 51 29
Fax: 512 33 69
ALBERT BAYET
BİLİM AHLAKI
ÇEVİREN
Vedat Günyol
YORUM YAYINLARI

İÇİNDEKİLER
Bilim ve Ahlak………………………………………………..7
Bilim Ahlaka Aykın mıdır?…………………………..11
Bilim Ahlakdışı mıdır?………………….. 25
Bilim Ahlakı………………………………… 38
Aklın Üstünlüğü………………….. 46
Birlik îlkesi…………………………………………………..60
Özgürlük îlkesi…………………………………………….71
Gerekircilik ve Hoşgörü…………………………………88
Başan Koşulu……………………………………………..100
Bilim ve Çoşku………………………………… 107
Son karşı-düşünce……………………………………….127
İnsanlık destanı………………………………………….149

BİLlM VE AHLÂK
Bilimin ahlâk alamnda etkisi ne olabilir? Toplumlann yönetimi, tek tek bilinçlilerin sessiz hayatı için ne
bekliyebiliriz ondan?
Kimileri, hiçbir şey, diyorlar: Bilim ahlâka aykırıdır,
insana kötülük eder. Onlara göîfe, bilim öldürme
güçlerimizi çoğaltmakta inşam makinaya köle etmekte,
kinin, budalalığın eline tehlikeli silahlar vermekte; insanların iyiliğine çalışır göründüğü zaman bile, lüksü,
aç gözlülüğü, doymazlığı daha da azdırmaktadır.
Ondan sıkı bir düzen beklemiyelim: Asıl onu sıkı bir
düzen altına alalım.
Kimileri de daha bir yumuşak davranıyorlar. Bilimi
suçlamıyorlar, seviyorlar onu; bilimden, sağlık işleri
için bir takım teknik bilgiler, ya da ekonomik düzen
için bir takım ustalıklar istiyorlar. Ama, bilimin bir
kural ‘koymasına, bir ülkü sunmasına gelemiyorlar.
Onlarca, bilim, özgü gereği, sadece görür, yargılamaz.
Ahlâka aykırı değil, sadece ahlâk dışıdır.
– 7-
Bu iki karşı düşüncenin değeri nedir?
Bunu incelemeden önce şunu belirteyim ki, bu her
iki düşünce de, görünüşe rağmen, aynı ölçüde bilime
zararlıdır. îlk bakışta insana öyle geliyor ki, bilim, asıl
silleyi, kendini suçlayanlardan çok, hoşgörür bir dille
ahlâk dışı sayanlardan yiyor. Bu sonuncular, bilimin
rolünü ikinci plana düşürmek için bir takım dolambaçlı
yollara başvuruyorlar. Ama, bilime ahlâk dışı saymak
kadar haksızlık değil midir? Kelimenin derin
anlamıyla ahlâk pratik bir takım öğütler yığını değil,
bir ülkünün dile gelişidir: Bir ülkünün, yani, insanı
baştan başa kavrayan, kendine bağlayap yükselten,
ona hem güvenç hem çoşku veren, insan düşüncesine
ve yüreğine yeni atılış gücü sağlayan, bütün hayata bir
anlam, bir soyluluk kazandıran bir ülkünün.
Dünya kuruldu kurulalı, bütün büyük işler, işte bu
ülkü tutkusuyla yapılmıştır. Burjuva dünyasını kendi
yıkımına götüren bayağılıktan ancak ve ancak bu
ülküye sarılarak kurtulmayı umabiliriz. Bir an için bu
ateşi yok sayın: Ortada ahlâk olarak kala kala, renksiz
zavallı bir bilgelikten, bir takım çıkarların
uzlaşmasından, bencillik tekniğinden başka bir şey
kalmaz. Oysa, günlük hayatımızda yaptığımız en basit
bir iş, inandığımız ve sevdiğimiz bir büyük şeyin
yankısı olduğu zaman asıl değerini bulur. Eğer bilimin
bize bir ülkü sunmaya hakkı olmadığı ileri sürer, onu
emir kulu dercesine indirirsek, o zaman, insan
hayatında en yüce olan, topluluklara ve bilinçlere atılış
gücü veren şeyler üzerinde derin ve köklü bir etki yapmasını yasaklamış oluruz gerçekte.
– 8-
Peki ama, bilimi hangi çağda yasaklarla
kösteklemeye kalkışıyorlar böyle? Dünya yüzünü
kaplıyan, korkunç bir savaştan bitkin düşmüş ulusların, bunaltılar içinde, daha haklı ilkeler üzerinde
daha soylu bir dünya kurmaya çalıştıkları bir çağda.
Bizi kurtaracak tek devrimin bir ahlâk devrimi
olduğuna herkesin inandığı bir çağda. Üluslan
yıkımdan yıkıma sürüklemiş ve Faşizmi kanla
boğmaya zorlamış olan eski ahlâkların karşısında iyi
niyetli insanlar, uluslara yeniden umut verebilecek bir
ahlâk istiyorlar. Bu insanlar yüzlerini, bilime doğru
çeviriyorlar kendiliğinden. îşte, tam bu anda “bilgiler”
dikleniyor: “Çekil şurdan!” diyorlar bilime.
Haklan var mı bunu söylemeğe? Ahlâka aykın,
ahlâkdışı diye bilimi arka plana itmeye var mı haklan?
Dinlerle felsefelerin topluluklan ve ruhlan canlandırabileceğini, Biliminse böyle bir şey yapamayacağını ileri sürmek için sağlam bir takım nedenler var
mı ellerinde? Evrenin akılla kavranılır yanını
gözlerimiz önünde durmadan değiştiren o güzelim, o
inanılmaz buluşlann iç hayatımızın derin gerçekleri
üzerinde, şiir üzerinde, duygular üzerinde, dünyayı
yöneten büyük güçler üzerinde etkisiz kalacağını
söylemeğe yetkili midirler?
Ben kendi hesabıma, bilgi alanında ilerleme yollannı açıp ahlâk alanında kapayan böylesine umutsuz
bir çözümü kabul edemem. Elimizde ne kanıtlar olmalı
ki söylesine yürekler acısı bir iflas düşüncesini benimsiyebilelim! Bilime karşı gösterileri bu diretmede ben,
geçmişe bağlı güçlerin bugün aynı güçlerine karşı (iyi
niyetle tabii) denediği son bir çaba görüyorum sadece.
Bilimin bugüne dek görülmemiş başanlan karşısında,
– 9-
yerleşmiş güçlerin etekleri tutuşuyor ve ovayı elden
kaçırınca, hiç değilse yükseklerde tutunmaya
kalkışıyorlar: Tıpkı, eski kahramanlık destanlarımızın,
saldırıya uğrayınca şehri bırakıp kaleye sığınan baronu gibi. Yalnız şu var ki, üç yüzyılı aşkın bir süredir,
bilimi durduramıyor kimse. Çünkü, bilim özünden
buluştur ve olanaklarını hiçe sayanlan, vardığı
sonuçlarla yalanlar. Toplumsal büyük bir sarsıntı, uygarlığın birden duraklaması gibi nedenler atılış gücünü
kırmadıkça, bilimin, adına kıcasa “madde” dediğimiz
şey alanında, vanlmaz sanılan başanya ulaştıktan
sonra, ahlâk alanında eli kolu bağlı kalacağına nasıl
inanabiliriz?
Ama, denilecek, yukanda belirtilen iki karşı
düşünce olduğu gibi duruyor. Birincisini kolayca
çürütebiliriz, sanıyorum. İkincisi daha zorluca.
Doğrusunu isterseniz, beni uzun boylu da düşündürdü.
Ama bugün ona karşılık verilebileceğini sanıyorum.
Bugüne kadar “ahlâk bilimi” inden bir ülkü isteyip
durmuşlardı. Oysa bu ülküyü “bilim ahlâkı”ndan istemek gerekir. Bilim ahlâkı bu ülküyü bize sunabilir,
uzun zamandan beri sunuyor da. Onu iyi
karşılayabilirsek, yükseklerde, atom çağının
başlannda, bütün insanlığın uzlaşıp anlaşmasını
sağlayabiliriz nihayet.
– 10-
BÎLÎM AHLÂKA AYKIRI MIDIR?
Ortaya atılan ilkkarşı düşünce şu: Bilim ahlâka
aykırıdır. Ne yazık ki, bunu ileri sürenler güçlü
görünüyorlar. Bilimi savunanlar, bilim acılarla, hastalık ve ölümle savaşır, malların üretimini ve
dağıtımını kolaylaştırır, düşüncenin yayılmasına
yardım eder, deyip duruyorlar: Biz bu beylik sözlerle
oyalanıp dururken, beri yandan olaylar konuşuyor.
Onlann diliyse keskin mi keskin.
1914 ile 1918 yıllan arasında onbeş milyon insan
savaşta can verdi. Bu ölüm işi için kim silahlandırdı
uluslan? Bilim. Bilimin yardımıyla, trenler, otomobiller, göz açıp kapayıncaya kadar, küme küme insanı
ölüm meydanlanna atıyordu; hep daha iyi araçlarla
kuşanan fabrikalann, toplann tüfeklerin sayısı onun
yardımıyla artıyordu. Onun yardımıyla ölüm saçan
yaylım ateşleri düzenleniyor, uçaklar orduların, kentle­
– 11-
rin üstünde uçup durabiliyordu: İnsan ölüleri, yaralar,
kesip biçmeler karşısında duygusuz kalan bilim,
dünyanın gözüne yaman bir insan öldürme aracı gibi
görünüyordu.
Bir günlük yanılma, bir saatlik sapıtma mıydı bu?
Ne yazık ki, değildi. Daha mütareke yeni imzalanmış,
mezarların üstü yeni örtülmüştü ki, laboratuvarlar
harıl harıl çalışmaya başladılar. Niçin? Savaşı ortadan
kaldırmak için mi? Hayır! Onu daha da öldürücü yapmak için. Falan bilgin, en geniş bir alan içinde en çok
insan öldürebilecek gazı anyor; filan bilgin düşmanı
ezecek en geniş bir alan içinde en çok insan
öldürebilecek gazı anyor; filan bilgin düşmanı ezecek
en amansız tanklar üzerinde çalışıyor, bir başkası uzak
amaçlan yok etmek için denizleri aşacak füzeler; bir
başkası da büyük çapta patlayıcı maddeler taşıyan
uçaklar tasarlıyordu. Sonuç ne oldu? 1939 savaşı, bir
öncekini korkunçluk bakımından gölgede bıraktı.
“Savaşlan yönetenler” üstüne ilkçağ söz ustalannın
cümlelerine elveda! Alman uçaklan Fransa’da,
İngiltere’de Rusya’da köyleri, mahelleleri, kentleri
yerle bir ediyor, kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar
çöküntüler için Birleşikler daha da korkunç yollara
başvurmak zorunda kaldılar. Durup dinlenmek bilmeyen bilim, her gün yeni yeni yakıp yıkma araçlan
bulduğundan, Ölüm Süvarisi için söylenen: “Adı
Ölümdür” sözü onun için de söylenebilir gibiydi.
Buna karşı, savaş her şeye rağmen olağan dışıdır,
ve barış işlerinde. Bilimin ter temiz kalmaktadır diyecek oluyorsunuz, olaylar yeniden baş gösteriveriyor.
Mühendislerin çabalanyla her gün daha da gelişen makinalar, dedikleri gibi bolluk ve güven içinde bir hayat
– 12-
sağlayabildiler mi? Acı bir alay saklı bu soruda. Fabrikaların hani hani çalışması yirmi defa, yüz defa yoksulluk, işsizlik yarattı. Bazı işçilere balonca, insanın
kendine şunu sorası geliyor: Acaba makina mı insanın,
yoksa insan mı makinanın kölesi oluyor? Eski
çağlarda, madenlerde ya da değirmenlerde köle olarak
çalıştırılanlar ne de olsa, küçük bir azınlıktı. Bugünse,
bütün bir ulusu, saat be saat, yeni tannya kurban ediyorlar ve amansız bir mantığın meyvası olan rasyonalizasyon, dünün işçisini acınacak bir makina adam durumuna sokuyor:
Kötü çaba alır pençesine körpe yaşı,
Yoksul yaratıp zengin üretir,
Bir çocuğu bir araç gibi kullanır.
Nereye gider? Ne ister? dediğimiz ilerleme
Ki kırar belini çiçeği burnunda gençliğin,
Ki makinaya bir ruh verip, kısacası
İnsanın ruhunu alır elinden.
Lanet olsun anaları ağlatan o çabaya,
İnsanı piçleştiren sapıklık gibisin, lanet sana!
Yüz karası, küfürler gibisin, lanet sana!
Ey Tannm! Bu çabaya lanet olsun, gerçek çaba
adına.
Sağlam, verimli, cömert çaba adına,
Halkı özgür, insanı mutlu eden çaba adına!
– 13-
Bugünün basım, sineması, radyosu insanın aklım
geliştirip özgürleştiren birer maya olabilirler ve
olmalıydılar. Bir zaman, Anatole France bir basımevini
gezerken “Hakkı ve gerçeği bütün dünyaya yayacak
olankutsal harfleri” selamlamıştı. Ne yazık ki, bu
kurşun harfler, dünyaya yalan, aptallık, kin, hatta ihanet taşıdılar: “Kokmuş basın” linotip ve rotatif m akmalarından faydalanarak, topraklarımız üstünde Hitler’in
başarısını sağlamaya çalıştılar. Paris Soir tipindeki
büyük gazeteler, ellerindeki yaman araçlarla, Münih
günlerindeki Fransız halkım uyuşturup düşünmez
hale getirmek istediler. Sinemayla radyoya gelince, çok
zaman, onlann da düşünce ve sanatla alay ettiklerini,
bütün dünya için bir hayvanlaştırma okulu olduklanm
görmedik mi?
Şüphesiz, bu olaylan görmezlikten gelebilir insan.
Ama, son savaştan az önce, sert sesler yükseliyor,
kafamıza vururcasma bizi gerçeğe çağınyordu; Gandhi
ve Tagore’la birlikte dünyanın yansı, öbür yansını
suçlandınyordu. Bilimin yarattığı bu uygarlık, Gandhi’ye göre, “kara çağ, karanlıklar çağı” idi. İnsanı
kölelikten kurtarmasını beklediğimiz makina, onun
gözünde “Korkunç bir tannydı”. Biz batılılann
yaşayışı, bizi temel amaçlardan uzak tutan gülünç bir
çırpınmadan bakan bir şey değildi ona göre. Daha
ölçülü olan Tagore, bu konuda daha da sertti: “Bilim
üzerine kurulan yaşayış kimi insanların hoşuna gider.
Çünkü onda sporun bütün özellikleri vardır. Ciddi
görünmeye çalışır ama, derinliği yoktur, insanın yüce
yanını hesaba hiç katmaz.”
– 14-
Hindistan’ın bu bilge kişilerinin sözlerini tarafsız
bir kafayla okuyanların, içlerinde büyük bir sarsıntı
duymamaları güçtür, sanırım. Çünkü, hiç kimse, bu
bilgiler için düşünce hayatının ustalan değildir diyemez. Bizi dıştan yargıladıkları için, onlann
yargılarında belki aşın bir sertliğe kaçtıklarını ileri
sürenler olacaktır. Ne var ki, batıdan yükselen bir ses
de onlann sesine katılıyordu. Çağımız fizikçilerinin en
büyüklerinden birine, kendi dehasının yeni bir yön
verdiği bir bilime karşı içinden pazarlıklı denemezdi.
Bununla beraber, Einstein Gandhi’den daha da sertti:
“Bilim bugüne dek köleler yaratmaktan başka bir işe
yaramadı; savaş zamanında bizi zehirlemeye, param
parça etmeye yanyor; banş zamanında da hayatımızı
çekilmez, kararsız hale sokuyor. Bilimler, insanlan
kafa işlerine adayıp büyük ölçüde kölelikten kurtaracak yerde, onlan makinanın kölesi yapmıştır. İşçilerin
büyük bölüğü uzun ve sıkıcı günlerini tiksinti içinde
geçirirler, ama bu bile, o zavallı ücretleri için titremekten alıkoyamıyor onlan.” Einstein, bilimler için “Bir
bela” diyecek kadar ileri gidiyordu.
Diyelim ki işi büyütüyordu ve bilimi böylesine acı
bir dille kötülüyorsa, ona fazlasıyla inanmış
olduğundan kötülüyordu: Umutlan kınlmış bir sevdalının acı sözleriydi bunlar. Haydi haksızlık etmiyelim ve bilimin pratik yararlannı öven resmi söylevlerde
yabana atılmayacak bazı şeyler olduğunu da kabul edelim: “Bilim öl dürüyorsa, kurtardığı da oluyor bazı bazı.
Kinleri silahlandınyorsa, arada bir birlik isteklerini de
silahlandırdığı oluyor. Aşağılık ve kötü içgüdüleri doyuruyorsa, cömert duygulan, soylu ve ince meraklan
beslediği de oluyor.” Ama, bu sonucun öbürünüde den­
– 15-
gelediğini düşünmek fazla aşın da olsa, yine de az buz
yenilgi değil doğrusu! Hayır, 1945 yılından az önceleri,
bize sağladığı iyilikler adına bağışlıyabilirdik Bilimi:
Çünkü onun en suçlu yanı şuydu şüphesiz: Doğruluğa
ve sevgiye yardım edebilirken ve edebilecekken,
tasanda kalan böyle bir görevi sokukkanlılıkla bir
yana atıp zalimliğin, açgözlülüğün, aptallığın yaranna
çalışıyordu. İyilik ve kötülük nedir bilmeyen ahlâkdışı
bir güç için “eh ne yapalım!” diyebilir insan. Ama,
iyiliğin ne olduğunu bilen, zaman zaman ona yararlı
olan, sonra günün birinde ona karşı dönerek, acılar,
ölüm ve kölelik hesabına çalışan bir Bilim’i nasıl
bağışlayabiliriz? Doğruluğu ve iyiliği herşeyin üstünde
sayanlar, böylesine apaçık bir yüzsüzlük karşısında,
Pascal’la birlikte, haklı olarak, şöyle bir sonuca varmazlar mı? Bilimler “insanın hara değildir” ve “insan
onlan bilmekle, bilmemekten daha çok insanlığını yitirir.”
1945 yılından önce çoğu kimseler böyle
düşünüyordu. Ama, 1945 yılında yeni bir olay
dünyanın bilincisi altüst etti: Bir Amerikan uçağının
attığı bir “atom bombası” bir Japon kentini hemen
hemen yerle bir etti ve bu toptan yokolma tehlikesi
karşısında Japonya boyun eğmek zorunda kaldı.
Tabii, Birleşikler, özgürlük amacına yaradı diye, bu
buluşu, haklı olarak, sevinçle de karşıladılar. Ama,
savaşı kazananların kendileri de, sonunda, bunun
yöneldikleri amaca vahşice yaradığını açığa vurmak zorunda kaldılar ve Bilim, her zamandan daha çok,
suçlanmış, lanetlenmiş oldu.
– 16-
Nasıl olmasın ki, yıllar yılı, en ünlü bilginler, atom
düzyazsı denilen bu yeni dünya üzerine eğilmişlerdi.
Inceliye inceliye, sonunda “eksi sonsuzun” üstesinden
gelmişler; binlerce yüzyıldan bu yana kavranamaz denilen şeyi kavramışlardı. Bunu anlatmak için denebilir
ki, dünya tarihinin gördüğü en büyük devrimi
yapmışlardı: Deney karşısında, aklın kendi üstüne
edindiği bilgiyi değiştirmeye kadar vardırmışlardı işi.
Quantum’lar öğretisinin ışığı altında,zamana meydan
okur sanılan Descartes ilkelerini yerinden oynatmışlardı. Ama, dünyanın övünüp durduğu bu
buluştan ne çıktı? Uygarlıkları, hatta dünyamızın kendini toptan bir yokolma tehlikesi altında tutan bir
silah!
İyimserler, Amerikan atom bombasının etkisi henüz
sınırlıdır, diyorlar boşuna. Kendi buluşundan büyük
bir korkuya düşen Amerika, atom enerjisi üzerinde,
teklerin savaş amacıyla yeni araştırmalar yapmasını
boşuna yasak ediyor. Herkes bilir ki, bilim böylesine
çocukça yasalara güler ancak. Yine herkes bilir ki,
kaynağı Fransa olan bu buluşun, çok geçmeden, uluslararası bilim için gizli kapaklı bir yanı kalmayacaktır.
Herkes şunun da farkında:îlk bomba sadece bir tek
kenti yok ettiyse, daha yi hazırlannUş başka bombalar
dünyamızı uçurabilir havaya.
Bu durum karşısında, Einstein’in dediği gibi bilimin bir “bela” olduğu sonucuna varmayız da ne
yapanz? Bugün uygar uluslara bakınca insan büyük
bir korkuya kapılmaz da ne yapar? Dünya, bugüne dek
geçirdiği buhranların en kanlısından daha yeni çıkmış
bulunuyor: Milyonlar ve milyonlarca aile yas içinde;
yüzyılların çabasıyla kurulan kentler bugün toprak
– 17-
yığınından başka bir şey değil; kıtlık insanları
kıskıvrak yakalamış.Daha şimdiden bu yıkıntılar
üzerinde, kılı bile kıpırdamıyan bilim, öldürme işini yeniden ele almış bulunuyor; durmadan daha ötelere,
daha uzaklara gitmenin yollarım anyor. Bu diretişte
korkunç bir güzellik var, orası doğru, Ama iğrenç bir
güzellik bu. Kötülüğün buyruğundaki bu bilgi birikiminden bin defa daha iyidir bilgisizlik.
ileri sürülen karşı düşünce bu işte. Bunca iyi
yürekli insanın Bilime karşı yaptıkları suçlamayı kısa
kesiyorum. Onu zayıflatmayı istemem. Çünkü, bir çok
bakımdan doğrudur.
Bir çok noktalarda, diyorum, bütün noktalarda
değil. Çünkü, sözlerini tekrarladığım kimselerle birlikte bilimin zararlı etkilerinin hayırlı etkilerinden çok
olduğunu söylemek fazla ileri gitmek olur.
Önce şunu söyliyeyim: Bu adamlar aldatıcı bir
düşünceye kapılıp, bir suç olan saldın ile, bir ödev olan
savunmayı aynı “savaş”, kelimesinde birleştiriyorlar.
Son savaşta, Nazilik belasıyla karşı karşıya kalan
memleketlere bağımsızlıklannı ve ülkülerini koruma
yollannı sağlayan bilime kimin dili vanr kötülüğe yararlı oldu demeğe?
Öte yandan, savaş silahlan milyonlarca insanı
öldürdüyse, bilimin silahlandırdığı tıbbın milyonlarca
insanın hayatım kurtardığım kim yalanhyabilir? Makinalar, çokluk, işçiyi köle durumuna kokmuşsa, ona bir
çok yıpratıcı işlerden kurtarmamış mıdır? Çoğunluğun
yararına faydalı nesnelerin sayısını arttırdığım nasıl
görmezlikten gelebiliriz? Asker ve cephane taşıyan gemilerin, otomobillerin, uçaklann, banş zamanında
banşçı işlere de yaradığını nasıl hiçe sayabiliriz?
– 18-
Bir yazar, ateş’in tarihini anlatmaya kalkar da,
yalnız ateşe verilmiş ekinlerden, kentlerden, ateş
işkencesiyle sorguya çekilen insanlardan, odun
yığınları üstünde diri diri yakılan dinsizlerden
sözederse, haklı olarak takılırız bu dediklerine: Çünkü,
gün gibi açık ki, ateş bir cana kıymışsa bin canı kurtarmıştır. Onun için, sağlam kanıtlara dayanmaksızın
bilimsel tekniklerin bilançosunun pasifi ağır bakıyor,
demek en azından düşüncesizliktir.
Ama geçiyorum bunlan. Çünkü yukarıda kanıt olarak gösterilen olaylar üzerinde, bunlan gösterenlerle
aynı düşüncedeyim. Evet, bazı makinalann kimi insanlan makinalaştırdığı, onlan bir kölelikten kurtanp bir
başka köleliğe düşürdüğünü düşünmek acıdır. Evet,
dizgi ve baskı makinalan, radyo ve sinema gibi o
güzelim buluşlann dünyaya yalan, budalalık, kin ve
ihanet taşıdıklannı görünce insan haklı olarak telaşa
düşebilir. Evet, dört bir yanına kötülük saçan bir
saldıncıya yenmek için, onun kullandığı aynı silahlara
saldıranlar bile, bu işçi işleri burkula burkula
yapıyorlardı. Evet, atom bombasının dünyayı, aklın
alamayacağı iğrenç bir tehlike altında tutması
yürekler acısı bir şeydir. Bilimi suçlandıranlann
sandıklan gibi, eğer bilim bütün bu kötülüklerden sorumluysa, bütün hayranlığımıza rağmen, ondan nerfet
etmemiz gerekir.
Ama, bilim gerçekten sorumlu mu bütün bunlardan?
Hayır. Bu kötülükler gerçektir, nefret edilecek
şeylerdir burası doğru. Ama bunlann hiç birisi, ne
yakından ne uzaktan, Bilimin işi değildir.
– 19-
İnsanı yanıltan, bilimin kendisi ile pratik uygulamalarının birbirine karıştırılmasıdır. Sokaktaki adam
için “bilim”, bilgin ile teknik adamının birbirinden
ayrılmaz işidir. Onun gözünde bilim, trendir, uçaktır,
sinemadır, radyodur, penisilindir, atom bombasıdır.
Dil, töreler inşam bu yanılgıya öylesine sürükler ki, en
kültürlü kimseler bile bu tuzağa düşerler. Çokluk,
anlamı açık olmayan “uygulama bilimleri” terimini kullanırız. “Tıp bilimlerinden”, “mühendislerin bilimi”
inden söz ederiz. Ama, bereket versin ki, bilim teknikten apayn birşeydir: Yalnız ve yalmz olayların, olaylar
arasındaki ilişkilerin çıkarsız araştırılmasıdır.
Bütün bunlan düşüncemi savunma yolunda
söylemiyorum burada. Yüzlerce, daha doğrusu binlerce
yıl boyunca, bilim ile teknik birbirine öylesine
karışmıştır ki, ilgililer bile bunlan birbirinden
ayırdedemez olmuşlar, burası doğru. İnsan işlerinde
geç kalmış kimseler”politik bilimler” diye bir okul
kurmuşlar; hukuk fakültelerimizde de “ekonomi politik” adı altında, öğrencilere, aksiyonla ilgili toplum bilimsel gözlem ve kurallardan meydana gelmiş bir çorba
sunulmaktadır, burası da doğru. Ama, bereket versin
ki, bugün “teorik” ve “kurala” bakımdan yapılan
ayınm, bütün gerçek bilim araştırmalannın hareket
noktasıdır. Bu aynm bilimin koşulu ve temelidir.İster
fizik, ister biyoloji, ister toplumbilim alanında olsun,
bilginin görevi deney ve aklın ortak çabası ile “olaylar”
dediğimiz şeyle “yasalar” dediğimiz şeyleri iyice belirtmektir sadece.
– 20-
Doğrusunu isterseniz, bu “yasa” sözü ikiz anlamlı
bir sözdür: “Newton yasası” ve “Falloux yasası”, “Gaylussac yasaları” dediğimiz gibi,bir takım “berbat yasalar” dan da söz ederiz sık sık. îşte, bilginin olayları
avucunun içine aldığı, isteğine uydurduğu düşüncesi
burdan geliyor. Sully-Prudhomme’un ünlü bir şiirinde
gökyüzünü seyreden astronom şöyle anlatıyor:
Ama, düşmüş dağınık saçlı yıldızınardına,
Bağırıyor, diyor ki ona:
“Dön geri, dön geri bin yıl sonra!”
Ve yıldız dönecek geri…
Ama, pozitif araştırmanın ruhunu kavramış kimse
için, bilginin “yasa’sı, ile, yasacının “yasa”sı apayn
şeylerdir. İkincisi bir takım buyruklar, birincisiyse
gözlemler -ve yorumlardır. İkincisi olması gerekeni,
olması istenileni yapmaya, birincisiyle olanı anlamaya
yönelmiş bir çabadır.
Bir bakıma sınırsız bir çabadır bu, çünkü, bir
gözlem ve anlama sorunu, çözümlenir çözümlenmez,
başka sorunlar atar ortaya; çünkü, araştırmayı kolaylaştırmak amacıyla bölünen “olaylar” geçici bir takım
yapılardır; çünkü, tabiat meraklarımıza durmadan bir
takım konular vermektedir. Bir bakıma da, sınırlı bir
çabadır bu: Çünkü, bilgin, bir bilim adamı olarak, kendini yalnız anlama işine verir ve kurallar koyma
kaygısına düşmez. Yasa diye adlandırdığı, daha doğru
olarak teoriler de dediği bütün bu tasarımlar neye
yönelmektedir? Onun gözünde bunların bir tek amacı
var: Bunlar bize Evrenin gittikçe daha doğru, yani
daha geniş ve daha ince bir imgesini vermelidirler. Bilginin hayatı bir tek kelimede toplanır: “öğremek”.
– 21-
Öğrenmek, yalnız ve yalnız öğrenmek, yine
öğrenmek. Şüphesiz olaylar belirlendikten, tasarımlar
dile getirildikten sonra, insan ihtiyaçlarını, isteklerini,
tutkularını, hatta gelgeç heveslerini karşılamak için
bundan faydalanmaya bakar: îşte, o zaman, “teknik”
ya da “zanaat” dediğimiz şey çıkar ortaya: Mühendis,
fizik ve kimyadan faydalanıp makinalar yapar; hekim
fizik, kimya ve biolojidan yararlanıp reçeteler yazar;
yasacı, toplumbilimden faydalanıp yasalar koyar. Ama,
pozitif araştırmanın sağladığı bilgi başka, teknik
adamlarının bu bilgiden istedikleri gibi yararlanmaları
başkadır; Bilgi başka şey, onu kullanma başka şeydir.
Yukanda sözünü ettiğim karşı düşünce işte burada
kendiliğinden çürüyüverir: Beceriksiz bir işçinin kullanmasına bakıp bir araç, kötü niyetli bir yargıcın uygulamasına bakıp bir yasa üzerinde yargı yürütemeyiz.
Öyleyse, azgözlü ve taş yürekli bir insanlığın kullanış
şekline bakıp Bilimi ne hakla yargılıyoruz?
Teorik çabayla kurala çaba arasındaki aynhk
öylesine açık ki, geçmişten kalma bir bulanıklığın
bugün hâlâ nasıl sürüp gittiğine şaşıyor insan. Bence
bunun büyük bir nedeni var: Gerçekte, pozitif yasayı
bulan ve bulduktan sonra da onu uygulamak isteyen
aynı adam oluyor çok zaman. Mikroplan bulan da Pasteur, bazı hastalıklan iyi etmeye çalışan da Pasteur’dür. Atom, dünyasının sırnna eren Joliot, atom
enerjisini kullanmaya çalışan yine Joliot’dur. Bu iki
çaba, halkın gözünde birbirinden aynlmaz şeylerdir.
Ama, bu neden bilimle tekniğin birbirine niçin
kanştınlageldiğini açıklarsa da, bunu haklı göstermez.
– 22-
Evet, çok hem de pek çok zaman bilen ve harekete
geçen, yeni bir şey bulan ve buluşu uygulayan aynı
adamdır. Ama, aslmda, bu adam bir makina, bir araç
yapar da salt bilgiden öte bir takım amaçlara yönelirse,
bilim alanından çıkar ve artık yaptığı her şeyde kişisel
bir sorumluluk yüklenmiş olur. İstediği kadar aynı
kalsın ve laboratuvanndan çıkmasın, aynı araçları kullansın, bir işi bir başka iş yararına bırakmış ve niyetini
değiştirmekle düşüncesini de değiştirmiş olur. Bilgin
olarak, tek istediği bilgiye ulaşmaktı. insan olarak,
onun da bir takım sevgileri, nefretleri, alışkanlıkları,
önyargıları, çıkarları, tutkuları vardır. Elbet kendine
özge bir ahlâkı da vardır. Onun için, bilgisini bu
ahlâkın buyruğuna verebilir. Ama, bu ahlâk “bilim
ahrâkı” değilse (ki, henüz bütün bilginlerin ahlâkı olmaktan çok uzaktır), o zaman bilim, kendini yarattıktan sonra kullananların davranışlarından sorumlu değildir artık. Bu yüzden bilime çatılamaz, çünkü bu
yoldaki istekler suça yol açan bir takım istekler bile
olsa, bilimin bunda bir günahı yoktur.
Demek, öldürme araçlarını, insanları köle etme
ve aptallaştırma yollarını bize sağladı diye bilim
ahlâk düşmanlığı ile suçlandırılıyor; bu da bilimle
tekniğin herkesçe birbirine karıştırılmasından,
hem de aslında kaba, kabul edilmez bir şekilde
karıştırılmasından doğuyor. Çeliğin, gazın, atom
bombasının sebep olduğu ölümler, makinanın yarattığı
acılar, sinemanın yaydığı budalalık, radyonun
yayınladığı yalanlar ya da aptallıklar, bütün bunlar,
bilimden değil, bizden geliyor.
– 23-
Bilge kişiler cumhuriyetinde doğup gelişen fizik,
kimya, biyoloji yalnız hayırlı ve doğru işlerde kullanılabilirdi. Durum böyle değilse, gerçeği durmadan
daha doyurucu bir biçimde yansıtan buluşlar haksızlık
ve ölüm işleri yararına kullanılmışsa, bunun suçu bu
buluşlarda değil, kötü isteklerin o yüklü mirasına
konmuş olan toplumlanmızdadır; bu isteklerin hiçbiri
o temiz bilim tapınaklarında doğmuş değildir çünkü.
Bu toplumlann insanları kimi zaman öldürmek, kimi
zaman iyileştirmek, kimi zaman kölelikten kurtarmak,
kimi zaman da yüceltmek için bilimden yararlandıklarım görmek, biraz da onlann iyi ve kötü
olduğunu görmek demektir. Bu gözlem yeni olmamakla
beraber yanlış da değildir. Ancak bize karşı geçerlidir,
bilime karşı değil.
Saldınya uğrayan bir Yunan kentinde, etekleri
tutuşan savunucular, kendilerini kuşatan düşmanlann
üstüne bir tann heykeli fırlatmışlar ve bu sanat eseri
bir çok kimseyi öldürmüş: Şimdi, soranm size, kimin
aklına gelir sanat insan kanma susamıştır demek? Ya,
heykelcinin kendisi heykeli fırlatmaya yardım etmiş olsaydı, bu yüzden heykelciliği suçlandıracak mıydık?
Bunun gibi, Gandhi, Tagore hatta Einstein bilimi
boşuna suçlandınyor, bilim ya da bilimin gölgesi adına
işlenen suçlann günahım ona yüklemek istiyorlar.
Halk, boşuna, atom bombasından onu sorumlu tutuyor,
sanki savaşı doğuran bilimmiş gibi. Bilim üstüne
hakça bir yargıda bulunmak isteniyorsa, bilimin kendisi, niyetleri ve görevi üstüne yargı yürütmek gerekir.
Sorun bu türlü ele alınırsa, bilimin bütün bu
kötülüklerle hiç bir ilişiği olmadığı görülür. Bilgin, bilgin olarak değil, bir insan olarak, her hangi bir insan
kadar suçlu olabilir ancak ve ne yazık ki, çok zaman da
olmuştur. Suç işlerinde kullanıldığı zaman, bilim bir
suç ortağı değil, olsa olsa o işin kurbanıdır.
– 24-
BİLİM AHLÂK DIŞIMIDIR?
Talihsizlik bu ya, ileri sürülen birinci karşı
düşünceyi çürütelim derken İkincisini çürütülemez
hale soktuk. Bilim ahlâka aykın değildir, kabul; ama,
ahlâk dışıdır öyleyse; yalnız gerçeği aramaktan başka
kaygısı olmadığı için iyi ve kötü ile ilgilenmez; bu
yüzden, bir ülkü aramak için bilime başvurmak delilik
olur.
Sonra, işin kolayına kaçıp diyorlar ki bize: “Nasıl
öyle değil diyebilirsiniz? Siz kendiniz gösteriyorsunuz
böyle olduğunu. Siz kendiniz söylüyorsunuz, bilimin işi
görmek ve anlamaktır, ahlâkınkın ise yönetmektir
diye. Ahlâkçı olması gerekeni, bilgin de olanı arar. îyi,
güzel ama, bu iki iş birbirinden böylesine ayn ise, nasıl
yolunu bulup onlan dürüstçe birleştirmeye kalkışabilir
insan? Ne astronomi bilgini yıldızda iyiyi kötüyü arar,
ne de fizikçi atoma doğru yolu göstermeğe çalışır:
– 25-
öyleyse, toplumbilimci, insanda ne iyiyi kötüyü
araştırmaya yetkilidir, ne de ona doğru yolu
göstermeğe. Gerçeğin incelenmesinden başka bir şey
olmayan bilim, ülkü bulmaya kalkacak olursa eğer,
rolünü bırakır ve artık bilim olmaktan çıkar. Bilmekte
usta, iyiyi kötüyü göstermekte güçsüz olan bilim, özü
gereği ahlâk dışıdır. Ondan bir takım “yaşama kuralları” istemek onu küçümsemek, ona ihanet etmek olur.
İleri sürülen karşı düşünce bu, işte. Yabana atılacak
gibi de değil doğrusu. Bunu hafiften almak niyetinde
değilim. Tam tersine, bu karşı düşüncenin gücünü
göstermek istiyorum. Çünkü, bana kalırsa, bunca
seçkin kafalar bunun gücünü küçümsedikleri içindir ki
ahlâkla bilimin ilişkilerini yanlış anlamış ve bugün
kurtulmamız gereken çıkmaza sokmuşlardır bizi.
Yukarıda söylediklerimizi tekrarlamak düpedüz
bilgiçlik olur. Evet, bilim gerçeği görür, kurallar koymaz. Olanı söyler, olması gerekeni değil. Bilgin, ister
fizikçi, psikolog, istter toplumbilimci olsun, bir gerçeği
araştırırken, gördüğünü açık ya da kapalı olarak
yargılamaz, ondan bir kuyruk çıkarmaz, işe yarar bir
öğüt de vermeye kalkmaz.
Çoğu kimseler bu açık gerçeği benimsemeğe
yanaşmıyorlar, çünkü bunda bir çeşit iflas görüyorlar.
“Bize bir ahlâk verin!” deyip duruyorlar bilime. Ama
bilmiyorar ki, bilim isteklerine karşılık verirse,
rolünden çıkmış, kendine olan saygısını yitirince de
gücünü kaybetmiş olur.
“Bilimsel” geçinen bütün ahlâklar, pozitif
araştırmanın ne olduğunu bilmedikleri için bilimselliğe
kalkışmışlardır. Eğer bilim, kendi adına oynanan bu
oyunların üstünde olmasa, bu ahlâklar, zamanla
yıkılıp gittikleri için, bilime zarar verebilirlerdi.
– 26-
Kimileri de biyolojiden bir ahlâk kurmasını istiyor
ve diyorlar ki: “Bütün canlı varlıklar sonsuz yaşamak
isterler, bu bir gerçektir. Öyle olduğuna göre, yaşama
isteği ahlâkın temeli olmalıdır:” Önce şunu söyleyelim:
Sade insan türü içinde bile, bütün canlıların yaşamak
istediklerini söylemek fazla ileri gitmik olur; çünkü,
kimi insanlar vardır ki, canlarına kıymak isterler ve
kıyarlar da. Ama, bunların yaşama istekleri apaçık ortaya konsa bile, bu durumu gören bilgin, hangi hakla,
böyle bir isteğin iyi olduğunu, bunu bir ahlâk ilkesi
yapmak gerektiğini ileri sürebilir? Böyle bir sav (iddia)
ne çeşit bir gözleme ya da deneye dayanacak? Tabiat
yasasını boşuna ileri sürüyorlar: Karşı koyacak yerde
neden boyun eğmeli tabiata?
Epikhuros’çular da şöyle diyorlardı: “Her canlı
varlık rahatlığı arar, acıdan kaçar; bu bir
gerçektir. Onun için acıdan kaçmalı, rahatlığı aramalıyız.” Bu ilkeden ince ve temiz bir ahlâk çıkardılar,
buna diyecek yok. Ne var ki, asıl bu ilke üstünde kendilerini savunamaz hale düşmekteler: Çünkü, biç isteğin
var olması, onun haklı olmasını gerektirmez.
Başkaları, bu güçlükle karşılaşınca biyolojiye
başvurmuyorlar ama, bu sefer, “ahlâk bilimi” dedikleri,
hem bilimin hem de ahlâkın bütün değerlerini bir
araya getire bir başka bilime başvuruyorlar ve bize
“îşte size, sorunun çözümü!” diyorlar gururla.
Ya! “ahlâk bilimi” hiç de nazlanmıyor maşallah. Ne
isterseniz veriyor, hem de bol keseden: Akıl ahlâkları,
ya da duygu ahlâkları, kişisel ya da kollektif yarar
ahlâkları,şeref ahlâkları, dayanışma ahlâkları, aşk,
ödev ahlâkları… Say sayabildiğin kadar. Bizlere sunu­
– 27-
lan bu düzenlerden her biri bir tüme varım ya da bir
tümden gelim sistemine bağlı olduğu için, bunlan birer
“bilimsel” düzen olarak gösteriyorlar. Ama, bunlardan
hiç biri, bilimin azıcık da olsa, kafalarda sağladığı
anlaşmayı yaratamamıştır. Sadece bu bilgi, bu ahlâk
bilimlerinin büründüğü üstünlükleri şüpheye
düşürebilir. Nitekim, Levy-Bruhl unutulmaz bir eserinde bu sözde “ahlâk biliminin” kurala bir bilim ” olmak
bakımından, temelden tutarsız bir varmak, tabiata
aykın doğmuş bir yaratık olduğunu göstermiştir. Bilimsel çalışmanın adını, dış görünüşü boşuna benimsiyorlar. İnceleme konusu olarak, olanı değil olması gerekeni ele aldığımız anda, bilginin hem işini, hem işinin
ruhunu küçümsüyorsunuz demektir.
Bu konuda okuyucu, Lıevy-Bruh”ün açıklamalarım
okusun,derim. Yirmi beş yılı aşkın ateşli bir
tartışmadan sonra, bu açıklamalar gücünü biraz olsun
yitirmiş değiller. Biliyorum, geçmişe bağlı kalanlar
buna karşı çıkıp, türlü tipte bilim olabilir, diyeceklerdir. Littre’ye başvurup işin kolayına kaçıyor bunlar.
Bilim kelimesinin bir çok anlamı vardır. Sadece
Tanribilim şu bilimleri sayıyor: “Düşünen bilim”,
“gören bilim”, “orta bilim”, “Tann vergisi bilim”.
D’Alembert, insanlarla düşüp kalkma sanatına “dünya
bilimi” diyordu. Voltaire de ikiyüzlülüğe “bilim” diyor.
Çok kimseler “yürekbilim”nden söz ederler. Krael buyruklan, kralın sonsuz gücünü belirtmek için “bizim
kesin bilgimiz” deyimini kullanırdı. Demek geçmişteki
kullanış bakımından kuralcı bir teoriye “bilim” adı vermek kadar olağan bir şey olamazdı. Ne var ki, adın
aynı olması, değişik şeyleri birleştirmez. Şurası
apaçıktır ki, Aristoteles’in, Zenon’un, Kant’ın kurduğu
– 28-
kurala düşünce yapılan ile Galieo’nun, Newton’un,
Einstein’in pozitif yapılan arasında özden bir aynlık
vardır. Birbirinden böylesine ayn buluşlan aynı ad
altında birleştirmekten ne kazanılabilirler. Dil, bilim
öncesi çağlardan kaldığı için, kolayca yatar bu oyanlara. Ama, küçümsenen gerçek tezelden öcünü almakta
gecikmemiştir. Nitekim, bilim, kendi adına bürünen
ama eserlerinden doğmamış olan bu ahlâkın göçüp gittiklerini serinkanla seyrediyor.
Kimilerinin ileri sürdüğü gibi, bu demek midir ki,
bilimi ahlâk alanına hiçbir zaman sokamayız? Böyle
bir görüşü destekliyemem ben, çünkü elde edilen
sonuçlarla ■ bilimin ahlâk alanına girebileceğini
göstermeye çalışmışımdır, hem de var gücümle. Ama,
bilim bu alana girince, bilimliğini yitirmelidir. Değişik
insan topluluklanmn iyilik ve kötülük üzerine kurduklan düşünceler, bir yıldızın çizdiği eğri, kadar, ya da
bir nesnenin yapısı kadar gözleme ve ölçüye elverişle,
gerçek olgulardır. “Ahlâk bilimi” tabiata aykın doğmuş
bir yaratıksa, ahlâk olaylanmn bilimi, yani ethiologie,
fizik ve biyoloji kadar katıksızca pozitif olabilir. Bundan ötürü, daha önceki ahlâklann da kaynağı olan felseyle bağlannı koparması elverir. Onun için, a priori
bir çalışma ile “ahlâk dünyasının yasalannı” bulma
bırakması; fizik dünya incelemelerindeki kadar şaşmaz
ve ölçülü bir yöntem benimsemesi, en son ölçü olarak
da öngörü olanağını kabul etmesi gerekir. Güç bir iştir,
bu. Çünkü, insanlann tanıklığı üzerinde çalıştınız mı
yanılma olanaklan artar. Ama, bugünkü verimli tarih
– 29-
çalışmaları, kesinlik bakımından herhangi başka
yöntemden hiç de aşağı kalmayan “Eleştirisel yöntem”i
yavaş yavaş geliştirmiştir. Yeni çağların bilgi toplamacılığı da, bir insan olayını ele aldığı zaman, yersiz
olarak maddesel denilen herhangi bir olayı inceleyen
mikroskop kadar kılı kırk yarmak, hatta kuşkulu bir
düzene dürüstçe uydukları gün, ahlâksal olaylar bilim
kendinden önceki bilimlerin hiç birinden aşağı kalmayacaktır. Ben kendi hesabıma, gelecek yüzyıllarda, bu
bilimin üç yüz yıldan beri ön plana geçen Fizikle boy
ölçüşecek bir gelişme göstereceğine inanıyorum. O
zaman, kendi alınım yaman bir gelşimeye ulaştıran
bilim, Auguste Comte’un gönlünce yeni dünyanın
düşünce sultanı olacaktır; getirdiği kesinlik ile, dürsüt
ama belirsiz bir takım araştırmaların konusu olan binlerce sorun üzerinde ağır basacaktır.
Yalnız, cüretli bir öngörüşle, ahlâksal olaylar biliminin çocukluk çağından, kesin olarak, çıktığını
düşünsem bile, bizi ilgilendiren pratik sorun yinede
aynı biçimde karşımıza çıkacaktır.
Benim de söylemeye çalıştığım gibi, ethiologie’nun,
şöyle dediğini tasarlayalım: “İnsanın canına
kıymasıyla ilgili ahlâksal düşünceler, toplumsal
kümelerin kültür ve özgürlük derecelerine göre
değişir.” Aynca şunuda eklemiş olsun diyelim: “Adam
öldürme, hırsızlık ve yalan ile ilgili ahlâksal
düşünceler başka öğelere. göre değişir; aile ile ilgili
görüşler de filan ortamda şu ya da bu eğriye .” Ancak
sezer gibi olduğumuz bu türlü sonuçlar, insan topluluk-
– 30-
lan üstüne kurduğumuz belirsiz düşünceleri
değiştirebilirler: Ama, bu olaylan ve ilişkileri ortaya
koyacak olan bilim, özü gereği, bunlardan açık ya da
kapalı bir buyruk çıkarmaya yanaşmaz; tutulan yollan
aydınlatırken, tutulması gereken yönü, bir parmak
işaretiy ile bile olsa, göstermez: Gösterirse, olaylar bilimi olmaktan çıkıp “ahlâk bilimi” olur ki, o zaman da,
yine eski yollara dökülmüş oluruz.
Bu güçlükten kurturmak için, Durkheim, o ünlü
aynmına, “sağlam” ve “hasta” ayrımına başvurmuştu.
Ona göre, toplumbilim, her toplumsal küme için, insan
tekinin sağlık durumuna benzer bir sağlam durum
gösterebilmeledir; bu sağlam durum dışında kalan her
şey hastalıktır, olağan dışıdır. Böyle olunca, ortaya bir
ülkü çıkmış olur. Yapılacak şey ona ulaşmaktır artık.
Bu çekici bir teoridir, çünkü, “olağadışı’ nın karşıtı
olan sağlam ı istatistik yoluyla, yani geçerli bir bilimsel
yolla ortaya koyabiliriz.
Çalmayanların ve adam öldürmeyenlerin sayısı göz
önünde tutulursa, hırsızlarla katillerin “olağan dışı” olduklan bir gerçektir. Ama her “olağan dışı” olan
şey ille de hastalık sayılmaz. Canavar olağan
dışıdır. Kahramanda öyle. Neron’lar binde bir
çıkar. Catonlar da öyle, Durkheim’in kuralına uyulursa, her ikisini de hastalar arasına koyası
gelir insanın.
– 31-
îkinci güçlük: Bir tipe sağlam demek için, insan
ister istemez geçmişe başvurur. Buysa ilerlemeyi
önleyebilir. Örneğin, Durkneim, ünlü sayfalarında,
bize suçluluğun belli bir ölçüde gelişmesinin olağan
olduğunu, belli sayıda hırsızı, dolandırıcısı olmayan bir
toplumun olağandışı, yani hasta olduğunu söylüyor.
Geçmişe göre yorumlanırsa, bundan daha güvenilir şey
olmaz; aynca bu düşüncenin bizi irkiltmesi de yersizdir. Eğer gelecek on iki ay içinde hiç kimse hırsızlık etmese, olağan dışı bir şey olur bu. Bununla beraber diyelim ki, bilim hırsız ve katil sayısını hayli azaltmanın
yolunu buldu: Şimdi kalkıp, böyle bir azalma normal
dışı, giderek, hastalıktır deyip bilimin bulduğu bu yolu
kötüleyecek miyiz?
Durkheim kümenin sağlan durumunu, insan tekinin sağlık durumuna benzeterek düşüncesisi destekliyor. “Sağlık” özlenir bir şeydir, öyleyse olağan durum da
özlenir bir şeydir, diyor. Ama, bu benzetmenin tutar
yanı yok : Kafasını işleten herhangi insan için “Sağlık”
durumu, olağan olmak şöyle dursun, olağan dışı hatta,
hemen hemen tasanda kalan bir şeydir. Ama olağan
olsa bile, bunun özlenir bir şey olduğunu ispatlamak
gerekir, aynca. Biyolojinin bu işi üstüne almayacağı ise
besbellidir. Bir ülkü adına, acılara, hastalıklara, hatta
ölüme katlananlara verecek bir hiç bir karşılığı yoktur
ve bu katlanma ise hiç de az rastlanır bir şey değildir.
“Çalışma” kelimesi adını bir işkence aracından, alır.
Çalışmanın fizik bakımından insanın sağlığına zararh
olduğu haller sayısızdır: Ama, alanında da, bile bile
kural dışı davranan bir toplum gurubuna toplum bilim
ne karşılık verebilir mi? Böyle bir niyeti kötülemek
için, toplum bilimin iyilik ve kötülüğün bilimsel bir
tanımlamasını yapmış olması, böyle bir tanımlamayı
yapmak için de kuralcı bir bilim olmayı kabul etmesi
gerekir: Böylece, Durkheim’in yan çizmek istediği
güçlük yine.karşımıza çıkmış oluyor.
– 32-
En iyisi oyunu namusluca oynayıp, bilimsel
araştırmanın ruhuna, ne doğrudan doğruya, ne de dolambaçlı yollardan zarar veremeyeceğimizi kabul etmektir: Bir gözlemi reçete haline getirmek için ya el
çabukluğu ya da bir mucize ister. Bilim bu oyunlardan
kaçınır ve mucize yaratmaz. Bilim bize, insan topluluklarının ahlâksal düşüncelerinin ne olduğunu, nasıl
geliştiğini söyleyebilir; ne değerde olduklarını, ya da
nasıl olmaları gerektiğini söyleyemez. Bilimi tutacaksak tutalım ama, bize vermeğe hakkı olmayanı da istemeyelim ondan.
Aynca, buna bakarak, bilimin, ahlâksal gerçek
üzerinde dolaylı olarak etki yapamayacağı sonucunu
da çıkarmayalım. Bütün öbür bilimlerde olduğu gibi,
ahlâksal olaylar biliminden de bir takım sonuçlar
çıkarılabilir. Gerekirci konutların (postulat) doğrudan
doğruya sonuçlan bir yana (bunlan daha ileride
göreceğiz), adam öldürme, hırsızlık, dolandıncılık
sayısının artmasını kamçılayan öğeleri bulduk diyelim:
O zaman bu suçlannsayısını azaltmak için bu bilgiden
faydalanmak elbette mümkün olacaktır. Yine diyelim
ki, boşanmayı, eşitliği, mal sahipliğini kesin olarak
kestirebiliyoruz: Başanya ulaşması beklenen
düşüncelerin düşmanlan, engel olamayacaklannı
anladıklan gün bu başanya daha zor karşı koyacaklardır. Ama, burada iki nokta üzerinde durmak gerekiyor: Önce, bu iyilik getiren davranış yalnız tasanda
kalmaktadır, sonra, tasanda kalmayıp gerçekleşse bile,
ancak dolaylı bir davranış olacak ve bilim de buna
önayak olamayacaktır.
İyiliğin tasanda bir iyilik olduğunu söyledim. Nitekim ethiologie’nin buluşlarından herhangi bir toplumun faydalanıp, onlardan bir takım işe yarar yenilikler çıkaracağını hiçbir şey temin edemez bize. Diyelim
ki, yann öbür gün, içkinin cinayetleri arttırdığı bilim­
– 33-
sel bakımdan kesin olarak ispatlandı: İçki satıcılarının
işlerinden vazgeçmeleri için yeter mi sade bu ispatlama? Yine diyelim ki, yerli endüstriye uygulanan
kayırma sisteminin savaşa yol açtığı ispatlandı:
Böyledir diye, kayınlan endüstriler ticarat serbestliğini
övmeye yanaşırlar mı? Bilmek başka, istemek başka
şeydir. Bugün bile, inanılır statistikler, gençlere uygulanan ceza isistemimizin bir takım “sabıkalılar” yarattığını gösteriyor. Bu istatistikleri okur geçeriz,
üstünde durmayız. Rakamlar, su götürmez bir kesinlikle gösteriyor ki, fuhşun düzene konması, memleketimizde, ruh ve bedeni kemiren hastalık yuvalarını
arttırmıştır. Bunu gösteren rakamlara şöylebir göz
atar, ahlanır vahlanınz, o kadar. Yine her şey yerli yerinde kalır. Toplumbilim gelişip gün, inançlarımız
daha kesin, etki araçlarımız daha şaşmaz olacaktır,
kabul. Ama isteğimiz de aynı ölçüde ateşli olacağını
kim söyleyebilir?
Aynı şekilde, şu bu noktada bizi şu bu ahlâksal yöne
sürükleyen gelişmeden apayn bir görüşün, teorik oforak daha çok birlik yaratması gerekirdi. Bir ülküyü savunan kimseler, ülkülerinin aşıldığını, eskidiğini farkettikleri gün, başarısı sağlama bağlanmış görünen
yeni düşüncelere katılır diye düşünür insan. Ne gezer.
Bu da, bir tasandan öteye geçmiyor.
Yenilenlere savaş bir mutluluktur, büyült ve
acı,
Elden geldiğince uzatılacak bir mutluluk.
İnançlı ve dürüst insanlar, umutsuz bir dava uğrunda
bile, sonuna kadar savaşmaktan yılmayabilirler.
– 34-
Ama, ne olursa olsun, ne olması gerekirse gereksin,
bir tek nokta üzerinde tartışmaya yer yoktur: O da şu
ki, bilim, bilim olarak (ahlâksal olaylar bilimi de olsa)
bize ne bir takım yollar gösterir, ne de birlik olmayı
öğütler. Bize: işte filan filan suçların nedenleri” diyebilir sadece. Yoksa, “Bu nedenler üzerinde etki yapın” diyemez. Bize: “İşte başarıya ulaşma yolunda olan bir
düşünce” diyebilir ama, “karşıt düşünceyi bir yana
bırakın” diyemez. Görgülcülükten öteye geçemeyen politikacıların yerini alması beklenen toplum
mühendislerine toplum bilim bir takım davranış olanakları sağlayacak, ama ileriye atılış gücü ve ülküler
vermeyecektir.
İşte işin asıl can alıcı noktası, dönüp dolaşıp
geldiğimiz sorun bu. Kendimize bir ülkü seçmek için ne
yapmalıyız? Nasıl seçmeliyiz bu ülküyü? Eski “ahlâk
bilimi” bir değil, yirmi ülkü sunuyordu bize. Ne var ki,
o bir bilim değildi. Ethiologie ise bir bilimdir. Ama, o
da hiçbir ülkü sunmuyor bize. Bunu daha baştan yasak
ettik çünkü. Eğer sınırını aşar da bize bir ülkü sunmaya kalkarsa, artık kendine düşen rolü oynayamadığını,
hiçbir dediğine kulak asmayacağımızı kendimiz
söylemek zorunda kalırız. Böylece, sorunu ortaya koyduktan sonra onu çözemeyeceğimizi söylüyoruz.
Salt bilgi işi olan bilimin ahlâkdışı, dolayısıyla da,
her çeşit yönetme ve yol göstermeye yetkisiz olduğunu
kabul edecek miyiz, buna göre. Bütün dikkatini yalnız
gerçek üzerinde topluyor, iyilik le de kötülükle de ilgilenmiyor, kafaları aydınlatıp, yürekleri karanlıklar
içinde bırakıyor mu diyeceğiz?
– 35-
Kimileri, bu hiç de iç açıcı olmayan sonuç karşısında
gerilemiyorlar. Durmadan: “biza bir ahlâk verin!” diyenlerin sabırsız çağnşlanna Levy-Bruhl gülümseyerek
şöyle karşılık veriyor: “Bir topluma ancak kendinde va*
rolan ahlâk verilebilir.” Umut kına, acı bir söz. însan
kızıyor ama, inanıyor doğruluğuna. Böylece, ülküye
susamış insanlar, daha bilimin eşiğinde, şu önüne
geçilmez cümleyi buluyorlar: “Hiç bir umuda
kapılmayın!”
Böyle bir sonuç ne denli mantıklı, ne denli
kaçınılmaz olursa olsun, önce şunu kabul edelim ki,
içimizde bir şeyler kafa tutmaktadır buna.
Tek, değişmez ve sonsuz bir ahlâkın dünya oldu
olalı bütün insan topluluklannı yönettiğine inanan
kimselerin (bugün hâlâ varsa eğer) bu sonucu kabul etmeleri bir yana, daha yeni doğmakta olan toplumbilim,
Montaigne’le Pascal’in görüşlerini doğrulayarak Penses
yazanyla birlikte şöyle diyor: “îklim değiştirince niteliğini değiştirmeyen haklı ya da haksız hiç bir şey yoktur. Kitaplardan üç derece yükselme bütün hukuk sistemini altüst eder. Doğruluk bir boylamdan öbürüne
değişir. Az bir süre içinde temel yasalar değişir. Zuhal
yıldızının Arslan burcuna girmesi filan suçun
başlangıcı olur. Bir nehirle sınırlanmış bir doğruluk,
tuhaf bir doğruluktur… Aynı şey Pirenelerin bu
yanında doğru, öbür yanında yanlış sayılır. Hırsızlığın,
yakınlany ila cinsel ilişkinin, evlat ve baba öldürmenin
erdemli işler arasında yeri olmuştur bir zaman.” Bu dahice görüşleri açıklayan toplum bilim, ahlâklan çeşitli,
hareketli, değişme yolunda birer gerçek diye
gösteriyor. Şimdi, bir devrim olan bilim, bu değişebilen
öz üzerinde hiçbir iz bırakmadan geçip gidecek mi
– 36-
yani? Herşey, çevre, coğrafya durumu, ekonomik
ortam, sanat, dinler, felsefeler, hatta moda bile ahlâk
üzerinde etki yapacak da, bilim yalnız bilim hiç bir etki
yapmayacak, olacak şey mi?
Bize, “Bunu siz kendiniz söylüyorsunuz!” diye
karşılık vereceklerini biliyorum. Biz, yalnız pozitifin bilimi vardır dedik. Bununla da isteklerimizi dizginlediğimizi sanıyoruz: Biz sorunun çok önemli olduğunu
ve çözümlenemeyeceğini söylüyoruz.
Ama, bir sorunun çözümlenemez görünmesi, çokluk,
yanlış ortaya konmasından ileri gelir. Ahlâk ile bilimin
ilişkilerini, kendimizden öncekilerin açısından ele alacak olursak, onlardan daha uzağa pek gidemeyiz, bir
bakıma, onlar kadar bile gidemeyiz; çünkü, ilkelerimiz,
onlann düşmediği bir takım kuşkulara düşürmektedir
bize. Ama, ’ sorunu başka türlü, pozitif olarak alalım
ele: Bilimden bir ahlâkın kurup kurmamış olduğunu
soralım kendi kendimize: O güne kadar bulamadığımız
çözüm yolu böylece önümüze gelmiş olacak. Çözüm,
gözlerimizin önünde kitaplardan önce gerçeğe geçmiş
bulunuyor: Onu yeniden bulacak değil, sadece
gözlemleyeceğiz.
> 1
– 37-
BİLİM AHLÂKI
Bugüne kadar bir ahlâk bilimi kurmaya çalışılmışsa
da, bu yoldaki çabalar boşuna gitmiştir. Çünkü, kurallarla ilgili olanın bilimi olamaz. Ama, sorunu tersinden
alalım: Ahlâk bilimi olmayacağına göre, bir bilim
ahlâkı olamaz mı, ya da böyle bir ahlâk yok mudur?
Bilim ahlâkı sözü insanı ilk önce şaşırtabilir, bunu
kabul ediyorum. Daha iyi bir terim bulamadığım için
bunu kullandım, “kilise ahlâkı”, “Descartes ahlâkı” denildiği gibi, “bilim ahlâkı” denilse, bilimin uydurduğu
tanımlayıp salık verdiği bir ahlâk ortaya atılıyor sanabilir insan. Ama, ben bu terimi bambaşka anlamda kullanıyorum. Bence, bilim ahlâkı, bilim araştırmasının
kendinde bulunan ahlâk ilkelerinin bütünüdür. Bunlar, bilimi doğuran, yaşatan, ona amacını gösteren,
yöntemlerini esinleyen kurallarla ilgili düşüncelerdir.
Terimi bu türlü anlarsak, (Pascal, kelimeler
üstünde tartışmam, elverir ki onlara verdikleri anlamı
önceden bildirmiş olsunlar, demişti), klasik soru tersine dönmüş olur: Bizden öncekiler bilimden, bir ahlâk
kurmasını istiyorlardı; bizlerse, tam tersine, bilimi
yapan bir ahlâk var mı, onu araştırıyoruz. Bizden
öncekiler: “Bilim bize ne çeşit bir ahlâk verecek?” diye
sorarlardı; bize “Bize bilimi veren ahlâk nedir?” diye
soruyoruz.
Bu ahlâkın var olduğunu, pozitif düşünceyi bir
takım ahlâk ilkelerinin doğurduğunu ona yol
gösterdiğini ispatlamak kalıyor şimdi, bu incelemenin
amacı da bunu yapmaktır. Ama, bu işe girişmeden
önce, sık sık ileri sürülen şu karşı düşünceye cevap vereyim: “Bilim ahlâkı, hiçbir zaman, dile getirilmiş, bir
öğreti halinde özetlenmiş, insanlara yol göstermek için
ortaya atılmış değildir: Onun için, a priori olarak hiçbir
değeri yoktur.
Bilim ahlâkı hiçbir zaman dile getirilmiş değildir,
burası doğru. Ama, üzerinde durmak istediğim şey şu
ki, bunda ne aşağılık bir durum, ne de bir tuhaflık var:
Dile getirilmemiş ahlâk ilkeleri çok güçlü, hatta, dile
getirilmiş olanlardan çok daha güçlü olabilirler pekala.
Gördüğümüz felsefe eğitiminden alışmışız: Yalnız
işin ehillerince az çok bilgince düzenlenmiş ilkelerin
bütününe ahlâk adı veririz. Örneğin, Aristoteles
ahlâkı, Epikhuros ahlâkı, Ermiş Augustinus ahlâkı,
Kant ahlâkı. Comte ahlâk deniz ve nerdeyse ahlâkın
özü bu düzenli ve imzalı büyük öğretilerden başka bir
şey değil sanırız. Ama ahlâk olayları biliminin elde
attiği sonuçlardan biri bu yanılgıyı ortadan kaldırmak
– 39-
olmuştur. Toplumsal açıdan bakan kimse için ahlâk,
toplumsal olaylarda ortaya çıktığı biçimiyle, iyi ve kötü
arasındaki ayırımdan başka bir şey değildir. Ne kadar
toplumsal olay varsa, bir o kadar da “felsefe” vardır;
ama başkaları da var ki önemce bunlara eşit ya da onlardan üstündür.
Büyük bir filozofun sistemi, bir çağın, bir memleketin, bir topluluğun ahlâkım öğrenmek isteyen kimse
için en sağlam bir belge olmaktan çok uzaktır.Düşünce
adamının dehası onu kişisel kalmaya, kimi noktalar
üstünde durup kimilerini atlamaya, yığından uzaakta
bireysel olmaya zorlar. Her halde en çok özelliği olan
bir sitem, bir anın, bir çevrenin yankısından başka bir
şey olmamalı; ne var ki, yaratma yetisi biçimleri bozan
bir aynadır.
Yunan ahlâkı ne Eflatun’da, Aristoteles’de olduğu
gibi görünür, ne de katolik ahlâkı Ermiş Augustinus’la
Ermiş Thomas’da Filozofun çizdiği o göstermelik
biçimler başka, cümlelerle dökülmeden, doğrudan
doğruya hayatı etkileyen gerçek başkadır.
Ahlâkçı, bu etkileyen gerçeği, yarattığı ya da canlandırdığı büyük toplumsal eserlerde, dillerde, hukkuklarda, edebiyatlarda, törelerde, sanatlarda anyacaktır.
Sistemlerin üstünde ya da altında yaşayıp insan topluluklarını yöneten ve çok zaman, cümlelere dökülmeden
olayları etkileyen büyük güçleri bu gerçekte bulacaktır.
Batın dünyasında, aile hayatını düzenleyen ahlâka bir
bakalım. Bir Yunanlı, bir Romalı, bir Fransız tek
kadınla evlenir. Onlara sorun bakalım, hangi “ilke”,
hangi “felsefe” adına bu kurala uyuyorsunuz diye, pek
cevap veremiyeceklerdir. Bizler Ermiş Thomascı, Des-
– 40-
cartescı, Spinoza’cı, Kant’çı, Comte’cu, Marx’çı
olduğumuz için tek kadınla evleniyor değiliz.
Romalılarla Yunanlılar da Epikhuros’çu, ya da Stoa’cı
oldukları için mi böyledirler? Hayır. Ama, medeni hukuku ve ceza hukukunu, töreleri, edebiyatı esinleyen
tek evlenme ahlâkı hiç de gevşek değildir bu yüzden.
Yine Yunanlılarda, romalılarda, Fransızlarda bir
erkeğin kendi kızkardeşiyle evlenmesi yasaktır. Bu
yasak Eflatunun idea, Aristoteles’in Varlık kuramına,
Epikhuros’un ve Sto’cılann en yüce İyisine, Ermiş Thomas’ın ilkelerine, Kantı’m özdeyişlerine mi bağlıdır?
Bence böyle bir bağlantı zor kurulur, kurulsa da sözde
kalır, sağlam olamaz. Ama, kardeşler arasında evlenmeyi yasak eden, yasalara, edebiyata, törelere geçen
ahlâk, mantıklı bir düzene konmamış, bir doktrinde
yer almamıştır diyene daha az gerçektir, ne daha az
köklü. “Bunun doğruluğu meydanda” sözü, kimi zaman
en parlak bir ispatlamadan daha sağlam bir
güvenektir.
Batı toplumlannın geçirdiği en büyük ahlâk
değişikliğini, köleliğin ortadan kalkışım bir düşünelim.
Bugün, XX. yüzyılda, bize köleliği hangi öğreti adına
suçluyorsunuz diye sorsalar, XVIII. yüzyılda, “İnsan
Haklan Bildirisi” nin koyduğu felsefe adına diye
karşılık verebiliriz, ve buna kimsecikler de şaşmaz.
Ama, biliyoruz ki, bu öğreti, bütün işler olup bittikten,
yani işin çoğu başanldıktan, toplumlanmızda kölelik
yavaş yavaş ortadan kalktıktan sonra dile getirilmiştir.
Şimdi, tarihte köleliğin kaldınlmasma yol açan “sistemler “i araştıralım, kimileri sto’acılan ele alıyor ve
Ulpianus’un ünü dünyayı tutmuş sözüne
başvuruyorlar. Ama, gel gelelim, Sto’acılann da
– 41-
köleleri vardı. Karnileri Hristiyan ahlâkının ve
Incil’deki kardeşlik öğütlerinin sözünü ediyorlar: Ama,
Kilisenin de köleleri vardı. Türlü görüşleri temsileden
düşünürler, köleliği kesin olarak kötüler Görünürken,
bir yandan da onu gözeten hayli kıvrak formüller
bulmuşlardır her zaman. Ulpuanus: “Tabiat hukukuna
göre, herkes özgür doğar” diyor, ardından da kölelerin
boyun eğmeleri gereken ağır yasaları sıralamaktan
çekinmiyor. Hristiyanlık: “Birbirinizi sevin!” diyor ve
ardından: “Köleler, efendilerinize boyun eğin, onlardan
korkup titreyin”, diye ekliyor. Tarihte şu güzelim manzarayı boşuna aramayın: Bir sistem doğar, kölelik ortadan kalkar. Bereket versin, filozoflar konuşa dursun,
beri yandan yürürlükte olan bir ahlâk işleyip gidiyor.
Bu ahlâk, insanlığa iyiliği geçen Claudius’a,
Neron’a, şu basit ama büyük devrimci bir tedbiri
aldırtıyor: Eski hukuk anlayışıyla bağlan atakça koparan bu tedbir horhamp ezilen köleye yargıç önüne çıkıp
derdini söyleme olanağını veriyor; sonra da sayılan yirmiyi bulan bir takım kararlan esinliyor ki, bunlar
birer birer, önce kölenin, sonra da serfin durumunu
iyiye doğru geliştiriyorlar. Yürürlükte olan bu ahlâk
nedir gerçekte? Bu ahlakı destekliyenler, onu
tmamlamakta güçlük çekerlerdi herhalde: Çünkü, bu
ahlâkı ilk işleyen Romalı hukukçular, bu noktada bazı
ilkelere başvurduktan zaman acınacak çelişmelere
düşüyorlar. Ama biz, onlann tanımlamaksızın uyguladıklan düşünceleri, onlan farkına varmaksızın insan
haklanna götüren düşünceleri görüyoruz. O şaşmaz
çabalanna bürünen o sessiz ahlâk, filozoflann o belirsiz sözlerinden daha bir güçlüydü.
– 42-
İşte bunun için, bilim ahlâkının henüz ödev ahlâkı,
aşk ahlâkı, onur ahlâkı ve fayda ahlâkının yanı
başında bir sistem halinde düzenlenmemiş, özdeyişler
halinde dile getirilmemiş olması, herkesçe kabul edilmiş öğretiler arasında yer almaması, bizi
kaygılandırmamalı. Bilginlerin çoğunun, hayatlarının
yanlız bir parçasında, o da,- farkına varmadan bu
ahlâka uymuş olması bizi sarsmamalı. Sözcüleri ve
çığırtkanları olmadan da onu işleyen kimseler bulunduğuna göre, yaşama hakkını kazanmak için
savaşması gerekmez: Çünkü zaten yaşıyor.
İşte benim göstermek istediğim de bu asıl.
Bence, bilimin bir amacı vardır; ardından gitmekle
belli eder onu. Bilimin bir de hakkı vardır, diyebiliriz.
Çünkü, çeşitli bilimlerde araştırıcıların sürekli
çabasıyla kurulan kafa disiplinine bu adı verebiliriz.
Bu amacı kavramaya, bu hakkı incelemeye çalışınca
görürüz ki, bunlar bir ahlâk ülküsünden doğmakta;
insanın büyüklüğünü, hayatın güzelliğini yapan şey
üzerinde bir görüş gerektirmekte ve bu görüşe sahip
bulunmaktadırlar.
İleriki sayfalarda göstermeye çalışacağım şey budur
işte. Bu incelemeye girişirken şunu söyleyeyim ki, tamamen pozitif alanda bir incelemedir bu. Ulaşmak istediğimiz ülkü, bilim alanından uzaklaşmış bir takım
bilginlerin tasarlayıp yarattığı, sonra da zorla kabul ettirdiği ya da öğütlediği bir ülkü değildir. Bu, bilginleri,
bilim alanında kaldıkları sürece coşturan, dahası,
onları bilim alanında tutan ülküdür. Bilginler bir
takım kurallarla bize bu ülküyü kabul ettirmeye
yanaşmadıkları gibi, onu çekici ve parlak bir hale sok­
– 43-
mayı, hatta dile getirmeyi bile kendilerine dert edinmezler. Bu bilginlerin çoğu görmeden ardına düşerler
bu ülkünün; özel hayatlarının ilkesini ise başka yerde
ararlar: Örneğin, Phytagoras bu ilkeyi Apollon’da, Pascal da İsa’da aramıştır. Yanlız bilimsel yaratmaya bakarak, bir takım ilkelerin, bilim eserinin doğmasına
önayak olan ilkelerin meydana çıktığını göreceğiz. Bu
demektir ki, biz olaylar alanındayız, sonuna kadar da
bu alanda kalacağız. Yani bir gerçeği gözlemleyeceğiz
ve bunu eleştirisel yöntemin her zamanki kurallarına
göre yapacağız.
Bir nokta üstünde çokça duruyorsam, yukarıda
sözünü ettiğim bulanıklığa düşmek ve bilimsel tutumdan kuralcı tutuma kaymak istemediğim için duruyorum. Bunun ne denli tehlikeli olduğunu da biliyorum,
çünkü Durkheim gibi bir usta bile bu tehlikeden kurtaramamıştı kendini. Ama, ben bu tehlikeye
düşmediğime kesin olarak inanıyorum. Bilimsel yaratma denilen o büyük toplumsal olayın karşısına geçip
onda zaten bulunan ahlâkı aramak, tıpkı toplum bilimin sıkı disiplinine bağlı kalıp, hukuk gibi bir başka
büyük toplumsal olayda gerçekten bulunan ahlâkı aramak gibidir. Yapmaya çalıştığım bu inceleme,
söylemeye lüzum yok, öyle derin bir inceleme değildir.
Onun için, yeniden ele alınmak, düzeltilmek, tamamlanmak ister. Ama, yine de bilim kafasına uygun bir incelemedir. Çünkü, olayları belirtmek ve yorumlamakla
yetinmiştir.
Ne kadar eksikleri bulunursa bulunsun, ne kadar
yanlışlan çıkanlırsa çıkanlsın, bu incelemenin sonunda, okuyucu benimle birlikte, hiç değilse şu noktalar
üstünde anlaşırsa, ne mutlu bana:
– 44-
1. Ahlâk bilimi boş kuruntudan başka bir şey
değildir. Yüzyıllardan beri boşu boşuna ardından
koşulmuştur. Bilim ahlâkı ise, bir gerçektir, hem de
canlı bir gerçek.
2. Bugün kavrayabildiğimiz biçimiyle bu ahlâk,
insan topluluklarına sunulan bütün ahlâklara, güzellik
bakımından, eşittir ya da onlardan üstündür. Bugün,
hiç birinin yapamadığı ölçüde hayatımızı düzene koymak ve coşkumuzu tazelemek bakımından öbür
ahlâklardan daha yetkili olduğu apaçıktır.
AKLIN ÜSTÜNLÜĞÜ
Bilimin gelişmesinde yeri olan ilk düşünce şu: Biz
insanları üstün yapan şey, gittikçe daha çok ispatlı
gerçeklere varmak için aklın yeni yeni buluşlara
atılışıdır.
.bilginlerin bunu açıkça söylemesi, ya da
söylememesi önemli değil: Yaptıkları işle bunu ispatlıyorlar. Evreni inceleyip duran ve daha dün bir
avuçken, bugün sayılan gittikçe kabaran bütün bu insanlara bakalım, nedir çabalanmn amacı? Öğrenmek,
yanhz öğrenmek, demiştik yukanda. Gerçekte, bilim,
gerçek bilim çıkar gözetmez; bir sorunla karşılaşınca,
bunu çözümlemekle işe yarar bir sonuç alınır mı,
alınmaz mı diye uğraşmaz. Onun derdi başı, bilinmeyen bir şeyin yerine bilineni, bir sımn yerine bir kavrayışı koyabilmektir.
– 46-
Paul Langevin, Union Rationaliste’de Bilim ve Gerekircilik (determinisme) üstüne verdiği o ünlü
söylevinde bunu belirtmişti. Bu söylevinde, bilimin
olaycı görüşü dediği şeye, yanlız öngörü ile yetinen,
açıklamaktan, yani anlamaktan kaçınan fizikçilere
çatıyordu. O ünlü belirimsizlik ilkesini savunanlara,
Einstein gibi “korkusuz açıklayıcılar”ı karşı koyuyor;
yanlız bu açıklayıcıların “fiziğin şahane yolu” üstünde
olduğunu gösteriyordu. Niçin? Çünkü, bir takım
tasarımlarla yetinen günlük yararın üstünde “ruhumuza işlemiş, olan ve hiçbir şeye yaramasa da, bizleri evreni kavramaya zorlayan o yalın merak vardır.”
Mikrofizik ortaya çıkıncaya kadar, en güzel, en
sarsıcı bilimsel buluşlar astronomi alanında vanlan
buluşlardı. Bunlar günlük yaşayışımız bakımından işe
yarar ne getirdiler bize? Hayatımızın genel koşullarım
değiştirecek ölçüde bir makina yapılmasına da yol
açmış değiller daha. Ama, yine de bilimsel başarıların
en güzel örneklerindendir bu buluşlar. Niçin. Çünkü,
evren üstüne kurduğumuz düşünce ufkumuzu
genişletmiş; çünkü, boyutları ile bize meydan okur
sandığımız bir alanda aklı baskın çıkarmıştır.
Sonra, mikrofizik sahneye çıkınca, halk yığınları
onun, özellikle işe yarar uygulamalarına dikti
gözlerini: Bugün atom bombasını yapan güç, yarın
barış çabalarının buyruğuna verilen yaman bir güç olabilir. Ama bu uygulamalar, daha önce gördük, bilimin
dışındadır, ona bağlı değildir. Bilimsel bakımdan mikrofiziğin böylesine eşsiz bir yenilik olması şurdan geliyor: Mikrofizik yeni olayları açıklamada araştırıcıları,
eski Descartes mekanizmini bir yana atıp, insanın o
güne kadar kendi aklı üstüne olan düşüncesini
değiştirmeye zorlamaktadır.
– 47-
Nesneler üzerinde egemenlik kurmak için kendi
kendine değiştiren aklın bu çabası, bilimin en son
başarısıdır. Neresinden bakılırsa bakılsın, bilim, anlamak, yani bizim olay dediğimiz şu yapıları yükseltme
ve akılla kavranılır bir düzene sokma yolunda bir
çabadır.
Böylesine bir çaba ise, pek öyle kolay bir çaba
değildir; kendini bu işe vermiş kimselerin işbirliğini
ister. Şüpheler, kaygılar yakasını bırakmaz onun; ihsandan kendini vermesini ister bu çaba. Tehlikeleri de
yok değildir hani. Korkunç bir takım pratik uygulamalara yol açmaktadır çünkü. Böyle olduğuna göre bunca
insanın bu yola atılmasını neyle, nasıl açıklayabiliriz.
Bu soruya verilecek tek karşılık şudur: Farkında olsunlar ya da olmasınlar, bu adamlar düşüncenin buluşçu
yanını her şeyin üstünde tutmaktalar. Dile getirilmemiş olsa bile, bilim, bu savdan (iddia) doğmuştur ve bununla yaşamaktadır. Bu türlü bir sav ahlâksal bir
savdır. Çünkü, üstünlük, büyüklük, soyluluk dediğimiz
bütün bir kavramı içine alır. Onun için, gördüklerimize
dayanarak diyebiliriz ki, bilim ahlâkının yüce ilkesi
aklın önceliğidir.
3u ülkü, bilginlerde, Tannya inananlann çoğunda
ve bir çok filozofta ortak bir ülkü gibi görünür önce,
burası doğru. Ama, biraz yakından bakılınca, arada bir
aynlık olduğu ortaya çıkar ki, bununda ahlâk alanında
büyük önemi vardır.
Evet, bir çok dini bütün insan ve filozof “bütün
üstünlüğümüzün akıldan geldiği” konusunda
anlaşırlar. Bu noktadan, bilginlerden uzak değildirler:
Bu bakımdan onlann öncüleri sayılırlar. Yolu onlar
– 48-
açmıştır. “Evrende ezildiği zaman, insan kendini
öldüren şeyden çok daha üstün olacak. Çünkü, insanhem öldüğünü biliyor, hem de evrenin kendini aştığını.
Oysa, evrenin bundan haberi yok.” Bu ünlü söz, bilimi
yaratan ülküyü dile getiriyor, çünkü “bilmek” işini her
şeyin üstünde görüyor. Çünkü, bilim, araştırmayı sonsuz olarak düşünür ve bizim üstünlüğümüzü, zaman
ve uzayda hiçbir sınır tanımadığı bu araştırma ve
buluşlarda görür. Oysa, dinler ve mutlaka varmak
kaygısında olan felsefeler aklı kesin bir takım durumlarda durdurmak isterler. İşte kıyamet de o zaman
kopar.
Pascal’in şöyle başlayan o ünlü sözleri hepimizin ezberindedir: “İnsan, tabiatı o yüce ve olgun haşmetinde
seyre bir dalsın“hele…Bu sözler tam bir bilgine yaraşır
sözlerdir. Pascal, gerçeğin bitmez tükenmez zenginliğini sayıp dökmeye çalıştığı zaman da bilgince
konuşmaktadır. Ama, o yaman bir atılışla düşüncemizi
sonsuz büyükten sonsuz küçüğe, yan görülen evrenlerden sezilen atomlara çevirdikten sonra, ezilmiş hissediyor kendini. Teslim bayrağını çekiyor, içini korkular
bürümüştür: “Halini böylece gören insan korkacaktır
kendinden…” Kendini şaşkına döndüren bu şeyler
karşısında zangır zangır titreyecek ve öyle sanıyorum
ki, merakı hayranlığa dönecek, boş bir gurura kapılıp
aramaktansa onları sessiz sessiz seyretmeyi daha çok
isteyecektir…”
Ne demektir bu? Eğer, gerçekten üstünlüğümüz
“bilmek”ten başka bir şey değilse, bilginin kaynağı
araştırma nasıl boş bir gurur olur?
– 49-
Ama, Pascal şunları ekliyor: “Bilimleri çok fazla derinleştirenlere karşı yazma. Descartes.” Sonra, şöyle
açıklıyor: “Descartes. Toptan denebilir ki, her şeyin aslı
biçim ve harekettir. Burası doğru. Ama bunların neler
olduğunu söylemek ve makinayı kurmak, gülünçtür;
çünkü, hem lüzumsuz, hem de belirsiz ve zordur
bu.Doğru bile olsa, bütün felsefenin bir saatlik zahmete değeceğini sanmıyorum.”
Hepsi bu kadarcık mı? Hayır. Pascal şöyle yazıyor:
“Bence Copernic’in düşüncesini derinleştirmeli”, sonra
ekliyor “soyut bilimler insana göre değil. Bakıyorum,
bunları derinleştirdikçe insanlığımı kaybediyorum;
başkaları, bunlardan habersiz yaşadıkları sürece, daha
insan kalıyorlar.”
Sonunda Pascal, bizi durmadan daha çok bilgi edinmeye iten meraka karşı duyduğu nefrete kapılıp bunun
bir “hastalık” olduğunu söyleyecek kadar ileri gidiyor
ve serinkanla “herkesin paylaştığı yanlışlarla” yetinmemizi istiyor, çünkü hiç olmazsa bunlar bizi
araştırmaktan alıkoyar:
“Bir şeyin gerçeği bilinmiyorsa, insanların
düşüncesini bir yerde durduracak ortak, bir
yanılmanın (örneğin, mevsimlerin değişmesini, hastalıkların artmasını Ay’dan biliriz) bulunması iyidir.
Çünkü, insanın başlıca hastalığı, bilemeyeceği şeylere
karşı duyduğu o kaygılı meraktır; bu lüzumsuz meraka
düşmektense, yanılsın daha iyi.”
Düşünce ve bilginin üstünlüğünü kabul eden adam,
bilim alanında araştırılmadan vazgeçmeyi ve bile bile
yanılgıyı nasıl öğütleyibilir? Biliyoruz: Pascal kesin bir
gerçeğe ermiş olduğunu sanıyor: Bu gerçek de, bilime
– 50-
hiçbir şey borçlu olmayan Hristiyan gerçeğidir. Bu
gerçeğe akılla varılmaz, çünkü, bu gerçek bir çeşit aptallıktır (stultita), ona ancak duygu yoluyla ve “hayvanlaşarak” gidilir. Onun için, biçimlerve hareketler
üzerinde boşu boşuna araştırmalar yapmak gereksizdir. Doğru düşünmek,biz insanların büyüklüğünü
yapar, burası doğru: Ama, doğru düşünmek, “mutlak”a
ulaşmaktır; buna da, ancak sevgiyle, inançla, akıldan
ve araştırmadan vazgeçmekle varılır. Langevin, bilimin özünü ve insanın üstünlüğünü “ruhumuza çakılı
olan bu merakta” görüyor. Pascal’sa, merakı “insanın
başlıca hastalığa” sayıyor.
Bu apaçık anlaşmazlığa bakarak dinsel ülküyle bilimsel ülkünün birbirinden nedenli ayn olduğunu bir
görelim: Bir yanda insan doğruyu bulmuş ve bu bulmanın hazzı içindedir, öbür yanda ise, boyuna yeni
doğrular aranmakta ve bu arayışın tadı
çıkarılmaktadır; biri, insanın üstünlüğünü bir takım
değişmez doğrulan bilmenin kesinliğinde öbürü, gittikçe öğrenilecek daha çok şeyler bulunduğu inancının
doğurduğu atılışlarda görüyor.
Bu iki görüş arasında kalan Pascal, o büyük bilgin,
duraksıyor, bunalımlar içinde kıvranıyor ve sonunda
inançtan yana dönüyor. Bizim Batı toplumlanmız,
XVII. yüzyıldan çok önceleri, aynı sorunla karşı karşıya
kalmışlardı.Eski Yunan-Latin dünyasında, aklı
coşturup bilimsel gerçekleri araştırmaya zorlayan çok
güçlü bir istek vardı. Bu istek, Epikhuros okulunun evreni akıl yoluyla açıklamaya çalıştığı günlerde hâlâ etkiliydi. Sonra bu ateşli istek söndü. Roma uygarlığı, birinci yüzyılda, Fransa’yı kapladığı zaman, bilim
planında kazanılmış ne varsa bir bir kaybetti; pozitif
– 51-
araştırma alanındaki ilerlemeler durdu, akıl kendi
üzerine kapandı. Niçin? Büyük toplum olaylarını inceleyen tarihçe, bilim ruhunun söndüğü günün, Doğudan
gelen mystere’lerin Roma dünyasında ağır bastığı
günlere rastladığını ister istemez görecektir. Hristiyanlığm öncüleri olan İsis, Kübele, Attis, Mithra insanlara yanlız ruhlarını kurtarma güveneğini ve mutlu bir
ölmezlik umudu getirmekle kalmıyor; evren üzerinde
bir kaç saatte öğrenilebilen bütün bir açıklama, kutsal
ve kesin bir astronomi de getiriyordu. Yorulmaksızın
elde edilen bir kesinliğin sevinçlerini sunan bu dinsel
esinlerle, olayların durmadan incelenmesini isteyen,
yöntemler arasında yorgun düşen Roma, sonradan Pascal’in yaptığını yapıyor: İç rahatlığını seçiyor. Epikhuros okulu hem ağır basan Hristiyanlığın, hem de
Dönme Julianus’un lanetine uğradı. Mystere’lerin o
tembel ülküsü baskın çıktı. Sonuç: Öbür ülkü yeniden
uyanıp humanizma ile birlikte öcünü alıncaya kadar
aradan yüzyıllar geçti.
Felsefe, ilk bakışta, bilim ahlâkında yer alan ilkeden pek o kadar uzak görünmez. Çünkü o da yeni
gerçekler bulma çabasındadır. Onun için, şu ya da bu
nokta üzerinde sıkı bir anlaşma örneklerine
rastlıyabiliyoruz. Ama çok zaman, filozof, tıpkı
tannbilimci gibi araçsız ve kesin bilgi peşindedir. Ona
kesin bilgi gerek. Onun için, bilime dayanmayı kabul
ettiği zaman bile, herşeye karşılık alamayınca üzülür.
Bilimi aşmaya kalkar, aşamayınca da dizginlemeğe
çalışır onu.
– 52-
Bu ruh durumuna, Auguste Comte’unkinden daha
anlı bir örnek bilmiyorum. Bugünkü dünyamıza, akla
dayanan yeni temeller sağlamayı kendine iş edinen
Comte, yüzünü bilimden yana çeviriyor ve toplum bilimi kurarak alanını alabildiğine genişletiyor;
tannbilimle, metafizikle ilintiyi kesiyor; göreciliği benimsiyor. Ne var ki, bu noktada filozofluğu elden
bırakmayan Comte, “mutlak”tan vazgeçtiğini boşuna
söyleyip duruyor: Aslında, kesin bilgiye özlem duyuyor.
Bir yandan, pozitivist felsefesi bakımından kendi pozitivist politikasını tanımlayıp yasalar koyadursun, öte
yandan bilim durmaksızın ilerliyor. O zaman ne
yapıyor Comte? Bilimin yeni buluşlara doğru atılışına
öfkeleniyor. “Catechisme positiviste” adlı eserinde
“yıldızların ısı derecesi ya da iç yapılan üzerindeki
araştırmalan” saçma, bir o kadar da iğrenç buluyor.
Bir başka yerde “insanın yüreğini katılaştıran” matematiğe çatıyor. “Varlıkbilim ve tannbilimden nasıl
sıynlmak gerekse, bilimdende öyle sıynlmak gerek”
diye yazıyor. Öğrencilerini, ahlâktan yana kuru olmakla suçlandırdığı kendi Pozitif felsefe derslerini okumaktan caydıracak kadar ileri vardırıyor işi.
Bilime karşı bu öfke nerden geliyor? Şurdan: Auguste Comte, değişmeyen bir düşünce, ahlâk ve politika
düzeni kurma sevdasındadır. Oysa, bilim devinimdir
(harekettir) ve dizginlenip durdurulmadığı sürece de
düşman durumuna düşmektedir.
Bilimi durdurmak için Comte yıldızların fizik yapısı
üzerindeki araştırmalan yasak ediyor. Yine aynı
amaçla, bilimi “kaba sağduyu”, “en basit orta malı
düşünceler” dercesine indiriyor ve böylece, Euklides geometrisinden başka geometrileri, görecelik ve quantum
– 53-
kavramlannıdaha baştan sınır dışı ediyor. Kendini
coşkuya kaptırıp “merak’ı kötülemede Pascal’la
birleşiyor. Şöyle yazıyor: “Evreni tam olarak bilmek,
elimizde olmadığı gibi, doymak bilmez merakımızın
dışında, bu bilginin bize getireceği önemli bir şeyde
yoktur.”
”Kaygı kaynağı merak”ı, “doymak bilmez merak’ ı,
yani bilim ahlâkına göre insanın büyüklüğünü yapan
şeyi suçlama konusunda, Pensees yazn Pascale’le pozitivizmin babası Auguste Comte birleşiyorlar.
Birleşiyorlar çünkü, ikisi de değişmez bir öğreti istiyor.
Oysa, bilim değişmeyi yanlız kendine kural olarak
almıyor, gurur da duyuyor bundan.
Hiç umulmaz: Auguste Comte’un suçlandırdığı bilimin öcünü bir ozan almıştır. Victor Hugo şöyle yazıyor:
“Bilim sonsuz devinim arar. Onu bulmuştur da: Bilim
devinimin ta kendisidir. Bilim getirdiği iyiliklerden
yana durmadan değişme halindedir. Onda her şey devinir, değişir, kabuk değiştirir. Her şey her şeyi yalanlar,
her şey her şeyi yıkar, her şey her şeyi yaratır, her şey
her şeyin yerini alır. Dün doğru diye benimsenin şey,
bugün yeniden gözden geçirilir. O yüce bilim makinası
durmak dinlenmek nedir bilmez; hiçbir zaman doymaz;
en iyiye olan susuzluğu tükenmez. “Mutlak”a gelince,
yabancıdır ona. Aşı, yıldırımsavar gibi buluşlar çok su
götürür hâlâ. Jenner yanılmış, Franklin aldanmış olabilir; onun için araştıralım, daha da araştıralım. Bu yerinde duramayış güzel bir şeydir. Bilim insanın dört
bir yanında tedirginlik içindedir…”
– 54-
Bilim ahlâkının ilk özelliğini yapan şeyi bundan
daha iyi belirtemez insan. İster Tann vergisi, ister akıl
işi doğmaya dayanan ahlâka göre insanın
üstünlüğünü yapan, bir takım kesin gerçeklere,
düşüncenin altın değerlerine sahip olmaktır: Biz insanlann gerçek üstünlüğünü, kurtlann da, yüzyıllann da
aşmdıramadığı bu hâzineyi elimizde tutmaktır işte;
bizi şüpheden uzak tutan bu gerçeklerde rahata
kavuşuyoruz haklı olarak. Oysa bilim ahlâkı için,
ahlâksal bakımdan kaderimiz bir takım gerçeklere
ermek değil, yeni yeni buluşlara atılmaktadır.
Düşünce, ancak ileriye yöneldiği ölçüde kendi adına
hak kazanır, insan bir şeye sahip olmanın verdiği o
burjuva güvenliğinden vazgeçip, bütün tehlikeleri ile
birlikte aklın o büyük serüvenini kabul ettiği ölçüde insandır.
Bilimsel çabanın içinde bulunan bu ülkünün toplumlann ve teklerin yaşayışında meydana getireceği
sonuçlar üzerinde durmaya bilmem lüzum var mı? Bu
sonuçlar bence, bir tek cümlede özetlenebilir: İnsanın
asıl üstünlüğü, gittikçe daha çok öğrenme yolundaki
bitmez tükenmez çabasından olduğuna göre, biz insanlann ilk ödevi, herkesin bu üstünlükten yararlanmasına çalışmaktır.
Bana öyle geliyor ki, başlı başına bu düşünce, çok
acele çözüm bekleyen günlük sorunlar üzerinde bir
çoklannın düşünüp biçimini değiştermeye elverir.
Henüz karşılayamadığımız maddesel ihtiyaçlanmıçın
baskısı altında, bazı kimseler, asıl kaderimizin ekonomik olduğu kanısına vanyorlar. Bunlar nerdeyse
insanı bir üretim ve tüketim makinası gibi görüyor ve
öyle sanıyorlar ki, bütün insanoğullan rahatlığa ve
konfora kavuştuğu gün, en büyük insan çabası yerini
bulmuş olacaktır.
– 55-
Bu görüşten yana olanların Marx’cı geçindiğini
kulağımla duymuşumdur. İzin verirlerse, Marx’m eserlerinden hiçbir şey anlamadıklarını söyleyeyim kendilerine. Çünkü, burjuva kavramı homo oeconomius’u benimsemekten uzak olan Marx, bilim ahlâkıyla tam ve
kökten bir anlaşma halindedir.
Evet, insanların ekonomik kölelikten kurtulması
pek gereklidir ama, herşeyden önce, düşünce
köleliğinden kurtulmalarının vazgeçilmez koşulu
olduğu için, gereklidir. Bir makina gibi çalışmaktan yorulmuş bir işçiye; işini bitirdikten sonra yan soğuk,
yan karanlık izbesine dönen bir insana: “Kitap satın
al, gezilere çık, bilgini artır!” demek kötü bir şaka olur.
Kendilerini bir düşüncenin tutkusuna kaptıran bir
avuç kahramanı bir yana bırakırsak, kafa çalışması,
maddesel kaygılara karşı bağımsızlık ister. Saat be
saat yoksullukla savaşan kimsedende okuma ve
araştırma için gerekli olan düşünce özgürlüğünü isteyemeyiz. Onun için, rahatlık ve boş vakit bir kaç kişiye
değil, herkese sağlanmalıdır. Ama, maddesel kölelikten
kurtulma bir amaç değil, bir araçtır: Asıl amaç, insanoğlunun büyüklüğünü yapan şeye herkesin
katılmasıdır.
Bilginin yüksek sevinçlerini seçkinlere ayıran bir
düzenin haksızlığını anlar gibi olduklan içindir ki, bazı
kimseler, bir zamanlar bilimlerin boşluğunu
göstermeye kalkışmış, halka ve kadınlara bilgisizliği
salık verecek kadar ileriye gitmişlerdir:
Babalarımız akıllı kişilerdi bu işde,
Bir kadının kafası donla mintanı
– 56-
Ayırdedecek kadar işledi mi,
Gereği kadar bilgisi var demektir, derlerdi.
Bilim ahlâkı bu üzücü yolu kabul etmiyor. Aklın
buluşlarını üstünlüğümüzün koşulu yapıyor, buluş olanaklarının herkese sağlanmasını istiyor. Ona göre en
iğrenç ayrıcalık, sadece bir avuç insana gerçekten
insan olma olanaklarını sağlayan ayrıcalıktır.
Bilimsel araştırmadaki bu ülkünün ağır bastığı
yerde, bir ulusun uygarlık düzeyi artık yalnız ekonomik gücünü geliştirme yolundaki çabası ila değil,
özellikle, çıkarsız bilimsel araştırmayı desteklemek
için XVIII. Yüzyıl filozoflarının aydınlanma dedikleri
şeyi yayma yolundaki çabası ile de ölçülecektir.
Bu yolda bir kaç ileri adım atmış bulunuyoruz,
şüphesiz. Ama, ne ürkek, ne çekingen adımlar! Batı
toplumlannın bencil çıkarlar uğrunda her zaman para
pul bulmaları, insan bilgisini arttırma yolundaysa
ölesiye cimri davranmaları, gelecek yüzyıllarda hayret
konusu olacaktır. Bugün bile, bilimsel araştırmalar
için para yardımı isteyenler, bu araştırmanın
endüstriye ya da savaşa yardımı dokunacağını ileri
sürmek zorunda kalıyorlar. Siz şu hale bakın, değerler
nasılda altüst olmuş: Üstünlüğümüzü yapan şey için
sağlanan yardımları haklı gösterecek bir takım nedenler, hatta nerdeyse bir takım mazeretler aranıyor da,
en yüksek, çıkarımızın çıkarsızlık olduğu farkedilmiyor!
– 57-
Öğretim işleri için de durum böyledir. Öğretimi
yayma şerefi zamanımızındır. Ama, öğretimden faydalanmadaki o korkunç eşitsizlikler bir yana, öğretimi
her şeyden önce, hayat savaşı için gerekli bir silah, teknik bakımdan bir mesleğe hazırlık sayıyorlar çokluk.
Bilimin böyle bir iş gördüğünü herkes bilir. Ama, bilim,
herşeyden önce ve özellikle başka şeydir ve insan bilimi, bilim olarak sevmekle en iyi yolu seçmiş oluyor.
Onun için, asıl sorun, düşünceyle ilgili şeylerin,
araştırılan ve ispatlanan doğruların tadını ve
anlayışını vermektir. Pedagogie kelimesi, eğitim işini
çocuklara ve gençlere ayırmakla ülkümüzden hâlâ ne
denli uzak bulunduğumuzu göstermiş oluyor.
Üstünlüğümüzü yapan şey aklın buluşları ise eğer, her
yaşta bir şeyler öğrenmemiz gerekir ve bu konuda ergenlerin de gençler kadar ilgi görmek haklarıdır. Bununla beraber, bu yöndeki ilk çabalarımız devede
kulak kalmaktadır. Gelişi güzel kurulmuş kitaplıklara
yapılacak para yardımlarıyla dünyaya bilim ruhu
aşılıyoruz diye öğünemeyiz.
Bir de şu var: Bilimin ispatladığı gerçekleri
öğretirken, çokluk, ders görenlere, bu gerçekleri ortaya
çıkaran çabadaki o ozanca, o sarsıcı coşkuyu pek anlattıkları olmuyor. Söz sanatı ve şiir, klasik humanizmayı övme yolunda bunca ustalık gösterirken, bilimsel
humanizma, genel olarak, kendini değerlendirmeyi demiyeyim ama, dile getirmeyi bile pek önemsemiyor.
Oysa, bilimsel humanizma, atalarımızın dediği gibi,
kafayı ve yüreği yoğurmada öbür humanizmadan daha
az yararlı değildir.
– 58-
Bir daha söyleyeyim: Bir ahlâkın özü, daha yüksek,
daha soylu bir toplum düşüncesindedir. Bugün, burjuva dünyasındaki ekonomik hayatın yürekler acısı
düzeni ve hâlâ milyonlarca insanı ezen yoksulluk
karşısında, bir çok cömert yürekli insan, özellikle maddesel sorunlar üzerinde kafa yormaktadır. Dünya nimetlerinin bol bol üretileceği ve haklıca bölüşüleceği
bir dünya düşünüyorlar. Yüreği olan her insanın bu isteklere katılması ve onlann gerçekleşmesine çalışması
gerekir: Aklı başında toplumlann yönelmesi gereken
amaç sosyalizmin getireceği bolluk olmalıdır. Ama
Marx’çı humanizma ile anlaşma halinde olan bilim
ahlâkı, ekonomik kölelikten kurtulmanın bir amaç
değil, sadece bir araç olduğu üzerinde bizi düşünmeye
çağınyor. Maddece zengin ve yanlız bununla yetinen
bir dünya yine de yoksul bir dünyadır. Pozitif
araştırmadaki ülkünün istediği, madde köleliğinden
kurtulmuş bir insanlığın kendini çalışmanın soylu
biçimlerine, düşüncenin buluçşu atılganlıklanna vermesidir.
Sözümü bitirirken, bu buluşlar düşüncesi üzerinde
durmam gerek. Öbür ahlâklar, düşünceye hem saygı
duymuşlar, hem ürkmüşlerdir ondan. Düşünceyi
araştırmalann peşine saldıktan sonra onun hızından
yılmaya başlamışlardır. Ne pahasına olursa olsun, onu
belli durumlarda durdurmaya çalışmışlar, geçmişten
geleceği dizginlemesini istemişlerdir, çünkü
gerçekleşebilecek yenilikten korkmuşlardır. Oysa,
bilim ahlâkının böyle bir korkusu yoktur; Yenilik, onu
kaygılandırmak şöyle dursun, büsbütün coşturur. En
yaman değişikliklere önceden hazırdır o. Bilim
savaştır, düştür, serüvendir, umut ve coşkudur. Durdurulamayandır o.
– 59-
BİRLİK İLKESİ
Bilimsel çabanın ikinci ülküsü birliktir. Gerçekte,
bilim, kimisine hoş, kimisine kötü gelebilen, falam
inandırıp falam ilgilendirmeyen bir düşünce ürünü olarak çıkmaz karşımıza: Bilim her zaman ve her yerde,
herkesin anlaşmasını ister.
Bu istek yeni değildir şüphesiz. Gök kubbe altında
“Birlik olun!” diye seslerini yükseltmiş bilge kişilerin
haddi hesabı yoktur. Dinle, fesefeler, bilimden çok
önceleri, akıllan uzlaştırmak, bir tek gerçekte
birleştirmek istemişler, “Görün ve inanın!” deyip
durmuşlar bin bir biçimde. Ama, bu cömert özlemlere
ne oldu? soranm size.
– 60-
Üzerinde yaşadığımız toprakta, Druide’lerin dini,
Augsute un, Kübele’nin, Mithra’mn dini hep ruhlan
fethetmeye çalışmışlardır. Bu dinlerin hepsi de bugün
göçüp gitmiş bulunuyor ve tarihçi için birer inceleme
konusunda öte bir şey değildir artık. Bu ölü gerçekler
üzerinde Ortaçağ’da Hristiyanlık doğup gelişiyor ve
Incil’deki o güzelim düstura göre “bu dünyaya gelen
her insana ışık saçan o gerçek aydınlığı” sunuyor. Ne
var ki, bu ışık, istediği kadar herkese sunsun kendini,
herkes kabul etmiyor onu. Hristiyanlık ne İsrail
oğullarım peşi sıra sürükleyebilmiştir, ne de daha sonraları- Müslümanları. “Zındıkların” sürekli saldırışlarına
karşı kendini savunması pek de kolay olmamıştır. Reform, onu yeniden gençleştirmeyi, evrensel yapmayı
düşünmüşse de, eski Hristiyanlığı ikiye bölmekten
öteye gidememiştir: Reformun ortasında Calvin Luther’in karşısına dikilmiştir. O zaman, din kurucuları
kollan sıvayıp koyulmuşlar işe: Voltaire’in “Herkesin
dini” diye adlandırdığı şu yaradancılık, sonra SaintSimon’un Yeni Hristiyanlığı, onun ardından da Auguste Comte’un pozitivizm dini çıkıyor ortaya. Her yerde,
kafalan birliğe ulaştırmak isteyen aynı ateşli istek; her
yerde, ilginç, cömert, kimi zaman da atak düşünceler;
ama, her yerde kafalan birliğe ulaştırmada aynı
güçsüzlük, evrenselliğin koşulu olan bu birliğe ermede
aynı başansızlık. Bütün bunlar’ Fransa’da olup bitenler. Gözlerimizi dünyaya çevirelim, hep aynı görünüş:
Büyük dinler insanların vicdanlannı paylaşma yolunda yarış halindeler. Ama, işin acı yanma bakın ki birlik
kurma istekleri onlann birbirlerine katıyor ve banş istekleri de savaşa dökülüyor.
– 61-
Filozoflar daha mı mutlu acaba? Öyle olmaları umulurdu, çünkü, içlerinden bazıları, yanhz akla
başvurmakla övünmektedirler. Bununla beraber,
onlann başarısızlığı, dinlerinkinden daha açık, bir
bakıma daha da ciddi. Bazı inançler milyonlarca insanı
peşi sıra sürüklüyor, coşturuyor. Bu da dini, katolik
mezhebi, İslam dini, Reform dünyanın geniş
bölgelerinde yayılıyor. Oysa, küçücük Yunan
dünyasında Sokrates’in karşısına Sofistler, Eflatunun
karşısına Aristoteles dikiliyor. Aynı günlerde, aynı
gökkubbe altında, Stoacılar Epikhuros’çulara karşı
çıkıyor. XVI. yüzyıldan bu yana, felsefe sistemleri
sayılmayacak kadar çoktur. İnsanı en çok şaşırtan şey,
bu birbiriyle çatışan, birbirini tutmayan öğretilerin bizleri arkalarından sürükleyecek kadar çekici olmalarıdır. Öyle sanıyorum ki, bugün bir insanın Eflatunu
sevmemesi, en çileden çıkartıcı çelişmelerine değin benimsememesi güçtür. İnsan kendini, örneğin, bir Spinoza’ya kaptırmaya görsün, bir daha yakanızı
bırakmaz ve çizdiği yolun ta ucuna dek götürür sizi.
Sonra, Kant’ı, Comte’u, Hegel’i okudu mu, dehalarının
zorlu etkisine kaptırır kendini. Ama, bu birbirini kovalayan kapılmalar filozofların zaferi, felsefelerinse
yıkımıdır. Çünkü, insan, en yüce ve tek gerçeği, bütün
kafaların eninde sonunda karşılaşacağı gerçeği bulmak
umuduyla çıkmıştır yola. İnsanoğlunu buna götüreceği
sanılan yollarsa sayısız kollara aynlmaktadıd. Öyle ki,
bunca çabalardan, en çekici düşünceler arasındaki
– 62-
bunca koşuşmadan sonra, insan teki kendini daha da
kararsız, insanlarsa kendilerini daha bölünmüş bulmaktadırlar.
Bu iflas karşısında, bilge kişilerin sonunda “Ben ne
bilirim” dediklerini ve düşünce birliğinden umut kesmelerini anlıyor insan. Ne var ki, küçümcülük bu
mantıklı vazgeçişi kabul ededursun, bilim, her yandan,
büyüyor ve sessizce, birliği kuran şey oluyor. Bilim
uzlaştıran şeydir.
Kimileri bu birliği öve dursunlar, bilim düpe
düz yaratıyor onu: Euklides’in, Phytagoras’ın
denklemleri, Arkhimedes’in buluşları önünde
artık ne Eflatunculuk vardır, ne de Epikhurosculuk. Kepler ve Galileo yasaları önünde ne Jansenius’lar, ne Cizvitler, ne Thomas’cılar, ne Descartes’çılar, ne Spinoza’cılar yaradancılar, ne
dinsizler, ne Kant’çılar. Ne Comte’cular, ne idealistler, ne faydacılar vardır: Herkes tam anlaşma
içinde anlaşmaktadır. Katolik, protestan, musevi,
müslüman bilginler vardır: Ama, katolik geometrisi, protestan, musevi, müslüman geometrisi diye
bir şey yoktur. Fransız, İngiliz, Alman, Rus
fizikçiler vardır: Ama, fizikte, Fransız gerçekleri,
Alman gerçekleri, diye bir şey yoktur. Böyle
bir şey düşünmek bile saçmadır. Hindistanı
ya da Batı’yı daha derinden etkiliyen din
– 63-
ya da felsefe kanıtlan olabileceğini insan pekala
düşünebiliyor da, Apollo’nun çömezi için başka, Isa’nın
ki için başka, Buda’nınki içinbaşka olan matematik bir
ispatlama düşünemiyor. Bunun gibi, Kant hayranı için
geçerli, Spinoza’mnki için geçersiz deneysel hiçbir ispatlama da düşünülemez.
Bilimin elde ettiği bu birliğe öylesine alışmışız ki,
buna pek dikkat etmediğimiz, ondan olağan bir şeyden
konuşurcasma söz ettiğimiz, hatta, onun hiç sözünü etmediğimiz bile oluyor. Ama, bunu düşünce tarihindeki
yerine koyalım tekrar. Yüzyıllar ve yüzyıllar boyunca,
kendilerini bilgiye adamış kimseler, kafaları
birleştirecek bir ilke bulmaya çalışıyorlar. Bu çabaya
yetilerinin, dehalannm ve sabırlarının bütün olanaklannı katıyor; ruhun bütün kapılanm çalıyorlar; bununla beraber, hiçbir alanda böylesine özlenen birlik
kurulmuyor. Tam tersine, aynhklar artıyor, kızışıyor
ve çokluk keskinleşiyor. Sonunda, insan anlaşma
umutlaıından bile şüphelenmeye başlıyor: İşte tam bu
sırada, bütün bir kafa ürünü ortaya çıkıp sessiz sessiz
gelişiyor; zorlamasız, şunun bunun iyi niyetine bile
başvurmaksızın herkesin ortakça benimsediği bir
takım kesin bilgiler koyuyor ortaya ve olamaz sanılan
bir gerçek haline koyuyor. İnsanlar başka alanlarda
boşuna birbirlerinden kopup çekişe dursunlar;
aynhklar ve çekişmeler ötesinde, bir birlik kuruluyor.
Din, felsefe, politika, ekonomi, ahlâk ve düşünce
sınırlan insanlan birbirinden sonuna kadar ayınr
görünürken, şu ya da bu ulusun olmayan, ünlü deyimle
“bu dünyaya gelen her insanı” aydınlatan bir gerçek bu
sınırlan aşıp geçiveriyor.
– 64-
Bu yenilikle birlikte bir devrim olduğunu nasıl
görmezlikten gelebiliriz? Eski ahlâklar “Birleşin!” diyordu ama, ayrılıkları artırıyordu: “Bilim ahlâkıysa susuyor ve birleştiriyor.
Hangi yoldan? Bildiğimiz bir yoldan: Akla ve deneye
dayanan ispatlama yolundan. Bilimsel çalışmaları
yöneten bütün bu kılı kınk yaran kuralların ahlâksal
anlamını şimdi anlıyor insan. îlk bakışta bu kurallar
salt düşünce alanına, ahlâkınki ise bir başka alana
bağlıdır. Ama iyice düşünelim. Bilgin, fizikçi ve toplum
bilimci niçin ispatlama işinde bunca sıkı yasalara uyuyor? Bir olayı saptamak ya da bir yasayı dile getirmek
için bunca tedbir, bunca güvensizlik neden? Neden
bunca kanıtlar, bunca karşı kanıtlar? Bilgin yalnız
gerçeğe ulaşmak ve kişisel bir inanca istemiyor, bu
inanan paylaşılmasını, bu gerçeğin herkes için apaçık
olmasını istiyor da ondan. Fizikçi, kendisine
inanılmasını yeter bulmaz: Bu inanma apaçık ve doğru
kanıtlara dayansın ister. Onun için, bu sabır isteyen,
bu zorla ispatlamalar, bu kılı kılına şaşmazlık kaygısı,
düşüncenin altın kuralı olduğu kadar, kendini
başkalarına adamanın da en .yüksek şeklidir. Bu ispatlamalar hem önemli şeyler üzerinde başkalarıyla
anlaşma isteğini gerektirir, hem de bu anlaşma değil,
gerçek bir birleşmenin ifadesi olmasını gerektirir.
İnsanın insana sevgi ve saygı beslemesi bilimsel
araştırmanın ruhudur. Çünkü, insan başkalarına herkesin olabilen ve insanları en yüksek yanlarıyla
birleştiren bir gerçek sunmaktan daha değerli bir
bağışta bulunamaz.
– 65-
Bilim ahlâkındaki bu ikinci ilkenin insan topluluklarını ne yöne götüreceğini uzun uzadıya anlatmaya
kalkmıyorum: düşünce ve kafaların kardeşliğiyle
birliğe yönelmek ahlâkın en yüce ilkelerinden biri olacak ve hangi alanda olursa olsun, biz insanlar için birbirimizi sevmenin yüce şekli birbirimizi geçerli ispatlamada inandırmak olacaktır.
Bölük pörçük anlaşmalar başka yollardan da elde
edilebilir,, şüphesiz: Bazen kaba güç, çıkar ve duygu da
bir birlik yaratabilir. Ama, kaba güce dayanan
anlaşma, her zaman için, kısa ömürlüdür; çünkü, içe
tepilen öfkeler gizli bir güç taşırlar. Gözünü korkutarak, bir insanı inandığına inanmıyorum, inanmadığına
inanıyorum demeye zorlamak boşunadır. Ağızlan
tıkanmış vicdanlar, öç alma saatini beklerler sessiz
sessiz; bu saat de, gelir çatar, er geç.
Çıkar üzerine kurulan anlaşma kimi zaman daha
sağlamsa da, basit ve geçici olmaktan kurtulamaz;
çünkü, insan, asıl çıkarsız yanıyla büyüktür; çünkü, bir
an için bir noktaya yönelen çıkarlar, çarçabuk yön
değiştirir.
Duygu üzerine kurulan anlaşma daha soyludur
ama, çabuk bozulabilir; çünkü, duygu değişken, kimi
zaman da kördür; çünkü, gerçeğin kesinliklerine kolay
kolay uyamaz. Filan söz ustası sevgiden, haktan,
kardeşlikten söz edip bir topluluğu coşturabilir; ama,
bitişik odada, içtenlikte ondan aşağı kalmayan bir
başka söz ustası, aynı ilkelere başvurarak, hem de
apayrı, hatta tabana karşıt sonuçlar çıkararak, bir
başka kalabalığı coşkuya getirebilir.
– 66-
Gereği gibi ispatlanmış gerçeklerin ortakça benim-
• senmesinden doğan anlaşma ise, tam tersine, sapasağlam bir temele dayanır ve artık rastlantıların, tutkuların oyuncağı olmaktan çıkar. İnanmak istediği için
değil, deney karşısında inanmamak elinden gelmediği
için “inanan” kimse, görüşünü değiştirmez. Onun
yakında ya da uzağında, aynı nedenlerden aynı şeylere
inanan kimseler de değiştirmezler görüşlerini. Eğer bilimin çağrısına uyup, başkalarını zorlayacak yerde,
inandırmaya, çelmeye, aklını yatırmaya çalışırsak
birliği güvenli bir temel üzerine oturtmuş oluruz.
İleride inceleyeceğim şu karşı düşünceyi ileri
sürebilir ve diyebilirler ki bana: Bugün biz ancak
sayıları sınırlı bir takım gerçekler üzerinde
anlaşıyoruz. Bunların sayısı gittikçe artabilirse de,
şimdilik sınırlıdır. Başka alanlarda toplumbilimin çok
ağır gelişmesi dolayısıyla, bilimin daha yeni yeni
değinmeye başladığı bir çok günlük sorunlar üzerinde
karara varmak zorundayız. Kimi noktalarda birlik olmakla beraber, kimilerinde anlaşamamamız bundan
ileri geliyor. En iyilerin bazen hâlâ çıkara, söz
sanatına, propagandanın bütün biçimlerine başvurmak
zorunda kalmaları, hatta zor kullanarak yapılan
saldırılara aynı yoldan karşı koymaları bundan ileri ge-
. liyor. Bilimsel araştırmada bulunan ülkü, bu
ayrılıkları azaltma işinde tutulması gereken yolu
göstermektedir hiç değilse: Bu yol, ispatlamalarla, ortalamalı kesin bilgileri çoğaltmak ve bütün
tartışmalarda, ne türlü olursa olsun, uzlaşma ilkesini
akılda ve deneyde aram gıktır.
– 67-
Bu yolda durmadan daha uzaklara gitmek kolay olmayacak. Birinci Dünya Savaşının ertesinde beslediğimiz o kabına sığmayan umutlarımızı unutmuyorum hiç. Bir gün, Einstein Almanya’dan Görecilik
ilkelerini anlatmak için Fransa’ya gelmişti. Kinler,
haklı kızgınlıklar bir çoktlannm yüreğinden silinmemişti henüz. Einstein, College de France’ın bir salonunda konuşmaya başlar başlamaz, onun düşman bir ulustan geldiğini unutuverdi herkes; çünkü, onu
dinleyenlerin hepsi için ki bir çoğu savaş meydamlanndan daha yeni dönmüştü- yanılgıdan, bilgisizlikten ve kinden başka düşman yoktu ve olamazdı.
Dışarının bağrışmaları salonun eşiğinde
sönüveriyordu: İçeride Einstein’in kapıp kavradığı insanlar, daha geniş, daha tutarlı bir Evren
düşüncesinde anlaşma yolundaydılar.
Niye saklamalı, o zaman, bir çoklarımız korkunç bir
savaştan çıkarken, dünyanın nihayet iyi yola girdiği,
bilim ahlâkının üstün çıkacağın, yükseklerde doğan
birliğin Ulus’ları saracağı umuduna kapılmıştık. Ne
yazık ki, uyanış bildiğiniz gibi oldu. Goethe’nin ve
Kant’ın Almanyası Einstein’in çağrısına kulağını tıkadı
ve adı bu sayfalan kirletecek olan bir adamın savurduğu palavralan alkışlara boğdu. Sonuç: Avrupa’nın
göbeğinde, bilimsel araştırmalanyla ün yapmış bir
memlekette, bilimin kendisi suçlandınldığı, hiç sayıldı,
yuhalandı. Bir Yahudinin ispatladığı bir gerçek yanlış
sayılmalı diye bir takım sesler yükseldi. Zorbalığa dayanan bilim-düşmanlığı, kuzeyle “kanının” kimyasal
bakımdan ve normal olarak, dünyanın geri kalan insanlannın kanından üstün olduğuna inanmaya zorladı
insanlan. Aşağılık bir toplum bilim, en saçma tezlerin,
– 68-
devlet tarafından zorla benimsetilince gerçek sayılması
gerektiğini öğütledi. Sadece omuz silkilip geçilmesi gereken buyürekler acısı düşünce geriliği, bir kaç yıl
içinde milyonlarca bağnazı büyüledi. Tam onbeş yüzyıl
sonra dirilen barbarlık, humanizmaya savaş açtı; Fransa’da kendine parayla suç ortaklan edinip İnsan Haklan’mn vatanına yasaldı; acaba zorbalık ahlâkı bilim
ahlâkını ortadan kaldıracak mı diye insanın korkular
geçirdiğini anlar oldu.
Ingilterenin dayatışı, Sovyetler Birliğinin şaşmaz
çabası, Birleşik Amerika’nın ekonomik gücü, düşman
çizmesi altındaki memleketlerin diretişi ile, barbarlık
yenildi. Birlik ahlâkına götüren yol yeniden açıldı.
Ama yine de tedbirli olalım. Bazı kimseler (hem de en
iyiler arasından) savaştıklan kötü güçlerle burun buruna gelince kendi kendilerinden şüpheye düşüyorlar.
Atom bombasını herkesten önce bulan Amerikalı dostlanmız, bunun sımm kendilerine saklayacaklannı
söylüyorlar. Önemsiz tehlike, çünkü, çok geçmeden
herkes öğrenecek bu sim. Kötü alamet, çünkü güç
düşmanın elindeyken ona karşı savaşmış olanlar, bu
güç kendi ellerine geçince gizliden gizliye onu kullanmayı düşünüyorlar diyesi geliyor insanın.
Bilimin gerçekleştirdiği bu buluşun kötüye kullanılma olanağına bilim ahlâkı karşı geliyor. Bilge
kişilerin özlediği birlik atom bombasıyla
yaşatılamayacağı gibi, zorbalıkla, top tüfekle de
yaşatılamaz: Ancak ispatlanmış gerçek yoluyla
yaşatılabilir.
– 69-
Tek başına bu ilkenin bizleri kurtarabileceğini için
duymuyor muyuz hepimiz? Eşi görülmemiş bir sınavın
bir sınavın ertesinde bitkin, yaralı düşmüş Uluslar birbirleriyle anlaşmaya çalışıyorlar; ama, Cenevre deneyinin başarısızlığından gözleri yıldığı için, duraksıyor;
anlaşmayı gerçekleştirebilmek için, ortak bir ülküye
uymak gerektiğini anlıyorlar. Bu ülküyü kimden istemeli? Hristiyanlar Hristiyanlıktan, diyorlar, Müslümanlar
Müslümanlıktan, Budistlar Budistlikten. Bu isteklere
kulak verdiniz mi, dünya yeni baştan dünün
yanılgısına düştü demektir. Çünkü, Hristiyanlık da,
Müslümanlık da, Budistlik de, kendi adamları için ne
denli kutsal olursa olsun, bütün insanların
anlaşmasını sağlamaktan uzak olduklarını bol bol
göstermiş bulunuyorlar. Hem sonra, încil’i Kuran’dan
ya da Yöntem Üzerine Deneme’den üstün kılacak olan
atom bombası değildir. Yarın birliği kuracak olan tek
ahlâk, dün birliği kurmuş olandır; o ahlâk ki, ispatlanmış gerçekler üzerinde akılların uzlaşmasını buyurur; insan sevgisi ile insan saygısını birbirinden
ayırmaksızm, bizi en soylu yanımızla birbirimize
yaklaştırmaya çalışır ve deneyin yoğurduğu akıldan
kardeşlik yollarını açmasını ister.
ÖZGÜRLÜK İLKESİ
Bilim ahlâkının üçüncü ilkesi düşünce
özgürlüğüdür.
Büyük dinler bu özgürlüğü temelsiz sayıyor, ona
saygı göstermiyorlar. Örneğin Hristiyanlık, ilk
günlerinde, istediği kadar zorba güce karşı nefreti dile
getiren en güzel özdeğişleri, batı dünyasına getiredursun, zulme uğrar uğramaz, inançsızları kıyasıya cezalandırma hakkına bulmuştur kendinde.
IV. yüzyılın ortalarında, bir imparatorluk buyruğu,
puta taparlığı ölümle cezalandırıyordu: “Her yerde,
bütün kentlerde tapmaklar hemen kapanacak ve
böylece, yolunu şaşırmış insanların kötülük etmeleri
önlenecektir. Putlara kurban sunulmasını yasak ediyoruz. Her kim böyle bir iş yapmaya kalkışacak olursa,
intikamcı kılıçla boynu vurula malı mülkü elinden
alına. Bu suçlan cezalandırmakta gevşek davranan eyalet valileri de aynı cezaya çarptmla!”
– 71-
356 yılında, yeni bir yasa şöyle diyor: “Kurban
törenlerine katılmak ya da putlara tapmak gerektiğine
inananlara ölümle cezalandırılacaktır.” 392’de, yüksek
ya da aşağı sınıflan herhangi bir kimsenin “ev tanrıları
Lares’i ateşle, Genius’u şarapla, Penat’ı güzel kokularla ululaması, onlar için ışıklar, günlükler yakıp
çelenkler asması” yasak edilmiştir. 391’de “tapmak dolaylarında gezmek” hatta, onlara “bakmak” yasağı
konmuştur. 395’de tapınaklara “yaklaşmak” yasak edilmiştir; bu karann uygulanmasında gevşek davranan
memurların cezası ölümdür. 435’de, ayakta kalan
bütün pagan tapınaklarını yıktırma buyru. 1
Yahudi dinine karşı aynı hoşgörüsüzlük: Yahudi erkeklerin Hristiyan kadınlarla evlenmeleri, devlet
işlerinde kullanılmaları, yeni havra açmaları, bir Hristiyanı sünnet etmeleri, yan iona dinini değiştirtmeleri
yasak edilmiştir. 2
Nihayet, katıksız Hristiyan olmayanlara, yani
sapkınlara da inanç özgürlüğü tanınmaz oluyor. Bu
sapkınların kentlerde oturması, vasiyette bulunması,
özel bile olsa, toplantı yapması, imparatora başvurması
yasak edilmiştir. Özel bir evde sapkınlar toplantı yaparsa, ev ellerinden alınacak, kitapları yargıç önünde
yakılacak, suçlular öldürülecekti.
(1) Cod. Theod. 16, 10, 1; 16; 10, 6; 16, 10, 12; 16, 10, 11;
16, 10, 13; 16, 10, 25.
(2) Cod. Theod., 16, 8, 6; 16, 8, 16; 16, 8, 27; 16, 8, 26.
Cod. Just., 1,9, 5.
– 72-
Her kim suçluları saklarsa, boynu vurulacaktı. Yasa
şöyle buyuruyordu: Gerek ahlâk gerek başka yasalar
bakımından sapkınların öbür insanlarla ve dünyayla
hiçbir ortak yanlan olmayacaktı. 3
Biz Batılılann dünyasında, cellatlann düşünceye
saldırdıklan bir karanlık çağ başlayor: Bu çağda,
Haçlılar, inansızlan ya da Albigeois’lan öldürmekle
cennete gideceklerini sanmaktadırlar. XVI. yüzyılda,
humanizmanın seçkinleri sarmaya başladığı bir zamanda, eski hoşgörüsüzlük hâlâ sürüp gidiyor. Incil’i
yorumlamada anlaşamayan Katoliklerle Remormacılar
savaş meydanlannda çarpışıyorlar birbirleriyle. XVII.
yüzyılda, Bossuet’nin övdüğü şu Nantes Buyrultusunun yürürlükten kaldınlmasıyla bir banş denemesi
yapıldıysa da, XVIII. yüzyılın ortalannda, bir kral
buyruğu “düşünceleri sarsmaya” çalışan yazarlara
ölüm cezası veriyor.
Fransız Devrimi, nihayet, İnsan Haklan’nı kamuya
bildirdiği zaman, eski hoşgörüsüzlük yasalardan
atılıyorsa da Kilise dogmalara bağlı tutumunu elden
bırakmıyor. Papa Pius VI, 20 mart 1790 günü Kardinaller Kurulunda verdiği bir söylevde “din işlerinde
bile” herkese düşünce özgürlüğü tanıyan, “katolik olmayanlann” da ordu ve devlet işlerinde
kulanılmalanna yol açan İnsan Haklan Bildirisinin
maddelerini lanetliyor. Papa Gregorius XVI. şöyle
yazıyor: “Herkese inanç özgürlüğü tanımak ve bunu
sağlama bağlamak isteyen o yanlış, o yersiz
düstur, daha doğrusu o sayıklama, aldırmazlık
öğretisinin zehirli kaynağından çıkıyor.” Pius IX da,
3 Cod. Theod, 16, 5, 6; 16, 5, 7; 16 , 14; 16, 5,34; 16, 5,
17; 16, 5 18.
– 73-
“Katolik Kilisesine ve ahret mutluluğuna” bundan
daha zararlı bir şey olamayacağını, bunun “bir yitim
özgürlüğü” olduğunu söylüyor. Öte yandan Leo XIII da,
“Din erdemine o kadar aykın olan bu özgürlüğü, mezhep özgürlüğünü, herkesin dilediği dini tutması, ya da
hiç birini tutmaması ilkesine dayanan özgürlüğü”
kötülüyor ve buna “özgürlüğün yozlaşması, ruhun
aşağılık günahlara düşmesi” diyor.
İçimizden bir çoklan, özgürlüğün böylesine
suçlandınlmasım “ahlâka aykın” buluyordur. Her şeyi
kavramak bakımından daha yumuşak, daha anlayışlı
davranan bilimse, bunda kendi ahlâkından başka bir
ahlâkın, mutlakçı ahlâkın bir sonucunu görmektedir.
İnsan Haklarını suçlayan bu insanlar bizi incitiyor
ama, biz, herşeyden önce onların düşünüşlerini anlamaya çalışalım: Onlar, kesin gerçeğe erdiklerini
sanıyorlar, hem de şaşmamacasına. Bu adamlar, yanlış
yollara, yani yitim yollanna sapma hakkını nasıl
tanırlar insanlara? Kötülük özgürlüğü dedikleri bir
özgürlüğü nasıl kabul ederler? Erdiklerini sandıklan
gerçek herkesin kendiliğinden kabul edebileceği
gerçeklerden olsaydı, zora güce başvurmak yersiz,
dolayısıyla iğrenç olurdu. Ama, bu türlü bir gerçek
olmadığı ve yine de kabul etmek gerektiği için (çünkü
gerçektir), ister istemez, onu bir takım dış desteklerle
ayakta tutmak ister. Böyle bir sistemde hoş görürlük
kötü bir şey, kötülüğe tanınan bir ayncalık başlangıcı,
başkasının esenliğine gösterilen suçlu bir kaygısızlık
olabilir ancak. “Mutlak’ı öne sürdünüz mü, ister istemez özgürlüğü yok saymış olursunuz.
– 74-
Onun için, özgür düşünce haklarını hiçe sayan, ya
da sakatlayan yalnız dinler değil. Toplumlann
düzeniyle ilgili filozofik düşünceler de kendilerini zorbaca savunmuşlardır; eski düzenin ayrıcalıklı kişileri
“Zındıklara ölüm!” diye bağırmayı “Jacques’lara ölüm”
demek kadar haklı bulmuşlardır. XIX ve XX. yüzyıl
patronları, grevcilerin üzerine polis güçlerini salarken,
haklarının sınırını aştıklarını farketmez
görünmüşlerdir. Ama törelerin yumuşamasıyla kaba
güce başvurulmaz olunca, birbirine karşıt öğretilere
içten bağlı kimselerin, işi, kaba gücün bir başka biçimi
olan nefret ve küfüre döktükleri az görülmüş şeylerden
değildir. İnsan inandırıp kandıramadığı zaman öcünü
onur kırmakta arar; yasalarda yer alan özgürlük de
törlerden kovulur. Roma imparatoru Julianus Epikhuros’u, Auguste Comte da Julianus’u lanetlere boğar. Ne
Julianus, ne de Comte olan milyonlarca insan düşman
belledikleri kimselere karşı kin besler, lanetler savurur.
Bilimin büyük özelliği, lanetlere de, afarozlara da
yabancı kalmış, özgürlüğü davranışının yasası yapmış
olmasıdır.
Bunda yamlanlar oluyor kimi zaman. Kimi ve geometride inanma özgürlüğü diye bir şey yoktur, çünkü
bu bilimler herkese aynı gerçekleri zorla benimsetirler,
diyenler var bize. Ama bütün bunlar kelime oyunundan başka bir şey değil. Bilim, yaptığı tanıtlamaları
kimseye zorla benimsetmez, kendiliğinden benimsenir
onlar. İnsan kafasının bunlara katılmasından daha
özgürce, daha kendiliğinden bir şey olamaz.
– 75-
Bazılarının yanılması şurdan geliyor: Onlar
yapılmakta olandan çok, yapılmış olana bakıyorlar.
Öğretim yollarımız, çok zaman, bilimsel araştırmanın
kendisinden çok, elde edilen sonuçlar üzerine çekiyor
dikkati. îşte, okuyup öğrenen insanın, kendini bir
takım gerçeklere bağlı duyması bundandır. Ama bilimin özüne varmak istenirse, araştırmayı o büyük atılış
gücünde ele almalıdır. Bilimin ruhu olan bu atılış
özgür bir atılıştır; özgür olmamak elinde değildir. Kendini ele vermeyen gerçek karşısında bilginler duraksar,
bocalar, birbirlerine danışırlar. Herhangi bir düşünceyi
sınırlamak hiç birinin aklından geçmez; geçmişte insanlara on defa, bin defa saçma görünmüş
düşüncelerin, tuhaf hatta irkiltici bir takım taşanların
gerçekleştiğini çok iyi bilirler. Yine bilirler ki, uyanık
kafalann çarpışmasından gerçek ortaya çıkar ve umulmadık şeyler üzerinde birliğe vanlır. Araştırma
dünyasında herkese tanınan özgürlük, istemiye istemiye ya da yanm ağızlı verilmiş bir özgürlük değil, oyunun kuralı, başannın koşuludur. Onun için, bilim
tartışmalannda, gerçeğe ulaşma sabırsızlığının,
yanılma korkusunun, her bilginin kendi Ön yargısının,
hatta kuruntulannın doğurabileceği bazı titizlikler ne
olursa olsun, düşüncenin salt bağımsızlığı üzerinde en
küçük bir şüpheye yer yoktur: Bu bağımsızlık,
araştırmanın yalnız yasası değil, ruhudur da.
Ama, diyorlar bize, gerçek bir defa meydan çıktı mı,
önünde herkesin eğilmesi gerekir; özgürlük, açılan
tartışmayı canlandırır, ama tartışma bitinci ondan da
eser kalmaz.
– 76-
İleri sürülen bu karşı düşünce zorlu gibi görünüyor
ilk bakışta. Ama değil. Bilimin bir başka özelliği de,
onun için tartışmanın bitmesi diye bir şey olmamasıdır. “Mutlakçı” dinler ve felsefeler, her şeyden
önce, düşüncenin kesin olarak varacağı değişmez bir
takım durumların peşindedirler. Oysa, bilim yeni yeni
atılışlar için durmadan dayanak noktalan arar kendine. Belli bir zamanda bilimin elde ettiği bilgilere düzen
veren varsayımlar görelilik ve geçicilik damgasını
taşır. Pozitivizmin ilk günlerinde, Descarte’çı felsefeyle
Newton yasasının getirdiği kavramları fizikin hiç bir
zaman çürütümeyeceği sanılmıştı. Gerçekten de o
zaman, düşüncenin bu kavramlarla bağlı olduğu kanısı
vardı. Ama yakın geçmişin ve günümüzün en büyük
başınsı, özgürlüğün, bu büyük yenilikleri karşısında
bile kendi haklarını elden bırakmadığını göstermek
olmuştur. Descartes istediği kadar “doğru görüşler”
yani kendi düşünceleri her çeşit şüpheyi silip
süpürecek,”çünkü doğru görüşler üstündeki açık ve
seçik bilgi bütün şüphe ve tartışmayı ortadan kaldırır”
diye dursun, özgürlük durmadan ilerliyor. İki nokdana
ancak bir doğru geçebileceği, bir noktadan belli bir
doğruya ancak bir paralel çizilebileceği herkesçe
“doğru” biliniyordu. Lobatchevski ortaya çıktı, bir nok– ^
tadan belli bir doğruya bir çok paralel çizilebileceğini (
isgatladı. Sonra, Reinmann çıktı, iki noktadan bir tek
doğru geçebileceği kabul edilmez oldu artık. Yeni bir
geometri çıktı ortaya, Euklides geometrisi kadar
sağlam, onun kadar akla yakın bir geometri: Özgürlük
üstün geldi.
– 77-
Bu başarı elde edildikten hemen sonra, klasik
görüşlere karşı yeni bir savaş açılıyor. XX. yüzyıl
başlannda, bir salt uzay, salt zaman kavramı insan
kafasına iyiden iyiye giriyor. Onun için Einstein zaman
ve uzayın ancak görece bir değeri olduğunu, bağlı bulunduğumuz “reference” 1ar sistemiyle ilintili olduğunu
söyler söylemez, şaşkına dönenler, şurada burada seslerini yükseltiyorlar. Bergson, klasiszm adına, “yeni
fiziğin parçalanmış ve genişlemiş zamanlan” ile alay
ediyor* Ama hiç kimse, her şeye rağmen, insan
kafasının en devrimci, hatta görünüşte, en çılgınca yenilikler yaratma hakkına dil uzatmayı bir an olsun
düşünmüyor. Özgürlük, tartışmanın yasası olarak
kalıyor. Güven altına alman bu özgürlük, Mikrofizik’in
şaşırtıcı başanlanna yol açıyor: Quantum’lar, nicelikleme (quantification) ile mümkün devinimler arasına
girip mekanik’de yer alıyor; madde de, dalga mekaniği
ile maddelikten çıkıyor. Akıl, olgularla ilişki kurmak
için değişmek zorundadır. İnsanlık tarihinin gördüğü
en yaman devrim özgürlük içinde ve özgürlükle
oluşuyor.
Bir hak olarak istenen ve kabul edilen bu
özgürlüğün sonucunu biliyoruz: Dogma’lar zorma güce
dayanırken; mutlakçılığm hüküm sürdüğü yerde ister
istemez zorbalık hüküm sürerken, bilim tertemiz kalır,
ellerini kana bulamaz. Bu, bize o kadar olağan
görünüyor ki, dikkat bile etmiyoruz. Ama, insan
şaşırtıcı bir şey karşısında şaşmasını bilmeli. İnsanlar
arasında birlik yaratmak için gösterilen bunca çaba,
bir çok sorunlar üstünde düşünceleri uzlaştırmış, hiç
birinin bağımsızlığına dokunmamıştır. Görelilik ve Quantum’lar öğretisi, Reform’dan bambaşka bir biçimde
– 78-
şaşırtıcı bir yeniliği temsil ediyordu: Bununla beraber,
insanların burnunu bile kanatmış değildirler. Niçin?
Çünkü, özgür araştırma, özgür tartışma pozitif
araştırmanın ruhudur. Böyle bir konuda, zorba gücü ya
da. devlet gücünü araya sokmak gülünç olur. Ne yazık
ki, şu ya da bu dinin bilime karşı savaşmak için devlet
gücünü yardımına çağırdığı çok görülmüştür. Ama
Einstein’in, Joliot’nun Euklides geometrisini, göreliliği
ya da radyoaktivite’yi savunmak için tabur tabur askere ya da potilik bir çoğunluğa başvurdukları görülmüş
değildir. Zaten, böyle bir şey de düşünülmez.
Böylece, bilim ahlâkının üçüncü ilkesi, bizleri
düşünce özgürlüğünü sevmeye, onu hem kendimiz,
hem de başkaları için sevmeye çağırıyor.
Bu ilkeye uymanın, ahlâk, ve politika alanlarında
ne büyük yenilikler yaratacağını söylemeye lüzum yok.
Bu günedek, özgürlük bir çoklarınca, daha iyisi
olmadığı için kabul edilen bir çeşit çıkar yoldu: Daha
büyük kötülükleri önlemek için özgürlüğü kabul edelim, çünkü başka türlü yapamayız, deniyordu. Bilim
ahlâkıysa, tam tersine, bize şöyle diyor: Özgürlüğü
kabul edelim, çünkü iyi bir şeydir, verimlidir, ilerlemenin baş koşuludur. IjHosgörüü, düşünce saygısının
henüz sessiz ve yetersiz bir formülüdür ancak.’*
Başkalarının bizimkilere benzemiyen düşüncelerine
katlanmak iyi bir şeydir. Ama, bu yetmez. Buna en az
kötülük diye katlanmamalı, bir iyilik diye sevinmeli:
Çünkü, düşüncelerin özgürce dile getirilmesi, bir takım
aşırılıklara kaçılsa bile, yine de bağıntılı gerçeğin ortaya çıkmasına yardım eder..
– 79-
Daha ileriye gidelim: Bilim ahlâkı, yalnız
başkalarının özgürce düşünmesini, düşüncelerini
özgürce dile getirmesini değil, her anlayış çabasında
yer alan o peşin ilgiyle ve saygıyla dinlenmesini de
ister. Bir bilgin gözlemlerine uymaz görünen bir,
öğretiyi çürütmek istedi mi, onu elinden geldiğince derinlemesine incelemeye başlar; onda doğru olanı bulmaya çalışır; onu aşarken, saygılı davranır; en yanlış
saydığı bir tezin kaynağındaki haklı kaygıyı
araştırmaya koyulur; bugünün yanılgısında yarının
doğrusunu selamlar. Bu, sadece bir düşünce inceliği
değil, nerede olursa olsun, doğrunun bir parçacığını
bile hor görmeme kaygısıdır aynı zamanda.
Bu babacan anlayış çabası durmadan aratabilse,
insan topluluklarının yaşayışında ne büyük
değişiklikler olmaz ki! Bu çabanın bir alanda, uzun
zaman öfkeli tartışmaların ağır bastığı bir alandakendini duyurmaya başladığını söyleyebiliriz hiç değilse.
Daha dün, Kilisenin özgürlüğe olan saldırılarına
karşılık verirken, bir çok akılcıların tutumu, genel olarak, dinlere, özellikle Hristiyanlığa karşı, bilginlere
pek yaraşmayan savaşçı bir tutumdu. XVIII. yüzyılın
büyük polemistleri Hristiyanlık tarihini sanıldığından
çok daha iyi biliyorlardı şüphesiz; ne var ki, saldırıya
uğrayınca, onlar da karşı saldırıya geçiyorlardı. Çoğu,
dinde, insan aldanırlığının sistemli olarak
sömürülmesinden başka bir şey görmek istemiyordu.
Bu tutumu değiştiren bilimsel düşüncenin ve din sosyolojisinin gelişmesi oldu. Bir bilgin olarak dinler
üzerine eğilen kimse, bugün artık onlarda büyük toplumsal eserler görmekte; bu dinlerin tabiat üstü
öğelerini, ispatlanmamış doğmalarım kabul etmediği
I
– 80-
zaman bile, bunlan kollektif bir görüşün anlatım yolu
olarak sessiz sessiz incelemektedir. Kabul edemeyeceği
ve ortadan kalkmasını dilediği bir inanç ya da davranış
karşısında, her şeyden önce, bunların bir zamanlar toplumsal bir takım olaylar olduğunu, bir takım nedenleri
bulunduğunu düşünüp, bu olayları anlamaya, nedenlerini incelemeye çalışmaktadır. Bugün kendisine kötü
görünen bir düzen
‘ihtiyaçları karşıladığını şimdiyse MnfP nprk-nlodp
surüp^ğıttiğini kendi kendine sormaktadır. Kısacası,
her şeyden önce, bütün kaygısı anlamak olduğu için,
yargısını arartacak her türlü öfkeden kaçınmakta;
anlayışa engel olduğu için de kini ya da nefreti kendinden uzak tutmaktadır.
Bilim ahlâkı, politik alanda özgürlük kelimesinin
yarattığı anlaşmazlığı ortadan kaldırmaya yardımeder.
Bizim Batı toplumlanmız, bilindiği gibi, aklı paranın
buyruğuna verme yolunda bu kelimeden yararlanmıştır. Herkesin istediğini yapabilmesi için özgür
olması gerektiği bahanesi ile insan teklerine, Ulus
hayatının bağlı olduğu üretim araçlarıyla, düşünce
alışverişinin bağlı olduğu üretim araçlarıyla, düşünce
alışverişinin bağlı olduğu yayın araçlarını ellerinde
tutma özgürlüğü tanındı. Bugünün toplumlannda,
düşünceleri yayınlama işinde en büyük bir araç olan
gazeteleri bir tröstün satın aldığı, bazen de bir para
babasının kendi başına gazete çıkardığı görülmüştür.
Bir adamlar arasında akademi üyelerinin de bulunduğu bütün bir yazı kadrosunu adeta yanş atlan
alırcasma satın almak için değil yalnız, herhangi başka
teknik üstünlükler sağlamak için de ellerindeki kaynaklardan faydalanmışlardır. Bir çok sayfalı günlük ve
– 81-
haftalık gazeteler, lüks dergiler, bağımsız kalmaya
çalışan gazeteleri ezmişlerdir. Dahası var: Para babaları, bu gazetelerin içine kurnazca sızarak, onları parayla satın almaya, ahlâklarım bozmaya da
çalışmışlardır.
Düşüncenin bu yoldan buyruk altına alınması Fransa’nın başına neler getirmiştir, biliriz hepimiz. Para,
vatanı olmadığı için, topraklarımızın düşman eline
geçmesini hazırlamış, vatan hayinlerini beslemiş ve
yurdumuzu savaşa sürüklemiştir. Paris’te ve illerde,
öteden beri Fransız düşüncesini temsil etmiş olan
adlann düşmana nasıl yardakçılık ettiğini, yurtseverlerinse, kendilerini savunmak için nasıl gizli bir basın
kurmak zorunda kaldıklarını gördük.
Savaş boyunca, “yeraltı güçleri”, aklı paranın kölesi
yapabilen bu sözde özgürlüğün ne menem şey
olduğunu anladılar ve kurtuluş günü, sahte
özgürcülüğü başlarından atmaya and içtiler. Gerçekten
özgür, yani devlet gücünün de para gücünün de
buyruğunda olmayan gazeteler çıkarmaya karar verdiler. Söz arasında, izin verirseniz söyleyeyim ki bu
büyük işe karışmış olmanın şerefini paylaşanlardan
biri de benim. Tabii, gazeteledimiz tutunmaya başlar
başlamaz, bu adamlar onlara karşı yine “özgürlüğü”
öne sürdüler. Herhangi bir kimsenin, herhangi
koşullar altında bir yapraklık bir gazete ya da dergi
yayınlayabileceğini, bu haktan, ayrıcalıklarını koruma
kaygısında olan bir iş adamı kadar, ülküsünü savunmaya çalışan bir kimsenin de faydalanabileceğini, eğer
birincisi milyonlarıyla İkincisini ezerse, bunun da
“özgürlük yasası” gereği olacağını ileri sürdüler. Bilim
ahlâkı buna karşılık olarak diyor ki: Bu, bir orman yasasıdır,
özgürlüğü hiçe saymaktır. Özgürlük, düşüncenin her
çeşit baskıya karşı korunduğu yerde vardır ancak.
– 82-
Pek de o kadar uzak sayılmayan bir geçmişte, bir
takım insanlara “özgür” denirdir. Çünkü köle edinmekte özgürdü bu insanlar. Bu özgürlüğün ortadan kalkması özgürlüğün bir zaferi olmuştur; pek az insan
bunun tersini söylemeyi göze alabilir. Bir düşünceye
çıkarsızca bağlı olanların bu düşünceyi yaymak ve savunmak için para gücüne başvurmayacakları gün,
buna benzer bir zafer daha elde edilmiş olacaktır. Bizden sonra gelenler, böyle bir şeye nasıl
başvurduğumuza şaşacaklardır şüphesiz, çünkü,
düşünceleri ulaştırma araçları aklın buyruğunda değil
de, paranın buyruğunda kaldıkça, özgür düşünce
alışverişi bir aldatmacadan öteye geçemez.
İnsanların bu düşünce özgürlüğünü, bilimin işlediği
ve koruduğu özgürlüğü, bütün alanlarda tanıyıp koruyacakları bir gün gelecek mi acaba? Bu konuda önceden
kesin bir şey söylenemez pek. Bununla beraber, bir
olay böyle bir umut beslemek hakkını veriyor bize:
Faşizmin çökmesi olayı.
Almanya’da, İtalya’da, İspanya’da totaliter dedikleri
düzeni üstün çıkarmaya kalkışanların en son istekleri
neydi? Kendileri söylediler ne olduğunu, hem de hoyratça söylediler: Özgür eleştiriyi, özgür araştırmayı,
düşüncenin özgürce atılışını, bir daha dirilmemecesine
ortadan kaldırmak. Amaçlarına varabilmek için
faşistlerin başvurduğu yollara bakacak olursak, bunları Hristiyanlık dünyasından ve Ortaçağdan
aldıklarını görürüz. Bu adamlar, Thedosianus Yasalarından esinlenerek Yahu dilere karşı yasalar
– 83-
çıkardılar, Enkizisyonlardan esinlenerek “sapkın” kitapları yaktılar, kendi inançlarını benimsemeye
yanaşmayanları kovalayıp işkencelere uğrattılar, asıp
kestiler. Eski hoşgörüsüzlüğün bu hortlayışı karşısında
uygar dünya ayaklandı, canını dişine takıp, bu gerilik
çabasını yok etti.
Yepyeni bir olay: Bu savaşta, bir takım Hristiyanlar
da yer aldı. Şüphesiz, bizim memleketimizde, yüksek
papaz sınıfının büyük bir bölüğü güçlülerden yana
olmuştu. Ama Katolikler, Anglo-Sakson dünyasının
Protestanları ve Fransa’nın akıncıları yanında yer alarak, yann tarihin özgürlük savaşı diye adlandıracağı
bir savaşa katıldılar. Savaşın bitiminde ve savaşın son
veren zaferin ertesinde, bu katoliklerin, kilisenin eski
hoşgörüsüzlüğünü ve Papalığın İnsan Haklarına giydirdiği hükmü bir yana atıp bizlere katılmalarını
ummak belki de aşırı olmaz.
Ne yazık ki, yeni bir karşı düşünce kalıyor: Atom
bombasının özgürlüğün karşısına koyduğu düşünce.
Bu karşı düşünce, kaderin cilvesine bakın, bize
insan haklan Fransa’sıyla, düşünce özgürlüğünün
büyük savunucusu Anglo-Sakson dünyasından geliyor.
Elverişli koşullar Amerikalılarla İngilizlere, atomun
parçalanması üzerinde önceden Fransa’da, sonra da
bütün dünyada girişilen araştırmalardan yararlanma
olanağı verdi. Öyle ki, ben bu satırları yazdığı anda, bu
iki ulus bugün uygarlığı, yann da bütün dünyayı yok
edebilecek olan aracı tek başlanna ellerinde tutmaktadırlar. Kendi buluşlannın yaratabileceği sonuçlar
karşısında başlan döndüğü için olacak, bilimsel
araştırma özgürlüğünü ortadan kaldırmaya isteyecek
– 84-
kadar işi ileriye vardırıyorlar. Bunların içinde bir
takım yurt sevenler atom bombasıyla ilgili sırrın yalnız
kendilerinde kalmasını istiyor; başkaları da, daha
cömert davranıp, bu sırnn uluslararası bir kuruma verilmesine razı oluyorlar; ama atom enerjisi üzerindeki
araştırmaların başı boş bırakılmaması, insanların
büyük çoğunluğuna bu araştırmayı yasak etmek gerektiği düşüncesinde birleşiyorlar. Günün birinde, delinin
biri dünyayı havaya uçuracak bir araç bulur ve
buluşunu uygulayabilir. Böyle bir belayı önlemek için
özgürlükten vazgeçelim, önceden izin almadan kimseye
araştırma hakkı tanımıyalım, diyorlar.
Böyle bir düşünüş üstün çıkacaksa eğer, bugünedek
bilime yol gösteren ülkü ortadan kalkmış olacak ve
bizim, ilk bilimsel gerçeklerin papaz okullarında ya da
Fisagorculann hücrelerinde kıskançça saklanıp profanum vulgus (yola gelmez sürü) dan gizli tutulduğu
çağlara dönmemiz gerekecek. Yeni buluşlara susamış
bir sürü insana, belli bir sınıf şöyle karşılı veriyor:
“Özgürlük doğru yoldan saptı, insanın bulması yasak
artık, araması yasak.”
Bu gerelik çabası, bana kalırsa, başlangıçtaki ilk
şaşkınlıktan geliyor.
Bugün atomun parçalanması ila ilgili bütün
araştırmalardan faşitleri ve nazileri uzak tutmak için
grekli tedbirler alınsın. Bu konuda ne yapılsa azdır
bence. Faşizm azgın bir delilik nöbetiydi. Delilerinse
ateşle oynamasına göz yumulamaz. Savaşı kazanmamız ve düşman topraklarına girmemiz, bize nazileri
göz hapsinde tutma olanağını vermiştir. Onlan böyle
bir hapiste tutmak, haktan daha ileri bir şey, bir
ödevdir.
– 85-
Ama bunun dışında, özgürlüğe el atma gibi korkunç
bir geriliği fizik alanında gerçekten düşünebilir miyiz?
Bize “Tek yasak alan, atom enerjisinin kullanıldığı
alan olacak” diyorlar. Ne var ki, bu enerjinin kullanılması mikrofiziğin gelişmesiyle olmuştur. E, peki?
Mikrofiziği mi yasak edeceğiz? Yirmi beş yılı aşkın bir
zamandan beri buluştan buluşa atılan, araştırıcıların
içine ateş düşüren, insan düşüncesinin gücünü kimsenin düşünemeyeceği ölçüde coşturan bu güzelim
çalışma, yüksekten gelen bir buyrukla birden duruverecek ya da ürünleri ayrıcalıklı küçük bir sınıfın eleni
bırakılacak, öyle mi? İnsanın üstünlüğünü yapan
şeyden böylesine vazgeçmeyi, insanların büyük
çoğunluğuna nasıl haklı gösterebiliriz? Primum vivere
(önce yaşamak) diyen atasözünü boş yere dillerine
dolamışlar. Buna karşılık biz de ünlü ozanın ağzından
şunu söyleyebiliriz: Et propter vitam vivendi perdere
causas (Anlamım vit.irmpk var bayatın, yasayayım derken).
Özgür bilim araştırmasını ortadan kaldırmak için
gereken tedbirlerin aşırı ölçüde büyüklüğü, böyle bir
işin gerçekleşmesine engeldir bereket. Mikrofizikle ilgili bütün eserleri ya da yazılan kilit altına koyabilecek
ulasal ya da uluslararası bir kurum düşünülemez.
Öğrencilerine: “Benim öğretme hakkım, sizin de
araştırma hakkınız burada bitiyor” diyebilecek bir
öğretmen düşünebilir misiniz? İzin almadan, yasalara
aykırı bir buluş yapan gözüpek bir kimseyi hapse atacak bir toplum düşünülebilir mi? Yukanda da
dediğimiz gibi, kimse durduranaz bilimi. Bütün özgür
uluslar, çok geçmeden o ünlü atom sırnm
öğreneceklerdir ve bu sır da günün birinde aşılacaktır.
– 86-
bu ilerlemeler korkacak yerde, sevinmek gerek. Tehlikesi yok değil bunun, var tabii. Ama insanların elde ettikleri başarıların çoğunda hep böyle olmuştur.
İnsanlar da bu yüzden yok olup gitmiş değiller. Ateş,
bir iyilik olduğu kadar, bir tehlikeydi de. Ortalığa
saldığı korkuların izleri bizlere kadar gelmiştir: Nica
peygamber, büyük bir yangınla dünyanın sona
ereceğini haber vermiştir. Bu korkular ne denli
anlaşılır görünürse görünsün, dünyanın sonu gelmiş
değildir henüz; bu kadar korkulan ateş de hayatı
tatlılaştırmış, bir soyluluk vermiştir ona. Atom bombasının o büyük, o su götürmez tehlikesini ortadan
kaldırabilecek miyiz? Bir tek yolu, bence bir tek yolu
var bunun: O da, bütün uluslarda, birlik, uzlaşma ve
kardeşlik ahlâkını geliştirmektir. Yukarıda gördük, bu
ahlâk, en sağlam dayanağını pozitif bilim
araştırmalarında, ondaki insanca ülküde bulmaktadır
ancak. Özgürlüğü elden bırakmak gibi onarılmaz bir
çöküşü ya da insanların büyük bir bölüğünü
özgürlükten • yoksun bırakmayı soğukkanlılıkla
düşünecek yerde, bilimin getirdiği buluşları kötü işlere
uygulatmamak için, bilim düşüncesinin kendisine
başvuralım, yaşamak için de, hayatın serüvenci
büyüklüğünü yapan şeyden vazgeçmeyelim.
– 87-
GEREKİRCİLİK VE HOŞGÖRÜ
Buraya kadar, sadece ergin bilimlerin, yani fizik ve
biyoloji bilimlerinin gelişmesinde yer olan ilkelerden
söz ettim. Bu bilimlerin yanına toplum bilimi de koyacak olursak, bir dördüncü ilke çıkar ortaya: Hoşgörü.
Gerçekte, toplum bilim alanındaki her araştırma, elbette gerekirci bir görüşten çıkar yola: Buna göre, toplumsal olaylar, tıpkı öbür olaylar gibi, bir takım yasalara bağlıdır. “Cizi irade”yi savunan filozof, her insan
tekinde bağımsız bir idarenin varlığını kabul edebilir.
Nitekim, eskiden astrolog her gezegen, ya da yıldızda
Tanrının yüksek iradesini görmekteydi. Ama, bugünün
astronomi bilimi nasıl Ay’ın hareketlerini Artemis’in
özgürlüğü ile değil, nesneler arasındaki ilişkilerle
açıklıyorsa toplum bilim de insanların davranışlarını,
insan teklerinin özgür seçmeleriyle değil, eşyanın tabiatından doğan yasalarla açıklıyor.
– 88-
Burada, metafizik özgürlük kavramı üzerine
tartışma açmak niyetinde değilim. Çünkü, böyle bir
tartışma nasıl olsa boşunadır. “Özgür elektron” dan söz
ederek, belirimsizlik ilkesine başvurarak tartışmayı tazelemek isteyenler oldu. Böylesine bir çabayı pek ciddi
bulmadığımı daha önce söylemiştim. Dediklerime
dönmeyeceğim. Aynca, “tizi irade”yi savunanlara verilecek tek karşılık, iyice kurulmuş, yerleşmiş bir takım
toplumsal yasaların çoğalmasıdır bence. Aslını ararsanız, insan konusunda, ard arda değişmez sıralanışlar
ile, aynı zamanda olan değişmeler arasında bağıntılar
kurmadaki bilgisizliğimize özgürlük adını veriyoruz.
Toplum bilim daha yeni doğan bir bilim olduğu ve
ancak pek az sayıda nedensel ilişkileri ortaya koyduğu
için tedbirli ve şüpheci bir takım insanların madde bilimlerine gösterdikleri güveni ondan esirgemeleri pek
tabiidir. Bu ön yargılan bir takım araştırmalar ve
olumlu sonuçlarla önlemek bize düşüyor.
Ama, benim burada göstermek istediğim şuydu: Her
toplumsal gerekircilik, ister istemez, bütün insanlara
karşı anlayışlı bir hoşgörü getirir.
Bizden öncekiler ve çağdaşlanmızın bazılan için,
kötülük yapan insan, onu yapmakta özgürdür. Onu
uyardığımız, eğitip doğru yola soktuğumuz zaman,
üstümüze düşeni yapmış sayılınz. Buna rağmen yine
kötülük yaparsa, isteyerek yaptı demektir. Kabahat
kendinindir. Öyleyse, suçluya yapılanı yapabiliriz ona;
adalet hor görülmesini, hüküm giymesini, ceza
çekmesini ister onun.
– 89-
^ İşte, “iyiler’ı, “doğrular”ı, öven, “kötüler’i yerin dibine batıran sayısız ahlâklar buradan geliyor. Yanılmaz
bir yargıcın bizi yargılayacağı kıyamet güııü, Tanrının
iyi kullan için cennet, kötü kullan için cehennem tasarlayan dinler burdan geliyor.
Oğullannın ve kardeşlerinin korkunç işkenceler
çekeceğini bile bile sonsuz mutluluğa erecek olan bu iyi
kullann mutluluğuna imrenmeye hakkımız olup
olmadığı su götürür bir sorundur tabii. İnsanlann
çoğunu sonsuz acılara salan umutsuz bir çözüm yolunu
benimsemek zorunda mıyız, değil miyiz, orası da su
götürür ayrıca.
Ama, suçluluğun gereklenmiş bir olay olduğu
görüşünden yola çıkıldı mı, insan elbette ki, suçtan nefret edip suçludan nefret edemez olur: İşlediği suçun
asıl kurbanı diye, ona acır bile.
On beş yaşında bir çocuk hırsızlık etti diyelim.
Yargıç ne yapar? Çocuğu bir güzel azarladıktan sonra
ıslahevine yollar. Karşısındaki özgür bir insan olsa,
yargıcın bu davranışından daha akıllıcası
düşünülemez. Bu çocuk bir yıl sonra yine çalarsa,
yargıcın onu azarlayıp daha da ağır bir cezaya
çarptırması da akıllıca bir davranış olur.
Ama, gerekirciye gelince, o, bu “suçlu” çocuğun
hırsız bir ana, babanın çocuğu olduğunu, henüz iyiyle
– 90-
kötüyü ayırdetmeye kalmadan kötülüğe itildiğini,
törelerin sakatlığı yüzünden yasalara rağmen, okula
gönderilmediğini; • açıkgözlülüğün alkışlandığı,
dürüstlüğün enayilik sayıldığı bir çevrede büyüdüğünü
görüp not eder. Aynca, ıslahevleri denilen kurumlann
iyi tasarlanıp iyi kurulmadığını, düzeltmeğe
kalktıkları çocuklan büsbütün bozduklannı da görüp
not eder. Statistiklere bakınca, bizim ceza sistemimizin
durmadan “sabıkalılar” yarattığını görür. Bunlar
karşısında ne yapar? Kötü davranan çocuğu hor
görecek, ondan nefret edecek, ona ceza çektirecek yerde
toplumun suçlu çocuklar üzerine daha bir dikkatle
eğilmesini ister. Islahevlerinin ıslah edilmesini,
suçluya karşı alınan tedbirlerin önlenmesini ister.
Kısaca, çocuğun horlanması ve nefret edilmesi gereker
bir “suçlu” değil, acınması, bakılması gereken bir
“hasta” olarak ele alınmasını ister. Bu etkin anlayışı
erginlere de gösterir.
Çoğu zaman, buna karşı şöyle deniyor: Bu hoşgörü,
cinayetin uyandırdığı irkintiyi azaltabilir ve kötüleri
yüreklendirebilir. İleri sürülen bu karşı düşünce hiç de
güçlü değil. Önce, bugünkü ceza sisteminin suçtan pek
yıldırdığı yok. Çünkü, bu sistem içinde suçluluk hiç de
azalmıyor. Hem sonra, suç işlemeyi normaldışı bir iş
saymak, suça karşı duyulan nefreti neden hafifletsin?
– 91-
Vebalıya artık tanrıların cezalandırdığı bir kötü kişi
gözüyle bakmıyoruz diye, vebadan daha az mı korkar
olduk? Artık Apollon’a ya da Eskülap’a yalvamakla
değil de hastahaneler ve sağlık tedbirleri ile savaşalı
beri, bu hastalıkları önlemede daha gevşek ya da daha
başarısız mı kalıyoruz?
Toplumsal gerekircilik üstün gelirse- ki geleceğe
benziyor, Toplumlanmız adam öldürme, hırsızlık,
çamur atma olaylarından yine nefret edecek; bu belalara karşı yine savaşacak; ama suçluları “cezalandıracak” yerde, onlan zararsız hale sokacak bir
hasta gibi bakacaklardır onlara. Kötülere karşı nutuklar çekecek yerde, kötülüklerin nedenlerini bulmaya ve
onlan önlemeye çalışacaklardır. En etkili yol hangisidir: İçkiyi kötülemek mi, alkolizmi ortadan kaldırmak
mı? Çıkarcılan kötülemek mi, çıkarcılığı yok etmek
mi? Oruspuluğu kötülemek mi, onu besleyen yoksulluğu, sürdürüp geliştiren o yüzkarası kadın ticaretini
ortadan kaldırmak mi?
Biz Fransa’da hâlâ eski ceza sistemini sürdüre
duralım, başka memleketler, daha atak, daha ileri
adımlar atıyor. Sovyetler Birliği suça karşı yeni yollardan savaş açmış bulunuyor. Elde ettiği ilk sonuçlar onu
hiç de umutsuzluğa düşürmüşe benzemiyor. Aynı
yönde ilginç bir adım atmış olan Belçika’nın ardından
Çin Cumhuriyeti de aynı yola girmiş bulunuyor. Bu
örneklerin benimsenmesini görenekler dışında engelleyen hiçbir şey yoktur.
Bir başka karşı düşünce de şu: Diyorlar ki, gerekirci
görüşü kabul etmek demek, ahlâkı sıfıra indirmek, insanlık onurunu çiğnemektir. Peki ama, soranm size,
insanlann ayyaş, hırsız, oruspu olabileceğini kabul
– 92-
etmek insanlık karşısında “bu ahlâksızlıktır” diye
bağırmak her zamaiı kolaydır. Asıl güçlük, bizi değil,
gerekirciliğe dayanan hoşgörü ahlâkının ünlü
öncülerini alt etmekte. Eflatun, bu noktada, kendi
öğretisinin ruhuna uyarak “Hiç kimse bile bile kötü
olmaz” derken, ahlâkı yıkıyor muydu? Seneca,
“kötüden nefret etmekdeğil, ona acımak gerek” dediği
zaman, ahlâkı sıfıra mı indiriyordu? İncil İsa’ya
“Tannm onları bağışla, çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar!” ve daha atakça: “Yargılanmamak için
yargılamayın!” dedirtirken, ahlâkı yıkıyor muydu?
Ancak XVII. yüzyıldan beridir ki, Katolik Kilisesi,
bütünü ile, Cizvitlerin etkisi altında, “cüzi irade
öğretisini benimsemiştir. Ama, ermiş Augustinus’un
çömezleri, yüzyıllar boyunca, insanoğlunun tanrısal
inayete, yani erdemli olma yollarına kavuşup
kavuşmamakta hiç de özgür olmadığını söyleyip durdular. Arnaud ile Pascal, bu öğretiyi savunurken, insan
onurunu sıfıra indirdiler ve ahlâkı saktılar mı diyeceğiz?
İnsanların sonsuzcasına suç işlemekte özgür olduklarını, iyi ile kötü arasında durmadan seçme yapmak
zorunda kalacaklarını kabul etmek, ahlâkı sınırlamak,
insanlığımızdan bir çeşit umut kesmek olur aslında.
Çünkü, bu seçme, olanağının sürüp gitmesi insanları
gerçekten iyi olmaktan alıkoyar. Ama, daha iyi
düzenlenmiş toplumlarda, insanoğullannın kötülük
yapmayacaklarını, hastalıklardan ve acılardan
kaçınırcasına kötülüklerden sakınacaklarını ummaktan kim alıkoyabilir bizi? Bilim ahlâkı, bir gün bizleri
bu sonuca götürürse, o zaman gerekirciliğin insanlığın
üstünlüğü işine ne yaman bir yardımda bulunduğunu
apaçık çıkmaz mı ortaya?
– 93-
Daha ileri giderek diyebiliriz ki: Gerekirci görüş,
yalnız kötülüğe karşı duyulan gürbüz hınç ile kötülüğe
yapana karşı duyulan cömert acımayı uzlaştırmaya
çağırmıyor bizi. Bu gibi suçlular, yanında (bereket ki
bunlar devede kulak kalmaktalar), yasaların gölgesine
sığınıp türlü ahlâksızhklık ve haksızlık yapanlar var:
Bunlar, savaşçı ve sınıfçı ruhun arda kalmış temsilcileri, özgürlük düşmanlan, düşünce haklannı hiçe sayanlar, haksızlık ve ayncalıklan domuzuna savunanlardır.
Bilim ahlâkı bu adamlara karşı savaşmak gerektiğini söylüyor ve savaşmaya çağınyor bizi. Fransa’da,
bu adamların hırsızlardan, katillerden bin beter olduklarını öğrenmek hayli pahalıya mal oldu bizlere.
1940’da Ulusu iUman nazilerinin eline bırakan
alçaklar, toplulua haydutlann, katillerin yapamayacakları kadar büyük kötülükler yaptılar. Haydutlardan
çok daha iğrenç kimselerdi bunlar. Kendi yurtlarına
karşı savaşa giriştikleri anda, hepsini kıyasıya yoketmek, bu memlekete yapılacak en büyük iyilikti. Bu
adamları zararsız hale getirmenin başka yolu yoktu
çünkü. Milyonlar ve milyonlarca günahsız ölümlere
sürüklenirken, bir kaç vatan hainine acımak katillerle
suç ortaklığı demektir düpedüz.
Ama, toplumsal banş günlerinde, asıl sorun artık
haksızlığı sürdürenlerle savaşmak ve onları yoketmek
değil, eğitmektir. Eğitimse nefreti, kini kendinden
uzak tutar; anlayış göstermemizi ister bizden. Bugün
hâlâ savaşın, ya da ayncalığın kutsallığına inananlar
varsa eğer, toplum bilim anlayışının yapacağı şey bize
şunu anlatmak olmalıdır, olacaktır da: Bu inançlar,
toplumsal bir olaydır, bunlann bir takım nedenleri
vardır; eğer bu nedenlerin ortadan kaldmlması isteniyorsa, bunlar üzerinde etki yapmak gerekir.
– 94-
Hem, bir burjuva ortamında, burjuva ahlâkı ilkelerine göre yetişmiş bir genç burjuvanın, burjuva
düşünmesi olağandır. Onu olaya almak, hor görmek,
hatta ondan nefret etmek kolaydır. Oysa, onu uyarmak, düşünce ve yargılarında haksız olanı anlatmak,
böylece onu bir başka ülküye bağlayabilmek daha
ilginçtir.
Burada da, Sovyetler Birliğinin verdiği örnek
üzerinde düşünmek gerekiyor. Kendini yıkmak isteyenlere karşı çok sert davrandı diye yıllar yılı çatıp durdular ona. Vatan hainlerinin serbestçe at oynatmalarına
göz yuman bizim gibilerin başına gelenlerden sonra, bu
çatmalar biraz hafifledi. Ama, toplumsal savaş dönemi
sona erer ermez, Sovyetler Birliği, çarlık rejimine hizmet etmiş olanların çoğuna doğru dönmekten, onlara
başka bir yurt eğitimi vermekten, onları ulusal çabaya
ortak etmekten kaçınmadı, pişman da olmadı bunu
yaptığına.
Bilim ahlâkının yeniden eğitme sorunu, özellikle
Demokrasilerin Hitler Almanya’sını yendikleri günün
ertesinde, önemle karşımıza çıkıyor: Barbarlık ve
çılgınlık yolunda, uysallıkla taşkınlığı şaşırtıcı bir
şekilde kendinde birleştirip serüvenci bir çetenin
ardından giden ve bugün hâlâ düştüğü yanılgıdan çok,
başına gelenlerden şaşkına dönmüş görünen bir ulusu
ne yapmalıyız?
Bu sorun karşısında, eski ahlâklar şaşkın ve kararsız kalmaktadır. Bilim ahlâkı ise, basit ve açık bir
karşılık sunuyor. Önce, nazilikten arta kalan her şeyi,
aman vermeden zararsız hale sormak; zor kullanıp yeniden dirilmesini önlemek; ona en ufak bir fırsat
– 95-
sağlayabilecek her şeyden suç ortağı olmaktan
kaçınırcasına kaçınmaz; bunu yaptıktan sonra -Alman
ulusunu yoketmek diye bir sorun olmadığına göre, biı
ulusun yeni baştan eğitmeye koyulmak. Aynca, bunun
güç bir iş olduğunu kendi kendine söylemekten de
yılmamak.
Gerçekte, nazilikte yoğrulmuş Almanya’ya, insan
haklarını ve demokratik özgürlükleri güven altına alan
bir Anayasa vermek ve bu Anayasayı yaşatır diye ona
safça güvenmek boşuna olur. Tarihte de görüyoruz
bunu. Özgürlük, istediği kadar yasalarda yazılı olsun,
törelere ve ruhlara işlemedikten sonra sözde kalır.
Şurası bir gerçektir ki, Almanlar Cumhuriyet rejimindeyken de Cumhuriyet ülküsünü içten benimsemiş
değillerdi. Şu da bir gerçektir ki, demokrasi anlayaşına
hiç bir zaman varamamışlar, davranışlarından felsefelerine kadar hep kaba güce hayranlığı elden
bırakmamış, sürü içgüdüsüne bağlı kalmışlardır. Bu
hayranlık ve içgüdü de onlan totaliterciliğin hoyratlıklanna salmıştır. Eğer dünya gerçekten onlan
yeni baştan eğitmeye kalkışmak niyetindeyse,
göstermelik bir takım çözüm yollannı bırakmalı,
ayaküstü kaleme alınan ve çarçabuk unutulan yasalann ötesinde, Alman kafasını bıkmadan, yılmadan yenilemeye koyulmalıdır. Öğretim ve eğitim ilkelerinden
başka, bu ulusun beğenilerini, alışkanlıklannı da
değiştirmeli; içinden pazarlıklı yatkınlıklara kanmadan, ilk başansızlıklardan umutsuzluğa düşmeden, bu
görevi sonuna değin götürmelidir.
Bizim eski ceza sistemimiz nasıl bir takım
“sabıkalılar” yaratıyorsa, 1918 Savaşının ertesinde Almanya’ya karşı güdülen politika da bu ulusu yeni bir
– 96-
cinayete daha sürükledi. Özgürlüğe alıştıralım derken,
ikinci bir yıkım hazırlamakta özgür bıraktılar onu.
Fransız-Sovyetler anlaşması, Reich’ı iki silah arasına
koyarak ve Almanya’da savaşçılık ruhu hortlar hortlamaz ve Fransa’yla Rusya’nın bunu daha yumurtadayken ezeceklerini söyleyerek, sağduyuya bir dönüş
örneği verdi. Böylece, bir ilk. güvenek sağlandıktan
sonra, asıl işe, yani ahlâksal kalkınma işine girişmek
kalıyor.
Bu işi iyi yürütmek istiyorsak, yine bilim ahlâkına
başvurmamız gerek, insanlık tarihinde, faşistlik
görülmemiş bir gerilemedir. Çünkü, IV. ve V.
yüzyılların barbarlığı, bir çok bakımlardan, bu denli
sistemli ve kıyıcı değildi. Faşistlik, ayılı zamanda, bir
hastalık, bir çeşit canavarlıktır, ama, pozitif kafası
olan herkes için, bu canavarlığın bir takım nedenleri
vardır: Bunlan meydana çıkararak ortadan kaldırmayı
umabiliriz ancak. Düşüncesi ne denli tuhaf, ne denli
korkunç olursa olsun, Avrupayı ve dünyayı yıkıma
sürüklemek, özgür insanlara işkence etmek, kadınlan
çocukları fırınlara atmakla iyi bir iş yaptıklarına inanan naziler vardı. Bu iğrenç kafayı ortadan kaldırmak
için şaşmaz bir takım yollar bulmak istiyorsak eğer, bu
kafanın içine girmek, öğelerini incelemek, yakın ve
uzak nedenlerini kavramak cesaretini göstermeliyiz.
İlkçağ söz ustasının şu sözünü burada anmak yerinde
olur: “Yaraya bakmak, iyi etmek istiyorsan onu,
yaralının bağırıp çağırmasına kulak asmayacaksın.”
Güçsüzlükten, şüphecilikten, bezginlikten gelen
sahte hoşgörü bizi, bir kaç “ceza” ve bir kaç sudan yenilikte yetinmeye zorlayabilir ancak: Ondan sonra,
Alman ulusunu yeni bir serüvenin çağrısına atılmada
– 97-
özgür bırakır gideriz. Oysa, gerekirci görüşten doğan
anlayış ruhu, Alman ulusunu başıboş bırakmamayı,
bundan böyle ne kendine nede başkalarına karşı kullanmayacağına kesin kanıtlar sağlamadan ona
bağımsızlık vermemeyi gerektirmektedir.
Buna karşı şöyle dendiğini duyar gibi oluyorum:
“Bir adamı iyi etmek kolay mı? Bir ulusu iyi etmek
kolay mı? Çekirdekten yetişmi bir hırsızı nasıl namuslu bir insan yapabilirsiniz? Av peşinde koşan, savaşçı
bir ulusu nasıl aklı başında bir ulus yaparsınız?”
Bu iş kolaydır dediğim yok benim. Böyle bir şey
aklımdan geçmez. Her şeye rağmen, bir ulusun yola getirme konusunda, atalarımızda olmayan bir takım
araçlar var elimizde bugün. Dizgi, baskı makinalanmız
var, radyolarımız, sinemalarımız var. Bu araclarıT budalalığı yayma, yalan,ve ıFtırâlanj y a y m l a m a , a y n r a l ı k
ve zorbalı İT eğıITmlerini geliştirme, bayağılıkları besleme” ‘ kinleri alevrendirme~yoTunda kullandıksa bugüne
kadar,’ kâbahât kimde? Bu güçlü araçlara bunların tam
tersi bir iş için başvurabildik, vurabiliriz de. İyilikten
yana coşku yaratmak isteyince, toplumbilim ve psikoloji alanındaki bilgilerimiz, çokluk, görgül (empirique)
yollara başvurmak zorunda bırakıyor bizi, burası
doğru. Ama, daha iyisini mi yapmak istiyoruz?
Öyleyse, bilimsel araştırmaları geliştirelim. O bize,
bilim ahlâkını savunma ve baskın çıkarma yollarını
sağlayacaktır. Kötülüğün günahını hastaya yükleyip,
yardımına koşmaktan bizi alıkoyan o tembel işi “cüzi
irade” görüşünden sıyrıldığımız ölçüde daha da güvenle
sağlayacaktır bize bu yollan.
– 98-
Sayısız dinler ve felsefeler, herkese “Erdemli olmaya, kendi ruhunuzu kurtarmaya bakın!” diyerek, ahlâk
sorununu basite indirmişlerdir. Dört bir yanı
kötülükler, bayağılıklarla çevrili bir insanın kendi kusursuzluğu ile övünebilmesi olacak şey mi? Pozitif bir
bilim olan toplum bilim bizi şu gerçek üstünde
düşünmeye çağırıyor: Bireysel denilen ahlâk topluluğun ahlâkına bağlıdır, ve asıl sorun da, bir insan topluluğunun şu ya da bu üyesini yükseltmek değil, topluluğun kendisini yükseltmektir. Bu görüşü
benimsersek, kendi kişisel üstünlüğümüzü
sağlamaktan çok, herkesin yükselmesine karınca kaderince çalışırız; kötülüğü kötülükle, nefreti nefretle ortadan kaldırmaya yanaşmayız. Bilim ahlâkı, toplumlanmızı yükseltecek güçte olan şu iki büyük duyguyu,
kötülükten nefret ile insan sevgisini birbiriyle
uzlaştırmamızı mümkün kılacaktır.
BAŞARI KOŞULU
Yeni buluşlara atılan aklın coşkusu, birlik özlemi,
özgürlük tutkusu: İşte, bilimsel, araştırmada yer alan
ilkeler, bu araştırmayı yaratan, yöneten ve yaşatan
ülkü. Bilimsel araştırmadan doğan bir ülkü değil, yine
söyleyelim, bu araştırmaya yol açan bir ülküdür bu; bilimsel araştırmanın sunduğu, yalnız gelecekteki işlere
elverişli yeni bir güç değil, daha önce başarılmış bütün
bir büyük eserden çıkan bir güç olarak sunduğu bir
ülkü; kelimelere dökülmeden önce işle dile gelmiş bir
ülkü.
İyi, güzel ama, diyecekler bize, bu ilkelerin bilimde
yer alması demek bilim, görevinden çıkmaksızın, bunları zorla benimsetebilir, ya da salık verebilir, demek
değildir.
– 100-
Kabul, hem de yüz defa kabul. Başlangıçta dediklerime dönmeden şunu söyleyeyim: Bilim, kendi alanlarının hiç birinde kurala değildir ve olamaz; kendini
doğuran ilkeleri salık verirse, görevinden çıkmış olur,
burası doğru. Yalnız şu var ki: Bilim kendini yayarken
kendisinden ayrılmayan bu ilkleri de yaymış olur. Bilimin her gün biraz daha yayıldığını gördüğümüz için,
bilimden çıkan bir ahlâkın, yine bilim yoluyla olaylara
ve ruhlara işlemekte olduğun söyleyebiliriz. Benim
göstermek istediğim de bundan başka bir şey değil.
Şüphesiz, bu bilim ahlâkı henüzdaha başlangıçta
sayılır. Şu anlamda ki, günlük çabalarının bir
parçasında bu ahlâka uyanlar, bütün hayatlarına uygulamıyorlar onu. Öbür yandan, büyük çoğunluk böyle
bir ahlâktan habersizdir. Bilim ahlâkı, yerleşmiş bir
takım eski güçlerle çatışma halindedir. Bu güçler, kimi
zaman onu yok saymakta, kimi zaman da hırpalayıp
durmaktadır. Çünkü, işin aslına bakarsanız, gençliğin
eğitimini bilimin dışında doğmuş olan bir takım dinler
ve felsefeler yönetiyor. Kafa eğitiminde büyük rol oynayan ilk ve yeniçağ edebiyatları, pozitif araştırma ruhundan apayn bir ruh taşımakta ve genel olarak, pozitif düşüncenin özelliğini ve büyüklüğünü
küçümsemektedir.
İşte, nicedir büyük bir varlık olan bilimden (başka
ahlâklardan esinlenerek) yapılan uygulamaların hâlâ
bu kadar kararsız, bu kadar kötü ve kimi zaman da bu
kadar kana bulanmış olması bu yüzdendir.
– 101-
Ama, bir an şöyle düşünelim ve diyelim ki, yann,
bilim kafasının gelişmesi ile birlikte bu ahlâk daha
geniş bir alanda ağır basmaya başlıyor; diyelim ki,
bilim kendini yaratan kafaya uygun olarak “kullanılıyor”: O zaman, düşünceye borçlu olduğumuz
buluşlar artık bir takım adamların elinde birer zulüm,
yakıp yıkma aracı olmayacak, insanları maddece ve
ruhça yoksulluğa götürmeyecek; yukarıda saydığımız
üç büyük ilkenin yararına işleyecektir.
Bilim ahlâkı, buluşçu düşünce güçlerini coşturan bir
ahlâk olduğu içindir ki, teknik adamları, saptanmış
olaylardan ve bilinen yasalardan sadece bu coşkunun
yararına faydalanacaklardır. İnsanları ekonomik
kölelikten kurtaracak, artık, bilgiyi ve bilgi yollarım
herkese maledecek bir takım teknik araçlar bulmaya,
herkesin git ve gide ve iyiden iyiye düşünen birer
varlık olmasına çalışacaklardır. Eski ahlâkların yalnız
“seçkinler’e tanıdığı bu düşünce ayrıcalıklarım, bilim
ahlâkı orta malı yapacak. Böylece, bir yandan
eşitsizliğin en aşağılık şeklini ortadan kaldırırken, bir
yandan da, insanların kafasını yenileştirici büyük
atılışlara alıştıracak. Çağımızın garipliklerinden biri
de şu büyük çelişmededir: Bir yandan, bilimler durmadan ilerlemekte, atılış güçlerini durdurmaya çalışan
her şeyi çekinmeden devirmekte, insan aklını
değiştirmekte, ama, beri yandan, politik ve toplumsal
alanda, gelenek ve görenekler olduğu gibi yaşamakta
ve en su götürmezcesine haklı yenilik çabaları bir çeşit
genel güvensizlikle, halk oyunun bilinmez hangi
gevşek direnişiyle karşılaşmaktadır. Ama bilimin
özündeki ahlâk, düşüncenin buluşçu ruhunu coşturup,
bütün bu çekingenlikleri silip süpürecek ve ergeç geleceğin kapılarını açacak ardına kadar.
– 102-
İkinci sonuç: Bilim ahlâkı dünyayı birliğe götürme
kaygısı olduğu için, ondan esinlenen teknik adamları,
çıkar gözetmeyen araştırma sonuçların kin ve ölüm
işinde kullanılmasını istemeyeceklerdir artık,
Saldırılan hazırlamaya yanaşmayacaklar; tam tersine,
bütün güçleriyle saldınlara karşı öylesine çetin bir
savaş açacaklar ki, artık bir daha kimse kimseye
saldıramaz olacaktır. Atom enerjisi insanlann
kardeşliği yolunda kullanılınca, dünya nimetleri insanlar arasında hakça bölüşülecek ve artan alışverişler
uluslan birbirine öylesine sıkı sıkıya bağlayacak ki,
artık çatışmayı hiç düşünmez olacaklar.
Üçüncü sonuç: Bilim ahlâkı özgürlük saygısı olduğu
için, esinlerini ondan alan teknik adamlan herhangi
bir zorba gücün buyruğuna girmeyeceklerdir; bu zorbalık, ister kaba güç, ister para gücü yada özgür
eleştiri ve araştırma hakkını sınırlamak isteyen şu totaliter öğretilerin zorbalığı olsun. Kaba gücün, hiçbir
şekilde düşünceyi çiğnememesi gerektiğini bildikleri
için de, buluşlanmn yararlı olabileceği bütün düzen
kurma çabalannda, düşünelim diyorum: Gerçekte de,
çağımızda ancak düşünmekle kalmaktayız bunları. Son
savaş, bizleri zorbalığa zorbalıkla karşı koymak durumuna düşürdü. Zafere rağmen, bilim ahlâkı dünyada
ağır basmaktan henüz çok uzak bulunmaktadır.
Sarsıntı geçiren uluslar, kendilerine bir çıkar yol aramaktalar hâlâ. Faşizm, o kısa ömrü boyunca, dünyayı
ahlâk yıkmtılanyla doldurdu. Bugün bile silahı elden
bırakmış değil. Dünyanın dört bucağında,
açgözlülüğün, kin ve haksızlığın, kötülediği bilimden
yararlandığını ve ondan kin ve baskı ar açlan istediğini
görüyoruz her gün. Ama, geleceğe yönelme her
ülkünün özüdür. Benim göstermek istediğim şuydu:
Bilim ahlâkı, eğer üstün gelirse, insan işlerinde yaman
bir kalkınmaya yol açacak; sonra da, bilim, alanını durmadan genişletirse, bu ahlâk üstün gelecektir.
Bilim, alanını genişletebilecek mi? Her ne kadar son
üç yüzyılın ilerlemeleri, ondan daha çok da geçen elli
yılın görülmedik atılışları büyük umutlar veriyorsa da,
faşizmin çöküşü insan kafasının büşük başarılarından
biri ise de, şaşkıncasına iyimser bir kehanetten
kaçınırım yine de. Tarih bize şunu öğretiyor: Bilimsel
bilginin ilerlemesi, eninde sonunda önüne geçilemez
bir şey de olsa, bu ilerleme aynı ve sürekli değildir:
Oldukça yakın bir geçmişte, ağır basan barbarlık,
farkında bile olmadan Yunan-Latin kültürünü yok
ettiği zaman, bu ilerleme durmuştu. Fransada,
Savaştan hemen öne, Senatoda bilimsel araştırmaya
ayrılan bir sadaka kadar az ödenekler için aşındır diye
seslerini yükseltenleri duydu. Bugün bile, atom bombası konusunda, bilime karşı bütün bir savaş
düzenleniyor. Bilimin, kendi gücüyle ister istemez engelleri yeneceği düşüncesine pek güvenmeyelim. Bütün
insan eserleri gibi bilim de, ancak ona hizmet edecek
olanlann coşkun atılışlan ve tükenmez sabırları ile dunabileceğimiz şey şu ki: Pozitif araştırmaya dikkatini
veren insanların sayısı da, onu tutkulu bir ilgiyle izleyenlerin sayısı da durmadan artmakta. Çünkü, eskinn
“seçkinlerin’ınden daha bir bilgeliğe ulaşmış olan halk
yığınlan, bilime saygı ve sevgi besliyorlar. Onun için,
deneysel bilim ruhu ile birlikte, kuruluşunda ve metodlannda yer alan ülküyü üstün kılma yolunda, insanlığı
bir duraklamadan gerilemeden alıkoymaya çalışmak
bilginlere düşüyor.
– 104-
Ama, burada büyük bir karşı düşünce çıkıyor
önümüze. Diyorlar ki, demin tanımladığınız biçimi ile
bu ülkü, insanı kapıp kavrayacak, yüceltip coşturacak,
insana kendini unutturacak, şiir ihtiyaçlarını doyuracak kadar yüce, temiz ve eksiksiz midir? Kişisel
bilinçlere güzellik duygusu, atılış gücü ve sevinç
aşılayan o derin duyguyu getirebiliyor mu?
Bir çoklan, getiremez diyorlar. Bir çoklan da, akıla
ülkünün duyusuzluğuna, din mistiklerinin ahlâk
ülküsünü karşı koyuyorlar. Tannya inanan niceleri var
kir “kafirler” i korkunç ve sonsuz işkencelerle korkutan
bir jandarma tann kavramının bayalığı üstünde durmaktan kaçınırlar. Öyleleri de var ki, örneğin
d’Aubigne’nin şiirini, cehennemliklerin çektiklerini
işkenceleri anlatan, insanın içine korkular salan şu
güzelim şiirini, fenalıklar geçirmeden okuyamazlar:
Koşun ateşte yanmaya: Ateş dondurur sizi.
Suda boğulun: Ateş olur, yakar sizi su.
Vebalar acımaz olur artık size.
Boğun kendinizi: İşe yaramaz büktüğünüz
ipler.
Cehennemi isteyin: Cehennemden tek çıkan
Tükenmez susuzluğudur imkânsız ölümün.
Kilisenin öğretilerine rağmen bu cehennem
düşüncesini kabul etmeyenler Tannyı sevdiklerini
söylüyorlar: İnançlann çekeceği işkencelerden korktuklan için değilmiş bu sevgileri. Seviyorlarmış Tanrıyı,
çünkü, Tann yüce doğruluk olduğu için ona kendilikle­
– 105-
4
rinden gidiyor, bu kusursuz ve sonsuz Varlık’a
bürünmede tükenmez bir sevgi ve coşku kaynağı buluyorlarmış. İnsanın kendini bir şeye vermesini haklı
gösteren, günlük hayata, yani sıkıcı ve sudan işlerle
geçen basit hayata derin bir anlam kazandıran bu
inancın verdiği güvenle bu mistikler, bilim ahlâkını sadece akla uygun ve kuru, akıl için hadi neyse ama,
ruhun derin hayatını besleyemeyecek kadar güçsüz bir
ahlak sayıyorlar. Dediklerinde haklı olsalarda bunlar,
ileri sürülen karşı düşünceye verilecek cevap bulunamazlardı: Çünkü, bir ahlâk, aslında, insana kendini
aşma yolunda sunduğu şeyle bir değer taşır. Ama, matematiğin, bilimin kuruluğu üstüne ileri sürülen eski
düşünceler, araştırma ruhunun ne olduğunu bilmemekten geliyordu. Bilim, özüne varıldı mı, en eşsiz, en
coşturucu sevinçler sunar, bizi kapıp kavrama ve
yükseltmede hiçbir görüşün veremeyeceği kadar temiz
bir hayat görüşü verir.
– 106-
BİLİM VE COŞKU
Ötedenberi alışılmıştır. Şiirin coşkusuna bilimin
soğuk sertliğini karşı koyarlar. Bir yanda atılış, fantezi, düş; öte yanda, sayıların kuru sertliği. Ama, nedir
bu beylik lafların değeri?
Hayır, bilim ahlâkı “duygu ahlâkları” na karşı “akıl
ahlâkları” arasına konamaz. Çünkü, bilim ahlâkı aynı
zamanda ve daha önce, duygu ahlâkıdır da. Bunun su
götürür yanı yoktur. Çünkü, birinci ilkesi ispatlanmış
gerçek aşkı, yeniyi bulan düşünce sevgisi; ikinci
ilkesiyse, kardeşlik duygusudur.
Bilim ahlâkının bize sunduğu ülkü, bir bakıma sıkı
bir ülküdür, buna diyecek yok: Gerçek, bilgine ancak
sıkı çalışma pahasına açar kapılarını, bilimin yabancısı
olanlara da zorlu incelemeler sonunda verir kendini.
Ama, bütün bunlara karşılık, hangi sevinçler, bu
çabanın, bü incelemelerin bize getirdiği sevinçlerle
kıyaslanabilir.
– 107-
Lucretius, yeni yeni şeyler bulmanın coşkusunu
şöyle getiriyor dile:
Bir yolda gidiyordum
Musa’lar ülkesinde benden önce
Kimsenin ayak basmadığı bir yolda
Sevinç veriyor bana
Yeni yeni kaynaklar bulmak
Onlardan içmek kana kana
Bir de yeşim yeşim çiçekler dermek
Bir alımlı çelenk örmek için başıma
Benden öncekilere Musa’ların
Düşlerinde bile görmediği bir çelenk.
Hugo da, Mages adlı şiirinde övgüler düzüyor bilim
araştırıcılarına:
Karanlık kuyucuları, geceleri içinde arayanlar,
Olayları, rakamları, alcebraları,
Her bilgiyi veren rakamı,
Hesaplarımızı altüst eden şüpheyi,
Düşer bütün kara parkalar
Sonsuzluğun alnından*
– 108-
Hugo, yeni gerçekler bulmanın yarattığı güçlülük
duygusunu ve büyük buluşların düşünsel coşkusunu
da dile getiriyor:
Yüce burgusuyla Arşimed,
Aşar yine tepelerde uçurumun kuyusunu,
Tann bir gün kapasa bile;
Euklides, yasalarm bekçisi;
Copernic, dalmış seyrediyor,
Denize benzer engin göklerde,
Pruvasız teknelerin yüzdüğü girdaplarda,
Bütün o karanlık tekerleklerin dönüşünü
Güneşlerin çevresinde.
Vingy, Denizdeki Şişe adlı şiirde, bilimsel çabanın
yüce güzelliğini şöyle anlatıyor:
Nedir bu iksir? Balıkçı, bilimdir.
Akılların içindeki tanrısal iksir,
Düşüncenin ve deneyin hâzinesi.
Ve ey balıkçı, ağlarına doldu mu bütün
ağırlığıyla
Meksika madenlerinde kıvrım kıvrım yatıp
duran altın,
Hind’in elmasları, Afrika’nın incileri,
Daha az olur o günkü kazancın…
– 109-
Zamanımızın bilginlerinden M. Termier,
anlaşılmasalar bile, ruhları ışık ve sevinçle dolu olan
bu araştırıcıları şöyle övüyor: “Ayağının altında yerin
hareketini duyan Galileo’nun sevinci; güzelim gecelerin
sessizliğinden hani hani dönen yıldız yuvarlannın
uzak gümbürtülerine kulak veren, bunlardan kesin yasalar çıkaran Kepler’in sevinci; dört bir yanında çekim
gücünün evrensel olduğunu ve böylece bütün astronominin basit bir mekanik sorunu haline geldiğini gören
Newton’un sevinci!” Newton sisteminin çoktan aşıldığı
bir çağda, biz de şunlan ekleyebiliriz M. Termier’nin
sözlerine: “Eski çerçevesini kıran aklın, şaşkın
dünyamıza Euklides geometrisinden başka geometrileri, radyoaktiviteyi, göreliliği, Quantum’lar öğretisini,
dalga mekaniği getirenlerin sevinci! Deneyler
karşısında görülmedik yenilenmenin sevinçli
atılganlığı içinde değişebileceğini, kendini aşabileceğini
düşüncenin kendisine ispat edenlerin sevinci!”
Nerden geliyor bu sevinç? İnsanın, ispatlanmış
gerçek alanını genişleterek yapabileceği işlerin en
büyüğünü başarabilme duygusundan. Bu da onu bütün
öbür yaratıklardan ayırmaktadır. Çünkü, öbür canlı
türlerde, varlıklar doğar, soluk alır, beslenir, ürer ve
ölürler. Ama, çıkar gözetmeden gerçeği araştırma biz
insanlara özgü bir şeydir, özelliğimizi yapar bizim.
Daha dün karanlık, belirsizlik, bulanıklık olan yerde,
insan: “ışık olsun!” dedi, ışık oldu ve dünyaya alındı.
Nice insanı ve ulusu bunca haksızlıklara ve hoyratlıklara sürüklemiş olan içimizdeki o yayılma, fethetme, yaratma isteği, bilim araştırmalannda temizlenip
yücelerek kendini doyurma yolunu bulmaktadır.
Düşünce, akla uygun bir düzen kurunca, dünyayı avu­
– 110-
cunun içine alır, çözümlenemez sanılan o zengin, geniş
ve çeşitli gerçek üzerinde egemenliğini kurar, damgasını vurur ona; baş eğen olaylar, önce çelimsiz, sonra
gittikçe güçlenen, daha genişine, daha incesine yerini
bırakmcaya kadar Sürüp giden bir görüşte bir bir yer
alırlar.
Eskiden, düşünürlerin tanrılara yaraştırdığı
düşünce özgürlüğü, o bilgi coşkusu budur, işte.
Tannbilimcilerle filozofların kafasında Tanrısal
Varlık’ın büyüklüğü, her şeyi bilmenin ve önceden bilmenin tadını tatmasmdaydı. Ama, bilim adamının sevincini, metafiziğin tanrılara yakıştırdığı sevinçten
daha da çekici yapan şey, bilgi coşkuna araştırma
coşkusunun, aklın nesneler üstündeki egemenliğine
yoldaşlık eden şu serüven duygusunun eklenmesidir.
Bilimden söz ederken, “emekleme” kelimesini kullandıkları oluyor. Kabul. Ama, bu emekleme, insanı
coşturan bir emeklemedir. Deneye gelmeyen ya da
karmaşıklaşan olaylar, gizlenen ya da türlü renklere
bürünen ilişkiler karşısında, araştırıcının kafasında
tasanlar doğar; bunlar önce kararsızdır, sonra gelişip
gerçeğin üstüne atılır; bir deney doğrular onu, bir
başkası yalanlar; bir metin destekler, bir başkası
çürütür; kimi zaman, çekici gelen bir formül, deney sonunda yetersiz çıkar; o zaman, gerie dönmek, bir başka
yol tutmak gerekir; ama, kimi zaman da, düşünce diretir, görünüşlere meydan okur, başka öğeleri hesaba
katıp bir başka deneye girişir: Sonra, birden
aydınlanan olaylar bir düzene giriverirler. Bilgin,
canına tak diyen kaygılar içinde bir tasanya dahabaşvurur: bir de bakarsınız, gözlem doğrulamıştır onu.
Düşüncenin evren üzerindeki bu zaferi yanında, ufak
– 111-
başanlann verdiği o basit gururun ne önemi olabilir?
Astronomların, hesap ve deney yoluyla sonsuz küçüğü
yenmekte olan fizikçilerin sevinci yanında bir kenti ele
geçiren saldırıcının sevinci nedir ki?
Henüz yeni olan insan bilimleri, bu alanda
çalışanlara aynı cinsten sevinçler vermektedir.
1834’de, gözleri hemen hemen görmez olan Augustin
Thierry, kitaplıktan kitaplığa koşup, bir tek cümlecik,
kimi zaman da binlerce kelime arasından birtek kelimecik çıkarmak için sayfalan yutarcasma okuduğu o
mutlu günlerini özlemle anıyor. Kendini “ta içinden
kavrayan bir çeşit coşku’dan söz ediyor. “Bir arayâ getirdiği gereçler üzerinde serbestçe işleyen aklın, sonradan, yavaş yavaş, büyük bir çabayla yükselteceği
yapının modelini, bir solukta keyfince yaptığı” o ilk
araştırmalan övüyor, “insan, kendini vereceği,
varlığını adayacağı bir konuyu” nerde bulmalı diyenlerle alay ediyor ve diyor ki: “Ciddi ve sessiz incelemeler
ne güne duruyor? İnsan onun gölgesinde, kötü günleri
farkına vamadan atlatır, kaderini kendi eliyle çizer ve
günlerini soylu bir çabayla geçirir.” Thierry sözlerini
şöyle bitiriyor: “Şu kör, şu umutsuz ve acılı halimle
kesin olarak söyleyebilirim ki, dünyada madde hazlarından, hatta sağlıktan da değerli bir şey varsa, o da,
kendini bilime adamaktır.”
Böylesine tanıklar varken önümüzde, o duraksamalar içinde bocalayan araştıncılann acınacak durumlan
kalmaz, Termier’nin dediği gibi, aradıklannı bulmaslar
bile, “büyük sevince susamış, coşkular, umutlar,
düşler, hele çıkarsız düşler içinde yaşamış olmalan var
ya, işte o yeter onlara. Öylesine sevdalıdırlar onlar.” Ne
denli zorlu olursa olsun çabalannın karşılığını yine
– 112-
çabalannda bulurlar. Çünkü, hiçbir şey, gerçeğe
ulaşma yolundaki o ateşli araştıra kadar yüceltemez
ruhu.
Araştırmanın verdiği bu sevinçler yalnız
araştırıcılara vergi bir şeydir, denebilir bana. Evet,
öyledir. Din adamı nasıl kutsal şeylere bürünmüşse, en
yüce sırlara eren myste’ler nasıl İsis’e, Kübele’ye
bürünmenin katıksız hazzma varmışlarsa, bilinmiyen
dünyaları bulmanın katıksız coşkunluğunu da yalnız
bilgin duyabilir. En iyi coşku pajanı o seçmiştir. Çokluk
çıkar duygusunun ve boş gururun meslek seçmede ağır
bastığı bir çağda, bunu hatırlatmak yerinde bir şey
olur belki. Ama, inceleme, gerçeğe doğru bir çeşit yol
alma olan inceleme herkese aynı çeşitten hazlar verir.
Bir senfoniyi dinleyenin coşkusu, onu yaratan
müzikçinin çoşkusu değildir, ama ona yakın bir
coşkudur. Öğrenmek isteyen, bilim yoluna giren herhangi bir kimse bilginin sevinçlerini paylaşır, onun gibi
anlamanın gururunu duyar, karanlıklardan yavaş
yavaş anlaşılır bir dünyaya çıkmanın coşkusunu tadar.
Bilim öğretiminde, yukarıda söylediğimiz yönde bir
değişiklik yapılırsa, bütün bunlar daha da gerçek olurdu. Elde edilen sonuçlan biraz kuru bir dille anlatmak;
buluşun kendisini, kaynaklannı, duraksama ve gerilemelerini, kısaca, dramatik ve sarsıcı nesi varsa hepsini
bir kalemde geçivermek bugün fazlası ile yaygın bir
alışkanlık haline gelmiştir. Büyük edebiyat
yapıtlarının doğuşunu üstüne verilen dersleri haklı
olarak arttınrken, denklemleri yalnız son biçimleriyle
gösteriyor, bunlann nereden çıktığını, ne çeşit meraklardan doğduğunu, bir yerin ve bir çağın yaşayışıyla
olan ilişkileri üzerinde ve tek kelime söylemiyorlar.
Ama, öğrencileri, araştırmanın bunalımlan, umutlan,
– 113-
hayal kırıklıkları ve. sevinçleriyle daha yakından ilgilendirseler, o zaman bu genç kafalar bilimin canlı
güzelliğini yapan şeyi daha içten duyup anlayacaklardır. Ve öyle bir gün gelecek ki, insanlık, düşüncenin
bilinmeyene karşı açtığı savaşlara aşırı bir ilgi duyacaktır, tıpkı bugün, insanın insanla olan savaşlarına
duyduğu gibi.
Öğrenme sevincinden aşağı kalmayan bir başka
sevinç de, düşünen insanlarla kendini birlik halinde
duymanın, “ispatlıyorum, öyleyse birleştiriyorum” diyebilmenin verdiği sevinçtir.
Toplumsal eşitsizliklerin, genel olarak arttırdığı
bencillik gücü ne olursa olsun, birlik öylesine diridir ki,
bütün insanlık tarihinde ağır basmaktadır. Klanda
olsun, ailede, site’de, vatanda, kilisede, sedikada, partide, parti hareketlerinde olsun insanoğulları, mutluluk
dedikleri şeyin en temizini, kendilerini başkalarına
yaklaştıran duyguda aramışlardır. Eninde sonunda Rousseau haklı: “Biz yalnız kendimizin değil,
başkalarının da mutlu olmasını istiyoruz ve bu mutluluk bizimkine zarar vermedikçe onu arttırır.” Tarihin o
çeşit çeşit saçma yada kanlı olaylarının hangisine bakarsanız şunu görürsünüz: İnsan yalnız olmamanın
mutluluğu içindedir “Güçlü ve tek başına” yaşamadığı,
benzerleriyle katıksız ve derin bir dayanışma halinde
olduğunu duyduğu için mutludur. Bir totem’e saygıda,
bir işi başarmada, dinsel bir törene katılmada, bir dili
konuşmada, bir sanat coşkusunda, bir ülküye
bağlanmada başkalarıyla birlik olduğu için mutludur.
Küçük ya da büyük kollektif .eserlere bağlılıkta,
başkaları yararına kendini tehlikeye atmada bile, bir
genişleme, bir zenginleşme duygusu, daha derin bir
yaşama sevinci bulur kendinde insan.
– 114-
İşte onun içindir ki, insanlık bencilliğin aşağılığını
ve birleşmenin hazzını en derinden duyanları ve daha
gür bir sesle: “Birbirinizi sevin!” diyenleri bilgelerin bilgesi saymaktadır. Yalnız, bu kuralın bugüne değin ölü
bir sözden öteye geçmemiş, sevginin ancak parça parça
gruplarda kalmış olması ve bu grupların dışında,
kayıtsızlık, küçümseme ve nefrete dönmesi en büyük
suçumuzdur bizim. Aile bir birliktir ama, başka ailelere karşı gelir; site bir birliktir ama, başka sitelerin
karşısına dikilir. Vatan, evlatlarını bir araya getirir
ama, onları başka vatanların üzerine salar. İlkçağ bilgesi: “Birbirimizi sevelim” der, ama köleleri insanlığın,
dolayısı ile sevginin dışında tutar. Hristiyan bilge:
“Birbirimizi sevelim” der, ama dinsizleri ateşe atar,
Haçlıları Müslümanlara, Katolikleri, Huguenot’lara
saldırtır. Böylece, genel birlik isteği, katı gerçek içinde,
parçalanmalara, kinlere, nefretlere vanr, ve düşman
kardeşler, kardeşlik adına birbirini öldürür.
En iyilerin, insanın insana sevgiyle atılışını önleyen
bütün bu düşünüşlerden kurtulabildiği, hatta bütün insanları iyi niyetle, sevmek istediği zaman bile, bir
başka engel çıkıyor ortaya: O zaman, bu insanlar kendi
kendilerine bu sevginin parlak boş bir laf olmaktan
çıkması için ne yapmalı diye sormak zorunda
kalıyorlar. Tanıdığım insanların en cömert
yüreklilerinden biri, profesör Rauh, bir gün bize şöyle
demişti: “Bütün insanları sevmek, diyorsunuz. İyi,
güzel ama dünyanın öbür ucundaki o sayısız insanları,
kitaplardan şöyle böyle tanıdığım, yüzlerini hiç
görmediğim, hiç bir zaman da göremeyeceğim insanları
nasıl sevebilirim? Severim demesi kolay. Ama, onlarla
benim aramda, onlarla bizim aramızda gerçek bir
kaynaşmayı nasıl düşünebilirim? Bu kaynaşma
olmadıkça da, sevgi bir sözden öteye geçmez.”
– 115-
Bu sözlere, Tannya inanan bir kimse şu beylik lafla
karşılık verir: “Bütün insanları Tann’da sevelim!”
Ama, bir kere, bu sevginin bulanık bir yanı var. Sonra,
hepsi de aynı Tannya inanan insanlar, bu ortak inanç
birliğinde birleşirlerse, o zaman birlik olabilir ancak.
Oysa, bir Ispartalı bir Atmalıyla Athena inancında, bir
Hristiyanla bir Müslüman Allah inancında
birleşemiyorlar.
Buna karşılık, gösterdiğimiz ve bence üstünde kimsenin tartışamayacağı şey, bilimin ilk ağızda ve
çabasızca, akıllann kaynaşmasını sağladığıdır. Haç,
Hilal ile çatışır, Hilal de Haç’la. Ama, bilgin, ortaya
koyduğu küçük ya da büyük doğruya “Hadi bakalım,
yürü!” diyebilir ve bu doğru dünya yı dolaşır,
yeryüzünün öbür ucunda, çıkarlann ve tutkulann
çatışmasından doğan bütün o kargaşalann üstünde,
kendini karşılayan bir başka düşünce ile buluşur, kendine maleder onu; böylece, önceleri kurulamaz sanılan
birlik nihayet kurulur ve bilgin bu işi başarmanın sevincini duyabilir. Bilgin, bu günlük görevin yerine getirilmesinde, insanlığın adamıdır; bunca insanın yapamadan ağız dolusu lafla övdüğü şeyi o yapıverir, hem
de sesiz sedasız.
Bilimsel, gerçeklerden faydalananlann sayısı hâlâ
çok az, diye bana karşı komaya kalkmasın kimse. Evet,
kendine en uygar diyen uluslarda bile, bu gerçeklerden
faydalanan kimselerin sayısı az, hem de çok azdır ve
insanlığın bütün bir bölüğü, bize göre insanın
büyüklüğünü yapan şeyden habersiz bırakılmaktadır,
burası doğru ve bir o kadar da acıdır. Ama, bir kere bilgin, herkesçe geçerli olacak şekilde bir olayı yada bir
ilişkiyi ortaya koyarsa, ödevini yerine getirmiş olur ve
yaptığı ispatlamanın dünya ölçüsünde bir değer
– 116-
taşıbilmesi için gösterdiği çaba, zekaların birleşmesine
yardım etmiş olmanın haklı gururunu verir ona.
Ayrıca, bilim öğretimini yeniliyebilirlerse, bugünkü
toplumlanmızm, çouklara bile, dünyanın öbür yerlerinde aynı şeyleri öğrenen milyonlarca çocuğa
katıldıklarını anlatmaları işten bile değildir. Katolikler, dinin sırlarını küçük çocukların bile anlayacağı
biçimde dile getiren din bilgisi kitapları yazmaktan
kaçınmıyorlar. Onun için, çocuklara hesap öğreten ya
da basit fizik, kimya ve biyoloji bilgisi verenler,
zamanında birer büyük buluş olan bu ilkel kavramları
öğrenmekle, düşünce bakımından sayısız insanlarla
birlik olduklarını ve ispatlanmış aynı gerçeği ortakça
benimsenmesi ile de düşünce vatanını, yani insanın
vatanını hazırladıkların hadi hadi anlatabilirler.
Özgürlük sevinçlerini de söylemek ister mi?
Daha önce gördük, bilim ancak özgürlük içinde ve
özgürlükle gelişir. Özgürlük içinde gelişmenin, aynı zamanda sevinç içinde gelişme olduğunu uzun uzadıya
anlatmaya lüzum var mı? Biliyorum, kadere boyun
eğmenin hazlanm öven bir takım insanlar var. Ama,
onların o zavallı mutluluğunu, istemem. Özgür
düşünceyi sade kendilerine yaraştırıp, halka yalnız
belli bir takım inançları uygun gören ve halkı düşünce
köleliğinde tutmak isteyen o kendini beğenmişlerden
nefret ederim. Çünkü, herkesin hakkı olan insanca
mutluluk, başlıca gücümüz olan aklımızın özgürce
gelişmesinden doğar. Kötülüklerin en amansızı, aklın
atılışını durdurmaktır. Bir sorun karşısında, daha ilk
baştan akla: “Sen bu işin üstesinden gelemezsin” diyen
kimse, biz insanları alçaltıyor demektir ki, bundan
daha büyük acı olmaz dünyada.
– 117-
çekme tehlikesidir. İnsanın uzun zaman inandığı şeye
artık inanmaması, ölmez sandığı düşüncelerin birer
ölü düşünce haline geldiğini görmesi acıdır belki. Onun
için, kimileri ileriye doğru yürümenin verdiği gurura,
yerleşmiş getirdiği “rahatlığı” seçmek cesareteni
gösterdiler. Ama, bu rahatlık, Voltaire’e göre “sessizce
kürek çeken mahkumların rahatlığıdır.- Siz benim ruhumu kürek mahkumu mu sanıyorsunuz? Evet, öyle
sanıyorum ve ruhunuzu kurtarmak istiyorum.” Voltaire haklı: En büyük acı, acıtmaz olmuş zincirlerin
acısıdır, köleliği kabul etmenin, başkaldırmaktan
vazgeçmenin acısı. Oysa, sevinçlerin en temizi, durmadan kazanılan, yeniden ve yeniden kazanılan
özgürlüğün sevincidir: Çünkü, insanı en çok coşturan
şey, önünde sonsuz bir uzay olduğunu ve aklın atılışını
hiçbir şeyin durdurmayacağını duymasıdır.
Buraya kadar, yalnız bilgi adamının açısından ele
aldım sorunu. Ama, bilim kafasının halk yığınlarını kazandığını, ve insanlığın, pozitif buluşları bazen iyiye
bazen kötüye kullanacak yerde aklın gücünü ve
özgürlüğünü coşturma yolunda, akıllan birleştirip
insan kardeşliğini cöbertçe geliştirme yolunda kullandığını, bir defa daha düşünelim. Bu yolda kullanılan bilim, güçlülük duygusuyla birlikte, güven duygusunu, mutluluğun ilk koşulu olan güven duygusunu
getirecektir bize.
Durkheim’le birlikte, dinsel hayatın ilkel
biçimlerine bir bakalım. Ne buluyoruz her yerde?
Amansız bir korku. Dünya, mana denen bu adsız, soyut
ve korkunç gücün içine batınlmış gibidir. Her şeyden
önce, korkulası bir güçtür bu: Çünkü, her kim, önceden
gerekli tedbirler almaksızın onunla karşı karşıya gelirse, hastalık ya da ölümle biten bir sarsıntıya uğrar.
Bunalıma yakalanan insan, bir şeyler yapabilmek ve
güvenebilmek için, manaya sığınmaya çalışır.
, – 119-
Descartes’in bir sözü var, oldum olası bana trajik
görünmüştür. Skolastik ilkelere bağlılığı ne olursa
olsun, Descartes bizim için, aklı kölelikten kurtaran
akımın, hümanizmamn ruhu olan akımın büyük kuramcısıdır. O, ağır basan bütün bilginleri yok sayan,
din gerçekleri bir yana, ancak doğruluğunu açık ve
seçik olarak bildiklerinden başkasını doğru saymayan
bir adamdır. Ne yazık ki, 1634’de aynı Descartes, Galileo’nun bazı buluşlarından çıkardığı sonuçlar için Mersenne’e şunlan yazıyor: “Çok kesin, açık ve seçik
tanıtlamalara dayandıklarını bilmeme rağmen, Kiliseye karşı onlan dünyada desteklemek istemem.”
Soranm size, dünyada bir insan için, isyanın sözü bile
edilmekten korkulan bu cümlede saklı olan acıdan
daha beteri olabilir mi? Bir ispatlamayı kabul etmek,
ona boyun eğmek değil, ilerisine gitmektir. Ama, bir ispatlamayı “çok kesin, açık ve seçik saymak, sonra da
her hangi bir otoriteyle uzlaşmıyor diye onu desteklemek vazgeçmek acı bir şeydir. Öylesine acı ki, bunu
duyan kimse alçaldığını, kendinde insanlık onurunun
çiğnendiğini farkeder; bunu farkettiği ölçüde de
dayanılmaz olur bu acı. Düşüncenin karşısına zorla
konan bütün engelleri yıkmak ve özgürlüğü,
gelişmesinin temel kuralı yapmakla, bilim ahlâkı bizi
acıların en belalısından kurtarmakta, en yüce
sevinçleri bize sunmaktadır. Faşizmin dünyayı
sürüklemeye çalıştığı o korkunç gerileme süresinde en
iğrenç olan şey, akla karşı yapılan hoyratlık ve bu hoyratlığı bir ilke haline sokmak olmuştur. Totaliterliğin
pençesinde kıvranan zavallı insanlar, bir takım
yıldırmalar altında, yalnız düşündüklerini söylemeğe
değil, düşünmediklerini de söylemeğe zorlanıyorlardı.
Onun için, naziliğin bozguna uğraması, insanlık
yönünden, akim, haklarına kavuşan aklın bir öc olması
oldu. Evet, açıkça ve dürüstçe tekrarlayalım, özgürlüğü
isteyen tehlikeyi de istiyor demektir ki, bu da bazen acı
– 118-
Ama, içini kaplamakla birlikte kendini aşan bu güç
ile, olur olmaz zamanlarda karşılaşmanın, dolayısı ile
belalara düşmenin sınırsız korkulan içinde yaşar. Din,
ya da hiç değilse, sonradan din dediğimi? şey, bu korkuyu azaltmak için elinden geleni yapıyor; ama, bununla, bu korkuya yasa yüceliği veriyor, güçünü
sürdürüyor.
Daha yeni bir takım dinlerde, somut tannlar, yavaş
yavaş soyut mana’nın yerini almaya başlıyor. İlk
çözümleme dolayısı ile ilk açıklama denemesidir bu;
gücünü küçümsememek gerekir: Çünkü, bütün insan
çabalanna hakkını vermek, bilime özgür bir niteliktir.
Kimi bakımlardan bizlere çok yakın insanlann, vaktiyle bir fırtınanın, kuraklığın, kazanılan ya da yitirilen
bir savaşın, güneş tutulmasının, verimli ya da verimsiz
bir hasadın nedenlerini Yahova’nın, Apollo’nun,
Zeus’un Junon’un duygusal tepkilerinde bulmuş olmalanna gülebiliriz bugün. Bununla beraber, bu nedenleri bugünkülerin daha benzeri eğilimlerde aramak, hiç
aramamaktan daha iyidir. Güneş tutulmasını bir
tanndan bilmek, hiç bir şeyden bilmemekten çok daha
iyidir. İnsan niteliğinde tanrılan düşünmek (ki, bilim
bile bundan kaçınamamış ve kimi zaman da kurtulmak
için akla karayı seçmiştir.) bir zaman için yararlı da
olsa, insanoğluna rahatlık ve güven getirmekten çok
uzaktır. Bir kere, Tannların üstünde, Romalılann
fatum dedikleri şey vardır. Sonra, tannlann kendileri,
tıpkı biz insanlar gibi, bazen iyilik yapmakla beraber,
bazen de korkunçturlar: Her an öfkelenmeye
hazırdırlar; mana’yı ellerinde tuttuklan için, öfkeleri
amansızdır. Bu güçlü tannlan “yatıştırmak” için, kur­
– 120-
banlar sunmak, insan kurban etmek gerekir. Ama kurbanın bile bir işe yarayacağı kesin bilinmez. Yüzlerce
kurban tanrıyı yatıştırmayabilir ve bakirenin kanı
boşuna akabilir. Ölümlülere düşen, kormak ve boyun
eğmektir.
Sağlık ve zenginlik getireceğim diyen eski dinlerin,
yerini, mutlu bir ölümsüzlük umudu veren ahretlik
dinler alınca, yeni bir adım atılmış oldu. İsis, Kübele,
Mithra, İsa “anlaşılır” tanrılardır. Çünkü, insanların
kaderini kendi inançlarına, dinlerine ve temizliklerine
bağlamaktadırlar. Ama, cennetin eşsiz nimetlerini iyi
kullarına ayırırken, öbürlerini de – büyük çoğunluğu –
korkunç cehennem işkenceleriyle yıldırıyorlar. Peki,
kim Tanrının iyi kullarından olabilir? Orası, Tanrının
“hidayeti” ne kalmış bir iştir; Tanrının hidayeti ise,
eski mananın büründüğü sır kadar arlaşılmaz bir
sırdır. İnsan, “korkular, titremeler” içinde yaşamak zorunda kalıyor yeni baştan.
Hristiyanlık doğmadan az önce, daha öbür ahretlikdinlerin ölümleri bu sonsuz işkence korkuları içinde
yaşattığı bir çağda, bilim kafası insanları korkudan
kurtarma işine girişiyordu. Lucretius “Ey ilk Yunan
insanı!” diye bağırıyor ve Epikhuros’un yaptığı • işi
överek şöyle yazıyor: “İnsan hayatı,herkesin gözünde,
ağır bir dinin baskısı altında yerlerde sürünüyordu rezilce; göğün yüce katlarından korkunç görünüşlü bir
baş gösteriyordu bu din, insanların üstünde bir tehlike
gibi asılı duran bir baş. İlk olarak, bir Yunan insanı,
bir ölümlü kişi gözlerini kaldırmak cesaretini gösterdi
bu başa; ona karşı diklenmeyi o aldı göze ilkin!”
– 121-
Yine söyleyeyim, haksız bir yan var bu yüce dizelerde. Din, bilimden önce, bizi korkudan kurtarmayı denemiştir; onda her şey yılgı değildir. Ama, şu da var ki,
din, başımızdan atmak istediği korkuya bir yasa
yüceliği vermiş, kimi zaman kanlı törenler istemiş,
kimi zaman da korkunç işkenceler yaptırmış ve sonunda Lucretius’un şu sözlerini hakketmiştir:
Ne kötülükler etmemiş bu din…
Dinin yapamadığını yapmak, yani korkuyu ortadan
kaldırmak için ne etmeli? Dünyayı açıklama
çabasında, tanrısal varlıkların o değişken, o korkunç, o
kestirilemeyen istemi yerine, tabiat yasalarının
anlaşılır düzenini koymalı. Tabiat için gözlem ve
akıl gerek diyen Lucretius, bu üç. kelimeyle, bilimin
ruhunu açıklıyor. Gerçekten de, insan olaylarda biz insanların isteklerine benzeyen, sonuçlar görmekten
vazgeçsin, bunları sadece tabii bir düzenin, yani
düşünceden ayrılmayan ve onunla vanlan düzenin
sonuçlan olarak görsün hele, bakın o zaman, ilk çağ
korkulan nasıl uçup gidiverir ve güvene kavuşan insan
nasıl “bilimin yükseklerde kurduğu kalelere, o huzur
tapmaklanna” geçip yerleşebilir nihayet.
Lucretius, insanlan korkudan kurtarma işinin,
yalnız Epikhuros’un çabasıyla başanlacağım sanmış,
böyle bir düşe kaptırmıştı kendini. Atom fiziği onca,
ölüm korkusuyla birlikte bütün korkulanmızı silip
süpürebilecekti. Korkuya karşı kazanılan bu zaferin
kesinliğine dayanarak, ustasını evrenin fathi olarak selamlıyordu: “Evet, düşüncenin asıl gücü onunla erdi za­
– 122-
fere; ilk o gitti, dünyayı saran ateşli duvarların ta
ötelerine; uçsuz bucaksız evreni dolaştı, düşüncenin
atılışı ile bir baştan bir başa!” Epikhuros fiziğinin bir
çok ruhlara güven getirdiğine inanmak gerek. Çünkü,
Mystere’lerin yoluna girmiş olmasına rağmen, Vergilius bile şunlan yazıyor:
Ne mutludur o kimse ki
Kavran nesnelerin nedenini
Atar bütün korkuları bir yana
Boş verir yakarmaya alın yazısına
Tamunun korkusuna gürültüsüne
Alır tümünü ayağının altına!
Bununla beraber, biliyoruz ki, bu zafer çığlıkları
vaktinden önce yükselmişti. Yine biliyoruz ki, Lucretius’un övüp göklere çıkardığı bu bilimsel çabayı, yeni
pythagorculuk, yeni eflatunculuk ve ahretlik dinler
durdurmuştu. Aynca şunu da biliyoruz ki, Epikhuros’un atom tasarımı basite indiren bir yaklaştınmdı
(appoximation) ve Lucretius un kesin sandığı bir fizik
bilimi, binlerce araştırıcının toplu çabası ile yavaş
yavaş değişecekti. Ama, bildiğimiz bir başka şey şu ki,
Lucretiusun özlediği kurtuluş, bilim ahlâkı bilimsel uygulamalarda ağır bastığı ölçüde, şaşmadan, sessiz sessiz sürüp gidiyor. Ortadan kalkan her bilgisizliğin
ardından yeni bir güven doğar. Yıldırımlar, depremler,
su baskınları, salgın hastalıklar, korkudan titreyen biz
ölümlülere, anlaşılmaz ya da hevese bağlı birer ceza
gibi değil, aklın kavrayabildiği yasaların birer sonucu
– 123-
olarak gözükmektedir artık. Bunları anlamak, biraz da
yenmek demektir. Çünkü, böylece, dünyanın
kıvranmaları üstüne düşüncenin yiğit duruğunluğu
konmuş olur. Böylece, öz ruhuna uygun olarak kullanılan bilim, düşünsel bir güvenlik duygusu, Yunun
bilgeliğinin en yüce iyilik saydığı ve bunca yüzyıldır insanlığın kaygılı bir çaba ile ardına düştüğü o güvenlik
duygusunu getiriyor bize yavaş yavaş.
Güvenlik diyorum (Langevin’in, gerekircilik üstüne
verdiği o ünlü konferanslarında kullandığı bir sözcüktü
bu), iç rahatlığı demiyorum. Çünkü, bilim ruhu, ahret
mutluluğu, üstün mutluluk adına ne varsa hepsine
karşıdır. Mikrofiziğin, parlak buluşları ile, dünyanın
anlaşılır görünüşünü değiştirdiği ve insana yeni bir
güç kazandırdığı bir anda, bu ilerlemelerin kendi
içinden bir engel çıkıyordu ortaya: O ünlü belirimsizlik
ilkesi, büyük gerekirci görüşün karşısına çıkmıştı damdan düşürcesine. Karşı çıkanlar; belirsizlik bağıntıları
üstünde duran Heisenberg’di; parçacığın, bir bakıma,
enerjisinin şu ya da bu değeri ile, şurda bir ya da burda
ortaya çıkmakta “özgür” olduğunu ileri süren Louis de
Bröglie’ydi; nedenselci görüşe saldıran ve yeni
kuşakları, bu gerekirciliğe bağlı kalan “fosil” leri söküp
atmaya hazır olduklarını söyleyen Reichenbachtı; nihayet, nesnelerin anlaşılır düzeni yerine, baştan başa
mistik öğelere bürünmüş “rastlantı” kavramını koymaya çalışan olasıcılığı savunanlardı. Bilim, şu anda
ortaçağ kafasının saldırılarına karşı savaşmak zorunda
bulunuyor. Eğer, bu saldın baskın çıkarsa yeniden, bilinmez hangi tannnın keyif kölesi olan insanı eskinin
korkulanna götürebilir.
– 124-
Bu demektir ki, durmadan artan düşünce gücünün
yarattığı güvenlik duygusu, hiç bir zaman bizi,
çabadan kaçınan bir çeşit esenlik duygusuna
götürmeyecektir: Yukarıda tanımladığımız o sonsuz
buluş düşüncesi, bütün alanlarda, bilimsel
araştırmanın ve ondaki ahlâksal ilkelerin ruhu olarak
kalmaktadır.
Kim demiş, bilimin özünde bulunan ülkü,
aydınmatan ama ısıtmayan soğuk bir ülküdür diye?
Laboratuvarlarda, tabiatın sırlarını zorlayan şu iki
büklüm bilginler, metinler üzerine eğilmiş, insan
geçmişinin sırlarını bulmaya çalışan şu tarihçiler, toplumbiliciler, insanların o günedeğin el atmadıkları o en
“dinsel” eserin mutlu ve çoşkun işçileri değiller mi? En
yüce birlikte, düşünce yoluyla vanlan birlikte paylan
olan ve başkalannı birlik yoluna sokan onlar değil mi?
İnsanlan özğür kılmanın en katıksızına, düşünce ile
vanlan özgürlüğe emeği geçen, bu özgürlüğü
başkalanna da tattıran onlar değil mi?
Bilimin eseri, gerekli ağırbaşlılığı içinde,
baştanbaşa sevinç, sevgi ve dirlik eseridir. İnsanı
yüceltmek, kapıp kavramak, coşturmak için başka bir
şeye ihtiyaç var mı? Sonsuz bir eser uğrunda, bir
günlük çalışmış olmak bile yetmez mi onun şanına?
Aklını işletenler ile düşünce ve duygu ortaklığı yapmak, ve düşünen bütün insanlann bir gün, gerçekten
yaşayan varlıklar olması için çalışmak yetmez mi onun
mutlu olmasına?
– 125-
İncelemelerimin konusu dolayısı ile, ülkü ardında
koşan insan çabasının yüzyıllar boyunca aldıği
değişken biçimlerle sürekli bir alışveriş halinde bulunuyorum. Bunlardan hiç biri yok ki kendine özgü
güzelliği olmasın; bilim kafası, bugün artık çok yabancısı olduğumuz düşüncelerde, haklı, yararlı ve
büyük olarak neler bulunduğunu anlamaya çağırıyor
bizi; ta mantık-öncesi düşünüşten ayrılmaz bir takım
görüşleri sempatiyle ele almamıza yardım ediyor.
Bütün ahlâksal düşüncelere açık tutuyor ilgimizi.
Gerek felsefenin mantosu, gerek tapınakların çatısı
altında olsun; gerek Pythagorculann o “altın dizeleri’ nde; gerek Budizmin o “soylu gerçeklerinde; gerek
Dağdaki Vaız’da, Epiktos’un Manuel’inde, Pascal’ın
Pensee’inde, gerek Hoşgörü üstüne deneme’de,
gerek Bir dinlinin sözlerinde, gerek Bilimin geleceğinde olsun, insanoğullannm bilgelik ve sevgiye
yönelmiş çabaları sarsıcı, kimi zaman da yüce
biçimlere bürünmüştür. Ama bu çabanın, hiç bir
zaman,- bilimi yaratan ve yaşatan o sessiz ahlâktaki
çaba kadar temiz, eksiksiz ve çoşturucu olduğunu
sanmıyorum.
– 126-
EN SON KARŞI DÜŞÜNCE
îleri sürülen en son karşı düşünce şu:
“Pekala, diyorlar bize, bilimin kendi alanı, hem de
geniş bir alanı var, kabul; ama, evrensel bir alan değil
bu. Bilim insan kafalarım birleştiriyor, o da kabul;
ama, ancak bazı noktalarda birleştiriyor. Oysa, bilimin
etkisi dışında kalan şeyler ilgilendiriyor bizi asıl, hem
de doğrudan doğruya, çok yakından ilgilendiriyor.
Madde alanında kaldığımız sürece bilim, yeni meraklarımıza sağlam bir besin sunuyor; ama, ona ruhtan,
hayatın kaynağından, son amacından, ölümden, ölümle
gidenden, gitmeyenden söz açmaya kalkmışmayın
boşuna. Oysa, bizi asıl ilgilendirenler de bunlar;
hayatımıza akıllıca bir yön vermek için bunları bilmemiz gerek. Ama, bütün bu sorunlar üzerinde bilimi
boşuna sorguya çekmeye kalkmayın; ya yan çizer, ya
– 127-
da “yetkim yok”, der çıkar işin içinden. Bilimin cevapsız bıraktığı noktalar üzerinde onun yerine,
başkalarının konuşması doğru olmaz mı? Ya bu
başkalarının söyledikleri en önemli bir şey ise, onlardan yana dönmemiz pek tabii değil mi, bizlere
aradığımız amacı ve yollan göstersinler diye? Bilim, istediği kadar bize yüce, sarsıcı ve çekici bir ülkü sunsun; eksik kaldığı sürece, bütün sorunlann karşılığını
veren, bütün istekleri doyuranlarla boy ölçüşemez.
Bu karşı düşünceler, Hristiyanlığı savunanlarca
yirmi kez ileri sürülmüştür. Bossuet, ünlü yazılannda
“bilimin başanlanna hayranlık” duyduğunu açığa vuruyor. Ama, hemen ardından, bu tabiat bilgisinin, asıl
ve tek bilgi, yani Tanrı bilgisi yanında hiç kaldığını ekliyor. Yalnız Hristiyanlar değil bu görüşü savunan.
Kimi zaman, o güzelim şiirlerinde bilimi yaman bir
dille öven Hugo bile, bir başka yerde, bilimin yoksulluk, hiçlik olduğunu, onunla övünmesi için insanın deli
olması gerektiğini, çünkü insanı Tannya
götürmediğini söylüyor:
Anatomist Trappist’e der?
Mezarcı ne der iskelet kemirene?
Hekim ne der atlet Jeologa
Toprakla savaşıp da bitkin düşene?
Ya sonsuzluğun yuhaladığı alcebrist
Ne diyor şu ele avuca sağmaz sayılar çobanı?
Ne diyor bu bilim çukurunun kara kaz
macıları ‘
– 128-
Ellerinde kazmaları, solıık, titrek benizleriyle?
Hepsinin dediği şu: Ey İnsan!
Karanlık, yoksulluk, körlük, yanlışlık,
Hiçlik, duman, budalalık, yas!
İşte, sen bunlarla övünüyorsun!
Hayır, asıl gerçek, madde bilgisinin bize açıkladığı
değil. Çünkü: “madde yoktur, yalnız ruh vardır”. Asıl
gerçek, sevginin esinlediği gerçektir:
Okuyorum sanan, kör, biliyorum sanan delidir.
Yalnız “Seviyorum” diyen Tanrıya gider. Bize bilginin
kapılarını açacak olan araştırma değil, ölümdür; bize
yüce Varlık’a büründüren, onunla birleştiren ölüm.
Görüyorsunuz, önümüze çıkardıkları karşı
düşünceyi dile getirenler bilimden nefret eden, ya da
onu küçümseyenler değil sadece. Çünkü, Hugo, bir
takım boş mantık kaygılarına kapılmadan, bilimi kutsal bir iş diye göstermekte, Newton’a Homeros’la îsa
arasında yer vermektedir. Bugün hâlâ bir çok insan
var ki, bilime karşı ne düşmanlık besliyor, ne de
güvensizlik.Tam tersine, bunlar bilime büyük değer veriyorlar, güveniyorlar. Bütün istedikleri, sonuna kadar
izlemektir onu. Ama, bilim yan yolda durdu, Tann
üstüne, ruh, öbür dünya üstüne hiç bir şey söylemediği
için, bırakıveriyorlar onu, çünkü bilimin kendisi de
daha ilerisine gitmek istiyorlar; çünkü, tam bilgeliğe,
toptan gerçeğe susamışlardır.
Nasıl karşılık vermeli bunlara?
– 129-
Bir nokta üzerinde haklıdırlar, bunda şüphe yok:
Bugün bilim her şeye karşılık vermiyor. Ruhtan,
Tanndan, ölmezlikten söz açtınız mı, susuyor. Sorunu
ele almaya yanaşmıyor. Tanrıya inananlar ve filozoflarsa, tam tersine, ortaya bir takım çözümler atmakta
yanş halindeler. Örneğin, Mithriacisme’i, Renan’ı
dediğine bakılırsa az kalsın bütün dünyayı saracak
olan şu dini alalım ele. Bu dine giren kimse, onda meraklarını giderecek şeyleri bulur. Önce, Tanrısının
hikâyesini anlatırlar ona: Mithra, kendine inananları
kurtarmak için kurban etmiştir kendini. İnsan kılığına
girmiş, mucizeli bir yoldan dünyaya gelmiştir.
Çobanlar tapmışlar ona. Kendini kurban ederek ilk
günahın lekesinden kurtarmıştır insanları. Şeytana
karşı savaşmayla geçen bir ömür sonunda çömezlerini
kutsal bir masa etrafında toplamış, sonra, kendi
gücüyle göğe çıkmıştır. Oradan, şaşmaz “adalet ve merhametiyle” kollamaktadır bizleri gece gündüz. Hem
gerçeğe ermek, hem de ahretinizi sağlama mı
bağlamak istiyorsunuz? İnanın, ona, dinsel törenlerine
katılın. Evrenin yapısını mı öğrenmek istiyorsunuz.
Myste’leri arasına girin: Sizi, incelemelere,
araştırmalara zorlamadan, yaradılışın sırlarım,
dünyayı meydana getiren çemberleri açıklayacaklardır.
Nihayet, sizce en önemli şeyi, yani öldükten sonra
insanın ne olacağını mı öğrenmek istiyorsunuz? Dinleyin öyleyse: Yeryüzündeki hayatınız sona erince, Mithra
ölmezliğe kavuşan ruhunuzu yargılayacak, dinine,
eserlerine ne denli bağlı olduğunuzu soracak.
Günahınız varsa, suç işlemişseniz zebaniler işkenceler
yapacak cehennemde. Erdemli ve temiz kalmışsanız,
sonsuz mutlulukta payınızı alacaksınız. O zaman, etiniz kemiğinizle yeniden dirilecek, göğe çıkıp, zaferle
Kurtarıcının yanı başında yer alacaksınız.
– 130-
Bütün bu kesin gerçekleri sunan mithriacisme, ağır
ağır biriken bilimsel gerçeklerin bugün bize sunduğu
öğretiden daha tam, daha toptan bir öğreti getiriyor;
meraklarımıza daha geniş ölçüde karşılık veriyor; Descartes mekanizminin, görelilik teorisinin, quantum’lar
öğretisinin söyleyemediklerini söylüyor bize, bunda hiç
şüphe yok.
Ama, soranm size, hangimiz inanıyoruz Mithra’ya?
İsis’e, Osiris’e, Demeter’e, Persephon’a, Kübele’ye,
Attis’e, Zeusa, Apollon’a, Herakles’e kim inanıyor?
Bütün bu inançlar sayısız kafaları doldurmuş, sayısız
yürekleri çarptırmıştır. Her biri, kendi zamanında,
kesin ve sonsuz diye çıkmıştı ortaya. Ama, hepsi zamana ve eleştiriye dayanamayıp göçmüş, bizleri ölümden
kurtarmaları gerekirken, kendileri ölüp gitmişlerdir.
Doğrusunu söylemeli: Çekici yanlan yok değildi
bunlann. -însanlann meraklannı doyurup, isteklerine
karşılık veriyorlardı. Hem sonra, İsis’in Mithra’mn,
Attis’in sözlerine inanmanın, erdemli olmanın, mutlu
bir ölümsüzlüğe kavuşmak için bir kaç dinsel törene
katılmanın yetivereceğini düşünmek hiç de yabana
atılamazdı. Cehennem bir yana bırakılırsa (çünkü,
hangimiz, herkesin birlikte paylaşmadığı bir mutluluğu isteriz?), salt maddeye bağlı bir mutluluk yerine,
daha soylu bir umut getiren, geçici bir çabanın karşılığı
olarak sonsuz bir mutluluk sunan bu ahretlik dinleri
benimsemek daha bir çekiciydi. Bir zamanlar, yoksullar Osiris’in önünde yargılanma hakkını elde etsinler
diye büyük bir ulusun kanılann kanlısı bir devrim
yapmış olması, tarihçiye şaşırtmıyor artık. Mystere’lerin öğretisine inanan kimse için bu savaşın getire­
– 131-
ceği yarar sonsuzdur. Ama, biz inanmıyoruz buna. Orphisme’in, metroacisme’in, mithriacisme’in gösterdiği
“kanıtlar” bir başka çağda yeterli görünmüştü. Bizleriyse, yalnız inceleme konusu olan şeyler ilgilendiriyor
bugün. Attis’in insanları temiz kalmanın yollarını
göstermek için cinsel organını kesip kesmediğini sormak aklımızdan bile geçmez; Noel gelince, Sol
Invictus (Yenilmez Güneş) bayraAıını kutladığımızı
hatırlamayız bile; milyonlarca saygılı ve tutkulu
myste’in “inanç nedenleri” üstünde kafa yormayız.
Akla ve deneye sağlamca dayanmadıkları için, bu nedenler, onları geçerli sayanlarla birlikte göçüp
gitmiştir. Bir zamanlar dünyaları coşturmuş olan bu
yaman, bu kesin gerçekler, bugün, insanlığın aştığı yollar boyunca sıralanmış birer ölü düşünceden başka bir
şey değiller artık.
Peki, bu gerçeklerin ardarda çeşitli değişmelere
uğradıklarını tarihten bilen, yüzyıllar boyunca bunların doğduğunu, savaştığını, geliştiğini, nihayet silinip gittiğini gören bizler, bilim adamının kendine yasa
yaptığı o sıkı yöntemlere başvurmaksızın, bütün bu sorunları öyle bir çırpıda çözümleyivermek olacak şey mi,
diyemiyecek miyiz? Bunu demek boynumuzun borcu
değil mi? Yer ve zamanın etkisine dayanamayıp, özü
gereği, ister istemez yok olacak kesin bir bilginin pek
değeri olmadığı düşünmek, hakkımız, görevimiz değil
midir? Bunca kesin cevapların birbiri ardınca
kayıtsızlık içinde unutulup gittiğini gördükten sonra,
kendini beğenmişcesine bütün meraklara bir çırpıda
karşılık vermiyor diye, bilimin aşağı bir durumda
olduğunu mu kabul edeceğiz?
– 132-
Buna karşılık olarak, bilimde de bir takım teoriler,
öğretiler ölüp gitmektedir, demeye kalkmasınlar.
Gördük ki, bilim alanında, varsayımlar geçip gidiyor,
her şeye olan bilimin doruklarına da oluyor; Euclides
gibi, Galileo da, Newton da aşılmışlardır, burası doğru.
Ama, şurası da bir o kadar doğru ki, gerçekleşmiş bir
olay, daha iyi gerçekleşen bir başkasına yerini
verdiğimiz zaman büsbütün ortadan kalkmaz, yeni
teori bir öncekiyle birleşir ve onu aşmak için yine ona
dayanmakla başlar işe. Bilim alanında, bugünün
yanılgısı bile hayırlı bir rol oynar: Yannın doğrusunu
hazırlar; yannın doğrusu da, daha geniş bir doğruya, o
da bir başkasına yol açar ve bu, böylece, sonsuza kadar
sürüp gider.
İddiacı olmalan dolayısı ile, toptan yok olmak kesin
gerçeklerin kaderidir asıl.
Mithra dininin açıkladığı sırlar, gelişmesi ve
değişmesi’ beklenen geçici bir takım bilgi yığını değil:
Bir bütündür. Toptan alınacak, ya da bırakılıyorlar.
Dahası var: Onlann yerine başkalanm koymak istiyenler, işe bunları yadsımak ve kötülemekle başlarlar. Bu
sırlara dayanacak yerde, onlan şeytana maleder; zorla,
kinle yıktıktan sonra, unutulmaya bırakırlar bunları.
Bu sefer kendilerine ölümsüz demek sırası onlanndır…
Diyecekler ki, işin kolayına kaçıp metroacisme’i,
mithriacisme’i, yani ölü bir takım öğretileri ele
alıyorsunuz; bugün Kutsal Boğa ile Ana Tannça’mn
tapmakları yoksa da, Kutsal Kuzu ile ile Meryem’in
ardında milyonlarca insan var. Bizim Fransız uygarlığında Hristiyanlığın derin kökleri olmadığını ileri
sürecek değilim. Böyle bir şey düşündüğüm yok. Sade­
– 133-
ce sanat ve şiiri ele alırsak, Hristiyanlık, bugün
akılcılar kadar Tannya inananlan da coşturan eserlere
önayak olmuştur. Louvre’u, Versailles sarayını, Gargantua’yı, Denemeler’i, Metot Üzerine
Konuşma’yı, Safoğlan’ı, Bilimin geleceği’ni, Pozitif Felsefe Dersleri’ni, Capital’i beğeniyoruz diye,
Vezelai bazilikasını, Hıristiyanlığın Kuruluşu’nu,
Pascal’in Düşüncelerini, Les Paroles D’un Croyant’ı beğenmekte hangimiz duraksayabiliriz? Ama,
İlyada’yı sevmemize bakıp, Olimpus tannlarma
inandığımızı söyleyebilir misiniz? Parthenon’u seviyoruz diye Athena’ya inanmamız mı gerekir? Eneas’a sevmemiz, Jüpiter’e inanmamızı gerektirir mi? Milo
Venüs’ünü sevmemiz Venüs’e inanmamızı gerektirir
mi? Paganlık ana eserleri karşısındaki coşkumuz paganlığa kaymadığı gibi, Hristiyan ana eserleri
karşısındaki coşkumuz da Hristiyanlık üzerinde toplanmaz. İnsanlar cehenneme inanmaz olduktan sonra
da Dante’nin şiirleri yaşabilir, nasıl ki Eneas’ın altıncı
türküsü ya da > Vergiliusu’in Dördüncü Sığırtmaç
Türküsü Orphisme silinip gittikten sonra da yaşıyor.
Nihayet, kaygılı meraklanmıza hiç bir karşılık vermemektense, kısa ömürlü karşılıklar vermek daha iyidir
denebilir mi? Yaradılışımız üstüne, ruhumuz, ölüm ve
öbür dünya üstüne hiç bir şey söylemeyen bir bilime
güvenecek yerde, Apollon’a, Mithra’ya, Meryem’e inanmak ve bu geçici inançlarda bir avuntu, bir umut bulmak daha iyidir denebilir mi?
Biliyorum, bir çoklan denebilir, diyor. Yine biliyorum ki, bunlar arasında çok soylu kişiler de var.
Ayrıca, toplum bilim, yüzyıllar boyunca batı
dünyamızda ağır basan inanç ve umut biçimlerinin
– 134-
bugün hâlâ milyonlarca insan üzerinde etkisini
sürdürmekte olmasına, Pythagoras’ın Apollon’a, Pasteur’ün îsa’ya inanmasına şaşmaz. Eski çağların
hoşgörmezliğine .benzeyen her şey, insanların
inançlarına karşı insanoğlunun nefretini çeken ne
varsa hepsi, bilim araştırmalarına kökten yabancıdır.
Ama, ben burada, son olarak ileri sürülen ve kesin
sanılan karşı düşüncenin bize niçin dokunmadığını,
kimseyi incitmeden, anlatmaya çalışıyorum.
Önce, “mutlak” peşinde koşan dinlerin insanlara
sunduğu “karşılıklar”, bunlan kabul edenlerin
kafasında tam bir güven, şüpheden uzak bir umut
yaratır diye kesin bir şey söylenemez. Hristiyanlık bir
takım sırlar sürüyor önümüze. Ama, sır, insanın
merakını doyuracak yerde, büsbütün arttırır. Bu sırlar
bir soruya karşılıktan çok, karşılıktan kaçınmadır.
Hadi, “bilimin susması” bazı kimselere batıyor, diyelim. peki ama, Tannya inanan Pascal’in şu sözüne ne
buyurulur. “Bu sonsuz uzayların sonsuz susuşu
ürkütüyor beni.” Zeytin dağı üzerine Vigny’nin yazdığı
dinsel bir şiir şöyle biter:
Dudak bükecek yokluğa doğru insan,
Soğuk bir sesizlikle karşılık verecek yalnız
Tanrının sonsuz sessizliğine.
Bir başka hayat inancının bizlere veriyor dedikleri
avuntuya ve umuda gelince, insan kendi kendine şöyle
sorabilir, sanıyorum: Acaba cennete inanmanın
sağladığı iç rahatlığı yanında, cehennem korkusunun
– 135-
içlere saldığı ürpertiler daha baskın değil mi? Aynca,
Bossuet, ölümün, İngiltere kraliçesi Henriette için bir
iyilik, bir kurtuluş olduğunu istediği kadar bir iyilik,
bir kurtuluş olduğunu istediği kadar anlata dursun, bu
kurtuluş gecesini anarken “Ey belâlı gece, ey korkunç
gece!” diye bağırmaktan alamıyor kendini, ve istemiye
istemiye insanca bir ses kaçırıyor ağzından: “Nasıl? Bu
kadar erken ölecek miydi?” Pascal, ölümü insan bedeni
için mutluluk başlangıcı olarak kutluyor, ama bir
başka yerde de şöyle diyor: “Komedyanın her yanı ne
denli güzel de olsa, son perde her zaman kanlıdır: Sonunda bir kaç avuç toprak atarlar başına, bir daha
kalkmazsın artık.” Hugo, ünlü kıtalarında, kızının
ölümü ardından Tann’da bir avunma bulduğunu
söylüyor ama, şunu da eklemekten kendini alamıyor:
Yazık, geçmiş günlere çevriliyor gözlerim
Hiç bir şey avutmuyor beni artık bu dünyada
Hep hayatımın o anında aklım fikrim
Onun açıp kanatlarını uçup gittiği anda,
Ölünceye dek yaşayacağım o anı
O anki, boşuna ağlayıp
“Demin, diyordum, benim çocuğum vardı
Şimdi benim çocuğum yok artık.”
Ünlü bir söze uyarak diyebiliriz ki, Tanrı bilim
geçmiş gelecek bütün belaların kolayca hakkından,
gelmiştir; bugünün belaları da Tannbilimin hakkından
geliyor. Hristiyanlann hayata akılcılardan daha az
– 136-
bağlı oldukları, birbirlerini kaybedince, daha az acı
çektikleri görülmüş değildir. Vaftizsiz bir çocuğu
öldürmenin vaftizli bir çocuğu öldürmek kadar ağır bir
suç olmadığını ileri süren casuiste’ler ‘kendi
açılarından) belki doğru düşünüyorlardı. Ama bu
sözleri yine de insanı çileden çıkarıyor: Çünkü, Cennet’e ne denli inanırlarsa inansınlar, vaftizli çocuğun
ana baba, onu kaybedince yine de ağlamaktan geri kalmazlar. Ölüm, katıksız mutluluğun kapılarını açtığı
için – teorik olarak – en büyük iyilik sayılmasına
rağmen, bir hastanın başucunda, onu kurtarsın, yani
bu mutluluk anını geciktirsin diye, Tannya yalvaran
Hristiyanlar sayılmayacak kadar çoktur.
Bu konuda söylediklerimle, bilmem tekrarlamaya
lüzum var mı, tartışma açmak niyetinde değilim. Bir
bozguna, insan çabasının uğradığı bir bozguna karşı
zafer kazanmaya çalışmak insanlığa sağmaz. Katı
gerçek şunu görmeğe zorluyor bizi: “İnsanlığın acılarını
dindirmeğe çalışan eski terâneler” onu uyutamamıştır
ve hiç bir tanıta dayanmayan sözler, onları benimseyenler için bile, değersiz kalmıştır. Dinlerle felsefelerin
ortaya atıp kesin bir çözüme bağladıkları sorunlar
üzerinde bilimin sessiz kalacağı doğru olsa bile, bu
durum onu suçlamak için yeni dehak kazandırmaz insana. Ama, bilimin bu romuda hep sessiz kalacağı
doğru mu? Ruh, ölüm, öbür dünya gibi dinlerle ilgili konular üzerinde bilimin hiç bir zaman konuşamayacağı
doğru mu?
Doğru sanılmıştı bir zaman. Ben de eskiden böyle’
sanmıştım. Pozitivizm, Tann bilime ve metafiziğe karşı
tabii bir tepki ile, “bilinemez” dediği şeyin sınınnı
çizmiş, ve bilim kafası adına bu sının aşmaya yasak
– 137-
etmiştir bize. Ama tam bu yasağı koyduğu anda bilim,
önce dinler tarihi, sonra da toplum bilim kanalıyla bu
yasak bölgeye giriyordu. Eski soruya, şu “Tanrılar var
mı?” sorusuna, toplumbilimci: “Var elbette, toplulukların temsilcileri olarak, yani büyük toplumsal olaylar
olarak var.” diye karşılık veriyor. Apollon, Mithra,
Attis gerçekten yaşamış olsunlar ya da olmasınlar, bazı
insan toplulukları onlann varlığına inanmıştır. İsa
yaşamış olsun olmasın, onu yaşadığına olan inanç milyonlar ve milyonlarca insanı coşturmuştur. Couchoud,
“tarihçilik” görüşünü çürütmeğe çalıştığı o ünlü eserinde, haklı olarak şöyle yazıyor: “İnsanların kafasında,
kafataslarının altında yaşayan ideal bir dünyada, isa
bütün ölçülerin üstündedir. İsa, dünya imparatorluğunda Ceasar’ın yerini almıştır…Onun adına Aya
Sofya, Chartres katedrali yapılmış, Ermiş Thomas’mn
Somma Thologica’sı, etikalar, metafizikler
yaratılmıştır. İnsanlığın atıldığı büyük serüvendir o.”
İşte, toplumbilim dinsel olayların üzerine böylesine
iyi niyetli bir anlayışla eğilmekte; onlara birer insan
olayı gözüyle bakmakta ve nihil a me humani alienum
puto (kendimden uzak tutmam insanca olanı) sözünü
benimsemektedir. Böylece XVIII. yüzyıl filozoflarının
zamanında zorunlu ve parlak olan kalem
tartışmalarının, Renan’ın ozanca yaratışlarının yerini,
yavaş yavaş, düşünüş ve yöntemce bilimsel bir
araştırma almıştır: Bu araştırma, yalnız Hristiyanlığı
ve Juadisme’i değil, dinsel hayatın en ilkel biçimlerine
kadar bütün çağların inanç ve dinsel geleneklerini de
sabırlı ve tarafsız bir inceleme konusu yapmıştır.
Bugün, totem’le, kutsal, şeylerle, kurban ruh, tanrılık,
ruhun kurtuluşu ve öbür dünya ile ilgili inançlar bilgi­
– 138-
nin, tıpkı fizik ve biyolojik olaylar gibi, sessiz sessiz incelediği birer olaydır. Geçen elli yıl içinde, bu incelemenin bilgilerimizi alabildiğine genişletmiş olduğunu yalanlıyamaz kimse. Tannya inananlar bile,
bilgilerimizin ilke ve yöntemlerine dil uzatmaktan
çekiniyorlar kimi zaman. Bugün hangi aklı başında bir
katolik kalkar da, Müslüman çocuklarına “imansız
köpekler!” demeyi göze alabilir? Hangi aydın misyoner,
artık birer klasik bilgin olan Frazer ya da LevyeBruhlun eserlerini okumam diyebilir?
Onun için bilim, dinsel hayatla ilişiği olan her şeyi,
düşmanlığından ya da çekingenliğinden, sürgün eder
kendi alanından demeye kalkmayalım artık. Eskiden
doğru olmuş olabilir bu söz, ama bugün doğru değil
artık. Bilim, dinsel denen düşüncelerde sadece insanlann bir takım ortak tasanlannı görür; bunlann
özünü, kaynağını ve gelişimini inceler. Bu düşünceleri
bir takım alay ve şakalara konu yapacak yerde, onlarda insanlann düşünce tarihini ilgilendiren çok değerli
bilgiler bulur.
Ruh ve öbür dünya ile ilgili iriançlan anlayışla incelemek başka, ruhun ya da öbür dünyanın olmadığına
karar vermek başkadır, burası doğru. Dogmaların ve
sistemlerin birbiri ardı sıra ve yaman bir başan ile kestirip attıklan sorunların çoğuna bilimin bugün cevap
vermekten kaçındığını kabul etmiyor değilim. Kimi
zaman kendi öz durumunun zorladığı kesin bir yargıya
vardığı oluyor şüphesiz: Örneğin, bilim için “mucize”
diye bir şey olmadığı apaçıktır. Çünkü, bir defa, bu ad
altında gösterilen olaylar eleştirel yöntemin her zamanki kurallanyla saptanmış değildir; sonra da, saptanmış olsalar bile, bilimin bütün işi, onlan bir yasa
– 139-
kavramına bağlamak olacaktır. Toplumbilim “ezilip
gitmiş tanıklara” kulak vermez. Çünkü ap ayn
inançlar uğrunda insanlar aynı cesaretle ölürler,
dökülen kanlarsa, doğrulanmış deneyin, ağır basan kanatların yerini alamazlar. Ama bu ilke ortaya konduktan sonra, bilim, kendi alanı dışında ele alınan ve
çözümlenen bir çok sorunlar karşısında susar: Ruh ve
öbür dünya üzerinde ne düşündüğünü sorun ona:
Bugün size cevap vermez. Çünkü, onun bütün zoru,
insan topluluklarının bu sorunlar üzerinde ne
düşündüklerini bilmektir sadece.
Ama bu susmanın sonu gelmeyecek mi? Bir takım
noktalarda bir çözüm bulunmamıştır, ne yoldan bulunacağı da henüz kestirilmemiştir diye, kimse
araştırmaya kalkmasın, çünkü hiç bir zaman bulamaz
mı diyeceğiz?
Evet, bizi bu güçsüz duruma düşüren zavallı,
çekingen bir bilim görüşü vardır. Ama herhangi bir sorunun a priori olarak akıl ile deneyin gittikçe
genişleyen etki alanı dışında kalacağını kabul etmeyen
daha yürekli, daha üstün bir görüş de var.
Olaylar, bugüne kadar, bu iki görüşten hangisini
haklı çıkardı? Auguste Comte’a göre, bilim yıldızların
biçimini, uzaklık, büyüklük ve devinimlerini belirleyebilir, ama “hiç bir araçla” kimyasal bileşimlerini “hiç
bir zaman” inceleyemez. Comte daha bunlan henüz
söylemişti ki, yeni bir bilim onu ulu orta yalanladı. M.
Termier, öğrenme sevincini övüp göklere çıkardığı bir
kitabında şöyle yazıyor: “Şüphesiz ışığın ne olduğunu,
dünyayı nasıl dolaştığını hiç bir zaman bilemeyeceğiz;
dünyanın nasıl meydana geldiğini, yoğun küçük bir nebula mı, yoksi birbirine yapışmış sert parçacıklar
kümesi mi, hiç bir zaman bir zaman bilemeyeceğiz
– 140-
şüphesiz; iç çekirdeğinin fizik durumunu da bilemeyeceğiz…” Bilimin son çabasının çözmekte güçsüz kalacağı bütün bu sorunları sayfalarca sayıp döküyor ve
“hiç bir zaman” sözü değişmez bir yargı gibi durmadan
çıkıyor karşımıza. Ama, M. Termier bütün bu sınırlan
koyduğu günlerde, başkalan “ışığın ne olduğunu
“öğrenmeye çalışıyor, “sert parçacıklar” kavramım
değiştiriyor, “dünyanın iç çekirdiği” sorununu yeniden
ortaya atmaktan ve klasiklerin bu konudaki
düşüncelerini altüst etmekten çekinmiyorlardı.
Peki ama, dinsel inançlann eşiğine konan sınırlann
hiç bir zaman gerilemeyeceğini, bu inançlann kestirip
attığı sorunlann hiç bir zaman çözülmez bir takım
şifreler olarak kalacağını neye dayanıp ileri
sürüyorlar? Bilimin, gerek sorulan sorulara karşılık vererek, gerek onlan başka türlü ortaya koymak gerektiğini (ki, bu daha olasıdır) gösterirek, günün birinde
hâlâ karanlıklara bürülü bütün bu alanlara umulmadık bir ışık getirmeyeceğini kim söyleyebilir, daha
doğrusu, kim ispatlayabilir?
Bu yönde, henüz hiç bir çaba gösteren filan yok diyebilirler bize. Spritizma adı altında yapılan denemelerle
alay etmek kolaydır tabii. Bu yersiz ve çocukça,
yanılgı, bilimin bazı alanlann eşiğinde kendiliğinden
durmakla akıllılık ettiği düşüncesini yaymaya az
yardım etmemiştir. Ama spritizma, bilimin ancak kaba
bir karikatürü olduğuna göre, birinin başansızlığım
öbürünün başansızlığından bilmek fazla ileri gitmek
olur. Bu az çok, olumlu bilim araştırmalannın
karşısına (1938’de bir subayın ciddi ciddi bir savaşı kazandıracak dediği şu) radiesthesie’nin aptalca
saflıklannı çıkarmaya benzer.
– 141-
Gerçekte, bilim bunca parlak dogma’lann kestirip
attığı bütün bu sorunlara henüz hiç bir cevap vermiş
değilse de, şurası apaçıktır ki, bu sorunların verilerini
iyiden iyiye değiştirme yolundadır. Tanrısal varlıkların
ve insanoğull arının hayat süresiyle ilgili eski
düşünüşlerde ağır basan şey, en son savunucusunu
Bergson’da bulan şu “mutlak zaman” kavramıydı. Ama
bu kavram, “mutlak zaman” m yerine modern Fiziğin
görece zamanını koyan devrimin hemen ertesinde ne
oldu?
Eski bir tartışma, yüzyıllardan bu yana, ruhçulann
(spiritulaiste) karşısına “maddecileri” çıkanr. Bu
tartışma, bilindiği gibi, modern çağın, Tanrıya inananlarla akılcıları karşı karşıya getiren çatışmalarının
büyük bölüğünde ağır basmaktadır. Ama, başlangıç
noktasında ne vardı? “Sağduyu’nun dediklerini
biçimlendirmekten başka bir şey yapmayan bir madde
kavramı. Sözlükçülere göre, madde “dokunulan”
“gövdesi ve biçimi olan” her şey, ya da “boyutlu ve
çözümlenemez töz (cevher”)” dür. Ruhçular, bu bayağı
kavrama dayanarak madde ile ruhu birbirinden
ayırıyorlar. Aslına bakarsanız, “düşünen nesne” yi
“uzunluğu, genişliği ve derinliği olan” şeye karşı koyan
Descartes’dan pek de uzak değiller.
Şimdi çağdaş Fizik”ten maddeyi nasıl anladığını
soralım. Alacağımız karşılık şu: Maddeyi tasarlayabilmek için dalga (onde) olan sürekli ile parçacık olan
süreksiz’i işe karıştırmak gerekir. İlk bakışta, bu
görüşü eski madde kavramına iyi kötü
bağlayabileceğini sanır insan. Ama bu konuda fizik
açıkça şunu diyor: 1. Artık parçacığı, klasik görüşe uyarak, uzayda bir yeri, hızı ve yörüngesi olan küçücük bir
– 142-
nesne diye düşenemeyiz. 2. Dalga bazı olasılıkların sadece çözümsel ve sembolik bir tasarımından başka bir
şey değildir, ve kelimenin eski anlamında, bir fizikçi
olayı olmaktan da çıkmıştır. Şimdi bu apaçık bilgileri
tartmaya çalışalım. Ruhçulann maddesi ile dalga mekaniğinin maddesi arasında ortak ne kalıyor? Sadece
bir takım kelimeler. Parçacık terimi yanıltıyor insanı,
çünkü uzun zamandan beri küçücük bir takım nesneler, ne kadar ufak olurlarsa olsunlar, yine de bir yer
kaplıyan taneler anlamına gelmekteydi. Dalga terimi
de yanıltabilir insanı, çünkü o da öteden beri dalgalanan suyu, saçlan ve topraklan hatırlatmaya yaramaktadır. Ama günümüzün fizik bilimi diretip duruyor:
Hayır, parçaçık, yeri belli küçücük bir nesne değil
artık; varlığı hiç değilse kesikli (intermittent) ve tam
olaraktanımlanamaz bir bilmemne’dir. Hayır, dalga
artık bir şeyi dalgası değil, bir sembolüdür; kısacası,
bunlar iki soyutlama, iki çalışma varsayımıdır ve bunlann üst üste gelmesi oldukça tutarsızdır, ama insanın
kafasını ufacık bir dan tanesi ya da dalgalanan bir
deniz düşüncesi üzerine yönetecek yerde, nicelikleme
(quantification) ve olasılık (probabilite) gibi bir takım
soyut kavramlara doğru çeker. Olasılık varsayımı ile
birleşmiş quantum’lar varsayımı, yani birbirine
bağlanmış iki soyutlama: İşte 1945’in maddesi. Maddelikten çıkmış olan bu madde karşısında klasik
ruhçuluğun sevdiği o eski ruh madde ikiliği ne oluyor?
Bugün başka türlü ortaya konan sorunlan nasıl incelemeli? Bergson’un o ünlü “madde ve bellek” karşıtlığı
birçoklarınca iyi karşılanıyor, çünkü, XIX. yüzyılın sonunda başvurduğu madde kavramı bize doyurucu geliyordu (oysa, sadece, pek yabancı değildi, o kadar).
Ama, mikrofizik’in ortaya attığı biçimde ele alınmayan
bir sorunu incelemenin ne faydası olabilir?
– 143-
Biliyorum, bir sorunun silinip gitmesi, başka sorunların ortaya konmasına yol açar, açacaktır da. Alacakları biçimi, vaktinden önce düşünmezlik etmediğim
gibi, gerekli kılacakları çözümleri düşünmekten de
hadi hadi çekinmem. Görecilik ya da Quanta bilmecelerinin ortaya çıkardığı güçlükler yenilmiş görünmüyor
henüz, kabul. Ama fizikteki gelişmelerin, zaman, uzay,
madde, varoluş, bireyleme, hatta akıl üstündeki
görüşlerimizi altüst etmiş olması, bilimin, herhangi bir
sorun karşısında a priori olarak güçsüz kalmadığım
göstermeye yetmez mi? Ortaya iyi konmayan sorunlara
karşılık vermemekle bilim olumsuz bir iş yapmıyor:
Onlan başka türlü ortaya koymaya zorluyor bizi.
Hayır, bilim pozitivistlerin sandığı gibi, “evrenin nereden gelip nereye gittiğini” aramaktan vazgeçmemeli;
hayır, madde dediğimiz düşünce dediğimiz şeyler (ki,
bunlara başka ad vermemiz gerek) arasındaki ilişkileri
kavramaktan vazgeçmemeli: Hayır, bilim ölümün ne
olduğunu ve düşünce sözcüğü ile belli belirsiz dile getirdiğimiz şeyi ne denli etkilediğini öğrennekten
vazgeçmemeli. Sosyolojik tanıtlamaya dayanarak, bilimin şunu kolayca ispatlayabileceğim sanıyorum: Atom
çağının birinci yılında, bizler bir çok sorunları daha
hâlâ mantık öncesi kafasının ele alıp çözümlediği
birçimde ortaya atıyoruz ve bu çağ dışı durum, deney
yolundan olaylarla savaşcak yerde, gölgelere karşı bir
takım olaylarla savaşacak yerde, gölgelere karşı bir
takım sözcüklerle savaşmaya zorluyor bizi. Olumlu bilginin daha şimdiden gerektirdiği düşünce devrimi çok
yaman engellerle karşılaşacaktır şüphesiz: Bilim,
kendi yolu üzerinde yerleşmiş inanç ve felsefelerin
– 144-
değil yalnız, bunların ruhuyla yüklü, yenilik büyük
sanat eserlerini de bulacaktır. Lucretius, tannlann –
eğer varsalar – bizimle ilgilenmediklerini göstermeye
çalışıyor. Ama bunca yüzyıllardan sonra, şiirinin şu ilk
dizelerindeki o şaşırtıcı yakanşı kim okuyabilir
coşmadan:
Aeneaslar anası, yüce Venüs
İnsanların da tanrıların da sevgi kaynağı…
Vergilius, cehennem korkusunu ortadan kaldırdı
diye Epikhuros’u övüyor, ama Didonu sonsuz
işkencelerini dile getiren ünlü dizelerinin sarsıcı
büyüsüne de kaptırıyor bizi:
Eninde sonunda onu yakaladığı gibi düşmanı
da
Püskürtmüş, kaçırmış ağaçlıklara…
Voltaire: “Alçaklan ezelim!” diye haykınyor, ama •
Felsefe Sözlüğünde, “dünyalar arasını dolduran ruhlardan birinin” kendisini nasıl bir yerlere götürdüğünü,
orada İsa ile karşılaştığını, İsa’nın kendisiyle
konuştuğunu anlatıyor ve sonra şunlan ekliyor: “O
zaman, İsa bana başı ile bir işaret yaptı, içim rahata
kavuşuverdi. Hayal kayboldu, vicdan azaplanm da birlikte…”
– 145-
Rousseau, bütün insanlar için aynı olan bir Yüce
Varlık’tan söz eder; inançsızları Hristiyanlığı benimsemeye zorlamamalı der, ama beri yandan da, Incil’lerin
kutsallığında yüreğine seslenen bir kanıt bulduğunu
saklamaz: “İsa’nın hayat ve ölümü bir Tanrının hayatı
ve ölümüdür.”
Burada duralım biraz: Şiirin, söz sanatının, mimarlığın, heykelciliğin, resmin, müziğin bütün
saygınlıkları geçmişten yana ağır basmakta ve bizleri
mantık öncesi çağın inançlarına, duyarlığına,
düşünüşüne bin bir bağla bağlamaktadır. Buna göre,
bilim, bir takım sorunları yeni verilerle, hem de
geçmişteki gücüne yaraşır bir ustalıkla ortaya koyma
ve çözümleme yolunda çetin bir savaşa girişmek zorundadır. Ama bir savaşın çetin olacağa benzemesi, onun
ille de haksız olmasını,başarısızlığa uğramasını gerektirmez. Bunca dogmaların bunca sistemlerin yok olup
gittiğine tanıklık eden ve onlann çöküntüsü üstünde
bunca yenilikler bulmuş olan bilim quo non ascendam
(oraya kadar gitmiyelim) mi diyecek? Eskinin “Bilmiyoruz, öyleyse inanalım!” sözüne, bilim “bilmiyoruz,
öyleyse araştıralım!” sözüyle karşılık veriyor.
Bu düstura uymak, yani bilmediğimiz şeyleri açıkça
söylemek, ama onlann geçici olduğunu göz önünde
tutup ortadan kaldırılmasına çalışmak, boşu boşuna
çözümlenen sorunlan değiştirip geçerli çözümlere yol
açmak acaba sahiden yanm yamalak zavallı bir bilgelikle yetinmek, aşağı durumda olduğunu kabullanmek
midir densiniz? Tam tersine, asıl bilgeliğin, durmadan
gelişmek isteyen bir bilgelik olduğunu söylemektir bu.
Ülküyü sınırlandırmak değildir, çünkü kesin bir
formülün dört duvanna kapamak isteyenlerdir asıl onu
sınırlandıranlar. Oysa, bu destüra uymak, bütün
kapılan bütün umutlan açmaktır.
– 146-
En sabırsız kişiler şöyle diyeceklerdir belki: Bütün
bu umutlar uzak umutlar, biz göçüp gittikten çok sonra
gerçekleşecek; sıkıntısını biz çekeceğiz, ama meyvasını
görmeyeceğiz.” Bu, aşağı yukarı sık sık tekrarlanan şu
söze benziyor: “Bir gün ölüme çare bulacaklar, ama o
zaman da biz çoktan ölmüş olacağız.” Orası öyle. Ama
ne yapalım ki, gerçeği araştıranların ortak kaderi, kendileri kadar, hatta daha çok, çocukları için çalışmaktır.
Bundan ötürü acıkmak mı gerek onlara? Kuşaklar
arasındaki bu dayanışma, bizden sonrakilerin mutluluğu uğrunda bizleri çalışmaya zorlayan bu
dayanışma, düşlerimize varıncaya kadar her şeyimizi
teksil bir kaderin dapdaracık sınırlan içine kapamak
isteyen görüşlerden çok daha sarsıcı, çok daha soylu
değil mi? Teker teker her birimizi, kişisel ölümsüzlük
umutlarıyla çelmeye çalışıyorlar. Ama insan, herkesin
eremeyeceği bir mutluluğu yalnız kendisi için nasıl diliyebilir rahatı kaçmadan, vicdan azabı çekmeden,
aklım almaz. Bir de şu var: Bir insanda bulunan en iyi
şeyler kendisinin eseri midir ki, tek başına mutluluk
isteyebilsin, istemeye hakkı olsun? Erdemli kişinin
“benim erdemim” dediğim şey, kendinin kişisel eseri,
yalnız kendi çabasının ürünü değildir. Bu erdemi, sade
yakınlarına, öğretmenlerine, çevresine değil, okuduğu
kitaplara da borçludur. Bu ortak eser, nasıl olur da
haklı olarak, teksel mutluluklara yolaçar, pek kestirilemez. Daha, geniş, daha zengin, zaman ve uzayda daha
gür bir yaşama isteği çoğu insanda güçlü bir istektir:
İnsan topluluklarında, en sudan nedenlerle bile olsa,
“öbür dünya” umudu veren şeye karşı güler yüz
gösterilmesi bundandır. İnsan, iki bin yıl sonra var olamayacağını düşününce neden avunamaz oluyor? O
– .147-
zaman da, kimi insan sonsuz ahret mutluluğu istiyor,
kimi insan da karanlıklar ülkesiyle yetiniyor. Ama bereket versin, insan kendi hayatını başka yollardan da
genişletebilir. Bu yollardan biri, tarih kanalıyla “eski
çağlara uzanmak” hayal gücümüzle de, bizden
öncekilerin kaderini sanki aramızda yaşıyorlarmış gibi
paylaşmak, bizi onlara bağlayan şeyin ne olduğunu
duyup anlamaktır. Öbürü de, bizden sonrakilerin kaderine önceden ve öngörüyle katılmak, düşüncemizi
onlarınkine katmak, onlann ileride olacağını şimdiden
biraz olmaktır. Kimbilir? Bilimin kendisi, günün birinde, varlığımızın bu iki yönlü gelişmesinin, aslında
ölmemenin belki de en iyi yolu olduğunu anlamamıza
yardım edecektir.
İNSANLIK DESTANI
Bu incelemenin başında şöyle demiştim: Bir ülkü,
ancak coşku verebilirse, ülkü adına hak kazanır. Bitirirken de şunu soruyorum: Hangi ülkü, bu bakımdan,
derin bilim kafasını yaratan ülküyle boy ölçüşebilir;
hangi ahlâk biz insanların serüven, şiir susuzluğuna,
kendini bir şeye adama isteğine böylesine coşturucu bir
içki sunmşutur; hangi din insanda, insan olma gururunu böylesine cömertçe yükseltebilir?
Evet, ahretlik dinler bize daha iyisini sunmakla
böbürleniyorlar. Onlara göre, Tannya benzeyen insan
yaradılışın odağıdır, kralıdır, insanı bekleyen parlak
kader, sonsuz bilgi ve mutlulukta Attis’e Mithra’ya, ya
da İsa’ya kavuşmaktır.
– 149-
Böylesi bir görüşün hoşa gitmediğini sanmak, yine
söyleyeyim, saflık olur. Bu görüş büyülü bir ayna tutuyor bize, büyülü ve ayartıcı. Ama dinbilimin o büyük
büyük laflarını ne denli pahalıya ödediğini bilir herkes.
Dinbilim’in bu dünyada açgözlülüğü, bilgisizliği, kini
nefreti sürdürüp duran nice insanın Tannya benzediğini kabul etmesi kolay değil her şeye rağmen. Onun
için, özümüzün bir ilk günahla kirlendiğini söylemek
zorunda kalmıştır. Ayrıca, insanın yüceliğini Aden’e ya
da cennete, geçmişe ya da geleceğe bağlayıp, onu
dünya yüzünde bozuk bir ahlâkla başbaşa bırakmaktı,
insanlar ülkesinde gerçek adaletle gerçek mutluluğun
hiç bir zaman egemen olamayacağını, dünya ile ilgili
ne varsa hepsinin, ister istemez yok olacağını söyleyip
bizi hayattan soğutmaktadır.
Bu mutsuz sonuç karşısında boşuna yükseltiyor sesini duygumuz. İnsafsız bir mantığı olan Kutsal Kitap
şöyle diyor: Gerçek Hristiyan “bu dünyada hayatından
nefret eden kimsedir.” Ermiş Paulus’da “Ölmek bir
kazançtır benim için”diyor.
Bu kötümserlikten irkilen kimi hristiyanlar, daha
ilk günlerde, bir takım çıkar yollar aramışlar, burası
doğru. Örneği, İskenderyeli Clementus hayatı bir yola
benzetir: Bu yol boyunca, aile, site, kabile, ulus denilen
bir takım hanlarda konuklamamız gerekir. Bunlan
kullanmak “mübah” bunlara bağlanmaksa “günah” tır.
Eski bilgelik, böylece, hayata sevgiyle bağlanmadan,
ama nefret de etmeden yaşayıp gitmeye çalışır ve
hoşgörü ile kanşık bir kayıtsızlık içinde handan hana
geçmeyi denerken, beri yandan ermiş Augustinus’un
büyük sesinde hayata amansız bir hüküm giydirir:
“Hayat acı bir şölendir.” Kimin gücü yeter hayatın
acılannı anlatmaya çağlayanlar gibi diller dökse de?
“Hayır, bu dünyada mutluluğa eremezsiniz, kimseler
de eremez.”
– 150-
İsa’nın kendisi bile, bu dünyaya gelip yalnız
açılanınızla beslendi: “Sirke içti, ağzı safra doldu.” -Bu
dünyada sevdiğimiz ne varsa hepsi “ruhun kanatlanna
yapışan birer öksedir” Tanm, savaş sanatı, avukatlık,
ticaret, bu dünyayla ilgili bunca şeyler “Babilonya nehirlerine, vahlanarak kıyılannda Sion’u andığımız o
nehirlere benzer.” -Bu hayat “hayattan çok bir ölüm,” –
“Bir çeşit cehennemdir.”
Bu korkunç öğretinin ruhuna bağlı olan Hristiyan
düşünürleri, insan topluluklanmn kaderini çizen
büyük işlere saldırmakla kalmıyorlar, tenin isteklerini
kötülüyor, hayatı sürdürmekle suçluyorlar onu. “Erkek
kadına el sürmemekle iyi eder”, “kansı olanlar da,
yokmuş gibi davranmalı.” İkinci defa evlenmeye
kalkışan bir kadını, ermiş Jerome “kusmuğunu yiyen
bir köpeğe, yıkanıp temizlendikten sonra çamurlarda
debelenen bir domuza” benzetiyor. Kilise ululan
“Çoğalın, üreyin” buyruğunun eski olduğunu, Mesih
dünya yüzüne geldikten sonra bir anlamı kalmadığını
ileri sürüp duruyorlar. Üstelik, diyorlar, insan soyu
kadar hayvan türlerinde de bulunan bu Tann vergisinin, bu üreme yeteneğinin ne değeri olabilir? Aynca
şunu söylüyor Jerome: Bir evin anası çalışıp
çabalamaktan yorulur; sağa sola uçan kırlangıçlar gibi,
her şey yerli yerinde mi, ortalık temiz mi, yemek hazır
mı diye evin köşe bucak dolaşmadık yerini bırakmaz:
“Bütün bunlarda Tann düşüncesine ne kadar yer
kalır?”
Tabii, Paganlık buna karşı çıkıp diyor ki: Artık hiç
kimse evlenmek ve çoluk çocuk sahibi olmak istemezse,
yalnız vatanın değil, dünyanın da sonu demek olur bu.
Ermiş Augustin buna, serinkanla şöyle karşılık veriyor: “Keşke istemese Tannnın Ülkesi daha çabuk dolar.”
– 151-
Hayata giydirilen bu amansız hükümde, karanlık
bir büyüklük var, yok demiyorum. Her şeyi anlayıp
kavramayı kendine kural yapmış olan bilim, bütün bu
kollektif düşünüşlere hakkını verecek yetidedir ve bunları birer insan eseri olarak selamlar.
Ama felsefeler şunu gösteriyor: Bir ülkü, insanı
yalnız geçmişte ve gelecekte yüceltir de, yaşadığı çağda
alçaltır ve ona dünyanın sonunu özletirse, sakat, hiç
değilse, yanm bir ülküdür. Tarihten de şunu
öğreniyoruz: Yaşamak ve insanları kendine bağlamak
için, Hristiyan Kilisesi kendi öz öğretisinden sapmak
zorunda kalmıştır: XVII. yüzyılda, Jansenizme’i
kötülemiş, Humanizma ile uzlaşmıştır; birer hristiyan
olan Cizvitlerse, kollejlerinde Yunan ve Latin
kültürüyle birlikte, Paulus ve Augustinus’un eski
öğretilerine karşı, hayat sevgisi aşılamışlardır.
Şimdi, hiç bir kalem tartışmasına kaymadan
insanın kendi kendine şöyle sorası geliyor: Hayatı
yöneteceğini ileri süren, ama hayatla karşı karşıya gelince, kendini yokumsamak zorunda kalan bir ülkü ne
işe yarar? Atom bombasının her an dünyayı yoketme
tehlikesi karşısında hangi Hristiyan Ermiş Augustinus’un şu sözünü. tekrarlamayı göze alabilir: “Keşke etmese. Tanrının Ülkesi daha çabuk dolar.”? Evet, dolmasına dolar, buna diyecek yok. Ama bu görünüş
karşısında, Tannya inanan kimse “Ölmek bir
kazançtır” diye sevinç çığlıklan atmaz; atsa atsa korku
çığlıklan atar ve insana yaraşan bir mantıksızlıkla
Insanlann Ülkesini kurtarmaya çalışır.
Bu gurur ve umutsuzluk ülküsünün karşısına,
bugün bilimin esinlediği ülküye koyalım.
– 152-
İnsan, dünyanın gözbebeği değil artık: Ne dünya
güneş sisteminin ortasındadır, ne de bu sistem evrenin
ortasında. Uzayda, milyonlarca ışık yılı ötelerde,
sıralanan yıldız kümeleri içinde Samanyolu ancak bir
kümedir; bu kümenin içinde, eskiden bunca güvenli
ulusun tann katma yükselttiği güneş basbayağı bir
birim, dünyamızsa önemsiz bir parçacıktır sadece.
Bununla beraber, bu parçacık üzerinde, belki iki milyar sene önceden hayat görünmüş, ağır evrimler yada
sert değişmeler sonunda tipler, bunlar arasında da
insan tipi ortaya çıkmıştır.
Üçüncü zaman sonlannda ya da dördüncü zamanın
başlannda, uzak atalanmız dünyanın kralı mıydılar?
Hayır. Dictionnaire de Theologie’de “ilk insan” m
tannsal bir işçi elinden çıkma “biçim, büyüklük,
güzellik, boy bos” bakımından örnek bir yaratık, bilgi
yüklü, ilk günahtan önce ölümsüz olduğu, günahtan
sonra da 930 yıl yaşadığı yazalıdır. Bilginler gülüyorlar
buna. Omurgalılarla primatlar üzerine eğilen insan
bilim, antropoidlerde, insansı tiplerde, Neanderthal
adamında, Cro-Magnon adamında, Grimaldi adamında
birer “kral”ı selamlamaz, yalnız bunlardan bazılannm,
çetin bir çaba sonunda yavaş yavaş, insan diyebileceğimiz duruma yükseldiğini söyler. Üstünde
yaşadıklan dünya nedir? Kendilerini aydınlatan güneş
nedir? Bildikleri yok. Kendileri nedir? Onu da bilmiyorlar. Yaşamak, soğuğa, açlığa, başka hayvanlara karşı
kendilerini koruma yetiyor canlanna. Yalnız tabiat yasalarından değil, yasa düşüncesinden de habersizdirler. Onlar için dünya ve hayat korkunç güçlerle
sanlıdır dört bir yanından. Korku, bilgisizliğin sakat
– 153-
kızı, kuşkulu çabalanın doldurmaktadır. Bununla beraber, bu basit gerçekten insanlığın büyük destanı
doğuyor: Düşünce yolu ile, yani deney ve akıl yoluyla,
insan kölelikten kurtulmaya başlıyor.
Düşüncenin esinlediği ilk araç tarih-öncesine atalanmızın kaderini çizdirtmeye başlıyor. Şempanzenin
aracı, zamanla silik kalıyorsa da, insa.nınki gittikçe
çeşitlenip inceliyor. Çünkü, gözlem ve düşünce, daha
baştan beri ilk buluşçulara kılavuzluk etmiştir. Bir kaynaktan gelen büyük buluşlar biribirini kovalıyor ve
insanın durumunu değiştiriyor: İnsan topluluklan
ateşi avucunun içine alıyor, hayvan gücünü insanın
yaranna kullanıyor, ekin ekiyor. Sanattan yazı
doğuyor. Büyücülüğün ve dinlerin ta içinde bilimin ilk
tasladığı beliriyor. Ağır ağır biriken bu çabalardan, tabiat yasası düşüncesi çıkıyor nihayet: Eski çağlann
korkusunu ortadan kaldırmaya ve banş içinde
dünyanın elde edilmesine yarayan silah bulunuyor.
Neler, neler pahasına elde ediliyor bu buluşlar, bu
başanlar!
Bunlan yalnız batıda izleyecek olursak, görürüz ki,
bir ilk panltı Akdeniz dünyasını aydınlatıyor. Sonra,
Roma İmparatorlğunu silip süpüren bir mistisizm dalgası bilimi gerilere itiyor. Bilim, artık yüzlerce yıl, skolastik ormanın derinliklerinde kaybolmuş incecik bir
su sızıntısından başka bir şey değildir ve dehalann
sesi, Oresme’lerin, Occam’lann sesi br türlü duyuramıyor kendini. Ama, Rönesansın o büyülü
havasında, bilim her zamandan daha canlı, daha
atılgan, yeniden görünüyor. Korkunun, ihtiyaçlann
boyun eğdirdiği aynı insanlık, yaratmaktadır.
– 154-
Copernic’le, Galileo’yla, Kepler’le gökkubbenin fethine atılıyor. Yıldızlar çekim yasasının buyruğundadır
artık ve gökler Newton’un zaferini anlatıyordur.
Bu yaman çabadan sonra bir duraklama olmayacak
mı, akıl Descartes’çı davranışla Newton’cu davranış
üzerinde takılıp kalmayaycakmı diye sorabilir insan
kendi kendine bir an. Metafizik rasyonalizm “şüphe ve
tartışmaya yol açan ne varsa hepsini” ortadan
kaldıracağını ileri sürmekten çekinmiyor. Ama , bir duraklama döneminin belirir gibi olduğu bir anda, bir
devrim oluyor ve daha önceki yüzlerce hatta binlerce
yılın meydana getirdiği eseri birden aşıveriyor. Lobatehevski ile reinmann, değişmez sanılan eski Euklides
geometrisinin dayandığı ilkeleri çürütüyor. Einstein, o
günedeğin herkesin kabul ettiği bir salt uzay, salt
uzunluk, salt zaman kavramını yıkıyor; Newton’un
sim çözülmez genel çekimi, yerini bir gerçek olan uzay
zaman eğriltisine (courbure) bırakıyor; eski sonsuzluk
düşüncesi. Evreni sınırsız ama sonlu bir küre yapan
teori önünde silinip gidiyor. Nihayet, insan aklının uydurduğu ve kendini şaşırtan bir takım görüşler
karşısında adetâ aman dileyip geri çekilmeye başladığı
bir anda, quantum’lar öğretisiyle dalga mekaniği birden çıkıveriyor ortaya. Atomun, ancak sonlu quantum’lar sayesinde ışık verdiğini ispatlayan deney, klasik mekaniği alaşağı ediyor. Sonuç: “İnsanın artık şunu
görmesi gerekir ki, “akıl”, değişmez, sonsuz bir şey
değil, sadece bir araç, bütün öbür araçlar gibi, deneyden aldığı derslerle olaylar karşısında değişen bir
araçtır; düşünen bir varlık olan insan da, düşünceyi,
yani kendini yeniden bu görülmedik devrime tanıklık
eden yüzyıllar, aynı zamanda, toplumbilimin insan
– 155-
olaylarım ele aldığına, bunlan bir takım yasalara
bağlamaya, bir mantık öncesi kafanın varlığını ortaya
çıkarmaya da tanıtlık etmiştir. Bu kafa, Descartes’çı
kafadan apayrıdır, tıpkı bizim kafamızın ondan apayn
olduğu gibi. Bu yüzyıllar, eskiden kimsenin
varlığından bile şüphe etmediği bir takım güçleri ihtiyaçlarımızla isteklerimizin buyruğuna veren
buluşların birbirini kovaladığını da görmüştür.
Bu olağanüstü atılışın çağdışı bugünkü insanla,
dördüncü zamanın insanını, bütün kaygısı çakmak
taşını kabaca yontmaktan öteye gitmeyen bilgisiz ve
ürkek insanı ile karşılaştıralım ve kendi kendimize
şunu soralım: Bilgisiz bir varlığı bilen, korkudan titreyen bir varlığı yapıcı bilen, korkudan titreyen bir varlığı
yapıcı bir varlık haline sokan bu eşsiz değişmenin
verdiği o parlak duygudan daha güzel, daha ozanca,
daha yaman bir şey varmıdır acaba dünyada?
Evet, İlyada’da ölümlülerle tannlann çatışmasına,
Eneas’tâ savaşan ve kuran insanın diretişine, Tristan’da yenilmez sevdanın gücüne hayranım. Hayranım,
çünkü, sanat da, bilim gibi, düşüncenin bir coşkusudur,
çıkarsız bir yaratış, yükseklerde buluşma gücüdür.
Ama hiç bir yazılı destan, çabalan ve tutkulan
yüceleyen hiç bir şiir, ne zenginlik ne derinlik
bakımından, güçsüz, saf ve ürkek bir varlığı Evren
bakımından, güçsüz fatihi yapan o koskoca, o yüce destanla boş ölçüşemez.
Işıklar ve gölgeler. Bilim buluşlardan buluşlara
atılırken, ahlâk bu atılışa ayak uydurmuyor. Daha bilgili olmakla daha doğru olmuyor insanlar. Kaderin korkunç bir cilvesi olarak, aklın en şaşırtıcı ilerlemelerine
– 156-
tanıklık eden çağ, Birinci Dünya Savaşıyla dünyanın
çamurlara bulandığını gördü. Sonra, bu korkunç
sınavın bitiminde, gözüpek bir ulus daha haklı temeller üzerine daha kardeşçe bir toplum kurmaya
çalışırken, Para, bu yeniliğin korkuttuğu Para Avrupa’nın başına faşizm belasını sardı. Bu belanın
üstesinden gelmek için, ölüm tekniklerinde onu aşmak
gerekti. Sonuç neye vardı, biliyorsunuz: Bugün insanlar, insan soyunu yok edebilecek korkunç silahlar ellerinde.
Ne var ki, bilim ahlâkı bilimle birlikte üstün
çıkarsa, o zaman, kimse atom gücünü insanları
öldürme işinde kullanamayacaktır artık. İşte, ben de,
bu denememde bunu göstermeye çalıştım asıl.
Karşılaştığı ortak tehlikeler önünde nihayet
birleşen insanlık, bir yol kavşağında bulunuyor: Ya
eski ahlâklarla birlikte bu ahlâkların önleyip
smırlayamadığı göz yumacak (ki, o zaman, destanın
bozgunla bitmesinden, uygarlığın, insan soyunun ve
dünyanın yok olmasından, ilk defa olarak, gerçekten
kormak gerekir); ya da, tam tersine, bilim ahlâkı bilimin ilerlemesine yoldaşlık edecek, belli ilkeler üzerinde
insan kafalarının sağlam birliğini kuracak (ki, o zaman
da, banşçı amaçlara kullanılan atom gücü insanı, son
olarak, maddenin kölesi olmaktan kurtaracak, aklın
artan özgürlüğü içinde bolluğa yol açacak, insan
gücüne ve üstünlüğüne yaman bir coşku katacaktır.)
Bu umut üzerinde duraklıyorum artık. Bunun, bir
ham hayal değil, sonsuz bir şey olduğunu anlatabildimse, ne mutlu bana.
– 157-
Güneşin ışık saça saça, nasıl olsa kendini
tüketeceğine göre, insanlığın önünde gelişmek ve
yükselmek için ancak bir kaç milyar yıl kaldığını kabul
etmeyecek miyiz? Özlemlerimize sunulan böylesine
geniş bir süre, güzel bir çalışma süresidir. Ama, bilim
uzak geçmişteki o ağır ve kararsız adımlarla da olsa,
ilerlemekten geri kalmazsa ve hele bu ilerleme
Rönesans tan buyana bizi coşturan bir tempoda olursa,
bugünün insanlığı ile, bundan yüz, bin, milyon yıl sonraki insanlık arasında ne büyük ayrılıklar olacağını
varın kıyaslayın artık.
İşte, bu umut üzerinde duruyorum. Bu umudun,
ham hayal değil, sonsuz olduğunu anlatmış olmak isterdim.
Haksızlık etmeyelim: Eski ahretlik dinlerin
kötümserliğini, bizi bu dünyada onarılmaz bir
bayağılıkla başbaşa bırakan görüşünü açıklayan, ama
haklı çıkarmadan açıklayan bir şeyler var belki. Binlerce yıldan beri insanların yaşadığını ve düşündüğünü
göz önünde tutan tezcanlı kimseler, insanların
düşlerinin oldukça dar bir çember içinde dönüp
durmuş olmasına, atılganlıklarında böylesine pısınk
kalmalarına şaşabilirler. Sonuçların gösterişsizliği,
buluşların dayanıksızlığı, umutların sessizliği
karşısında kimi insanların: “Boş, her şey boş!” diyebilmelerine, üzerimizde bir ilk günahın silinmez lekelerini farkeder gibi olmalarına akıl erdirebiliriz.
Ama bilimle birlikte bilim ahlâkı da ilerlemekten
geri kalmazsa, ne buluşlar, ne keşifler, insanın kaderini ve ülküsünü çizme yolunda ne akla hayale gelmedik
ilerlemeler olacaktır kimbilir! Taş devri insanlarından
– 158-
iı 3 kadar uzaksak, bTzlerden bin, yüz bin defa daha
uzak olacak olan geleceğin insanları için (Paul becquorel’in dediği gibi) yakın ya da uzak dünyalarla
buluşmanın, ve (güneşin sönmesi gibi önemsiz bir
olayın ötesinde), düşüncenin sonsuz eserini
sürdürmenin çocuk oyuncağı kadar kolay olmayacağını
kim söyleyebilir ? Yine kim söyleyebilir ki, insan niteliğindeki tanrılara maledilen o yetkinlikler, bir gün
insanın kendisi için istiyeceği yetkinlikler yanında
solda sıfır kalmıyacaktır? –
Artık duruyorum burda: Çünkü, bizleri yanm ve
soğuk bir bilgelikle suçlayanlar, belki şimdi de, olmayacak düşlere, ölçüsüz isteklere kapıldığımızı ileri
süreceklerdir. Ama ilk araştırmalarımızın o ilk
başarısıyla önümüzde açılan uçsuz bucaksız ufuklar
karşısında, kalkıp da bize: ” Bilim de, onun ruhu ülkü
de insanlarda inanç, sevgi, çoşku, savaşma ve kendini
verme istemi yaratamaz”, demesinler. Hayır, bizleri,
durmadan kımıldayan bir gerçeğin özgürce ve bir
arada peşine salan ahlakın soğuk yada hesaplı bir bilgelikle hiç bir ilintisi yoktur. O, düşüncenin yüksek
çabalarına gittikçe artan bir çoşkunlukla kendimizi
verme yeteneklerini önümüze sererek bizi yüceltir;
bizi, kendi düzenimizin ötesinde, herkesi yüceltmeye,
kaderimizi başkalarının kaderinden hiçbir zaman
ayırmamaya çağırarak bencillikten kurtarır. O, insaı
gücünün, bugüne kadar yarattığı değerlerin en zengini
en sarsıcısı, en “dinsel” idir. Düşlerimizi umuda çeviri
sonsuzluğa götürür o.
■i
i
– 159-
\/V ictor Hugo şöyle yazıyor: “Bilim sonsuz devinim
arar. Onu bulmuştur da: Bilim devinimin ta kendisidir. Bilim getirdiği iyiliklerden yana durmadan değişme halindedir. Onda her şey devinir, değişir, kabuk değiştirir. Her şey her şeyi yalanlar, her şey her şeyi yıkar, her şey her şeyi yaratır, her şey her şeyin yerini
alır. Dün doğru diye benimsenen şey, bugün yeniden
gözden geçirilir. O yüce bilim makinası durmak, dinlenmek nedir bilmez; hiçbir zaman doymaz; en iyiye
olan susuzluğu tükenmez. ‘Mutlak’a gelince; yabancıdır ona. Aşı, yıldırımsavar gibi buluşlar çok su götürür
hâlâ. Jenner yanılmış, Franklin aldanmış olabilir; onun
için araştıralım, daha da araştıralım. Bu yerinde duramayış güzel bir şeydir. Bilim insanın dört bir yanında
tedirginlik içindedir… Bilim ahlâki için, ahlâksal bakımdan kaderimiz bir takım gerçeklere ermek değil, yeni yeni buluşlara atılmaktadır. Düşüne^ ancak ileriye
yöneldiği ölçüde kendi adına hak kazanır, insan bir şeye sahip olmanın verdiği o burjuva güvenliğinden vazgeçip, bütün tehpkeleri ile birlikte aklın o büyük serüvenini kabul ettiği ölçüde insandır.”
Iİ1
YORUM YAYINLARI

Yeni Yazar Konusu açıldı üzerinde 25 Mart 2020 Kitaplar.
Yorum Ekle
0 Cevap(lar)

Cevabın

Bu cevabı göndererek, kullanım koşulları ve gizlilik kurallarını kabul etmiş olursunuz privacy policy and terms of service.