Abraham Moles – Belirsizin Bilimleri

c o g i t o ABRAHAM MOLES
belirsizin bilimleri
İnsan Bilimleri İçin Yeni Bir Epistemoloji
Çeviren: Nuri Bilgin
0C30
Yapı Kredi Yayınları
BELİRSİZİN BİLİMLERİ
İnsan Bilimleri İçin Yeni Bir Epistemoloji
Abraham Moles 1920 yılında Fransa’da doğdu. Moles,
II. Dünya Savaşı’nm acılı yıllarında Grenoble, Paris ve
Aix-en-Provence kentlerinde sürdürdüğü lisans öğretimi
sırasında doğa bilimleri ve hukuk gibi alanlarda formasyon kazanıp 1942’de elektrik mühendisi diploması aldı.
1952’de Sorbonne’da, o zamanki kurallara göre fizik alanında iki ayrı tez sunarak Docteur d’Etat es Sciences titrini ve
1956’da yine Sorbonne’da biri felsefe, diğeri psikoloji-iletişim alanlarında olmak üzere iki tez daha sunarak Docteur
d’Etat es Lettres titrini kazandı. Fizik formasyonunda Berger, Husserl, Merleau-Ponty ve Bachelard’dan, sosyal bilim
formasyonunda Moreno, Piaget ve De Jouvenel gibi bilim
adamları ve düşünürlerden etkilendi. Abraham Moles, otuzun üzerinde kitap ve üç yüz elli civarında makale kaleme
aldı. Mayıs 1992’de öldü.
Nuri Bilgin Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü’nde Sosyal Psikoloji profesörüdür. Bilgin, Strasbourg Üniversitesi’nde (Institut de Psychologie Sociale’de)
Abraham A. Moles’in yanında sosyal psikoloji alanında
doktora eğitimine başladı ve 1976 yılında tezini tamamladı. Doktora eğitimi sırasında, özellikle “İletişim ve Çevre”
odaklı araştırmaların yapıldığı Sosyal Psikoloji Enstitüsü’nde yürütülen ortak projelere katıldı ve iki yıl süreyle
Moles’in araştırma asistanı olarak çalıştı. Türkiye’ye döndükten sonra da Abraham A. Moles’le ilişkisini ve işbirliğini sürdüren ve onun fikirleri etrafında örgütlenen Uluslararası İletişim ve Mikropsikoloji Derneği’ne üye olan Bilgin
eşya sistemleri ve yaşam kalitesi konularmda Moles’le ortak
çalışmalar yaptı ve yayınladı. Bilgin, Moles’in temel kitaplarından biri olan “Socio-Dynamique de la Culture”ü de
Türkçeye çevirmiş ve bu kitap 1983 yılında Ege Üniversitesi
Yayınları arasında “Kültürün Toplumsal Dinamiği” adıyla
yayınlanmıştır. Bilgin’in Eşya ve İnsan, Sosyal Bilimlerin Kavşağında Kimlik Sorunu, Siyaset ve İnsan, Kolektif Kimlik, Sosyal
Psikolojide Yöntem ve Pratik Çalışmalar, İçerik Analizi, Kişilerarası İlişki ve Kimlik, Demokrasi ve Yurttaşlık Bağlamında Cumhuriyet gibi yayınlanmış çeşitli kitapları bulunmaktadır.
ABRAHAM MOLES
Elisabeth Rohmer İşbirliğiyle
Belirsizin Bilimleri
İnsan Bilimleri İçin Yeni Bir Epistemoloj
Çeviren:
Nuri Bilgin
ODO
Yapı Kredi Yayınları
Yapı Kredi Yayınları – 228
Cogito -10
Belirsizin Blimleri – İnsan Bilimleri İçin Yeni Bir Epistemoloji / Abraham Moles
Özgün adı: Les Sciences de I’Imprecis
Çeviren: Nuri Bilgin
Redaksiyon: Turhan İlgaz
Kitap editörü: Vedat Çorlu
Düzelti: Korkut Tankuter
Kapak tasarımı: Nahide Dikel
Baskı: Levent Ofset Basım ve Ambalaj San A.Ş
Merter Keresteciler Sit. Fatih Cad. Karadal Sok. No: 13 Merter / İstanbul
Sertifika No: 12034
1. baskı: İstanbul, Nisan 1993
4. baskı: İstanbul, Ekim 2012
ISBN 978-975-363-087-5
© Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık Ticaret ve Sanayi A.Ş. 2012
Sertifika No: 12334
© Editions du Seuil, 1990
Bütün yayın hakları saklıdır.
Kaynak gösterilerek tanıtım için yapılacak kısa alıntılar dışında
yayıncının yazılı izni olmaksızın hiçbir yolla çoğaltılamaz.
Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık Ticaret ve Sanayi A.Ş.
Yapı Kredi Kültür Merkezi
İstiklal Caddesi No. 161 Beyoğlu 34433 İstanbul
Telefon: (0 212) 252 47 00 (pbx) Faks: (0 212) 293 07 23
http:// www.ykykultur.com.tr
e-posta: ykykultur@ykykultur.com.tr
Internet satış adresi: http://alisveris.yapikredi.com.tr
İÇİNDEKİLER
Önsöz • 11
GİRİŞ
1. Bilgi Olarak Belirsiz • 17
2. Batının Bilimsel Kaderi • 18
3. Belirsiz Olgu Kategorileri • 20
I. ZAYIF RASYONELLİK VE ASGARİ BİLİMSELLİK
1. Ölçme ve Kesinlik • 23
2. Kesinlik İdeolojisi • 25
3. Belirsizin Alanları: Zayıf İstatistiksel Geçerlik Alanları • 26
4. Öngörmeyi Amaçlayan Bilimler ve Belirsizlik Marjları • 29
5. Determinizm ve Öngörme • 30
6. İnsanın Rasyonelliği • 32
7. Yararlı Bir İmaj: İki Katlı Beyin • 33
8. “Bilim”in İki Yanı: Oluşmuş Bilim ve
Oluşmakta Olan Bilim • 35
9. Bilimsel Zihnin Davranışının Fenomenolojisi • 38
10. Bilimsel Düşüncenin Hammaddesi Olarak Apaçıklık • 40
11. Belirsizin Bilimlerinin Tarihçesine Kısa Bakış • 45
12. Büyük Sayılar Yasası ve Olgular Arası İlişki • 47
13. Belirsizin Deneylere Girişi • 49
14. Bilim Dallarının Ergenlik Dönemi Zorunlu mu? • 51
15. Belirsizin, Kesin Olmayanın, Muğlak Olanın Bilimi:
Yeni Bir Alanın Doğuşu • 52
16. Belirsizin Bilimlerinin Statüsü • 55
6 Belirsizin Bilimleri
17. Doğa Bilimlerinin Gerçekliğe Dair Kısmi ve
Taraflı Portresi • 56
18. Sonuç • 57
II. DOĞASI GEREĞİ BİLİNEMEZ OLAN: DÜNYANIN
BAŞLANGICINDAN BU YANA GİZLENMİŞ ŞEYLER
1. Bilimsel Yöntemin Totaliter Aksiyomu • 59
2. Aklın Hastalıkları • 60
3. Belirsizin Bilimleri Çoğu Kez Sahte Bilimler Değil,
Hatanın Bilimleridir • 61
4. Kaynaklarına Göre Belirsizliğin Kategorileri • 62
5. Öğretici Bir Örnek: Sosyal Bilimlerin Aracı Olarak
Fotoğraf • 64
6. Gerçeğin Kristalleştirilmesinin Yolları • 66
7. Bir Anın Fotoğrafıyla Dünyanın Yakalanmasında
Genel Bir Belirsizlik İlkesi • 69
8. Dünyayı Yeni Bir Yakalama Tarzı Olarak
Tematik Görselleştirme • 70
9. Gözlem İlkesi Olarak “Gerçekliğin İmajı”mn
Yeni Anlamları • 71
10. Tematik Görselleştirme ve Belirsizlik İlkesi • 72
11. Zayıf Bir Etkileşim Olarak Gözlem • 76
12. Toplumda Yeni Bir Deney “Durumu” • 78
13. Yeni Bir İş ve Yeni Bir Kaynak • 79
14. Deontoloji ve Yeniliğin Frenlenmesi • 81
15. İnsan Bilimlerinde Bir Araştırma Paradoksu • 83
16. Sahte-Bilim: Bilindiği Sanılan Fakat Bilinmeyen • 85
17. Rasyonel Bilginin Bazı Sırları • 86
18. Dünyanın Başlangıcından Beri Saklı Kalmış Şeylerin
Bir Repertuvan • 89
19. Mevcut Olmayan Deneysel Bilimler • 91
20. Bilimsel Araştırma Azalan Bir Etkinlik mi? • 94
21. Yasak Deneyden Gizli Gözleme • 96
22. Geleceğin Kapılarını Kapatmak • 97
23. Gizli Laboratuvar: Bilimsel Toplumun
Yeni Bir Mitosu mu? • 100
24. Sonuç: Bilinemez Pratiğe Dair • 102
III. BELİRSİZİN BİR EPİSTEMOLOJİSİ:
MANTIKLAR VE ALTMANTIKLAR
1. Düşüncenin Özgül Dalı Olarak Belirsizin Alanları • 107
2. Karşıtlıkların Diyalektik Rolü:
Frankfort’un Mitolojik-Şiirsel Düşüncesi • 112
3. Ölçme Düşüncesinin Oluşumu • 115
4. Belirsizin Bilimlerinde Mantığın İşlevleri • 121
5. Görsel Bir Alt-Mantığm Bazı Kavramları • 125
6. Belirsizin Bilimleri İçin Genel Bir Yöntem Var mı? • 127
7. Olguların Keşfedilmesi • 128
8. Kıstasların Yükselişi • 131
9. Ölçme Aşaması • 133
10. Biçimler Alanı Oluşturmak • 136
11. İndirgeme Süreci • 137
12. Tipler Etrafında Toplama ve Sosyal Olguların Tipolojisi • 138
13. Nicelleştirme Süreci veya Nesnel Bir Betimlemenin
Atomik Malzemeleri Olarak Belirsizlik Eşikleri • 140
14. Sonuç • 141
IV. BİLEŞTİRME YOLUYLA ÇÖZÜMLEME:
YAPISAL YÖNTEM VE MODELLEŞTİRME
1. Yapısal Varsayım • 146
2. Belirsizin Bilimlerinin Temel Bir Aracı Olarak
Yapısal Yöntem • 147
3. Bilimsel Düşüncenin Zorunlu Bir Aşaması Olarak
Atomizm • 148
4. Bilimsel Düşünce ve Daha Önce Başarılmış Olanların
Ardışık Genişlemesi • 152
5. Yapısal Yöntemin Bazı Örnekleri • 154
6. Yapısalcılık, Şemalaştırma ve Belirsizin Bilimleri • 158
7. Eleştirel Tutum ve Genel Bir Yöntemin
Değerlendirilmesi • 159
8. Büyük Disiplinlerarası Söylem ve Heuristik Taktikler • 159
9. Bilimsel Araştırmanın Üçüncü Önemli Tutumu:
Benzetişim ve Modeller • 165
10. Benzetişim Yönteminin Artan Önemi • 169
11. Sistem Yöntemi ve Model Oluşturma • 171
12. Sistem Yaklaşımıyla Model Oluşturma: Bazı Örnekler • 177
IX Sonuç • 192
İçindekiler
8 Belirsizin Bilimleri
V. BELİRSİZİN BİLİMLERİNİN METODOLOJİK YANLARI
1. Belirsiz, Ancak Önemli Bir Sorun • 195
2. Belirsizin Bilimlerinin Metodolojisinde Bazı Yönlendirici
İlkeler • 197
3. Kötü Tanımlanmış Olanı Ölçmek İçin Ölçekler • 200
4. Maddi Alanda İki Ölçekleme Örneği • 206
5. Belirsiz Bir Kavram: Benzerlik • 210
6. Benzerliği Kavrama Yöntemleri • 213
7. Belirsizin Somutlaştırılma Aracı Olarak
Tabloların Yönlendirilmesi • 214
8. Lengüistik Mesafe Kavramı • 215
9. Bir Tablo Nasıl “Köşegenleştirilir” ve Niçin? • 217
10. Labirent Yollarında Parkurların
Genel Pahaları Matrisi • 219
11. Uygunluk Matrisleri: Heuristik Bir Örnek • 220
12. Deneyin Bir İkamesi Olarak Faktör Analizi • 223
13. Faktör Analizi Sosyal Bilimlerin
Evrensel Yöntemi mi? • 226
14. Açıklama “Faktörleri”, Şeylerin Doğasında
Olduğu Zaman • 229
15. Faktör Analizinde Sağduyunun Kullanılması • 231
16. Çözümleme veya Anlama: Anlama Etmenleri veya
Temsil Faktörleri • 233
17. Faktör Analizi Sezgiye Yer Bırakmalı mı? • 234
18. Sonuç • 236
VI. BELİRSİZİN İŞLENMESİ YÖNTEMLERİNDEN
BİR ÖRNEKLEM: İNSAN BİLİMLERİNİN DURUMU
1. Zihinsel Yöntemlerin Açık Bir Envanteri • 240
2. Konotasyon Analizi Yöntemleri: Çağrışım Burcu ve
Sıfat Çiftleri Profili • 242
3. Seçme Sırasındaki Zihinsel Gerilimin Kullanılması • 250
4. Sınıflandırma ve Listing: “Düzen” Kavramının
Bir Bütüne Yansıtılması • 254
5. Çift Girişli Tabloların Kullanılması:
Belirsiz Değişkenlerin Çaprazlanması • 259
6. Yeniden Kodlama Sürecinin Kullanılması • 267
7. Sembolik Denklemler Yöntemi ve Geştalt • 271
İçindekiler
8. Değerlerin Vektoriyel Evrenini Dikkate Alma:
Genelleştirilmiş Pahaların Çözümlenmesi • 272
9. Sonuç • 276
VII. BELİRSİZİN BİLİMLERİNDE HATA VE YARATMA
1. Hata Nedir? Oluşmuş Bir “Hakikat” ile Çelişik
Zihinsel Bir Biçim • 279
2. Maddi Hata, Yaratıcı Hata • 282
3. Maddi Hata • 284
4. Yeni Bir Epistemolojik Durum • 287
5. Mekanik Düzeltmenin Bir Epistemolojisi • 288
6. Kaosun Biçimlerini Ortaya Çıkarma • 290
7. Sonuç • 292
VIII. MİKRO-PSİKOLOJİ: İNSANIN BİLİMİNDE
GÖRÜNTÜLERİN BELİRSİZLİĞİNİ DİKKATE ALAN
BİR ÖRNEK
1. Epistemolojik Bir Gerilim: İnsanın Mikroskobik Rasyonelliği
Görünür İrrasyonellik • 294
2. Mikro-Psikoloji: Belirsiz Olguların Pekin Bir İşlenişi • 297
3. Yöntem Hakkında • 299
4. Mikro-Senaryo: Bir Durumun Cereyan Edişinin Uygun ve
Bilimsel Temsili • 303
5. İnsan Strateji ve Taktiklerini Düzenleyici Öğeler Olarak
Genelleştirilmiş Pahalar • 307
6. Genelleştirilmiş Pahanın Belirsizlikleri ve
Rasyonel Eleştiriler • 311
7. Mikro-Psikolojik Çözümleme Kuralları • 313
8. Bir Örnek: Mikro-Psikolojik Açıdan,
Araba Kullanma Davranışının Düzenlenmesi • 315
9. Psikolojik Çözümleme ve Aşırı Rasyonelliğin
Sorgulanması • 318
Sonuç • 321
Kaynakça • 337
Yazar Dizini • 345
Önsöz
Abraham Moles, zengin, derin, enerji dolu, üretken, çok yönlü
ve şaşırtıcı kişiliğiyle çeşitli öğrenci ve araştırmacı kuşaklarını
etkilemiş bir bilim adamı ve düşünürdür. O’nu, prototipini Leonardo de Vinci’nin veya Leibnitz’in oluşturduğu “savant universalis” kategorisine sokabileceğimiz ve bugün artık bilim ve
düşünce dünyasında nesli tükenen insanlardan biri olarak nitelemek abartılı bir tavır sayılmamalıdır. “Dehaların yerine yeteneklerin” ikame edildiği tüketim toplumu bağlamında, teori
ile pratik, doğa bilimleri ile sosyal bilimler, Fransız düşüncesi
ile önce Alman, ardından Anglo-Sakson düşüncesi arasında sürekli yeni patikalar arayan ve bu özellikleriyle resmi onurlardan uzakta marjinal bir konumda, ama hep önde giden bir insan olmuştur.
1971’den itibaren, onun yaşamının en verimli yıllarında
önce doktora öğrencisi, ardından araştırma asistanı ve sonra da
kurduğu ve başında bulunduğu Uluslararası İletişim ve Mikro
Psikoloji Derneği’nin bir üyesi ve hatta aile dostu olarak ilişkide bulunduğum Moles, Mayıs 1992’de, bu kitabın çevirisini üstlendiğim günlerde vefat etmiştir.
Moles, 1920’de Fransa’da doğmuştur. II. Dünya Savaşı’nm
iicılı yıllarında Grenoble, Paris ve Aix-en-Provence kentlerinde sürdürdüğü lisans öğretimi sırasında doğa bilimleri ve
lıukuk gibi alanlarda formasyon kazanmış ve 1942’de elektrik
mühendisi diplomasını almıştır. 1952’de Sorbonne’da, o zamanki kurallara göre fizik alanında iki ayrı tez sunarak Docteur
d’Etat es Sciences titrini ve 1956’da yine Sorbonne’da biri felsefe,
12 Belirsizin Bilimleri
diğeri psikoloji/iletişim alanlarında olmak ü zere iki tez daha
sunarak Docteur d’Etat es Lettres titrini kazanmıştır. Fizik formasyonunda Berger, Husserl, Merleau-Ponty ve Bachelard’dan,
sosyal bilim formasyonunda Moreno, Piaget ve De Jouvenel
gibi bilim adamları ve düşünürlerden etkilenmiştir.
Mesleki yaşamına C.N.R.S/te (Bilimsel Araştırmalar Ulusal Merkezi) akustik, titreşim ve mekanik laboratuvarlarında
araştırmacı olarak başlayan Moles, ABD’de M.I.T. ve Columbia Üniversitesi’nde bulunmuş, Fransız Radyo-Televizyonunda çalışmış ve 1957’de Rockefeller Vakfı’nın bursuyla tekrar
ABD’ye gitmiştir.
Bundan sonra araştırma ve inceleme etkinliklerinde bir
çeşitlilik içine girerek Kister Yayınları’nda (Cenevre), Atom
Çağı Ansiklopedisinde, Scherchen Elektronik Müzik Laboratuvarmda bilimsel direktörlük yapmış, C.N.O.F/de (Fransız Ulusal Organizasyon Komitesi) Metodolojik Araştırma ve İnceleme
Merkezi’nin kurucuları arasında yer almıştır; 1959-1965 yılları
arasında Ecole d’Organisation du Travail’da (İş Organizasyonu Okulu) ve 1961-1968 yılları arasında Hochschule für Gestaltung (Almanya-Ulm)da ve 1961/den itibaren de Henri Lefebvre
ve George Gusdorf’un davetiyle Strasbourg Üniversitesi’nde
çalışmaya başlayan Moles, burada Institut de Psychologie Sociale des Communications’u kurmuştur.
Moles’un emekli oluncaya kadar direktörlüğünü yaptığı bu
enstitü, dünyanın çok çeşitli ülkelerinden öğrenci, araştırmacı
ve uzmanların bir süre çalışarak gelip geçtiği gerçek bir bilim
merkezi olmuştur. Moles, sosyal psikoloji, kitle iletişim araçları, iletişim bilimleri, çevre psikolojisi, eylemler teorisi, estetik
ve mikro-psikoloji alanlarındaki çalışmalarını burada gerçekleştirmiştir.
Bu arada Brezilya, Canada, ABD (Kaliforniya ve Kolombiya) ve Meksika gibi ülkelerde misafir hocalık ve televizyon
danışmanlığı yapmıştır. 1986’da emekliye ayrılan Moles, 1987’de
Üniversite de Louis Pasteur-Strasbourg’da emeritus profesör
olmuştur.
Moles evini tüm öğrencilerine açmakla birlikte özel yaşantısında konuşmayı sevmeyen bir insandı, özel yaşamının kim­
Önsöz 13
siyi ilgilendirmediğini, “insanların oldukları vasıtasıyla değil,
yaptıkları vasıtasıyla varolduğunu” öne sürerdi. Müthiş bir
çalışma azmi ve temposuyla evinde duvarlar ve odalar dolusu kitaplar içinde yaşayan Moles’un kitaplığında 6000 civarında kitabı vardı. Dialog esnasında adı geçen/istenen herhangi
bir kitabı inanılmaz bir şekilde gidip bulurdu. Şöyle derdi “Bir
kitaplığın değeri, kolayca ulaşılmasına bağlıdır. Kitaplarım
yatay ve dikey olarak iki eksen etrafında düzenlenmiştir ve
hiçbir maddi katalogu yoktur, katalog kafamdadır. Bu, enformasyona hâkim olmanın tek yoludur. Eğer aradığınız bir bilginin hangi kitabın, hangi bölümünde veya hangi yerinde bulunduğunu bilmezseniz, büyük bir kitaplığa sahip olmanın anlamı
yoktur.”
Sağlam bir mantığı ve aynı zamanda çelişki ve paradokslara açık bir yanı olan Moles’un öğrencileri arasında dilden dile
dolaşan sembolleşmiş sözleri vardı; “bir kitabı okuduktan sonra satm alırım” gibi. Seyahati severdi ve bundan çok şey öğrendiğini anlatırdı. Ona göre “seyahatler, bir tür alan çalışması”
niteliğinde görülebilirdi.
Moles’un emekliye ayrılmasının ardından, aralarında Edgar
Morin, Julien Freund, Michel Maffesoli, Francis Balle, Elihu Katz,
Andre de Palma, Yona Friedmann gibi ünlü kişilerin de bulunduğu bir grup tarafından O’na ithaf edilen ve La Physiqııe de s Sciences de î’Homme (İnsan Bilimlerinin Fiziği) adlı eserde derlenmiş
oldukça tam bir yayın listesi bulunmaktadır. Buna göre Moles’un
bazıları çok çeşitli dillere çevrilmiş (Örneğin; Socio-dynamicjue de
lıı Culture / Kültürün Toplumsal Dinamiği, Türkçe dahil 13 dile
çevrilmiştir) 30’u aşkın kitabı, 350 civarında yayınlanmış makalesi vardır. Makalelerinin kaba bir gruplanması yapıldığında
yaklaşık sayılarla, fizik ve akustik alanında 40, müzikoloji ve
müzikal akustik alanında 35; fonetik ve lengüistik alanında 25,
sanat ve estetik alanında 50, çevre psikolojisi alanında 30, mikropsikoloji ve eylem teorisi alanında 15, sistemler teorisi ve yapısalcılık alanında 25, iletişim bilimleri alanında 60 civarında makalesinin bulunduğu görülmektedir.
Moles, Leibnitz’e bağlı olduğunu söylemekten hoşlanmakla birlikte, strüktüralizmin, Freudizmin ve Marksizmin insan­
1 4 Belirsizin Bilimleri
ların kariyerlerini ve yayınlarını yönlendirdiği bir dönemde
hiçbir ekole, klik ve klana bağlanmaksızın, bazen başkaldıran
provakatör, bazen bir kenarda yapayalnız ve kendine yönelttiği ironik bir tavır içinde yaşamıştır. O’nun “filim izi olmayan
bir üstad” olduğu söylenmiştir. O’nun karmaşıklık anlayışının büyüklüğü (Morin), bilim adamı kim liğini sanatçı ruhuyla birlikte taşıdığını (Laulan), felsefenin ve bilim in katkılarını
nadir bir ustalıkla bütünleştirdiğini (Jack Lang), yetiştirdiği
genç araştırmacılarla bir tür suç ortaklığı (complicite) ilişkisi
sürdürdüğünü (Fischer), yarının sorunlarıyla ilgili bir ön-bilim
sahibi olduğunu (Mouchot), bilimin avangardı olduğunu (Estivals), araştırmanın sanat ve şiir, sanatın da araştırma olduğu
görüşünü taşıdığım, spekülatörlerin gizli kasaları dışındaki
popüler, programlanabilir, psiko-sosyal olarak canlı ve günlük yaşamın estetiğini yansıtan bir sanatla ilgilendiğini (Pages)
vurgulayanlar olmuştur. Belirsizin Bilimleri Moles’un incelediği
ve araştırmaları sonucunda ulaştığı bulguları ve düşüncelerini
özetleyen bir kitap değildir; ama O’nun ilgi alanlarının çeşitliliğini ve yaklaşımındaki derinliği, çok yönlülüğünü ve disiplinlerarası bakışını yansıtmaktadır. Bu kitapta, yazar, bilim
hakkındaki yaygın önyargılarımızı, etrafımızda bulup fazla
düşünmeden benimsediğimiz kalıp düşüncelerimizi sorgulamaktadır. Bu çerçevede çeşitli sorulara cevap aramaktadır;
“kesin” denilen bilimler ile kesin olmadıkları söylenen bilim ­
ler arasındaki fark, gerçekte sanıldığı kadar büyük mü? Yöntem bakımından biri diğerinden daha ileri mi? Belirli bir disipline bilim olma statüsünü veren şey nedir? Muğlak veya belirsiz olgular bilim sel araştırma konusu olma statüsüne sahip
midir ve eğer böyle ise nasıl ele alınıp incelenebilirler? Değişik bilim dallarında belirsizin yeri nedir? Moles bu ve benzeri sorulara, doğa bilimlerinden sosyal bilimlere uzanan geniş
bir yelpazeden örnekler alarak cevap aramaktadır. Kitap hangi alandan olursa olsun, araştırmacılara ve uzmanlara, kendi
kendilerini ve alanlarını daha geniş bir perspektiften görme
im kânı sağlayacak bir nitelik taşımaktadır.
Kendi payıma, Moles’a karşı bir vefa borcu duyarak üstlendiğim bu kitabın çevirisiyle ilgili bazı noktalara işaret
Önsöz 15
i’lıni’k isterim. Çeviride yazarın yazma stiline, Türkçe sentaksın i /in verdiği ölçüde sadık kalmaya çalıştım. Çeviride anlam
I»dinsizliği tehlikesi bulunmadıkça uzun cümleler bölünmemi lir. Bazı u zun cümlelerde bir özne veya bir başka türden
•.özcük zam ir olarak birkaç kez tekrarlandığında, FransızcadaI- ııtin aksine, Türkçede zamirlerin erkek veya dişi olma özelli)1, i bulunmadığından, cümleye sadık kalmak zorlaşmaktadır.
Ilıı nedenle çeviride bu tür cümlelerin bölünmesi yoluna gidilmiş veya nadiren de olsa, Türkçe sentaksa pek uygun görünmeyebilecek bir uygulamayla zarf veya tümleçlerin cümledeki
yelleriyle oynanarak anlam açıklığı sağlanmaya çalışılmıştır.
Çeviride teknik terimlerin yer yer parantez içinde Fransızca
karşılıkları verilm iştir. Bazı hallerde, terimlerin Türkçe karşılıkları için iki seçenek önerilerek aralarına (/) işareti konmuş
ı ki sözcük kullanılm ıştır.
Önemli bir nokta daha var. Toplumumuzda hızlı bir sosyal
«leğişme yaşandığını ve dolayısıyla dilin bundan etkilenerek
değiştiğini hepim iz biliyoruz. Kendi payıma böyle bir bağlamda, dille fazla oynamanın doğru olmadığını, bazı sözcükleri
salt eski veya yeni oldukları için büyülü bir haleye büründürıneye ve zorlamayla birini tercih etmeye ya da yeğlemeye gerek
olmadığını düşünüyorum. “Dilin öz dehası”nı bozmamak şarI ıyla/koşuluyla yazarların serbest bir dil kullanma hakkına
sahip olduklarına ve kendini doğru bir şekilde anlatmanın ve
doğru bir şekilde anlaşılmanın esas olduğuna inanıyorum. Bu
nedenle, kuşkusuz özel bir gayret sarf etmeksizin, yaşayan dilde mevcut bazı eş anlamlı sözcükleri (örneğin; analiz-çözümleme, faktör-etmen, fonksiyon-işlev vb.), uygun düştüğü ve
gerektiği takdirde, aynı metin içinde kullanmanın sakıncalı
olmadığı, hatta dilin zenginliğini korumak bakımından yararlı
olduğu görüşündeyim.
Okuyucu, yazarın, yoğun benzetmeler ve sembolik ifadeler içeren karm aşık (karışık değil) bir yazma stili olduğunu
ve didaktik olm ayan serbest bir dil kullandığım fark edecektir. Kitap, az çok birikim li ve “haberdar” bir okuyucuya hitap
etmektedir. D ilin karmaşıklığının yanı sıra, yazarın doğa
bilim lerinden insan bilimlerine ve felsefeye uzanan zengin
1 6 Belirsizin Bilimleri
bir formasyona sahip olması ve bunun sonucu çok çeşitli alanlara ait bir vokabüler kullanılması, kitabın benzer bir formasyona sahip olmayan biri tarafından çevrilm esini güçleştirmektedir. Bunlar, esasta, bir yabancı dilin bilinip bilinmem esine bağlı olmayan güçlüklerdir. Bu tür nedenlerden kaynaklanabilecek bazı çeviri yetersizliklerine, kendimden kaynaklanabilecek başka eksiklikleri, kusurları veya anlam kayıplarını
eklememiş olmayı ümit ediyorum.
Yararlı olması dileğiyle.
Nuri Bilgin
Giriş
Dünyalardan sadece birinde yaşıyoruz; bizimkinde.
Bu dünyalılar onun içinde kolayca hareket etmektedirler; çünkü ister yeryüzünde ister ayda nereye giderlerse
gitsinler, geometri yapmasını, dakikaları saymasını ve
nedenleri tartışmasını bilirler. Bu, oldukça basit; her yerde saatlerine bakarlar ve yerleri ölçerler.
B. Groethuysen
(Kafka’ya önsöz)
1. Bilgi Olarak Belirsiz
Birtakım muğlak olguların, belirsiz şeylerin ve içinde karar
almamız, davranmamız veya tepki göstermemiz, pozisyon
almamız gereken durumların ortasında yaşıyoruz. Tüm bu şeyler, ne kadar belirsiz olurlarsa olsunlar, bilincimize kavramsal bir nitelikte görünürler; onları adlandırırız; onların üstünde
önce zihinsel, sonra da tüm riziko ve tehlikesine rağmen pratik
işlemler yaparız. Yaşamak, belirsiz şeylerle yüz yüze gelmek
demektir. Dünya, tanımlanmış değişkenler arasında güçlü bir
korelasyon biçiminde ifade edilen kesin, aşkın ve karşı çıkılmaz
bir hakikati keşfetmek üzere, deneycinin çeşitli olguları keyfine
göre soyutladığı, arıttığı ve denetlediği bir laboratuvar değildir.
Biz, hava sıcaklığından söz ederken, aslında refahımızı; adaletten
söz ederken aslında kendi çıkarlarımızı; iyilikten ve kötülükten
söz ederken aslında yatırımlarımızı düşünürüz.
1 8 Belirsizin Bilimleri
Günlük yaşamımızda bizi yönlendiren ve bilinç akımımıza kendini dayatan varlıklar ve değerler, kültürümüzün kabul
ettiği anlamda “bilim sel” nitelikte değildir. Bununla birlikte, bunlarla yaşamak ve hareket etmek zorundayız; sadece
çok özel durumlarda, açık seçik bir şekilde tanımlanmış kesin
değişkenlerle yüz yüze geliriz. Kafka’nm kahramanı kadastro
memuru idi ve mesleğinin özelliği gereği, çeşitli yerleri dolaşarak, alıcı kadar satıcıların da, yani hepimizin üzerinde hemfikir olduğu kesin ölçümler yapmaktaydı. Fakat, ölçümlerinden
çıkardığı kesin bilgiler, onun kişisel yaşamının akışında herhangi bir şeye yaramıyordu.
2. Batının Bilimsel Kaderi
Kuşkusuz, bizim dünyamız, gittikçe daha “bilim sel” hale gelme yönünde bir tercih yapmıştır; bu tercihe göre düşüncenin,
anlaşılabilir olanın ve evrensel tutarlılığın tek gerçek zaferi bilimdir. Oysa, bilim, fizikçinin beyniyle donatılmış olarak
doğmamıştır; bilim tamamlanmış bir sonuç olmaktan önce bir
süreçtir; doğru düşünmeye sürekli yeniden başlama yönünde zahmetli bir çabadır. Esasen, tüm insanların zaman bütçesi
içinde, “kesin” bilimsel düşünce, çok küçük bir paya sahiptir.
Biz yaşamımızda, bizi çevreleyen bu belirsiz şeyleri, daha önceleri olduğundan daha az keyfi bir tarzda kavramaya çalışıyoruz; belki de bizim rasyonel olma dediğimiz şey budur; rasyonel olma, bir durum değil, bir yaklaşımdır. Zihnimizin hizmetinde, bizim düşüncemize, öngörmemize, yapmamıza yardım
edecek ne var? Fazla bir şey yok. Tanıdığımız kadarıyla bilim,
bize, belirsiz olan, kaypak olan, değişen, aynıyla tekrar etmeyen şeylerden söz etmemektedir. Bir titri olan temsilcileri vasıtasıyla, değişkenler arası güçlü korelasyonları, yaşamın zayıf
korelasyonlarına tercih ettiğini ifade etmektedir. Muğlak olgular, belirsiz ilişkiler, her şeyden önce, nicel değişkenler arası
korelasyonların zayıf olduğu (.20 – .40 – .60) ve değişkenler arası ilişkilerin kesin olmadığı sistemlerdir. Fakat, zayıf bir korelasyon, yine de korelasyon yokluğundan başka bir şeydir ve
bu da bilim in konusudur, üstelik önemli bir konusudur; çünkü gerçek yaşamın dokusudur. Ancak, burada, yine de olgular
söz konusudur; yani bilincimize kendilerini değişmez hatlarla sunan, bir başı ve sonu olan, diğer şeylere kıyasla farklarını
incelemeden önce benzerliklerini veya özdeşliklerini fark ettiğimiz şeyler söz konusudur. Biçim (forme), kendi değişikliklerinden (variations) önce vardır; onlara aşkındır; bu bize Geştalt
Psikolojisinin öğrettiği bir bulgudur.
Bilincimizdeki bu biçimler, tıpkı uzunluklar ve fiziksel
akımlar gibi bilim konusu olmak zorundadır; onlar da adlandırılabilir; onların da kategorilendirilebilmesi, denetlenebilmesi
ve ifade edilebilmesi ve hatta belki de yasalarının bulunabilmesi gerekir. Niçin bunu, bu kadar az yapıyoruz? Örneğin, birlikte
olduğumuz kadının aşkı, vergi müfettişinin sert tavrı, reklam
mesajlarının cazibesi, şefin bilgeliği, sosyal konuların nazikliği gibi belirsiz değişkenleri ele aldığımızda, niçin deneme
ve yanılma yöntemlerine, yaşanan anın veya sezgimizin bizi
yönlendirişine, mevcut peşin yargılara dayanıyoruz? Kimseler
onları incelemediği için mi? Herhalde. Ama başka nedenler yok
mu? Belirsiz olgular “kategorisinin ne kendine özgü yöntemleri ne de “bilim “i var. Bu olgular alanının kuralları yok mu?
Kesin bilimler bize kolay cevabı veriyor; bu alan, muğlak; dolayısıyla kuralsız ve yasasız, anomik ve sonuçta bilimin hüküm
sürdüğü alanın dışındadır.
Aslında, bu, muğlak fikirleri, belirsiz kavramları keyfim ize göre yanlış fikirlerle karıştırmak ve “tüm bunları” henüz
felsefeden çok da ikna edici olmayan bir şekilde ayrılmış olan
ve zaten belirsiz bir terim olan “insan bilim leri” veya “sosyal
bilim ler” adı altında yerleştirdiğimiz disiplinler ailesine terk
etmek, onlara sırtımızı dönmek demektir. Bu anlamda, daha
sonra yeniden ele alacağımız bir noktaya değinelim; rasyonel
bilginin Batidaki gelişimi boyunca dayatılan bu tutum, epistemolojik alanda görülen tek tutum değildir. Özellikle doğu dünyası, daima başka ikna ve keşif yöntemleri uygulayagelmiştir.
Hatta Batida bile, “yüzeydeki düşünce”, Batinın doğrusal aklına (geçici olarak?) bağlanmazdan önce, anahtar şekil, anatomik
kesit, aydınlatıcı şema, sayısal tabloların yan yana getirilmesi
Giriş 1 9
2 0 Belirsizin Bilimleri
gibi yollarla, açık seçik bilgiye ve öngörüye ulaşmanın başka
yollarını önermiştir.
Bu kitapta savunacağımız görüşe göre “Bilim ” sözcüğü,
insan zihnine sunulan düzenli biçimlerin bilgisi anlamındadır
-yani bilim, sadece bu demektir, ama tüm bunlar da demektir- ve dolayısıyla, kesin olmaları neden gösterilerek üzerinde
uzlaşılmış bilimlerle sınırlandırılamaz; burada bir sapma vardır; düşünce tarihinin belirli bir döneminde, insan zihninin o
zamanki bilimsel araçlarla hâkim olunması güç ve belirsiz çok
sayıda olguyu bir yana bırakması, kuşkusuz yararlı olmuştur;
ama bu yine de bir sapmadır. Söz konusu dönemde, insanın
çabasını doğa bilimleri üstünde odaklaştırması daha basit,
daha verimli ve daha rahattı; çünkü bu bilimlerin konusu insana az bağımlıdır ya da en azından, “gözlemciden bağımsız bir
gerçeklik kavramının anlamsız olduğunu” (D’Espagnat) ortaya
koyan mikro-fiziğin doğuşuna kadar bu böyle görülmüştür.
Bu kitapta savunacağımız tez budur; kesin (?) bilim lerin yanı sıra, kesin olmayanın, belirsizin, muğlak olanın, zayıf
korelasyonların bilimleri vardır ve bunlar bizi günlük yaşamımızda yüz yüze gelmek, karşılaşmak zorunda olduğumuz şekliyle gerçeğin bilgisine doğa bilimlerinden daha çok yaklaştırmaktadır; bu alanda bir epistemoloji (hakikate ulaşmak için
kurallar), bir metroloji (belirsizin ölçme teknikleri ve bilimleri)
ve bir metodoloji (insanın belirsiz şeyler üstünde etkili olmasını sağlayacak yöntemlerin bilgisi) oluşturmak zorundayız.
3. Belirsiz Olgu Kategorileri
Belirsizliklerinin nedenine bağlı olarak muğlak olguların üç
büyük tipi ayırdedilebilir:
a) Bazı olgular, tanımlanmaları/betimlenmeleri konusunda hata olasılığı büyük veya çok büyük olduğu için, bir biçim
olarak hatları muğlak veya değişken, duruma göre farklı bir
görüntüde olduğu için belirsizdir. Bu olguların niteliklerinin neden değişkenlik gösterdiğini bilmemiz gerekir; ancak
bunu yapıncaya kadar da, bu olguları nitelendirmek, adlandır­
Giriş 2 1
mak ve bazı işlemler yapmak zorundayız. Örneğin, yaşadığım
Lıiçük bir kentin yöresel mikro-iklimi (Yarm yağmur yağacak
mı? Yoksa yağmayacak mı?), benim bulunduğum yerde, büyük
l»ir önemi olan ve bizim “meteorolojik” değerlendirmemizde
I ı.ı kim olamadığımız bir “olgu”dur.
b) Pek çok olgu, uygun ölçme tekniklerine sahip olmadığımız için belirsiz kalmaktadır. Bu durumda yapılacak iş, onla11, mümkün bazı ölçüler içine yerleştirmek üzere kavramsal bir
<,’.ıba göstermektir. Örneğin, “bir eylemin büyüklüğü” nedir?
Kıı sorunun cevabını buluncaya kadar bekleyemeyiz; bazı
işlemler yapmak zorundayız. Sözcüğün dar anlamında üzerinde bir deney tasarımımız olsa bile, deney yapmanın imkânsız
olduğu pek çok olgu bu kategoride yer alır.
c) Bazı olgular, özü itibariyle belirsizdir; yani onları ifade etmek için kullanılacak kavramlar belirsizdir veya uygun
değildir ve elimizde bunlardan başka kavram da yoktur. Bize
j’öre, bu tür olguları, bildiklerimizden hareketle incelememiz
)’,(Tekir; bu kavramları aşırı bir kesinliğe (precision) doğru zorlayarak olgunun anlamını yok etmektense, bu kavramlar arası ndaki ilişkileri “pekin” (rigoureuse) bir şekilde, aklın yasalarına uygun bir tarzda geliştirmek gerekir.
Gözlenebilir bir sonuca (olgu) yol açan “mümkün neden”
düşüncesi, A-^B şeklindeki nedensel zincirin temel öğesidir;
nedenselliğin A’dan B’ye (veya B’den A’ya ?) doğru gittiği fikrin i içerir. Bu düşünce, matematiksel olarak korelasyon kavramında ve eğer neden ve sonucun birer nicel değişken olarak
ölçülmesi veya değerlendirilmesi yapılabilirse bir “korelasyon
diagramı”nda somutlaşır. Eğer değişkenler kötü bir şekilde
l.mımlanmışsa, bu bile zaten, korelasyonun zayıf olması için
vrlerli bir nedendir. Fakat bu durum bile, hiç yoktan daha iyidir.
Özetle, kesinlik, ölçme veya kavramsallaştırma kapasitemiz yetersiz olduğunda, bir bilinç tembelliği içinde bu olgulara
■u I çevirmek yerine, Henri Michaux’nun bir epistemologa öğüdünü kabul edelim; “Asla umutsuzluğa düşmeyin, daha fazla
demlendirin”.
I. Zayıf Rasyonellik ve Asgari Bilimsellik
İnsan zihni, yaratma sürecinde çoğu kez öyle beceriksiz
ve öyle kötü kontrol ediliyor ki, önce bizzat kendinden
kuşku duyuyor ve ardından her şeyi küçümsüyor. Çünkü, başlangıçta, bu tür bir keşfin yapılabilmesi inanılmaz
görülüyor; ancak keşif yapıldıktan sonra, bunca zamandır araştırmacıların gözünden kaçmış olmasına şaşılıyor.
Tüm bunlar, umutlu olmamızı haklı gösteriyor; sadece
işlemsel tarzların araştırılmasından değil, aynı zamanda daha önce bulunmuş olan tarzların uygulanmasından,
karşılaştırılmasından ve transferinden “kitabî deneyim”
yoluyla çıkarsanabilecek daha pek çok buluş vardır.
Bacon
(Novum Organum, 1. kitap)
/. Ölçme ve Kesinlik
Belirsiz, belirlinin zıddıdır. Özellikle Batı’da, insan düşüncesi
kesinliği (precision) elde etmeye, yani dünyaya, birtakım nicelikler ve sayılarla ifade edilmiş ölçüm sistemleri dayatmaya ve
ıliinyamn bütününü, her köşesinden, matematikçinin “boyutlıır” dediği ölçümler ağı içine sokmaya büyük çaba harcamıştır.
Kesinlikte, bilimi oluşturan genel bir kıstas görme konusunda
;icaba haklı çıktık mı?
Ölçme, kökeninde, sayı ve sayma fikrinden, yani basit aritmetik kitaplarının bize öğrettiği gibi, iki dizi arasında karşı­
2 4 Belirsizin Bilimleri
laştırma yapma düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Bu iki dizi
şunlardır:
– Birincisi, algıda başlayan (1 parmak, 2 parmak, 3 parmak…) ve zihinde tamamlanan sayılar dizisidir. 1, 2, 3, 4, 5….
şeklindeki sayılar dizisinin kökeninde, saymak için parmakları
kullanma eylemi vardır.
– İkincisi, az ya da çok ortak nitelikli şeyler bütünüdür; bir
parmak, bir elma; iki parmak, iki elma; üç parmak, üç elma vb.
5’ten sonra küçük bir sorun var (beşten sonrasını nasıl
maddileştireceğim? İki el alalım) ve 10’dan sonra bir başka
sorun daha (sayan kişinin vücudunda bulunacak karşılaştırma öğeleri nasıl sağlanacak? Ayaklarımızı kullanalım). Aztekler 20’ye kadar saymaya çok erken başlamışlar ve ardından
hem kendi bedenlerinde mevcut öğelerden hem de saymaları
gerekli kendi dışlarındaki dünyanın öğelerinden oluşan diziler arasında karşılıklar bularak, işi daha ileri sayılara kadar
götürmüşlerdir. Bu noktaya ulaşıldığında, insan zihni “rakam”ı
yaratmıştır. Babil ve mezo-Amerikan uygarlıkları rakamlara hâkim olmayı öğrenmişler, Mayalar ve ardından Araplar,
sıfır ve virgülü icat etmişlerdir; tüm bunlar, insanlık tarihinin
oldukça geç bir döneminde meydana gelmiştir.
Fakat, bunlara paralel ve bunlardan bağımsız olarak,
ölçü ortaya çıkmıştır; Ölçü de yine insanın içindeki bir kavram/
bir tasarım ile onun dışındaki bir uyaran arasında tekabüliyete
dayanacaktır; filozofa göre bu bir “büyüklük” (değişken), psikoloğa göre ise insanın dünyanın manzarasını değerlendirirken/işleme tabi tutarken kullandığı dolayımsız yargıların bir
parçasıdır; uzunlukta adım vardır, dirsek (cubit) vardır, ayak
(foot) vardır, hatta inç (inch) vardır; hacimde ise avuç, kucak vb
vardır. Ölçmek, demek ki, aşağı yukarı tüm insanlarda ortak,
görgül (empirik) bir ölçek (etalon) ile, dış dünyaya ait bir şeyi
kıyaslamaktır; düşünce aracılığıyla, dış dünyanın şeylerini
insana getirmektir, dünyayı insana göndermektir ve bundan
sonrası Pascal’ın başını döndüren dünyanın sonsuz aşamalarını aşmaktan ibarettir. Hayal edebileceğimiz tüm büyüklüklere/
değişkenlere uygulanan çeşitli ölçme teknikleri bu süreç içinde
ortaya çıkmışlar ve emekle çizilmiş bir yol katederek sonsuz
Zayıf Rasyonellik ve Asgari Bilimsellik 2 5
ve nrdışık analitik uzantılarla bu yol üstünde gelişmeye devam
ı •( I (.“çeklerdir. Büyük sayılar ve bunların logaritmaları sayesinde
.ilenilin sonsuzluğuna (evrenin çapı) düşünce planında hâkim
ı >l,m aklar, sonsuzluğu sonlu hale (“bu ölçülebilir”) sokacaklar
ve “son derece” küçük ondalık sayılar vasıtasıyla, atomdan da
i l.ıha küçük niceliklere kadar ulaşabileceklerdir.
Tüm bunlar, çok açık seçik; kültürlerin tarihinin bir parçası
t >l,ı ırak ölçmenin tarihi, bize bunu öğretmektedir. Fakat metroloji
,ıı.îıcılığıyla dünyanın bu sonsuz fethi sırasında, evrensellik kaygısı, yani metrik sistemi ifade eden bir standartlaştırma kaygısı doğmuıştur. Burada insanda vücut bulmuş (built in) referanslardan gitl ıktçe uzaklaşarak, daha soyut birimlere (metre devrimi, kadmiyumum kırmızı çizgisinin dalga boyunun çarpımı) ve metrik sisteme
)’,ı\,;me söz konusudur. Üstelik, özellikle, dünyanın metrolojik fethi
I nişinde koşan ve insanlığın özel bir kesimi olan “bilim adamlaı ı”ını, 19. yüzyıl sonuna doğru belirginleşen bir kesinlik tutkusu sarmaştır. Bu sırada, ölçü ile şeyi karıştırma ve bir şeye hâkim olmak
n. ıın onu ölçmenin, yapmak için bilmenin, anlamak için açıklamalına yeterli olacağına inanma eğilimi doğmuş ve karşı çıkılmaz bir
I >ı Ijgiye ulaşma çabası içinde, kesinlik serabına uğranılmıştır.
Eğer böyleyse, insan kültürünün göstergesi, insanın düny.uyı gittikçe daha çok sayıda boyutlar dizisine sokmasını sağl,ı\yan kesinliktir; hassasiyet tutkusuna yol açan şey, ölçmemin hâkimiyetidir. Bilimsel dünyanın soylu ve dikkate değer
l>nr kastını oluşturan fizikçiler, bu tutkuya ilk kapılan kişiler
nlımuştur; fizikçiler, zihinlerimize, ustalıklı bir şekilde şu özdeyişi sokmuştur; ölçme iyidir, kesinlik ise en iyidir. Fizikçilerim yöntemlerini pragmatik olarak meşrulaştıran başarıları o
< U enli büyük olmuştur ki, sonuçta bu düşünceler bir ideolojiye
i lı önüşmüştür. Bu kitap, söz konusu ideolojiye karşı yazılmıştır.
‘ . Kesinlik İdeolojisi
IW u ideoloji, oldukça ustalıkla yerleşmiştir; eğer kesin olan iyi,
lı.ıarika ve ’çok iyiyse, bunun sonucu olarak belirsiz olan kaba,
h ötü ve çok kötüdür. Burada, hiçbir epistemolojinin doğrula-
2 6 Belirsizin Bilimleri
madiği bir eşdeğerlilik anlayışı bilgi dünyasına sızmaktadır;
belirsiz, sadece belirlinin karşıtı değil, üstelik kötüdür; çünkü belirli olma iyidir; ve dolayısıyla belirsiz olan tüm şeyler,
düşünceye layık değildir. Daha basitçe söylersek, bu, zihnimizin irrasyonel kısmının rasyonel olma iddiasında olan kısmına
yüklediği bir yan anlamdır (konotasyon) ve bu yan-anlam, kendiliğinden, bir hata kaynağıdır. İnsanlığın evriminde çok yeni
olan (milyonlarca yılda iki bin yıl) rasyonelliğimizin zaten zor
olan kullanımı, bilim kanalıyla, aklımıza gizlice sızan bir irrasyonellik tarafından bozulmaktadır.
“Kesinlik iyidir” saplantısından, “sadece kesin olan iyidir” ideolojisine geçilmektedir. “Belirsizlik” teriminin kendisi
de, belirlilik/ kesinlik düşüncesinin olumsuz bir türevidir ve bu
türev, zorunlu olarak rahatsız edicidir. Oysa, fiziğin düşüncesi (Lord Rayleigh’nin natural philosophy’si) bizi, etrafımızdaki
gözlenebilir dünyaya ilişkin tamamlanmış bir gerçekleştirme
yönünde zorluyorsa da doğanın bilimi olarak fiziğin bu dünyası, zihnimizi meşgul eden ve üzerinde bilimselliğimizi kullanmamızı gerektiren tek dünya değildir.
Günlük yaşamımızda ve çevremizde, doğanın dünyasına
ait olmayan şeyler bulunmaktadır; bunlar birtakım renkler ve
biçimlerdir, diğer insanlardır, bilinç alanımızdaki izlenimlerdir
ve bu izlenimler, çok uzun zamandır bilmediğimiz ve içimizden -fizikçi, astronom ve biyolog dahil- hiç kimsenin varlığını
ve genel niteliğini reddedemeyeceği yasalara göre yinelenmekte veya yenilenmektedirler.
3. Belirsizin Alanları: Zayıf İstatistiksel Geçerlik Alanları
Bu gözlemlerden normal olarak belirsizin bilim inin bir tanımı
ortaya çıkmaktadır. Herhangi bir durum, bir “eylemler peyzajı”
önünde bulunan ve dünyayı nitelendiren veriler ağından alınmış normal bir insan, kendine sunulan türlü olanakları öngörmeye ve önceden kestirmeye çalışır.
Bunu yapabilmek için sezgisel olarak, Bayes öncülü (lemme)
denilen ve gerçeği incelemek için sahip olduğumuz pragmatik
Zayıf Rasyonellik ve Asgari Bilimsellik 2 7
bagajım ızda bulunan bir önermeyi uygulamaya koyar. Diyelim
ki bu kişinin önünde n sayıda durumsal seçenek bulunsun ve
o, bu seçeneklerin ortaya çıkma olasılıkları hakkında hiçbir şey
bilmiyor olsun. Bu durumda, her bir seçeneğe ljrı olasılığı atfedecektir. Bu durum, bir bilmezlik durumu olarak veya daha
iddialı bir tarzda belirtirsek, gelecek hakkında “sıfır hipotez”
durumu şeklinde nitelendirilebilir.
Fakat, bir akıl yürütme, bir dış bilgi gibi çeşitli etmenler
sonucunda, varsayalım ki bu kişi olguların görünme frekansı
veya dağılımı konusunda fazladan bir bilgiye sahip olsun ve bu
fazladan bilgi kanıtlanmış olsun. Bu durumda, her bir seçeneğe
atfedilen olasılıklar değişecektir ve seçeneklerin olasılıkları eşit
olmayacaktır. Bir yan bilgiye katkıda bulunacak etmenler bütünü, eğer benzeri pek çok durumdan sonra, öngörmeyi sağlayacak birtakım sonuçlarla desteklenmişse, bir bilgi halinde örgütlenir ve bu bilgi ne kadar basit ve hatalı olursa olsun, sıfır (nul)
değildir. Belirsiz bir şekilde bilmek, hiç bilmemekten daha iyidir ve laboratuvar dışında gerçekleştirilen bilgiler, çoğu kez bu
tiptendir. Kısacası, basit ve eşdeğerli seçeneklerin azaltılmasına
bağlı olasılıklara kıyasla bizim sübjektif olasılıklarımızı saptıran
tüm olgu, teori veya doktrinler, bilim konusu olmak zorundadır;
hatta bu bilgi biçimi, özel zihinsel teknikler gerektirse bile.
Çoğu durumda, bu bilgi eğer çok zayıfsa ihmal edilecektir; üzerinde uzlaşılmış bilim, bu kadar belirsiz olgularla ilgilenmemektedir ve profesyonel araştırmacı bu olguları hor
görmektedir. Oysa, özellikle günlük yaşamda, insan, bu tür
durumlarla çok sık karşılaşmaktadır.
İki örnek verelim:
• Üç vagonu olduğunu bildiğim bir trenle gelecek olan birini istasyonda bekliyorum. Eğer başka bir bilgim yoksa, beklediğim kişinin
üç vagondan birinden çıkma olasılığım düşünür ve bu 1/3 sübjektif olasılığa dayanarak (Bayes öncülü) trenin geleceği peronda orta
vagonun hizasında dururum. Hangi vagonların hangi sınıf (klas)
olduğu, çıkışın yakınlığı, yolcunun yorgunluk derecesi, trenin kalktığı istasyonun yapısı gibi konularda küçük de olsa birtakım bilgilerim olabilir ve bu bilgiler çok muğlak bir niteliktedir (birbiriyle çeli­
2 8 Belirsizin Bilimleri
şebilirler). Ancak, yine de bu olayı yeterince kez yaşadıktan sonra,
bunlar benim olasılık hesabımda önemli ölçüde etkili olurlar.
• Olayların eşit zaman aralıklarıyla tekrarını ifade eden ritm veya
periyodik süreç fikri, herhangi bir olay konusunda istatistiksel bir
çıkarsamaya imkân verecek kadar çok sayıda gözlem yaptığımız
takdirde, belirli bir sağlamlığa ulaşabilir. Oysa insan zihni (hiçbir matematikçinin kabul etmeyeceği) inanılmaz kadar az sayıda
gözlemden sonra, olayın tekrar edeceği beklentisi içine girmektedir; zihnin bu beklenti zincirini kırması, yani belirgin bir ritm
sayıltısı yaratması için 3-5 “periyod” yeterli olmaktadır.
İstatistiğin, bilimsel araştırma için geçerli bir konu yapmak
üzere deneylere atfettiği “güven” (kredi) biçimleri, belirsiz
olguların varlığının bir kanıtıdır. Bu güven, daima şu tür bir
formülle ifade edilmektedir: “ortalamadan sapmanın, öngörülen % y değerini aşma olasılığı % x”; bu olasılık, uzlaşımsal
kurallarla keyfi olarak saptanmaktadır ve bu sosyal bilimlerde
de (% 5’ten daha az hata payı olma olasılığı % 95’ten çok gibi)
böyledir. “Bilimselliğin önyargısı” denilebilecek bir kaygıyla böylece saptanan oranlar, abartılı bir şekilde düşük görülmektedir; istenen hassasiyet ise dış dünyaya ilişkin bilgimizin konusu olan birtakım olgulara kıyasla, abartılı bir şekilde
yüksek görülmektedir. Oysa, çoğu kez, son derece az bir bilgi
düzeyinden hareketle akıl yürütüyoruz; belirsizin bilinmesi
olarak doğru bir şekilde adlandırdığımız bilimler, bunları karşılamaktadır. Aslında, cahillik ve bilimsel kesinlik arasında,
bilmeme ve bilim arasında bir sürü iyi belirlenmemiş olgu vardır; burada herhangi bir yöntemle belirsizliği azaltmaya yönelik çaba, birtakım örnekler üzerinde aşırı sınırlandırıcı varsayımlara dayanarak uzlaşımsal yöntemlerle elde edilmiş sonuçların doğru bir şekilde işlenmesinden çok bir olabilirlikler alanı
oluşturan koşullara ve varsayımlara açılmayı sağlamaktadır.
Kitapta daha sonraki sayfalarda, belirsiz olguların çok
sayıda örneği ve tipleri verilecektir. Bu düşüncelerin ortaya
koyduğu basit sonuç şudur; belirsiz olgular sözcüğün dar anlamında bilim sel olgulardır ve her ne kadar kavranması güç ve
kaypak da olsalar incelenmeleri gerekir.
Zayıf Rasyonellik ve Asgari Bilimsellik 2 9
4. Öngörmeyi Amaçlayan Bilimler ve Belirsizlik Marjları
Bilim, parçalardan hareketle bütünü, durumdan hareketle
gelişmeleri öngörmemizi sağlayabilen nitelikteki bilgilerimizdir. İstatistikçiler tarafından iyi bir şekilde ortaya konulmuş
olan “öngörme” kavramı, esasında, göreceli “hata” kavramını, yani öngörüde, daima geçici, bir esneklik fikrini içermektedir. Bilim, dünyaya ait şeylerin düzenlemesinin veya birlikte
biçimlenmesinin (configuration) öngörülmesidir. Matematiksel
varlıklar dışındaki diğer şeylerden söz ettiğinde, bilim, hem
biçimlerin ve varlıkların zaman içindeki değişimlerinin öngörülebilirliğinin (yasa fikri) bilgisi üstüne; hem de, gerek olması
gerekenin öngörüsüne, gerek olan bitenin gözlemine uygulanan istatistiksel hata yoluyla yasa önermesinin sınırlandırılması üstüne temellenir.
Terimin genel anlamıyla “fizik”, yani 18. yüzyıla kadar
doğanın bilimi olarak varlığını sürdüren Aristoteles fiziği, bizzat kendi özünde, ortaya attığı bilgilerin sınırlılığını tanımaktadır; zaten gücü de bu noktadan kaynaklanmaktadır; geçen
yüzyılda Poincare’nin belirttiği gibi, bilim in değeri, saptadığı varsayımların, yapabileceği gözlemlerin ve yapmak istediği öngörülerin sınırları çerçevesinde oluşturulmuş bir yasa
veya iddia üstüne, tekrar gelmek zorunda olmama yeteneğidir. Bilim, birikim li ve ilerleyen bir sistemdir; sınırlarını tanıyan ve onları tüm önermelerinde ortaya koyan bir düşüncenin
uygulanmasıdır.
Ve kuşkusuz, gözlemde ve deneyde hata veya sapmaya ilişkin bu iddia; bizzat bilimsel şeyin (yasa, nitelik, biçim) ortaya
atılmasında onunla birlikte öne sürülmesi gerekli olan asgari
belirsizlik ya da zorunlu tolerans (hata payı) iddiası, o kadar
çok aksiyomatik bir niteliktedir ki, çoğu kez bunun sözü bile
edilmez.
Diğerleri yanı sıra geniş kitle, özellikle günlük yaşamında bilimsel düşüncenin özüne tamamen yabancı kalmakta ve
özsel bir görecelilik taşıyan bilimsel hakikat kavramı konusunda kendi kendini aldatarak ve akim temelini anlamaksızm
bilimsel hakikati, “mutlak” bir doğru ile bunun kadar mutlak
3 0 Belirsizin Bilimleri
bir yanlış şeklinde kutuplaştırma -hatta sakatlam a- eğilimi
gösterebilmektedir. Aslında, biz, eski çağlara çok yakınız ve her
zaman başarılı sonuçlar verecek sihirli işlemsel tariflerin güzel
rüyasını özlüyoruz; oysa bize varsayımların ve kesinliğin sınırları içinde yüksek bir olasılıkla başarılı olabilecek tarifler önerilmektedir.
Kısacası, iddiaların ortaya atıldığı sıradaki sınırlayıcı kanıtları çoğu kez unutuyoruz. Bu “biz” sözcüğü, sadece “geniş kitle”yi değil, aynı zamanda, bizzat bilimi üreten hakikat işçilerini de kapsamaktadır; bunlar kendi özel alanlarında düşüncelerinin ve kendilerinin hâkimi olmakla birlikte, yaşamlarının
geri kalan kısmında gelip geçici iddiaları ve eğreti aklı olan
varlıkların daha az onurlu durumuna düşmektedirler; zira,
ölçülmüş belirsizlikler içinde yaşamaktansa, sahte kesinlikler
içinde yaşamak daha elverişlidir.
5. Determinizm ve Öngörme
Evrensel determinizmin Laplace’m yaklaşık ikiyüz yıldır
bilimsel düşünceyi yöneten ünlü formülünden daha iyi bir
tanımı yoktur; “belirli bir anda, doğayı yöneten tüm güçleri
ve onu oluşturan varlıkların birbirine göre karşılıklı durumunu bilen bir zekâ olsaydı ve bu zekâ, öte yandan, tüm bu verileri çözümleyebilecek kadar geniş olsaydı, evrenin en büyük
cisimlerinin hareketleri ile en hafif atomlarının hareketini aynı
bir formül içinde toplayabilirdi; onun için hiçbir şey belirsiz
olmaz, geçmiş kadar geleceği de bilirdi. İnsan zihninin hakikati araştırma yönündeki tüm çabası, onu, tasarladığımız bu
zekâya sürekli yaklaştırmaya yöneliktir”.
Daha modern terimlerle şöyle diyebiliriz: Tüm atomların
(evrenin parçacıkları) konumları ve hızları hakkında bilgisi
olan biri bundan hareketle atomların etkileşimini hesaplayabilecek ve belirli bir andan hareketle evrenin tüm evrimini, tüm
detaylarında çıkarabilecektir. Atmosferin tüm bölgelerinin hızlarını ve bazı atmosfer örneklemleri hakkındaki bilgilerle bölgeler arası etkileşimleri hesaplamak, hava tahminleri yapmak
çabaları, Laplace’m formülünün son derece dikkate değer teknik bir örneğidir.
Bu formülün olağanüstü açıklığı onun başarısını sağlamış
ve bilimin bütününde, insan zihninin daima eksik, ama daima
daha iyiye doğru evriminin nasıl olması gerektiği hakkında
epistemolojik bir temsili gibi görülmesine yol açmıştır. Atom
parçacıklarının (partikül) hızları konusundaki bilgimizin kesin
olmayışını, her bir parçacığın konumu hakkındaki bilgimize
bağlayan ve Heisenberg ilkesinde devreye giren Planck değişmezinin küçüklüğü, Laplace’m determinist bilgi modelinin kapsamını sınırlandırmaktadır.
Ancak, salt bilimsel pragmatist açıdan, bu modeli mantıksal olarak gerçekleştirmenin imkânsızlığını göstermek mümkündür. Gerçekten de mantık, Laplace’m söz ettiği sınırsız
zekânın gerçekleştirilebilmesi için evrenin atom larından her
birinin hızını ve konumunu temsil edebilmek için birtakım
öğeler -m odern terimlerle ifad e edersek, bilgisayarda bellekler bulunmasını gerektirmektedir. Bu öğelerin maddi boyutu
ne olursa olsun, bir atomun boyutundan daha küçük olması
düşünülemez ve sonuç olarak evrenin temsili, en azından, bir
atomlar bütününe sahip olmayı zorunlu kılmaktadır; bu ise
toplam hacmi, analojik bir modelini sunmaya çalıştığı evrenin toplam hacmine eşit olan bir bilgisayar demektir; bir başka
deyişle Laplace’m sınırsız zekâsı, ancak, evrenin kendisiyle birlikte varolan bir varlık ya da bu evrenin ikizi olarak tasarlanabilir. Daha basitçesi, bizzat mantıksal düşünce, bizim, en azından evrenle eşdeğerli olmaksızın, evrenin tüm atomlarının hızlarını ve konumlarını kopyalayabilecek kapasitede bir zekâyı
tasavvur etmemizi engellemektedir.
Bu modelin, gerçek (reel) bir örneği olarak meteorolojik bilgisayar sistemi sayılabilir; kuşkusuz tüm atomların veya tüm
moleküllerin hızları ve konumları yerine atmosferik evrende
yayılmış gözlem hücrelerinin hız ve konumlarını izleyen bu
sistem, kendi hataları ve yaklaşık sonuçları nedeniyle oldukça
somut bir sınırlılık göstermektedir; burada, bilimsel düşüncenin daima şematik olduğu, ancak ve ancak bütünü temsil etmek
üzere seçilen parçalara, yani örneklemlere dayandığı ve bilimin
Zayıf Rasyonellik ve Asgari Bilimsellik 3 1
3 2 Belirsizin Bilimleri
zorunlu olarak yaklaşık sonuçlar içerdiği görüşünü buluyoruz.
Demek ki bu noktada da, evrenin büyük ölçekte şemalaştırılmasmı gerektiren bir determinizme karşı, bir başka eleştiri söz
konusudur. Aslında bu mantıksal paradoksun betimlemesi,
belirli bir coğrafi alanm gittikçe daha büyük ölçeklerde yapılan
haritalarının, 1/1 ölçeğine ulaştığında tüm yararlılığım kaybettiğini anlatan Borges’in felsefi öyküsünü hatırlatmaktadır.
Bu paradoks konusunda, bir tür evrensel kitaplıkta, tarihin
herhangi bir anında oluşturulmuş bilim ile ilgili bir başka saptama yapabiliriz; her gün, dünyanın tüm kitaplarının geldiği bu
evrensel danışma kitaplığı, o andaki bilgiler (mantıksal tutarlılık
içeren bilgiler) bütününün içeriğidir. Evrensel kitaplık, madem
ki dünyanın içindedir, dünyadan daha küçük olacaktır ve dünyayı, ancak şematik bir tarzda betimleyebilecektir. Goblot’nun
dediği gibi, “Düşünmek, şematize etmektir”. Demek ki, bu paradoksun betimlemeleri ve içerdiği güçlükler, insan zihninin dünya üzerinde etkili olmak üzere kendi işleyişinde herhangi bir
yararının olabilmesi için, dünyanın indirgenmesi, şematikleştirilmesi yönünde çalışmasının gerekliliğini göstermektedir.
Bilimin rolü, Laplace determinizminin iddia ettiği gibi
evrenin gidişini, tüm ayrıntılarında, titiz bir şekilde öngörmek
değil; insanın doğaya hâkimiyetinde, hizmetine koymak üzere
dünyanın anlaşılabilir bir modelini, bir şemasını oluşturmaktır.
6. İnsanın Rasyonelliği
İnsanoğlu rasyonel bir varlık (belki şimdilik, belki de asla) değildir ve akıl, yaşamımızın olay ve eylemlerinin bütününü anlamaya yetmemektedir. İnsan davranışı, rasyonel düşünce (psikologların semantik, denotatif, tümdengelimsel, mantıksal düşünce olarak nitelediği düşünce) ile irrasyonel tepilerin (impulsions), daha
doğrusu rasyonel dışındaki tepilerin bir karışımıdır; bunlardan
biri zihnin, diğeri duyarlılığın etkinliği olarak koşullardan kaynaklanan ince (subtil) etmenlere göre ortaya çıkmaktadır; bu
etmenlerden çoğu kez etkili olan biri, düşünmeye ayrılan zamanın kısalığıdır. Düşünmek için duruma, dekora ve değerlere göre
Zayıf Rasyonellik ve Asgari Bilimsellik 3 3
zaman gereklidir; oysa çoğu kez hızlı düşünmek durumundayız
ve düşüncemizin kalitesini feda ediyoruz. İrrasyonelliğin alanının, basitçe ve daima, geçici olarak açıklanmamış şeylerin alanı olduğu düşünülebilir. De Palma, ekonomik alandan bununla
ilgili örnekler vermektedir; karışık stratejiler ve deneysel shopping, belki de çok sonraları, daha rasyonel bir biçim alacaktır;
ancak şimdi ve burada, henüz bu gelişmeleri bilmiyoruz ve bu
konudaki alışkanlıklarımızı sürdürüyoruz.
Bu açıdan bilim adamı ile sıradan insan arasında temel bir
fark yoktur; belki sadece derece ve özellikle durum farkları
var. Kendi kendini (özellikle fizik ve kimya gibi doğa bilimlerini ima eden bir tarzda) bilim adamı olarak nitelendiren (veya
çevresi tarafından böyle nitelendirilen) bir insanın, diğerlerinden daha “rasyonel”, daha “ciddi” olduğunu ifade eden gururlu
tavrı, sadece bir yeterlilik belirtir; bu yeterlilik, bu tavrın kurbanı olan kişiler dahil olmak üzere, pek çok insan tarafından
kolayca kabul edilmektedir.
7. Yararlı Bir İmaj: îki Katlı Beyin
Yeni nörofizyolojik bilimler, -b ir bilgisayarla benzerliği üzerinde çok durulan- beynimizin, her biri dış dünyanın uyaranlarına insanın tepkilerinin farklı bir yanını üstlenen iki büyük
kısımdan oluştuğu görüşünü telkin etmektedir.
Bunlardan biri, uzun bir evrimin mirasını taşıyan derin
beyin ya da uzmanların deyişiyle “paleo-ansefal”dir; bu kısım,
dış dünyanın uyaranlarını, yeni durumlara uygun bir tarzda ve
hemen anında hızla cevap verebilmek amacıyla ve onları tepkiye dönüştürmek üzere alarak işlemekle görevlidir. Beynin bu
kısmı, dolayımsız algılar ve büyük ölçüde şartlanmış yani geçmiş deneyimlere dayanan kısa tepkileri üstlenmiştir; dolayısıyla
hızlı olma erdemine sahiptir; ancak bu hızlılığa karşılık, fakir,
rutin, basit ve akıl dediğimiz şeyden kaynaklanmayan tepkisel
şemalarla sınırlıdır. Buna, yaşantının, hissedilebilir olanın ya
da “irrasyonelin beyni” diyebilir miyiz? Vücudumuzun sinir
sistemiyle devamlılığı nedeniyle bu kısmın, insanın atalarının,
3 4 Belirsizin Bilimleri
tabiatta karşılaştıkları durumlara, şimdiki deyimle eylemler
peyzajına tepkileri açısından uygun bir beyin olduğunu söylemek makul görünmektedir. Fakat bu beyin, çıkarsamaya çok az
yeteneklidir; zira çıkar sama/tümdengelim, kıyas zincirleri, birbirini izleyen düşünce dizileri içerir ve kıyas önermeleri boyunca nedenselliği yayarak hataya düşmeden bu zincirleri izlemeyi
gerektirir. Zihnin bu kısmı, eylemler peyzajının öğeleri arasındaki bağlantıların hem çok sayıda, hem de çok incelikli olduğu
ve her detayın bütün üzerinde etkili olarak bir sonuca yol açtığı
karmaşık ortamlarda, son derece donatımsızdır, yetersizdir.
insanda beynin bu kısmına ikinci bir kısım eklenir; birinci
kısımla bağlantılı, ama ondan farklı olan ve beynin dış yüzeyini oluşturan bu kısmın hacmi, anatomistlerin “beyin” dediği şeyin bütününe kıyasla oldukça küçüktür; genetik evrimimizde oldukça yakın bir zamanda ortaya çıkmış olan ve biraz
alaycı bir ifadeyle “lüks beyin” olarak adlandırılabilecek bu
kısım, çelişmezlik ilkelerine, değiştirilemez kurallara, kısacası
bizim “rasyonellik” dediğimiz tüm şeylere uyan düşünce öğeleri arasındaki özel bağlantılardan büyük ölçüde sorumludur;
bunların yanı sıra, değer atıflarının ölçütlerinden, algılarımızdan, varlıklar hakkmdaki analitik sınıflamalarımızdan, özetle
çelişkiye düşmemenin evrensel bir sistemi anlamında bilimsel
bilgiden sorumludur. Bu, terimin uzlaşımsal anlamında rasyonel düşüncedir. Zihnin bilgisayarının bu bölgesinin ayırdedici
niteliği, bilgi-işlem kurallarına uygun olarak, en azından önceki beyin kısmının hazır koşullanmalarına ve reflekslere kıyasla, çok daha uzun bir bilgi-işlem süresi gerektirmesidir.
Evrimin yakın bir döneminde beliren bu “lüks beyin”,
bizim çeşitli duyumları ve algıları, değerler, bellek birikimleri, ikilemlerin çözümü ve terminoloji (her şeye karşılık bir sözcük) bakımından çözümleyerek inşa ettiğimiz bilimin karmaşık, fakat zenginliği içimizden her birini aşan dünyasına nüfuz
etmeyi ve bu dünyada varlığımızı sürdürmeyi sağlar. Öyleyse
pek çok bakımdan, mantığın kendisini de düşüncenin bir lüksü
olarak görmek abartma olmayacaktır; mantık, bits/saniye olarak pahalı bir lükstür; ancak “düşünmek” için, yani ortak noktaları saptamak amacıyla, geçici izlenimlerimizin üstüne gelip
Zayıf Rasyonellik ve Asgari Bilimsellik 3 5
I okrar kafa yormak için zamanımız olduğunda, kendi kendimize tanıyabileceğimiz bir lükstür.
Yukarıda çizdiğimiz imaj, bilimsel geçerliliği ne olursa
olsun, düşünmemize yardımcı olmaktadır, hiç olmazsa itiraz
etmek için; ve bu, onu burada ele almamızı haklı kılmaktadır.
Hsasen, biyologlar, psikologlar, enformatikçiler ve -kısa iletişimin ve ikna sanatının ustaları olan- reklamcılar gibi çok çeşitli
insan gruplan, bu imajı sahiplenmektedir; insanın enformasyon
işleme makinesi olarak iki kısmı olduğunu öne süren bu imaj
biraz şematiktir; bir yandan, duyumsal enformasyonun en ilkel
yanlarım hızla fakat küçük bir debi ile -hızla fakat kabaca- işleyen kısım; öte yandan aynı verileri arıtarak, oluşturarak, rasyonelleştirerek, yani temelleri matematiksel düşünceye benzeyen
bir “evrensel mantık”a göre iç çelişkilerini eleyerek, özenle ve
mantık] ı bir şekilde, fakat oldukça uzun sürelerde işleyen bir
önceki kısımla bağlantılı ve ondan ayrılan bir ikinci kısım.
Bundan sonraki sayfalarda düşünce denilen bir büyük
bütünü, yani zihin tarafından gözlenebilen biçimlerin işlenmesinin bütününü incelemek için bu şemayı temel referans çerçevesi olarak alacağız. Bu şema, fiziksel bilimlerin önerdiği istikrarlı şeyler ve kategoriler üstüne temellenmiş bulunan mutlak
(?) kesinlik modeline ait değildir -ya da bu modelle fazla bağlantılı değildir; bu kategoriler zihnimize sundukları ana biçime
kıyasla küçük sapmalar ve toleranslar (farklar) içerirler.
8. “Bilim”in İki Yanı: Oluşmuş Bilim ve
Oluşmakta Olan Bilim
“Belirsizin bilim leri” dediğimiz bilimlerin alanını belirlemek açısından, “bilim ” sözcüğünün, kültür içinde ayrılamaz
bir şekilde birbirine bağlı iki anlamı arasında varolan ve daha
önceki çalışmalarımızda geniş ölçüde vurguladığımız karşıtlığı
pekiştirmek yararlı olacaktır:
• Oluşmuş (yerleşmiş, tesis edilmiş) bilim: Kültürel evrimin her
anında, tüm bilimsel yayınlardan oluşan ve her an artan bir bilgiler bütününe sahibiz; deneysel yöntemin ve mantığın kural­
3 6 Belirsizin Bilimleri
larına göre kontrol edilen bu bilgiler bir tür “evrensel kitaplık”
içinde gizil (virtuel) olarak biriktirilir ve bu kitaplık, yayınların
ve kitapların oluşturduğu devasa bir duvara benzetilebilir.
Bu kitap duvarı, mantık kurallarına göre tam bir tutarlılık gösterir ve bütünün içinde hiçbir şey bir diğeriyle çelişmez;
biyolojinin yasaları, kimyanın yasalarının eleştirileridir ve tarzları çok farklı da olsa, birbiriyle çelişmezler; kimyanın yasaları
ise, atom parçacıklarından söz etseler de nükleer fiziğin yasalarıyla çelişkili değildir. Bu kitap duvarı herkese tümüyle açıktır;
kimsenin ona ulaşması engellenemez ve üstelik, teorik olarak
tüm bilimsel araştırmacılar, enformasyon kapasiteleri, burada
ve şimdi, geçici olarak sınırlı bile olsa, bu duvara hâkim olmak
zorundadırlar.
• Oluşmakta olan bilim: Belirli bir anda oluşmuş bilimin kitaplar duvarıyla kontrast halindedir. Burada olanaklıyı olanaksızdan,
tasarlanabilir olanı (“doğru”) tasarlanamaz olandan (“yanlış”) ayıran bir dizi duvar tarafından her an parçalanan ve bölünen bir
olabilirler/mümkünler alanı söz konusudur. Bu alanda, doğru ve
yanlış hiçbir zaman sonsuz (eternel) değildirler; sübjektiftirler; her
araştırmacının her bir andaki illüzyonudurlar. Ortak bazı yanlar
taşımakla birlikte, bir araştırmacıdan diğerine farklılaşırlar; zira
zihinsel planda olanaksızın duvarları, araştırmacılara göre değişir. Araştırmacı -hayal edilebilir yol çizgilerinin labirentindeki
bir fare örneği-, mümkünler alanının kanallarını keşfetme çabası içinde, kendi kendini bir nokta gibi kavrar. Az ya da çok karmaşık, az ya da çok serüvenli bir yol çizgisine göre bir yerden bir
yere dolaşır ve düşüncesinin kaynağını oluşturan hareket noktasından itibaren az ya da çok uzun yollar kateder.
Araştırmacı, bir “bilim sel kültür”e, yani oluşmuş bilimin
kitap duvarının az ya da çok yaklaşık, az ya da çok yaygın olan
ve genellikle bu duvarın bir bölgesinde (uzmanlık alanı) yer
alan bir görüşe (vision) sahiptir. Bu bilim sel kültür ya da görüşünü, kendi zihninin hareketi içinde varlığını tanıdığı ve hissettiği mantıksal veya kültürel gerekler tarzında, zihinsel olarak
dolaştığı bir plan üstüne yansıtır. Olabilirler alanı, ona, katetmeye ve bu sayede anlamaya çalıştığı bir labirent gibi görünür.
Ancak görüşü sınırlıdır; bir yandan, bilgi işlem kapasitesi sınır­
Zayıf Rasyonellik ve Asgari Bilimsellik 3 7
lı olduğu için, yayılım olarak sınırlıdır; öte yandan, duvarların
ve koridorların hatları belirsiz, muğlak olduğu ve ancak onlara
yaklaştığında yeni hatlar ve perspektifler fark ederek iyi göreI»ildiği için, yoğunluk olarak sınırlıdır.
Bilimsel keşif, mümkünler alanında oluşturulan yeni bir
yoldan başka bir şey değildir; işaret levhaları ve sinyal sistemi
olan, geçerliliği sağlanmış bir yol; bilimsel yayın aracılığıyla,
I >ir sonraki aşamada, yayılımı ve yoğunluğu arttırmak üzere
oluşmuş bilimin dikey kitaplar duvarında yer aldığında başkalarına anlatılabilen/iletilebilen bir yol parçası.
Bizi burada, asıl, olabilirler labirentinin zorunlu olarak
yanlış olduğu anlamına gelmeyen bu belirsiz ve muğlak yanı
ilgilendirmektedir; bu labirentte araştırmacının yolunu sınırlandıran duvarlar katı olmayabilir ve ayrıca, o andaki olanaksızın duvarlarına çarpmamayı sağlayacak bir başka dolambaçlı
ve uzak yol bulunabilir. Burada, daha önce belirttiğimiz üzere, belirsiz, muğlak ve sisli olan şeyler, köktenci engeller değil,
araştırmacının bilinç alanının verileridir ve onların “sahteliği”,
daima gösterilmek veya kanıtlanmak zorundadır.
Aynı “bilim ” teriminin kapsadığı bu iki kavram arasındaki
karşıtlık, bir zihniyet ve tutum karşıtlığıdır; eğer bilimsel oyunun kurallarına uyulursa ve tümdengelimsel tutarlılık sonuna kadar izlenirse, oluşmuş bilim alanında dolaşmak daima
“güvenli”dir; çünkü bu alan evrensel mantığın yol kurallarına
göre yönetilmektedir; aksine, geçici olarak olabilirlerin ve olanaksızların alanında gezinmek, daima rizikoludur ve herkesin
bu alan hakkmdaki imajı tarafından koşullandırılmaktadır; bu
tür bir gezinti, özünde insani bir durumdur; oysa burada parça
parça ve belirsiz bir şekilde temaşa edilen görkemli yapı, esas
olarak insani olmayan bir imajdır: Akim imajı.
K. Lewin’in “alan psikolojisinden türetilmiş ve bilimsel
yaşamın birbirine dikgen iki planına ilişkin bu benzetme, keşif
mekanizmasının anlaşılması bakımından çok yararlıdır. Gerçekten de bu benzetme, insan zihninin, tıpkı bir fare gibi, kendi öz düşüncesinin engellerine takıldığı varoluşsal bir durum
sunmaktadır; bu tür engeller, her an, insan zihninin, kaygı ve
kuşkuyla ve yöresel bir çevreyi algılayarak içinde dolaştığı bu
3 8 Belirsizin Bilimleri
labirentin dehlizlerinin duvarlarını kristalize etmektedir; bu
labirentte, insanın şekillendirebildiği veya şekillendiremediği, ve bazen de bozduğu düşüncelerin ve engellerin dolayımsız bilinci karşısında, labirentin büyüklüğünün başdöndürücü
yanının bilincine varılmamaktadır.
Gerçekten de, oluşmakta olan bilimin planı, birey tarafından göreceli bir yalnızlıkta tasarlanır -zira yaratma, in statü nascendi, daima bireyseldir-, bu plan, gerçekten de, sübjektif duvarları olan (dolayısıyla içinde dolaşan her bir bireye göre farklı),
ancak sübjektifliklerine rağmen katılıklarından, yani zorlayıcı
gücünden hiçbir şey kaybetmeyen duvarları olan bir labirenttir. Bir zihinsel enerji fazlalığından (araştırma tutkusu) türettiği
keşfetme tutkusu tarafından güdülenen ve zoraki bir gezginlik
içinde bulunan birey, “özgürlük, zorlamaların bilincidir” (Marx)
görüşü doğru olduğu ölçüde, bu labirentte kendini “özgür” hisseder. Bilim adamı, mantıksal sınırların katı duvarlarını suçlayarak, bu duvarları delip geçen sanatçıdan, işte en çok bu noktada
farklılaşır (Magritte). Bilim adamı, yol çizgisi hakkında, daima
sınırlı bir görüşe sahiptir ve bu, ona, kendi yaklaşımında geçici bir güven verir; daha sonra fark etmesi gereken “hataları”,
“tutarlılığın maksimum mesafesi”, onun dolayımsız görüş alanının ötesinde olduğu ölçüde, ona, bu aşamada, meşru/temellendirilmiş gibi görünür. Ancak, gözlerini labirentin koridorlarının
üstüne doğru kaldırdığında, oluşmuş bilimin bilimsel peyzajının az ya da çok net imajına sahip olur; oluşmuş bilim onun karşısında dikey bir yapı gibi dikilir ve araştırmacı, keşfinin sonunda, bu yapıya bir tuğla (veya küçük bir kitap) ekleyerek ya bir
deliği tıkamayı veya bir çatı köşesini yeniden yapmayı ve böylece yapının güzelliğini ve sağlamlığını iyileştirmeyi umut eder.
9. Bilimsel Zihnin Davranışının Fenomenolojisi
Artık açıkça anlaşıldığı üzere, oturmuş, oluşmuş bilim ile oluşan, oluşmakta olan bilim arasındaki karşıtlığı, bu kitap boyunca kullanacağız. Bu iki bilim in uyduğu düşünce sistemlerinin,
birbirinden farklı olduğunu göstermeye çalışacağız.
Zayıf Rasyonellik ve Asgari Bilimsellik 3 9
Kitap duvarı olarak nitelediğimiz oluşmuş bilim, bellej>,i mükemmel, bilinç alanı sonsuz olan ve daha önce yaptığını her zaman yeniden yapabilen, yani daha önce çizdiği yolu
I okrar katedebilen ve yaptığı hesapları hatasız ve yorulmadan
lekrarlayabilen bir “evrensel zekâ”ya gönderir. İncelediği konular, tümüyle sınırlandırılmıştır, her birinin değişmez bir tanımı
vardır; zihnin kurgularıdır ve her şeyden önce şemalardır, ama
bazen son derece tam ve zengin, üstelik her gün zenginleşen
şemalardır. Tüm entelektüel girişimler (demarche), yani oradan
buradan, bir parça, bir öğe, bir sayfa veya bir kitap almak üzere
kitap duvarında yapılan tüm dolaşmalar, bu duvarın çok küçük
bir örneklemini, ancak iç yapısında bütünün uyduğu yasalara
uyan bir örneklemini almak demektir; burada, mikrokosmos
ve makrokosmos birbiriyle bağlıdırlar; birbirlerinden sadece boyutları bakımından farklılaşırlar; parça, mantıksal olarak
bütünü temsil eder; bu, açıkça, mantığın dünyasıdır.
Bu mantık evrenseldir ve ona, formel mantık diyebiliriz;
zira matematik tarafından stenografik bir biçimde ifade edilmiştir ve büyüklük değerinden çok, tutarlılığı nedeniyle güzel
bir yapı (bilim dışı bir niteleme) söz konusudur; bu yapı içine
sonsuz sayıda önermeler sokulabilir; tümdengelimsel zincirde yer alan tüm bu önermeler, daha önceki önermelerle hiçbir
zaman çelişki içinde değildirler. Varsayımlar, kendilerinde kendi yararlılıklarının ve doğruluklarının sınırlarım taşırlar; diğer
bir deyişle, göze alınmış bir riziko veya epistemolojik bir ihtiyatsızlık olan varsayım, olası yanlışlığı yapının geri kalan kısmını bozmaması için, aşmaması gereken “güvenlik alanı”nın
her noktasında sınırlandırılmış, çevrelenmiştir.
Poincare, bilimin, peşin olarak ve gerektiği gibi öngörülmüş iddialarından her birinin geçerlik sınırlarına geri çekilmek zorunda olmayan tek düşünce tarzı olduğunu belirtirken,
bu imaja göndermektedir. Sonsuz bir şekilde günden güne
genişleyen bu “oluşmuş” bilim, ideal bir imajdır, ancak son
derece güçlüdür ve her birimizin içine işlemektedir. İnsan, bu
bilim içinde hüküm süren evrensel zekâ ile özdeşleşmek istemektedir; buna gücünün yetmeyeceğini ve pratikte sadece
sınırlı sayıda alanda, hatta bu alanlar birden çok ve birbirin­
4 0 Belirsizin Bilimleri
den ayrı olsa bile, kitap duvarında ancak sürekli yenilenen bir
çabayla hareket edebileceğini de bilmektedir. Ancak insan, birtakım algoritmalara sahiptir; bunlar, formel mantık, matematikten yararlanma ve onun zihinsel zayıflıklarını telafi edecek
dokümantasyon ve yeniden okumalardır.
Oluşmakta olan bilimin düşünce sistemi, bundan tümüyle farklıdır; yukarıda bunun birtakım duvarlar ve koridorlarla
dolu bir olabilirler alanında (Lewin’in topolojik alanı) özel bir
zihinsel anlayışla dolaşmak olduğunu belirttiğimiz bu düşünce sistemi, bilimsel araştırma ve keşfi ifade eder. Buradaki
duvar’lar, zihinsel niteliklidir; insanın doğru veya yanlış olduğuna, aşılmasının olanaklı veya olanaksız olduğuna inandığı
şeylerden hareketle zihninde “hissettiği olanaksızlıklardır;
bu durumda bulunan araştırmacının zihnindeki bilinç alanı,
son derece sınırlıdır; laboratuvarmdaki doğanın öğeleri üstünde çalışırken veya dünyayı gözlemlerken oynadığı bedava oyun;
fantezi, şiirsel kurgu ve hatta yöntemsel aptallık veya zaman
zaman da kötü niyet gibi uygulamalarla yenilenir.
İnsan, her an, entelektüel bir eylem peyzajı oluşturur;
yapabileceklerini, yapmak istediklerini, sahip olduğu ve görüş
alanının bir kenarında tuttuğu olanakları düşünür. Zaman
zaman, bu görüş alanı, tıpkı bir insanın bir sokağın ucunda geniş bir meydan veya perspektife açılması gibi, aniden
genişler; yani olabilirler alanının büyüklüğünü birdenbire arttıran bir tür aydınlanma olgusu söz konusudur.
10. Bilimsel Düşüncenin Hammaddesi Olarak Apaçıklık
Bilimsel yaklaşım, uzaktan bakıldığında, daha önce de değindiğimiz üzere, hedefi belli olmayan bir gezginin dolaşmasına
benzer ve labirentlerin çözümlenmesinin, keşif mekanizmaları
üzerinde bize birtakım fikirler sağlamasına şaşırmamak gerekir (Lefevre). Burada bizim için önemli olan, bu çözümlemenin,
oluşmuş bilimin evreni ile keşif evreni arasındaki, daha sonra
sık sık değineceğimiz karşıtlığı ortaya koymasıdır.
Bedava oluş veya bağdaştırma zevki dışında, zihinsel
ılışmanın (zihin hareketinin) temel itici güçlerinden biri, insanın içinde bulunduğu alanın apaçıklığı/açık seçik görünürlüğü/
, im karlığı (evidence) ya da inandırıcılığıdır; bu aşikâr oluş, ansal
(enstantane) ve içseldir; “şeyler” ya anlam ve aşikarlıkla dolarlar
veya boşalırlar; apaçık oluş, sürekli olarak yalanlanabilir; ancak
I >ıı karşı çıkış sadece, özünde mantıksal gereklere göre işleyen
İm tartışmanın (argumentation) gücüyle yapılabilir. Zihinde, her
l’ir parça veya ikna aşaması arasında sürekli bir mücadele cerey.ııı eder; sanki bir tür entelektüel ahlak polisi, zihnin hareket
I.ırzının, az ya da çok evrensel olan ve oluşmuş bilimin yapısını da yöneten bir mantığın kurallarına uyup uymadığım her am
denetlemektedir. Bu mantık, zihnimizi, fark ettiğimiz herhangi
(>ir cazip girişimden vazgeçmeye ve dolayısıyla, yeni bir persI vktifin bulunduğu veya geçici bir inancın, bir kanaatin yeniden
oluştur ulabildiği bir başka yöne doğru gitmeye zorlar. Bir filozof, bir görüşe ikna oluşun/inanışm (conviction), aşkın olduğunu, bir Geştalt’a ait olduğunu, yani bilinç alanında beliren çoğu
kez nazik ve mantık tarafından yok edilmeye sürekli hedef o kan
yeni bir biçim (form) olduğunu rahatlıkla söyleyecektir. ApaçikII k ile mantığın zorlaması arasında bitmeyen bir mücadele vardır
ve bu mücadele, özneyle obje’nin kavgasıdır; burada obje, ağırlığı
ve katılığı ile öznenin imgelemine karşı çıkan şeydir.
Bir yenilik, keşif veya buluş, zihnin, oldukça keyfi olan t i r
hareket noktasından itibaren bir varış noktasına kadar katettiği
yörüngedir ve bu, iki noktayı ayıran, imgesel olmakla birlikte
kavramların zihinsel haritalarında ya da “semantogram”l.arıkı açıkça görülen bir “mesafe” olarak ölçülür (bkz. 6. Bölüm”))-
I lareket noktası, çoğu kez, olumsal (contingent) koşullara b«ağlı bir zihinsel peyzajdan çıkar; bu peyzajın önemli bir kışımı,
araştırmacının “kültür”ünden veya bilgisinden, yani onun, olabilirler alanında dolaşırken yanma aldığı, birlikte götürdüğü,
oluşmuş bilim evreninin bir parçasından oluşur. Araştırmacı,
buradan başka bir noktaya ulaşır; zihinsel peyzajda yeni bir
biçim olan bu varış noktası, bir zincir, bir dizi oluşturan aşam alarla düşüncenin yolalışı sayesinde zihnin ulaştığı noktadır. Bu
yolalışm, bu dizisel sürecin, özel niteliği bir logos düzeninde yer
alır. Ama nadiren “mantık” düzenine aittir ya da hiç ait değilZayıf Rasyonellik ve Asgari Bilimsellik 4 1
4 2 Belirsizin Bilimleri
dir. Şu imaj, bunun yerini, bir başkası da onun yerini alır; onları birbirine bağlayan bağlar, çağrışım, dönüştürme, genişletme,
bakış açısı değiştirme, shifting gibi entelektüel yaratma sorunlarıyla uğraşan tüm araştırmacılarda, sürekli yeniden bulduğumuz terimlerle ifade edilen olgulardır.
Bununla birlikte, burada, salt rastlantısal bir olumsallık söz
konusu değildir ve bu nokta çok önemlidir; matematikçiler, salt
rastlantısalın (aleatoire pur), evrenin en mükemmel ve dolayısıyla en nadir biçimlerinden biri olduğunu, çoktan beri göstermiştir. Yine burada, oyunun kurallarım kabul etmenin ve oyunu oynama isteği taşımanın, zorunlu olarak, oyunun sonucunu kabul etmeyi içerdiğini varsayan bu kaçınılmaz mantıksal
gerek de söz konusu değildir. Burada, bizim logos dediğimiz
şey, birtakım kurallara uyan -ve dolayısıyla bir heuristik’in*
konusu olarak gözlenebilir olan- bir hareket tarzıdır; ancak söz
konusu kurallar, tümdengelimsel evrenin kuralları değildirler.
Aslında, bu bizim, başlangıçta muğlak olgular olarak nitelediğimiz ve zaten kendileri de belirsiz olan, sınırları net olmayan, muğlak ve açık tanımlı kavramlar üreterek hâkim olabildiğimiz olgulardır. Ancak burada vurgulamamız gereken
nokta, zorunluluktur; biz akla göre düşünmüyoruz, akıl zihnin
polisidir; fakat bu, yasasız düşünüyoruz anlamına gelmemektedir. Bu zihinsel durum, çok sayıda ve özellikle matematikçilerden gelen (“önce buluruz, sonra kanıtlarız”) birtakım kanıtlarına sahip olduğumuz bilgi mekanizmasının bir parçasıdır;
zihinsel bir peyzajdan, nadiren geniş perspektiflerde ve çoğu
kez de, zihnin karanlık koridorlarında bulunan bir başka peyzaja uzanan bu dizisel bağlantıları alt mantıksal (infralojik) olarak nitelemek abartma olmayacaktır.
Özetle, benzetmelere sık sık başvuran bu çözümlemeden,
“bilim adamının zihniyeti”nin iki tarzının olduğu sonucu çıkmaktadır. Oluşmuş bilim, belirsiz ve muğlak olan her şeyi,
mantıksal hata olan her şeyi kendi binasının dışına atmak istediği ölçüde -Peano, bu bilimin, önermelerinin hatasını, bizzat
bu önermelerin biçimi aracılığıyla elemek istediğini belirtmektedir-, varsayımlardan yararlandığı zaman, onları bir yanlışlık
* Yeniliği, buluşları konu alan bilim dalı, (ç.n.)
Zayıf Rasyonellik ve Asgari Bilimsellik 4 3
lehlikesi gibi sıkıca çerçevelemek ve birtakım geçerlilik alanlarından özenle soyutlamak istemektedir; buna karşın, oluşan
bilim belirsizin alanında, örnek dizileriyle pekiştirilmiş, açık
lanımlar alanında, tümevarıma dönüştürmeye çaba harcadığı benzetme ve analoji alanında, önermeler arasındaki “tutarlılık mesafesi”nin daima sınırlı olduğu alt-mantıksal alanda
çalışmaktadır; yine aynı şekilde çelişki dolayımsız olmadığı
takdirde çelişkilerin arasında adım adım ilerlemelerle, aydınlanmalarla, ve gözlenebilir bir dünyanın mimesis’ine dönüştürmek istediği fanteziyi sistematik tarzda irdeleyerek çalışır.
“Yapılan şey” ile bunun “eleştirisi” arasında, bilim sitesinde gözlenen sürekli tartışmanın büyük bir kısmı, oluşmuş
bilim ve oluşmakta olan bilim düzlemlerinin birbirine karıştırılmasmdan kaynaklanmaktadır.
Buna ek olarak, şunu da söyleyebiliriz; bilimsel evrim bilimin sonuçlarına veya hatalarına indirgenemez; onlardan farklıdır. Kesin bilimler ile insan bilimlerinin (kesin olmayan bilimlerin!) farklı genetik aşamalarda bulunduğu belirsizin tüm
evreniyle yakından ilişkilidir. Bizim savunduğumuz görüşe
göre, “kesin” bilimler (bu bilimler için, bilim sitesinin kullandığı bu yaygın niteleme dışında bir tanım aramayacağız) ve “kesin
olmayan” bilimler (burada da bir bilgi söz konusu; bu bilimlerin
yanlışlığı değil, “kesin olmaması” söz konusu), kısaca bilimsel
düşünce denen şeyin sadece iki genetik aşamasıdırlar.
Tüm bilimsel gelişme, zorunlu olarak bu iki aşamadan
geçer; kesin olmayan olgular evreni, olabilirler alanında zihinsel
hareketliliğe ve keşif evrenine daha yakınken; kesinliğin evreni, sınırlandırıcı kurala ve T. Huxley’in ünlü bir benzetmesindeki gibi bir satranç oyununun kurallarına uygun olarak, şık bir
çözüm oluşturmaya daha yakındır. Bu benzetmeyi aktaralım:
Diyelim ki, içimizden her birinin yaşamı ve serveti, şu veya
bu anda, satranç oyununda kazanma ve kaybetme kapasitesine bağlı olsun; herhalde hepimiz, bu oyunda en azından çeşitli
taşların adlarını ve nasıl hareket edeceklerini öğrenmeyi görev
ediniriz… Her birimizin yaşamının ve servetinin, satrançtan
kat kat daha güç ve karmaşık bir oyunun kuralları hakkında-
4 4 Belirsizin Bilimleri
ki bilgimize bağlı olduğu gayet basit ve açık bir hakikat. Satranç tahtası dünya, taşlar evrenin olguları, oyunun kuralları
ise doğa yasaları dediğimiz şeylerdir. Rakibimiz gözle görülmüyor, saklı; ancak onun iyi oynadığını, oyunun kurallarına
riayet ettiğini ve tükenmez bir sabrı olduğunu biliyoruz. Ayrıca bizim aleyhimize olsa da, hiçbir hatayı affetmediğini ve hiçbir cahilliği hoşgörmediğini de biliyoruz.
Kesin olan ve olmayan bilimler ayrımı, demek ki epistemolojik
bir ayrım olmayıp, tarihsel ve en azından genetik niteliklidir.
Bu tezi, şu tezle tamamlayacağız; bilim felsefesinin genel
söyleminin bizi inandırdığının aksine, doğanın kesin bilimleri
ile insanın ve canlının kesin olmayan bilimleri arasındaki fark,
temelde bir fark olmayıp, bir tercih farkıdır. Simyadan çıkarak
Galile ve Vinci ile Rönesans’a giren Batı biliminin inşası sırasında ve uygulamalı rasyonalizmin başlangıcında, bilimsel düşünce serüvenine kapılan bazı cesur kafalar, bilgi patikaları arasında, güçlü enstrümanlardan yoksun insanların hâkim olabileceği karmaşıklıktaki patikalara girmişlerdi; her şeyin aynı oranda
ulaşılabilir olduğu, pratikte her şeyin zor ve gözlemci ile gözlenen arasında etkileşimlerin olmaması nedeniyle, her şeyin kolay
olduğu bir dünyada deneyler yapmak üzere, neden-sonuç algoritmasını gözlemeye ve dizisel zincirler kurmaya elverişli olan,
taşların düşüşü, ışığın su damlalarındaki yolu ve suyun borular
içindeki hareketi gibi olguları seçmişlerdi.
Buna karşılık, daha karmaşık olan olguları, bizim bugün
çoklu nedensellik içinde ele aldığımız, iç içe girmiş karışık
mekanizmaları bilinemezliğe terk edip, örneğin 19. yüzyılda
mekanik fiziğini besleyen ve doğrusal varsayım denilen, neden
ile sonuç arasındaki doğrusal (lineaire) bağı kurma yoluna gitmişlerdi. Dünyayı, zihnimizin daha kolay işleyebildiği geniş bir
doğrusal denklemler sistemi gibi görme eğilimi, yerini, sadece çok yakın bir zamandan bu yana -bilgisayarların kullanımı
sayesinde- daha karmaşık ve ince algoritmalara bırakmıştır.
19. yüzyılın insan bilimlerine gelince, bunlar başlangıçtan
itibaren ve çeşitli nedenlerden ötürü, üzerinde fazla etkilerinin bulunmadığı ve gözlemci-gözlenen ilişkisinde ortaya çıkan
Zayıf Rasyonellik ve Asgari Bilimsellik 4 5
tepkinin aşikâr ve dikkate alınan özneye içrel (inherent) olduğu bir gerçeğin karmaşıklığını hesaba katmak zorunda kalınışlerdır; fonksiyonların bağdaşımını geliştirmek yerine, istatistiksel analiz yoluyla korelasyonlardan ve regresyonlardan
hareket ederek nedenselliği geliştirme gereğini duymuşlardır.
Bu durum onları, dolayımsız, özünde belirsiz ve muğlak olan
olgu arı incelemeye yarayacak araçlar üretmeye yöneltmiştir.
Ancak, doğa ve insan bilimlerinin konu olarak farklı alanları
benimsemesi olgusu, kendiliğinde düşüncenin rasyonelliğiyle ilişkili değildir. Ayrıca bu olgu, şeylerin niteliğine/doğasına bağlı olmadığı gibi, gözlenenin tepkiselliğine veya tepkisel
olmayışına (non-reactivite) da bağlı değildir.
Bu düşüncelerden hareketle bazı sonuçlara varılabilir:
• Bir yandan doğa bilimleri alanında da, belirsiz ve muğlak olan ve istatistiksel bir yaklaşımla eksik olarak tanımlanmış kavramlarla çalışılan birtakım konular vardır.
• Öte yandan, gözlemci-gözlenen ilişkisinin temel bir engel
oluşturduğu insan bilimleri alanında, (Aristoteles’in doğadan
söz ederken kullandığı anlamda) bir tür “fizik”e uygun yerler vardır; örneğin, insan vücudunun mekaniği, kalabalıkların
akış hareketinin hidrodinamiği, sosyal grupların kitle eyleminin hareketi gibi, canlı veya insan bilimlerinin inceleme zahmetine asla girmediği alanlar vardır. Bunların ele alınması,
düşüncenin evriminin bu bilimlere verdiği yeni bir görevdir.
11. Belirsizin Bilimlerinin Tarihçesine Kısa Bakış
Tüm bilimlerin, dış dünyanın ve özellikle zihnimizin karşılaştığı a priori olarak, nötr ve tutkusuz bir obje gibi görünen
doğanın gözlemi sırasında dikkati çeken düzenliliklerin belirsiz bir bilinciyle ve muğlaklıkta başladıkları kolayca fark edilebilir. Belirsizin tarihçesini yapmak, bilim, en genel yaklaşımına uygun olarak belirsizin bataklıklarından bilgisini çekip
çıkarmak üzere umutsuz ve kahramanca bir çaba göstermekle
yetinmeyip, bilginin bulanık, sisli ve bataklıklı alanlara sahip
olduğunu ve bu alanların evrenin genel bilgisi açısından ken­
4 6 Belirsizin Bilimleri
di içinde önemli ve dikkate alınması gerekli alanlar olduğunu
kabul ettiği ölçüde bir anlam taşır.
Bu kitap, ne bilimler tarihi ne de hatta başka yazılarımızda ele aldığımız bilimsel yaratıcılığın bir tarihi olma iddiasında
değildir. Simya düşüncesinde belirsiz ve muğlak olanın diyalektik bir karşıtlık içinde ve dikkati çeken bir biçimde atomik
ve moleküler düşünceye nasıl yol açtığını da, sadece örnek olarak anmak dışında ele almayacaktır. Burada çok daha kolay
örnekler bulunacaktır.
Buna karşılık, belirsiz olguları, gözlem ve çözümlemenin
özgül bir konusu olarak dikkate alma yönündeki girişimleri
hatırlatmak yararsız değildir; bu girişimlerde gözlem ve çözümlemeye özgül (spesifik) konu olan belirsiz olgular, araştırmacı veya filozofun, zihinsel incelik (sofistication) ve araç-gereç
donanımıyla, kavramların belirsizliğine karşı mücadele etmekten, onları açıklığa kavuşturmaktan çok, onları etkili bir biçimde yönlendirmeye çalıştığı olgulardı.
Bu açıdan, entelektüel yaratma konusundaki ilk çözümlemeler, günümüzde yenilik üretme konusuna yönelik uygulamalı
psikolojinin bir dalı gibi görülen ve keşfin bilimi veya heuristik
denilen bir bilim dalının temellerini sağlamıştır. Başlangıçtan
itibaren bu çözümlemeler, insan zihninin, işleyişinde muğlak,
kavramlarında tutarsız ve tanımlarında belirsiz olduğunu kabul
etmişlerdir. Yakın zamanlarda, Le Roy şöyle diyordu: “Yenilik,
bulutlu, karanlık, anlaşılamaz olanda ve hatta çelişkide gerçekleşir. Kesinlik, bu şafak ve rüya bölgelerinde doğar. Ters bir pekinlik ve kesinlik kaygısı, herhangi bir yöntem eksikliğinden daha
fazla oranda kısırlaşmaya yol açar” (yeniliğin mantığı). Zihnin,
daha net bir şekilde çerçevelemek üzere bir projektör tutarak bu
bulutu veya bulanıklığı aydınlatmaya yönelik zahmetli uğraşı,
rasyonel olmak isteyen bir düşüncenin en temel ve en dolayımsız etkinliklerinden biridir. Bu, yukarıda, rasyonelliğin zorlayıcı
bir modelini sunarak bizim bilimsel düşüncemizin örneklerini oluşturduğunu belirttiğimiz fizik veya kimyanın ortaya çıkış
döneminde yeniliği üreten bir tür anlaşılabilirlik arayışıdır.
Tüm bir pozitivist 19. yüzyıl, ortaçağ bilim inin devrettiği
belirsizler mirasından kurtulmaya çalışmış ve irrasyonel ola-
Zayıf Rasyonellik ve Asgari Bilimsellik 4 7
m ve güniimüzde “sahte bilim ler” denen dalları elemek için,
deneyin de kontrolünün ötesinde, bu deneyin geçerliliğinin
(deney planı) kontrolü, tüm sınırlılık koşulları ve tüm bilimsel deneylerin tekrar edilebilirliği ilkelerini dayatmıştır. Sosyal
planda, -kurucusu olan A. Comte’un da başaramadığı- pozitivist akım ve bize daha yakın zamanda Rasyonalist Birlik,
bilimler tarihi ölçeğinde, zihnin kamusal sağlığının işlemleri
oldukları şüphe götürmeyen bu çabaların somut ve aktif ifadeleri olmuşlardır. Bir yüzyıl önce, Laplace’m epistemolojik mirası, hâlâ daha, rasyonel düşüncenin dogması durumundaydı ve
l’oincare, Erunschvicg gibi pek çok filozof, çürütülemez bilgi
elde etmeyi düşüncenin etiği sayarak ve bilimin ilerlemesine
bakarak, belirsizliğin ve deneysel hata paylarının sonuna dek
azaltılabileceğini düşünüyorlardı. Buna, bugün de hâlâ inanıyoruz ama kaygılarımızın/uğraşlarımızın ekseni değişmiştir.
12. Büyük Sayılar Yasası ve Olgular Arası İlişki
Bugün daha alçakgönüllü bir konumdayız; Fransızların karteziyanizm (Dekartçılık) dedikleri yaklaşımın en iyilerinden üç temsilcisi olan Bernouilli, Pascal ve Laplace’dan kaynaklanan olasılıklar hesabı; sınırsız bir kesinlik anlamında, sonsuz mükemmelleştirilebiliıliğe olan dogmatik inancı önce sarsmış, daha sonra
da yıkmıştur. Önceleri zihnimizin ve gözlemlerimizin biçimlerinin istatistiksel ortalamalar veya onları oluşturan öğelerden
az çok bağımsız Geştaltlar, yani değişmeler içinde belirlenen
değişmezlikler (constances) olduklarını kabul etmek; bir başka
deyişle, evrende veya evrenin etimolojik anlamda “atomik” yapısında rastlantının varlığım kabul etmek, son derece önemli bir
çaba gerektirmiştir. Bu konuda, Eddington tarafından popülerleştirilen şu görüş çok etkili olmuştur: Benim masam veya bir
tuğlaya yeterince güçlü bir mikroskopla baktığımda, bunlar, her
atomun belirsiz ve hemen hemen dengeli bir konum çevresinde,
Brown’cu bir tarzda hareket ettiği dikdörtgen biçimindeki küçük
bir sinek sıırüsü gibi görünürler. Maddi dünyanın bu olasılıksal
yapısı, bizim anlama yetim izin biçimlerinin, sadece gözlemimi­
4 8 Belirsizin Bilimleri
zin biçimlerinin düşünceyle düzeltilmelerinden/ayarlanmalarmdan (rectifications) ibaret oldukları görüşüne duyulan güveni
gölgelemiş ve hatta yıkmıştır.
Heisenberg’in belirlenemezlik (indetermination) ilkesi, bizi
daha da ileri götürmüştür; bu dünyanın “parçacıklarından
(particules) her birinin betimsel iki öğesinin (hızları ve konumları) birbirinden ayrılamaz bir şekilde bir belirlenemezlik ilişkisi içinde birbirine bağlı olduğunu, yani öğelerinden biri hakkındaki bilgimiz arttığında diğeri hakkındakinin azaldığını ifade
eden bu ilke, dünyanın belirsizliği iddiasında, bize kesin bir
adım daha attırmıştır. Bu, belirsizliklerin, varolan tekniklerimizin belirsizliği sayılan ve bu tekniklerin gelişmesi ölçüsünde
azaltılabileceği düşünülen sonlu ve istikrarlı bir dünyaya veda
etmek demekti. Bu ilkeyi, yüzyılın başındaki en açık zihinlere
ve kültüre hazmettirmek 40 yıl almıştır. Demek ki, belirsizlik,
şeylerin bizzat doğasmdadır. O zamandan beri, insan düşüncesinin en sağlam aletlerini, yani atom ya da elemanter parçacık
aletlerini sorgulayan subnükleer çözümleme, evrenin portresini çok zor anlaşılır soyut bir sisteme dönüştürmüştür; bu sistem
okumuş da olsalar, içimizden çoğu için nüfuz edilemez niteliktedir; eğer elimizden gelirse onu sadece matematik yoluyla kavrayabiliriz.
Büyük ölçekte de dünya belirsizdir; ancak bu kez, elemanter parçacıkların dünyasının ilkesel belirsizlikleri nedeniyle
değil, onu kavramaya ilişkin çeşitli yetersizliklerimiz nedeniyle
bu böyledir. “Kesin” bilimlerin istediği deney koşullarını yerine getirmeye yönelik yeteneksizliğimiz (inaptitude) sürekli ve
daima geçici olarak ortaya çıkar ve burada belirsizlik adı altında bu tür kapasite eksikliklerini gruplandırıyoruz.
Burada savunduğumuz belirsizin bilimi adına, -yüzyılın
en büyük entelektüel başarılarından biri de olsa- dünyanın en
küçük öğeleri konusundaki gelişmelere eğilmemiz, bize fazla
bir şey sağlamamıştır. Belirsizlik, belirlilik arayışı içinde karşımıza çıkmıştır; başlangıçta zorunlu bir kötü iken, sonra kötünün zorunluluğuna dönüşmüştür (Tanrı zar oyunu oynar mı,
oynamaz mı?) ve nihayet, mikrofiziğin özel dünyasına kapanarak, günlük dünyaya hiç karışmayan epistemolojik bir koşul
Zayıf Rasyonellik ve Asgari Bilimsellik 4 9
lıaline gelmiştir. Günlük dünya, değişmemiştir; onu değiştiren
şey, Leibniz’in tilmizi Wolff’un önerdiği zihinsel bilimlerin ya
ila insan bilimlerinin verimli bir şekilde ortaya çıkışı olmuştur;
VVolff, büyük ölçekte, bizim ölçeğimizde, her şeyin ölçüsü olan
insanın ölçüsünde, fikir olarak ancak 19. yüzyıl ortalarında
doğan sosyoloji ve psikoloji ölçeğinde, birtakım düzenliliklerin
bulunduğunun kabul edilmesine çaba harcamıştır.
13. Belirsizin Deneylere Girişi
Fiziksel bilimlerde deney süreci, belirsizden, insan bilimlerindeki gözlem veya kavramsallaştırmalara kıyasla daha çok
korunmuş bir durumda değildir. Kuşkusuz her şeyden önce,
doğa bilimlerinin derin bir rasyonelliği olduğu akla gelir; buna
göre, her şey, herhangi bir şekilde “rasyonel olarak açıklanabilir” olmalıdır; eğer birtakım sırlar varsa, bu bizim yeterince
çalışmamamızdandır; fizik veya kimyanın konusu, özü itibariyle “gizemli” değildir; insan güdülerine ve hayvanların içine
nüfuz edilemez hareketlerine bağlı değildir.
Pratikte, kesin ile olası, olabilir, meçhul alanlar arasındaki
sınır, çok daha az ayrılmıştır. Deney yapma her zaman, olgularla oyun oynamak demektir; olgular, rastlantısal dalgalanmaların güçlü nedenlerinden ötürü birbirine karışabilir veya gizlenebilirler; bu nedenler, düzeni kurulmuş bir deneysel ortamda
saptanmak istenen şeyin ortaya konmasını, sağlam deneysel
bir rasyonellikten çok, bir rit ve bir sihir sanatı, hatta hemen
hemen bir büyü yapma (incantation) işi haline sokabilecek
kadar güçlüdürler.
Buna gerçek bir örnek verelim; elektronik laboratuvarlarmda,
gittikçe yükselen elektromanyetik frekans dizilerinin başarıldığı bir dönem olmuştur; bizim de yaşadığımız bu dönem
yaklaşık olarak 1925’ten 1950’ye kadar sürmüştür. Elektronik
deneyler yapmanın en önemli yanlarından biri, belirli nitelikler taşıdığı varsayılan bazı devreler (circuits) gerçekleştirmek
ve “bunlar nasıl çalışır?” sorusuna cevap aramaktır. Devrele­
5 0 Belirsizin Bilimleri
rin maddi olarak inşası, her şeyden önce güçlü elektrik akımları tekniklerinden elde edilmiş şu tür bir araçsal mantık izlemeye dayanır: “Akını, tellerden geçer”, “Eğer teller koparsa, akım
geçmez”.
Oysa bu pratik mantık önermesi, yüksek frekansta zayıf akımlar konusuna (Schwachstromtechnik) aktarıldığında, pek çok
düzeltme gerektirir; elektrik düğmesine basılınca, elektrik devresinin diğer kısmında akımın “geçmediği” hiç de kesin değildir ve nitekim, dikkate değer etkileri olan bu akım, o zamanda
bile oldukça hassas olan aygıtlarla mükemmel bir şekilde saptanabiliyordu. Aslında, bazı yapım önlemleri (zırh takma, ortak
eksenli ileticiler vs) yaygınlaşıncaya ve bunlar olguların cereyan ettiği maddi bir çerçeve haline gelinceye kadar, onlarca yıl
kadar süreyle -ve özellikle güçlü akım teknikleri konusunda
bir formasyon elde ettikten sonra- bu dönem, yüksek frekanslı
laboratuvarm belirsiz, öngörülemez tam ölçümü yapılamayan,
ancak şu veya bu şekilde hâkim olunması gereken olguların
yeri olduğu bir dönem olarak yaşanmıştır.
Gerçekten de yüksek frekansın kurnaz tanrısıyla birlikte
yaşamak ve çalışmak gerekiyordu; bu, deneylerin tekrar edilebilirliğinin çoğu kez sorun ve kendisinde bir başarı olduğu
bir alandı. Kurduğumuz düzenek işlediğinde, bu, bir mucize sayılmasa da, mutlu bir gündü; zira mevcut aygıtlar, uzun
vadede, önemli bir ilerleme umut etmeyi sağlayacak düzeyde
değildi. İlerleme, aygıtları kullananın, kolayca bir “tanrı vergisi” sayılabilecek ustalığına bağlıydı. Deneysel aygıtların mantıksızlıkları ve itaatsizlikleri karşısına, sihirli sözler veya “çarelerde çıkılıyordu; “yere koyun” diyerek, sanki elektroniğin
alıngan ve asi tanrısına karşı, küçük “toprak” tanrısına sığınılıyordu.
Ne kadar rasyonel temellere dayanırsa dayansın, tüm bilim lerin başlangıç anında, akim erdeminin fazla yararlı olmadığı,
rastlantısal öğelere karşı bir mücadele dönemi bulunmaktadır.
Zaman içinde, araştırma uğraşının tarzı bile değişmiş, birtakım
yapış biçimlerine, ritüel yanlara, hatta onu zayıf, ama işlemsel
bir dine benzer kılan büyülü tarzlara kavuşmuştur.
Zayıf Rasyonellik ve Asgari Bilimsellik 51
II. Bilim Dallarının Ergenlik Dönemi Zorunlu mu?
Kir bilim genetiği varsayımı olarak şu düşünce öne sürülebilir: Doğa bilimleri, Ansiklopediciler ve Lavoisier’den önce, tekı.ır eden çelişkilerle ve verimli hatalarla dolu yüzyıllarda gebelik
dönemini yaşamıştır; dolayısıyla özel, bilimsel bir alanın varol.ıhıleceği fikrinin doğuşundan ve bu fikrin, ilk sonuçlarında
yansıyışından itibaren, bir bilimin yöntemlerini ve kavramlarını bulabilmesi için zorunlu bir tür ergenlik dönemi olacaktır.
I »emek ki, her bilim, bir hata, deneme ve dinginlik dönemine
sn Kiptir. Bu dönem, doğa bilimleri için artık sona ermiştir; ancak
zihinsel bilimler için devam ediyor. Bu görüş, daha somut olarak, “yaşlı” bilimler ve “genç” bilimler karşıtlığını dile getirmekledir; buna göre, örneğin fizik, insan bilimlerinden daha eskidir.
Aslında, insan bilimlerinin varolabileceğinin tasarlanması bile,
henüz (geçici olarak) bilemediğimiz nedenlerden ötürü VVolff’un
düşüncelerinden, Wundt’un gayretli çalışmalarından, Jena’da
I lelmholtz’un ve Londra’da Galton’un çabalarından daha eskiye
gitmemektedir. Sonuç olarak, sık sık öne sürülen şu görüş doğı ulanmaktadır: İnsan bilimlerinin epistemolojisi henüz yoktur;
luı bilimlerin, her şeyden önce, onlardan önceki bilimlere bağımlı
olmaktan çıkıp gerçekten özerk dallar olarak kurulmaları ve daha
sonra da, genel epistemolojiye katkıda bulunmaları gereklidir,
belirsizin bilimleri terimi de, belki, bu oluşumun bir öğesi olabilir.
Kavramsal düzeyde, iki araç temel olmuştur; bir yandan
bir bütünün parçalarının değişimleri (variations) içinde istatisI i ksel istikrarın ortaya çıkışının ve tekrarların sağlam bir şekilde dikkate alınmasını ifade eden olasılıklar hesabı; öte yandan,
Alman diyalektik düşüncesinin katıksız ürünü olan ve bütünün parçalarının toplamından farklı olduğunu, parçalarının
niteliğinden bağımsız olduğunu ve kendiliğinde ayrı bir bilgi
gerektirdiğini öne süren Geştalt Teorisi. Belirsizin alanına en
lemel katkı, bu iki araçtan gelmiştir; bunlar mantık ile olasılık
arasındaki, bütünlerin (complexions) çözümlenmesi ile öğelerinin varoluşu arasındaki barışın yolunu göstermişlerdir.
Belirsizin bilimlerine önemli bir katkı da, Hans Reichenbach’m “olasılığın mantığı” kavramının ortaya çıkışıdır. Artık
5 2 Belirsizin Bilimleri
klasik sayılan çalışmasında, Reichenbach şunu vurgulamıştır:
Mantıkçılar tarafından genellikle ikili tarzda (D/Y) alman
“hakikat” değeri, önermelerin yargılanmasında, O ile 1 arası
bir değerle değiştirilebilir ve bir “hakikat”in sübjektif olasılığı
denilebilecek bu değer, hakikatin, bir kıyas zincirinin başından sonuna dek yayılma kapasitesini ifade eder. Bu koşullarda, her biri için bir D/Y değeri taşıyan kıyas zincirleri, zincirin
her halkasında oluşturulmuş olasılıklar belirli bir değeri (örneğin 1/2) net bir şekilde aştığı ölçüde birbirlerini izleyebilirler;
bu “mesafe”nin ötesinde, akıl yürütme zinciri, kendi kendine
kopar; çünkü hiçbir öngörüş sağlayamaz; zinciri temel alan akıl
yürütmenin yanlış olma olasılığı, zincirin son halkasına bakarak rastlantıyla yapılmış bir öngörüşün yanlış olma olasılığından daha büyük olur. Reichenbach’m olasılık mantığı, ya bazı
kavramların deneysel planda yanlış konumlanmaları, ya da
sözcüklerin tanımlarının, akılla onaylanamayacak kadar muğlak olmaları dolayısıyla kategorik bir hakikate sahip olamayan
kavramları manipüle etmeye yarayan bir araç sağlamıştır.
15. Belirsizin, Kesin Olmayanın, Muğlak Olanın Bilimi:
Yeni Bir Alanın Doğuşu
“Belirsizin bilim leri” terimini ilk olarak alt mantık terimiyle
aynı zamanda, 1957’de yayınlanan La Creation Scientifique adlı
kitabımızda ortaya atmıştık. Kısa bir süre sonra, matematiksel fizik alanında Columbia Üniversitesi’nde çalışan bir diğer
araştırmacı, O. Zadeh, 1965’te yayınlanan ve daha sonra sıklıkla referans alman bir makalesinde, bizim belirsiz kavramlar
terimimize çok yakın bir anlamda fuzzy concepts (muğlak kavramlar) terimini tanımlamıştı: Birtakım muğlak bütünler (fuzzy
sets), yaratma ve düşünme düzeyinde son derece işlemsel bir
nitelik taşımakla birlikte oldukça belirsiz tanımlara sahiptir ve
bunları, aşırı bir belirginleştirme çabasına girmenin yararı yoktur; zira çok dar bir tanım, onların yaratıcılık değerini bozar ve
içeriklerini boşaltır.
O dönemde, kimyacının ve teknisyenin, hatta hırdavatçının veya
eczacının gözünde çok açık olan “metal” kavramını kullanıyorduk; fakat, daha sonra fiziğin gelişmesi, metal kavramını bir
çekirdek etrafındaki farklı dış tabakalar üstünde elektronların
dağılım tiplerinden hareketle tanımlamayı sağladı. Bu basit ve
güçlü fikir, o zaman, o kadar çok ve o kadar çeşitli uç durumlar
ve istisnalar getirdi ki, metal terimi, deneysel pratik düzeyinde
işlemsel değerini bütünüyle yitirdi. Böylece kesin tanımlamalar
arayışına dayanan bu çabada, genel bilimsel düşünce kuşkusuz
kazandı; ama aynı zamanda, metal-metalloid karşıtlığına atfedilen niteliklerin basit ölçütleri, dağılıp gitti; araştırmacının zihnindeki imajlar zayıfladı; bazılarına göre bu, teorik bir kazanç, sayıca daha çok olan bazılarına göre ise yaratıcı düşüncenin kombinatuvar yeteneğinin ve kavrayış gücünün azalması idi.
I ‘)73’e doğru, Arnold Kaufmann’ın belirsiz alt-bütünlere ilişkin bir eseri, uygulamalı yaratıcılık ve heuristik çevrelerinde
biiyük bir yankı uyandırmıştır. Fuzzy information fikri ve çeşitli
yanları, 1983’te Zadeh tarafından bir başka kitapta yeniden ele
.1! inmiştir.
Öğeleri mümkün bir tasnifin itemleri olan bir katışık
bütünden (agregat) ve zihnin bu tür bütünlere (dinamik sisler
ve çekiciler kavramları) ilişkin stratejilerinden hareketle biçimlerin ortaya çıkışı sorunu, tasnifler teorisinde, örneğin “anlaşılmaz” bir dünyanın nesnelerinin veya insanlarının fotoğraflarının (coğrafi şekiller, satellitlerden veya mikroskopla çekilen
fotoğraflar) tasnifindeki önemi nedeniyle, pek çok çözümlemeye konu olmuştur. Bu tür fotoğraflara bakarak, bu güdümsüz
dünya için geleceğin evrenselleri olacak ve birer isim vereceğimiz anlamlı biçimler, Geştaltlar nasıl ayırdedilecek?
Beşinci bölümde belirsiz ve anlamlı bir değişken olarak ele
alacağımız benzerlik kavramını, 1965’e doğru, benzerlik matrisleri oluşturarak incelemiştik. Bu konu, Bell Laboratuvarları’nda
çalışan araştırmacılar tarafından, özellikle de, onları belirsiz olguların ortaya çıkışma uygun bir yöntem haline getiren
Sheppard ve Kruskal (1970) tarafından ele alınmış ve parlak bir
şekilde geliştirilmiştir.
Z ayıf R asyonellik ve Asgari Bilim sellik 5 3
5 4 Belirsizin Bilimleri
Kuşkusuz, bilimin gelişme süreci, olabildiğince açık seçik
ölçütlere bağlı bir terminolojiye doğru gitmektedir; ancak yenilik sürecinin de, zihnin bütünleştirmesi ve bir bakıma düzenlemesi/yerleştirmesi gereken belirsiz kavramlarla sürekli bir
mücadeleyle yürütüldüğü tartışılamaz. Öyleyse muğlak kavramların, çatışmalı bir öz taşıyan düşüncenin mekaniğinde,
yenilik üretici olmalarına şaşırmamak gerekir; “aşırı bir kesinlik tutkusu, yeniliği, herhangi bir yöntem eksikliğinden daha
fazla kısırlaştırır” fikri, dünyayı açık seçik bir imaja kavuşturmak için, muğlak ve belirsiz olan şeyleri sürekli kovalama
çabasına bağlıdır; fakat temel mekanizmaları artık heuristik
çerçevesinde incelenmeye başlayan yaratıcı düşünce, biçimsel
kanıt kurallarından farklı kurallara göre işlemektedir. Matematikçilerin kendileri bile bize, önce bulunup, sonra kanıtlandığını söylemektedirler; kuşkusuz kanıtlama daha önce “bulunmuş” olan şeyin hatalı olduğunu da gösterebilir ve bu durumda, en azından hataya ikna oluncaya kadar ad infinitum bir tarzda sürekli yeniden başlanır; hataya emin olunca, bu kısır serüvenin alt-ürünleri toplanarak vazgeçilir. Ancak, her halükârda,
keşif yapmaya yönelik girişimin özü, bulunmuş şeyin nitelikleriyle büyük ölçüde -veya tam am ıyla- ilişkili değildir.
Burada, ünlü Gödel teoremine dayanan, yaratıcılıkta bilgisayarın rolü ve iki yenilik türünün pragmatik olarak ayırdedilmesi konusundaki çağdaş tartışmayı hatırlamak yerinde olur;
bunlardan biri psikolog veya metodolojistin önerdiği kombinezonların veya kavramların olabilir kombinezonlarının alanını
irdelemek için, bilgisayarın yapay zekâsının az çok kolaylıkla
insan zihninin yerine geçtiği ve bizim varyasyonlu dediğimiz
yeniliktir; İkincisi ise daha önceden bulunmuş öğelerin veya
kıyasların basit bir kombinatuvarına indirgenemeyecek olan
mutlak (aşkın) yeniliktir. Mutlak yenilik, bir çelişki veya karşıtlık mekanizmasıyla başlar ve daha sonra, bu çelişkilerin aşama
aşama çözümüyle devam eder; burada, “algılanmış engeller”
denen şeyin hem güçlü bir şekilde hissedilen hem de imgesel
olan bariyerler tarafından yönlendirilmiş bir olabilirler labirentinde zihnin dolaşmasını andıran ve birbirine yol açan çelişkiler zinciri söz konusudur.
Zayıf Rasyonellik ve Asgari Bilimsellik 5 5
16. Belirsizin Bilimlerinin Statüsü
Belirsizin bilimi, epistemolojik açıdan elverişsiz bir statüde
bulunmaz; genel bilim in bir dalından başka bir şey değildir.
Belirsiz, dediğimiz gibi, açık seçik olanın zıddıdır ve burada
bizim hedefimiz beş noktada özetlenebilir:
1. İnsanın zihinsel etkinliğinin önemli bir kısmının, istese
de istemese de, dünyanın açık seçik olmayan yanlarını, kaypak
ve değişken şeyleri, yüksek bir hata içeren değerleri incelemek
zorunda olduğunu göstermek.
2. Düşünceye gerekli öğelerin, o kadar da bütünüyle rastlantısal olmaksızın yaklaşık düzenlilikler, muğlak bir öngörülebilirlik içerdiğini, dolayısıyla ilke olarak bilimin konusu
olduklarını göstermek. Ancak, genelin bilimi vardır ve bilim,
dış dünyanın gözlenebilir düzenliliklerinin toplamıdır.
3. Belirsizin biliminin, hepsi olmasa da çoğu yanının insan
bilimleriyle, G. Gusdorf’un eleştirdiği (“bunlar bilim değildir
ve insan da bir obje değildir”), fakat bizim benimsediğimiz ve
kararı okuyucuya bıraktığımız, konusu insan olan bilimlerle
ilgili olduğunu savunmak.
4. Belirsizin bilimlerinin epistemolojisinin nasıl olabileceğini, yani bu bilimlerin hangi yasalara uyduklarını, konularının
ne tür öngörüler sağlayabileceğini saptamaya çalışmak.
5. Bu bilimlere özgü bir “metodoloji”, yani onların incelemelerine uygun yöntemler derlemesi ve taktiği oluşturmak.
Bu yöntemlerin çoğu, daha önceden bildiğimiz yöntemlerdir;
çoğu, sosyal bilimlerde geniş ölçüde uygulandığı için, yakından tanıdığımız, fakat bize göre belirsizin bilimlerine uygun
düşen bir tarzda değil de entelektüel konformizm nedeniyle
belirlinin bilimlerini beceriksizce taklit eden bir tarzda uygulanan yöntemlerdir.
Bu yöntemlerden bazıları (fenomenolojik yaklaşım, sembolik denklemler, sıralı ölçekler), zihnin, yetersiz tanımlanmış
konuları işlerken izlediği evrensel tutumlar gibi görünmektedir. Belirsizin bilimlerini, kısaca bilimsel düşüncenin genetik
bir aşaması olarak gör-mek abartma değildir; bir tek bilim vardır veya daha doğru bir deyişle bir tek bilimsel anlayış vardır;
5 6 Belirsizin Bilimleri
ve bunun uygulama biçimleri, incelenen konuların özgül epistemolojik niteliklerine göre değişir.
Bu yöntemler, burada, sosyal bilimlerin (belki düşünmeden, daha çok da daha kolay olduğu için) yüzyılın başındaki
kuruluş dönemlerinde doğa bilimlerini taklit ederken üstlendikleri borcun ödenmesi sayılabilirler. Zira olgular dünyası
(gözlem araçlarıyla donanmış zihne “görünen” dünya), cisimlerin düşüşü, elektrik yasaları gibi değişmez ve istikrarlı şeylerin gözlemini kolaylaştıran belirlinin dünyasını büyük ölçüde
aşmaktadır. Doğanın kesin bilimlerinin, göze batan başarılarında, açık seçik alanlara çekilerek ve entelektüel konfor ve konformizm motivasyonlarıyla belirsizi ihmal ederek, bir bakıma, bilim in kendisine ihanet edip etmedikleri sorgulanabilir.
Muhteşem Fizik, çoğu kez, hissedilen, fakat yazılmayan “tüm
bunlar açık değil, mevcut olamaz” bahanesine sığınarak bilgi
etkinliğinin önemli bir yanını ihmal etmiş olabilir mi?
17. Doğa Bilimlerinin Gerçekliğe Dair Kısmi ve
Taraflı Portresi
Biyoloji-fizik-kimya bilimlerinin ve yol açtıkları tekniklerin
egemen olduğu çağdaş bilim, Lord Kelvin’in ünlü sözünün
biraz totaliter yorumuyla, metodolojinin diktatörlüğüne boyun
eğmiş görünmektedir: “Kendini sadece ölçülerle ifade edebilen
bir bilim, fakir bir bilimdir”.
İnsanın hissettiği büyüklük/değişken ile objede karşılaştığı büyüklük arasında bir karşılaştırma olan ölçme, kuşkusuz
bilimsel düşüncenin temel öğelerindendir; eğer, fizikçiye göre,
ölçme, bir büyüklüğün nesnelleştirilebilir bir tarzda konumlanması ve dolayısıyla bu büyüklüğü taşıyan nesnenin gözleminde
veya hâkim olunmasında toleransın* belirlenmesi ise, olguyla in
statü nascendi -doğuş anında- karşılaşan ve yeni fikri yaratacak
olan kişiye göre, ölçü, her şeyden önce, karşılaştığı şeyle arasına
bir mesafe koymanın, onun duygusal yanından sıyrılmanın ve
sonuçta yaratıcı tuhaflığı (farkı) bulmanın tarzıdır.
* Yanılma payı, (ç.n.)
Zayıf Rasyonellik ve Asgari Bilimsellik 5 7
Çoğu kez, ölçme bu işlevi yerine getirir; bu, örneğin esin
bekleyen genç araştırmacının, sorununa nasıl yaklaşacağını
I»ilmeyen genç laboratuvar kurdunun durumudur; onlara, patronları çoğu kez, kavramaya çalıştıkları olgunun tüm ölçülebiI i r yanlarını “ölçmelerini”, işin gelişimini “bekleyip, izlemelerin i” önerir ve gizli, ancak çoğu kez gerçekleşen bir umutla, söz
konusu olguyla bu mesafeli tanıdıklığm/içli-dışlı oluşun incelenen olguyu, işlemsel bir şekilde kavramayı sağlayacak bir fikre
yol açmasını bekler.
Bu, aynı zamanda, öznellik, a priori ve keyfi yanlar taşıyan
belirsizin bilimlerinde -genelde insan bilim leri-, ölçmenin en
önemli ve ilk işlevlerindendir; ölçmenin ve ölçme yöntemleri
.ırayışınm sağlığı araştırmacının zihnini hem bir olgunun (en
kolay ölçülebilen) duyarlı yanlarına doğru yöneltir; hem de bu
olgunun, duygusal öğeleri nötralize eden, “tuhaflık”ı, yenilikçi
zihnin mayası olan tuhaflığı bir yere oturtan (bu, nasıl mümkün olabilir?) bir tablo içine koymaya doğru götürür. Burada,
bir şeyden genel terimlerle “konuşmak” yerine, bu şeyin çeşitli
yanlarını nicel büyüklüklerle oynayarak betimlemeyi öngören
gizli bir mesafe koyma çabası vardır.
Fakat, deneysel bir bilimde karşı çıkılması imkânsız olan
ölçmenin metodolojik diktatörlüğü, korkutucu yaralara yol
açmaktadır; yöntem olarak ölçmeden, patolojik bir düşkünlük
olarak ölçmeye geçilmektedir; ölçme tutkusundan kesinlik tutkusuna (“rasyonellik tutkunluğu”, kendiliğinde, bir rasyonellik
değildir) varılmaktadır. Böylece, bilimden uzaklaşılarak ideolojiye ve dış dünya katında sahip olabileceğimiz bilgilere ilişkin
değer yargılarına bağlanılmaktadır.
18. Sonuç
Düşüncenin dünyası bize iki türlü görünmektedir; bir yandan
duvarları, düşüncenin etiği olduğu iddiasını taşıyan evrensel
bir mantığın kuralları tarafından inşa edilen bir labirent gibi,
öte yandan ise bu labirentin planına tepeden bakan ve hatta
onu ezen ve ilke olarak sonsuza kadar uzanan bir bilgi duvarı,
5 8 Belirsizin Bilimleri
oluşmuş bilimin dikey bir duvarı gibi… Bilimsel kurum yöneticileri, yani bilgi duvarının çatlaklarını onaranlar, bekçiler, ahlakçılar, (doğru) “olanın” katı muhafazakârları, evrensel mantık
adına, bireyin dolaştığı labirentte düştüğü hatalar üzerine yargıda bulunmaktadırlar; zira ona gözleriyle hâkim bir konumda
yer almakta ve kendi etiklerinin değişmezliğinin yol açtığı bir
kısırlıkla ve edilgin bir bakışla tepeden bakmaktadırlar.
Bu kitap, bazen mantıkçının bazen de psikoloğun diliyle
belirsiz kavramların varlığını ve biçimlerini ortaya koymayı ve
bunların, zihnin yaratmaya yönelik işleyişinin, zihinsel davranış ve taktiklerin verileri olduğunu göstermeyi amaçlamaktadır.
Daha sonra, sadece aynı rasyonel düşüncenin farklı dalları olan farklı bilimlerin (Carnap) farklı gelişim düzeylerine ait
olduklarını, belki de bu bilimler daha da ilerlediğinde sonunda elenecek olan belirsiz kavramlardan farklı şekillerde yararlandıklarını göstermeye çalışacaktır. Düşünce alanımız, çoğu
kez insan bilim leri olacaktır. Ancak, bunların kendi nitelikleri
nedeniyle de, tarihsel nedenlerden ötürü, kendi alanlarında yer
alan, ancak metrolojik “kesinlik” kıstaslarına uymayan veya
yüksek bir öngörülebilirlik taşımayan bilgi alanlarını incelemeye cesaret edememiş olan diğer doğa bilimlerine de modeller
önerdiklerini göstermeye çaba harcayacağız.
Burada ve şimdilik, bize belirsiz görünen kavram ve olguları yönlendirmeye yarayan bazı yöntemleri -b ir başka deyişle
zihinsel algoritm aları- ortaya koyacağız. Nihayet, yaratıcı üretimin özgürlüğe bağlı olduğu noktasından hareketle ve bazı
örneklerden kalkarak, engelleyici kuralların çok net ve oturmuş olması yüzünden, yaratıcılığın, VVallas’m deyimiyle, bir
“esinlenme”den çok bir kombinatuvar gibi göründüğü alanlara
kıyasla, belirsizin alanlarında daha fazla yenilik akımı olduğuna işaret edeceğiz.
II. Doğası Gereği Bilinemez Olan: Dünyanın
Başlangıcından Bu Yana Gizlenmiş Şeyler
It requires very strong minds to resist the temptation of superficial explanations.
(Yüzeysel açıklamaların çekimine kapılmamak için
çok güçlü zihinler gerek.)
A. Einstein
Bu bölümün başlığı, bunu farklı bir anlamda kullanmış olan
Rene Girard’m tanınmış bir kitabının başlığından alınmıştır.
Burada, dış dünyaya ilişkin bilgisizliklerimizin niteliğini ortaya koymaya ve özellikle de, şeylerin doğasının tüm bilimlere
ve özel olarak da, önceki bölümde, belirsizin bilimleri olarak
ele aldığımız sosyal ve insani bilimlere dayattığı bilginin pratik
sınırlarının neler olduğunu sorgulamaya çalışacağız.
1. Bilimsel Yöntemin Totaliter Aksiyomu
Dış dünyada, bilimsel yöntemle tanınamayacak hiçbir şeyin
bulunmadığı şeklindeki aksiyom, toplumumuzda hemen hemen
bütünüyle sezgisel bir aksiyomdur; her şey bilimin konusu olabilir. Her şey bir yana, bu aksiyom, rasyonalizmi, çağdaş düşüncenin, daha açıkçası, bilgimizin tüm alanlarında bilimsel yaklaşımı dayatabilmiş olan Batı düşüncesinin etiği olarak gören bir
aksiyomdur.
6 0 Belirsizin Bilimleri
Aslmda, Batı uygarlığı (çoktan beri Avrupa’da konumlanmıyor), insan türüne en büyük katkılarından birinin, evrenselliğiyle, tüm düzeylerde tutarlılığıyla pozitivizm ve deneysel
yöntemiyle birlikte bilimsel rasyonalizm olduğu inancındadır. Kuşkusuz, bu miras, bugün her yerde ve en azından tüm
gelişmiş ülkelerde yayılmıştır; ama onun temel ve evrensel
yanının kaynağında, eski Yunan zihniyeti, Rönesans ve Dekartçılık’ın beslediği deney, Ansiklopedi, 19. yüzyılın pozitivist
çabası ve nihayet bu düşünce akımının dünya uygarlıklarıyla
ve özellikle, önemli bir karşı etkide bulunan Doğu düşüncesiyle etkileşim içindeki sonuçları, yani teknik olarak yayılması
bulunmaktadır.
2. Aklın Hastalıkları
Bilimsel düşüncenin, birtakım hastalıkları olmuştur; tüm antirasyonalist, mistik akımlar, mevcut kanallar tarafından yeterince doyurulmamış dinsellik baskısı, zihinlerde varlığını sürdüren çeşitli batıl inançlar gibi… Bunlarda, bilimin her şeyi hemen
açıklamayı reddetmesi ve bilim in bir gerçekleştirmeden ziyade
bir girişim olması gerçeği rol oynamıştır.
Geçen bölümde, burada ve şimdi “oluşmuş bilim ” dediğimiz bilim, “bugün için tamamlanmış, yarın değişecek” düşüncesinin somutlaşmasından başka bir şey değildir. Bir zamanlar,
müneccimler ve kâhinler -Fransız Devrimi’nin ardından gelen
karışıklıklar sırasında büyük bir gösteriye dönüştürülmüş
olan- Akıl Tanrıçası’na tapınırken, fazla ciddiye almadan ironik
bir yarar sağlamak bakımından Bilim tanrısının gücünün farkına varmışlar ve bilimin, evrensel olarak inandığımız tek şey
olduğuna bakarak, kendilerinin de “bilim adamı” olduklarını
iddia etmişlerdir. Bilgisiyarda astroloji, hem cehalet temelinde hem de ortalama insan zihninin günlük yaşama geçirilmesi güç bir düşünce etiği düzeyine yükselme kapasitesine sahip
olmayışı temelinde gelişen bu tip abartmanın, bu entelektüel
hastalığın zirvelerinden biri sayılabilir. Tüm bilimlerin ardında, bir “sahte bilim ler” defilesi vardır ve Kepler’in, Bohemya
I’ ı.ılı’mn sarayında astrolog olduğunu hatırlatarak, tıpkı simya
w kimya gibi uzunca b jr süre birlikte yol aldıkları bahanesiyle .ıstroloji ve astronominin arasında bir karışıklık veya gizli
İm devamlılık bulunduğu yönünde kanıtlar aramak kolaydır.
A m ak bu durum, artık sona ermiştir.
Aslında, bilgisayar, salt akim mucizevi ürünlerinden biri
■ı.ıyildiği ölçüde, m eşru olarak denilebilir ki, bilgisayarlı yıldı/ falı (horoskop) kötümün erdeme gösterdiği saygıdır. Eğer
ImIimsel düşüncenin dış biçimleri/dışa yansımaları bu kadar
‘.ıikse topluyorsa (bu sükse, bilimsel düşüncenin istismarıdır),
hıı, sonuçta bilimsel düşüncenin ve sağlamlığının kabulüdür,
“bilimsel Kitsch”, bilim e karşı duyulan bir saygı ifadesidir.
t. Belirsizin Bilimleri Çoğu Kez Sahte Bilimler Değil,
Hatanın Bilimleridir
Kasyonel zihin açısından, epistemolojik alanın dışında hiçbir şey yoktur; biz, mistik ve dinsel düşünceyi, en rasyonel
bir tarzda inceliyoruz; üniversitelerde, çoğu kez agnostiklerin
dinde bulunan kürsüleriyle birlikte bir din bilimi vardır; aynı
şekilde bilgisayarın bize sunduğu hesaplama olanaklarından
yararlanarak, horoskop^ yıldız falını ve düşünce iletimini kutsal halesinden arındırmanın (demistification) zevkini çıkarmayı engelleyen bir şey de yoktur. Rasyonel olmayanın ve dinsel
düşüncenin türleri, insan bilimlerinin çeşitli alanlarından biridir, başka bir şey değil; bu alan, birtakım teknolojilere yol açabilir; örneğin insan zihninin cazibeye kapılma ve kolay kanma
tarzlarının incelenmesi (Festinger), onları yönlendirme tekniklerini içerir: “Batıl inançlar, insanları yönetmenin en güvenilir
araçlarıdır”. Kitlelerin “ruh”unun(?) veya kutsal bir tözün yönlendirilişi hakkında pratik bilgiler elde etmek için, bir din veya
politik bir parti yaratmaktan daha iyi bir yol yoktur; bu, büyük
somut bir sosyoloji deneyimidir; hatta, rasyonalizmin temel
önermelerinden biridir; hatalı olanı incelemek, doğru olanı
incelemek kadar, hatta ondan da daha yararlıdır; zira önermelerin yanlışlığına karşı çıkmak, yaratıcılıkla korelasyon halinde
D o ğ a sj Gereği Bilinemez Olan 6 1
6 2 Belirsizin Bilimleri
olduğunu bildiğimiz, “karşıtlık” (contre) zihniyetiyle sıkı sıkıya
ilişkilidir. Daha sonraki bir bölümde, hatanın en azından onu
düzeltme çabaları nedeniyle nasıl verimli olacağını göreceğiz.
Oluşan bilim açısından, başarısız deneyimler çoğu kez başarılı
deneyimler kadar, hatta pek çok araştırmacıya göre daha fazla
öğreticidir.
İnsan bilimlerinin bir kısmı, belirsiz, karışık ve terminolojisi şüpheli olguları, meşru ya da kendinden memnun bir kesinlik iddiasıyla incelemektedir; nitekim, psikanalizden türetilmiş
bilgiler, incelenecek bir dizi alan önermektedir; bilinçaltının
yasaları, kişisel ve sosyal imajiner gibi.
Kavramsallaştırma çabasının, ölçme çabasından ya da hatta belirgin bir şekilde bundan bir üst aşamada yer alan çelişkiye
düşmeme çabasından son derece daha önemli olduğu alanlar,
bunlar arasında zikredilebilir. Aynı şekilde, algı psikolojisinin
bir dalı olarak estetik, algılanan dünyanın duyumsal biçimlerine değerlerin atfedildiği koşulları araştırmaktadır. Madem
ki insan zihninin total bir rasyonellik kapasitesinde olmadığı
açıktır, öyleyse bizim dünya görüşümüzde irrasyonel olan kısmın saptanması ve incelenmesi akla uygundur -ve bu, bilimin
görevlerindendir- çünkü, pek çok etmenin yanı sıra bu irrasyonel kısım da bir varyans etmeni olarak eylemlerimizi belirlemektedir.
4. Kaynaklarına Göre Belirsizliğin Kategorileri
Bilimin iradesine, şu veya bu şekilde bağlı olmayan çok çeşitli
olgu kategorileri vardır.
• Sahte bilimler, para-bilimler (parasciences): Bunlar,
önemleri ne olursa olsun, zihnin hastalıkları gibi görünmektedirler ve dolayısıyla böylece ele alınmalıdırlar.
• Dinler, inançlar, irrasyonel şeyler ve benzeri muğlak
olguları inceleyen bazı bilimler vardır; bunların konularının
kendileri belirsizdir ve ancak sosyoloji ve psikoloji gibi biraz
daha kesin olan komşu bilimlerin desteği ile ya da yavaş yavaş
açıklık kazanırlar.
Doğası Gereği Bilinemez Olan 6 3
• Şeylerin bugünkü durumunda belirsiz olan ve daha
uz,un süre böyle kalacak olan bilim alanları vardır; bilinçallı veya bilinçdışınm, estetik değerlerin incelenmesi ve ayrıı .1 meteoroloji, demografi, düzensizlik durumları, biçimlerin
I H’lirme süreçleri vb Bunları belirsizin bilimleri adı altında topluyoruz ve olabildiğince kesinlikle statüsünü araştırıyoruz.
• Kesin -veya yarı-kesin denilen- bilim alanlarında, yani
yüksek öngörülebilirlik düzeylerinde her zaman doğrulanma-
■;,ı da bir kesinlik iddiası taşıyan bilimlerde, etkili değişkenler
.ırası korelasyonların, çok zayıf olmaları dolayısıyla, başlangıçla onlara önem verenler de dahil, tüm araştırmacılar tarafından
Irrk edilmiş bazı alanlar vardır. Ancak, işte bu alanlar, “kullanılmayı” bekleyen bütün bir bilgi alanını, düşüncenin bir ayıklanma zeminini oluştururlar. Aslında bu alan, bir öncekinden
güç ayırdedilir ve aynı zamanda belirsizin bilimlerinin kapsamına da girebilir.
Am a bunlardan hiçbiri, dünyanın -h iç olmazsa oluşumu en tamamlanmış parçalarında- hem kesin hem de anlaşılabilir bir imajını yeniden çizme iradesiyle rasyonel düşünme
çabasını, araştırmacının durumundan etkilenme olasılığını
ortadan kaldırmamaktadır. Dünyanın başlangıcından beri pek
çok şey saklı kalmıştır; bu, söz konusu şeyleri incelemek üzere bir deney tasarlayamadığımız için değil, sadece ve basitçe,
lıu deneyi yapabilme kapasitemizin olmamasındandır; bunun
incelenmesi gereken sağlam nedenleri vardır.
Burada, gerek evrenin ve nedenselliğinin olasılıksal niteliğine, gerekse mikrofizik ölçeğinde belirsizlik ilkesinin temsil ettiği belirlenemezliğe ilişkin yavaş bilinçlenmenin yarattı-
)’,ı epistemolojik şok üzerinde daha fazla durmayacağız; bunu,
I. bölümde evrenin tanınmasına bir tür engel olarak nitelen-
<1 irdik. Tüm bunlar, yüzyılımızın en yetenekli beyinleri taraII ndan parlak bir şekilde işlenmiştir ve onların bize verdikleri
ı lersle yetinmek, en basit yol olacaktır.
Buna karşılık, bilimsel gücün pratikteki sınırlılıklarını
irdelemek ve rasyonel düşünce açısından tamamen “bilim sel”
j görünen bazı hakikatlere ulaşmanın olanaksızlığını tanımak
yararlı olacaktır.
6 4 Belirsizin Bilimleri
5. Öğretici Bir Örnek: Sosyal Bilimlerin
Aracı Olarak Fotoğraf
Somut maddi yanı şüphe götürmeyen bir dış gerçekliği kavrama bakımından sınırlı oluşumuzun pratik bir örneği, etnoloji,
antropoloji ve diğer insan bilimlerinde, reklamcılık ve propaganda gibi tekniklerde uygulandığı şekliyle fotoğraftır. Genelde hepimiz, eğer bir sahne varsa, onun fotoğrafının çekilebilir
olduğunu düşünürüz (nitekim tersten şöyle bir kanıt kullanılır
bu konuda; eğer bir şeyin fotoğrafı varsa bu onun varolduğunun işaretidir; bu düşünce kayması politik fotoğraf oyunlarında (trucage) kullanılır).
Bu bir hatadır; elimizdeki tekniklerin gücünü istismar ederek yaptığımız bir genellemedir. İcat edildiği şekliyle fotoğraf,
bir “imago”nun, bir sahnenin kristalleştirilmesi ve saptanmasına dayanır; söz konusu sahne dört öğe içerir:
1. Orada olan ve eğer kimse onları kaldırmazsa orada kalmaya devam edecek türden edilgin ve hareketsiz (natürmort)
şeyler. Fotoğrafçı kamerasıyla bu şeyleri aydınlatır; onların
durumlarını ve niteliklerini kalıcı olacak şekilde, en azından
fotoğraf film inin dayanma süresi boyunca sabitleştirir.
2. Gözlemcinin varlığından etkilenmeyen, herhangi bir
“tepki” göstermeyen türde doğanın dinamik olguları; düşen
taşlar, trenler, inekler gibi hareketli şeyler. Fotoğrafçı, oluşumun, evrimin bir durumunu, oldukça kısa bir andan hareketle kristalleştirir; “enstantane” denilen şey budur. Enstantane, dinamik evrimin resimde görünmeyecek kadar kısa bir
zamansal dilimidir ve bu konuda oldukça iyi gelişmiş pek çok
görüş, film in duyarlılığına, ışık durumuna, fotoğrafı çekilen
şeyin hareket hızına bağlı olarak, kullanılan zaman örnekleminin/kesitinin süresine ilişkin bir dizi kurallar getirmektedir.
Özetle, burada gözlemci ve gözlenen arasında etkileşim yoktur;
gözlenen bir şeydir ve gözlem sorunları, teknik sorunlardır;
bilimsel fotoğraf kullanımının çoğu bu kategoriye girer; nebülöz, düşen taş, mikrop, cerrahi konu, bütün bunlar fotoğraflarını çeken gözlemciye ya çok az tepki gösterir, ya da hiç.
3. Gözlemciye, uygulamaları zor da olsa, öngörülebilir,
Doğası Gereği Bilinemez Olan 6 5
bilinebilir kurallara göre tepkide bulunan varlıklar veya şeyler; fotografik av ya da kovalamaca ile uğraşanlar, fotoğrafı
çekilmek istenen canlıların, güvenlik arayışının tepkisel manI ığı içinde kaçınılması gereken garip bir uyaran gibi hissettikleri kameranın varlığından rahatsız olmalarına bağlı sorunları iyi bilirler; böcekler, hayvanlar büyük ölçüde bu kategoriye
girerler. Buradaki güçlükler, bir önceki kategoriye kıyasla daha
büyüktür; fakat bunlar nesnel olarak tanınabilir, dolayısıyla
oyunlar teorisinde tanımlandığı gibi doğa ile oyun anlamında
öngörülebilir niteliktedirler.
4. İnsan bilimlerinin ayrıcalıklı konusu olan insanlar ve
laşıdıkları ya da yarattıkları olgular; etnologu ve antropologu
ve aynı ölçüde de, daha teknik amaçlar güden foto muhabirini,
casusu, polisi ilgilendiren kategori özellikle budur.
İnsanlar, kendileri tarafından yapılan bir etkinliği görücü
ve kristalleştirici bir kişi olarak fotoğrafçının varlığından doğrudan etkilenmektedir. Bu koşullarda, insanlar, bakış alanlarında fotoğrafçıyı gördükleri ölçüde, onun varlığına hemen
hemen zorunlu olarak tepki göstermektedir; ya onu benimseyip poz vermektedirler ya da benimsemeyip kaçmakta, uzaklaşmakta veya karşı çıkmaktadırlar.
Bu durumda sosyal bilimlerin hammaddesi niteliğindeki insanları konu alan her fotoğraf, zorunlu olarak, şu veya bu
ölçüde “sahte”dir; gözlemci-gözlenen etkileşimi, burada, önemli bir hale gelmektedir ve şu ya da bu şekilde “görüşülmeli”dir.
Bilimsel olgunun kesinliğini isteme açısından, bir tür ilkesel olanaksızlık vardır ve bu, belirli bir ölçüde yönlendirilebilir veya
üzerinde oynanabilir olmakla birlikte, tamamen ortadan kaldırılamaz. Oyun teorisi terminolojisiyle ifade edersek, rakip, partnerine (ya da fotoğrafı çekilen fotoğraf çekene) bir bakıma -görsel alanı bozma anlam ında- “zarar vermeyi” istemektedir. Bu
durumun çok çeşitli, değişik şekilleri vardır ve sosyolojik fotoğraf yöntemiyle yapılan araştırmalar, her zaman sahte görünmeyen, bazen aslına sadık ve çoğu kez de taraflı ve kısmi görünen
dokümanlarının hazırlanmasında bunları temel almaktadırlar;
Cezayir’in fethi sırasında veya geçen yüzyılda Filistin’de “şahsiyet” lerin uzun uzun poz verdikleri ilginç fotoğraflar veyahut
6 6 Belirsizin Bilimleri
Amerikan Hükümeti’nin korumasında yapılan bazı incelemeler bunun örneklerindendir. Günlük hayatın etnolojisi farklı bir
boyut taşısa ve başka gerekler içerse de, bunlar, ilginç etnolojik j
dokümanlardır. Benzeri düşünceler, antropolojik filmler veya
aktüalite filmleri konusunda da öne sürülebilir.
Özetle, gerçekçi resimlerle doküman oluşturmanın (gerçeğin kristalleştirilmesi) kapsamı dışında kalan bir dizi önemli durumlar vardır; biz, bu durumlarda tıpkı ressamın tablosu
veya karikatür gibi, illüzyondan ayırdedilmesi zor, en azından
büyük ölçüde belirsizlik evreninde yer alan bir hatıra resmine
indirgenmekteyiz.
6. Gerçeğin Kristalleştirilmesinin Yollan
Gözlemci durumundaki fotoğrafçı, pratikte, gözlemci-gözlenen
etkileşiminin etkisinden nasıl kurtulabilir ve doğa yasalarıyla,
işine yarayacak tarzda nasıl oynayabilir?
• Çözümlerden biri, elbette, fotoğrafçıyı görünmez kılmaktır
(the invisible eye). Bunun için çeşitli teknikler vardır: Enstantane, kamuflaj, teleobjektif, hızlı film gibi. Tüm bu teknikler,
profesyoneller tarafından çok iyi bilinmekte ve kullanılmaktadır; ancak, bir başka kitabımızda daha özenle yaptığımız bir
incelemeye göre, izlenen yöntemler ne kadar karmaşık olursa
olsun, bununla elde edilecek bilimsel “tanıklık”m niteliği, yani
bunun bir bilim konusu olarak değeri, yöntemlerin gelişmişlik
derecesi arttığı ölçüde, zorunlu olarak azalmaktadır; örneğin,
daha duyarlı bir fotoğraf filminin daha iri bir taneciği vardır,
bir teleobjektif daha fazla ışık gerektirmektedir, bir fotografik
av teçhizatı daha büyük bir oyluma/hacme sahiptir ve daha
kolayca görülebilir vb.
Oysa, eylem veya sahnenin, yani fotoğraf imagosunun
taşıyıcısı resmi çekilen özne olduğu ölçüde, özne, fotoğrafçının evrendeki yörüngesi üzerinde küçük bir öğedir; fotoğrafçı
onu yakalamak için ava çıkmak zorundadır, nadiren görünmez
olabilir ve bu, beraberinde götürdüğü teknik bagajlarla orantılı
olarak mümkündür. Komşu iki teknik olan gazete fotoğrafçılı-
Doğası Gereği Bilinemez Olan 6 7
)’,ı ve sosyolojik fotoğrafçılıkta, insanları konu alan fotoğrafın
(sosyolojik fotoğraf) niteliği, (tüm makine ve teçhizatıyla birlikle) fotoğrafçının cüssesiyle ters orantılıdır.
• Bilimle çok eski bir beraberlikleri olan polis ve casus gibi
I M’ofesyonellerin geliştirdiği bir başka teknik daha vardır. Burada fotoğrafçı, dünyanın herhangi bir noktasında, kendisi taralından seçilmemiş bir yerde, yani, resmin niteliğinin zorunlu
koşulu olan görünmezliği sağlayamayacağı bir yerde cereyan
eden bir “sahne”yi yakalamaktan vazgeçer; bunun yerine gözleminin kalite koşullarını (ışık, agrandisman, çevreleme) ayarlayabileceği ve gizlenebileceği ayrıcalıklı bir gözlem noktası
seçer ve gözlem alanını oluşturan bu dünya parçasında “onu
ilgilendirecek” bir şeyin cereyan etmesini, özü gereği açık
seçik olarak tanımlanamayan bir şeyin ortaya çıkmasını bekler.
Ancak daha sonradır ki, bilimsel gözlem açısından ve ilke olarak iyi olduğu varsayılabilecek fotoğraflardan hareketle, gayretli, uzun ve daima parçalı bir çalışmayla öğeleri birleştirip
sahneler oluşturur.
• Bilimsel fotoğrafçılıkta uygulanan ve altı çizilmesi gereken önemli bir yol daha vardır; yeniden kurma (reconstruction).
Burada, her zaman olmasa da genelde fotoğrafçı olan gözlemci, doğrudan ve aygıtsız bir gözlemle, dünyanın birtakım sahnelerini kendiliğindenliklerinde ve dolayımsız niteliklerinde
ona göründükleri gibi kavrar; sadece ilgili, dikkatli, uyanık
bir temaşa etkinliği yürütür. Bilimsel dokümanını oluşturmak
için, sosyal bilimlerin başlangıcında uzun zaman uygulandığı üzere gördüğü şeyleri sözcüklerle ifade etme ve uygulama
yoluna gitmek yerine, bir stüdyo ve yeniden temsil etmek üzere
profesyoneller ve aktörler kiralayacak, onlara kendi belleğinde
canlandırdığı durum (eidos) ile tüm parçaları toplayarak yeniden yarattığı durum arasındaki benzerliği araştırabilecek işaretler sağlayarak, bir sahneyi oynamaları için onları yönetecek
ve bilgilendirecektir. Burada durum şudur; bir fotoğrafçı var,
fotoğraf çekiyor; “aktör”, tanımı gereği bir tanık durumundaki fotoğrafçının varlığına duyarsız, işlevsel bir nesnedir; çünkü
bir sahneyi temsil etmek üzere ücret almaktadır. Oyunu yöneten-gözlemci, demek ki kendi gözlemini hem bütünüyle kurgu­
sal hem de yüksek bir doğruluk derecesine (“bu, gerçek gibi”)
ulaşan bir şekilde yeniden inşa ederek ifade eder.
Doğa bilimleri çerçevesinde “kesin” gözlem yapmakla
uğraşan pratisyenlerin, burada bir aldatmaca (trucage), yani
yalan olduğu, dolayısıyla hakikatin bulunmadığı iddiaları çok
hafif kalmaktadır. Kuşkusuz bu tür teknikler aldatmacaya
açıktır. Ancak, insan davranışının nispeten ince ve gelip geçici yanlarını bir bilim konusu olarak kavramanın söz konusu
olduğu zor bir alanda, bu tür paradoksal yöntemler şu sayıltıyı temel almaktadır: Gerçeklik, herhangi bir nedenle ulaşılmaz
olduğunda, kurgulama (fiction), gerçekliğin en iyi yorumudur. “Sanat, bizim hakikati anlamamızı sağlayan bir yalandır”
(Picasso). Bu yöntemler, günümüzde tüm bilimsel alanlarda
kabul edilmiş olan model veya kopya (simulacre) fikirlerinden
hareketle epistemolojik planda kolayca doğrulanabilirler.
Bilimsel araştırmacı olduğunu varsaydığımız oyun yönetmeninin bu tiyatromsu kurguyla gerçekleştirmeye çalıştığı
şey, gözlenen şeyin, doğrudan ulaşılması çok zor olduğundan
polis araştırmalarında robot portreler yapma veya bazı sahneleri yeniden canlandırma pratikleri gibi, bir model veya örnek
oluşturmak, gözlenen şeyi yeniden inşa etmektir. Burada kanıt
arama kuralları araştırmacının belleğinden ve bu şeye ilişkin
geçmiş deneyimlerinden (soll Wert) hareketle olması gereken ile
gözleri önünde olup biten (İst Wert) arasında bir karşılaştırmaya
dayanmaktadır; araştırmacının, yeniden oluşturmaya çalıştığı
şey, bir hata sinyali verdiğinde, araştırmacı bunu ortadan kaldırmaya çalışır. Bu süreçte, o kuşkusuz belleğinin çarpıtmalarına bağımlıdır, ancak kendi eleştirisel zihnine de bağlıdır ve bu
sayede, hiçbir mekanik veya bilimsel gözlemin kavrayamayacağı çok ince ve hassas nüanslar konusunda özellikle titiz bir
tutum izleyebilir. Bunun örneklerini IV. Bölüm’de bulacağız.
Bu noktada şunu da ekleyebiliriz; karikatüristi sosyo-psikologla karşılaştırmak ve örneğin ayırdedici niteliklerin karikatürünü yapma yöntemini, bu niteliklerin çözümlemesiyle bütünleştirmek abartma olmayacaktır. İlke olarak, kuşkusuz, sosyal
psikoloji, karikatürler gerçekleştirmeyi (kişilik psikolojisi, ideal
tip arayışında, karikatürün bir bilimidir) sağlayan birtakım tek6 8 Belirsizin Bilimleri
Doğası Gereği Bilinemez Olan 6 9
ilikleri geliştiren bir bilimdir; deneysel uygulamalarda, karikaI iircü çoğu kez bilim adamına yol açar ve daha sonra desinatörün sezgisel yoldan ona verdiklerini bilim adamına devreder.
7. Bir Anın Fotoğrafıyla Dünyanın Yakalanmasında
Genel Bir Belirsizlik tikesi
Daha ileri gidelim; bilimsel gözlem aracı olan fotoğraf, belirsiz
ve muğlak olanın bilimlerinde özellikle yararlıdır; çünkü bunlarda bir durumun bütün öğelerinin eşzamanlı olarak mevcut olduğu anı, ayırdedici bir anı, bu “büyülü an”ı kavramak
(Cartier-Bresson), ve daha sonra bu dokümandan bilimsel veya
başka bir amaçla yararlanmak, hatta maksimum bir ayırdedici anlam arayışıyla birtakım diziler veya varyasyonlar gerçekleştirmek söz konusudur.
Yukarıda önerdiğimiz objeler çözümlemesi ve fotoğraf tekniğinin taşıdığı güçlükler, sonuç olarak çağdaş mantıkçıların iyi
bildiği, bir belirsizlik ilişkisi biçimi alan çok genel bir iddiaya
indirgenebilir:
(Dokümanter imajın (Temsil edilen sahnenin _ g ^
kalite veya niteliği) gerçeğe uygunluğu)
Bu “sembolik denklem”in anlamı şudur; terimlerden biri
artınca, diğeri azalır; sabit (constante), bir teknolojinin (burada,
gümüş tanecikli fotoğraf) niteliği tarafından belirlenir.
Gerçekten de fotoğrafın en genel özelliklerinden birinin
duyarlılık ile taneciğin iriliği olduğunu biliyoruz; taneciğin
iriliği, gümüş nitrat taneciğinin dalga dalga gelişme hacmine
bağlıdır. Bu temel ilişkide meydana gelen her değişiklik, resim
tekniği, uygulaması veya bilim inin dünyasında fotoğrafı çekilebilir sahnelerin niteliğinde veya doğasında zorunlu olarak etkide
bulunur; eğer sabit küçülürse, gözlemcinin kayıt edebileceği ve
gözlemcinin yolu üstünde her zaman karşılaştığı “dünya sahn esin in çok küçük bir yüzdesini oluşturan sahnelerin “fotoğrafı çekilebilir” kısmı büyür.
7 0 Belirsizin Bilimleri
Bilimsel araştırmacı, özellikle teknolojinin son gelişmelerinden haberdar olduğunda, gerçeği resim biçiminde tanımaya
yönelik fotoğraf aygıtının, teknik gelişimin sadece bir aşaması
olduğunu bilir; eğer fotografik tanecikler (temel özelliklerinde) 150 yıldan beri varlığını korumuşsa da, bu, onun, dünyayı
resimlerde kristalleştirmek için sahip olduğumuz tek teknik
olarak kalması için yeterli bir neden değildir. Bazı metallerin (cesium) foto-emisyonu, elektronik akımın denetimindeki
ilerlemeler ve özellikle, elektronları dağıtmadan ve karıştırmadan istediğimiz yere iletme kapasitesinin artması, çok
büyük ölçülerde şimdiden kullanılmakta olan bir başka tekniğe yol açmıştır ve bu tekniği, son derece zayıf ışık gözlemcilerinin (astronomlar, gözlem uydusu üreticileri) yanı sıra, elektronik iletişim araçlarında (basit televizyon kamerası) uzman
mühendisler de tanımaktadır.
Ancak, dolayımsız duyarlılığımızı aşan olguları tanıma kapasitemizin artması açısından, asıl önemli olan şey, dünyanın tematik görselleştirilmesidiv. Duyarlılığı ve kesinliği arttıran yöntemlere kıyasla bu, bizim dünyayı temaşa etme tarzımızı ve özellikle bilimlerin yaratılmasında görüşün (vision) diktatörlüğünü
daha fazla sorgulamamıza yol açmaktadır.
8. Dünyayı Yeni Bir Yakalama Tarzı Olarak
Tematik Görselleştirme
Keşfetme (veya sccmning) süreci, fotoğrafmkinden tamamen
farklı bir fikre dayanır. Fotoğrafçılıkta temel duyarlı öğe, çok
sayıda duyarlı taneciği, düz bir yüzey, yani film üzerinde toplamaktır; yüzey üzerinde gerçek bir resim meydana getirmek
ve onu işlemek söz konusudur. Resim yapabilmeyi sağlayan
temel ilke, bundan böyle, kavramsal ve teknik olarak çözümleme ve yeniden kurma aşamalarını ayırdetmek, verici tarafından “görselleştirilmiş resimci, bir yerin haritasını oluşturmak için, bir noktadan diğerine değişen yerel fiziksel bir özelliğin
bulunmasından ayırmaktır.
Doğası Gereği Bilinemez Olan 7 1
I iskiden, fotoğrafçılık, bir ışık sorunuydu; oysa bundan böylı\ l.ıramalı mikroskop ilkelerine yakın ilkeler üstüne temellenin iş U’matik görselleştirme olarak dört temel nokta içeriyor:
1) Belirli bir noktada dış dünyanın bir öğesinin herhangi
İm fiziksel özelliğinin seçimi ve genellikle elektriksel nitelikli
İmi “ölçme” sayesinde bu özelliğin bulunup ortaya çıkarılması.
2) Evrenin bir parçasını belirli ve tanınabilir (noktaların
.nİresi) bir düzen içinde taram a (scanning) ve bu keşif sürenin’, bir harita oluşturmak üzere gerçek dünyayı nokta nokI.i ( i i r a y a n ve bir önceki maddede belirtilen detektörün d ah il
t’il ilmesi.
3) Varolan teknikleri, bugünkü halinde bir bilgisayar bellerinden (büyük kapasitesi nedeniyle) başka bir şey olmayacak
İmi- bellekte depolamak (yakın zamanlara kadar, bilgisayar belirdi yerine sayısal çizelgeler hatta not defterleri kullanılıyordu).
4) Ele alman bir N (x, y) noktasına göre seçilmiş özelliğin
ıleğişimlerinden hareketle bir imajın yeniden oluşturulması ve
hıınu yaparken de, alıcı konumundaki insanın gözünü etkileme
kolaylığı nedeniyle seçilmiş, ölçeklendirilebilir “optik” büyükliik/değişken ile orijinal büyüklük arasındaki oranı korumaya
ı’.ılışmak. Tematik harita çalışması yapan kişi, işte bu şekilde,
yeşil alanları, verimli toprakları veya açıkça bilincinde sahip
olduğu herhangi bir coğrafi özelliği (Rimbert) temsil etmek
i i zere çeşitli renkleri veya yoğunlukları seçmektedir. Biyolog
da, yine bu şekilde, bir dokunun bir noktasında belirli bir mikIardaki suyu yeşil renkle, bir başka noktadaki farklı bir suyu
ise kırmızı renkle (kromatik ölçekler veya yelpaze) göstermekledir. Sentez boyutunun seçimi, temsil edilebilirliğin ve temsil
kolaylığının işlemsel gerekleri tarafından bütünüyle belirlenmiştir, bir başka etmen söz konusu değildir.
9. Gözlem İlkesi Olarak “Gerçekliğin İmajı” nın
Yeni Anlamlan
Özetleyelim; askeri gözlem, biyo-tıp uygulamaları, elektronik
mikroskop, mesajların iletimi veya uzaktan alınması (teledetec-
7 2 Belirsizin Bilimleri
tion) gibi çeşitli alanlarda parça parça ve yavaş yavaş gerçekleşen bu yeni teknikler yelpazesinde, “im aj” sözcüğü, bizim
fotoğraf pratiğimizin büyük ölçüde bağlı olduğu “görünebilir”
imaj ile ilgisiz bir anlam kazanmaktadır. İmaj, orijinal imago’ya
yaklaşmaktadır. Dünyayı, temaşa etme ve onu görülebilir kılma tarzı, (fiziksel değişkenlerin geçici olarak ilk sırada bulundukları) herhangi bir bilimin, hangi ölçekte olursa olsun dış
dünyanın bir noktasının ölçümsel veya en azından adlandırılabilir özelliklerini yakalama gücüne tümüyle bağlıdır; burada
söz konusu ölçek, yerkürenin veya bir hücrenin imajı olabildiği
gibi, bir kentte mahalle, metrekare veya kişi başına düşen karar
kapasitesinin ya da ölüm oranının imajları da olabilir.
Fotoğraf ve tematik görselleştirme gibi üzerinde durduğumuz iki örneği karşılaştırırsak, birincisi, bir anın veya bulguların nüanslarını yakalamaya çalışan, bilimsel düşüncenin hizmetinde olan bir temsil aracıyken; temel ilkesinde herhangi bir
şeyin evrensel haritacılığı (cartopraphie) olmayı isteyen İkincisi, olgulara, eğer bunlar gözlenebilir ve dolayısıyla “gerçek”
iseler, bir başka yaklaşım tarzı önerebilmektedir. Bu aşamada,
kesin olanın bilim leri ile biçimin bilimleri, çok sayıda ölçüyü
tek bir biçimle, yani parçalarıyla, dış çevresiyle, düzenlilikleriyle, düzensizlikleriyle birlikte bir imajla temsil ederken, ölçme işleminin kendini aşma tarzında birleşmektedirler. Bir haritayı anlamak, topografi (geodesie) yapmaktan başka bir şeydir.
Bir imajı anlamak olguların ortaya çıkmasıyla ilgilidir; bu imaj,
esas olarak, biçimleri üreten özel bir değere, örneğin beyaz ışığın yansıma katsayısına bağlı değildir.
10. Tematik Görselleştirme ve Belirsizlik İlkesi
Herhangi bir fiziksel özelliğe kıyasla, bir obje’nin noktalarının çizgi çizgi taranarak, (örneğin, taramalı mikroskop) keşfedilmesi ve bits olarak ifade edilmiş ölçümlerle kodlanarak
(genişliğin dijital kodlaması) transkripsiyonu (genellikle elektrik sinyali halinde) süreci, temel bir teknik yol olarak ortaya
çıktığından beri, çevremizde biçimler bulup çıkarma sorunu,
Doğası Gereği Bilinemez Olan 7 3
!■ I.ısik fotoğrafçılıkta sorulduğundan oldukça farklı bir tarzda
ı >ı l.ıya konmaktadır.
Söylediğimiz gibi, herhangi bir detektör sistemi aracılığıyla
I m Ig i sayara bir süre quantum’una* göre değişen, örneğin sıklıkl.ı kullanılan tarama çizgileri boyunca değişen bir sinyal sokm.ık gereklidir. Daha basitçesi, bu çizgide “gözlenebilir” nitelikle bir N (x, y) noktasının kavranması gereklidir. Bu aşamada,
lıi/im bulup çıkarma (deteetion) kapasitemizi sınırlandıran şey,
•■im/al ve gürültü arasındaki ilişki kavramıdır.
Gürültü, bildiğimiz gibi, iletişim bilimlerinin başlangıcından beri fiziğe dahil edilmiş en genel sözcüklerden biridir.
( .ürültü terimi, işitme evreninden çıkmış (Gerâusch, Lârm) ve
çok doğal olarak görsel dünyada karşılığını bulmuştur; parazitler, lekeler, arızalar gibi, yakalamaya çalıştığımız imaja eklenen tüm sinyaller, gürültüdür. Gürültü, hangi türden olurlarsa
olsunlar, biçimlerin evreninin fon tuvalidir. Bizim yakalamak
istediğimiz bu sinyale kıyasla, doğanın bastırılamaz ajitasyoımnun sinyal düzeyinde ifadesidir. Fizikçiler ve genelde tüm
t loğa bilimcileri, çevrenin gürültüsünden bir biçim çıkarmaya
çalışmaktadırlar. Einstein, Boltzmann, Nyquist, Szilard ve diğer
bazıları, bu gürültüyü dünyanın gözlenen bir parçasının atomlarının veya parçacıklarının rastlantısal hareketine ve buradan
tl a, termodinamiğin ikinci ilkesine bağlamaktadır; evrenin bastırılamaz ajitasyonu, aslında gürültü denen şeyin bir ölçümü
olan yerel (local) ısıyla birlikte artmaktadır.
Genel planda, gürültünün iki tür tanımı yapılabilir:
• Felsefi olarak daha doyurucu olan birinci tanıma göre
“gürültü, işitilmek istenmeyen bir sestir” (Moles, 1950); bu tanım
kolayca genelleştirilebilir; görmek istediğimiz şeyin üstüne konmuş bir biçimdir; mesajlarımızın iletiminde devreye giren arzulanmayan bir sinyaldir (Shannon) vb Bu tanım, gözlemcinin
niyetliliğini, maddenin kendiliğinden hareketiyle karşılaştırır
ve doğanın portresi içinde tanınmış veya tanınabilir biçimler arayışını sınırlandırır; niyetlilik bir kez kabul edildikten
sonra, bu niyetlilikten tüm sapmalar gürültü kavramına şu
veya bu şekilde bağlanacaktır; öte yandan bakıldığında ise bir
* Quanta, quantum: Bir enerjinin ortaya çıkışma tekabül eden küçük değer, (ç.n.)
“biçim “in/ aynı gözlemciye rastlantının sonucu değilmiş gibi
görünen şey olduğu söylenebilir.
• ikinci tanım, morfolojik niteliktedir; aranan biçimlerin
öngörülebilirliğine göre kendini ortaya koyan sinyalin öğelerinin öngörülemezliği ve çeşitliliği ile ilgilidir.
Hangi biçimin arandığı iyi bilinmediğinde, bir şeyi tanımlamak zordur; buna karşılık gürültüye boğulmuş bir seste bir
sinusoid, kötü bir resmin sisli görüntüsünde bir daire veya bir
kare yakalamaya çalıştığımızda ise sesi tanımlamak kolaydır.
Fourier’nin ünlü transformasyonunu uygularsak, bir gürültü
(beyaz), spektrumu tüm olası frekanslardaki tasavvur edilebilir tüm parçaları kapsayan bir sinyaldir; oysa, zamansal (veya
mekânsal) bir biçimi olan bir sinyal, çok daha az sayıda parça
içerir.
Bu kavramlar, örneğin amplifikasyon tekniklerinin başlangıcında,
zayıf bir sinyal (elektrokardiyogram, ansefalogram, çok uzak objelerin fotoğrafının griliğinde boğulmuş geometrik biçim vb) yakalanmaya çalışıldığında özellikle açık seçik bir nitelik kazanmıştır.
Bunlar genel bir sinyalde özel bir frekans ayırmayı sağlayan aygıtlardan oluşan zayıf akımlar tekniğinde filtreler olarak isimlendirilen sistemlerle birlikte, “sinyal ortaya çıkarma” denilen çok etkili
tekniklere yol açmışlardır.
Aranan bir sinyalin (örneğin, bir görüntüyle karışık bir tiz ses)
öğelerinden biri veya diğerinin frekansı iyi bilinirse, bu sesin
“hareketli bantı” a priori olarak soyutlanabilir ve gürültüden
ayrılıp ortaya çıkarılabilir. Bu kavramlar, genelleştirilerek ve
onlara enformatik düzenekler (artifice) uygulanarak, beklenen
sinyalin frekansı büyük bir kesinlikle bilindiği ölçüde, herhangi
bir gürültü düzeyine kıyasla son derece küçük bir sinyalin ayırdedilebileceği kanıtlanabilir; ancak bu son derece dar bir hareketli bant filtresi (ya da buna tekabül eden bir bilgi işlem) gerektirir. Ancak, bu durumda, sinyal analizi, başka taraflardaki her
yerde ortalama genişliklere (amplitudes) kıyasla filtre yelpazesinde sürekli bir genişlik sapmasının araştırılması olduğundan,
bunu yapmak için, çözümlemeye gittikçe daha çok zaman ayrıl7 4 Belirsizin Bilimleri
Doğası Gereği Bilinemez Olan 7 5
m.ısı gerekir (Kupfmuller); açığa çıkarma veya yakalama, buraı l,ı, sadece bu sapmayı ölçme anlamındadır.
Bu, bizi, gürültüye kıyasla bir sinyali ortaya çıkarmanın
y.ı da belirli bir ambiansta bu sinyalin algılanmasının belirsizlik
ilkesi denilen şeye götürmektedir:
Bir sinyalin niteliğine ilişkin hata ile sinyalin genişliğine ilişkin hatanın çarpımı (Fourier’nin analizinde frekans veya öğelerin frekansları toplamı), gözlem süresiyle ters orantılı bir
değişmez/sabittir.
Aııcak, gerçekten de bir sinyalin genişlik veya frekansı değişmelim sonsuza dek sürmesi çok nadir, hatta olanaksız bir durumdur; bir müzik notası, bir hece, bir biçim veya dış kenarlar (conlotır) zaman içinde sonsuza dek sürmezler; aksine sinyaller teori-
■ iinde, oldukça kısa bir süreleri vardır ve sonuçta, genişliğin bilgisi ile frekansın bilgisi (biçimin bilgisi) arasında birbirini telafi
i ‘I m e ilişkisi vardır. Diğer yandan, biçimler, çoğu kez karmaşıktır;
(ırneğin bir fonem, bir müzik aletinin çınlaması (timbre) veya az
y.ı da çok geniş bir repertuvardan seçilmiş bir biçim gibi.
Öyleyse, önceki belirsizlik ilişkisi şöyle denerek dönüştürülebilir:
Sinyalin boyutu veya genişliği’ne ilişkin hatanın, sinyalin süresi’ne ilişkin hata ile çarpımı varolan kalır ve bu sabit
(constante), biçimlerin “bilgisi” olarak adlandırılabilecek olan
şeyle ters orantılıdır.
Yine burada da Fourier tarafından ikiyüz yıl önce önerilmiş
olan matematiksel işlem, temel bir akıl yürütme aracıdır. Sinyali oluşturan öğelerden her birini yakalamaya yarayan mevcut
liltreleri çoğaltarak, bu sinyal ile ortamın gürültüsünün “normal” özellikleri arasındaki tüm farkların ortaya çıkarılabileceğini düşünebiliriz. Enformatikte bu, sinyallerin yeterince uzun
lıir kaydını yakalamak ve ona, doğrudan bilgisayar çözümlemelerini uygulamakla aynı şeydir.
Bu durumda, eğer gitgide daha dar ve dolayısıyla zorunla olarak gitgide daha çok sayıda bantlı bir “filtre bataryası”na
7 6 Belirsizin Bilimleri
sahip olsaydık veya enformatik alanında buna eşdeğerli bir
aygıt gerçekleştirmemizi sağlayacak ve bilgi işlem kapasitesi gitgide daha büyük bir bilgisayara sahip olsaydık, genişliği
gürültüye kıyasla gittikçe daha zayıf olan, gitgide daha çeşitli
biçimlerin yakalanabileceğini kabul etmemiz gerekirdi.
Bilgisayarla çalışan, kavrayış gücü yüksek bir gözlemci,
biçimlerin içinde gömülü olduğu evrenin ajitasyonuna, düzensiz bozulmalara, gürültüye ilişkin olarak biçimler evreninin
sırlarına nüfuz etmeyi başarabilir. Ne ki, bunun için giderek
daha pahalı ve sonsuza doğru giden bir aygıt, sınırsız bir şekilde artan bir bilgi işlem zamanı gerekmektedir ve burada, geniş
anlamda algının belirsizlik ilkesini bir başka şekliyle ve bilimsel teorilerin malzemesi olarak yeniden buluyoruz.
11. Zayıf Bir Etkileşim Olarak Gözlem
Her gözlem bir eylemdir; daha açıkçası her gözlem, iki öğe arasında, gözlemci ile gözlenen arasında bir etkileşimdir. Bu etkileşim genellikle zayıf gibi görünmekle birlikte, çeşitli koşullara
ve örneğin birinin ve diğerinin ölçeğinin ilişkisine göre, güçlü
bir hale gelebilir. Duruma göre deneyci konumunda da bulunan gözlemci, zorunlu olarak, gözlediği şeyin (Merkwelt) yakın
veya uzak çevresinde yer alır; dolayısıyla bu çevreyi etkiler.
Gözlenen çok farklı kategorilere ait olabilir; bakteri, maddi obje,
hayvan veya insan gibi.
Etkileşim terimi, kategorilere göre farklı anlamlara bürünür. Mikroskopun platini üstündeki ince sıvı tabakasına konmuş bakteri ile insanın etkileşimi, kuşkusuz çok uzak görünmektedir; bakteri açısından bu etkileşim, sadece farklı bir
aydınlanma, daha yüksek bir ısı ve muhtemelen sıvı çevrenin
daha yüksek akışkanlığı anlamına gelecektir.
Hayvan ve insan söz konusu olduğunda, eylemler teorisi,
bu hayvan veya insanın dünya hakkında sahip olduğu “bakış açısı” yönünden örgütlenmiş uyaran grubu anlamında, bir
eylem peyzajından söz edilecektir. Bu doğal eylem peyzajında
gözlemcinin varlığı, hayvanın herhangi bir şekilde tepki gös­
Doğası Gereği Bilinemez Olan 7 7
termesi gereken alışılmamış, garip, kendisi gibi canlı olan ve
dolayısıyla tehdit öğesi içeren hayvan gibi görünür; burada
hayvanın tepkisi, kestirilemez niteliktedir; gözlem veya deneyin amaçlarından biri, hayvanı, derinden etkileyen, değiştiren
şeyin ne olduğunu belirlemek ve hatta, örneğin onu evcilleştirerek bu etkiyi ortadan kaldırmaktır.
Özü itibariyle edilgin ve nötr olan bir objenin eylem peyzajından söz etmek ilk bakışta anlamsız görünmektedir; ancak
çağdaş tasarım (desing) teorisinde, bir objenin çevresinden söz
edilmektedir; hatta bu çevre ile objenin, kullanıcısı veya gözlemcisi açısından olası gelişimi arasındaki etkileşimden söz edilmektedir; ancak bu keyfi olarak abartılı bir antropomorfizmdir.
Biz burada da yine, psikolojide “denek” denilen insani
objelerin gözlemiyle, özel olarak ve hiç olmazsa, bizim konumuzu çok iyi aydınlatan v~ ^akından tanıdığımız bir tekniğin
bulunması nedeniyle, ilgileniyoruz. İnsanı konu alan insan
bilimlerinin çoğu, gözlem ve deney üstünde odaklaşmaktadır.
Ancak insan nötr değildir, bir başka insanı kapsayan eylem
peyzajlarına, “cansız” maddi bir peyzaja karşı gösterdiğinden farklı bir tarzda tepkide bulunmaktadır; demek ki, insan
söz konusu olduğunda, gözlemek, zaten bir deney yapmaktır;
gözlemciyi çevreye dahil ederek, varoluşsal anlamda, mükemmel bir şekilde tanımlanmış bir durum denilebilecek olan bir
deneysel durum hazırlamış oluyoruz.
Bu durum, çok sayıda ve çeşitli şekillerde kendini göstermektedir; örneğin, gözlemci-deneycinin, durumu belirleyen
tüm parametreleri değişmez tutarak, sadece ikisini, yani bağımsız değişkeni ve bağımlı değişkeni (neden ve sonucu) değiştirdiği ve bu iki değişken arasındaki ilişkiyi ya da korelasyonu saptamaya çalıştığı “laboratuvar durumları” vardır. Yine örneğin,
deneycinin araştırmasını, deneklerin alışılmış veya günlük çevresinde yaptığı ve çoğu kez, işin içine pek çok değişkenin girdiği “alan” (saha) durumları vardır; alan çalışmasında, araştırmacı, söz konusu değişkenleri denetleyemediğinden hiç olmazsa
tanımaya çalışır, ancak bunu yaparken çeşitli güçlüklerle karşılaşır; örneğin, fotografik avcılıkta sıkça rastlanan bir “kişinin
kendi imajı üzerindeki hakkı”.
7 8 Belirsizin Bilimleri
12. Toplumda Yeni Bir Deney “Durumu”
Laboratuvar durumu, psikolojide bile, denekler için çok yıpratıcı olabilir; kuşkusuz, esas itibariyle, deneklerin belirli bir yerde
zaman ayırarak hazır bulunmalarını (disponibilite) gerektirir,
ama burada, onların tepkilerini kayıt etmekten başka, en akla gelmedik şekilde yönlendirilmeleri de söz konusudur; örneğin deneğin gözüne belladon damlatmak, onu bir koltukta hapsetmek veya
başını bir şeritle sarmak, gözlerini kapatmak, kulaklarına kulaklık takmak, vücuduna elektrotlar koymak gibi uygulamalar,
deney gereği yapılan yönlendirilmelerin en sevimlileridir. Denek,
laboratuvarda belirli bir zaman geçirmekte ve deneycinin bilimsel oyunlarına gönüllü olarak katıldığı varsayılmaktadır.
Oysa, buradaki durum, yine de, tıbbi veya biyolojik araştırmalardakinden daha rahattır; çünkü sosyal bilimler insanın
dış kılıfından, yani derisinden (Valery’ye göre deri, insanda en
derin şeydir) daha ileri gitmemekte ve bu sınır, insan bilimleri
ile fizyoloji veya biyolojiyi ayırdetmektedir.
Deneklerin kişisel yükleri arasında, bir araştırma objesi
olmak zorunda kalan bir özne’nin bu ikircikli (ambigue) konumunu da dikkate almak gerekir. Bilimsel proje kendiliğinde,
deneyciden bazı şeyler ister; örneğin ilke olarak mesafe koyma, deneği obje durumuna (etat objectal) “indirgemek” üzere
araştırmacıyı bir kişi olarak denekten ayıran bir nesnelleştirme
(objectivation) iradesi gösterme gibi. Araştırmacı, deneği, “ortalama insan”ın (Quetelet) bir temsilcisi gibi, yani davranışlarında ve tepkilerinde insanın bir tür ideal tipi gibi görme eğilimindedir. Öyleyse bu bilimsel proje, insanın kendi kendini
görüşüyle çok az uyuşmakta olup, daha çok deneycinin, geçmiş
bir dönemde, sosyal bilimlerin laboratuvar çalışmaları sırasında yaygın olarak kullanılan bir terimle ifade edersek, “insan
malzemesi”ne ilişkin, insandan kopuk/uzakta bir görüşüyle
uyuşmaktadır. Obje-öznenin ikircikli konumu, yaşanması güç
bir durum olarak kalmakta ve çaba gerektirmektedir.
Niçin, bireyler bu tür durumlarda bulunmaya razı olmaktadır? Bunu, genel olarak, belli başlı dört nedenden ötürü yapmaktadırlar:
1) Bilime inanç ve bilimi kabul etme, onu bir değer olarak
,ıı.ima çabasında kendiliğinden razı oluş; burada bilime inancın,
11< ‘tıeycide denekten daha yoğun olduğunu belirtmek gerekir.
2) Bir meslektaşı, arkadaşı, üniversite patronu veya yetkili
I >i r kişiyi tatmin etmek için razı oluş; deneklerin bulunması, üniversiter olsun veya olmasın tüm laboratuvarlar için önemli bir
ıslir ve bu nedenle çağdaş psikoloji, esas olarak Amerikan Üniversitelerinin 1. yıl öğrencilerinin psikolojisidir. Otorite konusuna gelince, beyaz önlük, ünlü deneylerinde Milgra m’m ve diğer
I tazılarının gösterdiği gibi otoritenin önemli bir öğesidir.
3) Merak nedeniyle razı oluş: Deneyler, başıboş dolaşan
kişiler için, orada olan biteni biraz öğrenmek amacıyla, bilimin
sihirli dünyasına girmenin ve bu sayede araştırma dünyasını
keşfetmenin ve öğretici bir katılımın fırsatıdır.
4) Genellikle parasal nitelikli bir ödül nedeniyle razı oluş;
ıl eneklere verilen ücret, deneyde geçirilecek zaman, deney yerinin uzaklığı ve deneyin nahoşluk düzeyiyle kabaca orantılıdır.
Bu sonuncu seçeneğin etik kurallara daha az ters geldiğini düşünmek yanlış olmayacaktır. İnsan, zamanını, bir iş sözleşmesi çerçevesinde bir işyerine satıyor veya serbest zaman
ı ığraşlarma ayırıyorsa, niçin bir laboratuvara veya araştırmacıya para karşılığı satmasın; üstelik, yapacağı tek şey (özel) nitelikleri olmayan, ama istatistiklere ve tipolojilere konu olan içrel
özellikleriyle, insan konumunda “kendisi olmak”tan ibarettir.
13. Yeni Bir îş ve Yeni Bir Kaynak
“İş sözleşm esinin önemli bir yeni versiyonu olarak “denek (olma) sözleşmesi”, araştırmanın bir dizi özgün (orijinal) yanını
ortaya koymaktadır ve bunlar, sosyologlar tarafından incelenmemiş yanlardır.
Örneğin, ortalama insan veya standart denek kavramı
yerine hemen daha ince kategoriler konmalıdır; genç ve yaşlı
denekler, erkekler ve kadınlar, zenginler ve fakirler, kaba insanlar ve müzisyenler vardır. Kategoriler halinde tabakalaşmayla birlikte temel bir sorun beliriyor; uygun “denek arayışı”
Doğası Gereği Bilinemez Olan 7 9
8 0 Belirsizin Bilimleri
deney öncesi bir kaygı konusu, rutin ve hatta idari bir sorun,
ama büyük hacimli bir iş (hatırlayalım ki ortalama istatistiksel
hata, sadece örneklemlerin büyüklüğünün karesine bağlı olarak azalmaktadır) haline gelmektedir. Denek arayışı, yeniliğe
ulaşmak için daima en iyi strateji olmayan bir kesinlik gereği
planında, araştırmayı karmaşıklaştırır; araştırmacıya, onu dar
anlamda ilgilendiren deneyle doğrudan ilişkisi olmayan ve
daha çok küçük ilan piyasasıyla bağlantılı bir yük getirir.
Ancak özellikle, örneğin, bizim daha önce yaptığımız
gibi, büyük işletmelerin üyeleri veya mühendislerinde yenilik
mekanizmalarına ilişkin bir inceleme yapıldığında, denekler,
daha nadir ve pahalıdır. Panel imalatı yapan verimli endüstriler (deneklere saat başına 40 dolar, denek istihdamını sağlayanlara ise saat başına 30 dolar ödeniyor) ortaya çıkmaktadır….
Özetle sosyal bilimlerde araştırma, kesin olsun veya olmasın,
bundan böyle yüksek bir paha gerektirmekte ve çeşitli sorunlar
içermektedir. Buna bakarak, sosyal bilimlerin, kredi bulmasını
sağlayacak bir itibar kazanacakları öngörülebilir mi?
Oysa, çok değil, yakın zamanlara kadar, geleneksel olarak
—bütün bilimlerin anası— felsefeye bağlı olan belirsizin bilimlerine ait bu tip araştırma, kesin bilimlerin devasa laboratuvarına
kıyasla zayıf maddi olanaklar gerektiren bir etkinlik gibi görülmekteydi, beşeri veya sosyal bilimlerin kredileri, doğa bilimlerininkinin onda biri ile yüzde biri arası bir orandaydı. Bu açıdan, psikanalistlerin yakınmalarını biliyoruz; kesin bilimler ve
diğer bazı alanlarda çalışan araştırmacılar, psikanalizin az para
gerektirmesine bakarak, elde ettiği sonuçların da fazla muteber
olmadığı, fazla bir değer taşımadığını düşünmektedirler.
Bu durum, değişmektedir; önce, verilerin istatistiksel
çözümlemelerinde bilgisayarlar devreye girmiştir; çok yakın
yıllarda, dünyanın en büyük bilgisayarlarından biri olan Illiac,
% 70 oranında psiko-lenguistik çalışmalara ayrılmıştı. Sosyal
bilimler, istatistiksel araçlar yardımıyla, onlarda düzenli biçimler çıkartarak muğlak olguları keşfetmekten ibaret olan yapıları nedeniyle, çabucak çok büyük octet’ tüketicileri haline gelmişler ve büyük bütçeler harcar olmuşlardır.
Doğası Gereği Bilinemez Olan 8 1
İnsan bilimleri bölümleri de artık, önemli krediler talep edecek
ve gerektirecektir. Psikanalitik bakışla aynı açıdan bakarsak,
belki de onlara verilecek krediler, ortaya koydukları sonuçların
değeri konusunda da daha “yüksek” bir itibar (kredi) sağlayacaktır. Böylece insan bilimleri vasıtasıyla, belirsizin bilimlerine
de önem verilecek ve çağdaş bilim fizyonomisi dengelenecektir.
14. Deontoloji ve Yeniliğin Frenlenmesi
Özne-objeler üstüne temellenen bilimsel bir araştırmanın yeni
statüsü, diğer yandan, etik nitelikli önemli sonuçlar doğurmaktadır. İnsanla işi olan laboratuvarlarda, hemen her yerde bizzat deneyi gözden geçirmekle görevli ve böylece araştırma ve
yaratıcı özgürlük üstüne dolaylı bir denetim kurmaya çalışan
birtakım gruplar veya komisyonlar oluşmaktadır. ABD de, gittikçe daha çok alanda, bir araştırmaya başlamak için, araştırmacı öncelikle, araştırma projesini tüm detaylarında kâğıt üzerine
yazmak zorundadır; -kuşkusuz bu, keşfetmeye çalışan ve bilmediğini araştıran (çünkü zaten bunun için araştırmaktadır) bir
insanın durumuyla çelişkili olabilir- yani araştırmacının, reddetme yetkisine sahip komisyonlar tarafından incelenecek dosyalar hazırlaması gerekmektedir; bu ise tüm keyfiliklere, tüm
yönlendirmelere ve tüm sansürlere açık kapı bırakmaktadır.
Rilim sitesinde iyi bilinen bir olgu vardır; projeleri kabul veya
reddetme güçleriyle donanmış beş kişilik bir komisyon atamak,
yeniliğe karşı en etkili barajlardandır; zira biraz yeni ve tanımı
gereği belirsiz olan tüm fikirlere, bu beş kişiden birinin mantıksal veya deontolojik kanıtlar ileri sürerek karşı çıkması kaçınılmazdır; bazı komisyon üyeleri için dosyaları uzun uzun incelemek yerine reddetmek en kestirme yoldur. Bu durumda geçme
şansı olan araştırma projeleri, önceden zaten saptanmış şeylerin
varyasyonları veya genişletilmesidir. İronik bir tarzda hatırlatalım; bir hami (mecene) önünde sübjektif başarısızlık olasılığı 1/2
olmuştur. ^ .
Burada araştırma etkinliğine tözsel bir ayakbağı, yük, bir
tür dolaylı, fakat etkili fren söz konusudur.
8 2 Belirsizin Bilimleri
Çoğu kez, araştırmacı, bir fikri, çeşitli nedenlerden dolayı terk
eder; ya başlangıçta kendisine önemli görünse de, daha düz
(prosaique) ama kuralları daha açık-seçik alanlara kaymak
üzere kenarda bırakmayı daha kârlı bulduğu için veya pahalı
ve yürütülmesi zor hale gelen insan ve hayvan araştırmalarına kıyasla maddi şeyler üstünde araştırmalar yapmayı tercih
ettiği için veyahut pek çok örneğini tanıdığımız gibi, araştırma etkinliğini bırakıp, daha az riskli olan diğer araştırmacıların yönetimini tercih ettiği için (büyük örgüt veya kuramların
tüm araştırmacıları mesleki kariyerlerinin herhangi bir anında
-incelemelere göre 45 yaş civarı- bu tür bir yönetim etkinliği
eğilimi göstermektedir).
Mikro-psikolojik yöntemler, bir eylem veya kararın genelleştirilmiş pahasından hareketle, insanların çoğunun bu eylem veya
karardan bazı koşullarda vazgeçtiklerini göstermektedir; yapılan işin parasal maliyeti dışında eğer, eylem veya kararı uygulamaya koymak için geçirilecek zaman, harcanacak enerji, kognitif bedel (yani kararı hazırlayabilmek için bilişsel öğelerin
zihinsel organizasyonu) ve kararın reddedilme rizikosu, kararın
serbestçe uygulanmasının veya eylemin genel pahasına kıyasla çok fazlaysa, araştırmacının kaynaklarından büyük bir pay
ayırmasını gerektiriyorsa, pek çok araştırmacı bundan vazgeçmektedir.
Demek ki, eylem öncesi mekanizmalar, eyleyeni (actant)
eylemden veya harekete geçme kararından alıkoyabilmektedir. Zira dar anlamda bilimsel araştırma anlayışından tamamen farklı ilgi ve kapasite boyutuna ait olan bu tür bilim-ötesi
kaygıların ortaya çıkması; araştırmacıyı, aslında onun vokasyonu olan meçhul bir konuya yönelmeden önce, yönetmeliklere
bakmaya, meslektaşlarıyla görüşmeye, yani kendisine olumsuz
ve kuşkulu görünen birtakım işlerle uğraşmaya zorladığından, araştırmacı, rastlantıya/iyi-kötü olasılıklara açık bir alana
angaje olmaya çekinmektedir.
Bunun büyük ölçekte sonucu, çoğu durumda görüldüğü
gibi, bilimsel etkinliğin esasında yeni bir yönlenme içine girmesi ve en “ilginç” konuların (a priori olarak ilginç kuşkusuz;
Doğası Gereği Bilinemez Olan 8 3
ama başka türlü de olamaz) bir kenara bırakılmasıdır. Bunun
yerine, dar anlamda daha çok emek isteyen, ama bilim-ötesi
kaygılara, örneğin deontolojik nitelikli endişelere daha uygun
konulara ağırlık verilmektedir; çünkü bunlar daha kolektif komisyonlar tarafından daha iyi anlaşılmaktadır ve daha
güvenlidir. Bunun pek çok örneğini tanıyoruz ve yeniliğe katkıları çok büyük olan çok sayıdaki Amerikan laboratuvarmın
etkinlik kaybını, buna bağlayabiliriz.
15. İnsan Bilimlerinde Bir Araştırma Paradoksu
Kuşkusuz bu düşünceler, sosyal bilim araştırmalarının pek
çoğunda, henüz belirleyici bir rol oynamamaktadır. Şimdilik,
denekler tarafından deneylerde geçirilen zaman, zorunlu işlerden arta kalan marjinal bir zamandır; “bunu fazladan yapıyoruz ve ayrıca bu, X’e yararlı olabilir”. Onlara göre, deneye
ayırdıkları süre azdır ve zam an ı iyi hesaplamaktadırlar. Ayrıca, deneyde maruz kaldıkları uygulamaları, bazı sınırlar dahilinde, oldukça hoşgörüyle karşılamaktadırlar. Ancak tüm bu
düşünceler, çoğunluğu yaşayan varlıklar, hayvanlar ve insan
“denekler” (“maruz kalan” anlamında) üzerinde yapılan tıbbi
araştırmalarda, şimdiden büyük önem taşımaktadır.
Burada, Sinclair Lewis’in Arrozosmith adlı romanında ortaya koyduğu ünlü ikilemi hatırlayalım. Düşünelim ki, salgın
halde yayılan bir X hastalığı için, bir araştırmacı veya laboratuvar, etkililiği hayvanlar üzerinde olumlu şekilde yürütülen
bir deneyde kanıtlanmış gibi görünen bir ilaç bulmuş olsun.
Yine düşünelim ki, varolan durumda, bu hastalık geniş bir salgın halde yayılmış ve bir çare bulunması gerekli bir tehlike söz
konusu olsun. Burada ikilem şu şekilde ortaya çıkmaktadır:
• Deontoloji, eğer hayvan deneylerinden yola çıkılmış ve
önceden insanlar üzerinde geniş ölçekte kontrol edilmemişse,
hiçbir maddenin tedavi ilaçları arasına girmesini istememektedir; buna aykırı her davranış mesleki bir suç sayılmaktadır. Bu
konuda istatistiksel olarak geçerli davranış, bu maddeyi önce,
karşılaştırma amacıyla, hastalığa yakalanmış kişilerin yarısın­
8 4 Belirsizin Bilimleri
da kullanmak, ve bu maddeyi almış ve almamış hasta gruplarının sonuçlarında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılaşma
bulunduğu takdirde ilaç olarak onaylamaktır.
• Ancak, etik açıdan, laboratuvar veya araştırmacı, hasta
ve tehlikede olan, ama test gereği, kendilerine ilaç maddenin
verilmediği gruba, yardım etmeme nedeniyle suçlu bulunabilir.
Bu örnek, bütünüyle kurgusal değildir ve örneği biyolojiden vermiş olsak da insan bilimlerinde deneyin içerdiği sorunların tipini göstermektedir; fakat insan bilimleri alanından ve
daha genel bir şekilde deneyci-denek etkileşimine dayanan
tüm alanlardan başka örnekler de verilebilir.
Özetle, Claude Bernard, Huxley ve çağdaş büyük laboratuvarlarm anladığı anlamda deney, pratik bazı sınırlandırmalara
ve bazen de deney yapabilme hakkının sınırlılığına bağlı derin
sorunlarla karşılaşmaktadır. Bu engeller kategorik değillerse
de, o hale gelebilirler (yüzyılın başında Anglosakson ülkelerde
hayvanlar üzerinde deney yapma konusundaki çatışmayı hatırlayalım). Ayrıca, genetik manipülasyonlar konusunda Avrupa
Konseyi’nin getirdiği yasaklamalar, temel ilkesi itibariyle deneyin kendisini, yani yeni kombinasyonların serbestçe araştırılmasını sorgulamaktadır. Kuşkusuz, deney, araştırmanın sağduyusu
adına pek çok bilim adamı tarafından savunuluyor ve daha çok
uzun zaman sürebilecek olan mevcut konumundan yararlanıyor, fakat, en azından, araştırmanın bürokratikleştirilmesi ve
önceden izin alınması gibi ince ve etkili yollarla deneyin uygulanma alanının her gün de facto ya da de jure bir tarzda daraldığı ve bunun yenilikçi dinamiği yavaşlattığı açıkça görülüyor.
Oysa, aranan şeyler aracılığıyla aranmayanı bulma, yerleşmiş
bir kuraldır: “Yenilik, bir kazadır” (Ch. Nicolle). Burada, aranan
şeyin (aranan bulunsun veya bulunmasın) bir tür yan ürünü olarak yeni ilkeler veya olanaklar keşfetmeyi sağlayan heuristikte
sürekli bir sapma (detournement) söz konusudur. Ancak, bilim
için uygulama ve denetlenmesi gerekli olduğu ölçüde, yine aynı
sorunla karşılaşılmaktadır. Pratikte cereyan eden şudur: Gerçekleştirilen şeylerin alanını çevreleyen düşünülmesi olası olanaklar
bulutunun boyutları ve yoğunluğu artmakta ve bu, her aşamada, yeniyi bulmak için yeni girişimler yaratmaktadır.
Doğası Gereği Bilinemez Olan 8 5
Kısacası, epistemolojik bir sorunun ortaya çıkışıyla bilimsel
araştırmanın yeni bir konumu belirmektedir; dünya üzerinde
etkide bulunmadan nasıl araştırılabilir? İşte bu noktada, deney
(güçlü etkileşim) ile gözlem (zayıf etkileşim) teraziye konup
tartılmaktadır. Dünyaya dokunmadan, dünyanın bir teorisi
yapılabilir mi?
16. Sahte-Bilim: Bilindiği Sanılan Fakat Bilinmeyen
Söylem üreticilerinin bize telkin ettiğinin aksine, toplumumuzun yapısı, bilim tarafından, hele özellikle bilimsel düşünce ve
yöntemler tarafından şekillendirilmemiştir. Kuşkusuz, toplumumuzun yapısı, teknik uygulamalar, buluşlar veya yenilikler
tarafından ve yaşam tarzımızı değiştiren ve bizim hoşu m u za
gitsin (oto, TV) ya da gitmesin (banka, otomatik metro bileti dağıtıcısı, minitel telefon aygıtı) uymak zorunda olduğumuz
büyük gerçekleştirmeler tarafından şekillendirilmiştir. Ancak,
insanların zihniyeti, geçip giden bilimsel yüzyıl boyunca akıl
yürütme ve bilgilerini kullanma kapasiteleri bakımından hiç
değişmemiştir. Pascal, Descartes veya Goethe’nin kısa bir yeni
formasyon ve brushing döneminden sonra, bugünün günlük
yaşamına, bu yaşamın gereklerine ve araçlarına fazla sorun
olmadan uyum gösterebileceklerini, büro bilgisayarlarına aşina
olmak için bizden daha çok zamana gerek duymayacaklarını
düşünebiliriz ve bu, oldukça geçerli bir görüştür; belki de hergünkü ortamımızda elektriğin işlevi veya randevu ajandasının
işlevi, onlara anlaşılması en zor gelecek şeyler olacaktır.
Aslında, özgürce araştırma, tümdengelimsel tutum, deneysel kanıta veya sağlam kıyaslara dayanmayan iddiaları reddetme, istatistiksel değişmezlik (invariance), büyük sayılar
ve korelasyon katsayıları gibi, bilimsel düşüncenin temel ilke
veya amaçları, bu zamanın insanlarına, almış oldukları varsayılan bir eğitime rağmen nüfuz edilemez şeyler olarak görünmektedir. TV seyircisi olan insanın, zamanı kıt bir insan olarak
kanıtlara saygısı yoktur; o, takdim edene saygı duyar: “TV’de
dendi ki….” tarzı bir ifade “bu, gazetede yazılmıştı” ifadesinin
8 6 Belirsizin Bilimleri
yerini almıştır ve bu bağlamda bilim, birtakım “kutsal inekler”
(dokunulmazlıkları olan ünlü kişiler) tarafından, yani kültürün
değerler bankasında sürekli entelektüel kredi sahibi olan veya
kurumsallaştırılmış bilim adamları tarafından sunulmuş, keyfi
kuralların ve sloganların bütünü gibi görünmektedir.
“it has been scientifially proved”, otoritenin kanıtına inancın ifadesinden başka bir şey değildir; zira acelesi olan insanın, bu kanıtı yeniden bulma ve kontrol etmeye ne zamanı ne
de olanakları olduğundan bu ifade, bilimsel olduğuna inanan
bir toplumun nihai kanıtıdır; fakat bu toplum, gerçekleştirilmiş (bilimsel) yapının büyüklüğünün zorlamasıyla, başkalarına, yani uzmanlara, eksperlere veya daha açıkçası uzmanlığın
rahiplerine başvurmaktadır. Burada, bilim, bir din niteliğine
yaklaşıyor; bu, her şeye rağmen bir yanlış anlamadır, ama öylesine popüler ki… Tüm bunlar bilinen şeyler; ancak bunlardan,
özellikle bir kanıt, kabul edilmiş “bilimsel bir sistem” kılıfı
altında sunulduklarında, yaşamımızla ilgili sonuçlar çıkarmayı
ihmal ediyoruz. Burada, parapsikoloji, astroloji ve yeryüzündeki şekilleri diğer yorum çabalarını (geomancie) adlandırmakta
kullanılan bir terimle belirtirsek, sahte bilimlerden ziyade, birtakım önermeler, iddialar, formüller bütünü vardır ve bunlar,
kurallarıyla ve sonuçlarıyla bilim in varolan durumunu referans almaktadırlar, ama -her ne kadar aksi mümkünse d e- hiçbir gerçek temele sahip değildir.
17. Rasyonel Bilginin Bazı Sırları
Benzer nitelikli üç örnek alalım; salatalık sütünün kadın güzelliğinde kullanımı, sutyen takma ve kaplıca tedavisi. Bunlar
modern erkek ve kadınların günlük hayatının sıklıkla rastlanan, mali ve pratik önemi büyük üç temasıdır; hiçbir rasyonel
temelleri yoktur ama “bilim sel kanal” aracılığıyla düşünülmüşlerdir ve reklamların yaydığı şekliyle sosyal imajiner’in
söyleminde geniş bir yer tutmaktadırlar.
Özel girişim toplumunda, kitlenin saflığını istismar etmek,
bunu pekiştirmek ve tüketim endüstrilerinin motoru haline
getirmek üzere sosyal imajinere dayanmak reklamcının yeteneğinin en asgari hakkıdır; bu noktada kendini savunmak, ilke
olarak, tüketici örgütlerine veya potansiyel müşteriye düşer.
Ancak, şu tür önermelerin, hemen hemen herkes tarafından
kabul edilmiş olması ve hem de varolmayan bilimsel bir temele
oturtulması dikkat çekicidir:
•”Salatalık sütü, kadın tenini güzelleştirir; bu, salatalığın
içsel niteliğinden kaynaklanır”.
•”Sutyen, kadın göğsünün diriliği için zorunlu bir giyim
aksesuarıdır”.
•”Kaplıca tedavisi, Antik çağın ilk döneminden beri, pek
çok hastalığa karşı, öncelikli bir tıbbi tedavi olarak bilinmektedir ve tıp bunu onaylamaktadır”.
Aslında, bunlar, dar anlamda, “dünyanın başlangıcından
beri saklanmış şeyler”dir. Bunlar hakkında, bilimsel görünüşlerine karşın, kimse bir şey bilmemektedir; bunun böyle olması, sutyenin çok eskilere kadar gitmesiyle veya daha yakın bir
tarihte ortaya çıkmasıyla ilgili değildir; daha çok, bu iddiayı
temellendirecek büyük ölçekte hiçbir bilimsel deneyin bulunmayışıyla ve böyle bir deneyin yapılmasının hemen hemen olanaksız olmasıyla ilgilidir.
Gerçekten de tanımlanması güç (az çok dikey bir yüzey üstünde çekül doğrultusunda sabitleştirilmiş bir karmaşık biyolojik
nesnenin ortalama Young modülü nedir veya yaşam süresince
normal varyasyonu nasıldır?) ve bir biçimden diğerine değişen, üzerinde birçok etmenin etkili olduğu bir olay söz konusu olduğunda istatistiksel geçerliliği sağlamak bakımından bu
olayın zorunlu olarak büyük ölçekte bir “deney”ini tasarlayabiliriz. Bunun için göğüsleri yeni beliren genç kızlar arasından, bu dekoratif organın türlülüğünü yeterince yansıtacak bir
milyon kişilik bir örneklem seçelim. Onları iki gruba ayıralım;
A grubunu aktif kadınlık süresince (20-60 yaş) devam edecek
deney süresi boyunca her gün sürekli takmak üzere bedava
sutyenlerle donatalım. B grubuna ise sutyen takmak kesinlikle yasaklansın ve bu yasak bilimsel erdemin kontrolünün dikkatli gardiyanları tarafından titizlikle izlensin. Bir Ulusal veya
Doğası Gereği Bilinemez Olan 8 7
8 8 Belirsizin Bilimleri
Uluslararası İstatistik Enstitüsü, ancak kırk yıl boyunca tüm
örneklemdekilerin zorunlu, periyodik bireysel aybaşı durumlarını özenle inceledikten sonra, bu iki grupta inceleme nesnesinin sıkılık ve sarkma durumu, davranışsal varyasyonları
hakkında belirgin sonuçlar çıkarabilir.
Böylece, dünyanın başlangıcından (en azından sutyenin icadından) beri bilgisi bizden saklanmış olan bir sorun, modadaki,
davranışlardaki, endüstrideki, ekonomideki ve reklamlardaki
tüm sonuçlarıyla bir çözüm görüntüsüne kavuşacaktır.
M izahi yanı ne olursa olsun, bütünüyle ütopik olan yanını kavramak için bu tür bir deney planı önermek yeterlidir.
Aslında, böyle bir deneyi gerçekleştirme olasılığım, örneklemi
küçültülse bile -ancak çok da küçültülmemeli zira milyonlarca kadının (ve erkeğin) kendi kendine sorduğu bu denli genel
bir sorunun varyans nedenleri çoktur ve belirsizlikleri çoğaltm aktadır- hiç kimse asla düşünmeyecektir. İşte, pragmatik olarak ve belki de uzun zaman için “bilim sel” kavrayışın dışında kalan belirsiz sorunların biraz alaycı bir örneği. Kuşkusuz,
sorunu daha açık seçik ve belki de daha yaklaşılabilir bir tarzda yeniden formüle etmek olanaklıdır. Ancak bu, ortaya atılan
sorunun temelini değiştirmez; bu, her birimizin her gün eylemlerimizi düzenleme konusunda karşılaştığımız bir sorundur.
Özetleyelim; insanlığın tümü -veya oldukça önemli bir kısmıbasit, sağduyuyla ilgili ve olgular alanına ait görünen bir soru
soruyor; sutyenler, organ olarak son derece arzu edilir (sözcüğün tüm anlamlarında), önemli bir yatırım konusu olan kadın
göğüslerinin diriliğinin korunmasında gerçekten yararlı mıdır?
Biz, ölçme araçları vasıtasıyla sarkmış bir göğüsü, diri bir göğüse kıyasla (meme ucu omuz ve dirseğe aynı uzaklıkta) tanımlamasını bilsek de, bu kendiliğinde belirsiz bir olgudur. Göğüslerin diriliği, birbiriyle ilişkili çok sayıda varyans faktörüne bağlıdır; yaş, fizyolojik yapı (bu da pek çok alt faktöre bölünebilir),
yaşam tarzı, beslenme vb Sutyene gelince, o da nesnelleştirilebilir bir dizi parametre ile tanımlanabilir; genel büyüklüğü, kılıfların çapı, biçimler, dayanıklılık, armatürler vb.
Doğası Gereği Bilinemez Olan 8 9
Burada gerçek yaşama uygulanma bakımından bilimsel
düşüncenin sınırları kavramını açık seçik bir şekilde görüyoruz;
dolayısıyla mantıksal düşüncenin herhangi bir bozukluğundan
değil, bu mantıksal düşüncenin, olgusal bir dünyaya (bizim dünyamız) yönelik işlemler (Bridgman’ın anladığı şekilde) halinde
kendini ifade etme kapasitesine sahip olmayışından kaynaklanan belirsizin alanlarının ortaya çıkışını da görüyoruz.
Bilimsel çözümleme, deneysel, yani titizlikle denetlenmiş
bir gözlem yaparak tüm bu etmenleri dikkate almak istemektedir; işe karışan mümkün veya olası etmenlerin sayısı arttıkça, örnekleminin boyutlarını, -iddiasını hangi kesinlik düzeyinde yapmak istiyorsa, bu düzeyin karesi ve faktör sayısının
karesi ölçüsünde- büyütmek zorunda olduğunu bilmektedir.
Bu durumda, araştırmaya gerekli “denek” sayısının ve deney
süresinin başdöndürücü bir düzeye vardığı, ve a priori olarak
deneysel olanaklar dediğimiz şeyi kat kat aştığı hemen görülmektedir. Kısaca, deney kavramı, artık hiçbir işlemsel değer
taşımamaktadır; bu deney entelektüel olarak tasarlanabilir gibi
görünse de akim alanında kalmaktadır.
Burada, “dünyanın başlangıcından beri gizli kalmış bir
şey” dediğimiz ve uzun bir süre hâlâ öyle kalacak bir konu
olarak sutyen örneğini verdik; sutyen yapım sanayii, belki de
yenilikler yapan bir plastik cerrahinin rekabetiyle veya genetik
bir manipülasyonla da karşı karşıya kalabilir. Bununla birlikte, ortaya atılan bu sorun, önemsiz bir sorun olarak görülemez;
bu sorun, bilimsel düşünceyle kısaca düşüncenin, epistemolojik
bir gölge alanındaki ilişkisini yansıtmaktadır; bilimsel araştırmacının, bu sorunun anlamsız olduğunu iddia etmesi fazla
kolay bir yol olurdu.
18. Dünyanın Başlangıcından Beri Saklı Kalmış
Şeylerin Bir Repertuvarı
Aynı akıl yürütmeyi pek çok iddia konusunda yeniden yapabiliriz. Yukarıda iki konu örneği daha vermiştik; termal kaynakların insan sağlığına etkisi ve salatalık sütünün, kadın
9 0 Belirsizin Bilimleri
tenini gergin tutmaya etkisi (erkek tenine etkisini de düşünmek
gerek).
Günlük yaşam konuşmalarımızı besleyen ve çoğu kez güçlü sanayi dallarının temelinde bulunan, sürekli yeniden beliren
tüm bu soruların çok uzun bir listesini yapmak zor değildir:
1) “Kadın güzelliği üstünde ayın bir etkisi var gibi”
2) “Spor, etkililiğin, iyi olmanın ve sağlığın anahtarıdır”
3) “Bronzlaştırıcı bu bitki özüyle, teninizde, olağanüstü bir
rahatlık hissedeceksiniz”
4) “Petrol türevi tüm ürünler, kanserojendir”
5) “Düzenli petrol uygulayarak, saçlarınızın dökülmesini
önleyebilirsiniz”
Eğer yarının toplumu, bilimsel bir yönelime (vocation) sahipse, bu önermelerin değersiz olmadığı söylenebilir. Gerçeklikte bilim adamı, bu sorunlara kısmen kapılmıştır. Onlara birtakım yanıtlar bulmayı üstlenmiştir; ama sonuçta, yanıtlarını iyi
bir şekilde formüle edemeyip, soruların yanlış sorulduğunu öne
sürecek, bu ise, ne kendisini ne de başkalarını memnun edecektir.
Düşünmek istediğimizin aksine, bilim, yaşamımızın küçük
bir kısmını oluşturur ve insanın zihinsel yapısının pratikte
değiştirilmesi çok uzun zaman gerektirdiğinden, sürekli olarak
bir belirsizin alanı ile karşı karşıya kalırız; bu alanın rasyonel olarak kesin bir yanıtının olabileceğini bildiğimize inanırız, ama
efektif olarak bunun böyle bir yanıtı yoktur.
Oysa teknik üretimler, bu tür sorunlardan büyük ölçüde
yararlanmaktadır; burada, reklamcılığın sosyal söyleme ve sahte-bilimsel iddiaların kullanımına yaptığı büyük katkıya da işaret edelim. İnsan bilimlerinde, bugün için benimsenen görüşe
göre, rasyonellik, yaşamımızın amaçlarım tanımlamaya yetmez, buna
katkıda bulunabilir ve biz günlük edimlerimizde hem aklın bazı
kurallarını hem de çok sayıda birtakım mitoslar, arzular, imkânsızın rüyaları tarafından yönlendiriliriz; mitoslar ve diğer itici
güçler (pulsions), insanın içrel (intrinseque) bir parçasıdır; insanı onlardan ayırmak güçtür, onları bilmezlikten gelmek ise yanlıştır.
Burada, bu mitos ve güçleri sorgulamak yerine, onları kullanmak, geliştirmek veya pekiştirmek üzere rasyonel teknikler
Doğası Gereği Bilinemez Olan 9 1
arayan ve benimseyen reklamcı tutumda düşlerin ve imajinerin öneminin bir kanıtını buluyoruz. Reklam, kendini “salatalık
sütü” ideolojisinin hizmetine koyacak ve onu ya etkin bir şekilde yüceltecek (promosyonunu yapacak) veya aksine, ezelden beri
gizli kalmış şeylerin aydınlatılmasını biyoloğa bırakarak “taze
adaçayı”nm farmakolojik erdemleri adına bu ideolojiyle mücadele edecektir. Buna karşılık, reklamcının işlediği konudan bütünüyle bağımsız olarak, onu kullanan bir bilim, ikna sanatının
veya retoriğin bilimi vardır ve bu, reklamcının gerçek teknolojisidir. Bu bilimin, çeşitli deney ve uygulamaları kapsayan ciddi
didaktik kitapları olabilir. Burada, doğal olarak, bu tür düşüncelerin içerilebileceği etik sorunları bir yana bırakıyoruz.
Demek ki, zayıf etkileşimin (gözlem etkileşimi) olduğu
kadar, güçlü etkileşimin de (deney etkileşimi) sınırları vardır. Varyans analizinin sınırları, bu analizin bazı sonuçlar elde
etmek bakımından gerektirdiği gözlemlerin niceliğiyle ilgilidir
ve karamsar bir şekilde şöyle bir sonuca varılabilir; bizi geleceğe hâkim olma planında birleştirmesi dolayısıyla etimolojik
anlamda yeni bir “din” olan bilimsel düşünce, günlük yaşamımızın çok küçük bir kısmını oluşturmaktadır.
Broglie’nin dediği gibi, bilim, zihnin büyük bir yapıtı, belki de en büyük yapıtıdır; fakat bilim in ilerlemesi ve yaşamımızı yavaş yavaş fethetmesi, onun, yaşamımızda en temel rolü
oynadığı anlamına gelmez. Bir varoluşçu şöyle diyecektir: “Bizim acelemiz var” ve sonuç olarak, ona güvenemeyiz; elbette,
bu, onu geliştirmekten ve yaşamımızın her anma girmesini
sağlamaktan vazgeçmek zorunda olduğumuzu ifade etmez.
Zira zihnin büyük bir yapıtı olmanın ötesinde, bilimsel düşünce, özellikle bir tutumdur, her zaman sorgulanan ve her zaman
yeniden başlanan, sürekli hayal kırıklığına uğrayan, bilimsel
olarak düşünme iradesidir.
19. Mevcut Olmayan Deneysel Bilimler
Daha “somut” bilimlerden sözedelim. Örneğin, coğrafyacılar
da inceledikleri olgulara müdahale etme, yani deneyler yapma
9 2 Belirsizin Bilimleri
yeteneğine sahip değildirler; çünkü incelemelerinin konusuna
kıyasla insan küçük kalmaktadır. Dünyanın coğrafyasını az
değiştiriyoruz; hatta bunu yaptığımız zaman (Süveyş, Panama
veya Beyaz Deniz Kanalları) bile, değiştirdiğimiz şey, insanların mekânla ilişkileridir. Ancak coğrafyanın ana konusu olan
büyük ölçekli mekân değişmemektedir.
Her zaman böyle olup olmayacağı sorulabilir. Kuşkusuz, bu
tümüyle spekülatif nitelikli ve bilim adamlarından çok bilimkurgu amatörleri için ilginç bir sorundur. Bununla birlikte,
nükleer enerji sayesinde insan, şimdiye kadar hiç tanınmamış
birtakım güçleri eline geçirmiştir; küçük adaları ortadan kaldırabiliriz ve eğer Panama Kanalı’nm yerine bir başka kanal
yapmak söz konusu olsaydı, bunun için, güçlü bir iradeye
sahip olmak ve örneğin, Tehuantepec Kıstağını yarıp geçmek
(bu örnek, çok da kurgusal değil) yeterli olacaktır.
Demek ki, dünya coğrafyası karşısında insanın güçleri ve nesnelerle ilişkileri değişmektedir (Güney Kutbu’nu eritmek ve
böylece tüm kıtaların haritasını değiştirmek bir başka örnek) ve
evrensel coğrafyanın Büyük El Kitabı’na küçük bir ek olarak,
deneysel coğrafya bölümü koymak yanlış olmayacaktır. Yarı
ciddi coğrafyacılar, dünya ekseninin 1 veya 2 derece değiştirilmesi halinde neler olabileceğini tartışmaya çalışmışlardır; ama
bu/ bilimsel bir konunun daha çok bir Gedankenexperimerıt’idir.
Deneysel bir coğrafyaya neler engeldir? Burada onları açıkça görüyoruz; elbette bunların en önemlisi doğaya göre insanın zayıflığıdır ve bundan dolayı deney sonuçları, sadece beşeri coğrafyayla ilgili olabilir yeryüzünün ve onun niteliklerinin
büyük yasalarıyla değil.
Daha anlamlı bir diğer neden var; bilimsel ilerlemeyle birlikte yavaş yavaş oluşan genel kamu bilinci. Bu bilinç, dünyaya olduğu haliyle dokunmama iradesi, dünyaya yöresel ve
oldukça az sayıda, ihmal edilebilir küçüklükte eylemler dışında dokunmaktan çekinme -hatta korkm a- şeklinde ifade edilebilir. Belki de, yakın bir gelecekte, (savaş için kullanılmayacak
olması anlamında) nükleer alanda barışçıl ilerlemeler kaydedi­
Doğası Gereği Bilinemez Olan 9 3
lecek ve bu görüşlerin uygulanmasına gerçek engel, teknik bir
kapasite yetersizliğinden çok bunu yapma iradesinin olmaması, yani, insanın -coğrafi veya jeolojik anlam da- doğal dünya
ile ilişkisinin bazı sınırlarının ötesinde hiçbir şey yapmama
yönünde etkin bir irade gösterilmesi olacaktır; bu da yine deneye
dayalı bir bilimsel düşüncenin gelişimine bir sınır çizmektedir.
Diğer başka bilimlerin yanı sıra coğrafya, her şeyden önce
bir gözlem bilimidir. Coğrafya, yavaş yavaş, bazen demografiyle karışan kısmi verilerden hareketle birtakım genel biçimlerin ortaya çıkışına ve istatistiğe dayalı bir dizi görüş getirmiştir ve kendi ölçeğinde deneylerle, gözlem bilim i olmaktan
teknolojiye geçebileceği anda, insan doğasının içinden gelen ve
onu kendiliğinden bundan vazgeçiren birtakım engellerle karşılaşmıştır.
Büyük nükleer çalışmaların ortaya koyduğu örnek, bu açıdan en göze çarpan örneklerdendir. Ancak 1970’lere doğru,
Mohole’nin yolculuğu gibi başka örnekler de vardır.
Oysa gerçekten bir deneysel coğrafya yönündeki telkinler
hiçbir zaman bu kadar zengin olmamıştır. Dar bir gözlenebilirlik çerçevesinde kalan incelemelerde coğrafyacının, faktör analizini kullanması konusunda ne kadar az düşünülmüş ise, yeni
birtakım coğrafi disiplinlerde (örneğin tematik haritacılık, kurgusal temsillerin yeniden inşası, yeryüzünün isteyerek deformasyonu, bazı alanların kurgusal olarak yoğunlaştırılması
veya genişletilmesi gibi çalışma alanları), şeylerin gerçekliğiyle değil, bu şeylerin temsillerinin ince oyunlarıyla ilgili (Rimbert) kavramlar üzerinde bir tür “görmek için” denemeler veya
deneyler de, o kadar çok yapılmıştır.
İzdüşümsel (eidetique) varyasyon, anamorfoz, verilerin
yeniden kodlanması ve Gedankenexperiment gibi tekniklerin,
yaratıcılığın, keşfin bilimi olan heuristik alanında çok kullanıldığını biliyoruz. Zihni imgelemeye iten bu teknikler, olabilirler
alanına göndermekte ve bu alanlar gerçekleştirilmeyi beklemektedir. Şeyler arasında veya insanlarla şeyler arasında yeni
ilişkiler önermekte ve gerek çevre bilimlerinde, gerek insan
bilimlerinde temel bir rol oynamaktadırlar.
9 4 Belirsizin Bilimleri
20. Bilimsel Araştırma Azalan Bir Etkinlik mi?
Yukarıda ele alınan düşünceler, dış dünyaya ilişkin bilimsel
araştırma etkinliklerinin bütününün bir dizi engelle karşılaştığı belirtilerek özetlenebilir. Bu engeller o denli büyüktür ki,
başlangıçta hareket noktası olarak aldığımız “maddi dünyada
hiçbir şey bilim sel yöntemin kapsamı dışında değildir” şeklindeki anlayış, pragmatik olarak sarsılmaktadır.
• Bir yandan, mikrofizik dünyasında varolan belirsizlik
ilkesi, bizim mikroskobik dünyaya ilişkin nedensel bilgimize bir
engel ve Laplace’çı determinizmde bir çatlak oluşturmaktadır.
• Diğer yandan, yukarıda fotoğraf konusunda ortaya koyduğumuz gibi hareketli/canlı varlıklar alanında ve günlük
yaşam ölçeğinde de gözlemin belirsizlikleri vardır.
• Yine diğer yandan, örneğin sosyal bilimlerde, araştırma maliyetinin oldukça başdöndürücü bir artışı söz konusudur. Nedenlerinde tamamen nicel olan bu yan, birinci derecede
önemli bir nitel olguya yol açmaktadır; sosyal bilimlerde tarz
ve içerik değişmesi… Bu bilimler, az bir empirik malzeme ve
yoğun bir düşünce çabası gerektiren yöntemlerle güç bir gerçekliği arayışın, formüle edişin, sezgisel olanın, belirsiz olanın alanında bulunan bir entelektüel (teorik) özgürlük alanım
terk ederek, büyük laboratuvarları, yüksek kredileri, yönetim
mekanizmaları ve imgelem kaybıyla, doğa bilimlerinin özelliklerini almaktadır; bu dönüşümün imgelem kaybına yol açması
kaçınılmazdır, çünkü imgelem olabilirin alanına açılmaya, yani
özgürlüğe bağlıdır. Bunun ardından, patronların yönlendirmesi, genç araştırmacıların profili, araştırma alanlarının ve yöntemlerin seçimi de değişmektedir. Burada, organizasyon adamı, sezgi adamının yerini almaktadır.
• Nihayet, insanların, hatta genel olarak hareketli/canlı varlıkların gözlemi fikrinde, bir dizi başka engel daha vardır: Toplum tarafından yerleştirilen bu engeller, araştırmacıya
çok sayıda birtakım temel davranışları yasaklamakta ve onun
eylem özgürlüğünü ve özellikle yenilik özgürlüğünü kısıtlamaktadır; elbette tasarlanabilecek gittikçe daha çok sayıda
deney var; ama bunlar, teknik veya malzeme ve benzeri şeyler­
Doğası Gereği Bilinemez Olan 9 5
le ilgisi olmayan nedenlerden ötürü, pratikte gerçekleştirilemez
niteliktedir.
İşte bu yollardan, büyük ölçekte bilimsel araştırmalar ve
özellikle, bizi çok daha yakından ilgilendiren ve bundan böyle
en önem li görünen insana ilişkin bilimsel araştırmalar frenlenmektedir.
Burada, tuhaf bir şekilde, bir zamanlar oldukça aşırı görünen, bilim e bir fren getirme ve yeniliği durdurma eğiliminin
yeniden şekillendiği görülmektedir. Kuşkusuz, pratikte, henüz
bu noktada değiliz; ancak bu frenlemeyi ve durdurmayı sağlayacak araçlar yerine konmakta ve en azından bilinenden hareketle, olanı, olabilecek olan adına sorgulamayı içeren yaratıcı
dinam izm in azaldığı görülmektedir. Tüm bilimsel araştırmalara sızan, Bacon’m “Knowledge is power” tümcesi üzerinde,
hangi yollardan (mali, etik veya rasyonel) olursa olsun, bilim
adam larının gücünün smırlandırılmasınm, onların bilgilerinin
sınırlandırılması aracılığıyla, dikkati çekmeden, yaşama geçirildiğini saptayarak tartışabiliriz.
Bu bölümün bir alt başlığındaki ifadeyle, demek ki, dünyanın başlangıcından beri saklanmış pek çok şey vardır ve bu
şeyler, daha uzun zaman için ya da her zaman için saklı kalabilirler. Çeşitli ülkelerin parlamentolarının yakın zamanlardaki
bazı kararları, toplantılarda hazır bulunan bilim adamlarının
protestosuna rağmen çoğunluk oylaması yoluyla, bazı araştırma dallarına kapıyı kapatmıştır (veya kapatmak mı istemiştir?);
örneğin, idealler adına ya da geçmişten miras alman insanın
belirli b ir imajı adına, bu parlamentolar geleceğin başka imajlarının m ahkûm edilmesi gerektiğini, çünkü bu imajların farklı
olduklarını ve bir amaç olarak izlenemeyeceklerini öne sürerek
genetik üretim yolundaki çabaları yasaklamışlardır.
Bu durumda, normalde, yasaklama hakkına tepki olarak
birtakım kaçak bilimsel araştırmaların, kamufle edilmiş laboratuvarlarm veya tümüyle yasal veya ahlaka uygun iki deneme arasına konmuş ara keşiflerin ortaya çıkışma tanık olunacaktır. A ncak daha sonra da laboratuvar müfettişleri ve onların
ikizleri olan ve bilim entelektüellerinin doğru düşünüp düşünm ediklerini, yani toplum tarafından dayatılan normlara uyup
9 6 Belirsizin Bilimleri
uymadıklarını denetlemekle yükümlü bilişsel casusların ortaya çıktığı görülecektir. Ne ki, temel bilimsel deneylerin gittikçe
daha görünür ve dolayısıyla en azından ana çizgilerinde gittikçe daha iyi denetlenebilir olan devasa bir teknik dayanak üstüne oturduğu kuşku götürmez. Büyük bilimsel donatımların
kullanımına getirilen frenler, tanım ı gereği, varolanın subversif
bir etmeni olan bilimsel araştırmaların yaratıcı yönüne getirilmiş frenlerdir.
21. Yasak Deneyden Gizli Gözleme
Bu koşullarda, bilim sitesinin gelecekteki gelişiminde benimseyeceği tarz ne olacaktır? Yukarıda bazen ince, dolambaçlı
olan ve hatta Bizans oyunu gibi görünen yollardan, genellikle
deneyin kendisinin sorgulandığını gördük; deney, görünür ve
kalabalık, belirli yerlerde konumlanmış, bürokratikleştirilmiş
ve sınırlandırılmış, ön izne tabi kılınmış olarak, kendi özgörünürlüğünün, kendi öz eylem karakterinin, dolayısıyla dünyanın küçük de olsa bozulmasının engeline takılmaktadır ve bu
durum insan bilimlerinde açıkça görülmektedir.
Gözlem, dünyaya, onun üstünde etkide bulunmaksızın,
sadece bir tanıklık ifadesi olan bir bakış olduğu ölçüde, zayıf
bir etkileşimdir. Nasıl ki, sosyolog-fotoğrafçı, iyi bir doküman
yapmaya gerekli aygıtlarıyla göze çarpıyorsa, bir yerden geçen
kişinin orada olan bir sahneye gözünü dikmeden bakıp geçmesi veya bir casusun belli etmeden incelikle bir şeye bakması, az
hissedilecektir. Görünüşte, bu tür kişiler (göstermeden/görünmeden bakanlar), sıradan insanlardır, bana benzemektedirler,
kalabalık içinde sadece birileridirler ve onlardan kuşkulanmamı gerektiren özel bir neden yoktur.
Çağdaş bilimin, “dünyaya dokunmaksızm dünyanın teorisi
yapılabilir mi?” şeklindeki sorumuza ilkesel yanıtı şöyle olabilir: Güçlü etkileşimin (deney) yerine, zayıf etkileşimi (gözlem)
ikame etmek ve bu etkileşimin durum içinde zayıf kalmasına
çalışmak. -İnsan bilimlerinin “görmek için deneyim”i olarak
sosyolojik sanatı (Forest) bir yana bırakırsak-, bir yığm katık­
Doğası Gereği Bilinemez Olan 9 7
sız gözlem biriktirmek ve ardından olaylar ile olayların temsilinin özellikleri arasında basit korelasyon ilişkilerini kestirmek
ve nihayet korelasyonları, bir varyans analizi ya da faktör analizinde özümsemek. Bu yanıt, dar anlamda deneyden kopuk,
gözlem verileri gruplarının analitik ve istatistiksel nitelikteki
tüm “manipülasyonları”na büyük bir önem atfetmektedir. Ne
iradi bir eylemin ne de görmek için deneyin temeline dayanan,
güçlü bir kavramsallaştırma gerektirmektedir.
Kısacası, bir zamanlar Stuart M ill’in birlikte değişim ilkesine göre üretilmiş pek çok olgu, bundan böyle, sonuçlarını, geçmek üzereyken kavramamız gereken rastlantısal değişimlerin
ürünü olacaktır. Belirsiz olgulara ait veriler üzerinde çalışan
bir imgelem çabasının gerekliliği buradan kaynaklanmaktadır;
çünkü bu olgular, önceden saptanmış bir plan olmaksızın herhangi bir yönde değişmektedirler.
22. Geleceğin Kapılarım Kapatmak
Görüldüğü üzere deneysel araştırma, nükleer enerji, gezegenlerin fethinin başlaması ve “canlı” maddenin yaratılması gibi
başarılarıyla değerini ve gücünü göz kamaştırıcı bir tarzda
kanıtladığı bir anda, birdenbire doğrudan insan tabiatından
kaynaklanan yeni engellerle karşılaşmıştır; insan kendi kudreti
karşısında en azından önünde açılan ve rasyonelliğinin uygulanmasından doğan olabilirliğin alanı karşısında paniğe kapılmış görünmektedir.
Physics Today’de içerik analizi yöntemlerine dayanılarak
yazılmış olan ve kurgubilime geniş yer veren yeni bir makale,
insan toplumuna kıyasla bilim adamının, bilimsel araştırmacının -belki kurgusal, ama ayırdedici nitelikteki- güncel imajını
göstermektedir. Bu, -öyle görünüyor ki, uzun bir süre için- 19.
yüzyılın pozitivist imajını, yani yaratıcı bilimin insanlığın iyiliğine olduğu ve bilim adamının da dünyaya iyilik eden biri olduğu
şeklindeki imajı silen ve onun yerini alan arketipik bir imajdır. Bu
yazıda açıkça görüldüğü üzere, çocuk ölümlerine karşı mücadele,
çocukların hastalık yerine açlıktan ölmelerini; aynı şekilde insan
9 8 Belirsizin Bilimleri
ömrünün uzaması, yaşlıların çevreleriyle minimum bir ahenk
içinde ölmeleri yerine, -herkesin gizli düşmanlığıyla çevrelenm iş- gettolara konmasını içermektedir. Sıradan vatandaş, nükleer
enerjiyi, dar anlamda dünyayı havaya kaldıracak bir güç biçiminden ziyade, çaresiz bir çevre kirliliğinin sürekli tehdidi biçiminde görmektedir. Kısacası, Shelley tarafından yeniden ele alman
Golem Yahudi efsanesinden hareketle yaratılan “frankenstein”
imajı, topluma dayatılan bir arketip oluşturmakta ve bu arketip,
hem keşfetmenin tutkusunu, bilinmezlerin çekiciliğini, hem de
geleceğin kalıplarını açmanın somut, pozitif yanlarını unutturmakta veya bir kenara itmektedir.
Bundan böyle sitede bir tür bilgi burjuvazisi oluşturan ve
gittikçe daha yaygın bir meslek olan bilimsel araştırmacılık
veya bilimadamlığı negatif bir kişiliğe dönüşmüştür ve öyle
görünüyor ki, ciddi kafalar, bilimsel gelişimin ve araştırmanın
durdurulması sorusunu yeniden sormaktadırlar.
Daha alçakgönüllü bir düzeyde, işletmelerdeki yenilik
çözümlemelerine göre, sanayici, söyleminde ifade ettiğinin
tersine, yaptığı şeyin sorgulanm ası demek olan bizatihi yenilikten çekinmekte, ancak özü itibariyle eskisine benzeyen
daha iyi bir ürün im al etme yolunu sağlayacak birtakım varyasyonlarla iyileştirm elere kucak açmaktadır; burada aşkın
yaratma ile varyasyonla yaratma arasında bir ilke karşıtlığı
vardır. Günümüzde teknik ve buluşların tarihinden daha çok
haberdar olan bazı sanayiciler, kamu önünde asla açığa vurm asalar da özel ilişkilerde, kendi işletm elerinin yapısını sarsan bir ilke veya yeniliğin ortaya çıktığını görmekten sürekli kaygı duyduklarını belirtmektedirler. Çalışan insanların
toplumu, resmi söylevlerin arkasında, klasik anlamda, bizzat
çalışma kavram ının kayboluşunu ve otomasyonla korelasyonlu olarak, “gereksiz insanlar”m sayısının arttığını (Tourgeniev) kavramaktadır.
Kısacası, genel toplum, çoğunluk toplumu, yeniliğin
ve geleceğin negatif bir im ajını algılamaktadır; bu negatif
anlam halesi (konotasyon) şimdiden, ilerlemeye ve ilerlemenin ürünlerine ilişkin anketlerde ortaya çıkmaktadır. Tüm
bunlar, oldukça yenidir: 19. yüzyılda böyle düşünenler olsay­
Doğası Gereği Bilinemez Olan 9 9
dı, bunlar daha sonra sahte bilimler, kültürden yoksun saçmalıklar ve paralojizm’lerle birlikte karm akarışık bir şekilde
süprülüp atılan “obscurantist”lerden sayılırdı. Bugün durum
böyle değil; ayrıca bir tür toplumsal-çözümleme, dağınık bir
şekilde, toplumun bilim sel yönelimini ve bilim in tarafsızlığını dayatıyor; bu çözümleme, bizzat bilim adamlarının yani
bilim in burjuvalarının ya da hakikatin inşasına katkıda bulunan kişilerin, söz konusu tutumu kendilerinin de paylaştıkları ve bilim adam larının yaptıkları ile oldukları arasındaki
çelişkiyi gittikçe daha güçlü bir şekilde hissetmeye başladıkları, sosyal hüm anizm leri ile profesyonel bilim cilikleri
arasında bölündükleri andan itibaren değer kazanmaktadır.
Bu bağlamda bilim adamları, tersinden bir bilim sel yabancılaşmayı fark etmektedirler; bu yabancılaşma homo vulgaris’in
enformatiğin büyüsü karşısındaki yabancılaşması değildir,
tersine homo scientificus’un, yıkmaya veya en azından kendisinin de içinde bulunması dolayısıyla kendisini de sorgulayacak bir tarzda değiştirmeye katkıda bulunduğu, insani bir
dünya karşısındaki yabancılaşmasıdır.
Daha önce çeşitli şekillerde ifade ettiğimiz üzere, bunun
sonucu, bilimsel araştırmanın çeşitli yanlarında sorgulanmasıdır; geleceği ve temel amaçları, hakikatin ve aklın özerk etiği
ve pratikleri, deney iradesi ve gözlem iradesi gibi yanlar, bunların belli başlı yanlarıdır. Ekoloji taraftarı kitleleri, birtakım
politik partiler, büyük dinlere bağlı kişiler, deontolojik dernekler, yönetmelik ve kod yapıcılar, hayvanları kobay olarak kullanmaya karşı örgütler ve doğayı koruma yandaşları olarak
oyuna dahil eden çok çeşitli mekanizmalar içinde bir sistem
oluşmaktadır; bu sistem, toplumun insan hakkında sahip olmaya çalıştığı imajı değiştirme rizikosu taşıyan araştırmanın bulabileceği şeylerin ve teknik sonuçlarının korkusuyla, araştırmanın kendisinin, kendisine koşulsuz bir fren işlevi görecek bir
yasaklama sistemidir veya en azından bir zihniyettir.
Zaman zam an, araştırm acılar veya hiç değilse bazıları,
bir konform izm kaygısıyla ya da hiç değilse toplumda göze
batmama/orudan ayırdedilmeme kaygısıyla ince bir şekilde
karışan etik bir kaygı içinde, çeşitli alanlarda araştırma ve
1 0 0 Belirsizin Bilimleri
tekniğin sınırlandırılm asını talep etmektedirler. Canlı veya
hemen hemen canlı insan dokularının (embriyon, fetüs, vb)
kullanılm asına karşı, hatta bu araştırm alardan bazılarının
somut olaylara yönelik zengin ve belirleyici sonuçlar vermesi
söz konusu olduğunda bile birtakım sert önlemler alınması,
bu açıdan çok anlamlıdır. Bir noktaya daha işaret edelim: Bu
tür sınırlandırm aların avukatlığını yapanlardan bazılarının
bilim adamı olması -v e dolayısıyla olan bitenden “haberdar”
olm ası-, her ne kadar etik uzm anlıkları diğer bireylerinkinden daha fazla bir değer taşımasa da, söylediklerine ağırlık
kazandırmaktadır. Buna karşılık, yine aynı ölçüde uzman
olan diğer bazılarına göre geleceğin kapılarını kapatmak
gerekir; eğer bir kapı kapatılırsa, başka kapıları da kapatma
eğilim i doğacaktır; geleceğin varoluşsal doğası, tanım ı gereğince meçhuldür ve uygulam alı bilim, daima sorunları çözmekten ziyade, onların yerini değiştirmeye ve yeniden formüle etmeye koyulmuştur.
23. Gizli Laboratuvar: Bilimsel Toplumun
Yeni Bir Mitosu mu?
Bu tür düşünceleri daha da ileri götürmek, oldukça zordur ve
bizim konumuzun sınırlarında yeralır. Ancak, geleceğin kapılarını ve akim uygulanmasının kapılarını kapatmanın gerçekten mümkün olup olmadığı sorulabilir. Uluslararası örgütlerin, örneğin, genetik araştırma konusunda hazırlamaya kalkıştıkları geleceğin yasal mevzuatı tarafından ortaya atılmış
sorunlarda, bu, açıkça görülmektedir. Bazı araştırmacılar,
üstelik oldukça önemli olanlar, yeniliği yasaklamanın gereksizliğinden söz etmektedir. Onlara göre, toplum, üyelerinden her
birine yönetmelikleri uygulamayı ve uygulatmayı sağlayacak
kadar özünde birleşmiş değildir. Sosyologların görüşüne göre,
bir yönetmeliğin uygulanması, içimizden her birinde m inimum bir konsensüs gerektirmektedir; çünkü insan beyninin
içine engeller koymak olanaklı değildir. Sosyologlar biraz da
m izahla karışık olarak geçmişte yasaların, kendilerini çiğne­
Doğası Gereği Bilinemez Olan 1 0 1
yenlere gülümsediğini ve kolektif olarak onaylanmış bütçelerle1, bilgisayarlarla çalışan bir çağda bile, yaratma etkinliklerinin, yönetme ve denetleme kurum lan (Etablissement) karşısındaki fütursuz tavrının değişme olasılığının çok küçük olduğunu belirtmektedirler.
İspanyol biyolog J. Penuleas Reixach, yeni bir makalesinde, yakın bir gelecekte amatör genetik mühendislerinin ortaya çıkabileceğini öne sürmektedir. Az sayıda da olsa, zamanı
bol, bilime meraklı, araştırma bursu ve teknik donatım istemeyen (bu donatımı kendileri yapabilen ve satmalma gücüne
sahip olan) insanlar vardır. Bu insanları tanıyıp izleme olasılığı
düşüktür. Diğer yerlerde yaşayan vatandaşların bilimsel merakı denetlenebilir mi ya da denetlenmeli mi? Hangi toplumsa]
bedel karşılığında bu yapılabilir? Denetimin gevşek olduğu
doğu ülkelerine batıdan giden göçmen Iaboratuvarlar, şimdiden yok mu? İşte, bilim sosyolojisi için yeni birtakım sorunlar.
Sosyologlara göre, bir kuralın uygulanması, denetleyicilerin ve yaptırımların bulunmasını, dolayısıyla düşüncenin kendi içinde cezalandırıcı bir sisteminin geliştirilmesini gerektirmektedir ve biz bu sistemin dolayımsız sonuçlarını kabullenmeye henüz yeterince hazır değiliz. Psikanalist, buna, bir şeyi
arzu edilir ve kesin kılm ak için o şeyi açıkça yasaklamaktan
daha etkili bir yol olmadığını ekleyecektir. Sanatçı da yaratma
aşamasındaki bilim sel düşünceyle dayanışmasını keşfeder ve
şunu fark eder; aslında düşüncesinin süreçleri bilim adamınmkinden temelde farklı değildir, eğer şimdiye kadar genetik
üretim veya benzeri alanlarda sanatçı çıkmamışsa, bundan
böyle çıkmaması için neden yoktur; çünkü bulunmuş şeyin
orijinalliği insanın saygınlığı denen şeye aşkın olma olasılığı
taşımaktadır.
Dünya ulusları bütününde, azgelişmiş ulusların ne tür bir
yol izleyeceği, pratik olarak, oldukça iyi bir şekilde tahmin edilebilir; rekabet yetenekleri sayesinde azgelişmiş ülkeler, daha
büyük ülkelerle, yani onlardan daha gelişmiş olanlarla birlikte, kendi güçlerini kendi kendilerine frenlemiş olan ve bunun
bedelini ödemek zorunda kalacak olan büyük ülkelerle yarışarak çok daha ileri gitme yoluna gireceklerdir.
1 0 2 Belirsizin Bilimleri
Burada yeni bir kavram daha tasarlayabiliriz; gizli laboratuvar kavramı. Bu kavram, kurgu-bilim yazarlarının fantazilerinden çıkmamıştır; deli biyolog veya Mandrake’in dünyaya egemen oluşu gibi düşüncelerin dışındaki başka fikirlere dayanan
bu gizli laboratuvar kavramı, ticari pazarlar tarafından güçlü
bir şekilde teşvik görebilecektir. Bugün, bunun özellikle biyoloji ve tıpta bazı örnekleri mevcuttur. Ayrıca bu hayalet kurumlar,
insanın yaratıcı tutku veya sürrealist irade gibi tıpkı hümanizm
kadar çok temel dürtüleri tarafından motive edilmekte veya edilebilir niteliktedir. Ama, bilim de zaten böyle doğmuştur.
Bu durumda, kötülük, hakikatin belirli alanlarda araştırılmasında, belki de daha açıkçası bu hakikatin sonuçlarının
büyük olduğu alanlarda araştırılmasmdadır. Kuşkusuz, araştırma büyük yatırımlar, büyük donatımlar ve büyük olanaklar
gerektirmektedir ve tüm bunlar, hem mali birimlerin bilgisayarlarından ve hem de uluslararası gözlem uydularından fark
edilmektedir. Ama öyle görünüyor ki, insan zihninin, sosyal
kontrolün boşluklarında sürekli yer bulma kapasitesi, bir kaç
yüzyıl önce büyük engizisyoncular denilen insanlara benzetebileceğimiz, hakikatin denetçilerini yanıltmak/oy unlarını bozmak açısından hiç akla gelmedik kaynaklara sahiptir (bu da
kendiliğinde bir buluştur).
24. Sonuç: Bilinemez Pratiğe Dair
Bu bölümdeki düşünceleri şu şekilde özetleyebiliriz:
1) Bilimsel yöntemin, dünyanın rasyonelleştirilmesine erişme gücü, tartışmasız ve açık seçik olarak saptanmıştır. Bilimsel
yöntem, diğer şeylerin yanı sıra, “sahte bilim ler” ve “sahte bilg ile rin elenmesini sağlamaktadır. Ancak, pratik uygulamalarda bilim sel yöntemin de sınırları vardır.
2) Düşünce alanlarının çoğu veya bir “dünya sistemi”nin
oluşturulması, bilimsel bilginin dışında kalmaktadır ve bu
alanlar, zorunlu olarak, illüzyon ve düşün tek alanı değildirler.
3) Bilim imparatorluğu mikrofizikte sağlam bir determinizmin yokluğuna bağlı ilkesel yasaklamalar tarafından sınır-
bindirilmiştir. Sık tekrarlanan bir çözümlemeye göre bu tür bir
determinizm, dünyanın insan ölçeğindeki yanlarıyla ilgilenmemektedir. Zira büyük sayılar yasası aracılığıyla istatistiksel
bir determinizme, yani bizim birlikte yaşadığımız determinizm
lürüne yer bırakmaktadır; dolayısıyla burada olguların bilgisi
bizim gözlemlerimizin kesinliğine bağlı kalmaktadır.
4) Gürültüden bir sinyal çıkarılması veya bir fondan bir
biçimin belirmesi de çok genel “uygulamalı” belirsizlik ilkelerine yol açmaktadır ve bu genel ilkeler teorik planda, Heisenberg’in gözlem bilimleri düzeyindeki belirsizlik ilkesiyle
örtüşmektedir; ama bir başka ölçekte.
5) Diğer yandan gözlenenin, gözlemcinin varlığına tepki
gösterdiği tüm dallarda, bu gözlemcinin dünya hakkında sahip
olabileceği bilginin ilkesel olarak sınırlandırılması söz konusudur ve bu sınırlandırma, insan bilimlerinin “belirsizlik ilkesi”
nde kendilerini ifade eder; fotoğraf bunun iyi bir örneğidir.
6) Bu düzeyde, bilimsel bilginin hükümranlığı, insani veya
rasyonel nitelikli etmenler tarafından sınırlandırılmıştır:
a. İlk olarak, belirli deneylerin global olarak genelleştirilmiş pahası vardır. Paha, birey veya toplumun, “bilgi kuvvettir” önermesine göre bilgiye atfettiği ve “zorunlu işlerden arta
kalan” (discretionnaire) kaynaklarından ayırdığı paydır. Bu
kaynaklar, sınırlı olduğundan insanın düşünce sürecinde herhangi bir anda birtakım deneyleri yeniden yapma ve doğrulama yeteneği de sınırlı kalmaktadır. Bilimsel sistem, demek
ki, bazen otorite kanıtına yer bırakmaktadır; bu kanıta göre,
insanlar, denetim olanağından yoksun olarak “uzman insanla r ın söylediklerine inanmak zorundadırlar. Burada araştırmacının “kredi”si/itibarı, sağlama/tahkik etme yeteneğinin
yerini almaktadır.
b. Bizzat deney de, makroskobik bilimlerde, gerektirdiği
olanaklar nedeniyle zorunlu olarak sınırlandırılmıştır; coğrafya, jeoloji, astronomi bunun örneklerindendir. Dünyaya dokunmayı içeren ve güçlü etkileşim olarak nitelediğimiz deney, yerini, zayıf etkileşim olan gözleme isteyerek bırakmıştır.
c. Eylem peyzajımızın öğeleri olarak sürekli birlikte yaşadığımız ve bilimsel açıdan temellendirilmesini istediğimiz pek
Doğası Gereği Bilinemez Olan 1 0 3
1 0 4 Belirsizin Bilimleri
çok iddia, hiçbir rasyonel temele sahip değildir. Bunların doğrulanmak için gerektirdiği deneyler, özellikle insan bilimlerinde teknik olarak gerçekleştirilemez niteliktedir; zira bu deneyler çok büyük sayıda insan veya nesne bütünlerinin (örneklemler) uzun bir süre boyunca çözümlenmesini ve incelenmesini
gerektirirler. Bu iddialar, bilimsel evrene ait değildir ama toplum tarafından öyle zannedilmektedir; bunların bilimselliği
sahtedir (pseudo-scientifique).
d. Deneyin gücü, insan bilimlerinde, yukarıda gördüğümüz üzere sadece gerekli olanakların ve örneklemlerin büyüklüğü nedeniyle değil, aynı zamanda deontolojik nitelikteki
nedenler dolayısıyla da sınırlıdır; etkisi gittikçe artacak gibi
görünen deontolojik kaygılar, deneysel yöntemle hakikatin
araştırılması ile aynı düzlemde yeralmamaktadır.
Demek ki, rasyonel olarak bilinebileceği düşünülebilecek
ve önemli olan, ancak deneysel araştırmaya yasaklanmış birtakım alanlar vardır. Bu alanlar, yakın bir gelecekte daha da artacak gibi görünmektedir.
7) Öyle görünüyor ki, insanın dünyayı tanıma iradesi içersinde, dünyayla arasındaki bilimsel ilişkide üç düzey ayırdetmek gerekmektedir:
a. Güçlü etkileşim: Bunun en iyi örneği, klasik bilimsel
deney, örneğin laboratuvar deneyidir. Burada dünyanın parçalarına dokunmak/müdahale etmek, araştırmacının bu edimine
göre dünyanın nasıl değiştiğini görmek, buradan örneğin korelasyon aracılığıyla, birtakım kurallar ve yasalar çıkarmak yoluna gidilmektedir.
b. Zayıf etkileşim: Burada etkin seyirci konumundaki insanın gözlemi söz konusudur. Gözlemci, dünyayı temaşa etmekte, not tutmakta, ilişkileri, bağlantıları ve imgeleri kavramakta
ve gördüğü olguların bir yorumunu oluşturmaya ve bu olguların sürekliliğinden emin olmaya çalışmaktadır. Bu, alan
çalışmasında gözlem istatistiğidir; gözlemci, belleğiyle, not defteriyle, anket fişleriyle ve tutarlılık kaygısıyla orada olmaktadır;
başka bir şey yapmamaktadır. Bu bakan-gözlemcinin varlığının, ne kadar kenarda kalmaya gayret edilse de, çevreyi etkilediğini gösteren pek çok örnek vardır (fotoğraf avcılığı, etnolojik
Doğası Gereği Bilinemez Olan 1 0 5
fotoğraf vb). Belirli bir tipini fotografik dokümanda gördüğümüz bu etkileşim, insan bilimleri ölçeğinde gerçek “belirsizlik
ilkeleri”ni işin içine sokmaktır.
c. Etkileşim yokluğa ya da sıfır etkileşim: Burada bireyin dünyadan geri çekilmesi ve düşüncesiyle dünyayı yeniden inşası
söz konusudur. Bilgisi, gösterdiği özen dışında, diğer insanlarmkinden farklı olmayan bilim adamı, dünyadan çekilip laboratuvarma kapandığında, tamamen egemen olduğu ayrıcalıklı bir yerde bulunmaktadır; burada kendi zihninden doğan
bir smama-yanılma oyunuyla, daha önce gözlediği olgular
dünyasının bir parçasına az çok sadık modeller oluşturmaya çalışmaktadır. Gözlem alanına dokunmadan geri çekilmek,
kendi kapalı ortamında yarattığı olgu modellerini, yaşantılarının ürünü ve belleğinde kalmış olan “gerçeklik” le karşılaştırmaktadır (Erlebnis). Burada o, daha çok bir oyuncuya veya
sanatçıya benzemektedir; dünyaya dokunmamaktadır, dünya ile burada ve şimdi hiçbir etkileşimi yoktur, içinden sadece
gelecek uygulamalar vesilesiyle çıkacağı kapalı bir alt-evren
yaratmaktadır. Bilimin benzetişim (simülasyon) yoluyla inşasının nasıl yaygınlaştığını V. Bölüm’de ele alacağız.
8) Olgular veya kurallar nedeniyle deneye yasaklanmış
alanların çoğunda, düşüncenin başka kaynakları vardır; her
biri gözlemciyle gözlenen arasında zayıf (sıfır değil) bir etkileşim düzeyini temsil eden çok sayıda gözlemin çözümlemesi ve
gözlem. Gözlem verilerinin varyans etmenlerinin çözümlemesi
ve istatistikten hareketle düzenli, hipotetik biçimlerin oluşturulması, rasyonel düşüncenin temel alanıdır. Ancak, rasyonel
düşünce, varsayımların yaratılması ve formüle edilmesiyle, tek
başına katıksız, matematiksel bir sistem gibi izlenemez; bunun
için geçici, ama anlamlı, daha sonraki bir aşamada yeniden formüle edilecek ve ayıklanacak ya da belirginleştirilecek (ve bu
nedenle heuristik değerini yitirecek) olan belirsizler evreninin
yardımına ihtiyaç vardır.
9) Bilimin uygulamalarındaki pratik değeri dikkate alınırsa araştırma, deney ve gözlem iradesinde bilimin kendisinin
bile toplum tarafından sınırlandırılması gündeme gelebilir.
Bu süreç, ister sanatsal, isterse bilim sel olsun, etkin düşünce­
nin doğasından kaynaklanan değer çatışmaları nedeniyle ve
etkin düşünce, şimdiye kadar gizil veya dağınık kalmış, ancak
bilim sel yöntemin ve hatta bilim sel yaklaşımın ilk taslakları
(görmek için deney, orijinal düzenekler, keşif matrisleri) niteliğindeki sanatsal yaratmanın gerçek sonuçlarını kavramaya
başlayan global sosyal duyguyla ilişkiye geçirildiği zaman gerçekleştirilecektir.
1 0 6 Belirsizin Bilimleri
III. Belirsizin Bir Epistemolojisi:
Mantıklar ve Alt Mantıklar
Kesinlik, bir talep olmalıdır; düşüncenin icrtflsının
bir ön koşulu değil.
1. Düşüncenin Özgül Dalı Olarak Belirsizin Alanları
Belirsizin bilimleri -özellikle oluşmakta olan bilimin da
yaratıcı eylemin alanını konu alanlar-, bir “apaçıklığın in şa sı”nı
hedeflerler; betimlemelerinin konusunu, filozofun “indirgem e”
dediği çeşitli süreçler yoluyla biçimi zihinde beliren “fen^omenolojik bir veri” gibi ele alırlar. Sözcüğün dar anlamında ibilimsel olan bu etkinlik, biçimleri, söz konusu nesne’ye (obje, ikonu)
bağlanmış olarak ortaya çıkarmaya çalışır; evrensellerin inşadının
ilk aşaması budur.
Diğer bir deyişle ve Husserl’den bu yana fe n o m e -n o lo ji
yazarlarının çoğunun işaret ettiği gibi, yazma, sözcüklerde bir
biçime koyma (die Sache zu Worte kommen lassen) çabası, burada, asıl çalışmadır ve Valery’nin daha önce altım çizdiğii gibi,
terimin etimolojik anlamında hemen hemen “şiirsel” biri” niteliktedir. Gözlenmiş şeyi, doğa bilimleri dolayımsız ilişkilerdi çerçevesinde ele alırken (analitik boyutları ne, kütlesi ne, hızzı ne?)
ve günlük basit bilgiler ortaya koyarken, bu indirgeme s^üreci,
bu şeyi, dolayımsız ilişkileri dışında oluşturmaya katkıda > bulunur. Bu yaklaşımın amacı, aleladeliklerden (Bir bardak inedir?
Cevap: İçmek içindir) uzaklaşarak, nesnenin tu h a f lığ ın ı//farklı­
1 0 8 Belirsizin Bilimleri
lığını (etrangete) ortaya çıkartmak ve böylece, nesnenin önünde,
tıpkı dünyayı öğrenen ve örneğin bardağın kâğıt sıkıştıran bil
şey olduğuna inanabilen bir çocuğun durumunda yer almaktır.
Apaçıklık (evidence), bu gözlem pratiğiyle elde edilir ve
yavaş yavaş, birbiriyle ilişkili olan nesnelere yayılır; zira bu apaçıklık, -doğa bilimlerinde ispatlamanın temelinde bulunan- ve
akıl yürütme zincirleri boyunca yayılan rasyonel nedenselliğin
sürecine koşut bir hareket içinde obje’lerden, bu objeler arası
ilişkilere yayılır. Burada, apaçıklığın modelleştirme aracılığıyla
inşa edilip edilemeyeceğini kendimize sormalıyız.
Burada bir noktaya işaret edelim. Yaklaşımını mantıksal gereklere dayandıran matematikçi, gittikçe daha az sayıda önermelerden hareketle ispatlamayı apaçıklığın yerine koymak amacıyla apaçıklığın içini boşaltmaya çalışırken, fenomenolog, tam
tersi bir yaklaşım izler; tüm dünyayı apaçıklık alanına sokmaya, fethetmeye ve en azından kendiliğindenlikle (spontanement) hissedilmiş bir apaçıklığı olabildiğince çok sayıda olabilir ilişkilere ve dolayısıyla olabildiğince çok sayıda olabilir
nesnelere bağlamaya çalışır. Kuşkusuz burada, illüzyonist veya
sihirbazların ürettiği apaçıklıklar tarafından yanıltılmaya razı
olabilir, ama illüzyonistlerin, aranan ve nadir bir meslek adamı
olduğunu ve sundukları durumları önceden çok özenle hazırladıklarını söylese de, bilimsel araştırmacıyı ikna edemeyecektir.
Elbette, bunun da biçimsel mantık açısından çok büyük biı
hata rizikosu taşıdığı kuşku götürmez; bu hata, bir metnin
ardışık cümlelerinde ya da çıkarsamalar zincirinde ortaya çıkabilir. Fenomenolog, bu rizikoyu göze almaya hazırdır ve bir
nesnenin diğerleriyle arasında varsayılmış ilişkileri, bunlar
çelişkili olabilecek, tümdengelimsel (deductif) bir zihne “hatalı” görünebilecek olsa d a , gerçek saymaya hazırdır.
Ancak, bundan ötürü, fenomenolog oluşmakta olan bilime,
yani birtakım biçimleri a priori olarak kavramaya çalışan ve belki
de onları daha sonra doğrulamaya çalışacak —bu nedenle de bir
kısmını eleyecek- olan bilimin daha yakınındadır; diğerleri yanı
sıra mantıkçı ve matematikçinin yayınlar sitesinde zihnin poli­
si rolünü oynadığı oluşmuş bilime kıyasla, oluşan bilime daha
yakındır; mantıkçı ve matematikçiler çıkış noktasından ne kadar
ıı/akta olursa olsun bilgiler ağının evrensel tutarlılığını sağlamakla görevli formel mantığın garantili temsilcileridir; burada
sözü edilen çıkış noktası, I. Bölüm’de, belirli bir andaki “kitap
ı lııvarı” ya da “oluşmuş bilim” olarak nitelediğimiz şeydir.
Zihnin iki tutumu arasında hiyerarşi veya protokol öncelij’.ine dair her tartışma, yapay ve boşunadır; bunların birbiriylr uzlaştırılması ancak araştırmacının zihninde olabilir ve bu,
unun sorunudur; önce tüme varımsal, sonra tümdengelimsel
yolda hangi rizikoları alacağını onun bilmesi gerekmektedir.
Gözlemci, kendisine verilmiş metinden, yani oluşmuş
bilimle ayrı düzeyde bulunmayan “metin”den hareketle zihninin zenginleştirilmesi ve verimlileştirilmesi üzerinde yargıda
luılunmak durumundadır; çünkü bu metin mantıksal açıdan
I »ekin (rigoureux) değildir ve sadece, daha sonra sağlam çıkarsama zincirleri yaratma bakımından bir esin kaynağı olmayı
istemektedir. Bu açıdan, örneğin sosyal bilimlerde, şiirsel veya
en azından edebi toplumsal imgelem ile bunun tersine, nesnel bir tarzda biçimler ve korelasyonlar oluşturan ve böylece
i ıngelemin gösterdiği veya ilgiye değer olarak telkin ettiği şeyi
kanıtlayan istatistiksel emprizmin alternatif rolleri karşılaştırılabilir. Max VVeber’in “ideal-tip”i daima yanlıştır, ama sosyolojik
düşünce hakkında Institut für Demoskopie’nin anket kataloglarından daha çok esin verir. Apaçıklıkları, öğe öğe, nesne nesne,
(ek tek oluşturmak için zihnin kendi kendisiyle epey mücadele
el inesi gerekmiştir. Bu, belirsizin “bilim lerind e düşüncenin öz
güvenidir; onlar, burada, tümdengelimsel bilimlerle ilişkileri
konusundaki sınırlarını kavramaktadırlar.
Oysa katı bilimler, araştırmacının zihinsel bir çabayla, zaten önceden tasarlamış olduğu değişkenler (“gerilim”
veya “güç”) arasında hemen hemen bütünüyle mekanik (örnek: Hooke’un ut tensio sic vis’i) apaçıklıklardan yola çıkarlar;
Inırada araştırmacı, bizim “fenomenolojik” olarak nitelendireı eğimiz bir çabayla, değişkenleri zihninde açıklığa kavuşturduktan sonra onlara, doğrusallığın algoritmasını uygulamakla
yetinmektedir; doğrusallık, insanın biri diğeriyle orantılı olarak
Belirsizin Bir Epistemolojisi: Mantıklar ve Alt Mantıklar 1 0 9
1 1 0 Belirsizin Bilimleri
değişen iki değişkenin ilişkilerini belirlemek istediğinde akima
gelen en basit nedensel ilişkidir. Katı bir bilim olan mekanikten alınmış bu örnekte, önce, gerilim ve güç gibi iki değişkeni
apaçık bir şekilde kavrama yönünde tasarlayıcı ve kavramsal
bir çabanın, ardından ilişkisel varsayımın (doğrusallık varsayımı) ve en nihayet bazen de ve bu kez Iaboratuvarda, çeşitli
aygıtlarla (yaylar, ağırlıklar vb) birinin veya diğerinin (gerilim
ve gücün) doğrusal regresyon çerçevesinde artışlarını doğrulamayı sağlayan bir düzeneğin birbirini izlediği görülmektedir.
Tümüyle aynı şekilde, sosyal psikolog, örneğin çevresinde
gözlediği insanlarla (veya insan objeleriyle) sık ve özel ilişkisinde, imgelemi zengin heuristik bir çabayla iki değişken, üstelik
başlangıçta yaptığı ifadelerde birbirleriyle zorunlu ilişkisi olmayan iki değişken ayırdeder.
Bunlardan birini “früstrasyon”, diğerini “saldırganlık” olarak adlandıracak ve onları betimsel yazınsal, dolayısıyla keyfi
yollardan tanımlamaya çalışacaktır; burada doğrulaması olmayan (araştırmacı da zaten bunu aramıyor) “şiirsel” nitelikte bir
çaba söz konusudur; araştırmacı olabildiğince özenli betimlemelerle, seslendiği, gerçek veya hayali bir okuyucuyu ikna etmeye
çalışmaktadır. Burada tek ölçüt, daha sonra kazanılacak başarıdır. Araştırmacı, çabasının önemli bir bölümünü, her an, tuhaflığın (invraisemblance), hatta, hatanın tehdit ettiği entelektüel bir
serüven içinde, her bir kavramı kavrayıp anlamaya ayıracaktır.
İki kavram, onun zihninde ve yazısı veya sözleri aracılığıyla
da diğerlerinin zihninde açık seçik ve birbirinden farklı göründüğü zaman, kurallara göre üretilmiş bu iki kavram arasında bir
“ilişki” olup olmadığını soracaktır; belki de bir yasa gibi görünen
doğrusal bir ilişki icat edecektir: “Saldırganlık, belirli bir durumda maruz kalman früstrasyonlar toplamıyla doğru orantılıdır”.
Bundan sonra, az veya çok çalışma gerektiren deneyler tasarlayacaktır. Deneyde izleyeceği aşamalar:
– Denetlenebilir durumlar için, früstrasyonlar meydana
getirmek,
– Bir bireyde, (onun çevresine yönelttiği saldırgan davranışların toplamı anlamında) saldırganlık düzeyini ölçmek veya
değerlendirmek,
Belirsizin Bir Epistemolojisi: Mantıklar ve Alt Mantıklar 1 1 1
– Sonra , bu çok belirsiz olan iki değişkeni karşılaştırmak,
– Sonuçta, bunlardan birinin diğeriyle orantılı olarak artıp
,ı rtmadığma bakmaktır.
Bu tür işlemlerde, araştırmacı, oluşmakta olan bilginin
içerdiği çeşitli rizikolarla karşı karşıyadır; örneğin:
• Bu kavramlardan her birini ayırt etmekle ve onları, ken11 i kullandığı terimlerle betimlemekle doğru yaptı mı?
• Terimleri betimlerken, önce kendini, sonra diğerlerini yönlendiren görüş veya kanaati, yeterli midir ve bir başka
j’örüş yok mudur?
• Tasavvur ettiği doğrusallık ilişkisi, regresyon yasası olarak en uygun olanı mıdır? (Söz gelimi bu yasa, verilerin karesi
veya bir başka şeye dayandırılamaz mı?)
• Şekillendirdiği iddia, doğrulanabilir herhangi bir pratik
yarar içermekte midir? Bir davranışı öngörmek ve değiştirmek
(Bridgman’m işlemsel kavramları) amacıyla kullanılabilir mi?
Bunlar araştırmacının zihinsel ve deneysel kurgusunda
aldığı rizikolardır. Bununla birlikte, gözden geçirdiğimiz iki
örnekte, işlemsel bir sezgiye yaklaşan fenomenolojik çözümleme ile özellikle Anglosakson felsefenin bilimsel düşünceyi
indirgemek istediği ve emprik olarak doğrulanmış varsayımın
karşılıklı rolleri açıkça görülmektedir.
Demek ki, belirsizin bilimleri için 1) ilkelerin araştırılması ve apaçıklığın oluşturulması; 2) bu apaçıklığı kontrol amacıyla “yazınsal” nitelikli, yani zorlayıcı olmaktan çok çekici bir
yazıyla iletme (yeteneği), izlenen yaklaşımın önemli aşamalarıdır. Burada, bireyin, akıl yürütmenin zorlayıcı gücüne başvurmaksızın ve kuşkusuz bu özgürlüğü sürekli bir hata rizikosuyla ödeyerek, dolayımsız olarak nasıl düşündüğünü bilmek söz
konusudur.
Belirsizin bilimlerinin yöntemleri, demek ki, özü itibariyle
farklıdırlar; onların çabası, iki muğlak kavram arasında bir ilişki bulmaya yöneliktir. Kavramların sunuluş tarzı (kısaltılmış
kıyas) aracılığıyla, kavramlar içine damlatılmış bir tür nicelik
olarak apaçıklığın araştırılması, zihinsel bir retoriğin tüm yollarını kullanır, bu retorik, kanıtlamadan önce göstermeyi, ikna
elmeden önce çekmeyi ve hatta, -b u bir çekme biçimi olduğuna
1 1 2 Belirsizin Bilimleri
göre- tahrik etmeyi, itiraza, dolayısıyla düşünmeye yol açmayı
hedeflemektedir.
Belirsizin bilimlerinin süreçleri pratikte, mesajın alıcısında
iknaya yol açan yöntemlere bağlıdır; bunlar arasında metodo- j
lojide “iyi örnekler” denen, yeterince anlamlı, yeterince katık- |
sız, yeterince basit örneklerin araştırılması ve retorik sayılabilir.
Burada diyalektik mekanizmayı tekrar buluyoruz; eğer bu iyi (
örnekler mantıksal olarak “yanlış” görünürlerse, onların yan- ı
lışlıklarmın kanıtlanması ve “onların yanlış olduklarını göstermek için yapılan tüm işlemlerin, onların sağladığı bir kazanç
sayılması” (J. Rostand) gerekmektedir.
Geştalt Teorisinin sıklıkla izlediği yollardan biri, örneğin
birtakım yapay olgular (artefacts), yani tuhaflıkları normal olanın gücünü oluşturmaya yarayacak paradoksal veya gerçeğe
benzemeyen biçimler inşa etmektir. Böylece, diyalektik karşıtlık, paradoks ve teratoloji,* büyük ölçüde fenomenolojik oyuna
bağlı heuristik yöntemlerdir; belirsizin bilimleri, rasyonellik
endişesi taşımaksızın ve açıkça bu oyunu sahiplenirler; çünkü,
sonuçta, rasyonellik daha sonra gelecektir ve bilim sel çalışmanın en sonunda, rasyonelliğin galip geleceği söylenebilir.
2. Karşıtlıkların Diyalektik Rolü:
Frankfort’un Mitolojik-Şiir sel Düşüncesi
İnsanın çevresinde görülen muğlak şeylerin gelip geçici ve
belirsiz biçimlerinin, insan düşüncesi tarafından dikkate alınması, her şeyden önce, çoğu kez, diyalektik niteliklidir.
Rasyonelleştirmek amacıyla, insan, daha sonra düşünce
sürecinde onları değiştirse veya yok etse de, herhangi bir anda
kendisine, uygun/anlamlı görünen birtakım karşıtlıklar oluşturur. Biçim (form) teorisyenlerinin ortaya koyduğu psikolojik
bir hakikate göre, biz iki kavram arasındaki karşıtlığı, kontrastı veya iki geçerli ifade arasındaki antinomiyi, bunlardan her
birini tek tek anladığımızdan daha iyi anlarız.
* Canlı varlıkların anomalilerinin ve acayipliklerinin incelenmesini konu alan
biyoloji veya tıp dalı, (ç.n.)
Bu çerçevede, bir yandan “sıcak”, öte yandan “soğuk”u
l.ı 11 unlamaya kıyasla, sıcak ve soğuk arasındaki karşıtlığı daha
iyi kavrarız. Bilimsel düşüncenin, ısının doyurucu bir tanımına varabilmesi için oldukça uzun bir zaman gerekmiştir,
< >ysa sıcak ve soğuk karşıtlığı ve bunlara işaret eden sözcükler,
insanların en eski dillerine kadar uzanmaktadır.
Bir başka örnek Frankfort ve Jacobson’un mitolojik-şiirsel (mythopoetique) dediği, fakat şimdi zihnin, rasyonel bir fren olmaksızın,
vahşi/yabani bir şekilde, dolayımsız bir düşünceyi uygulaması
anlamında “yabanıl düşünce” (pensee sauvage) adını verdiğimiz
düşünce tarzıyla ilgilidir; bu düşünce tarzında, sıcak ve nemliye ilişkin (kutsallaştırılmış) kategoriler kurulmaktadır. Güneşin
sağladığı sıcaklığı ve yağmura bağımlılıklarını kavrayan Aztekler, kendi dünya sistemlerini kurmak için güneş ve yağmuru iki
karşıt kutsal güç olarak kavramsallaştırmışlardır; Tonatiu, güneş
tanrısı ve Tlaloc, yağmur tanrısı. Onları mitsel bir öyküde, birbiriyle mücadele içine sokmuşlardır; bu öykü, terimin olağan
anlamında hemen hemen bütünüyle şiirsel bir nitelik taşır; ama
bir ön-fiziğin öne sürebileceği üzere, er veya geç sıcak ve soğuk
biçimlerine bürünmek zorunda olan daha sonraki bir rasyonelleştirmenin hammaddesi olarak, bizim “Aztekler’in fiziği” diyebileceğimiz bir fiziğin temelini oluşturur.
Böylece, bir karşıtlık açık seçik bir şekilde oluşturulduktan sonra, bu karşıtlık apaçıklığından birazını kendini meydana getiren kavramlara verir. Daha modern bir deyişle, karşıtlıktan bu
karşıtlığın ayrı ayrı terimlerine doğru, apaçıklığın yayılışı söz
konusudur; terimlerin varoluşlarının “kanıtı”, onların karşıt
olmalarıdır. Bu durumda, serüvenler, varyasyonlar ve zenginleşmelerle dolu uzun bir kavramsal yol başlar.
Düşünen insanın derin doğası mücadeledir; o, ancak kavgalar yaratarak ilerler. İnsan bir mitoloji içine yerleştirmek üzere
tanrıları yarattığı zaman (theogenese), onları savaştırır. Böylece, sisleri, yağmurları ve dağları olan Toprak’tan doğma Güneş,
varlığını sürdürmek ve yeniden görünmek için mücadele
etmek zorundadır ve bu yenilenen bir belirişin güç bir anıdır.
Belirsizin Bir Epistemolojisi: Mantıklar ve Alt Mantıklar 1 1 3
1 1 4 Belirsizin Bilimleri
Güneş, akşamleyin “yatmak” yerine Toprak ve Gece’nin
derinliklerine girer ve yaşayabilmek için sürekli bir çaba içerisinde yeraltı dünyasında yol alır. Buna ulaşabilmesi ve ilk
gücüne kavuşabilmesi, dolayısıyla kendi kudretinde yükselebilmesi için, Güneş’e adanmış insan kanından “kurban” gerekir. O’nun, gecenin engellerini yenmesini ve ertesi gün yeniden
yaşayabilmesini ancak bu kurbanlar sağlayabilecektir.
Bu gelişmede, tam olarak bir akıl yürütmenin varolduğu şüphesizdir. Bu akıl yürütmenin bize “irrasyonel” görünmesi olgusu, özellikle, bizim bilim (bizimki) dediğimiz şeyin,
geçmiş kültürlerin rasyonelleştirme sistemlerine üstün olması
anlamını taşır; Levy-Bruhl bunu daha önce söylemişti. Biz şöyle
diyebiliriz: Güneşin, akıtılan kan miktarına bağlı olarak ortaya
çıkışı hakkında istatistiksel bir deney eksiktir burada.
Ancak, mitolojik düşünce tarzında da bir açıklama çabası var; bize eksik gibi görünen, oluşmakta olan bir düşüncedir. Onu eleştirmeden önce, anlamak için onun yoluna girmeyi
kabul etmek etnolog ve antropologların çabası olmuştur.
Kolayca daha da ileri gidebiliriz; örneğimizde, eğer dünya
sisteminin esas parçalarından biri olarak güneş tanrısı, varlığım sürdürmek için kurban almak zorundaysa ve eğer Yağmur
Tanrısı da insanların mısırdan yararlanmak suretiyle yaşamlarım sürdürmeleri açısından bunun kadar önemliyse, öyleyse O’nun da eşdeğer miktarda kurbanlar alması gerekir; zira o
da diğeri kadar önemlidir; bir çift oluşturmak için, karşıtlığın
iki terimi eşit olmak zorundadır. Demek ki, Yağmur tanrısının mısır tarlalarını verimli kılması isteniyorsa, önemi ya da
en azından biçimi bakımından Güneş tanrısınmkilerle eşdeğer kurbanlar gerekir. Kutsal bir tapınmanın teknolojisi, birtakım
davranışsal kurallar ve bu kuralların denetleyicileriyle (rahipler), “belirsiz şeylerin memurları”yla yerleşir; bu kişiler için
antropolog, belki yağmur yağdırıcılar (bu henüz kanıtlanmadı) yerine mühendisleri tercih etse bile, bizim teknolojimizin
mühendislerine duyduğu saygıdan ne fazla ne eksik bir saygı
duyar.
Bilinçli bir epistemolog, bu tür örneklerin bize sunduğu
“irrasyonellik”i hor görmeyi fazla basit bulacaktır. O, kendini ara­
Belirsizin Bir Epistemolojisi: Mantıklar ve Alt Mantıklar 1 1 5
yan bir düşünceyi dinlerken daha alçakgönüllü olacaktır. Buna
koşut olarak, başlangıçtaki haliyle bilimsel düşüncenin büyük
bir kısmında, tümüyle buna benzer ve bunun kadar ikna edici örnekler bulacaktır; örneğin simyanın düşünce biçimini ele
,ı lalım; yeni bir kılıf altında bugün de devam eden formülleriyle
(örneğin: “in statü nascendi…” “Corpora non agunt nisi soluta”)
.ırtık hiçbir bilim tarihçisi bu düşüncenin, kimya terminolojisinin
arkaik- biçimlerinin yaratılmasında ve kimyanın işlemsel bir
nitelikle ortaya çıkışında belirleyici rolünü inkâr etmemektedir.
Simya dili, pseudo-rasyonel, ama eklemlenmiş ya da tümdengelimse^ kanıtsız bir söylem olarak kolay çözümlenebilir bir örnek
oluşturur ve bu çözümleme çok yapılmıştır (Holmyard); ancak bu
söylem daha sonra saflaştırılmış, “mantıksallaştırılmış” ve büyük
ölçekte öngörüşsel bilim alanında yararlanılabilir bir hale gelmiştir.
Düşüncenin bileşenlerini andığımız ölçüde, kararsız, belirsiz bir düşüncenin, (eklemlenmesi önemli) bu yanlarıyla ilgilenmek zorundayız. Belirsiz bilimlerden, kesin sayılan bilim lere aşamalı geçişte iki yan çok önemlidir;
• Önce insan izlenimi ile maddi dış bir veri arasında karşılaştırma sistemi olarak ölçme
• Ardından, tek tek örnekleri, korelasyon yasası veya
“normal” biçim tarzında genel bir biçime bağlayan istatistiksel
düşünce; bu düşünce daha önce gördüğümüz gibi zihnimize, bir
iddiayla ilgili olarak “kabul edilebilir tolerans” kavramını ve
öngörülebilirlik marjlarını dayatan istatistiksel hata fikrini de
içermektedir.
3. Ölçme Düşüncesinin Oluşumu
Ölçme kavramı, matematikçiler ve fizikçiler tarafından açık
seçik bir biçimde tanımlanmıştır. Psikologlar, daha yakın
zamanlarda, ölçme sürecinin ve örneğin Piaget’nin genetik psikolojisinde tanımladığı şekliyle, beynin yetilerine bağlı olarak
“ölçümsel” düşüncenin gelişiminin temel öğelerini çözümlemeye çalışmışlardır.
1 1 6 Belirsizin Bilimleri
Değişkenlerin ölçümünün oluşumunda aşağıdaki aşamalar
önerilebilir:
1) İki öğenin eşitlik fikri, karşılaştırma ve eşitlik yargısı, a
corıtrario (buna karşıt olarak) eşitsizlik fikri: Burada A, B’ye eşittir, değer olarak özdeştir, herhangi bir değer açısından aynıdır;
ya da A, B’ye eşit değildir, ondan farklıdır, daha büyüktür… tarzında düşünülmektedir. Bu açıdan, Piaget’nin maddenin ya da
yüzeyin hacim ya da ağırlıklarının eşdeğerlikleri konusundaki
deneyleri, klasik örneklerdir.
2) Karşıtlık veya antinomi fikri: Burada iki şeyden biri diğerinin zıddıdır, A, B’ye zıddır; diyalektik bir çift kutupluluğun
inşası söz konusudur: A-B. Yukarıda değindiğimiz üzere, hem A
hem de B, karşıtlıklarından yararlanmaktadırlar (bu …’nın zıddıdır). Karşıtlık, A ve B’ye imgelem alanını sınırlandıran ve A ile
B’yi tek tek ele alan bir tanım’dan daha çok yararlı olmaktadır.
3) Üçüncü bir terimin doğmasına yol açan “ne bu, ne şu”
formülünün üçlü (ternaire) fikri: Burada üçüncü terim, diğer ikisi arasındadır; herhangi özel bir öğeyle ilgili olarak incelenen
değer, A ve B’nin karşıtlığı üstüne kurulmuş bir ölçekten çıksa
da, ne A ne de B kategorisine aittir. Bu, üç terimli bir mantığa
yol açar: A, B ve “ikisi arası”. Örnek olarak Evet, Hayır ve Belki seçeneklerinin, oldukça sık rastlanan basit bir ölçme ölçeği
olduğunu hatırlayalım.
4) İki uç kutup arasında bir değer yargısının konumlanması veya nicel olarak değerlendirilmesi, bir değişkenin bir ölçek
üzerinde yerleştirilmesi fikri; mantıkçı, genellikle bu aşamada,
değerlendirilmiş “ölçme”den söz edecektir.
5) Eşik fikri: Bu fikre göre, bir “değişken”in olduğu gibi
varolabilmesi için belirli bir fiziksel asgari düzeyi aşması
gerekmektedir.
6) Fark eşiği fikri (Just noticeable difference): Bu fikre göre,
bir farkm nicel olarak algılanması, ancak iki değişkenden İkincisi, birincisini belirli bir oranda aştığı takdirde mümkün olabilir (gözlemci-ölçmeci, bunu bir yüzde olarak ifade eder). Bu
aynı zamanda, tesviyeci, ayarlayıcı, tamirci gibi kişiler tarafından görgül olarak algılanmış “tolerans” fikrinin de temelinde
bulunan bir kavramdır.
Belirsizin B ir Epistem olojisi: M antıklar ve A lt M antıklar 117
Şekil 1- Yuvarlaklık Dereceleri Ölçeği
A) Köşeli B) Alt-köşeli C) Biraz yuvarlak D) Oldukça yuvarlak E) Tam yuvarlak
Yuvarlaklık, toprak tortularında rastlanan özel parçaların bir niteliğidir. Bu nitelik doğrudan parçanın biçiminden bağımsızdır; incelenen
parçanın çeşitli girinti-çıkmtılarmm ve açılarının büküm derecesinin bir
fonksiyonudur. Yuvarlaklık, parçanın açılarının ve kenarlarının büküm
derecesi, parçadaki en büyük kısmın derecesine oranlanarak nicel bir
şekilde belirlenebilir. Yuvarlaklığın “küresellik”ten farklı olduğunu belirtelim. Yukarıdaki nitel ölçek, pratikte, pek çok kullanım için yeterlidir.
7) Benzerlik kavramı (similarite): Buradaki akıl yürütme şu
şekildedir: “A, B’ye benziyor. Hangi açıdan/hangi noktada benzediğini bilmiyorum, ama benziyor; en azından C’ye benzediğinden daha çok benziyor”. Daha sonra göreceğimiz üzere,
tüm üstün hayvanların büyük ölçüde sahip olduğu benzerlik
fikri, belirsizin bilimlerinde, mantıksal bir düşüncenin oluşturulmasında belli başlı araçlardan biri olması bakımından, çok
önemlidir.
8) Uçları birleştirme (interpolation) fikri: Alt bölümleri olmayan ardışık bölgeler/kısımlar halinde aralıklardan oluşan bir
kadranı düşünelim; zihnimiz, iki bölüm arasında bir göstergenin çubuğunun konumuna ilişkin potansiyel bir bölümleme
yapar; örneğin arabamızın derecesiz/basamaksız benzin göstergesine bakarak, davranışlarımızı (benzin almak veya benzin
miktarını yeterli görüp yola devam etmek) ayarlamak üzere,
yorum yaparız.
9) Evrensel ölçme ölçeği fikri: Bir şeyin algısal varoluşunun
minimum düzeyinden (algılanabilirlik), algının değişmediği
118 Belirsizin Bilimleri
bir doyum eşiğine kadar uzanan bir ölçek, kendiliğinden fark
eşikleri denilen bir dizi basamağa ayrılır. Burada psikolojik ölçmenin bir tür evrensel ölçeğinin bulunduğu, yani dış dünyanın
bir öğesini bizim algımızla karşılaştırma yeteneğinin bulunduğu söylenebilir; bu, söz konusu öğenin “büyüklük”ünü, giderek artan bir dizi fark eşikleri üstünde yerleştirme yeteneğidir.
10) Bütünleştirme (integration) veya birikim (cumulation)
fikri: Burada, belirli bir ölçek üzerinde ölçülmüş bir büyüklüğü, bir başka vesileyle aynı ölçek üzerinde ölçülmüş bir başka
büyüklüğe, zihin aracılığıyla ekleme yeteneği söz konusudur.
Pratikte, zihnimiz bu tür bir işlemi, ancak, eşit dereceli basam akları olan doğrusal bir ölçeğe dayanarak yapabilecek yetenektedir. Ölçümcü matematikçi (metrologiste), sadece bu aşamada, ölçme kavramını, yani eşitliğin ve toplamın tanımını,
tam ve kesin sayar.
11) Ağırlık katsayısı fikri: İnsan zihni, özel bir hazırlık yapmadan/bir çabaya girmeden, herhangi bir ölçmenin sonucuna,
bir başka ölçmenin sonucundan daha büyük bir önem atfedebilmektedir; yani iki sonuçtan birine bir önem katsayısı yüklemektedir; “bu, öbüründen iki kat daha önemli”, “bu, çok daha
önemli” vb. İnsan zihninde çok sınırlı olan bu yetenek, çok basit
katsayılara indirgenmektedir; iki kat daha fazla, üç kat daha fazla vb. Dolayısıyla bu, bir bütün içinde bütünleşmiş bir durumda
bulunan bir itemin, genel bir sonuca katkısıyla ilgilidir.
12) Gradyan (gradient) fikri: Bu, insan zihninin, iki nicel
büyüklük /değişken olarak değerlendirilmiş (örneğin bir nedene bağlı olarak değişme hızı) bir neden ve bir sonuç arasında
kurduğu empirik ilişkiyi ifade etmektedir. Örneğin mekân
konusunda, coğrafi bir harita üzerinde, bir arazinin eğimi fazla olduğunda, yükselti eğrilerinin sıkışıklığını incelemek istediğimiz zaman bu kavramdan yararlanmaktayız. Zihnimiz, bu
kavrama, rasyonel planda çok zayıf bir düzeyde egemense de,
onu kullanmayı bilmektedir, bu kavrama empirik olarak antremanlıdır. Burada mekan terimi çok muğlak bir anlama sahiptir,
özel olarak Levvin’in topolojik alanını içermektedir ve bu matematikçiye ters gelse bile, basamak teriminin, ölçme birimi fikrinden önce varolduğuna işaret etmek gerekir. Öyle görünüyor
Belirsizin Bir Epistemolojisi: Mantıklar ve Alt Mantıklar 1 1 9
k i, basamak sezgisi, zihinsel alanda, hız sezgisinden daha önce
belirmektedir; çünkü hız, mekânla zaman arasında bir ilişkiyi
içermektedir.
13) Asimptot fikri: İnsan zihni, gelişiminin belirli bir aşaması uda bu matematik terimin ifade ettiği fikrin sezgisine ulaşır.
Iiıırada, hiçbir zaman ulaşamadan, sonsuz olarak bir sınıra,
v.uıi gittikçe daha küçük olan toplamalı (additif) aralıklarla bir
I i mite yaklaşma söz konusudur. İncelemelere göre, genç çocukl,ı r 10-12 yaştan önce bu kapasiteye sahip değildirler; bu kapasile formel bir eğitimde ve çok sayıda örneklerle kazanılır.
14) Periyodiklik fikri: Burada bilinç alanında öğe ve olayların
lekrarma indirgenen bir geleceğin nitel tahminini ifade eden
(hemen hemen tümüyle) bir periyodiklik söz konusudur. Bu
kavram, çeşitli adlarla (ritm, periyodiklik vb) anılır; matematikle, eşit öğelerin eşit aralıklarla tekrarı anlamındadır.
15) Fonksiyon fikri: 10-11 yaşlarına doğru, bu çağdaki çocukla rın en gelişmiş olanlarında ortaya çıkan sezgisel bir düşünce
aracıdır; eğer bir değişkeni biliyorsam, diğer bir değişkeni de,
bir x, y grafiğinden hareketle bilebilirim. Burada, fonksiyon
kavramını sezgisel olarak temellendiren kavramın, doğrudan
grafik tekabül (correspondance graphique) kavramı olduğuna
işaret edelim. Bunun matematiksel ifadesi, çok daha sonra ortaya çıkacaktır: “Eğer x’in her değerine bir y değeri tekabül ettirilebilirse, bu durumda y değişkeninin, x değişkeninin fonksiyonu olduğu söylenir.” Buradaki grafik kavramı, zihnimizde,
matematikçinin türevli monoton sürekli değer (grandeur continue
monotone avec derivee) dediği şeyi içermektedir; tüm bu kavramlar, çocukların zihinsel kavrayışına sığmamaktadır.
16) Listing fikri veya “vb” kavramı: Bu, insanın, belleğinde
veya bir dokümanda, “listelenmiş” yani değişmez bir düzen
içine konmuş (alfabetik sıralama bunun basit bir örneği) bir
öğeler bütününe sahip olmasını ve bu listeyi baştan başlayıp
belirli bir noktasına kadar tarayabilme (örneğin, alfabetik arama) kapasitesini ifade eder. Bu hem, 7 yaşından itibaren çocukların sahip olduğu çok basit bir yetidir ve hem de çok güçlü bir
yetidir; zira, et coetera (vesaire) kavramını içerir, eğer bir listeniz varsa, durduruluncaya kadar öğeleri birbiri ardısıra bir
1 2 0 Belirsizin Bilimleri
düzen içinde alınız. Eğitilmiş bir insanın, önceden oluşturulmuş bir listeye başvurma yeteneğinde sezgisel olan bu yetinin
açık seçik bir şekilde aydınlatılmasını, (Nobel ödüllü) Herbert
Simon’un çalışmalarına borçluyuz.
17) Korelasyon fikri: Eğer bir x değerini biliyorsam, y değeri
üzerinde bahse girebilirim. Bu koşullu bahis fikri, en ilkel insanlarda bile sezgisel olarak vardır. Ama insan zihninin, veri noktaları kümeleriyle iki boyutlu (x, y) bir temsile egemen olabildiği
andan itibaren açıkça ifade edilebilmektedir. Korelasyon kavramı, fonksiyon kavramından büyük ölçüde bağımsızdır ve ondan
daha sonra belirmiştir; zira korelasyon kavramı, fonksiyon kavramının arkasında, olasılıksal ve yaklaşık tekabüliyet fikrini içermektedir. Buna karşılık, insan zihninin, korelasyon kavramını,
neden kavramından ayırdetmesinin çok güç olduğunu biliyoruz.
Bunu yapabilmek için, gerçek bir matematik kültürüne sahip
olmak gerekir ve insanların çoğu bundan yoksundur.
18) Yuvarlaklaştırma/pürüzsüzleştirme (lissage) fikri: Grafik temsilde Geştalt kavramına ait olan bir fikirdir; bir kenarın düzensizliğinin bu kenarın varlığını ortadan kaldırmadığı
düşüncesini içermektedir; zihinsel planda, dalgalanmalar gösteren bir eğrinin gidişine (allure) ilişkin sezgisel bir kavrayışta
kendini ifade etmektedir. Grafik alanda sık kullanılan bu fikir,
iki boyutlu bir düşüncenin temel taşlarından biridir.
19) Sembolik denklemler fikri: Burada, ilişkilendirilen terimlerin adı, zihnin yeteneğini büyük ölçüde aşmaktadır. Bu fikrin betimlediği eğilime göre insanlar, orantılılık, toplanabilirlik,
çıkarılabilirlik, bölünebilirlik gibi kavramları, içinde bulunduğumuz aşamada, bizim zihnimizde olduklarından çok daha belirgin
ve apaçık olan birtakım değişkenler arası ilişkiler gibi kavramaktadırlar.
Burada önerdiğimiz, zihnin temel yeteneklerinin listesi,
büyük ölçüde evrensel görünmektedir. Kabaca bir deyişle, bu
liste kültürel farklılıklardan bağımsızdır ve bu listenin göreli
düzeni ve değişmezliğinin kesinlikle saptanması için Piaget ve
ekolünün anlayışıyla, epistemolojik çalışmalar yapılması gereklidir. Burada, zihinsel yetenekleri, gelişimin yaklaşık bir düzeni
içinde öneriyoruz; kuşkusuz bu sıra düzeni, aynı bir kültürdeki
Belirsizin B ir Epistemolojisi: Mantıklar ve Alt Mantıklar 1 2 1
(/ocuk veya yetişkinlerin zekâ ve matematik konusunda eğitilme düzeyine göre biraz değişebilecektir.
Burada, -Condillac’m eski bir fikrini ele alarak-, deneycinin en basitinden en karmaşığına kadar birtakım özellikler (yetiler) yükleyeceği yapay organizmaların oluşturulması
konusunda Grey-VValter’in ortaya attığı “anlaşma” (charte) kavramına atıfta bulunabiliriz. Bu çerçevede, “yapay zekâ” diyebileceğimiz şeyin inşa düzeninde, yukarıdaki listenin izlenmesi
düşünülebilir; matematiksel bir safçılıktan (purisme) bağımsız
olan bu tür bir yapay zekâ, zihnin daha sonra aşacağı çelişkiler
içerecek ama dış dünyanın verilerinin zihinde işlenmesini (processing) sağlayacaktır.
4. Belirsizin Bilimlerinde Mantığın İşlevleri
Aristoteles’ten bu yana, mantık terimi, özellikle ortaçağ filozoflarının etkisinde ve kıyasın çeşitli biçimleri ve tanımı aracılığıyla tümdengelimsel düşüncenin kurallarına harcanan büyük
çaba sayesinde yavaş yavaş gelişmiştir. Çeşitli kıyas kategorileri, özellikle Duns Scot, Abelard, Buridan gibi ünlü adların
bulunduğu üniversite dünyasında bir dizi doktrinin doğmasına yol açan yazılı veya sözel (verbal) egzersizlerde incelenmiş
ve bu kategorilerin repertuvarı yapılmıştır.
Aslında, hakikatlerini, ispat yoluyla bulmaya uygun bilimlerin ilerleyişi; zihinsel egzersizle keşfedilmiş mantıksal tarzları bütünüyle yararlı kılabilmek bakımından o çağlarda çok
yavaş oluşmuştur. Bununla birlikte, daha o zamanlarda bile
akıl yürütme zinciri kavramının ortaya çıktığı görülmekteydi;
mantıksal olarak birleştirilmiş bir öğeler dizisi olan bu zincirde, logos’un “oyun kurallarina, yani kanıtlama (argumentation) kurallarına göre bir öğe zorunlu olarak diğerini izlemektedir. XVII. yüzyılda Port-Royal mantığı, mantıksal düşüncenin
bu ilerlemesinde en önemli aşamalardan birini oluşturmuştur.
Çağdaş bir açıdan baktığımızda diyebiliriz ki, tümdengelimsel
nedenselliğin gücü, deyim yerindeyse, zincir boyunca yayılmaktadır ve bunun etkili olabileceği mesafe, akıl yürütmenin,
1 2 2 Belirsizin Bilimleri
parçalarından her birinde düzeltilmesinin fonksiyonudur. Sağlamlığı, halkalarından en zayıf olanın sağlamlığına eşit olan
zincir imajı, nedenselliğin yayılmasıyla ilgili bu fikre uygun
düşmektedir.
Çeşitli öğrenci ve entelektüel kuşaklarının mecbur edildiği
mantığın egzersizi, o çağda, sadece kanıtlama kuralları sağlamaktaydı. Sınırsız mantıksal akıl yürütmenin başlıca kullanıcısı
matematikti ve şekillenmekte olan matematiksel düşünce, retorik veya hukuksal kanıtlama alanına çekilen sözel mantığın yerini almıştı. İspatlamanın (demonstration) amacı, öncüllerin hakikatinden hareketle sonuçların hakikatine ulaşmak, yani başlangıç verilerinin kabulünden hareketle zincirin sonunda iknaya
zorlamaktı.
1880’lere doğru, matematiğin temellerinin yeniden gözden geçirilmesi sayesinde, mantık, özellikle Viyana çevresinin
(Carnap, Frank vb) çalışmalarıyla yeni bir yaratıcı hamle kazanmıştır; bu çevre, bizzat önermelerin biçimi aracılığıyla hatayı
elemeyi hedeflemekteydi ve Peano tarafından “lojistik bir dil”in
oluşturulması, bu dönemde atılan en etkili adımlardan biri
olmuştu; bu dilin o dönemde başka şekilleri de oluşturulmaya
çalışılmış, ancak bunlar enformatiğin doğuşuna kadar kısır kalmıştır; özellikle Fortran dilinin ve değişik türevlerinin ortaya
çıkışı, programlama sistemlerini kurmak amacıyla önermelerin
belirli kurallara göre sentezinde yeni bir yön sağlamıştır.
Psikoloğa göre, mantıksal düşünceyi nitelendiren şey, bu
“hakikat” değerini yayma yeteneğidir; daha doğru bir deyişle,
“eğer halkalardan her biri hatasızsa, nihai aşama “doğru”, ya da
en azından ilk önermenin doğruluğuyla uyumludur” düşüncesine uygun olarak, akıl yürütmenin zorlayıcı halkaları tarafından ikna edilmektir. Bu, zihnin zorlanmış (contraint) bir tarzıdır; ama psikoloji, özellikle heuristik veya estetik alanında, bu
şekilde ulaşılmış bir inancın anlamlılığı veya bilinç alanına zorla aşılanmış biçimin gücü konusunda, pek çok kayıt getirmektedir. Psikoloğa göre, insan zihni, genellikle zincirin çok sayıda
halkasını aynı anda/bir bakışta kavrama yeteneğinden yoksundur ve bunun sonucu olarak, kesinliği, gerçekten ancak büyük
bir çaba gerektiren ardışık itemlerin (kıyasın terimleri) bağlan­
Belirsizin Bir Epistemolojisi: Mantıklar ve Alt Mantıklar 1 2 3
tılarının zahmetli yolunu izleyerek elde edebilir. Yaşamın çoğu
koşullarında insanların çoğu, kendilerini, I. Bölüm’de gördüğümüz, zihnin lüksünü temsil eden zihinsel bir disipline sokamazlar. Mantıksal bir akıl yü rütm eye genellikle oldukça kapalıdırlar, ondan oldukça erken vazgeçerler ve duruma göre, doğru
düşündüğünü varsaydıkları birinin akıl yürütmesine güvenmekle yetinirler; bu bir otorite kanıtıdır. Kısacası, eğer ispatın
prestiji, ikna etmek bakımından çok büyükse, bu biraz kötüye
kullanılmış bir prestijdir; çünkü insanların çoğu kez ne zamanı,
ne olanakları, ne de bunu denetleme iradeleri vardır.
Aristoteles’ten, ortaçağdan ve matematiksel ispatlamadan
miras aldığımız geleneksel mantıklar, temel olarak ikili (binaire) sistemlerdir; bir önerme sadece doğru veya yanlış olabilir
ve doğru olmayan, yanlıştır (üçüncü şık, ilke olarak, söz konusu
değil). Bir zincirin halkalarından birinin yanlışlığı, zinciri koparır, içerdiği tüm mantıksal çabayı ortadan kaldırır. Reichenbach
ve diğer bazıları tarafından mantığın genişletilmesi, bu nedenle ilginç görünmektedir. Reichenbach’a göre halkaları, olasılıksal bir tümevarımla bir araya toplanmış bazı iç bağlantılı diziler
(sequences) vardır ve eğer, en azından her bir halkayı birleştiren
olasılıklar yeterince büyük ve zincirler yeterince kısa ise, bundan yapılan çıkarsamalar (deductions), yüksek bir hakikat olasılığı taşırlar. Nedensel hakikatin yayılması, ancak, bizim “tutarlılık mesafesi” dediğimiz belirli bir mesafeden sonra durur. Bu
mesafe, zihnin belirli sayıda akıl yürütme halkalarından sonra,
sezgisel olarak, artık kendine önerilen zincire güvenemeyeceğini ve akıl yürütmenin herhangi bir yerinde bir çelişki bulunma
olasılığının artmaya başladığını ifade etmektedir. Bu kavramlar
yapay zekâ çalışmalarında ve özellikle Herbert Simon’un Logical
Teorist’ine ilişkin çalışmalarında büyük bir önem kazanmıştır.
Ancak bunlar, insanların çoğu için günlük yaşamdan çok
uzak ve dar bir alanın, “boş zamanda düşünce” (pensee â loisir)
evreninin sınırlarından dışarı çıkamamıştır. Matematiksel veya
mantıksal düşünceye herkes saygı duymaktadır, kimse ondan
kuşkulanmamaktadır, ancak insanların çoğu, onun en rafine
çıkarsama zinciri biçimlerini kullanma eğilimi taşımamaktadır.
Bu açıdan, yaşamın normal koşullarında, ortalama insanın, en
1 2 4 Belirsizin Bilimleri
fazla basit iki kıyasın birbirine zincirlenmesini kabul edebileceği, kolayca anlaşılmaktadır; bu, birbiri içine geçmiş ardışık dört
veya beş terimden sonra, tümdengelimsel düşünce egzersizinin
fazla kafa yormadan terk edildiği anlamına gelmektedir.
Oysa insanın fikirlerini tesadüfen, yani kurduğu cümlenin hakikatini oturtmaya çalışmaksızın herhangi bir şekilde birleştirdiği de söylenemez. Bu açıdan, edebi ve hukuki düşüncenin
yanı sıra -“reklamcılar” denilen zihin mühendislerinin metodik
olarak inceledikleri- günlük yaşamın bunlar kadar önemli diğer
alanları, belirsizin bilimleriyle sıkı sıkıya bağlı olan belirli bir akıl
yürütme tarzı içermektedirler; bu bilimlerde, kavramlar belirsizdir ve aralarındaki bağlantılar da öyledir; ama bu, bağlantı olmadığı anlamına gelmez. Formel mantıktan farklı bir “belirsizin
mantığı” vardır ve bu mantık, tümüyle raslantısal da değildir.
Bu noktada, sorun bir başka şekilde ortaya çıkmaktadır. Birinin doğruluğunun, az ya da çok, bunu izleyenlerin de doğruluğu varsayımını içerdiği zihinsel biçimlerin veya kavramların
arasında, zihnin kendiliğinden kabul ettiği bağlantılar nelerdir?
Bilinç alanında oluşan bu bağlantı süreçlerini alt-mantıklar (infralogiques) olarak adlandıracağız. Bunlar, stricto sensu, hatalıdırlar
(errones) -mantıkçı, yanlış (faux) diyecektir-, bununla birlikte bir
hakikat sayıltısı (presomtion), minimum bir inanç (conviction) ve
basit, ama işe yarar bir tür apaçıklık sağlayarak, önermeleri veya
kavramları birbiriyle birleştirmeye yararlar.
Örneğin mitolojik-şiirsel veya dinsel düşüncede, reklam
kanıtlamasında ve -sözcüğün dar anlamında akıl yürütme
olmasa d a- sağduyunun akıl yürütmelerinde, tümden gelimsel olmaktan çok tümevarımsal olan ve doğruluğu yayıcı
(recurrent) süreçler bulunduğu gösterilebilir; bu süreçler, gerçeğin karmaşıklığını anlayıp işlemek zorunda kalan, fakat dikkat zamanı ve çaba yeteneği eksik olan insanların kullandığı
düşünce araçlarıdır; somut durumların çoğu, böyledir.
Alt-mantık, belirsizin mantığı mıdır? Her şeye rağmen, altmantığın, bizim günlük yaşamın kavramlarım işleme tarzımızda büyük bir rol oynadığı açıktır, çünkü bu rol, ifade edilebilir
ve kuralları saptanabilir. İmaj veya temsilden kaynaklanan görsel algı ve inanç alanından bunun bazı örneklerini vereceğiz.
!>. Görsel Bir Alt-Mantığın Bazı Kavramları
Murada zihnin, kendi dışındaki olguları kavrayışında ve işleyişinde gözlenen ve ifade edilebilir nitelikteki birtakım düzenliliklere alt-mantık adını veriyoruz. Alt-mantık kuralları, sadece
insan zihninin biçimsel olarak düşünmeye gerekli zamana ve
i s (.eğe sahip olduğunda işleyen formel akıl yürütme yasalarından
nedenselliğin kıyas zincirleri boyunca sınırsız yayılımı, üçünı ı’i şıkkın olanaksızlığı ilkesi, geçişlilik (transitivite) ilkesi, v b – az
veya çok bağımsızdır. İnsan zihninin salt mantıksal rasyonelliğe
)>,öre işlediği tüm durumlar, yaşamın gerçek durumlarının çok
küçük bir kısmıdır; ama bu, zihnin, durumun öğelerine, düzenli
ve öngürülebilir bir tarzda karşılık vermediği anlamına gelmez.
Özellikle imajların algılanışı alanında geçerli, bazı alt-manI ık yasaları ortaya konabilir:
1) Merkezilik Yasası: Bir resmin merkezinde yer alan öğeler,
kenarlardakilerden daha önemlidir.
2) Korelasyon Yasası: Korelasyon daima bir nedensellik
sayıltısıdır: Eğer A, B’ye yakınsa, A ve B nedensel bir ilişki içindedirler; A, B’nin veya B, A’nın kısmi nedenidir.
3) Geçişsizlik Yasası: Eğer A, B’yi, B, C’yi ve C de D’yi içeriyorsa, bu, A’nm da C’yi içerdiği anlamına gelmez.
4) Nedenselliğin Dizilerle Genişletilmesi Yasası: Eğer A, B’yi, B,
C’yi ve C de D’yi içeriyorsa, A’nm B’yi içermesi olgusu, sadece
A. ve B’nin varolmasına kıyasla, daha apaçıktır, daha doğrudur.
5) Sonsuzluk Yasası: Sınırlı bir obje dizisi eğer dizideki tüm
objeler özdeşse ve bu dizi en azından birbirine bitişik üç terim
içeriyorsa, insan zihni, bu diziyi sınırsız algılama eğilimindedir; birbirinin aynı veya benzer obje sayısı 7’den çoksa, dizinin
sonsuzluğu kavramı oluşur.
6) Karmaşıklığı Algılama Yasası: Bir bütün içinde, birbiriyle bağlantıları farklı nitelikte olan öğelerin sayısı 7’den büyükse, bilincimizde, bir karmaşıklık kavramı oluşur (Miller Kuralı). Aslında, bu kavram, insan zihni, kendine sunulan öğelere hemen anında hâkim olmaya kendini yetersiz hissettiği ve
/aman alacak bir algoritmaya başvurma, yani sayma zorunluluğu duyduğu anda ortaya çıkar.
Belirsizin Bir Epistemolojisi: Mantıklar ve Alt Mantıklar 1 2 5
1 2 6 Belirsizin Bilimleri
7) Yaları ve Uzağın Bağımsızlığı Yasası: Düzenlenmiş bir
bütünde, yakm öğelerin bir araya toplanışım yöneten yakın
düzen (ordre proche), birtakım öğelerin daha uzaktaki durumunu öngörmeyi yöneten uzak düzenden a priori bağımsızdır.
Bir örnek; klasik müzikte, notalar (öğeler) şunlar tarafından
yönetilir: a) Akorlarm düzenli dizilerine ilişkin Markov olasılığı b) Akorlarm çözülmesi sırasında, başat olana güçlü bir
dönüş kuralı. Bir başka örnek: “Yarın hava nasıl olacak?”, milyonlarca insanı ilgilendiren basit bir sorudur. Burada iki farklı akıl yürütmeyi izleyen iki yanıt olabilir a) Biraz değişiklikle,
bugünkü gibi olacak (kısa süre) b) Biraz değişiklikle, geçen yıl
aynı tarihte olduğu gibi olacak (uzun süre).
8) Dik Açının Başatlığı Yasası: Kenarları dik açılardan oluşan
obje veya öğeler, tüm diğer koşullar eşit kalmak üzere, başka
tür açılardan oluşanlara kıyasla, daha gelişmiş, daha geliştirilmişlerdir.
9) Açıların Nicelleştirilmesi Yasası: Doğru kenarlı öğe bütünlerinin görsel dünyasında özerk bir varoluşa sahip olan açılar, sadece 90°, 60°, 45°, 30° ve 5°lik (grafik açı eşiğini oluşturan
küçük açı: angulem) açılardır; düz bir resimde ortaya çıkan
tüm diğer açılar, a priori, bu açıların deformasyonları ve abartılmaları şeklinde ya da onların kombinezonları şeklinde değerlendirilirler.
10) Frank Teoremi: Tek biçimli çok sayıda öğenin bütününde, birtakım öğeler yavaş yavaş tek bir özelliğe doğru gittiği zaman (objelerin belirli biçimde boyanışı, bir yazı dizisinde
belirli bir harfin bulunuşu vb), bu bütünün öğelerinin %34’ünden fazlası değişime uğradığı andan itibaren, bütünde nitel bir
değişiklik meydana geldiği yolunda bir sübjektif algı oluşur.
Frank Teoremi’nden kaynaklanan bu yüzde, aslında enformasyon teorisinden çıkarsanmıştır ve alt-mantıkların onu kullanabilmesi açısından, abartılı bir kesinlik taşımaktadır. Biz daha
basit olarak şöyle diyebiliriz: Bir öğeler bütününde dikkati
çeken nitel bir değişiklik, değişen öğelerin sayısı, bütünün %30
ile 40’ı arasında (%50 değil) olduğu takdirde, kendini algılattırır, kendini zihnimize dayatır.
11) Dinamik Perspektif Yasası: Yakm bir bakış noktasına
Belirsizin Bir Epistemolojisi: Mantıklar ve Alt Mantıklar 1 2 7
■■.ılıip obje veya varlıkların perspektif temsili, aynı obje veya
varlıkların birbirinden uzak bakış noktalarına (fotoğrafta
kiiçük veya büyük fokal mesafeler) sahip olması durumundaki
perspektif görünüşünden daha “dinamik”tir.
12) Boyama Yasası: Renkli olarak gösterilen şeyler, tüm
diğer koşullar eşit olmak kaydıyla, siyah, beyaz ve gri olarak
leınsil edilenlere kıyasla daha zengin bir anlam halesine, daha
I uiyük bir konotasyona sahiptir.
13) Renklerin Nitel Değeri Yasası: Tüm diğer koşullar eşitlenI I iğinde, iki obje veya öğeler arasında büyük bir “renklenmişlige” (chrominance) sahip olan diğerinden daha üstündür.
14) Renksel (chromatique) Saflık Yasası: Doymuş, katıksız
Iur renk taşıyan objeler, karışık veya pastel renkli objelerden
herhangi bir konotatif anlam boyutunda (güçlülük, iyilik, gençI i k, tazelik, üstünlük…) daha üstündürler.
15) Renksel Güç Yasası: “Güçlü” bir renk (kırmızı, sarı, siyah,
beyaz…) taşıyan objeler, zayıf renkli (gri, yeşil, mavi, pembe, mor)
i >bje veya şeylere kıyasla dikkati daha çok çekerler.
b. Belirsizin Bilimleri İçin Genel Bir Yöntem Var mı?
Yukarıda sunduğumuz saptamalarda, apaçıklık, bilimsel
düşüncenin ilerlemesinin etkili bir nedeni olarak ortaya çıkmaktadır; bilimsel düşüncede kanıtlama ve rasyonellik, sadece,
apaçıklığı sağlamanın stratejileridir. Buna karşılık, bu ilerlemede, sonuçların öngörülebilirliği ve istikrarı, esas öğelerdir; buna
(■/”»re, apaçıklık değeri, doğrudan bir teorinin imaliyle, yani gerçeğin algılanan yanlarının yapılandırılmasıyla (strueturation)
bağlantı içindedir. Bu demektir ki, özel yöntemlerin altında,
belirsizin bilimlerinin genel bir metodolojisi vardır ve bu metodoloji, şeylerin doğasına ilişkin dikkatli ve özenli bir çaba ile bu
doğanın temaşasından doğan kavramları yeniden oluşturma ve
yeniden kodlama iradesini birleştirir. Bunu, aşağıdaki paragraflarda betimlemeye çalışacağız.
1 2 8 Belirsizin Bilimleri
7. Olguların Keşfedilmesi
Burada Hegel anlamında bir fenomenoloji söz konusudur.
Bunun ilk aşaması bizim etrafımızdaki evrenin evriminde ve
dünyanın seyrinde görünen düzenlilikleri araştırmaktır; söz
konusu evren, insan bilimleri için, psikolojik, sosyolojik, ekonomik vb niteliklidir; yani insan ve tepkilerini obje olarak alan
bilimlerin evrenidir. Burada aslında, Merton’un serendipity pattem adını verdiği haberdar gözlemcinin naif gözlemi söz konusudur; bu gözlem, zihnin, gözlediği şeyden mesafeli durmaya ve
özellikle ondan kopmaya, dünyadan daha sonra yeniden girmek
üzere dışarı çıkmaya yönelik kişisel çabası içinde oluşmaktadır.
Gözlemci ile gözlediği şeyin ayrılmasını vurgulayan bu
özgül zihinsel eğilim, şeylerin dolaymışız anlamını, yani objenin dolayımsız işlevini veya davranışın nominal amacını kabul
etmemeyi, geçici olarak reddetmeyi içermektedir. Bu Husserl’in
parantez içine koyma (Einklammerung) dediği şeyle büyük ölçüde ilişkili görünmektedir. Bu bir bakıma, dünya veya insanların bize gönderdiği mesajın “anlamını”, içeriğini reddederek
bu mesajın ve onu taşıyan kanalın ayırdedici niteliğini, içereni
dikkate alma, bir başka deyişle içerenin lehine, içeriği reddetme
yaklaşımıdır. İşte bilimsel sürecin tam bu noktasında, biçim,
fondan ayrılmakta ve gözlemci objenin kenarlarını (contours)
belirlemektedir. Daha önce, Gebser’in söylediği ve Picasso’nun
da özlü bir şekilde yinelediği bir söz var: “Önce bulurum, sonra
ararım”. Bir noktayı hatırlayalım: “İçerik çözümlemesi” denilen,
iletişim bilimlerinin bu büyük teknolojisi, her zaman ve öncelikle, içerenin çözümlemesidir; zira gerçek gizil içeriğin, içerenin
uyduğu kriterlerden çıkacağı düşüncesine dayanmaktadır.
Burada, özellikle sosyal bilimlerde olmak üzere, olağanüstü bir şekilde genel bir süreç bulunmaktadır. Psikolog, dünyada yaşar, dünyadan bir deneyim alır, biçimlerin ortaya çıkışını görür ve en azından bu aşamada, orada kalır; terimin dolu
anlamında, ayırdettiğini sandığı biçimleri işlemeden önce bilincine yerleştirme dönemi yaşar. Bu biçimler, -b ir bakıma zaten
zihnin bir inşası olan- olgular olmaktan ziyade, o an için, algısal alanda olayların düzenlilikleridir sadece; yani psikologun
Belirsizin Bir Epistemolojisi: Mantıklar ve Alt Mantıklar 1 2 9
açıklama hamlesinde özenli bir şekilde içerilmiş rasyonel zihnin, hangi türden olurlarsa olsunlar açıklanmaları gerektiğini
kavradığı düzenliliklerdir.
Bir bakış açısı değişikliği sonucunda ortadan silinebilecek
bir nitelikte olduklarından, henüz bilimsel olgunun dışında
kalan bu biçimler veya bu düzenlilik kümeleri nedir? Burada
deneysel alanın çeşitliliği sarsılmaktadır. Rastgele bazı örnekler
alalım; doğal dünyanın şeyleri, eylemler, olaylar, tiyatro sahneleri/durumları, herhangi bir sanayi tarafından üretilen eşyalar,
kamu alanlarında veya özel alanlarda davranışlar, içi doldurulan az veya çok boş çerçeveler olarak mekânlar, hatta insanlar
ve onların türlü kişilikleri vb. Bu örneklerden her birinde, bir
tür taşıyıcı (support) olduğu görülüyor; şeyler için madde, davranış veya kişilikler için insanlar/varlıklar, kurumlar için sosyal doku gibi; başlangıçta bir hammadde gibi görünen bu taşıyıcı, sonra, öne sürdüğümüz adlandırmalara (denomination)
göre taşıdığı şeye “uymakta” (conformer)- yani sözcüğün etimolojik anlamında bir biçim (form) almaktadır.
Gözlenen dünyanın tüm bu biçimleri, bu tür bir a priori
fenomenolojik çözümlemenin konusu olabilir ve olmalıdır. Bu
çözümleme, bilerek, içeren ile bu içeriği, yani formu dolduran
ve daha sonra incelenecek olan şeyi ayırmaktadır.
Burada, antropoloji, etnoloji, sosyoloji gibi insan bilim lerinin önemli bir kısmı, birliklerini (ünite) daha sonra bulacak
olan biçimlere sürekli olarak indirgeme çabası içinde bulunmaktadırlar; tüm bu bilimler, bu yoldan keşfedilmiş veya
(fotoğrafçının bir filmi, Polaroid kâğıdın, üzerinde imaj olarak açığa çıkarması anlamında) “açığa çıkarılmış” düzenlilik
örü ntülerinin (pattern) az çok özenli birtakım betimlemelerine bağlıdırlar. Bu aşamada zihnin tutumu, hem etimolojik açıdan “yapma sanatı” anlamında, hem de biçimi dış hatlarında
ve daha sonra da ayrıntılarda açığa vurma (revelation) tekniği
anlamında “şiirsel”dir.
Bu açıdan, bu gözlemsel yaratıcılığı kolaylaştıran ortamın
(ambians) birtakım özgül koşulları bulunduğu vurgulanabilir.
Tüm büyük araştırmacıların belirttiği gibi “zihinin yaratıcı bir
duruma geçmesi için bir neden değil bir vesile (pretexte) yeter-
1 3 0 Belirsizin Bilimleri
lidir” (Bachelard). Sosyal bilimlerde, bu açıdan anlamlı olabilecek, örneğin şu tür durumlar vardır:
• Çevre değişikliği: Levi-Strauss’a göre etnoloğun belirli
bir çevreyle fazla aşina olmadan ve bu çevreye yabancılığı kaybolmadan önce ilk bakışı, ilk göz atışı önemlidir.
• Seyahat etme : Seyahat, temelde aynı olan birtakım işlevlerin farklı ortamlarını, dekorlarını, kısa bir süre içinde insanın bilinç alanına sokmayı sağlamaktadır; örneğin bürokratik
mekanizmaların farklı kültürlerde temel olarak benzer çeşitli
işlevler konusunda sunduğu yapısal gerekler. Bu çerçevede, on
farklı kültürdeki yabancı ülkelere taahhütlü bir koli göndermek, farklı yanları olan, değişmez birtakım aşamalarda kendini ortaya koyan bir sürecin özü hakkında mutlaka bazı şeyleri
açığa çıkaracaktır.
• Dil değişikliği: Tüm denotatif ifadeler, bir başka dile çevrildiklerinde bir başka konotatif sistem içinde yer alırlar. Burada YVertheimer’ın yeniden kodlama ilkesinin uygulandığı açıkça görülmektedir.
• Psikotropların etkisi: İyi ayarlanmış dozlarda alman çeşitli
psikotroplar, bilinç alanının genişliğini, zihinsel akıcılığı, kombinezonların yoğunluğunu ve düşüncenin netliğini artırıcı bir
etkiye sahiptirler. Kahveden alkole kadar çok çeşitli psikotroplar vardır ve yaratıcılık konusundaki tüm araştırmalar onların
evrensel bir kullanımı olduğunu göstermektedir.
Gözlem düzeyindeki heuristik süreçlerin bu birkaç örneği, sosyal bilimlerden seçilmiş olmakla birlikte, birtakım başka
alanlara da yayılabilir; doğa bilimlerinde Iaboratuvar değiştirme, matematiksel yeniden kodlama, şematik yeniden kodlama gibi olgular, bilimsel araştırmada, hem dar anlamda hem
de geniş anlamda dünyanın seyri ile zihin arasındaki ilişkinin
belirli bir hareketliliğinin (mobilite) oynadığı rolü büyük ölçüde haklılaştırmaktadır.
“Seyahat”, etnoloji ve coğrafyadan başka alanlarda da
bilim sel deneyim olabilir. Aynı şekilde, bir kitabın bir başka
dile çevrilmesi ve özellikle, iki boyutta herhangi bir şematizasyon (“bir plan veya organigram yapınız”) sayesinde algılanmış
bir biçimi veya hissedilen bir hakikati ifade etmenizi sağlayan
d iugramatik” süreç de aynı çerçevede değerlendirilebilir. Bunl.ıı, epistemologlann şimdiye kadar üzerinde çok az durduğu
v.ımtıcı düşüncenin temel aşamalarıdır.
S. Kıstasların Yükselişi
/ilinin az çok keyfi olarak algılanmış olan, ama bazı varyasyonlar içinde düzenlilik ve tekrar kıstaslarına büyük ölçüde
uyan biçimleri depoladığı ve yukarıda işaret edilen “zihnin
.ışkıya alınması” olgusunda bundan sonraki aşama, birtakım
(i kirlerin yükselmesidir; burada, birtakım olgular, olaylar veya
ı kıvranışlara, daha genel bir deyişle, daha önce ele alınmış, bir
ılosyada, bir çekmecede, seyahat notlarında veya laboratuvar
defterinde depolanmış biçimlere bağlı karakteristik özellikler
veya kıstaslar konusundaki “fikirler” söz konusudur.
Bu yeni süreç, sözcüğün dolu anlamında, “ayırdedici özellikler” bulmak, yaratmak anlamını taşımaktadır; burada “ayırd edici” terimi, bu kıstasların bir olaydan diğerine, değerlendirilen şeyin bir iteminden diğer bir itemine olabildiğince değişmesi anlamındadır ve bu kıstas dış dünyadan gelen zihinsel
biçimler deposu içinde iki türlü değişebilir; ilk olarak ya hep
ya hiç tarzında değişir ve bu, söz konusu kıstasların varolması
veya olmaması demektir; ikinci olaraksa insani olgularda çoğu
kez görüldüğü gibi, kayda değer bir ölçüde değişebilir.
Kıstasın var olmasını veya olmamasını (ikili kıstas: critere binaire) içeren basit durum, daha önce Leibniz’in gördüğü,
daha sonra Roman Jacobson ve nihayet Shannon’un vurguladığı gibi, derin heuristik anlamı bakımından önemli bir role
sahiptir. Kuşkusuz, “evet” ve “hayır”ın basitliği, kategorilerin oluşturulmasında ve anlaşılmasında önemli bir aşamadır;
gözlediğim item, benim ilgilendiğim olguların kategorisine
ait midir, değil midir? Bu kategori, benim o anda icad etmekte olduğum ve geçerliliği hakkında çok daha sonra bir kanaate
varacağım bir kategoridir.
Bu kıstas veya kategori fikri, keyfidir/uzlaşmasaldır; en
azından başlangıçta böyle görünmektedirler. Spinoza’ya göre
Belirsizin Bir Epistemolojisi: Mantıklar ve Alt Mantıklar 1 3 1
1 3 2 Belirsizin Bilimleri
“Fikirlerde, onları yanlış olarak nitelendirmemizi sağlayacak hiçbir şey yoktur”. Fikirler, aslında az işlemsel bir bütünlük (entite)
gösteren ve metodolojistin “gözlemcinin doğru yargısı” dediği
şeye bağlıdırlar. Onları pragmatik bir tarzda ifade eden özellikler, durum içindeki (Ben, Burada, Şimdi, Düşünüyorum ki…) özel
bir gözlemcinin pratikte ulaşabileceği bir düzen içinde dikkate
alınacaklardır. Çoğu kez, becerikli bir araştırmacı, daha sonra
kullanabileceklerinden daha çok sayıda birtakım tasnif kıstasları veya “karakteristikler” toplamaya çalışır. Sonradan elemek
üzere fazla kıstas almak, yaratıcı zihnin bir tür gidiş-dönüş’üdür.
Bu durumda araştırmacının işi, deneysel veya zihinsel alana
geri dönüşü gerektiren eksik özellikleri gayretle toplama işinden
ziyade kritik eleme (elimination critique) işidir (Örnek: “bir ikonotek için tasnif kıstaslarının seçimi”).
Aslında, bu aşamada yanlış özellikler vardır; araştırmacı
o an için tümüyle kişisel olan yargısından, kıstasların uygunluğundan asla emin değildir. Tavır şudur: Onların hepsini alalım, sonra elememiz gerekenleri ayırdederiz. Karmaşık olguların bilimlerinde her zaman var olan bu zihinsel tutum, zihni,
belleğe işleme çabasında hafifleten enformatiğin ortaya çıkması
ve araştırmalarda kullanılması sayesinde, bundan böyle, daha
da ön plana çıkmıştır. Madem ki biçim veya örüntülerin benzerliklerine ya da benzer olaylara ilişkin frekans listesi, daima
açıktır, öyleyse yeni itemler, eskilere kıyasla daha iyi stok tabakalama kıstasları olarak görülebilir. Araştırmacı, araştırmasının sonraki aşamasında, kendisine yeterince uygun veya tutarlı
ya da doyurucu veya kolay ulaşılabilir görünmeyen nitelik ya
da etmenleri silmek, elemek olanağına dayanarak hareket eder.
“Pratik”, kavramsallaştırmamn “zihinsel mutfağı”nda önemli
bir rol oynar.
VVallas’m dediği gibi, bu, uzun bir düşünme (kuluçka)
dönemidir; incelenen gruplar veya öğeler arasında eşdeğerlilikIerin aranması, karşılaştırma yapılması dönemidir. Araştırmacı bu işten başarıyla çıktığında -eğer çıkabilirse-, elinin altında
a)Itemler deposu b)Kıstaslar listesi bulunmaktadır ve zihninde
bir tür dolap inşa etmektedir; bu dolabın çekmeceleri, -örneğin
etnolojide Franz Boas’m kültürlerin çözümlenişi konusunda­
Belirsizin Bir Epistemolojisi: Mantıklar ye Alt Mantıklar 1 3 3
ki çalışmalarında karşılaştığı- biçimler, itemler ve frekanslarla
doludur. Bu dolabın altında, daima bir “tasnif edilemeyenler”
rokmecesi vardır; buraya, belirli bir düzenliliği, kendini zihne- empoze etme gücü olmakla birlikte, önceden oluşturulmuş kategorilere sokulamayan biçimler konmaktadır. Burası,
sistemlerin değişiminin yinelenen sürecinin ve kategorilerin
eleştirisinin gelecekteki kaynağı olacaktır.
18. yüzyılda, gezegenlerin ve yıldızların katalogunu yapan
.ıstronomi, yeni türler keşfederek listesini zenginleştiren botanik; simyayı elekten geçiren ve yeni maddeler keşfeden kimya,
bu sürecin mükemmel örnekleridir. Daha yakın zamanlarda,
MaIinowski, Boas ve Mead, etnolojide (monograflar aşaması),
bunun diğer örneklerini vermişlerdir. Bu varsayılmış, tasavvur
edilmiş, kısmen onaylanmış, benimsenmiş veya reddedilmiş
kıstasların tümü, kendiliğinde bir zihinsel etkinlik oluşturmaktadır; araştırmacının kendi öz kişiliğinde hangi olgularla ilgilendiğini açık, ancak kendi öz epistemolojik tutarlılığına kendini
bağlı hissetmesi nedeniyle keyfi olmayan bir şekilde “tanımlama” durumunda kaldığı zihinsel bir yaklaşım oluşturmaktadır.
9. Ölçme Aşaması
Araştırmacının listesine dahil ettiği ayırdedici özelliklerin her
birinin ölçümü, metrum fikri, bu aşamada devreye girmektedir.
Evet ve hayırla ifade edilen ikili kıstasların dışında, belirsizin
bilimlerinin çoğu ve özellikle sosyal bilimler, gözlemin zihinsel
bölümlerde (kutular) hazmedilmesini içeren bu aşamada, zaten
nicel olan (Bkz: ölçmeci zihnin temel genetik kıstasları) ifade
keyfiliklerinin az çok keskin algısına dayanmaktadırlar, ancak
göreceli bir uygunsuzluğu da fark etmektedirler. “Biraz, çok”,
“gibi”, “herhangi bir şekilde” tarzındaki ifadeler, araştırmacıya
bir niceliğin bir tür sinirsel kaşıntı rahatsızlığını hissettirmektedir; bu rahatsızlıkta, aritmetiğin ona önerdiği sayısal ölçek, uzak
ama çaba gerektiren bir ideal gibi görünmektedir.
Sosyal bilimciler bu olaya çok duyarlıdırlar. Daha sonra
göreceğimiz gibi, mesleki planda bu tip süreçlerden uzaklaşan-
1 3 4 Belirsizin Bilimleri
lar ve keşfettikleri çeşitli itemleri içine koymak üzere gittikçe
büyüyen düzenlemeler yapanlar, derleyip toparlayanlar onlardır.
Ancak, diğer disiplinlerde de mekanizma aynıdır (örneğin, bir
çakıl taşının yuvarlaklığı nedir? Bir rüzgârın gücü nedir? vb)
Bu toptan veya kısmi bir düzen içindeki sıralama, zihinsel dolapta kutuların belli bir düzenlenme biçimine yol açar;
bunlar artık dağınık kutular değildirler; yakın düzenin üstüne konan bir uzak düzen vardır; bir çakıl taşının büyüklüğü, yuvarlaklığına kıyasla daha uygun bir bölümleme kıstası
mıdır? Ve çakıl taşları, bir kutu içinde ve kutular da bir dolap
içinde nasıl tasnif edilebilir? Eğer bu işi başarabilirse (ki bu
mantıksal olarak kesin değilse de, çoğu kez görülüyor), araştırmacı önemli bir bilimsel adım atmış, sorunun bilincine varmış
olacak; bundan sonra bu bilinci yayın yoluyla dışa vuracak, bir
ölçek sunacaktır. Bazen, dikkate alman kıstas, ölçümü bir başka
bilim tarafından sağlanan kolay sayısal bir yerde ifade edilebilir; örneğin kafatasının yüz açıları veya bir insanın boyu başka
bilimlerden ödünç alınmıştır. Bir sosyal bilim, doğa bilimlerinin katkılarını -m em nuniyetle- kullanacaktır (“açılar,…ölçülür”), ama (ilkesel olarak) bu ölçümün görünen kesinliğinden
çok da fazla etkilenmeden.
Belirsizin bilimlerini ilgilendiren şey, rakamın serabı değil,
incelediği olgunun içsel doğasına uygunluğunun önemidir.
“Düşünmek, zihnin, sürekli olarak kendi kendisiyle mücadele ettiği, durmaksızın yenilenen bir çabadır” (Morin). Buna iki
örnek verelim:
• Bir kalabalığın büyüklüğünü ölçmek kolay görünmektedir;
bu, kalabalıktaki kişi sayısıdır. Bununla birlikte, bu, kesinliği aldatıcı bir kavramdır; çünkü her şeyden önce, kalabalık
üyelerini saymak, numaralandırmak, -bir fotoğraf üstünde
bile- nadiren olanaklıdır; diğer yandan, bulunacak sayı, politik şefin, sosyal ajitatörün, polis komiserinin veya kalabalıktan birinin davranışlarında etkili olan “sübjektif” izlenim açısından herhangi bir anlam ifade etmemektedir. Belki de bu
kalabalığın yoğunluğu veya yeteneği daha önemlidir, ya da
kapladığı alan; veya bu etmenlerin karmaşık etkisi… Sosyal
bilim araştırmacılarından bu tür sorular sorması ve kalabalık
kavramını, üye sayısıyla ölçmenin -hatta, kişisel izlenimlerden çok daha iyi olan bir yaklaşımla, sayıların logaritmasını
alarak ölçmenin- kolay çekimine kapılmaması beklenmelidir. Belirli bir kamu meydanında toplanmış kalabalıkların
beş ayrı tipte fotoğrafım incelemek, kalabalığın önem ölçeğim
oluşturmak bakımından çok daha etkili görünmektedir.
• İletişim bilimlerinde, yakm ve uzak karşıtlığı gibi basit
ve temel bir kavramı değerlendirmek, telekomünikasyon
mühendisine kolay görünebilir; aynı iletişim süreçlerini ve
bunların sosyal yaşama etkilerini inceleyen psikolog, bu
basit mesafe anlayışından kaçınmaya özen gösterecek ve
davranışın bazı temel özelliklerinden hareketle fenomenolojik nitelikli bir mesafe ölçeği geliştirmeye çalışacaktır; psikologun görevi, rakamın kesinliğinden çok kavramın evrenselliğine ulaşmak olacaktır.
( .’enel olarak şöyle denilebilir; Kökeni kesin bir bilimde bulunan bir ölçme ölçeği, belirsiz bir olguya uygulandığında, kesinI iği yüzünden, yarardan çok zarar getirir; örneğin zaten belirsiz olan değerlerin sayıları arasında korelasyonlar aramaya
çalışmakla zarar verir.
Burada bir noktayı hatırlamakta yarar var; ölçme aracının
kesinliği, ölçülecek şeyin içrel kesinliği kadar olmalıdır. Ayrıca, belirsizin bilimlerinin bir ilkesi daha var; bir konuda belirsiz değişkenlerin (grandeurs) nicelleştirilmesi iradesi, kesinlik
düzeyi, söz konusu bu kavramın kesinlik düzeyi kadar olan
araçsal ölçeklerde kendini ortaya koymak zorundadır.
Bu noktada, araştırmacının zihnine aşağıdaki kurallar yön
vermelidir.
1) Düzen ilişkisi kavramı; bu, psikologların ölçeklenebilirlik
şeklinde nitelendirdikleri veya “Guttman kıstası” denilebilecek
olan ve bir özellikler bütününde kuşku bırakmayacak tarzdaki düzenlemedir. Burada A, B’yi, B, C’yi, C, D’yi içermektedir.
Eğer bir insanın boyu en azından 1,68 m. ise, bu onun en azından 1.50 m ve a fortiori 1.40 m. vb. olduğunu da ifade etmektedir. Bu düzen, bir önermeler bütününde her zaman -genellikBelirsizin Bir Epistemolojisi: Mantıklar ve Alt Mantıklar 1 3 5
1 3 6 Belirsizin Bilimleri
le – garantili değildir; hatta bunda, seçilmiş olan düzen kavramının gerçek bir tanımı görülebilir.
2) Tekbiçimli bölümlere ayrılma (segmentation uniforme);
marketingte veya taksonomide iyi bilinen bu kıstasa göre
sübjektif olasılık, örnekleme girmesi gereken her yeni itemin,
ölçümde önerilen ölçeklerden her birinin şu veya bu sınıfına
(veya çekmecesine) girmesi bakımından a priori eşittir.
10. Biçimler Alanı Oluşturmak
Gözlemcinin alıkoyduğu her item, demek ki sonuç olarak, az
ya da çok sayısal veya en azından ölçeklenebilir, açık seçik bir
düzende ölçeğe konabilir nitelikli birtakım özellik ya da kıstaslar tarafından nitelendirilmektedir. Seçilen kıstasların sezgiden kaynaklandığı bu aşamada, onların birbirinden tamamen
bağımsız olduklarını, yani geometrik bir temsilde, Karteziyen
bir üst-mekânm birbirine dikey eksenleri şeklinde göründüklerini varsaymak tercih edilebilir. Ölçeklerden bazıları oldukça
gelişmiş bir ölçüm inceliğine sahip olabilir; örneğin 0 ile 9 arası
10 basamaklı veya 0 ile 99 arası 100 basamaklı bir ölçek. Diğer
bazıları daha kaba bir düzeyde yer alırlar; örneğin A,B,C,D
dereceleri veya ++, +, 0, – şeklindeki veya “İyi-Orta-Kötü” tarzındaki ölçekler. Bu durumda, her bir itemin çok boyutlu bir
sistemde bir nokta ile temsil edileceğini varsaymak doğru olacaktır; bu sisteme, “biçim temsil uzayı” (espace de configuration) denir.
Demek ki tüm itemler veya olgular, bu temsili mekânda birtakım nokta kümeleriyle gösterilmiş olacaklardır. Sadece boyutsal üç kıstas olduğu takdirde, bunu üç boyutu olan geometrik
bir mekânda temsil etmek kolaydır; bu üç boyutlu mekânın
grafik olarak gösterilmesi basit, görselleştirilmesi kolaydır
(örneğin; Osgood’un konotasyonlarmm ne yazık ki “semantik
mekân” olarak adlandırılmış evaluation, poterıcy ve activity yapısı; Eysenck’in “sert-yumuşak”, “ilerici-muhafazakâr” boyutları;
Jouvenel’in politik tutumlar konusundaki “uysal-haşin” boyutları vb).
Belirsizin Bir Epistemolojisi: Mantıklar ve Alt Mantıklar i 37
11. İndirgeme Süreci
Sosyal bilimler alanında, araştırmacı, item kümesinin tüm itemleri için ayırdedici herhangi iki etmen arasında varolabilecek
korelasyonları özenle inceler. Kabul edilmiş istatistiksel geçerlik
testleriyle anlamlı korelasyon çiftleri bulursa, tanımı gereği, eğer
kıstaslardan birinin değerini bilirse, öbürünün değerini kestirebilir; aslında, bilinçli bir araştırmacı, korelasyonları hesaplamaksızın, grafik bir temsilden hareketle bu konuda oldukça açık
seçik bir fikir edinir. Eğer korelasyon yüksekse kıstaslardan birinin diğerine kıyasla daha artık (redondant), hatta olgunun daha
genel bir kavranışı açısından stricto sensu lüzumsuz olduğunu (Ockham’m usturası) söyleyecektir. “Açıklama”, bu hususun
işlevsel bir şekilde uygulamaya konmasından çıkacaktır. Burada, bir epistemolojik adım, rizikolu ve tehlikeli bir kavramsallaştırma çabası vardır ve çoğu kez, daha sonra gerekmezse atmak
üzere fazladan en az bir boyut daha alıkoymak daha emniyetlidir, rizikosuzdur; aksi halde, başlangıçta zihne apaçık gibi görünen olgunun bir kıstası, bir yanı unutulmuş olacaktır.
Gereksiz boyutların indirgenmesini içeren bu zihinsel saflaştırma süreci, iki kıstas arasındaki korelasyonun güçlülüğü
ölçüsünde sağlamdır. Apaçıklık, dünyada en kıymetli şeydir ve
ikna olmanın hammaddesi olması dolayısıyla özenle korunmalıdır. Narindir, saldırılara maruz bırakılmamalıdır. Araştırmacının zihni, olguyla ilişkisinde ortaya çıkan bir kıstası atmak
söz konusu olduğunda, bu kıstas büyük ölçüde artık ve hatta
yinelenen bir nitelikte de olsa, son derece muhafazakârdır. Bir
olgunun anlaşılmasında varyansı daha şık bir şekilde anlamak
amacıyla boyutların sayısını azaltarak apaçıklığın bir parçasını kesip atmak yerine, mevcut birikmiş bulgulara, iki değişken
arası korelasyonun açıklanmasıyla, bir küçük apaçıklık parçası eklemek, daha tercih edilebilir. Daha ileride, faktör analizine
ayırdığımız bölümde, belirsizin bilimlerinde, daha sonra yararlı olabilecek bir enformasyonu israf etmemeye (“don’t throw
away any valuable information”) dayanan bu sezgisel kuralı yeniden ele alacağız; bu kural, -nedenlerin değişebilirliğinin azaltılmasının önemli bir yöntemi olan- faktör analizinin, ancak
1 3 8 Belirsizin Bilimleri
faktörlere ilişkin güçlü bir sezgi temelinde (tersi değil) yapılabileceği şeklinde de ifade edilebilir.
Bu noktada ilginç bir yol şöyle olabilir; alıkonmuş değişkenlerden biriyle yüksek korelasyon ilişkisi gösteren değişkenlerden
biri atılabilir; bunun için, araştırmacı, örneğin deneysel olarak
belirlenmesi en güç olanı (ya da en az sürekli olanı veya manipülasyonu en zor olanı veya anlaşılması en güç olanı) seçebilir.
Çok sayıda değişkene sahip olunduğunda (örnek: 20 ölçek
üzerinde değerlendirilen 40 kavramlı bir anlam farklılaşması -sem antik diferansiyel- ölçeği), herhangi bir nedenle incelenebilecek tüm sonuçların (profiller) ikişer ikişer (diagramatik
tarzda) korelasyonlarının tablosunu oluşturma yoluna gidilebilir. Bu şekilde oluşturulan matrisin a priori temaşası içinde, bir
ilişkisi olup olmadığını görmenin “ilginç” olacağını düşündüğümüz değişkenler arası (örneğin, Meksikalılık üzerine yapılan
bir araştırmada “ana” profili ile “Nuestra Seftora de Guadalupe” profili arasında benzerlik veya farklılık var mıdır? Varsa
niçin?) korelasyonların altı çizilerek yeniden irdelenir.
Araştırmacıyı, özellikle elinde çok sayıda kıstas değişkenleri bulunduğunda, yönlendirecek bir başka kural, tüm itemler
arasında en düşük varyansa sahip olanları elemektir (örneğin
100 ülkede kalkınma olgusunun incelendiği bir araştırmada
“koruyucu bakım” oranı* ile “hastane sayısı” arasındaki ilişki atılarak, bu oran ile per capita “sıhhi tesisat tamircisi sayısı”
arasındaki ilişki alıkonabilir). Buna karşılık, ortak varyansları
en yüksek ve dolayısıyla en duyarlı olanlar (koruyucu bakım
düzeyi ile kalkınma düzeyi vb) saklanır.
12. Tipler Etrafında Toplama ve
Sosyal Olguların Tipolojisi
Alıkoyduğumuz N sayıda itemi, n boyutlu bir uzayda noktalar
halinde ve bir grafik üstünde temsil ettiğimizde, bu noktalar,
ilk bakışta az çok ayırdedilebilir kümeler halinde toplanmış
olabilirler.
* Taux de M aintenance. Bu konuda bkz. Nuri Bilgin, Eşya ve İnsan, Gündoğan
Yay., 1991. (ç.n.)
Belirsizin Bir Epistemolojisi: Mantıklar ve Alt Mantıklar 1 3 9
Araştırmacı, bu durumda, bu kümeleri veya salkımları veya grupları ayırarak -ve böylece, bir riske de girer- ve her
kümenin ağırlık merkezini belirleyerek, kavramsal bir adım
atar. Çoğu durumlarda, birbirinden net bir şekilde ayrılan
kümelerin uçlarında bulunan temsili noktaları bilerek görmezlikten gelmeyi, açıklık erdemi adına meşru sayar ve onları, eleyip dışta bırakır. Akıl yürütmesini bitirdiğinde, kendine unutma hakkını verdiği bu kalıntı itemler hakkında bir karar alması gerektiğini bilir.
Bu, araştırmacının merkezlerden her biri için, her bir
kümenin “en tipik” iteminin niteliklerini ifade eden koordinatlar belirlemesi anlamına gelmektedir. Araştırmacı buna, tip
diyecektir (bunun iyi bir örneği, Quetelet’nin “ortalama insan”
tipidir). Bu aşamada, görgül sorundan çeşitli tiplerin veya alttiplerin incelemesine geçmektedir; buna tipoloji kurma denmektedir. Birbirinden farklı ne kadar tip vardır? Alt-tipler zorlamaksızm bir tip etrafında hangi ölçüde toplanmaktadır (ortalama erkek ve ortalama kadın, ortalama insanın alt-tipleri midir?
Tipler arasındaki ilişkiler nelerdir?)
Bu sürecin en iyi örneklerinden biri, “gerçekten daha gerçek” karikatürler yapmak üzere (örneğin, Adorno’nun konser dinleyicilerine ilişkin tipolojisi: dilettant, snob, profesyonel, eleştirmen) sosyal psikoloji yöntemlerinin kullanılmasıdır.
Karikatürler bir ideal-tipin (Max VVeber) özelliklerini yansıtan
kıstasların grafik olarak şematize edilmiş versiyonlarıdır.
Unutmamak gerekir: Katıksız tipin gerçeklikte varolması
zorunlu değildir; Fransız posta pullarındaki Marianne portresi, hiçbir zaman varolmamış olan mitsel bir figürdür, bir sanatçı görüşüdür, fotoğraf negatiflerini üst üste koyarak Galton’un
tasarladığı İngiliz portresi, kurgusal bir varlıktır vb. Ancak
bu, düşünce ekonomisinin en güçlü araçlarından biridir; kesin
bilimlerde araştırmaların büyük bir kısmı, doğru tipler bulmaya ve varlıkları, düşünce sürecinde büyük bir tasarruf sağlayan
ideal-tiplerle değiştirmeye çalışmaktadır. Bu, bilimin temel epistemolojik süreçlerinden birinin bir yanı olan şemalaştırmadır.
Gerçekten de, tip, gerçeklikte yoktur; ancak, asgari bir
çabayla, insan zihni, ayırdettiği özelliklerin sayısal değerlerin­
1 4 0 Belirsizin Bilimleri
den her birine fazla geniş olmayan ve zihnen, gerektiği gibi
hâkim olunmuş birtakım değişiklikler ekleyerek tipten gerçekliğe geçebilir. Bu değişiklikler, sonuç olarak zihin için oldukça
küçük bir “bilişsel paha”ya sahiptirler.
Bu perspektifte, bilimsel işlem, gerçekliğin türlülüğünü,
bir başka türlülük biçimine, yani “tipik biçim+değişiklikler”
kavramına dönüştürmeyi içermektedir. Örneğin psikolojide,
Pieron’un yaptığı gibi, temel psikoloji, farklar psikolojisiyle birlikte düşünülecektir.
Özetle, burada betimlenen süreç üç nokta içermektedir:
• Sınırlı sayıda tipler tanımlamak
• Bu tiplerin, çevrenin uyaranlarına tepki olarak gösterdiği
öngörülebilir “davranış”ı incelemek ve derinleştirmek
• Bireylerin değişkenliğini, temel davranışlara eklenmiş
bir şey gibi değerlendirmek (varyasyonel/değişkensel yöntem).
13. Nicelleştirme Süreci veya Nesnel Bir Betimlemenin
Atomik Malzemeleri Olarak Belirsizlik Eşikleri
Yukarıda betimlenen sürecin sonucu şudur: Olgu veya olayların bilimsel betimlemesi, fiziksel değişkenler düzeyinde hiçbir zaman mükemmel olarak “kesin” değildir. Gözlenen şeyde
daima bir değişiklikler/varyasyonlar marjı vardır ve gözlemci, tanımı gereği genel yanlarla ilgili olan dar anlamda bilimsel
bir çalışma yapmak istediğinde, bunları ihmal edilebilir sayar.
Bilim -örneğin tarihten farklı olarak- sadece genel olanla uğraşır.
Öyleyse tüm özellikler, tüm kıstaslar, tüm boyutlar, bir fark edilme ya da duyarlılık eşiğine sahiptir. Bu saptama, çok temeldir;
zira her boyutta duyarlılık eşiklerini kombine ederek, algı atomları fikrine, diğer bir deyişle, gerçekliğin bilimsel betimlemesinde
mikroskopik birimler fikrine götürür. Bu algı eşikleri kenarları
JND’den (J.N.D.= ancak fark edilebilir farklılıklar) oluşan mikroskopik “hiper-küpler”in biriktirilmesiyle ortaya çıkan temsili
biçim mekânına tanecikli bir doku verirler.
Bilimsel gerçekliğin atomlarının incelenmesi ve nihai
betimlemeler için alıkonacak boyutlardan her biri üstünde, ele-
ınnıter küplerin bir bütününün inşa edilmesi, sosyal bilimlerde
.n.ıstırmacının bizatihi görevidir. Geçerlik testlerinin, standart
\,i|>ma ölçümlerinin vb büyük kısmı, bilinebilir gerçekliğin bu
y.ınına bağlıdır. Dolayısıyla olaylar, olgular veya varlıklar aram Kırklardan söz etmek, bu farklar algısal eşikten daha küçük
n|( İlıkları takdirde, anlamsızdır; bu tipteki tüm formüle edişler,
işlemsel nitelikten yoksun gibi görülürler (Bridgman).
Bu aşamada bilimsel sürecin önemli bir yanı, gözlemcinin
idinde yer aldığı düzeyin tanımlanmasıdır; söz gelimi araştırın,ıcınm dikkate almaya hazırlandığı atomların boyutu nedir
v’ı■ sonuçta onları hangi ölçekte gözleyebilir ve karşılaştırabilir?
ı >rneğin lengüistik alanında, gözlemci sözcüklerle mi, harflerle
mi, tümcelerle mi ilgilenmektedir? Genel olarak, “olguyu yaral.ııı şeyin ölçek olduğunu” (C.E. Guye) ve ölçek değişince olgul.ıı ın veya biçimlerin doğasının da değiştiğini biliyoruz.
Deneysel bilimlerde bunun böyle olmadığı durumlar istisnaidir ve kendiliğinde incelenmeleri gerekir. Bu, Mandelbıol tarafından ortaya atılan “fractalite” kavramıdır; buna göre
, ılg isal biçimler ve onları oluşumlarında ve doğurgularmda
yönlendiren yasalar, dünyaya bakılan ölçek ne olursa olsun
ısınıdırlar. Buna (yaklaşık) bir örnek sosyal bilimlerden verilebiI i r; bürokratik bir sistemde sosyometrik yapılar (veya organiğim unlar), ister bir büroda toplanmış bireyler grubundan, ister
I >i r şubedeki bürolar grubundan, ister bir bölümdeki şubeler
grubundan, ister bir ülkedeki işletmeler grubundan söz edelim
(kırklı sayısal değerleri olmakla birlikte) kabaca aynıdır. Tüm
bunlarda aynı vokabüler (lider, izole, diyad, atom), aynı araçlar
(sosyomatrisler), “graphe”ları nitelemek üzere aynı katsayılar
ve hatta aynı verimlilik, oluşma ve dağılma yasaları kullanılmaktadır (Moles, 1962).
14. Sonuç
İki bölümde, meşru olarak “belirsizin epistemolojisi” denilebilecek bir epistemoloji ortaya konmuştur; burada epistemoloji terimi, etimolojik özünde logos anlamında kullanılmıştır;
Belirsizin Bir Epistemolojisi: Mantıklar ve Alt Mantıklar 1 4 1
1 4 2 Belirsizin Bilimleri
yani eski felsefenin hakikat (episteme) (bu, modern mantığın,
bir önermenin “hakikat değeri” fikrine indirgeyerek reddettiği
bir terimdir ve pragmatist buna, “önermenin yararlılık özelliği” diyecektir) dediği şey üstüne eklemlenmiş bir söylem anlamında kullanılmıştır. Bu çerçevede, belirlinin olduğu kadar,
belirsizin de bir epistemolojisinin olması gerekmektedir; burada savunulan teze göre iki epistemoloji, önerdikleri kurallar,
tutumları ve içerikleri bakımından bir ölçüde farklıdırlar.
Belirsizin alanlarını çerçevelemeye çalışırken bu alanların
kökenlerini, düşüncenin kendisinin kaynaklarında bulduğunu;
zihinsel sürecin etkin öğeleri olan mitoslardan hareketle, alanlar arası karşılıklı ilişkilerin ve “tümdengelim”in yavaş yavaş
ortaya çıkarılmasında bulduğunu gördük; burada, antropologların bize öğrettiklerini yeniden buluyoruz. Belirsizin dünyasının, fazla düşünmeden ilkel kültür dediğimiz şeyle ilişkilendirilmesi, biyologların çoğu kez öne sürdüğü şu saptamaya dayanır; ontogenez, filogenezle aynı aşamaları izler. Bilimin kökenleri, kendi öz kurallarını arayan düşüncenin tüm gayretli, hatta
çelişkili çabalarına borcunu ödemek zorundadır.
Kuşkusuz, belirsizin bilimleri, en azından gelişimlerinin daha sonraki bir aşamasında belirli olmak istemektedirler;
ancak henüz bu aşamaya varılmamıştır ve bu bilimlerin farklı
kategorileri arasında gelişme bakımından büyük bir eşitsizlik
söz konusudur. Ancak bize göre, onlar için asıl olan değer bu
değildir, belirsizin bilimleri, sonuçlarda kesinlik/belirlilikten
(precision) çok, düşüncenin zincirleme ilerleyişinde pekinlik
(rigueur) aramaktadırlar; madem ki bilimdirler, gözlemlerinde
muğlak olanı, net olmayan imajları, zayıf korelasyonları, belirsiz olguları işlemek ve yönlendirmek için olabildiğince sağlam
yöntemler bulmaya çalışmaktadırlar.
Burada en önemli nokta, belirsize, onu araştırmacının
zihinsel biçimlerinin özsel bir öğesi gibi görüp itibar etme iradesidir; ayrıca dünyayı kavrayışımızda, büyük örneklemlerin
gözlemi veya bir başka yöntem (varyans analizi vb) sayesinde
genel bir ilerleme tarafından haklı kılındığı takdirde, kesinliği
arama iradesidir. Diğer bir deyişle, bu bilimler, kesinlik planında ilerlemek için, olguları normal bir gelişim sonunda belirli
Belirsizin Bir Epistemolojisi: Mantıklar ve Alt Mantıklar 1 4 3
bir gözlem alanını yakından tanıma aracılığıyla, çerçeveleyip
kavramamızı beklemektedirler.
Esasta, sorun basittir; zihnin yapısında zayıf düzenlilikler
ve düzenlemeler vardır; ve bunları, incelemek için gerekli çabadan kaçınarak atmak hatadır. Diğer yandan, insanın “bilim ­
sel durumu”nda, I. Bölüm’de “lüks beyin” dediğimiz analitik
düşüncenin, çevreye tepkinin temelindeki içgüdüsel ve konotaI i f düşünceden daha yeni olduğu unutulmamalıdır. Grand Livre
,lc la Science’m (Bilimin Büyük Kitabı), belirsiz şeylere ayrılmış
pek çok sayfa ve bölüm kapsamasına şaşırmamak gerekir; bu
kitabı, sağlam, kesin bilgilerin ve belirgin ölçümlerin sağladığı entelektüel bir konfor içinde, küçültülmüş bir ansiklopediye
dönüştürmek, zihnin ihaneti olacaktır.
Bu bizi, çevreyi sürekli irdeleyen yetişkine daha çok yönelmiş genetik bir epistemoloji (Piaget) anlamında, ve özellikle günlük yaşamda kök salan düşüncede ölçümsel algoritmanın kesin
konumunu belirlemek anlamında, düşünce mekanizmalarından
bazılarını yeniden gözden geçirmeye götürmektedir, insanda
ııicel olarak değerlendirme, eşitliği yargılama iradesi bulunduğu
doğrudur; en basit diller bile ölçümsel denilebilecek (“bu daha
büyük”, “bu daha küçük” vb) değerlendirmeler içermektedir ve
bu, kendi üstüne düşünmek istediğinde, yani kendi öz iddiaları üstüne geri geldiğinde, zihnimizin değişmez bir özelliğidir,
lîunun yanı sıra bunun kadar doğru bir husus daha var; zihnimiz, “ölçümsel bir sistemin” gerektirdiği tutarlılıktan çabucak
vazgeçmektedir ve algılaması bakımından çok küçük olan şeyleri dikkate almamaktadır; bu, “eşik” fikirleri, “seri” fikirleri
etrafında gözden geçirdiğimiz husustur. Bu ilk iki saptamadan
sonra bir başka doğruya işaret edebiliriz. Araştırmacı, sürekli
olarak, belirsiz korelasyon ilişkileri üstünde, olasılıksal mantık
oyunu içinde çalışmak zorundadır ve çoğu durumlarda korelasyon sözcüğünün anlamını bilmeden bunu yapmaktadır.
Nadiren yapılan bir ölçümün ilk aşaması olan bu değerlendirmelerin üstüne, araştırmacının zihinsel alanının darlığı (sayısal algının sınırı olarak 7 sayısına ilişkin Miller’in ünlü saptaması, buna örnektir) ve ayrıca araştırmacının zihinsel alanından
boşaltmayı unuttuğu ve yararlanmaya devam ettiği kültürde
1 4 4 Belirsizin Bilimleri
irrasyonel bir geçmişin kalıntılarını ekleyebiliriz. Yine bunlara,
algı olaylarının kısa vadedeki diktatörlüğü de eklenebilir; zira
görmek inanmaktır ve inanmak, hiçbir şey olmamasından daha
iyidir. Bunun iyi bir örneği, iletilecek kısa bir mesajı olan ve zihnin algı, inanç ve bilgi arasındaki geçişleri işlemek için uzun
uzun düşünme yeteneğinin olmayışından faydalanan insanların
sevinerek kullandıkları “alt-mantıklar”da bulunabilir. Durum
içinde işte bu araçla düşünmek gerekir.
Bu temellere ve özellikle zihnin bu en basit kapasitesine
dayanılarak bile, oldukça gelişmiş sistemler oluşturulabilir ve
örneğin sosyal ya da insani olguları gözlemek için gerçek bir
genel yöntem kurulabilir; bu yöntemin, etrafımızdaki salt rastlantısal olmadan belirsiz kalan olgulara uygulanmaması için
herhangi bir neden yoktur.
Düzensizliğin mükemmel bir düzeye ulaşması, en nadir
durumlardan biridir; mükemmel düzensizlik, mükemmel
düzen kadar zor ulaşılan bir durumdur. Dünyadaki olguların
çoğu ikisi arasında yer alır ve insan zihni de biçimleri süzen bir
makine gibi düşünülebilir (Atlan, Prigogine ve Thom).
Biraz da geç kalınarak yapısal yaklaşım denilen tutumun
ortaya çıkışıyla birlikte, dünyanın türlülüğünü şematize etmeye ve dolayısıyla bu türlülüğü, sınırlı kapasiteli zihnin bilgi
işleme sistemiyle kavranması daha kolay ve basit öğelerin kombinatuvarına indirgeme çabası içindeki atomik düşüncenin,
belirsizin bilimlerinin alanına girmeye başladığı görülmektedir; fiziksel kimyadan sonraki aşamada, çağdaş teknoloji tüm
alanlarda, uygulamalı yapısalcılığın devasa bir ölçüde genişlemesini temsil etmektedir.
Bu genişleme, olguları, özelliklerini ve özerkliğini kavramak amacıyla nazik bir şekilde ele alan fenomenolojik tutumla çelişik değildir. Fenomenolojik yaklaşım, daha sonra, büyük
ölçekte akıl yürüten akılla, yani özel olanı tanımayan ve onu
tam bir kaygısızlık içinde indirgeyen akılla, metodolojik bir
çatışma başlatmıştır. Fenomenoloji, hem insan bilimlerinde,
hem diğer alanlarda, ona, işte bu tür kaygılar önermektedir.
Şu bir gerçek ki, daha önce de işaret ettiğimiz gibi “düşünmek, şematize etmektir”, yani, açıkçası, geçici ve sürekli sor-
Belirsizin Bir Epistemolojisi: Mantıklar ve Alt Mantıklar 1 4 5
j; ulanan bir öze indirgemektir; ama bu basitleştirici indirgeme
daima zorunludur. Genelleştirilmiş zihinsel mekaniğiyle yapısalcı tutumun, gerçeği, temel öğelere indirgeme isteği, çözümlemenin sonunda, doyumsuzluk duymaması ve çözümlemesine bir başka düzeyde, ad finitum devam etmeyeceği anlamına
gelmez. Kuşkusuz, yapısalcı yaklaşım, daha çok bir mekaniğe
yakınken, sözcüğün bir şeyin duyumuna uygunluğuyla ilgilenen fenomenolojik düşünce “şiirsel” niteliktedir ve farklı bir
zihinsel tarz taşır.
İnşa edilmesi gereken, uçup giden bir gerçeğin dinamik şeması olarak modelleştirme veya benzetişim yönteminin başlangıcında, şematik ve yapısalcı düşüncenin gelişimi bulunmaktadır. İlgilenilen özel evrenin “taneciklerinin keşfinden ve açıklığa kavuşturulmasından sonra, bu tanecikler anlaşılabilir bir
bütünde nasıl birleştirilmektedir? Yapısal yaklaşımın en sonuç
verici gelişiminin ifadesi, gerçeğin bir tür “bileştirme yoluyla
çözümleme”de (sentez yoluyla analiz) benzetişimidir ve bu, belirsizin bilimlerinin evrensel yönteminin ikinci yüzüdür. Buna,
gelecek bölümde değineceğiz.
IV. Bileştirme Yoluyla Çözümleme:
Yapısal Yöntem ve Modelleştirme
İlk iddialar belirsiz ve gevşek olduğunda, sağduyu,
düşüncenin sonraki aşamalarının her birine girerek uygulamayı sınırlandırmak ve anlamı açıklığa kavuşturmalıdır; ancak yaratıcı düşüncede, sağduyu kötü bir iistaddır;
onun tek yargı kıstası, yeni fikirlerinin eskilere benzemesidir; orijinalliği yok etmek yönünde davranır.
Whitehead
1. Yapısal Varsayım
Yapısal varsayım, yukarıda da belirttiğimiz üzere şu düşünceye dayanır: Gerçekliği, az sayıda tipe ait olan ve yapı denilen şeyi oluşturan, bilinebilir nitelikte birtakım yasalar veya
kurallara göre düzenlenmiş ve az sayıda tipe ait olan öğelerin
veya atomların bir kombinezonu olarak ele almak, her zaman
olanaklıdır ve çoğu kez yararlıdır. Genel bir koordinatlar çerçevesinde temsili noktaları bir bütün halinde toplayarak ifade
ettiği görgül verileri çözümledikten ve böylece bu nokta kümelerinin merkezi öğesi olan tipleri tanımladıktan sonra, sosyal
bilimler teorisyeni, sınırlı sayıda tanınabilir, temel öğeler veya
atomları kombine ederek gerçekliği inşa etmeyi sağlayacak bir
açıklama modeli araştırır. Çoğu kez yapısalcının temel işi olan
ön çalışmada, bu atomların niteliği açık seçik olarak saptandığı zaman, teorisyenin, birtakım kurallar yerleştirmeye yönelik
çalışması başlar; bunun için a) Minimum sayıda olabilir atom­
Bileştirme Yoluyla Çözümleme 1 4 7
lar veya tipler b) Bunları kombine etmek için gerekli minimum
sayıda kurallar kullanarak, bir “model” veya “kopya” içinde,
gerçekliğin görüntülerini yeniden oluşturmaya çalışır.
Bu inşa oyununun temel koşulu, aynı kuralların, yalnızca
aynı kuralların kullanılarak, görgül incelemeden çıkan orijinal örneklemde (corpus) rastlanmış olan tüm durumları, aynı
kesinlik düzeyinde, yeniden oluşturabilmektir. Model, işte bu
yeniden oluşturulan imajdır; kod veya yapı ise öğeleri birleştirmeyi sağlayan kurallar bütünüdür. Modelleştirmenin etkililiği,
minimum sayıda yapı veya kodlama kuralları ve atom tipleri
kullanarak (Tasarruf ilkesi veya Zipf’in en az çaba kuralı), bu
kombinezonlar aracılığıyla maksimum sayıda itemi (gözlenmiş)
yeniden meydana getirmeyi sağlama düzeyiyle ölçülür.
2. Belirsizin Bilimlerinin Temel Bir Aracı Olarak
Yapısal Yöntem
“Yapısal Yöntem” atomik düşüncenin, daha önce bulunmadığı
tüm bilimlere girmesinden başka bir şey değildir. Onun keşfedilmesi ve geliştirilmesiyle ilgili serüvenler onu, bir doktrin
veya düşünce akımı olarak, etnoloji ile lengüistik arası bir yerlerde ortaya çıkarmıştır; bu yöntem gelişimi sırasında, her bir özel
disiplinin kendine özgü karışıklıklarının ve “yerel” (local) ideolojilerin engeline çarpmıştır; oysa bu tür şeylerle, epistemolojik açıdan, kimyada, elektronikte veya genel fizikte olduğundan daha
fazla bir işi/ilgisi yoktur. Aslında yapısal yöntemin temel ilkeleri, zamanında insan bilimleriyle doğrudan çok az ilişkisi olan bir
başka alanda açık seçik olarak ortaya konmuştur: Enformasyon
ve İletişim Teorisi. Tüm bu genel ilkeler, daha o zamanlar insan
bilimlerine girmeye başlayan ve vokabüler sorunlarıyla mücadele etmek zorunda kalan bu teori çerçevesinde yerini almış ve
apaçık olarak kabul edilmişti. Garip bir şekilde, sonuçta, insan
bilimlerinin terminolojisi öne çıkmıştır. Bu belki de nispeten daha
çatışmasız bir şekilde kendini ortaya koyan doğa bilimleri teorilerine kıyasla, insan bilimlerinin ideolojik çatışmalarının, intelligentsia’ran sahnesini daha çok işgal etmesinden ileri gelmektedir.
1 4 8 Belirsizin Bilimleri
Yapısal yöntem, “dünyanın seyri”nde, dünyanın tüm karmaşık olgularında, tüm değişmez ve gözlenebilir görünüşlerde; basit, şematize edilmiş, koşulların gözlemciye empoze ettiği
veya gözlemcinin seçtiği bir ölçekte algılandığı şekliyle gerçekliğin temsiline uygun olarak türlülüğü azaltılmış birtakım öğelerin bir bütününü ayırdetmek amacını taşımaktadır. Ardından, bu az çeşitli basit öğelerin, etimolojik anlamda – daha da
basit bir yapıya o an için indirgenemez olan bu “atomlar’m
(a-tomes), belirli bir muğlaklık düzeyinde gözlenmiş bir gerçekliği az çok sadık bir şekilde yeniden üretmek için, birleşme
veya ayrılma kurallarına göre birbirleriyle nasıl kombine edilmeleri gerektiğini araştırmaktadır.
3. Bilimsel Düşüncenin Zorunlu Bir Aşaması Olarak
Atomizm
Fiziksel kimya da, geçen yüzyılda böyle yapmıştır. Fiziksel kimya, Demokritos’a kadar uzanan eski bir vokabüler içinden bir
madde teorisi çıkarmış ve önce simya, sonunda teknik anlamda
kimya çalışmaları sayesinde basit ve indirgenemez atomlar ayırdetmeye çaba harcamıştır; o zamanlar dar bir tipolojiye ait olan
bu atomların belirli kurallara göre kombinezonu (değer: valence
fikri), 19. yüzyılın sonunda iyice yerleşmiş bir teori çerçevesinde,
kimyanın tüm temel türlerini yeniden inşa etmeyi sağlamaktaydı.
Daha özetle denilebilir ki, -örneğin farmakolojinin büyük
ölçüde yararlandığı haliyle- kimyanın zaferi, farklı renk ve
büyüklüğü olan ve molekül denilen istikrarlı ve yeniden üretilebilen bütünler oluşturmak bakımından çevresinde (peripherie) az veya çok sayıda az çok güçlü çengellere sahip olan bilyacıkları bir araya toplamak amacıyla önce çözümleme (analiz),
sonra da bileştirme (sentez) yapma yeteneğine bağlıdır.
Yine burada da, çözümleme yapanın üstlenmesi gereken,
birtakım toleranslar veya daha doğrusu, belirsizlikler vardır;
“çengeller” rolleri azalacak kadar zayıf olduğunda veya bilyacıklar, kolayca fark edilebilir az sayıda kombinezonlar içinde
toplanmak yerine, hemen hemen sınırsız sayıda yapılar içinde
Bileştirme Yoluyla Çözümleme 1 4 9
(örneğin, C,H,0,N gibi temel atom repertuvarlarmın imtiyazlı
bir tür alt alanı olan organik kimyadaki büyük moleküllerin ya
da killerin durumu böyledir) toplandığı zaman, belirsizlikler
söz konusudur.
Atomizmin, açıklayıcı devasa bir bileştirme önermiş ve
doğal dünyanın en büyük teorilerinden biri haline gelmiş
olması, bilimsel teori açısından çok önemli değildir. Bu bileştirmede, atomlar şematik ve görünmez niteliktedir; ancak kombinasyonları açık seçiktir ve yasalar halinde (tanımlanmış oranlar, Prout, Dalton vb) ifade edilebilmektedirler.
Aynı şekilde, bu yüzyılın başında alfabetik yazılı dilden biraz
etkilenmiş olan konuşma dili fonetikçileri, fonem denilen basit
birimleri, yani kurallara uygun bir şekilde şematize edilmiş, ses
üretici organların pozisyonlarına indirgenemez bir nitelikteki öğeleri ayırdetmek için oldukça yoğun bir çaba harcamışlardı. Onlara göre, tüm insan dilleri, söylemin görünüşte sürekli
tüm akışı, en azından şematik bir tarzda, az sayıdaki (yaklaşık
40 kadar, ama bütünüyle tam sayı istenirse 100 kadar) bu öğeler
bütününün bir kombinatuvarma her zaman indirgenebilir ve
bu atomlar/öğeler, herhangi bir dili işlemsel bir düzeyde (yani
pratikte kullanmaya elverişli) yeniden oluşturmayı sağlayacaktır. Bu atomlar konusunda, Roman Jakobson ve izleyicileri tarafından iyi bir şekilde kavramsallaştırılmış olan Prag Çevresinin
çalışmalarından kaynaklanan lengüistik grubunun önerdiği
terim, fonem terimiydi. Yine burada da, söylemin parçacıklara bölünmesi (örneğin sessiz harf sorunu) yoluyla /’atomlar”m
keşfi, kimyada atomların ayrılması kadar güçtü ve ayrıca, birleştirme (assemblage) ve yasaklama kuralları sorununu, ve bu
kuralların istatistiksel ilişkisi sorununu getirmekteydi. Aslında bu, daha sonra, çeşitli düzeylerde “imla”nın, “dilbilgisinin
ve “sentaks”ın birbirine bağlanmasının bizi sevkettiği “lengüistik yapı” veya “kod” adlarıyla ifade edilen şeydi. Temel itici
güç, daha önce gerçekleştirilmiş olan, yazılı dilin alfabetizasyonu idi; alfabetizasyon, çok sayıda fanteziler, sapmalar ve çeşitli
düzensizlikleriyle konuşulan söylemi şematikleştiren ve kristalleştiren “harfler”in atomik bir bütünüdür.
1 5 0 Belirsizin Bilimleri
Atomik fikrin genelliğinin bilincine varılması, o zamanlar
teknolojik nitelikli görünen bir buluşun, daha açıkçası telgraf
veya telefonla iletişimin uygulama alanındaki büyük ilerleyişi sonucunda gerçekleşmiştir: Telgraf ve telefonla iletişimde de
mesajların yeniden oluşturulması söz konusudur, ama Morse ve
Baudot’nun yaptığı gibi uzaktan. Bu iletişim, Nyquist, Hartley,
VVıener, Shannon vb bazı teorisyenleri sayesinde, bir yerden bir
başka yere harfleri veya sözcükleri elementer bir çeviri (kodlama) sayesinde iletme sorununu, genel bir açıdan, ortaya koymaktaydı. Bu kodlama konusunda -belki de üniversite komşularından Jakobson’un etkisiyle- VViener ve Shannon, ikili sorular
(evet ve hayırla cevaplandırılanlar) aracılığıyla (çeşitli öğelerin
birleştirilmesiyle oluşan) bir bütünün belirsizliğini (equivoque)
azaltmak amacıyla, Leibniz tarafından tasarlanmış bir algoritmayı yeniden canlandırmışlardır; bu ikili soruları bits (binary
units veya binary digits: enformasyon birimleri, parçaları) olarak adlandırmışlardır. Bunlar, açıkçası, aralarında kombine edilmeleri söz konusu olan 1 veya 0 kategorisinde atomlardır.
Hemen ardından yazılı dilin göstergelerini (signes) konuşulan dilin fonemlerine yaymak fikri ve çok kısa bir zaman sonra
da, bir hat üzerinde ilerleyen televizyon spotunun veya dokusunun (trame) elementer lekelerini [şimdi buna “pixels” (picture elements) deniyor] “atomlar” veya “bölünemeyen parçacıklar” olarak tanımlamak fikri doğmuştur. Bu noktadan itibaren,
Morse’un veya resimlerin iletiminin öncülerinin (Baird, Marconi) kaba/işlenmemiş fikirlerini yeniden ele alan ve bütünleştiren
“atomik iletişim teorisi”, tüm genelliğinde oluşmaya başlamıştır.
Birbirinden farklı atomların bir repertuvarmı ayırdeden bu teori,
şu görüşü savunmuştur: Gerekli teknik olanaklar sağlandığı takdirde, her alanda, uygun şekilde numaralanmış, türlülüğü (variete) sınırlı (alfabe, sözlük, repertuvar vb) olan bölünemez parçacıklar ayırdetmek ve onları, istatistiksel kullanımı istikrarlı ve
bilinebilir olan bazı kurallara (göstergelerin genel ekonomisi)
göre bir araya getirmek, her zaman olanaklıdır. Atomlar ve buna
ek olarak kombinezon yasaları, bizim bugün “yapısal” dediğimiz
bir teorinin özüdür; bu teori, madde bilimleri modelinin bir
keşfinden veya kılık değiştirmiş şeklinden başka bir şey değildir.
Bileştirme Yoluyla Çözümleme 1 5 1
Bilişsel atomizmin genelleşmesine doğru bir ilerlemede, bir
lı,ıska nokta daha etkili olmuştur. Bu, doğası ister mekanik, ister
biyolojik olsun, organizmaların, o zamanlar “sibernetik” denen
vt* daha sonra temel niteliği fazla değişmeden sistem yaklaşımına (systemique) dönüşen bir akım tarafından çözümlenmesi
,ıramasıdır; bu yaklaşım çerçevesinde tüm organizmalarda şunlar
varsayılmaktadır, a) Her biri insan zihni için harcanması basit
bir fonksiyonla (karakteristik) nitelenen ve organ denilen basit
öğeler b) Birbirinden soyutlanabilir elementer fonksiyonların
apaçıklığı; bu fonksiyonlar için kaba pragmatik vokabüler tek bir
sözcük benimsemiştir; “kara kutu” veya yapı atomu.
Böylece, burada da, özellikle etkin bir grubun (Wiener, von
Neumann, MacCulloch) etkisiyle yine benzer bir sonuç beliriyordu: Dünyanın herhangi bir maddi organizması, -özellikle biraz
karmaşık olur olm az- az çok büyük, ancak birtakım birleştirme veya ayırma kurallarına göre belirli bir düzende kombine
edilmiş az sayıda tipe (kara kutular veya basit fonksiyonlar) ait
organlardan oluşan bir bütün gibi incelenebilir. Diğer bazılarının
yanı sıra von Neumann’m etkisiyle, bu düşünceden doğan sonuca göre, organizmalar, büyüklüklerinden ve hatta öğelerinin ya
da organlarının tipolojisinden çok, karmaşıklık denilen ve şu
veya bu şekilde organizmayı oluşturan öğelerin sayısına, bunların tiplerinin türlülüğüne ve aralarındaki bağlantıların öngürülmezliğine bağlı olan bir değer tarafından nitelendirilebilir.
Özetle, yine burada da organizmaların veya sistemlerin
atomik teorisi belirmekte ve bu teori ile daha sonra “iletişim
teorisi” adıyla enflasyona uğrayacak olan ve mesajların oluşturulmasının gelişmekte olan doktrini arasında bir koşutluk
görülmektedir. “Yapı”, burada, bir televizyon imajının resimsel
öğeleri (pixels), bir söylemin fonemleri, bir metnin harfleri, bir
canlı varlığın organları veya bir makinenin parçalan gibi, çeşitli basit öğelerin bir araya toplanmasını sağlayan kod kurallarının bütünü olmaktadır. Bu koşutluğun -b u kim liğin- net sezgisi, birtakım çalışmaları doğurmuştur ve bu çalışmalar bir yandan MIT ve Bell laboratuvarları üstünde, öte yandan Levi-Strauss’un sık temasının bulunduğu Mead ve Bateson gibi antropologların da içinde yer aldığı ve atomik teorinin, bir m esaj, bir
1 5 2 Belirsizin Bilimleri
peyzaj, bir görüntü veya bunların bir parçası ile ifade edildiği
dünyanın herhangi bir yanma genişletilmesinin/yayılmasının
belirtilerek ve işlemsel bir tarzda kabulünü sağlayan “görünmeyen okul”un çalışmaları üstünde odaklaşmıştır.
4. Bilimsel Düşünce ve Daha Önce Başarılmış Olanların
Ardışık Genişlemesi
Bilim tarihinde sıklıkla görüldüğü gibi, atomlar ve bir kombinatuvar gibi aynı bir temel fikrin çeşitli versiyonları olan kısmi
doktrinler, belirli bir süre boyunca ve bazen de kendini açıkça
tanımaksızın, koşut bir tarzda gelişimlerini sürdürmüşlerdir.
Örneğin o zamanlar sibernetik adını taşıyan ve organizmaları, organlarının fiziksel özelliğinden bağımsız olarak inceleyen,
organizmalar bilimi, ve -d aha sonra iletişim teorisine dönüştürülmüş olan- enformasyon teorisinin, birbirleriyle yapısal benzerliklerini (gerçekten uygun olan terim bu), yani kullandıkları
algoritmaların birlikteliğini keşfetmeleri uzun zaman almıştır.
Söz gelimi, insan bilim leri adı altında anılmaya başlanan
alanlarda da, lengüistikle koşutluk, henüz kurulmamıştı; zira
genel olarak psikologlar, sosyologlar veya antropologlara, elementer yapıyı, her zaman aynı olan öğelerin genelleştirilmiş
bir kombinatuvarınm sonucu gibi görmektense, bir olgunun
genel biçimi (örneğin Durkheim’ın “kurum lar”ı) ve bunun
bağlamla veya fonla kontrastını (diyalektik ilke) ayırdetmek
daha kolay geliyordu.
Burada, etnologlar grubuna ve Macy’s Foundation akımına bağlı Levi-Strauss’un rolü ortaya çıkıyordu. Levi-Strauss
etnik davranışların ve kültürel özelliklerin hemen hemen nükleer bir parçalanmasını ve daha önce bu konuda Kröber, Boas
ve ardından Margaret Mead gibi uzmanlar tarafından yapılmış olan çözümlemeleri yakından bilmekteydi. Burada, adı
ortada olmayan başkaları, daha evrensel bir yaklaşımla, ancak
matematik, teknolojik düşünce, model fikri konusunda daha
zayıf bir formasyonla ortaya çıkarak, yukarıdaki görünmeyen
uzmanlar grubuna katılmaktaydılar. “Yapısal” sözcüğü, en
Bileştirme Yoluyla Çözümleme 1 5 3
,1/ ıı ıdan modern anlamında, dilbilimci Saussure’den gel mektepli 11, yapısal ve yapısalcı denen doktrinin devasa yaygınlaşması
İm’ I ,evi-Strauss’un çok dikkatli çabalarından kaynaklanmıştır;
I i’vi-Strauss birtakım etnolojik törelerin basit öğelerini hass$-
ıiyrlle çözümlemeye, bir kabileyi bir mekanizma olarak parçala m uı ayırmaya ve alanda gözlediği başlangıç olgusunu az çak
vı >n iden üretm eyi sağlayabilecek bir model, “işleyebilecek” bir
I upya inşa etm eye çalışmıştır. Gördüğümüz üzere, bir modelin “kalite”si b elirli bir g özlem d ü zey in d e gerçeği yeniden üreIrbilmesidir; b u modelin içerdiği tanınabilir birtakım kutular
veya sapma oranı, bundan sonra, atomlara, daha basit parçaı ıklara bölünmeye çalışılarak, daha karmaşık ve ustalıklı, dal^a
C.cl işmiş bir m odel gerçekleştirilerek azaltılacaktır. Nükleer
II / i k tarihinde işler aynen böyle cereyan etmiştir.
Paris’in kapalı ortamının önemli bir rol oynadığı çeşitli
Irlsefi kavgaların ardından, “strliktüralizm” ya da daha iyisi,
vapısal çözümleme terimi yerleşmiştir, ama -tü m bir öğrenn kuşağının karşı çıkması pahasına- bunun, atomik teorinin
insan bilim lerinde ortaya çıkışından başka bir anlam taşımadığının anlaşılm ası belirli bir zaman gerektirmiştir. Böylece,
şıı anda sona ermekte olan 30 yıllık bir bilim tarihinde, Ku^nlıım teorisi ile belirsizlik ilkesinin kavgasını izleyen bir dönem
yaşanmıştır. Bu, çok daha genel bir bileştirme niteliğindedir Ve
Imiiiu daha önce şu şekilde özetlemiştik:
“Dış dünyada algıladığımız her olguyu, varlığı veya mesajı,
İ mi veya yapı dediğimiz belirli kurallar bütününe uygun, sınırlı
(ııı lülükte basit birtakım öğelerin bir kombinezonu gibi ele ahnak
lıcr zaman olası ve çoğu zaman da yararlıdır. Bu bileştirmeye
ııiiHİel denmekte ve bunun değeri, işleyişinde başlangıç olgusunu
vniden üretme kesinliğine dayanmaktadır”.
Bu gelişm enin esas epistemolojik olgusu, terimin etirnolojik anlam ında “atomik düşünce” ile “yapısal düşünce’nin
özdeşliğinin/benzerliğinin kurulmasıdır. Dünyayı atomlarından itibaren yeniden inşa etmek dar anlamda yapısal yönteinin
amacıdır ve bu, üç aşamada gerçekleştirilir: 1) Hangi atomlardan ve hangi düzeyde söz edildiğini araştırmak 2) Gerçeğin bir
I ıcnzerini inşa etmek amacıyla bunlardan (atomlar) bir kısmı­
1 5 4 Belirsizin Bilimleri
nın bir araya getirilme kodunun kurallarını bulmak 3) Bu benzer yapıyı eleştirmek ve sonra yeniden başlamak vb.
5. Yapısal Yöntemin Bazı Örnekleri
İnsan bilimlerinde tanındığı adıyla yapısalcılığın sayısız örneklerinden birkaçını hatırlatmak yerine, herhangi bir düzeyde
muğlak olanın ve belirsizliğin veya kavramsal keyfiliğin payını açıklığa kavuşturmak amacıyla iki örnek alacağız; bunlardan biri görüntülerin yapısal bir sınıflamasına ilişkin ayırdedici
etmenlerin araştırılmasıyla, diğeri zihnin önemli işlemlerinden
olan şematik ve grafik temsil yoluyla bir olgunun benzerinin
(simulacre) yeniden inşa yöntemiyle ilgilidir.
Ne sanatçı ve desinatör için, ne botanikçi için, gerçeğin temsiline şematizasyon yoluyla rasyonel bir tarzda yaklaşmak abartılı bir tutumdur: Şema, bir modeldir, biçimlerin bir modelidir ve
bir nesnenin veya bir ağaç, bir çiçek gibi doğal bir öğenin temsili,
onun botanikçi ve bazen de peyzaj ressamı tarafından bilinmesinin ilk aşamasıdır.
Temsil (representation) fikri daha derinliğine değerlendirildiğinde yapısal yönteme yakından bağlı olduğu görülmektedir: “Bir
ağaç nedir? : Kökleri, bir gövdesi ve yaprakları olan bir şeydir”.
Burada, ayırdedici etmenlerin araştırılmasının, bir model
yoluyla betimsel bir çözümlemenin özü olduğu kolay bir örnek
alalım; söz konusu model, sadece bir desendir, ancak daha sonra, öngörmeye uygun uygulamaları olabilecek bir desendir;
örneğin bir tabloya dahil edilmesi (incorporer) veya bir kâşifin
ya da botanikçinin orijinal deseni, veya temsil amacıyla gerçeğe yakın kopyalar yapması gereken sinema ya da tiyatro dekoratörünün eskizi gibi. Basit olması nedeniyle bir örnek seçelim:
“Bir şamdan-kaktüs nedir”? Bu, Avrupa’da az tanınan ama bazı
tropikal ülkelerde hem bir simge hem de tanınması kolay, ayırdedici bir faktör olarak yaygın bir bitkidir. Acaba biz, fitologa
göre, “kaktüsler” denilen özel bir bitki familyasına ait olan bu
kaktüs çeşidini; 1) Nasıl anlamalıyız 2) Nasıl temsil etmeliyiz 3)
Nasıl anlatmalıyız?
Bu konuda en basit yöntem bunları desen ve kroki yoluyl.ı temsil etmek ve gözlemektir; bunlar çok basit “bitkisel objelerdir. (Zaten onları bu çözümleme için bu nedenle seçtik.)
Desinatör, çeşitli kaktüslerin çok sayıda temsillerini oluşturarak, aslında onların -salt kendi temsil düzeyinde-, belirli bir
mesafeden bakıldığında nispeten kalıplaşmış birtakım öğelerin
reşitli kombinezonlarından başka bir şey olmadıklarını, çabu-
(.1 k keşfeder; görünüşe göre kaktüsler, esas olarak, aşağı yukarı
Irk renkli birtakım silindirlerden oluşmakta, silindir boyunca
l.ırklı uzunlukta dikenler bulunmakta ve dikenler, kendi uzunluklarıyla orantılı bir düzende sıralanmaktadırlar.
Desinatörün kalem oynatışlarıyla hâkim olması gereken
ve kendi kendine önerdiği ilk genel birim, çok az belirgin ve
< l i key çizgileri bulunan bir s ilindir fikridir. Gövdeye bitişik dall.ır da silindir şeklindedir; daha küçük, düzensiz olarak sıralıınan, fakat birbirlerine çok da yakın olmayan, bir eğriyle bir
başka dala ve tümü gövde silindirine bağlantılı silindirler söz
konusudur. Yeni tomurcuklar, silindirin kabuğu üstündeki ekler
j’.ibi görünmektedir. Bu durumda desinatör, oluşturduğu temsilin sadakati sorununu ortaya atar; buradaki temsilin gerçeğe
uygunluğu (sadakati), bir fotoğrafınki gibi değildir; kaktüslerle yakından veya uzaktan ilgili bir kitlenin atfettiği inandırıcılık/itibar düzeyidir (credibilite). Temsilin inandırıcılığı, çeşitli
eylemlere bağlıdır; a) Silindirlerin kendi uzunluklarıyla göreceli
büyüklüğü; biyoloğa göre bu oran değişmezdir, b) Yan silindirlerin (dallar) ana silindire bağlantısının eğimi, c) Yan silindirler
(dallar) ile ana silindirin (gövde) koşutluğu, d) Kaktüsün dikey
olarak uzatılmış bir altıgene benzetilebilecek silueti veya profilinde, silindirlerin uç çeperlerinin sınırı (bkz. şekil-2), e) Nihayet, kuşkusuz, merkez eksenden çıkan yan dalların toplam sayısı. Burada desinatörü, biçimlerle ilgilenen özel bir modelleştirici
j’.ibi değerlendiriyoruz; o, belirli sayıda ilişkileri, eğim çizgilerini ve biçimi kapsayan poligonları dikkate alarak ve artık doğaya
bakmaksızın tip-imajlar gerçekleştirebileceğini hissetmektedir;
lıer biri farklı bu kaktüslerin her biri geçerlidir (muteber); zira
desinatör biraz mesafeli bir bakışla (örneğin 30°lik bir görüş açısı) kendine görünen tüm “ayırdedici özellikleri” dikkate almıştır.
Bileştirme Yoluyla Çözümleme 1 5 5
1 5 6 Belirsizin Bilimleri
Şekil: 2- Candelaria kaktüsünün profilinin temel biçimsel
birimleri (morphemes)
Çiçekler
İL Biikum çizgisi
I |*r«»ril
14-16 preferik dişler
Bileştirme Yoluyla Çözümleme 1 5 7
lîöylcce, ekolojistlerin gösterdiği gibi, toprağın mikro-jenlojisine bağlı kaktüslerarası ortalama mesafe gözetilerek, kurgusal olarak kaktüs ormanları inşa edilebilir. Daha açık bir
ıl,ideyle, desinatör, etkili faktörlerin yarı-rastlantısal bir seçili imden ve ayırdedici kıstaslardan hareketle, bu tür kaktüslerin
l’.nı imtüsünü (apparence) sentetize edebilir. Desen çizme aygıtıyla donatılmış bir bilgisayara, hepsi farklı, hepsi olabilir bir
l»,ıkİ üsler ormanı çizdirebilir.
Doğal olarak, bu modelin kalitesinin pek çok düzeyi vardır: Muhtemelen, bir “Meksika çölü”nü temsil eden bir sahne
dekorunu seyreden tiyatro veya sinema seyircisi, bir botanik el
!■ ıl.ıbini resimlendiren desinatöre veya profesyonel bir fitoloğa
!• ı yasla daha yüksek bir saflık içindedir. Fitolog daha zorbeğen ır olacak, “daha doyurucu” bir model isteyecek ve kaktüsleı.ırası mesafelerin standart sapmasından, eğim çizgilerinin varyasyonlarından, silindir üzerindeki dikenlerin sayısından (bir
düzine kadar) ve kuşkusuz, tüm doğal olgulara içrel (inherent)
!• ııçıik düzensizliklerden sözedecektir.
Bir noktaya işaret edelim; en geçerli model, zorunlu olarak, en gerçekçi olan değildir; çünkü bu model, olumsal (continl’.eııt) niteliklere kıyasla bazı niteliklerin abartılmasını gerektirmektedir. Günümüzde de, natüralistler, deseni fotoğrafa tercih
el inektedirler; iyi sayılan bitki imajları, fotoğraftan çok şemalar,
desenler ve gravürlerle yapılmaktadır. Toplu insanlar için de
ı ılduğu gibi, karikatürler çoğu kez portrelerden daha sadıktırlar.
Bu konuda, önce sanatsal bir etkinlik için angaje olmuş
sonra bir botanik kitabının resimlendirilmesini üstlenerek
kontrat imzalamış bir desinatörün durumunu ele alabilirdik.
Burada “saflık” (credulite: belirli bir seyircinin inanma/kanma düzeyi) ve “muteberlik” (credibilite: bir mesaj veya modelin otantik bir obje gibi kabul edilme kalitesi) sözcüklerinin, bir
mesajın etkisi bakımından birbirini ödünleyici iki etmeni ifade
• I tiklerini belirtmek gerekir. Yine belirtelim ki, kaktüsün “gerçek doğası”m tanıdığımızı ve biyolog için, kaktüsü oluşturan
öğelerin kimyasal-fiziksel özelliklerinden hareketle biçimlerin
kendilerini zorunlu olarak nasıl dayattıklarını bildiğimizi hiçbir zaman iddia etmedik; bunları bilmedik. Burada, fitoloğun
1 5 8 Belirsizin Bilimleri
alanı dışında kalan, bir morfogenez (biçim oluşumu) sorunu
vardır; ancak toplu tasnifçi (örneğin Linne) gibi, desinatörün de
bu yorumdan hareketle şamdan kaktüsler hakkında, sıradan
insana kıyasla öze ilişkin bir şeyler bildiği ve bu şeylerin biyolog açısından da gerçek sorunlar getirdiği yadsınamaz. Desinatör bu aşamada bundan daha fazla hiçbir iddiada bulunmaz,
ama bizzat bilimsel yaklaşımın özü olan sonsuz bir arayış içine girerek, daha sonra bunu aşacaktır. Geçen yüzyılda da, gelişim halindeki hücreli organizmaların oluşumunun benzerlerini gerçekleştiren Stephane Leduc, biyoloji bilimine (Linne’den
sonra) temel sorular getirmişti.
6. Yapısalcılık, Şemalaştırma ve Belirsizin Bilimleri
Bilimler tarihinden veya sözünü ettiğimiz gözlem pratiğinder
alınmış, sistematik olarak çelişkili örneklerde, belirsizin bilim
lerinin sorununun nerede bulunduğunu görüyoruz. İnceledi
ğimiz şey, biçimler ve biçimlerin kavramsallaştırılmalarıdır
Biçimler, maruz kaldıkları bozulmalardan az çok bağımsızdır
lar; evrenseldirler, yani düşünce araçlarıdırlar; atom tanecikle
ri, molekül kristallerinin atomlarının birleştirilmesi, organizm anın kara kutuları veya diyagram blokları, bağlantıları ve
kılıflarıyla şamdan-kaktüslerin silindirleri gibi şeyler; pekin
olmak isteyen, ancak aynı zamanda, “ölçm e” fikrinin çok
zayıf önemde olduğu değişken öğelerden söz eden bir bilimsel düşünceyi ilgilendiren şeylerdir. Aslında, burada incelenen
nesnelerden hiçbiri, düşünce konusu oldukları aşamada, sayısal belirginlikle, kesinlikle ilgili değildir. Kavranması gereken
şey, biçimlerin yasalarıdır ve az çok haberdar bir gözlemciye
gerçek gibi görünen bu tür biçimler üretmek için, kurallar bulmak gereklidir. Bu kuralların bütünü, doğrudan bilginin kendisidir. Ancak daha sonra, çok daha sonra, botanikçi, dikey
silindirler üstünde ne kadar diş olduğunu ve bunların değişip
değişmediklerini, kimyacı ise bir bilyacık imajının yeterli olup
olmadığını, bu imajın atomlararası gerçek mesafeleri yansıtıp yansıtmadığını ve bu imajı sayısal yasalarla ifade edilmiş
Bileştirme Yoluyla Çözümleme 1 5 9
ı.vkim potansiyeli, güç alanı imajıyla ikame edip edemeyeceğini sorgulayacaktır. Aslında, botanikçi veya kimyacı bu noktaya
ulaştığında, bilim i oluşmuş demektir; bu bilim in epistemolojik
ılüzlemi değişir ve biz kesin bilimlere girmek üzere, belirsizin
I >i I imlerinden çıkmış oluruz.
/. Eleştirel Tutum ve Genel Bir Yöntemin
I değerlendirilmesi
Ibelirsizin bilimlerinde ve özellikle sosyal bilimlerde araştırmaı ı, bu aşamada modelin gözlenen gerçeklikte erime/kaynaşma
yel eneğini, uyumunu (iç geçerlik) inceler. Bilimsel bir teori
yılışması uzundur ve arada, araştırmacının örneklemine eklenecek yeni öğeler belirir. Araştırmacı saptamış olduğu oyun
kurallarım bozmaksızın bu yeni öğeleri hangi ölçüde oyuna
ı l,ılıil edebilir (dış geçerlik)? Genellikle, bu kuralları değiştirme
volana gidecektir, ancak sürekli taşan bir gerçeklik karşısm-
>la repertuvarına eklemesi gereken atomların veya eklenecek
I-11 rallarm ya da değişikliklerin minimum sayısının ne olduğuıııı araştıracaktır.
Burada bir noktayı hatırlatmak yararlı olacaktır: Teknolojili bilim yoktur ve teknoloji, araştırmacı tarafından, belirli bir
amaçla gerçek üstünde eylemlerde bulunmak üzere öngörüşsel
lnr sistem olarak keşfedilmiş kurallar bütününü kullanmaktadır; bu amacın doğası, bilimsel düşünce krallığının dışındadır,
ama bu amaç, fizik dünyanın veya toplumun mühendisi için
(mühendislik, reklamcılık, yönetim, strateji, işlemsel araştırma
vb.) temel önemdedir. Burada bir teorinin, işlemsel bir gerçeklil’.c uygunluğunun deneysel araştırmasının ihmal edilemeyecek
bu kaynağı bulunmaktadır.
Iiiiyük Disiplinlerarası Söylem ve Heuristik Taktikler
‘•oylev üretenler dahil, pek çok kişinin sıklıkla tekrarladığı
bu formüle göre “disiplinlerarasılık” çağında yaşıyoruz ve bir
1 6 0 Belirsizin Bilimleri
disiplinden diğerine yöntemlerin transferi yönünde çalışmalıyız. Bu iddiaya, bilim sel mantık planında çok az itiraz edile*
bilir: Eğer bilim, her alanın özel yöntemleri bulunmasına rağmen rasyonelliğinde bir ise, belli bir alanda başarılı olmuş bir
yöntemin ilke olarak bir başka alanda -b u alanın iyi bir envanteri yapılması koşuluyla- uygulanmaması için bir neden yoktur. Ancak pratikte bu güzel iddia temenni düzeyinde kalmakta veya böyle olmadığında da çoğu kez, “daldan dala atlama”
yöntemine dönüşmektedir; zira bilim adamları arasındaki sohbetlerde sık sık kullanılan bir formüle göre “Her şey her şeydedir ve tersi”.
Bir disiplinden diğerine yöntem transferinin, genel bir
iddianın ima ettiğinden daha zor olmasının nedenlerini anlamak ilginç olacaktır. Bilimsel düşünce, genellikle kesintili
olmaktan çok, gittikçe daha derinleştirme şeklinde çalışmaktadır; hangi alandan olursa olsun, araştırmacı, meçhul olanın
yüzeyinde önce bir çizgi kazır; katettiği yolun izini bırakır;
sonra bu ize konuyla tanışıklıktan ve mantıksal artıklıktan
kaynaklanan bir apaçıklık ekleyerek, onu yavaş yavaş derinleştirir; bir başka alana yönelmek için aniden fikir değiştirmekten çok, bu izi uzatır. Bir bakıma, özel kavramlarına hâkim olduğu tanıdık bir alan inşa eder; bu kavramlar araştırmacının, diğerleriyle birlikte katkıda bulunduğu bir terminoloji
içinde ifade edilirler.
Nevvman’ı dinleyelim: “Bir fikir, şu veya bu yanıyla, zihinde
kalarak büyür. Tanıdık ve ayırdedilmiş bir hale gelir ve değişik ilişkilerinde görülür; başka yanlara götürür ve bireyin
entelektüel ve moral karakterine göre, bu yanlar da daha orijinal, daha ince, daha gizemli başka yanlara götürür. Bu süre
boyunca, ya da en azından zaman zaman, dış koşullar, zihnin
derinliklerinde oluşum halindeki düşüncelerin formel iddialar halinde dışarı fışkırmasına yol açar ve kısa bir süre sonra birey, onları savunmaya koyulacaktır; bunun ardından bir
başka sürecin oluşması gerekir; bu iddiaların çözümlenmesi
ve birbirlerine bağımlılıklarının belirlenmesi… Böylece birey,
o zamana kadar moral bir algıyla ayırdettiği, sempatiyle kabul
ettiği fikirleri, ilkeleri, araştırdığı şeylerin sonuçlan gibi görme
eğilimine girer ve mantık, hiçbir “bilim” kullanılmadan elde
edilen bu şeyleri oturtmak için devreye sokulur.
I lı ı süreç aracılığıyla araştırmacı, hem derinliğini, hem uzmanlıI’,ını artırır; bu, onun izlediği normal yoldur. Ancak yine bu yolıl.ııı, bilinmeyenin alanı içinde bilinebilirin izini, tıpkı bir izin
vı *l.ı dönüşmesi şeklinde derinleştirerek, diğer izlerden ve diğer
yollardan “topolojik olarak” uzaklaşır; bir bakıma kendi bilgisini 11 ve örneğin kendi kavramlarının tutsağıdır.
Bu hapsoluş, çok görecelidir; hiçbir şey ilke olarak onun
l>ı nidan kurtulmasını engellememektedir; sadece kendisinin de
yaratılmasına katkıda bulunduğu sözcüklerin ve kavramların
M.ılıa önce kazılmış yol çizgisinden çıkıp bir başka yere gitmek
vı – yeniden başlamak için çaba harcama zorluğu vardır. Ancak,
«ıslında, burada a priori bedava olan, yararsız ve en azından
mevcut yolları izlemeye kıyasla daha az kârlı görünen bir çaba
■•o/ konusudur. Demek ki, alan ve vokabüler değiştirmeye ilişim zihinsel bir tembellik vardır.
Oysa vokabülerler, açık seçik olmadıklarında bile, keyfi de-
)’,ildirler; bilimin kendi dilinden vazgeçmesi söz konusu olamaz;
/im vokabüler, bilimin lengüistik yaratıcılığını, inceliğini artırarak bilginin hizmetine koymak üzere geliştirmeye çalışırken,
içinde bulunduğu angajmanın ayrılmaz bir parçasıdır. Vokabüleı in gelişimi, bir düşünce dalının ilerlemesinin iyi bir istatistiksel
l’.östergesidir; kuşkusuz bu düşünce, pratikte, uzmanlaşmış bir
vokabülerin istismarım hesaba katmamaktadır.
Özetle, disiplinlerarası olmak kolay değildir; çünkü hatası/ve içtenlikle, bir başka dili benimsemek gerekir. Bu durum,
üniversitelerde, laboratuvarlarda ve işletmelerde filizlenen “dişi plinlerarası çalışma grupları”nda açıkça görülmektedir. Bunların verimlilikleri, işin ilkesinin düşündürttüğünün tersine,
U’insil edilen disiplinler ya da katılanlar ne kadar çoksa, o kail. ır düşük olmaktadır.
Sosyal psikolog, çok dallı çalışma gruplarının yaratırı verim lilik eğrisini, bu gruplara katılanlarm sayısına göre
incelediğinde, bu açıkça gözlenmektedir; eğer her disiplin
Bileştirme Yoluyla Çözümleme 1 6 1
1 6 2 Belirsizin Bilimleri
veya katılan, bizzat kendi kompetansı dolayısıyla, düşüncesinin güçlü bir aracı olan, süzülmüş ve uzmanlaşmış bir vokabülere sahipse; her birinin düşüncesinin diğerleriyle teması
ve ortak kılınması, iletişim teorisyeninin repertuvar değişimi
dediği bir ön koşul gerektirmekte, ya da tüm iletişim in ön
koşulu olarak bir komünote içine sokulmalarını, zorunlu kılmaktadır. Daha da kötüsü, bilim sel araştırmacılar çoğu kez,
fanteziden arınmamış olduklarından, aynı Fransızca sözcükler farklı bilim dallarında tamamen farklı mantıksal tanım ­
lara sahiptirler. Örneğin, “filtre” sözcüğünün, matematikte
kümeler teorisinde son derece açık bir tanım ı vardır; kimyada ise, yine aynı ölçüde açık seçik, fakat bir başka anlam ı vardır; akustik veya elektronikteki anlam ları da farklıdır. Tüm
bu tanım lar gerçekten çelişik değildirler, ancak büyük ölçüde
farklıdırlar ve en azından bu üç alanın uzmanları, aynı sözcüğü kullandıklarında aynı şeyi düşünmemektedirler. Eğer
tesadüfen, yaratıcılıklarından ve bilgilerinden faydalanmak
amacıyla bu üç uzmanı bir araya getirmek istersek, aralarında
kendilerini birbirlerine açıklamaları, hiç değilse ortak olması
istenen bir söylemde kullanılacak terim leri yeniden kodlamak
için anlaşm aları gerekecektir.
Sosyal psikoloğa göre, eğer iletişimde repertuvarların
değişimi, iki uzman arasında, bir f zamanı gerektirirse, üç
uzman arasında, en azından 3t zamanı gerektirir; bu süre, n
sayıda uzman için rıt şeklinde artma eğilimi gösterir; teorik
planda terminolojik uyarlanma zamanının uzman çiftleri sayısına göre, örneğin n (n-1)
2
şeklinde artması beklenir; ancak aslında bu varsayım, çok
iyimserdir zira önceden oluşturulmuş “gruplar” arasında
kesişmeler (interferences) vardır. Buna göre, çok dallı bir grupta, repertuvarları, terminolojileri ve kodları uyarlamaya gerekli
zaman, fikirlerin effektif iletişimi gerçekten başlamadan önce,
engelleyici bir niteliğe bürünebilecektir. Bu durum, iyi bilinen
sosyometrik bir kuralda rahatça görülmektedir; genel olarak
5 veya 6 kişiden daha büyük gruplarda yaratıcı verimlilik, bu
gruptaki bireylerin tek tek alındığındaki verimlilikten hız­
Bileştirme Yoluyla Çözümleme 1 6 3
la daha aşağı düzeylere düşmektedir; daha da kötüsü, 12 kişiden yukarı gruplarda, yaratıcı verimlilik, gruptan tesadüfen
«ılınmış bir tek üyenin ortalama verimliliğinden daha aşağıda
bulunmaktadır. Bu, hem bilimler alanında, hem de sanatçı veya
politikacı grupları gibi, bir şey “üretm ek” isteyen tüm entelektüel gruplarda böyle cereyan etmektedir. Yanlış anlam evreni,
beraber olabilmenin lengüistik öğrenimine yeterince zaman
ayırmayan tüm multidisipliner gruplarda yerleşmektedir.
Demek ki, özetle, ilke olarak çok çekici görünen disiplinlerarası temennilerin, gerçeklikte hayal kırıklığı yaratmasının
sağlam nedenleri vardır. Bu konuda bir başka kanıt, etkin bir
disiplinlerarasılığı, temel ve verimli bir alışverişi gerçekten
başarmış olan grupların çok küçük olmasında bulunmamakladır; bu gruplar, çoğu kez iki, bazen de üç kişiliktir; bir gruplan çok, bir “evlilik” söz konusudur. Bunun ötesine geçildiğinde, evrensel bir mantığın sunmak istediği garantiler ne olursa
olsun, katılan üyeler arasında yanlış anlam lar evreni hâkim
olmaktadır.
Aslında, bu başarısızlıklar, -örneğin mesleki yaşamlarında hesaplanamayan olaylar nedeniyle-, iki veya üç kültüre sahip olan bireylerin ortaya koydukları, çoğu kez önemli bir düzeye ulaşan yaratıcı verimlilikle kontrast haline konabilir. Gerçekten de bu tür kişiler, sorunlarla karşılaşmak zorunda kalmışlardır; beyinlerine, hem işlemsel bir tarzda uygulama durumunda kaldıkları, ardışık disiplinlere bağlı yeni sözcükleri,
hem de uzmanlık alanlarına göre -farklı anlamlardan etkilenm iş- büyük ölçüde çok anlamlı (polisemik) “ortak” sözcükleri
yerleştirmek zorunda kalmışlardır. Demek ki bu kişiler, disiplinlararası iletişimin önkoşulu olarak ortak repertuvarlar sorununu, bizzat kendi kendilerinin içinde çözmüşlerdir; bir sözcüğü
kullandıklarında, her zaman, onu tanımlama, hatta bir daldan
diğerine çevirme kapasitesine sahiptirler. Kendi kendilerini
anlamaktadırlar ve onlara göre her sözcüğün semantik çevreleri ve kullanım alışkanlıkları, bir yük değil, bir araçtır. Kısacası sadece, çok disiplinlilik, yanlış anlam evrenine çarpmak
zorunluluğundan sıyrılmış aynı bir bireyin beyninin içinde
mevcuttur.
1 6 4 Belirsizin Bilimleri
Kavramlarda belirsizin evrenine ilişkin bu saptamaların
ötesinde, mantıksal düşüncenin, bilim dalının doğası nedeniyle gelişip parladığı alanlar vardır. Örneğin, matematik, felsefe,
formel mantık, psikoloji ve istatistik, değişik bilgi alanlarında
öncelikle kavramsallaştırma yapmak zorunda olan araştırmacıya, bu aşamada, genel potansiyel ve büyük bir yarar sağlarlar.
Bu, teorik olarak, bilginin güçlü bir aracı olan disiplinlerarasılığa bağlı bir düşünce taktiğidir. Ama bu yetmez; bunu, nedenlerini bilerek kullanmak gerekir; oysa bilim dallarından hoşnut
olan, orada günlük gıdasını alan ve dolayısıyla diğerlerini anlama zahmetine girmeyip onları tanımaya çekingenlik duyan
uzmanların çoğu bunu yapmamaktadır. Matematiği tanımayan ve kavramsallaştırma çabasında ondan kaçan sosyolog,
alan teorisini bilmeyen psikolog veya vektör hesabını bilmeyen
demograf, bunun bilinen örnekleridir. Buna karşılık, en azından işin abece’sini ve diğer bir daim temel ve basit bazı işlemlerini öğrenme zahmetine katlananlar ise, bu kavramlar, onların başlangıçta alıştıklarından başka zihinsel biçimlere tekabül
ettiği ölçüde, bir tür heuristik üstünlüğe kavuşmaktadırlar.
Ancak, bu durumdaki uzmanların, kendilerini kanıtladıkları ve hareket noktaları olan bilim dalma fazladan eklenmiş
diğer bilim dalını kullanmak bakımından çok da ileri gitmemeleri uygun olacaktır ve burada, düşüncenin bir taktik sorunu
(bir amaca yönelik olarak kaynakların işletilmesi) bulunmaktadır. Gerçekten de bir alanda gittikçe daha ileri gitmek için çaba
ve zaman harcamak gerektiği ve bunların kazanılan yeni bilgi
öğeleriyle orantılı olmakla kalmayıp, bu öğelerden daha hızlı bir şekilde çoğaldıkları, genel bir bilgi kuralıdır: Bilgi çabalarının fonksiyonu olarak yaratma yeteneklerinin artışında
bir tür lengüistik eğri ya da doygunluk (saturation) vardır. Bu
durumda, asıl bilim dalından farklı bir dalı tanıma (kullanma
yeteneği) iddialarını sınırlandırmak daha makul olacaktır. Bir
başka deyişle, bilinen kaynakları kullanarak, düşüncenin inşa
edici yaklaşımcmın güvenliğini sağlamak için, belirli bir ihtiyat muhafazakârlığı iyi bir taktik kuraldır. Elbette, teoride, böyle
hareket eden kaybetmektedir ama pratikte, kavramların yönlendirilmesinde güvenlik açısından kazançlı çıkmaktadır.
Birkaç örnek: “felaketler teorisi” felaketleri tüm yanlarınd.ı kavramak için olağan bilginin ötesinde, topoloji ve analiI i k geometride bir uzmanlaşma gerektirir; uygulayıcı, en basit
vakaları dikkate almakla yetinecek ve böylece sağlam bir yol
.ıçarak, bunu geliştirme işini diğerlerine bırakacaktır. Sosyal
bilimlerde istatistik, geçerlik kavramını bilmeyi ve ona hâkim
olmayı içerir. Ancak, kullanılması çoğu kez oldukça karmaşık ve ustalık gerektiren çok çeşitli geçerlik testleri mevcuttur;
.ıraştırmacı, kendisine sonuç temelinde yarar sağlayacak, kavramsal inceliklerden, bunlar onun muktedir olduğu makul
çaba yeteneğini aşan, kendisininkinden bir başka alana, yani
matematiksel istatistiğe girmesini gerektirdiğinden, kaçınmaktadır. İşte bu noktada kendi alanında hâkimiyetinin azallıİması pahasına bir başka uzmana başvurması önerilebilir ve
araştırmacı bu yeni girişiminin yararlarının ve sakıncalarının
bir bilançosunu yapacaktır.
Kuşkusuz, bu alanda “muhafazakâr” kalmak, özsel malzemeleri, örneğin “sosyal kavramlar”ı daha muğlak bir evrene
bırakmak ve aynı zamanda inceleyebileceğimiz şeylerden daha
emin olmak demektir. Burada, seçimin bir yönü ve ayrıca seçim
lı ataları vardır.
‘). Bilimsel Araştırmanın Üçüncü Önemli Tutumu:
Benzetişim ve Modeller
Şair, o kadar mükemmel olarak benzeten bir benzetişimcidir ki, gerçekte hissettiği acıyı bile yeniden canlandırabilir.
Pessoa
Benzetişim (simulation) ve “benzer/kopya” (simulacre) terimleri, Latin antikitesinden gelen eski bir fikri kucaklarlar. Günlük Fransızcada bu sözcükler, yakm zamanlara kadar, oldukça
olumsuz yananlamlar taşımıştır. Bir yananlam, salt mantığın
ürünü olduğunu iddia eden ve aslında sadece düzanlamı dikkate alması gereken bilimsel düşüncede bir yargı ve yönlendirme içermektedir.
Bileştirme Yoluyla Çözümleme 1 6 5
1 6 6 Belirsizin Bilimleri
Benzetişim, zaten var olanı yeniden üretmektir; bu, aktörün ve bir bakıma kopistin (bir şeyin kopyasını yapan) yaptığıdır. Bir gerçek (reel) vardır ve bununla tüm benzetilenler
gerçeğin hayaletleridir (fantomes); “daha az gerçek” (?), “daha
az hakiki”(?)dirler; benzetilen, bizzat şey değildir; aktör, benzetendir; kopist bir taklitçidir ve benzetişim etkinliği, gerçeğe tabidir; gerçeğin yansıması, bizzat gerçeğin kendisinden
eksiktir.
Gerçekte ve salt mantıksal açıdan, benzetişim sözcüğünü
çevreleyen ve öncelikle bir kopyayla çağrıştıran bu tür olumsuz
bir yananlamm herhangi bir temeli olup olmadığı sorgulanabilir. Kuşkusuz, tiyatro dekorlarının (benzetilen), temsil ettikleri
kentsel veya doğal peyzajlara kıyasla gerçekleştirilmesi daha
ekonomiktir; parasal kıymetleri daha düşüktür ve daha geniş
ölçüde kullanılabilmektedirler.
Eğer, “şair” sözcüğüne, etimolojik anlam verilirse, tiyatro
yapıtının, şematizasyonuyla, yoğunluğuyla ve kendini dayatışıyla/algılatışıyla, temsil ettiği şeyden daha üstün olup olmadığı ve benzetilenin, gerçekten daha gerçek olup olmadığı sorulabilir. Kopyanın zorunlu olarak, orijinal olandan aşağı olduğu
şeklindeki önyargıda bir değer iddiası var: Bazı koşulların yerine getirilmesi ve yeterli olanakların sağlanması halinde kopyanın, orijinalden ayırdedilemeyeceğini varsayan total özdeşlik
ilkesine dayanan teknolojilerin ortaya çıktığı andan itibaren ve
diğer yandan, benzetilenin bir şematizasyon ürünü, yani esasa indirgeme olması nedeniyle, orijinale kıyasla daha kolay
ulaşılabilir ve daha kolay anlaşılabilir olabileceği ölçüde, mantıksal düşünce, bu yargıyı kabul etmekten hoşlanmaktadır.
Daha önceki sayfalarda ortaya koyduğumuz üzere, en muteber model, zorunlu olarak, en gerçekçi olan değildir, imajların
teorisi anlamında, en “ikonik” olan değildir.
Bazen, dünyanın belirli yanlarına nesnelleştirilebilir bir
şekilde tanıklık etmenin tek tarzı, onları geçiciliklerinde kavramaktan çok, onları parça parça ve istediğimiz gibi yeniden inşa
etmektir; stüdyoda fotoğraf çalışması, bunun örneğidir.
Benzetişimin, ne tür olursa olsun zaten varolan bir orijinalin kopyası veya yeniden inşası olması olgusunun, günlük
Bileştirme Yoluyla Çözümleme 1 6 7
dilin ima ettiğinin aksine, kendiliğinde gözden düşürücü/
kıymet azaltıcı bir yanı yoktur. Benzetişim, varolanın yinelenmesine dayanır. Oysa, yinelenmenin, bir şartlı refleksin
öğrenilmesinin temel önermesi olduğunu unutmamak gerekir. Üstelik, Uzakdoğu kültürü gibi bazı kültürler güç bir
şeye (bir sanat, bir ders, bir uygulama) hâkim olmak için en
basit yöntemlerin, ister oyma heykelcilik sanatı, ister kilit
zanaatı söz konusu olsun, daha önce yapılmış bir orijinali,
I i tizlikle kopya etme ve uygulama esasına dayandığını daima
.ıpaçık bir hakikat olarak görmüşlerdir. Öğrenmek, her şeyden önce kopya etmektir ve ancak, bu kopyaya hâkim olmanın belirli bir düzeyinden sonradır ki, kopya eden kişi, eyleminin yapısal öğeleri üstündeki ustalığını temel alarak, bu
kez kendisi bir başka gerçek yaratmak üzere birtakım varyasyonlar yapabilir. Bir şeyi kopya etmek, her şeyden önce kopya
edilen şeye ilgi duyulduğunu ve onu en küçük detaylarında
Ummak isteğine sahip olunduğunu kabul etmek demektir,
lîıı fikir, şu özdeyişle, bir başka şekilde ifade edilmektedir
“Bilimde, ayrıntı yoktur” zira tüm ayrıntılar, bütüne, zorunlu
bir şekilde katkıda bulunurlar.
Tüm bunlar apaçıktır. Ancak, kökeni nedeniyle, (tiyatro dekorundaki kökeni) benzerlikten yararlanma fikrine bağlı olan benzetişim, yakın bir zamana kadar günlük dilde kötü
bir anlam halesine bürünmüştür. Epistemolojik açıdan, bu terimin, bilgi dünyasında kendi yerini almasının ya da rehabiliUsyonunun sibernetik düşüncenin ortaya çıkışıyla başladığı
söylenebilir; Descartes’tan ve XVIII. yüzyıl otomat yapımcılarından bu yana kopmuş olan bir çizgiyi tekrar ele alan sibernetik düşünceye göre, modeller aracılığıyla elde edilen bilgi;
kendiliğinde bir bilgidir ve benzetişim veya model yoluyla,
bir nesne veya olguyu ayırdedici yanlarında yeniden üreten
bir kimse, bu nesne veya olgu hakkında aksiyomatik olarak bazı
t ‘/sel şeyler bilmektedir. Böylece, örneğin bilgisayarla imajların
bileşiminin, doğrudan imaj teorisinin yasaları hakkında temel
bu bilgi olduğu söylenebilir. Sibernetik, “organlarının fiziksel
n ildiğinden bağımsız olarak organizmaların bilgisi” olduğunu, yani farklı olgulardaki ortak mekanizmalara ve işlevlere bir
1 6 8 Belirsizin Bilimleri
dönüş olduğunu iddia ettiği ölçüde, bu bilim in önemli bir kısmı, modeller kurmaya dayanmıştır ve sibernetik, epistemolojik planda, kitaplıkların yerine model galerilerini koymak istemiştir. Üstelik bir modelin, orijinale benzediği ölçüde, olgunun
kendisine ilişkin ontolojik anlayışa (conception), bir tür varoluş
teorisi getirdiği, haklı olarak iddia edilebilir.
Sistemler teorisi, sibernetik ve modeller teorisi, mekanisist
olarak nitelendirilmiş zihinsel bir tutumun birbirine derinden
bağlı yanlarıdır; bu tutum, gerçeği anlamak için onu yeniden
yapmanın Prometeusçu bir eğilimi olarak, mitoslar, efsaneler
ve büyük gerçekleştirmeler arasından yüzyılları katetmiştir.
Bu yaklaşım, bilimsel düşüncenin, tümdengelimsel sürecinden farklı bir başka yanıdır ve ilkesel düzeyde, deney ve gözlem
kadar güçlü ve önemli bir yandır.
Normalde, kopyada, modelde itiraz edilen şey, aslında
onun erdemidir; ister maddi nitelikli, isterse dinam ik yapısıyla, yani işleyişiyle ilgili yanlar olsun, çeşitli yanlarını yeniden üretmek istediği gerçekten, muhtemelen daha basit, daha
özet, daha kaba (rudimentaire) olmasıdır. Nitekim bir anatomi
resmi, betim lediği biyolojik organdan kesinlikle daha basittir; ancak resmin gücü, onun işte bu şematikliğidir, organda, az ya da çok keyfi olarak, önemli olanla ikinci derecede
olanı ayırdeden ve önemli olanı yeniden üretip, aksesuar
olanı ihm al eden bu kabul edilmiş indirgemeciliktir. Diğer yandan, üzerinde yeterince durulmayan bir başka nokta var; bir
model, gözlenen gerçek ile benzeri arasındaki farkı, sonsuza
dek azaltma bakım ından daima mükemmelleştirilebilir; burada,
gittikçe daha mükemmel bir modele doğru yönelik bir özeleştiri süreci işlemektedir.
Tahtadan, kâğıttan, renkli kartondan kurgusal varlıklara hareket veren tiyatro makinesi, kuşkusuz özellikle kaba bir
modeldir; ama varlıkta veya kopyasında, çoğu kez aynı olan
hareketin esas ilkelerini yaşama geçiren bir makinedir.
Burası, bir sosyo-analiz başlatmanın yeri değil; ancak
şunu düşünmek de yasak olmasa gerek; model veya kopyanın
görünüşte önemsiz (ikinci derecede) bir statüde olması ve aynı
zamanda, bu modelin veya kopyanın işleyişinin seyircilerinde
Bileştirme Yoluyla Çözümleme 1 6 9
ilgi uyandırması, yani Pigmalion, Golem veya robot, satranç
oynama veya gel-git (med ve cezir) olaylarını önceden bildirme
makinesi gibi farklı efsanelerde ifade edilen bu anlam belirsizI iği ve bu ikirciklik, bu ilgi ve dışlama içeren diyalektik gerginlik,
bilimsel düşüncenin sıradan insanlar düzeyinde tanınmasının
alternatif ifadesidir.
10. Benzetişim Yönteminin Artan Önemi
Bilimin mevcut durumunda, bir sonraki bölümde ele alacağımız ve toplum içinde bilim in statüsüyle ilgili nedenler dolayısıyla, “uzlaşımsal” (konvansiyonel) denilebilecek bilimsel
araştırma yöntemleri, laboratuvarların kitleye yayılmış örnekleri ve araştırmacıların modus vivendi’leri, günümüzde, yeniden
gözden geçirilmekte ve toplum, her ne kadar bunlardan fayda
sağlasa da bunları kuşkuyla karşılamaktadır. Çoğu kişiye göre
bilim, bugüne kadar etkililiği kanıtlanmış olan deneyler konusunda, bilimle toplum arasındaki ilişkilere doğrudan bağlı
nedenler yüzünden, fazla ileri gitmektedir.
Bilimin geleneksel yöntemleri esas olarak iki başlıkta toplanabilir. Birincisi, yukarıda güçlü etkileşim dediğimiz ve Stuart M ill’in ilkelerine bağlı olan yöntemdir; dünyanın bir parçası değiştirilir ve bu değişikliğin sonuçları değerlendirilir; buna
genel olarak “deney” denmektedir. İkincisi, zayıf etkileşimdir;
araştırmacının bakışını dünyaya yönelttiği ve dünyanın kendiliğinden değişmelerini kavramaya ve bu değişmelerin yasalarını keşfetmeye çalıştığı yöntemdir; coğrafya, jeoloji ve astronominin esas yöntemi olan bu yönteme, genel olarak “gözlem”
ilenmektedir.
Eğer bilimin sorgulanmasına ilişkin saptamamız sonuna
dek sürdürülürse, bir uç durum olarak, bilimin, birgün, araştırmalarında kullandığı esas epistemolojik araçlarından yoksun
kalabileceği görülecektir. Bu konjonktür içinde benzetişim gibi
bir başka bilgi stratejisinin bize sunulması, bilimsel anlayışın
gelişmesinin sürekliliğini sağlayan bir yol olacaktır. Bu yol yeni
değildir, ama modeller teorisi sayesinde, önemi artmaktadır.
1 7 0 Belirsizin Bilimleri
Öyleyse, belirsizin veya nitel olanın bilimlerinin analizinde “modelleştirme” fikrine daha geniş bir yer vermeliyiz, bilimimizin tarzı, birtakım durumların veya değişkenlerden çok
olguların ve yapıların sağlam bir şekilde anlaşılmasına yöneldiği ölçüde, bu belki de geleceğin bilimsel yöntemi olacaktır.
Şekil 3.
O R İ J İ N A L
F İ K İ R
<
t
Ui Zlâf
o
5
NOo
3
<z
<
5u><m


PRATİK
G E R Ç E K L E Ş T İ R M E L E R
Bileştirme Yoluyla Çözümleme 1 7 1
Modeller yöntemi, keyfi değildir. İki aşamalı olarak, bir
yandan doğanın iki olgusu arasında bir benzerlik bulan ve sonra bu benzerlikten yararlanmaya çalışan, şiirsel nitelikli bir sezgi; öte yandan modelin öğelerini, kabul ve ret kurallarına göre
gruplandıran bir akıl yürütme ve saflaştırma (epuration) çabası
üstüne dayanır. Nihayet bu yöntem, operatör veya model yapıcının belirli taktiklere göre modeliyle oynayarak, modelin, kendisine uygulanan uyaranlara verdiği yanıtın, başlangıç olgusunun eylem peyzajını nitelendiren değişkenlere iyi tekabül edip
etmediğini doğruladığı/test ettiği bir uygunluk (adequation)
incelemesi içermektedir. Bir “model” hiçbir zaman mükemmel
olmadığından, modelin davranışlarının, temsil ettiği gerçek
olguya kıyasla farklılıklarının çözümlenmesi, modele birtakım
mükemmelleştirmeler veya varyasyonlar sokmaya yol açacaktır; bu değişiklikler, genellikle modeli karışık bir hale getirmekle birlikte, incelenecek olguyla modelin benzerliğini de artırmaktadırlar. Bu, yeni bir modelin doğuşunu hazırlayan kritik
bir aşamadır; yeni model aynı kurallara göre inşa edilecek ve
denemeye tabi tutulacaktır vb. Modeller yöntemi, yinelemelidir.
11. Sistem Yöntemi ve Model Oluşturma
Modellerin oluşturulması, salt yaratıcı fantezinin egzersizi değildir; bunda da, kendiliğinde yaratıcı zihnin bir yöntemi, yani girişiminde izlediği bir düzenlilik vardır. Model, şiirsel benzetmeden (metafor), temelde farklıdır; çünkü az ya da çok iyi algılanmış bir gerçekle ilişkisinde kesin olmayı amaçlamaktadır.
Sistem yöntemi (methode systemique), analoji algısı ve kullanılmasına dayanan bir organigramla (şekil-3) oldukça iyi bir
şekilde aydınlatılmıştır. Bu algı düşüncenin salt bir ürünüdür;
büyük ölçüde keyfidir. Ancak, çok daha sonra, yani bir model
oluşturma amacıyla entelektüel olarak mesafe katettikten sonra, kesin olarak kabul veya reddedilecektir. Şimdi sistem yönteminin aşamalarını izleyelim.
1) Sistemci (systemicien) -B u bilimsel akımın başlangıcında
“sibernetikçi” denilen kişilerin modern adı-, önce bir imaj bulur,
1 7 2 Belirsizin Bilimleri
sonra bu imajın, hangi açıdan/nedenle, bir olgunun gerçekliğinin herhangi bir yansıması olduğunu, dayanağının ne olduğunu araştırır. Pratikte, genellikle dinamik bir olgu, yani işleyen
bir şey söz konusudur; bu, zaman içinde değişen ve ölçülebilir
boyutların ortaya çıkmasına yol açan, soyutlanabilir olan veya
olmayan bir organizmadır, örneğin “ekonomik pazarı”, canlı bir
organizmayı, tayfun gibi doğal bir olguyu veya bir yarasanın
yön bulma biçimini düşünebiliriz.
Bu aşamada, model araştırıcısının, hem gözlerine “olgu” gibi
görünen şeyden etkilenmesi, hem de onu betimleme, açıkça ortaya koyma yeteneğinde olduğunu hissetmesi beklenir; bu, algılamanın sözel olarak ilk ifade edilişidir. Bu noktada, tüm diğer
bilim adamları gibi, sistemci de, gerçeklikten bir parça alan ve
onu çeşitli dillerinden biriyle yorumlayan sanatçıya benzer. Belirsiz bir şekilde kavradığı imajdan çıkarsamalar elde etmeye çalışır
ve bunlardan hiç olmazsa bazılarının, -onu belki de daha önce
soyutlamış olan emprik gözlemci tarafından algılandığı şekliylenesnel olgusal gerçeklikte bulunup bulunmadıklarını test eder.
2) Bir kontrast tutumu içinde, kendi kendine önerdiği bu
analojinin gerçekten hangi noktada uzaklaştığını araştırır; bu
durumda ya analoji ile gerçek arasında derin bir tekabüliyet
yoktur ya da bu analoji, daha sonraki aşamalarda ortadan kalkacak bir fantezinin ürünü olan salt bir fikir ile dünyanın bir
yansımasının rastlantısal karşılaşması olabilir. Durum ne olursa olsun, sistemci, analojinin niçin hatalı olduğunu araştırır ve
böylece imajların verimli oyununu disiplin altına alır.
3) İmaj, geçerli olması halinde, analoji mertebesine geçer
ve benzetme (metafor) basamağından ayrılır; gözlemci, buna
ek olarak bir yana bırakmış olduğu yanların miktarca, dikkate aldığı olgunun imajını önemli ölçüde bozacak kadar büyük
olup olmadığını araştırır. Bu daha önce vurguladığımız şemalaştırma işlemidir. Analoji, burada, heuristik bir değer kazanır,
yaratıcı potansiyeline kavuşur. Eğer bu koşul yerine gelmişse
(belli başlılık ilkesi), şemanın yaratıcı değeri, modeli temellendiren analojinin yararının kanıtı olacaktır. Bu aşamada, epistemologların asıl olguya kıyasla “gölge olgular” (epiphenomenes)
dediği şey ortaya çıkar ve kuşkusuz, burada keyfi yanlar var­
Bileştirme Yoluyla Çözümleme 1 7 3
dır; çünkü, korelasyonlar nedenlerden burada ayrılır (Örnek:
Dinleme (audition) alanında, sessel basıncın varyasyonlarını
oldukça sadık bir şekilde izleyen potansiyellerin kohleada (iç
kulak salyangozu) toplanabilmesini sağlayan “kohlea” mikrofonisinde YVeaver ve Bray olgusu, dinlemenin temel mekanizması değildir).
4) Sistemci, bundan sonra, bilimsel bir alanla bir diğeri arasında önerdiği analojinin, tam geçerliliğini kazandığı ölçeğin
hangi ölçek olması gerektiğini araştırır; bir başka deyişle şema
içinde biri veya diğeri arasında bir tür uygunluk olarak kabul
edilebilir olan, olguya ait belirsiz alanın ne olduğunu ve dolayısıyla analojinin geçerlik alanının ne olduğunu saptamaya çalışır.
5) Bu aşamada, sistemci betimlemelerinin tüm aşamalarım
yeni baştan inşa edebileceği; gerçek örnekleriyle çoğu kez karşılaştığı birtakım mekanizmalara indirgemeyi kural edinerek, zihninde beliren analojiyi, bu temel alanda geliştirir. Sistemci laboratuvar argosunda buna, “hırdavatçı ilkesi” (principe de quincaillerie) denmektedir. Analojik modellerin hızla geliştiği dönemde, model oluşturma, sınai üretimin evrensel Büyük Pazar’ından
satın alınabilecek parçaların (dar anlamda; mekanik parçalar,
motorlar, dişliler, amplifikatörler vb) kullanılmasına dayanmak
zorundaydı. Bu ilke, karışık bir bilinmeyenin, basit organların
kombinezonunun karmaşıklığına indirgenmesi ilkesidir. Bu,
bilinmeyenin bilinene indirgenmesidir ve Descartes tarafından
yadsmmamıştır. Aynı ilke, parçaların, bir sistemin mimarisinde,
aralarında birleştirilebilir program öğeleri oldukları enformatik
çağında, sistem analizinde de bulunmaktadır. Parçaların niteliği
değişmiştir, ancak akıl yürütme tarzı aynı kalmıştır; bu, temelde,
yapısal bir akıl yürütmedir ve gerçeklikte, işleyiş atomları arayan, onları gruplandıran ve şematize eden, sonra da gerçeğin bir
benzerini inşa eden yapısal bir akıl yürütmedir.
6) Zihin önce, engeller labirentinde izlediği yolun etkisiyle,
karışık düşünür ve sonra girişiminde kendine izin verdiği kısa devreler ve başlangıçta ihmal ettiği labirentte (bkz. I. Bölüm)
kestirme yollar arayarak basitleştirir. İfade basitliğini ve buradan
da olabildiğince basit parçaların minimum oranda kullanılmasını ister. Belirsizin bilimlerinde sıklıkla kullanılan Ockham’lı
1 7 4 Belirsizin Bilimleri
VVilliam’m Ortaçağdan kalan önermesi, burada, işe karışır:* “Entia non sunt multiplicanda praeter necessitatem”. Böylece model
yapıcı, karışık işlevleri, daha anlaşılır saydığı basit işlevlere ayırmaya hazır olarak, işlev tiplerinin (kara kutular) sayısını azaltma
yoluna gider. Örnek olarak, insani dünyanın durumunun zamana göre değişen bir düzine kadar “karakteristik” özelliklerini
birbiriyle ilişkilendirerek ve etkilenen değişkenlerin birbiriyle etkileşimini ve gelecekteki durumlarını araştırarak ilerlemenin sınırlarını inceleyen Forrester’in ünlü modelini anabiliriz.
Burada, bir noktayı hatırlamak uygun olacaktır; uygulamalı matematikte (ekonomi, fizik, mekanik vb) buna benzer bir
akım, XIX. yüzyılda doğrusal veya birinci derecede (orantılılık),
fonksiyonların çözümlenmesi konusunda hüküm sürmüştür; bu
akım, evrenin birinci derece diferansiyel veya doğrusal denklemlere indirgenmesi eğilimini ifade etmektedir; bu eğilim, ancak
enformatik sayesinde daha karmaşık ilişki algoritmaları devreye sokulduğunda terk edilmiştir. Sistem yaklaşımında (systemique), Ockham’m ilkesinde buna benzer bir eğilim bulunmaktadır:
Karışık olanı (çok sayıda öğe kategorileri içeren), karmaşık olanla
(çeşitli çok basit çok sayıda öğenin bütünü) değiştirmek.
7) Program çözümlemecilerinin floıo-chart adıyla (insan
bilimleri uzmanı buna “fonksiyonların sosyogramları” diyecektir) standartlaştırdıkları bu mekanizmaları, özellikle şemalar veya “graphes” çizerek arıttıktan ve basitleştirdikten sonra,
sistemci -b u noktadan itibaren modelleştirici- “işleyen” gerçek
bir model inşa etmeye hazırlanır.
Yirmi yıl kadar önce sistemler teorisinde bir doktrin çatışmasının
konusu olan bir noktaya işaret edelim. Bu aşamada matematiksel
model fikri, masa üzerinde mekanik model fikrinin, kâğıt üzerindeki alternatifi gibi ortaya çıkmaktadır. Çatışma henüz bitmemiştir,
ama formüller veya denklemlerin birtakım algoritmalara ve rutin
işlemlere dönüştürüldüğü günümüz enformatik çağında, artık,
önemini yitirmiştir. Ekonomide, sosyolojide veya ekolojide (doğada karbon gazının veya azotun döngüsü), temel öğelerine indirgenmiş şema, girdi değişkenlerini çıktı değişkenlerine bağlayan
bir denklemler dizisine eşdeğerlidir ve bu bir açıdan, matema-
* O ckham ‘m usturası olarak tanınan bu ilke “Bütünlükler/varlıklar, zorunlu bir
m iktardan fazla çoğaltılm am alıdırlar” şeklinde çevrilebilir, (ç.n.)
tikte bir “fonksiyon”un tanımıdır. Bu, doğrusal fonksiyonlar açıkça
tercih edilerek yapılmaktadır: “Sonuç nedenlerle orantılıdır”; ilk
fizikçilerden biri olan Robert Hooke’un keşfettiği ve çok ilginç
bularak keşfini “ut tensio sic vis” şeklinde not ettiği basit bir fikirdir* Denilebilir ki, doğrusallık serabı, doğayı açıklamaya çalışanların bilinçaltında derin bir iz bırakmıştır.
( )ııerilen modelin ifade edilmesi ve bütünüyle betimlenmesi,
kendiliğinde, yöntemin sağladığı ilk önemli sonuçlardır; çünkü yöntemin, çeşitli kavramları bütünleştirmesi ve bir düşünıv ekonomisi sağlaması söz konusudur ve bu, bazılarına göre
bilimsel tutumun anlamıdır. Model ister bir dizi denklemle
(matematik model), isterse bir dizi dönüştürücü aygıtlarla (“yapı” denilen bir organigrama göre girdi-çıktı bağlantılarının
kurulması) ifade edilsin, zihin açısından, modele başvurmak
ve ondan çıkarsamalar, dolayısıyla tahminler yapmak daha
knlaydır. Bir model, bazen çok emek isteyen bir işlemle gerçeğin
karşılığını, kendiliğinde anlaşılabilir basit öğelerin sıralanmasına indirgemesi bakımından, son derece didaktiktir. Aslında bu
aşama, Descartes’m beşinci kuralına tekabül etmektedir.
8) Bu aşama, modelin effektif inşasını içermektedir; bu,
eskiden laboratuvar sehpası üzerinde yapılırken, günümüzde
genellikle bir bilgisayar programında gerçekleştirilen dinamik
bir model olup, anatomik değildir; yani “işleyebilecek” bir modeldir. Eğer, modelin durumunu (giriş değişkeni) tanımlayan
l>azı özellikler değiştirilirse, modelin incelenmesiyle ve çıkış
değişkenleri ölçülerek, esin kaynağı olan gerçek olgunun dünyasında cereyan edecek şeyler öngürülebilir; bir model yoluyla
açıklama dendiğinde kastedilen anlam budur.
Sembolik karşılığı, kurallara uygun bir şekilde belirtilmiş,
çıktı değişkenlerinin varyasyonları gerçek dünyanın “sonuçları” ile karşılaştırıldıktan sonra, aralarındaki tekabüliyetin
kisin (exacte) olup olmadığına, tolerans eşiğini ya da kabul edilen belirsizlik düzeyini aşıp aşmadığına bakılır; tolerans eşiği1 Hooke yasası: İngiliz fizikçinin 1660’ta geliştirdiği esneklik yasası. Buna göre cisimlerde ortaya çıkan görece küçük biçim bozukluklarına (deformasyon), yer değiştirme ya da biçim değişikliği miktarı, değişikliği yaratan kuvvet veya yükle
doğru orantılıdır, (ç.n.)
Bileştirme Yoluyla Çözümleme 1 7 5
1 7 6 Belirsizin Bilimleri
nin aşılması durumunda model iyi değildir, yetersizdir ve bu
doyumsuzluğun güdüsüyle, başlangıç analojisi yeniden ele alınır ve şema çoğu kez karmaşıklığı artırılarak ve aynı tip benzetişim değişkenlerine dayanan ve dolayısıyla asıl modelle bağdaşan yeni alt-modeller eklenerek mükemmelleştirilmeye çalışılır.
Bu, sistemik araştırmada yeni bir yolculuktur.
9) Böylece gerçekleştirilmiş şekliyle didaktik modelin yeniden gözden geçirilmesi bir başka tür fikre götürür; modelle oynamak. Burada “oynamak” sözcüğü, eğlenceyi çağrıştırmaktadır
ve özellikle insan bilimlerinde ve belirsizin bilimlerinde sistem
araştırması yapan kişinin, “kurgusal bir gerçek”le oynama fikrinde bulduğu zevki ve duyduğu ilgiyi yadsımak, riyakârlıktır;
olgu, şey, masanın üstüne, oraya konmuştur veya bilgisayara
kaydedilmiştir ve araştırmacı “acaba, şu değişkeni değiştirsek,
ne olur?” tavrı içindedir.
Burada, model, kendi öz heuristik gücünü kazanır; model,
karmaşıklığın nedenlerinin benzetişimi yoluyla karmaşıklığa egemen oluştur ve araştırmacı, yukarıda işaret ettiğimiz bu eğlendirici saflığı, bir ölçüde, tekrar bulur. Modelle oynamak için oyun
teorisi anlamında başka yöntemler de vardır; örneğin, modelin
işleyişini keşfetmek için girdi değişkenlerinin seçiminde rastlantının yönlendirilmesine dayanan “Monte Carlo Yöntemi” gibi.
Bir noktayı daha belirtelim; her ne kadar bu mekanizmalar
doğası gereği çok anlaşılabilir olsa da ve bilimsel araştırmanın
temel amaçlarından biri olan bu anlayış artışım sağlasa da, işleyişinde, bütünün karmaşıklığı, insan zihninin bilinç alanının
yeteneğinin üstündedir; tek tek aşamaları bizim için anlaşılabilir olsa da, genel işleyişin kavranması bizi aşmaktadır.
İşte bu nedenle, sistemci modellerini kendi öz zihninin bağlantı noktaları olarak oluşturmakta ve özellikle bunlarla, ihtiyaç hissettiği zaman, işlem halindeki tüm değişkenleri (girdi
değişkenleri), belirli bir sıra düzeyiyle birtakım değişikliklere
tabi tutarak ve sonuç değişkenlerinin (çıktı değişkenleri), gerçek olgu gibi işleyip işlemediğini test ederek, tıpkı bir çocuğun eklemli bir oyuncakla oynadığı gibi oynamaktadır. Burada
“oyun” sözcüğü şans oyunlarının ve stratejik oyunların teorisi
anlamında değil, Piaget’nin veya bir çocuk psikologunun düşü­
Bileştirme Yoluyla Çözümleme 1 7 7
nebileceği anlamda kullanılmıştır; sistemci burada bir model
bulur, Nietzsche gibi filozofların pek çok kere ima ettiği üzere
modelin karşısında bir tür suçsuzluk hisseder.
12. Sistem Yaklaşımıyla Model Oluşturma: Bazı Örnekler
Yukarıda üzerinde etraflıca durduğumuz yöntemi şu şekilde
özetleyebiliriz:
1) “Öyküyü anlatmak”, onu aslına sadık ve uygun bir
biçimde anlatmak, birbiriyle iç içe geçen nedenler ve sonuçlara
özellikle dikkat ederek anlatmak ve analojiyi telkin etmek “Her
şey, sanki…. imiş gibi cereyan ediyor” (Newton)
2) Etkili “değişkenler”den her birini, en azından zihnimize
görünenleri (kalabalığın gücü, duyumun yoğunluğu, kurumlarda hareketsizlik gibi sözcüklere sosyal bilimlerde sıklıkla
raslanmaktadır) açık seçik ifade etmek ve onlara, alanın uzmanı tarafından hazırlanacak bir ölçek üstünde (bu sorunla ilgili
olarak bkz. III. Bölüm) sayısal bir değer vermek.
3) Nedenler ve sonuçlar arasında ayırdedilebilir tüm ilişkileri, nedensellik atomlarına ayırmak; bu, ilk sibernetikçilerin
-elektronik hırdavatçıdan ödünç aldıkları bir terim le- “kara
kutular” dedikleri şeydir; sibernetikçiler bir sonucu bir nedene,
neden bilindiğinde sonucu önceden kestirmeyi sağlayacak bir
tarzda bağlayan içsel mekanizmanın ne olduğunu bilmeyi geçici olarak, o an için reddedişlerini, bu terimle ifade etmişlerdir.
4) Tepki devreleri denilen şeyleri, yani dikkate alman belli başlı kara kutulardan (sibernetikçilerin geribildirimli kara
kutuları veya çerçevelenmiş ereksellik) her biri için bir sonuçla nedeni arasında organigramda gösterilebilen tüm halkaları (boucles) bulmak. Bu aşamada, pozitif geribildirim (sonucun
bir kısmının nedene eklenmesi) ile negatif geribildirim (sonucun
bir kısmının nedenden çıkarılması) veya düzenleme (regulation)
arasındaki farka dikkat edilir.
5) Yapılmış ve tekrar yapılmış şemalarda somutlaşan temel
şemayı gözden geçirerek, bir önceki aşamada filizlenen yararsız öğeleri elemek. Zira bir önceki aşamada olabildiğince her
şeyi kapsamak amaçlandığından, bir artıklık (redondance) söz
1 7 8 Belirsizin Bilimleri
konusudur; nitekim, soyutlanmış (isolee) doğrusal bir ilişkide
A, B ile, B ise C ile orantılı ise, A da C ile orantılıdır -çünkü
B, A ile C’den başka hiçbir şeye bağlı değildir- ve bu durumda
nedenselliğin üç atomu ikiye indirgenebilir: A— > C)
6) Bundan sonra, yavaş yavaş oluşan modelin, gerçeğin
tüm varyasyonlarını, tüm olabilir değişkenlerin tüm düzeylerinde kapsayıp kapsamadığını/dikkate alıp almadığını test
etmek (bu aşamaya “özgürlük alanlarının sınırlandırılması
ilkesi” denilebilir: Model oyunu aracılığıyla sonsuz bir büyüklük haline gelen tüm değişkenlerin, ister nedene, ister sonuca
ait olsunlar, herhangi bir sınırlandırılma nedenine sahip olması
gerekir, aksi halde sistem, zorunlu olarak yıkılır; çünkü doğada,
sonsuz yoktur). Demek ki bu sınırlandırmaların pratik nedenlerinin neler olduğunu araştırmak gerekir.
7) Tüm olgular, zorunlu olarak zaman içinde yer alır. Tüm
neden—> sonuç eylemi, ilke olarak, neden girişi ile sonuç çıkışı arasında zamansal bir gecikme içerir. Bunu ortaya koymak
ve buna biraz keyfi de olsa bir değer yüklemek gerekir veya bu
zaman farkının, incelenen ölçekte (zamansal karakteristik) gerçekten ihmal edilebilir olduğunu göstermek gerekir.
8) Bu aşamada, kendiliğinde zaten bir açıklayıcı şema olan
ve modelin gerçekleştirilmesini hazırlayan bir organigram (flowchart) önerilir. Organigram, parçalarının birleştirilmesinden
hareketle bütün olarak gözden geçirilir veya eleştirilir.
9) ikinci aşamada oluşturulan değerlendirme ölçeklerinden
yararlanarak sistemci, her bir kara kutunun “fonksiyon”u dediği şeyi genellikle tekdüze bir y(x) grafiği biçiminde hassasiyetle
betimlemeye çalışır ve grafiği kara kutu üstüne yapıştırır (Zobel “indeksi” veya Nyquist “karakteristiği”).
10) Bu y= f(x) şeklindeki kısmî nedensellik grafiklerinden
her birini, psiko-fizikte ve deneysel bilimlerde iyi bilinen duyarlılık eşikleri ve doyum eşiklerine ilişkin somut kılavuz-bilgiler ekleyerek mükemmelleştirmeye çalışmak. Bu eşiklerden birincisi,
nedenin çok küçük değişimlerinin bir sonuca yol açmadığı fikrini içerir. İkincisi nedenin sürekli artması halinde, sonucun, herhangi bir nedenden dolayı, ergeç bir doygunluğa erişeceğini ifade etmektedir; bu 6. aşamada belirtilen ilkenin uygulanmasıdır.
Bileştirme Yoluyla Çözümleme 1 7 9
11) Kara kutulardan her biri ile doğal dünyanın bir organı
arasında pragmatik bir tekabüliyet oluşturarak veya bilgisayar
programı içinde az çok karmaşık bir “yönerge” yerleştirerek bir
modeli inşa etmek.
12) Bu şekilde yapılanların bütünü, ilk adımda, nadiren
doyurucu görünür. Çok basit olması dışında, uzun ve çok emek
isteyen çahşmalar gereklidir; analojik modellerde yapay öğelerin elenmesi ve ayarlanması, programların uzlaşımsal debugging’i
gibi işler, salt teorisyenler tarafından unutulabilmektedir. Laboratuvar analojilerinin dünyası da dahil olmak üzere dünya, bizim
“buluş”umuza direnmektedir; burada model yapma konusunda
çalışan kişilerin iyi bildiği yarı-kavramsal bir çalışma vardır.
13) İşlemsel alanı keşfetmeyi ve girdi değişkenleri (araştırmacının azaltıp çoğalttıkları) ile çıktı değişkenleri (sonuç olarak
gözledikleri) arasındaki ilişkilerin oluşumunu görmeyi sağlayan
iyi seçilmiş birtakım tarzlara göre modelle “oynamak”. Enformatik evreninde, yakm zamana kadar, bu sonuçlar uzun rakam
listeleri (listing) halinde yazılmaktaydı ve bunların görünüşü,
benzetişim in cazibesini ve ona duyulacak ilgiyi büyük ölçüde
azaltmaktaydı. Bundan böyle, bunlar, modelin önerdiği “deneysel” sonuçlardan mutlaka biri olacak olan bir yorumun üzerlerinde uygulandığı birtakım grafikler ve eğrilerle ifade edilecektir.
Burada, belirli sayıda a priori apaçıklıklar bulma (alkolün
zararlı sosyal sonuçları, kişi başına tüketim miktarıyla orantılı
olarak artar) olgusu, modelciyi sevindirir; zira bunlar, araştırmacının başlıca kaygısı olan modelin geçerliğini doğrulamaktadır; araştırmacı, ancak bundan sonra, yaptığı işlerin net bilimsel kazancı olan sıradan olmayan sonuçları irdeleyecektir.
14) Burada, üstte verdiğimiz örneklerden ve bizzat “benzetişim” kavramından hareketle bir sistemin bilgisi konusunda
birtakım kıstaslar önereceğiz.
Bir sistem, içi ve dışı (in/out diyalektiği) ayıran sınırlarla
soyutlanmıştır. Bu sistemin bilinmesinin beş koşulu saptanabilir.
a) Input output koşulu; sistemin input’unu gerçekleştiren
tüm değişkenlerin veya değerlerin bilinmesine bağlı olarak, sistemin çıkışlarının veya output’larmm bütününü belirleme yeteneğine sahip olmak.
1 8 0 Belirsizin Bilimleri
b) “Anatomik” koşul; seçilen gözlemler ölçeğinde sistemi
oluşturan kara kutular veya öğeler bütününü ve her biri arasında mevcut ilişki kanallarım betimleyebilmek ve bu kanallardan her birinde dolaşan değerlerin ölçüm ölçeğini işlemsel olarak tanımlayabilmek.
c) Fizyolojik koşul; sınırların koşullarını oluşturan eylem ve
mesajlar bütününe bağlı olarak, bundan, eğer modelin yapısı
belirlenebilmişse, kara kutuların her birinin tüm input ve output değişkenlerinin durumunu çıkarsayabilmek.
d) Dinamik koşul; bir sistemin sınırlarında girdi ve çıktı değişkenlerinin bir t anındaki mevcut durumuna bağlı olarak, gelecekte belirli bir “t” + “dt” anında çıktı değişkenlerinin
durumunun ne olacağını belirleyebilmek.
e) İstikrar alanının koşulu; girdi değişkenlerinin bütününden hareketle, modelin istikrarlılığını (stabilite) şekillendiren
uç değerleri, yani geleceğin hiçbir anında sonsuz bir hale gelmeyen çıktı değerlerini belirleyebilmek. Burada, hızla betimlenemez hale gelen istikrarsız sistemler, girdi değişkenlerinin her
birinin tanımlanabilir bir yelpazesi içinde istikrarlılık gösteren
meta-istikrarlı sistemler ve sonlu çıktı değişkenlerine yol açarak birtakım değişkenlerin tüm varyasyonlarına direnen ultraistikrarlı sistemler, birbirinden ayırdedilecektir.
Bundan sonraki sayfalarda çeşitli alanlardan olguların
sibernetik veya sistemik ayrıntılı birkaç örneği verilecektir;
örneğin fizyolojik alanda (psikotropları kullanmaya meyili olan bir toplumda alkol tüketimi), sosyal psikoloji alanında
(birtakım kaynaklara sahip bir ortamda kentsel animasyon
süreci), ekonomik politika alanında (belirli bir ürünün stoklarının tükenmesinin gelişme süreci söz gelimi yapay olarak
yaratılmış “şeker krizi”), marketing alanında (piyasada fiyatların yükselmesi sırasında ABD’de kahve boykotu süreci). Bu
modellerden her biri, gerçek örneklere tekabül etmektedir; her
model -aslında Descartes’in “Metod Üzerine Konuşm acındaki
kurallardan birini ele alan emprik bir terminolojiye göre yapı
atomları veya geleneksel olarak kara kutular terimleriyle ifade
edilen- birtakım fonksiyonlardan oluşan bir mekanizma sağlayarak, orijinal olguya bir bakış getirmekte, model ile gerçeklik
Bileştirme Yoluyla Çözümleme 1 8 1
.ırasındaki uygunluğu test etme olanağını vermektedir; model,
ı turuma göre, ekonomist, politikacı, bir sağlık stratejisi sorumlusu için bir öngörme aracı işlevi görebilmektedir.
Şekil 4. Alkol Kullanımı ve İstismarı
İşte “psikotroplar”m ve özellikle alkolün kullanımını, alışkanlık, istismar ve iptilaya dönüştüğü özel sosyal durumlarda konu
alan bir model.
Bu şema, daha sonra bilgisayarla işlenecek olan, benzetişimin
fiziksel bir modelini özetlemektedir; bireyin çevresinde alkolün
sunulduğu bir durumdaki davranışında, bireyin çeşitli tepkilerinin olabildiğince kesin psikolojik çözümlenişine dayanmaktadır.
Şekilde görülen şema, aşağıdaki esas modelde geliştirilmiş olan
temel şemadır. Bunun altındaki varsayım, davranışsal özellikte-
1 8 2 Belirsizin Bilimleri
dir; alkol içen birey, bundan etkilenmektedir, bu etkilerin bazıları pozitiftir (kendini iyi hissetme, çevresine ve karşısına çıkan
durumlara hâkim olma yeteneği vb), bazıları negatiftir (bazı davranış bozuklukları, uzun vadede fizyolojik zararlar vb).
Modelin amacı, bu etkilerin bir envanterini yapmak ve bireyin
dolayımsız mevcut davranışını nasıl etkilediklerini irdelemektir; biraz fazla içmek, biraz daha az içmek.
Esas şema, bu mekanizmayı ayrmtılandırmaktadır. Şemanın
solunda, bireyin çevresinde mevcut belirli bir miktarda alkol
görülmektedir; bu alkol, belirli bir “genelleştirilmiş paha” karşılığı elde edilmektedir; genel paha, bireyin kaynaklarına göre, bireyin tükettiği alkol miktarını belirlemektedir ve bu miktar her bir
kişi için gr/k olarak ifade edilmektedir. Bireyin psiko-fizyolojisine göre bu miktar, artan psikotrop bir etkide bulunmaktadır; bu
etki, düzenleyici bir rol oynayan, yani alkol içmenin daha sonrası
üstünde negatif bir geribildirimde bulunan “iç durumun algısı”
(cenesthesie) ile genel olarak ifade edilir (1. devre).
Bireyin eyleminin iç peyzajına ilişkin mikro-psikolojik çözümlemeye göre bireyin bilinç alanı, bu etkileri sezgisel bir biçimde,
yani çok az açık seçik bir tarzda, iki gruba ayırır; a) bireyin apaçık olarak hemen hissettiği ve genellikle (her zaman değil) kısa
süreli olan etkiler; örneğin zihinsel akışın hızlanması, bilinç alanının genişlemesi, karar yeteneğinin artması, vb. Tüm bunlar
oldukça muğlak olan ve deneyselci psikologların bunlardan her
biri için yaklaşık nicel bir ölçek geliştirebileceği kavramlardır.
Buradaki etkiler, ilke olarak pozitiftir, bireyin kendini iyi hissedişine katkıda bulunurlar ve bu duruma yol açan açık nedeni sürdürmeye götürürler; biraz daha içmek. Modelde, kara kutuların
tüm karakteristiklerinin doğrusal nitelikli olduğu varsayılmaktadır ve bu, modelin kullanılabilirliğinin önemli bir temelidir.
Bu gruptaki tepkiler, demek ki alkol tüketimini artırmaktadır.
Model çözümlemesi bakımından ilginç bir tepki, güvenlik ilkesiyle ilgilidir. Eğer, üç kadeh şampanya içtiğimde, varmak istediğim hedefe kıyasla, memnunluk verici genel bir etki hissedersem,
hissettiklerimi belirsiz bulup daha uygun bir durumda olduğumdan emin olmak için (putting one self on the safe side) dördüncü kadehi de içerim.
b) Çoğu kez uzun süreli olan, yani daha sonra (“şimdi değil”, “bu
akşam arabayla eve dönerken”, “yarm”, “gelecek yıl”) hissedilen ve
genellikle negatif olan etkiler. Aslında, nöro-psikolojiye göre bunlar,
beyin tarafından, özellikle belleğin ve kültürün etkileşimine bağlı
olarak, farklı bir şekilde işlenirler. Bireyin, uyuşturucuların, hatta
alkol gibi daha aşina olan ve genel kültüre ait olan maddelerin bile
gücü karşısında hissettiği normal bir endişe söz konusudur; birey,
Bileştirme Yoluyla Çözümleme 1 8 3
bunların fizyolojik zararlarım, sosyal sonuçlarım önceden kestirebilir. Tüm bunlar, uzun vadede, bireyin davranışlarını etkileyecek
negatif bir geribildirim halinde birleşir, bütünleşirler; bana sunulan
içkiyi kabul edecek miyim, etmeyecek miyim? Nihayet, uyuşturucuların hemen hepsiyle ilgili olarak genel bir alışkanlık yasasından söz edilebilir; bunları tüketmeye devam ettikçe, aynı durumda bulunabilmek için, bağışıklık (mitridatizasyon) kazanma olgusu
nedeniyle, daha çok tüketmek gerekecektir.
Bu tür bir modelin çeşitli işlevleri vardır:
a) Açıkça tanımlanmış sosyal bir durumda (cocktail-party) bireyin düzenlemeleri (regulations) üzerinde etkili etmenlerin karmaşıklığını üstlenmek.
b) Tüm bu kara kutular bütününde deneyciyi, her kara kutunun
girdi ve çıktı değişkenlerini tanımlamaya zorlamak.
c) Modelin kavramsallaştırılmasında, onu gerçekten ilgilendiren dikkat düzeyinde hiçbir şeyin unutulmadığım kontrol
etmek; burada bir yardımcı-bellek işlevi söz konusudur.
d) Bu çözümlemeyi bir programla (flow-chart) somutlaştırmak;
bu işlem, yirmi yıl kadar önce analojik şekilde yapılırken, şimdi
dijital tarzda, bilgisayarla yapılmaktadır.
e) Programı “çalıştırarak”, yani alman alkol miktarına, satın alma
fiyatına, çeşitli bildirim katsayılarına -geçerlik düzeyleri bakımından keyfi- ve bireyin davranış yapılarında bulduğumuz birtakım
değerler vererek bireyin temel mekanizmalarını, örneğin onun
iç durum algısının düzeyini, ketvurmalarmı (inhibisyon) vb test
etmek. Tüm bu mekanizmalar son derece basit terimlerle ifade
edilmiştir ama insan davranışlarının çözümlenmesinde yeterlidir.
f) Nihayet, ketvurucu eylemlerin çoğu, uzun süreli bellek tarafından; kolaylaştırıcı eylemlerse, tersine hemen hemen dolayımsız bilinç tarafından işlenmektedir. Bu saptama, çözümlemeci
açısından önemli bir sonuç içermektedir; bu sonuç, söz konusu
iki grubu, Thom’un “kontrol değişkenleri” dediği iki boyutlu
bir analizde birbirinden ayırmanın yararlı olacağıdır. Eğer burada telkin edilen cebirsel bir kurala göre, geribildirimlerin doğrusal toplama diyagramı zayıf dozlar için yeterliyse, davranışın
genel karakteristiğinin çift bölümlü bir eğim yüzeyi (Thom’un
deyişiyle bir “katastrof”) olan dik açılı iki parametreli bir fonksiyon olup olmadığını irdelemek zahmete değer. Bu durumda
içme davranışı için izlenen yörüngenin, duruma göre basit bir
istismar veya müptela oluş üstünde kesin bir etkisinin olup
olmadığı çıkarsanabilir; bilgisayar üzerinde yapılmış bu varsayım çözümlemesi, (Moles, Arth, de Palma) bu üç durumu, üstelik bunların alkoloji araştırmalarında yol açabileceği sonuçlarıyla birlikte, gerçekten ortaya koymaktadır.
1 8 4 Belirsizin Bilimleri
Anim asyonun
Şekil: 5- Kentsel bir animasyon sorunu
Bileştirme Yoluyla Çözümleme 1 8 5
FENOMENOLOJİK BİR ANALİZDEN YAPISAL
BİR TEORİNİN DOĞUŞU
Bu model, fenomenolojinin, sokak gibi bir kamusal mekânın
durumuna ilişkin temel bir saptamasından hareketle tasarlanmıştır. Akıl yürütme çerçevesi, m2 ye düşen birey yoğunluğunun oldukça yüksek olduğu, yeterince büyük bir kentte, içinden az veya çok insanın geçtiği sokaktır. Fenomenologa göre,
bir sokağın animasyonuna ilişkin genel algımız, orada cereyan
eden olaylara değil, daha çok, olayların frekansına, yoğunluğuna ve birikimli yeğinliğine (intensite) bağlıdır.
Mikropsikolojik çözümleme, bu açıdan, mikro-olayları tanımlama gereğini vurgulamaktadır; bunlar, bizim günlük yaşantımızda meydana gelen, sokaktan geçenlerin dikkatini çeken ve
belleğinde belirsizce iz bırakan, bu insanları kısa bir an ilgilendiren veya iten, büyük ölçekte genel davranışlarında etkili olmayan, ancak olan biteni “görmek” “gidip bakmak” için,
merakını gidermek için yollarını değiştirmelerine neden olabilen küçük vaka veya olaylardır.
Bir mikro-olay, dünyanın seyrinin bizim duyarlık eşiğimizin üstünde olan herhangi bir olayıdır; onu kavrarız, gösterebiliriz ve hatta çözümleyebiliriz, ona bir değer atfedebiliriz; fakat o aydınlık bir bilincin üstündedir: “Eğer sokakta olan biten her şeyle uğraşmak gerekseydi, işin sonu gelmezdi”. Bir mikro-olay, “sokak köşesinde müzik testeresiyle
müzik yapan biri”, “büyük arpa şekeri parçaları satan biri”,
“oradan geçen güzel bir kadın”, “canlı bir oyuncak mağazası”, “bir kestane satıcısı”, “abartılı bir elbise”, “iki bisikletlinin birbirine tutunarak gitmesi”, “haykıran bir sarhoş” ve
benzeri kişi, olay ve şeylerdir. Kentte, dikkatin içine nüfuz
etmeden yüzeyine kaydolan bu tür mikro-olaylarla sık sık
karşılaşmaktayız. Aslında, bunlar kentin çekiciliğinin gölgede kalmış öğelerindendir. Sokakta daima bir şeyler olup
bitmektedir ve bu, sokakta dolaşmak için yeterli olabilecek
bir nedendir. “Önemli olan ne olup bittiği değil, burada olup
bitmesidir” (Whyte). Mikropsikolog, örneğin kent merkezini,
nıikro-olayların yoğunluğunun maksimum olduğu bir yer
olarak tanımlar.
Belirsizin Bilimleri
Böylece denilebilir ki, animasyonu olan bir kent, canlı bir
kent, pek çok mikro-olaym olduğu bir kenttir ve pek çok kent
teorisyeni farklı terimlerle de olsa bu noktada birleşmektedir. Mikro-psikoloğa gelince, o bu konuda, mikro-olayların
bir envanterini/sözlüğünü yapar, onları büyük veya küçük
oluşlarına, sokaktan geçenleri (“bir dilenci”) ilgilendirip ilgilendirmemelerine, kapladıkları alana, geçici veya sürekli
oluşlarına (bir kaza veya kestane satıcısı), gü zel veya çirkin,
hoş veya itici, neşeli veya hüzünlü oluşlarına göre kategoriler
halinde sınıflandırır.
Animasyon isteyen bir kentin, örneğin merkezinde veya canlandırmak istediği bir mahallede pek çok mikro-olaym cereyan etmesinden kazancı nedir? Dar anlamda animasyon, kent
sorumluları tarafından, mikro-olaylan yaratmak, beslemek,
denetlemek ve yoğunluğunu ayarlamak için yapılan bir eylem
fikrini içermektedir. Fuar, kermes, Latin Amerika ülkelerinin
halk pazarları, mikro-olayların yoğunlaşmasına fırsat hazırlamakta ve böylece bir çekim kaynağı olmaktadırlar.
Ancak bunların yoğunluğu, sosyal olarak bir başka ikincil
olaya yol açar; insanların, geçenlerin, dinleyicilerin, seyircilerin yoğunluğuna… Ve bu da, belirli bir sınırı aştığında, birtakım arızi olaylara, hatta kazalara, gruplanmalara, dikkate
değer olaylara yol açar; bunlar da kendiliğinde birer mikroolaydır ve potansiyel bir başka kitlenin “gidip görelim, niçin
insanlar oradaki çığırtkanın etrafında toplanmışlar” diyerek
belki adamın ne sattığını öğrenmek, belki de sadece meraklarını gidermek için orada toplanmasına neden olurlar. Kısacası, kitlenin büyüklüğünün kritik bir düzeyinin üstünde,
mikro-olayların yoğunluğu, başka mikro-olaylara yol açar
ve bunlar da kendileri bir başka eşiğin aşılmasına neden olabilirler. Bir geri-bildirim vardır; neden, bir sonuca yol açar,
sonuç da birincil nedene eklenen ikincil bir neden meydana
getirir. Sistemler teorisine göre, eğer eylemin ve geri bildirimin nitelikleri doğrusal ise bu süreç doğal olarak eksponansiyel bir tarzda uzar gider (büyür).
Aslında, mekanizma daha karışıktır. Kent canlandığında,
animasyon bölgesi etrafındaki ticaret erbabının kazancı art­
Bileştirme Yoluyla Çözümleme 1 8 7
maktadır; bunlar daha çok vergi ödemekte ve kentin animasyon, bayram, festival bütçesini büyütmektedirler; bu olayların zamanda ve mekânda fazla yoğunluk kazanması kentin
yararına değildir ve sosyal kontrol servisleri buna dikkat
etmekle görevlidir; aslında, çoğu eylem ve sirkülasyon, geceleyin iyi bilinen bazı periyotlara göre azalmakta, hafiflemektedir. Ancak tüm bu etmenler, bilinebilir, hiç değilse muğlak
bir tarzda anlaşılabilir niteliktedir ve animasyonda önemli
bir rol oynamaktadır. Ticari sonuçlar, açıkça bellidir; ancak,
ihmal edilemeyecek nitelikte, örneğin kentin insana sağladığı haz, birtakım estetik veya barok değerler gibi başka sonuçlar da vardır. Öte yandan, sokaktan geçenlerin güvenliği,
hem yalnızların endişelerini, hem de serüvenlerin sıklığını
engelleyecek düzeyde optimal bir insan (geçenlerin) yoğunluğuna bağlıdır. Kentsel toplum, demek ki, bu mekanizmaları
denetlemek, onları amaçlarına göre optimalleştirmek durumundadır; yukarıdaki kara kutular ve organigramlar bunu
vurgulamaktadır. Şekilde görüldüğü üzere, mikro-olayların yoğunluğu, göreceli yeğinliği, geçenler üstündeki etkisi,
kitlenin kritik değeri, birtakım kültürel faktörler gibi çeşitli eylemlerin katsayılarına bağlı olarak animasyon; 1) Onu
başlatan kaynağa göre önce artar, sonra durabilir; 2) Az veya
çok sürekli veya dalgalı bir orana ulaşabilir, 3) Polisin, hatta
sosyal gücün kontrol yeteneğini aşabilir; burada animasyondan isyana, oradan da devrime uzanan bir çizgi vardır.
1 8 8 Belirsizin Bilimleri
Şekil 6a. Basit bir model: Şeker krizi
STOKLARIN TÜKENMESİ VE ŞEKER KRİZİ: Tüm tedarik kaynaklarından uzakta, ve ekonomik yaşamının önemli kaynaklarından birinin, kolay bozulan meyvalardan reçel yapmak olduğu
bir vaha veya vadi düşünelim. Bu vadide pek çok aile yaşamakta ve bunlar sitenin süpermarketlerinden beslenmekte olsunlar.
Reçel yapmak için şeker gereklidir. Ancak vahadan çok zor ulaşım ya da taşıma koşullarında, pek çok kilometrelerce öteye gitmedikçe bölgede herhangi bir şeker fabrikası bulunmasın.
Yerel bir aksilik sonucu, reçel yapma döneminde, sitenin ticaret merkezini besleyen şeker depolarından biri, bir gece ansızın
çıkan bir yangında yanıp kül olsun. Kuşkusuz, vahada başka
şeker depoları da mevcut ve şeker, tüketim uygarlığında nadir
bir madde değil. Bir deponun yok olması, kısmi bir aksiliktir ve
sahibi için üzücüdür. Ancak bu olayın ardından, bazı süpermarketler az bir miktar şekere sahip olacak ve stoklarını yenileyemeyecektir. Bu orta boy sitede, bir kıtlık/sıkıntı söylentisi yayılacak ve insanlar, evlerinde yedeklemek üzere şeker satm almak
için mağazalara koşacaktır; bu durumda diğer şeker depoları da
eriyecek ve tükenecektir. Senaryomuza göre, reçel yapma mevsiminde insanlarda bir eksiklik algısı ve ardından da yokluk
endişesi başlar; yani insanların değerler tablosunda bir değişiklik
olur ve şeker saplantısı, değer hiyerarşisinde ilk sıraya yükselir.
Bu sabit fikir, hiçbir zaman gidilmeyen büyük dükkânlara gidip
marjinal arayışlara ve biraz şekeri olan esnafta da fiyat yükseltmeye yol açar. Sonuçta, şeker talebi büyük boyutlara yükselir
ve bir yokluğun başlamasına neden olur; bu yokluğun rasyonel
Bileştirme Yoluyla Çözümleme 1 8 9
bir temeli yoktur; zira sitedeki hemen herkes tarafından satın
alınmış ve yedeğe konmuş şeker miktarı, onların olası tüketim
miktarından daha fazladır. Ancak piyasada bir sıkıntı meydana
getirir ve insanların bir kısmı şeker aramakla uğraşır. Bu, yukarıdaki organigramm modelidir. Model, durumun gerçeğine olabildiğince yakın ve psiko-ekonomistin algıladığı şekliyle, basit
nedensellik atomlarının özelliklerinden hareketle, olguları ayırdetmek üzere, birtakım kara kutular inşa etmektedir.
Şekil 6b. Geliştirilmiş bir model: Maden suları krizi
EKONOMİK KRİZ: Maden Suları Krizi
Fransa’da 1976 yazında hava sıcaktır; aniden ısınmıştır; insanlar
çok içmektedir, özellikle meşrubat sanayimin önemli bir kısmım
oluşturan alkolsüz içecekleri… Herkesin özgül ihtiyaçları vardır;
nl Coca-Cola, n2 meyva suyu, n3 gazoz, n4 maden suyu, n5 bira
tercih eder. Sıcaklık artışı, istisnaidir ve meteorolojik tahminleri
aşar. Herkesin temel ihtiyaçları vardır ve her insanın motivasyonları, kendi beslenme kültürü tarafından belirlenmiş olup oldukça
sabittir. Bu bağlamda bir aksilik olur. Bazı mağazalarda meşrubat
tükenir ve bunların müşterileri başka mağazalara giderler; tüketicilerin effektif satın alma motivasyonları, onların parasal kaynaklarının bir kısmı (k) tarafından belirlenmiştir; genel alışverişleri ilke olarak n3’tür. P nüfusu için bu miktar kn3P’dir. Dağıtım mekanizması, genelde, büyük kentlerin yakınındaki tampon
stoklara göre çalışır; tampon stoklar, tüketiciler tarafından görü-
Belirsizin Bilimleri
len mağaza reyonlarındaki stoklan meydana getirir. Yokluk/
eksiklik algısı, bir önceki modelin mekanizmasına göre ortaya
çıkar. Birbirine bitişik iki işlev halinde yansıyan bir ruh hali oluşur; birincisi, hava sıcaklığının yükselmesi halinde daha çok
alışveriş yapmaya götüren güvenlik sağlama (evde, olduğundan
emin olma) işlevi, İkincisi, bir başka satın alma nedeni olan endişe (“madem ki bundan bulunmuyor…”) işlevi. Bu durum, zaten
kendisi de az çok ekonomik kültürel ambians (“Altı üstü su eksik
olan”, “meyva suları var”) tarafından şekillendirilen genel bir
tepkiye yol açar. Bu tepki, satın alma motivasyonu üstünde pozitif bir etkide bulunur ve aynca insanın değerler tablosunda, “bir
ersatz (ikame ürün) kabul etme kapasitesi” boyutuyla ilgili bir
başka parametreye göre ikame etme (substitution) işlevini (Coca
Cola, meyvasuyu vb) etkiler. Mağazalar düzeyinde bir kriz meydana gelir ve bu kriz belirli bir süre sonra stoklara, belki de taşıma kanallarına ve hatta kaynaklara kadar yayılır. Pratikte kriz,
ancak yaz yağmurlarının gelmesiyle çözülmüştür.
Yine burada da değerler tablosunun ve değerlerin örgütlenmesinin karmaşık etkilerinin ve yapay bir krizin yaratılışının belli
bir mekanizmasını bulmaktayız. Kriz yapaydır; zira olayı inceleyen ekonomistlere göre, eğer psikolojik olgular veya geribildirim
olmasaydı, normal genel tüketim, bu dönem boyunca karşılanabilecekti. Sistemik yöntemin avantajı, bir senaryo içersinde devreye giren ister psikolojik, ahlaki, ekonomik, isterse parasal nitelikli olsun, çeşitli etmenleri soyutlamayı sağlamasıdır; bu etmenler,
ekonomistlerin insan davranışı hakkmdaki çoğu kez çok basit
olan varsayımlarına aykırı olarak, çok farklı bilim dallarına ya da
düşünce düzenlerine (örneğin kültürel yanlar) aittirler. Bir modelin gerçekleştirilmesi, krizi yönetmeyi sağlayacak yöntemlerden
biridir; bu krizin, ekonomik refah toplumu evreninde fazla önemi yoktur; ama eğer örneğin piyasadaki darlığın nedeni, kapaklı meşrubatın, örneğin bir radyoaktivite bulgusu halinde, doğal
içecekler’e karşı aşkın bir üstünlüğüne bağlı olsaydı, bir anda
önem kazanırdı. Aslında, üreticiler, dağıtıcılar ve kamu sorumluları tarafından yapılan açıklamalar, her bir bireyin zihinsel alanı
ölçeğinde, hakikaten doğrulanabilir olduklarında (muteberlik),
etkili olabilirler. Yine burada da, bir modelin gerçekleştirilmesi,
zorunlu olarak, bir yandan modelin her şeyi kapsayıcı olma iddiasının eleştirilmesini, öte yandan kara kutulara giren oklarda ve
kara kutuların neden-sonuç, doğrusal-doğrusal değil şeklindeki
karakteristiklerinde ifade edilen değişkenlerin ölçüm sistemlerinin icat edilmesini ve sayımını gerektirmektedir.
Bileştirme Yoluyla Çözümleme 1 9 1
iddi 6c. Dağıtım Kanallarının Kahve Boykotu
Kahve Boykotu: Brizelya’da Mato Grosso bölgesinde büyük bir
don olayı yaşanmıştır; bu bölge, don olgusunun ancak yüzyıllar ölçeğinde fark edildiği, dolayısıyla öngürülemez olduğu bir
bölgedir. O yıl, kahve üretimi % 40 oranında düşmüştür. Fakat,
çok eski ticari anlaşmalar gereğince, ABD’de kahveyi bu bölge sağlamaktadır. Brezilya ABD’ye sattığı kahvenin fiyatını iki
misli artırır ve bu fiyatlar, doğal olarak, tüketicilerin alışveriş
ettiği süpermarketlere yansır; bu, ekonomistlerin çok iyi bildiği bir mekanizmadır. Gazeteler bu olaya eğilir, fiyat artışlarının
nedenini açıklar; ancak bir süre sonra, fısıltı haberleri ardından,
Brezilya’nın söz konusu nedeni, doğru bir şekilde ele almadığı; fiyat artırmak için ürün zararını abarttığı görüşü yayılmaya başlar. Bu enformasyon bir aylık bir süre içinde oluşur ve
ABD’de son derece güçlü firmalar olan süpermarket zincirlerinde yayılır.
Süpermarketler, belirli tipte bir gerçeği yerleştirmeye karar
verirler; reyonlarında nadir olduğu varsayılan kahveyi yüksek
fiyatlarda satarak, bizzat kendileri, kahve boykotunu örgütlerler. Ustalıkla yapılmış afişlerle, müşterilere, fiyat artışlarının
varsayılmış nedenini açıklayarak, onları kahve satın almaktan
1 9 2 Belirsizin Bilimleri
caydırmaya çalışırlar, başka şeyler içmelerini ve kahveyi olabildiğince azaltmalarını telkin ederler. Enformasyon yayılır
ve durum, her tüketici için iki seçenekli bir tercih durumuna
dönüşür: 1) “Kahve, eksik; yedek bulunması için daha çok alacağım” (önceki modele bkz.); 2) “Süpermarketler, büyük ekonomisttir; onların öğüdünü izleyip daha az alacağım”. Çeşitli
tüketicilerde bu iki davranış tarzı da belirir, ama genel kahve
tüketimi azalır; ortalama tepki stoklara, talebe ve dolayısıyla
Brezilya’ya yansır; Brezilya hızla (bir ay) kahve fiyatını, piyasa
yasalarına göre daha gerçekçi bir düzeye indirir.
Bu modelde ilginç olan yan, sistemik anlamda negatif bir geribildirimin söz konusu olmasıdır; yani düzenleyici bir eylem. Burada da, hepsi ekonomik nitelikli olmayan, büyük ölçüde psikolojiyle, bir rivayetin yayılma süresiyle, tüketicinin mikro-ekonomisi ve üretici ülkenin iktidarları arasındaki ilişkiyle ilgili, farklı
nitelikli değişkenler vardır. Nihayet, madem ki bir kriz karşısında, makul refah durumundaki tüketiciler, alışverişlerini ya artırarak, ya azaltarak tepkide bulunmaktadırlar, modelde bir seçme
durumu söz konusudur ve süpermarket firmaları, bu konuda
bir bahse de girmişlerdir. Denilebilir ki, tepkinin temel niteliği,
oldukça önemli bir algı eşiği içermektedir ve bu eşik, tepkinin,
Brezilyalı üreticiye kadar ulaşmasında rol oynayacaktır.
13. Sonuç
Daha önce belirttiğimiz üzere, S. Mili ve C. Bernard’ın betimledikleri bir süreç çerçevesinde, olan biteni görmek için iradi bir
davranışla olguyu değiştiren deneyin güçlü etkilişimleri ile edilgin gözlemcinin yasalar bulmak üzere, dünyanın olayları ve
kazaları hakkında not tuttuğu gözlemin zayıf etkileşimleri yanı
sıra, bundan böyle “Prometeusçu” denilebilecek üçüncü bir
yaklaşım var.
Bu yaklaşımın dayandığı aksiyoma göre, model yapma
teknikleriyle bir olgunun veya varlığın bir benzerini inşa eden
kişi, benzetişimine konu olan olgu veya varlık hakkında, mutlaka bir şeyler bilmektedir. Kopya fikri çok eski olmakla birlik­
Bileştirme Yoluyla Çözümleme 1 9 3
te, bu fikir, zaman zaman kazai ilgi uyanışlarıyla (manieristler,
18. yüzyıl sonu, vb) bilimde, oldukça istikrarlı bir akımı temsil
etmiştir. Gerçek epistemolojik statüsünü, ancak, bilimsel açıklamaları bir modeller galerisiyle ve özellikle enformatiği ve bilgisayarlarını oluşturan bir düşüncenin teknolojik araçlarıyla
değiştirmek isteyen sibernetiğin düşünceleriyle kazanmıştır.
Bu anlayış, bundan böyle, bilimin ilerlemesinin üç büyük
yönteminden biri olarak belirmektedir (VVagensberg). İkinci bölümde gördüğümüz üzere, bunun böyle olması için çok
geçerli bilim sosyolojisi nedenleri vardır.
V. Belirsizin Bilimlerinin Metodolojik Yanları
Bilimin nesnelliğinin, bilim adamımnkine bağlı olduğunu
düşünmek hatadır. Ancak doğa bilimleri uzmanının sosyal bilim araştırmacısından daha nesnel olduğuna inanmak her bakımdan hatalıdır.
Kari Popper
(Der Positivismusstreit in der deutsche Soziologie,
1969)
Bundan önceki bölümlerde, bilimsel düşüncenin geniş bir alanının varlığını epistemolojik planda, konumlamaya çalıştık; bu
alan, genel olarak, kullandığı belirsiz kavramlarla, çıkarsamalarının kesin olmayışıyla, kurabildiği akıl yürütme zincirlerinin
kapsamının (nedenselliğin zayıf yayılışı) ve bir düşünce zincirinin ardışık öğeleri arasında, katı işlevsel yasalardan ziyade
zayıf korelasyonlara dayanarak kurduğu bağlantıların kapsamının darlığıyla nitelendirilmektedir.
Bu alan, bilimlerin başlangıç dönemlerinde, son dönemlerine kıyasla daha belirgindir; deney yapmanın zor ve belirli bir
durumun çeşitli yanlarını pekin olarak saptamanın olanaksız
olduğu bilimlerde daha belirgindir; düşüncenin, kesin kanıtlama durumundan çok, status nascendi durumunda yer alır.
Ne illüzyon, ne de salt fantezi olmayan, ama sayısal ifadeleri,
büyük dalgalanmalar ve zayıf yinelenebilirlik oranları gösteren
çok sayıda olgu ve olayı kucaklar; sorun, bu alanı, olduğu gibi
ele alıp irdelemektir.
Belirsizin Bilimlerinin Metodolojik Yanlan 1 9 5
Olaylarda muğlaklık, zorunlu olarak, düşüncenin muğlaklığım içermez. Burada, zihnin, düşüncelerini düzene koymayı sağlayan işlemlerinden bazılarını betimlemeye çalışacağız;
hu işlemler bundan önceki bölümde pek çok örneğini sunduğumuz ve belirsizin bilimlerine özellikle daha uygun düşen
işlemlerdir.
I. Belirsiz, Ancak Önemli Bir Sorun
Sorunu ortaya koyalım; burada amaç, belirsizin bilimlerini kesin bilimlere dönüştürmek değildir; çünkü bu, onların doğası
değildir; kavramları aşırı bir zorlamayla kesinleştirmeye çalışmak, onları, zihnin bir aracı olma erdemini yitirmelerine yol
.ıçan birtakım çelişki veya mantıksızlık dizilerine sokmak demektir. Tersine, amaç, herhangi bir alanda göreceli ve dolayımsız -ancak geçici- bir aydınlık sağlamak, bir çelişkiyi, karışıklığa tercih etmektir. Amaç, kısmî de olsa bir öngörüşe ulaşmak
için bu kavramlardan yararlanmayı bilmek ve özellikle, dış
dünya (şeyler, varlıklar, veriler) ve küçük veya büyük ölçekte,
durumlar üstüne uygulanacak birtakım işlemler önermek veya telkin etmek ve bu işlemi sonsuz bir şekilde yinelemektir;
hu işlemler, her halükârda, araştırmacının zihninin, olabilirler
alanı içinde dolaşmasını, doğru veya yanlış olsun (bu terimler
burada fazla bir öneme sahip değil, çünkü zihinsel imajlardır)
yeni bir perspektife, yeni bir zihinsel peyzaja ulaşmasını sağlarlar.
Belirsizin bir metodolojisinin sorununu şu şekilde ifade
edebiliriz:
• Kavramlara ilişkin açık tanımlar önermek veya somutlaştırmak; “açık tanım” denilen şeyi hatırlayalım; açık tanım
(ormel veya kategorik olmayan, ama daha çok, kavramın gitlikçe daha anlam telkin edici ve belirli bir anlama doğru odakla şan tarzda kullanımını içeren, kavramın ve teriminin, haklarındaki belirsizlikleri elemeye yönelik, aşırı bir çaba gerekmeden yavaş yavaş muğlaklıklarını azaltan bir dizi formülasyonlar şeklinde beliren tanımlardır.
1 9 6 Belirsizin Bilimleri
• Kavramları, zihne daha fazla kendilerini algılattırıcı kıl
m ak, yani onlara, her birini bilinç alanının merkezine dayataı
ve böylece bir başka kavramdan ya da başka biçimlerden fark
lılaştıran zihinsel bir “biçim gücü” vermek. Bu, kavramları
apaçıklık vermek, yani zihne onları kullanışında bir tür ken
diliğindenlik ve onları kullandığı söylemde bir tür egemenli]
vermek demektir.
• Herhangi bir kavramın bir başka kavramla, düşünceniı
akıl yürütme süreci içindeki ilişkilerini zorunlu kılmak; yan
kavramın açık seçikliğini bir tür bulaşma yoluyla bir sonraki
nin apaçıklığına, ardından daha sonrakinin apaçıklığına… zin
cirleme bir şekilde taşımak.
• Bu zihinsel manipülasyonların veya işlemlerin, algılanaı
bir gerçeği dönüştürmesini (deney projesi veya konusu, bir göz
lem durumunun araştırılması niyeti vb) sağlamak.
• Bu kavram veya ilişkileri kullanan bir söylem sayesinde
bir başka bireyde bulunduğu sonucuna varılan değer veya dav
ranışları, elverişli bir durumda (inandırma/ikna süreci) değişti
rebilmek.
Daha önce kullandığımız bir imaja dayanarak diyebiliri:
ki, “zihin belirsiz, muğlak, puslu, karanlık, hatta anlaşılama:
olan içinde işler” (Le Roy) olduğu ölçüde, belirsiz kavramlarıı
bir metodolojisi, bu karanlıklar ve sisler içinde, az çok istikrar
lı biçimler ayırdetmeye ve onları adlandırmaya çalışır. Zihin bv
şekilde çalıştıkça, yani bu sisler peyzajında dolaştıkça, bu biçim
ler, zorunlu olarak birliklerini yitirmeksizin biraz değişerek (biçi
min deformasyona direnme yasası), somutlaşırlar, sağlamlaşırlaı
Bu sisler peyzajına biçimler yerleştirdikten sonra, bu peyzaj için
de zihinsel olarak dolaşmak, bu peyzajda başlangıçta kendiler
de bulutlu ve muğlak olan farklı perspektifler veya bakış açılar
yakalamak ve bunlara da öncekilerin zihinsel zincirinde mevcu
biçimlerin sahip olduğu göreceli sağlamlığı vermek gerekir.
Le Roy ve Geştalt teorilerinden kısmen esinlenmiş olan bu ben
zetme, Kurt Lewin’in psikolojik teori mertebesine yükselttiği bi:
başka benzetmeye yabancı ya da en azından onunla çelişik değil
dir; Lewin’in topolojik alan teorisine göre bireyin bilinç alanı, “pers
Belirsizin Bilimlerinin Metodolojik Yanları 1 9 7
pektivist” bir sistemdir; bu sistem hem yarı-gerçektir, çünkü,
algısal temsilin objelerini içermektedir, hem de yarı-imajinerdir,
çünkü algımızdan saklı olan, ancak kültürümüz ve düşüncemizin varolduklarım bildiği ve bizim içinde yer aldığımız imajiner
referans noktasından farklı uzaklıklarda bulunan objeleri içermektedir. Objeler veya varlıklar, bu alanda, benden az çok mesafeli olarak görünmektedir; zihnimin edimleri veya işlemleriyle ben
onlara yaklaştıkça, kendilerini dayatma güçlerini artırmaktadırlar. Kendimizi şiire fazla kaptırmadan denilebilir ki, onlar biraz
ışık saçıcı, fosforlu, parlaktırlar; yani diğer obje veya varlıklara ve
yahut boş bir alan gibi görünen, ama genellikle çeşitli nitelikte
duvarlarla çevrilmiş (topolojik bilinç) alanın bizzat kendisiyle, az
çok kontrast halinde görünürdürler (conspicuous).
Iı ı imin genel anlamında sosyal bilimlerin pratiğine, yani sadeı r sosyoloji, psikoloji değil, aynı zamanda bürokrasinin çözümIrıımcsi, edimlerin incelenmesi, mikropsikolojik açıdan özel
ııııl ııııe) davranışın ayrıntılı gözlemi ve özellikle buluş ve buluş
mi Meçlerinin incelenmesi gibi etkinliklerin sonuçlarına göre,
/1İmin eğer yaşamak istiyorsak, geçici veya eğreti temsillerinin
m.mlıksal geçerliği üzerinde kendimizi uzun uzun sorgulamaıl.ııı incelememiz gereken belirsiz şeylerle dolu dış dünya ile
Iı ııı.ısında birtakım tutum ve rutinleri vardır.
‘ belirsizin Bilimlerinin Metodolojisinde Bazı
) oıilendirici İlkeler
İn ..m zihni, bir “olgu olduğunu” düşündüğü, ancak mantıksal
I 111,ıIhın olan bir biçim içinde bütünleştiremediği şeyle tema­
….I.ı, bu şeyi, bilincinde açık seçik olarak “ortaya çıkartmak”
mı.u iyla birtakım rutinler izler; bunlar daha sonra belirsizin
I-ıhmleri metodolojisinde örneklendirilecek olan bir dizi kural
11.1111 u le ifade edilebilirler:
I) C Geştalt İlkeleri:
• Hiçim (beni ilgilendiren şey) ile fon (beni ilgilendirmeyen
mi ■ v I >;ığlam) arasında diyalektik karşıtlık.
1 9 8 Belirsizin Bilimleri
• Biçimin kapalılığı; beni ilgilendiren şey hakkında oluşturduğum zihinsel imajın kenarları /çevresi, “kapalı” mı, değilse
kapatılabilir mi? Biçime ait olan nedir, olmayan nedir? (in ve out)
• Biçimin bozulmalara karşı direnci; farklı koşullarda, farklı
bir bağlamda, farklı bir fonda algılanan biçim, zihinde “aynı”
olarak tanınıyor mu? (değişmezlik fikri)
• Olgunun algılanan biçimi, onu oluşturan öğelerin (hangileri) özel doğasından bağımsız mı? Veya sadece kısmen mi bağımsız ve niçin?
• Mertebelendirme ilkesi; olgu hakkında oluşturduğum zihinsel imajla karşılaştığında zihnimin uyguladığı hareket, hangi ölçüde aynı kalmaktadır? Eğer aynı /sabit kalıyorsa, nereden
başlamaktadır (bu “esas” olacaktır) ve nerede bitmektedir (bu,
“aksesuar” olacaktır)?
2) Ölçme işleminin işlevi -b ir sonuç veya sonuçlar sağlamazdan önce-, gözlemci ile olgu arasında mesafe koymanın ilk
aşamasını oluşturmaktır.
3) Sırasalın (ordinal: aşama) sayısala (cardinal: rakam) üstünlüğü: Bu ilkeye göre zihnin sahnesine çıkan ardışık öğelerin, incelenen olguya kıyasla hangi önem basamağında yer aldığını bilmek, düşüncenin mertebelendirilmesini (hierarchisation) oluşturur.
4) Nitel değerlendirme, nicel ölçmeden daha önemlidir; bu
değerlendirme, zihinde kendiliğindenlikle, keyfi ölçekler yaratılarak yapılır; bu ölçekler, “yargıç” grupları tarafından daha
sonra test edilecektir (scaling süreci).
5) Bir ölçümün güvenirliği, (genellikle), kesinliğiyle ters
orantılı olarak artar. Bir ölçümün belirsiz veya karışık sonuçlar
verdiği her durumda, ölçme ölçeğinde dikkate alınan kategorilerin/sınıfların sayısı azaltılacaktır.
6) Ölçme zihnin bir lüksüdür; zihin bu lüksü, ancak kesinlikle inanmaya veya emin olmaya yeterli kaynaklara sahip olduğunda, kendine tanıyabilir; ölçme pahalıdır ve kesinliği arttıkça pahası da artar.
7) Sembolik denklemler kavramı; zihnimizde değişkenlerarası
ilişkiler, bu değişkenlerin kendilerinden daha nettir. Bu ilişkilerin toplamı, toplanabilirlik veya çıkarılabilirlik, orantılılık veya
oran, bazen de eksponansiyelleştirme kavramları sayesinde
“sembolik” bir denklemle ifade edilirler; söz konusu kavramlar,
bir kavramı nitelendiren değişkenlerin aralarında sahip olabileceği ilişkilerin yerlerine oturtulmasında zihnimizi yönlendirirler.
8) Benzerlik (similarite) (veya “anlamsal mesafe”) ilkesi;
insan zihni, bütünsel objelerin (entites) kavramsal yakınlığını
veya benzerliğini, bu objelerin kendilerini tanıdığından daha
kolaylıkla tanır.
9) “Düşünmek, şematize etmektir” düşüncesi; bir olgu konusunda bir organigram düzenlendiğinde, en önemli değişkenleri
alıp diğerlerini bir yana bırakarak, değişkenlerin birbirleri üzerindeki karşılıklı etkileri ortaya konmaktadır.
10) Tasarlanmış şemada tutarlılık ilkesi; bu ilkeye göre bir
yandan değişkenlerin birbiriyle ilişkileri arasında varolabilecek
çelişkiler aranıp çözülmeye çalışılmakta, öte yandan daha önce
ifade edilmiş değişkenler arasında bulunabilecek kapalı devreler araştırılmaktadır.
11) Ölçme ilkesi; bu ilke, ayırdedilmiş değişkenlerden her
birinin ve aralarındaki etkilerin “değer”inin, sübjektif tahmine
veya ölçmeye şu veya bu şekilde uygun hangi değişkenle ifade
edilebileceğinin belirlenmesini içerir.
12) Etkileşim matrisleri ilkesi; önceki aşamalarda önerilmiş kavramlar veya bütünler arasındaki etkileşim ızgaraları
oluşturulmasını belirtir. Bu tür matrislerin/ızgaraların inşası,
genellikle bir organigramla şematize etme denemesinden sonra yapılır, önce değil; grafiklerin kendini dayatma gücü, sayısal
tablolarmkinden daha büyüktür.
13) Bir alanın veya olgunun incelenmesinde tasarlanabilecek tüm matris tabloları (benzerlik matrisleri, etkileşim matrisleri) üstünde, her bir hücreyi, sırasal (aşamalı) bir ölçekte herhangi bir sayıya indirgeme olanağını gözden geçirmek ve bu
yoldan, “gizil faktörleri” bulmak.
14) Sımflandırılmayanlara çözüm; bir sınıflandırmada,
belirli bir olguya bağlı nesne veya varlıkların A ve B gibi iki
kategorisi belirdiğinde, bazı öğeler bu iki kategoriye de sokulamaz görünürler; bu öğelerin sayısı A ve B’ye konanlarınkinden
az olmak koşuluyla, bu öğeleri A veya B’ye sokma konusunda
Belirsizin Bilimlerinin Metodolojik Yanlan 1 9 9
2 0 0 Belirsizin Bilimleri
bir karar almaya uğraşmak yerine; önce, örneklemin kolayca
tasnif edilebilen öğeleri yerleştirilir, diğerleri daha sonra yeniden ele alınmak üzere “sınıflandırılamayanlar smıfı”nda birakılırlar. Bu süreçte A ve B kategorileri heuristik bir önem kaza*
mrlar ve böylece, yeni kategoriler bulmaya iterler. Bu ilk tasnif
bittikten sonra, “tasnif edilemeyenleri” yeniden değerlendirme*
ye yarayacak ve bunların sayısını yavaş yavaş azaltmamızı sağlayacak yeni kıstasların ortaya çıkması umut edilebilir.
15) Şüpheli öğelerin atılması ilkesi; iyi örneklerin aranmasında ve bir popülasyonun istatistiksel sayımında, kategorilere sokulması olanaksız görünen örneklemleri -geçici olarakatmakta tereddüt edilmemelidir.
16) İstatistik verilerin arıtılması ilkesi; azınlıkta olmaları
koşuluyla, bir kategorinin sınırlarında görünen istisnai objeleri
elemek suretiyle istatiksel veriler, yorum amacıyla, saflaştırılır.
Bu şekilde yanlılaştırılmış bir örneklemden çıkarılan sonuçlar,
artık tümüyle doğru değildirler, ancak tümüyle hatalı da değildirler.
3. Kötü Tanımlanmış Olanı Ölçmek îçin Ölçekler
Bu ana kadar yeterince vurguladığımız üzere, eylem ve kararlarımızın büyük bir kısmı, kötü tanımlanmış kavramlara, belirsize, muğlak olana dayanmaktadır ve bununla birlikte, insan,
bu kavramlardan yararlanarak edilginlikten çıkmak, davranmak, karar vermek, yapmak zorundadır; zira onları incelemeye
ne zamanı, ne kapasitesi vardır.
Hoşumuza gitsin veya gitmesin, pek çok muğlak kavramla birlikte hareket etmek zorundayız; “hava sıcak”, “bu, çok
güçlü”, “bu taşlar yuvarlak”, “bu uzun boylu bir kadın”, “bu
yemek çok leziz”, “Bay X, rüşvete yatkın” vb. Aslında, “kalite”
fikrinin altında yatan bir niteliğin miktarını temel almaktayız
ve bunun hakkında, büyüklük, yoğunluk gibi nitelemeleri içeren sözel tahminler yapıyoruz; “biraz, çok, fazla, daha az” vb.
“O beni az, çok, tutkuyla, seviyor, hiç sevmiyor” dediğimiz
zaman, dilin zevki için, dört dereceli bir ölçek kullanıyoruz: o)
Belirsizin Bilim lerinin Metodolojik Yanları 2 0 1
I liı,, I) Biraz, 2) Çok. 3) Tutkuyla. Tüm bunlar, kesin bilimlerin
M iyonalistine göre, fazla tatmin edici değildir ama sağduyu
‘.,ılıihi bir insan ona şöyle yanıt verecektir: “Ama, elimde olan
“,n Icı e bu ve yaşamak gerek”.
Daha iyisi şöyle denilebilir; önceden de işaret ettiğimiz
ıı/e te, “ölçümler”, “belirgin kavramlar”, “nesnel veriler” demli ‘iı şeylerin bütünü, çok küçük bir miktardadır; bu bütün, gerM’ku-, “zihnin lüksü”nü, nadiren gerçekleşen rasyonel bir idealin bir parçasını temsil eder.
“Bu kişi, 1.78 m. boyunda” dendiğinde, eğer bu iddia bizi ilgilendiren bilgiler alanı açısından gerçek bir değere sahipse, bir
psikolog olarak, epistemolojik planda kendi kendimizi sorgulamakta haklı bir zeminde bulunuruz. Önce, elbette şunu sorarız; bu kişi nasıl ölçüldü? Ayakkabıyla mıydı, yorgun muydu,
fiziksel bir iş yapmış mıydı? Ancak, özellikle polis komiserini
veya (eski) telefon operatörlerini, istihdam memurlarını ilgilendiren bu santimetreli ölçüm, günlük yaşamın psikolojisinde hangi bakımdan işlemsel bir değere sahiptir? diye sorabiliz:
Bu açıdan “bu, uzun bir kadındır” (“kadınların ortalamasına
göre” düşünülüyor ) veya “bu adam, o kadından daha uzun”
demek tercih edilecektir; sağduyu, bu tür önermelere başvurmaktadır; çünkü bu tür ifadeler, bireyin fiziksel görünüşüne
bağlı birtakım davranışları, tepkileri ve edimleri hazırlamaktadır; hiç kimse elin de bir metreyle yaşamamaktadır.
Aslında, insan etkileşimlerinin bilimlerinde, bizim kullandığımız gerçek nicel kavramlar, algı eşiği, fark eşiği, boyların konlinuum’unda genel izlenimler, normallik gibi fikirlerdir. Zihin
irin çok güven verici olan “fiziksel ölçüm” (“Bu, şu kadar cm.”),
s.ıdece bilgimize eklenmiş ek bir konfordur; zira bir nesnellik
ı/(enimi, bir başka deyişle objektivizm sağlanmaktadır. Böyle olunca da çok seyrek olarak işimize yarayacaktır: “Metre,
yerküresel meridyenin dörtte birinin on milyonda birlik bir
Isırçasıdır…” Bu tanımın yapıldığı dönemde, dünyanın yuvarl,ık olduğu bilinmekle birlikte, onu ölçme yeteneğine sahip delildik; bu, daha sonraları başarılmıştır.
2 0 2 Belirsizin Bilimleri
I II
X Y X Y
10.0 8.04 10.0 9.14
8.0 6.95 8.0 8.14
13.0 7.58 13.0 8.74
9.0 8.81 9.0 8.77
11.0 8.33 11.0 9.26
14.0 9.96 14.0 8.10
6.0 7.24 6.0 6.13
4.0 4.26 4.0 3.10
12.0 10.84 12.0 9.13
7.0 4.82 7.0 7.26
5.0 5.68 5.0 4.74
X
III
Y X
IV
Y
10.0 7.46 8.0 6.58
8.0 6.77 8.0 5.76
13.0 12.74 8.0 7.71
9.0 7.11 8.0 8.84
11.0 7.81 8.0 8.47
14.0 8.84 8.0 7.04
6.0 6.08 8.0 5.25
4.0 5.39 19.0 12.50
12.0 8.15 8.0 5.56
7.0 6.42 8.0 7.91
5.0 5.73 8.0 6.89
IV
Şekil 7. Rakamlar Gerçeği Nasıl Gizleyebilir
İşte 11 itemden elde edilmiş ve nitelikleri aynı 4 dağılım; X’lerin ortalaması = 9.0, Y’lerinki = 7.7; sağdaki regresyon doğrusunun denklemi: Y= 3+0,5 X; eğim üstünde standart sapma
0.118; t= 4.24; X-X’lerin kareleri toplamı = 110.0; kareler toplamının regresyonu = 27.50, Y’nin kareleri kalanı toplamı Y=13.75;
korelasyon katsayısı = 0.82, r2 = 0.67. Kaynak: F.J. Anscombe:
Belirsizin Bilimlerinin Metodolojik Yanlan 2 0 3
“Graphs in Statistical Analysis”, American Statistician. 27 (Şubat 1973), s. 17-21
Açıkça belirtilmemiş herhangi bir gerçeklik konusunda X ve Y
korelasyonunun 4 diyagramı. (Anscombe, 1973 ibid; E. Tufte: The
Visual Display of Quantitative Information, 1982’de anılmıştır).
İki dizinin korelasyon katsayıları aynı (0.8) ve oldukça yüksek
(anlamlı); standart sapmaları benzerdir. Oysa bunların temelindeki sayılar birbirinden tamamen farklı diyagramlar ortaya
koymakta ve bu diyagramlara bakılınca, farklı araştırma yolları
izlenmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Korelasyon, neden değildir,
ama bilimin açıklamayı amaç edindiği nedenselliğin zorunlu
bir bağıdır. III. ve IV. diyagramlar, genel bir olgunun varolduğu
ve asıl olguya kıyasla farklı bir durumun/vakanın örnekleme–
ye rastlantısal olarak sızdığını açıkça göstermektedir. En basit;
yol, bu farklı veriyi, en kısa yoldan kesip atmak veya daha son–
raki bir inceleme için kenarda tutmak değil midir? I. diyagram,,
nedensel ilişkilere ulaşmaya yönelik (bu, asla, X’in Y’nin nede–
ni olduğu anlamına gelmez) korelasyon araştırmasında a lış ığımız durumları sunmaktadır. Eğer korelasyon varsa, bunun
niçin olduğunu söylemek gerekir, bu diyagramın işlemsel anlamı budur. II. diyagramda görülen durumda, biçim, yani eğrinirı
Geştaltı apaçıktır; burada korelasyon hesapları, biraz yüzeyseldir
ve belki de bizi hataya sürükleyen budur. Yapılması gereken şey,
iki boyutta düşünmektir: a) Doğrusal olmayan bir eğri çizmek,
b) Analizden sonraki bir aşamada, bu eğrinin düzenli olup olmaıdığmı ve gerekirse niçin böyle olduğunu sormak gerekir. Bij,
belirsizin biliminden kesin bir bilime geçilmek istendiği zaman
yapılır ve bunu yapacak donanıma sahibiz.
Özellikle insan bilimlerinde, işlediğimiz büyüklüklerin/
değişkenlerin çoğu bu kategoriye girmektedir. Bununla birlikte biz onları birer büyüklük olarak, niteliğin nicelikleri olarak
kavramaktayız ve bunu yaparken sezgisel olarak Thorndike’
m ünlü cümlesine dayanıyoruz: “Wlıatever exists at ali, exists
in some amourıt, and therefore, it can be measured”. Burada savunulan teze göre, bir değerlendirmenin belirsiz olması, epistemolojik değerden yoksun olması anlamına gelmez ve ondan,
2 0 4 Belirsizin Bilimleri
olduğu haliyle yararlanmamız gerekir; bizzat bu yararlanma/
kullanma sürecinde bir çabayla yavaş yavaş onu kesinleştirmek
mümkün olacaktır; “bilim in hükümranlığı” çağında, bu çabayı ilk gösterenler sosyal bilimler olmuştur. Bu dönem, bilimler tarihinin başlangıcından ve Antik Yunan’dan gelen çelişkili
sezgileri kapsayan, insan bilimlerinde ölçme sorununun ortaya
atıldığı (Weber, Wundt, Fechner, Helmholtz ve lena Laboratuvarı) bir dönemdir.
Şekil 8- Yukarıdaki korelasyon diyagramı, filozoflar tarafından canlı bir şekilde tartışılan bir konuyla ilgili olarak, cezanın, suçlarla genel bir ilişkisi olduğu görüşünü telkin etmektedir. Her zaman doğru olmamakla birlikte, kuşkusuz A noktası, bu açıdan tuhaf görünmektedir. Bu nokta, görünüşte, ayrıca
ele alınıp incelenmesi gereken bir durumu ifade etmektedir
ve bu, genel yasa incelendikten sonra yapılacaktır. Diyagram,
yaratıcı düşüncede bir hiyerarşiye işaret etmektedir; bir esas
olan (principal) ve bir aksesuar olan vardır. Yine burada da, iki
boyutlu düşüncenin bir uygulaması söz konusudur; zira aynı
olguları içeren sayısal bir tablo, okuyucuların çoğundan, bu
hiyerarşiyi saklayabilirdi.
Kaynak: Stepken S. Brier and Stepken E. Fienberg. “Recent Econometrie Modelling of Crnne and Punishment: Support for the Deterrence Hypothesis”, in Stephen E.Frienberg and Albert J.Reiss, fr.,
eds., Indicators of Crime and Criminal Justice: Quantitative Studies
(Washington, DC. 1980), s. 89.
Belirsizin Bilimlerinin Metodolojik Yanlan 2 0 5
Geçen yüzyıldan beri, artık, insan bilimlerinin metrolojiye
li’uıcl katkıları, iki algının eşitliği (rotometri), yükseklik ilişkileri (Pitagoras ve müzik gamı) vb düzenekleri kullanarak, fiziksel dünyanın aydınlanma, bir sesin yeğinliği (şiddeti), elektrik
y.erilimi, bir cismin kütlesi gibi değişkenleriyle “duyumsal”
değişkenleri birbirine tekabül ettirme hedefine yönelmemiştir;
bundan daha öteye gidilerek, aritmetik tarafından ortaya atılan
vı* özellikle 1930 ile 1950 arasında, Lazarsfeld, Likert, Guttmann
C.ibi psikolojik ölçek yaratıcıları tarafından kullanılan şekliyle,
erillik, sırasal mertebe ve sayısal rakam gibi temel fikirler üzerinde
çaba harcanmıştır.
Aslında, en büyük çaba, Lazarsfeld gibi kişilerin çabası,
sezgisel kavramları, “salt psikolojik” bir evrende, yani dış olgular hakkmdaki global algımızın evreninde, açık seçik bir şekilde kavramsallaştırma çabası olmuştur.
Sezgisel kavramlardan esinlenen bu düzenleme (ordonıı.mcement) fikri, ilke olarak herhangi bir bilgi alanına uygulanabilir; ancak pratikte özellikle insan bilimleri bunu kullanmaya zorlanmaktadır; çünkü bu bilimler; geometri (uzunluklar),
mekanik (kütle, güç vb), elektrik (şiddet, gerilim, direnç vb),
çoktan beri homojen ve birleştirici sistemleri olan bilim dallarının sahip olduğu evrensel bir ölçme sistemine sahip değildirler.
Oysa, ölçeklerle düzenleme sorunu, doğaya ilişkin bilgimizin diğer pek çok alanında ortaya atılabilirdi ve özellikle felsefenin ilgi alanında bulunan kavramlara uygulanabilirdi. Kolay bir
örnek olarak, Voltaire ve Diderot’dan Carrel, Linus Pauling ve
ADN yapısını keşfeden bilim adamlarına kadar uzanan yaklani k üç yüz yıl boyunca, iki karşıt tarafın birbiriyle çatıştığı, yaşamın doğası konusundaki tartışmayı verebiliriz. Bu tartışmada
bir taraf, canlı maddenin fiziksel kimyaya asla indirgenemeye-
< ek bir aşkınlığı olduğunu, diğer taraf ise yaşamın bazı büyük
i >rganik moleküllerin özel bir niteliği olduğunu savunmuşlardır.
Bilim dünyasında derin hiziplere yol açmış olan bu tür tartışmalarda taraf tutmak yerine, epistemolog, daha olağan bir şekilde
içine bir ölçüde doğrusal ve dolayısıyla ölçeklenebilir görünen
kimyasal türleri belirli bir düzen içine yerleştirebilir. Öğrenciler­
2 0 6 Belirsizin Bilimleri
le veya aydın insanlarla yapılabilecek bu kolay egzersizde, onlara, doğanın adlandırılmış çeşitli nesnelerini istedikleri gibi sınıflandırmaları söylenir; bunlar bir ağaç, bir kristal parçası, bir fare,
bir bakteri, bir karton parçası, bir parça et, bir çocuk, büyük bir
kimyasal molekül vb olabilir. Normal düzeyde aydın insanlar
arasından alınmış tek tek bireyler tarafından kendiliğindenlikle
yapılacak olan düzenlemelerin, hemen kesinlikle aynı olacağını
(önerilen yargılar arasında sıra korelasyonu katsayısı l’e yakındır) biliyoruz. Eğer böyleyse, yaşam olgusu hakkında açık seçik
bir fikre sahip olduğumuz ve bu fikrin, temelinde, aşağı yukarı biricik olduğu, ancak, hiçbir zaman bunun hakkında, üç yüz
yıldır aranan, bir tanım aramaya çalışmadığımız sonucu çıkar.
Aslında, kendiliğinden yargılarla yapılan bu tasnif işlemi içerisinde, inorganik ve cansız madde ile geçen yüzyıldan beri “canlı
madde” dediğimiz şey arasında bir süreklilik bulunduğu düşüncesi apaçık şekilde zihnimizde belirmektedir.
Bu açıdan bakıldığında çağdaş bilim in başlangıcından beri
kimyacılarla biyologların birbiriyle çatıştığı bu felsefi tartışma,
işlemsel değerini bir ölçüde yitirmektedir. Bu tür bir ölçeklemenin çağrıştırdığı tek işlemsel yan, bu farklı basamakların insan
eylemi tarafından yavaş yavaş fethedilmesidir. Farklı öğelerin
ölçeklendirilmesi, demek ki, gizli bir boyutla, felsefi bir fikri
bulmayı sağlamaktadır.
4. Maddi Alanda îki Ölçekleme Örneği
Bir nesne veya materyalin sertliği (durete) fikrini ele alalım.
Bundan daha alelade, daha sezgisel ve ayrıca sıkça kullandığımız bir başka kavram var mı? Bu kavram, herkesin generalized
common sense’inin (genel sağduyusunun) bir parçasıdır ve bundan, gıda maddelerini kullanan ev kadını kadar, bir çivi çakan
işçi de yararlanmaktadır.
Ancak, sertlik nedir? Bize ortaçağdan gelen bir tanım
(Agricola, De re metalica), bu konuda rasyonel bir ilk fikir sağlamaktadır: “Bir A cismi eğer B cismini çizebiliyorsa, A, B’den
ilaha serttir”; bu, günlük yaşamın apaçık, basit bir fikridir;
elmas camı çizer, fakat cam da kurşunu. Bu, gerçekten, günlük yaşamın basit deneyiminden çıkan düzen fikridir. Sertlik
likrinde ilginç ve önemli olan, içermeli (implicative) olmasıdır;
eğer A, B’yi ve B de C’yi çizerse, A, C’yi çizer. Burada bir zorunluluk var ve dolayısıyla çeşitli maddeler birbirlerini çizişlerine
göre bir düzene sokulabilirler. Bu en azından tanımında belirsiz kalan bir olguyu ilk dikkate alanlardan biri olan Molvs’un
düşüncesidir. “Sertlik” sözcüğünden ne anladığını açıkça kavramak bakımından, katı maddelerin atomik teorisinin yıllarca
çaba harcaması gerekmiş ve buna ilişkin bir tanımı ancak yüzyılın başında (Brinell, Joffe) ortaya koyabilmiştir. Mohs, kimyasal olarak iyi tanımlanmış birkaç madde almayı (yeniden üretilebilir standart fikri) ve onları, şimdi de kullanılmakta olan bir
sertlik ölçeğinde sınıflandırmayı önermiştir.
1) Talk
2) Alçı taşı
3) Kalsit
4) Flüorin
5) Apatit
6) Ortoklaz
7) Kuvars
8) Topaz (sarı yakut)
9) Korindon
10) Elmas
Bu özel maddelerin, her günkü yaşamımızla daha yakından ilişkili eşdeğer karşılıkları vardır: tırnak ucu (3. ile 4. basamak arası sertlikte), bronz veya pirinç (5. derece), pencere camı
(6. derece), silis veya çelik (7. derece), törpü-eğe veya su verilmiş
çelik (8. derece), eritilmiş alüminyum oksidi (9. derece).
Böylece sıralı ölçek denilen bir ölçekte birtakım ayrıcalıklı öğelerin saptanmasına dayanan bir düzenlemeye sahibiz ve
herhangi bir maddeyle karşılaştırma yapmak kolaylaşıyor:
“Bu madde, kuartz tarafından çiziliyor veya camı çizebiliyor
mu?” Eğer böyleyse, bu maddenin 6 ile 7 arasında (6,5 diyelim;
buna tekrar döneceğiz) bir sertlik derecesi vardır. MetalürjiBelirsizin Bilimlerinin Metodolojik Yanları 2 0 7
2 0 8 Belirsizin Bilimleri
nin ve yeni maddelerin imalatının gelişmesiyle, kullanıcıların
istekleri artmış ve başka ölçekler belirmiştir; örneğin 9. ve 10.
dereceler arasında birbirlerinden çok farklı pek çok ürün vardır. Ayrıca, Mohs’un ölçeği 1 ile 15 arasına yayılacak şekilde
genişletilmiştir. Aynı şekilde, plastik maddelerin ortaya çıkmasıyla, ölçeğin alt basamaklarında oldukça yumuşak madde
sertlikleri tanımlanmıştır. Nihayet, sertliğin daha pekin bir
tanımını sağlayan başka değerlendirme tipleri (Brinell, Vickers
vb) doğmuştur.
Burada bizim için önemli olan şey ölçekte n basamağına tekabül
eden bir özelliğe sahip tüm maddelerin, n-1, n-2…0 arasındaki
basamaklara tekabül eden özelliklere de mutlaka sahip olduğu
bir sırasal ölçek yapma fikridir. Sırasal mertebeyi tanımlayan ve
ölçmenin ilk anlayışım sağlayan, işte bu içerme fikridir.
Bir başka örnek alalım: Depremler. Bizi çevreleyen maddi dünyanın ve özellikle toprağın istikrarlılığı, algının temel
bir aksiyomudur ve depremler, doğanın bu aksiyoma yönelttiği suikastler gibidir. İstikrardan sapmalar oldukça seyrektir
ve seyrek olduğu ölçüde de dikkat çekicidir. Bir yer sarsıntısı,
çevremizin maddi nesneleri aracılığıyla duyarlılığımız üstünde güçlü bir etkide bulunan bir olaydır. Biz, bazılarının diğerlerinden daha “güçlü” olduğunu bildiğimiz halde, onu “ölçmüyoruz”. Ölçmeye az elverişli görünen öğelere dayanarak genel
bir şiddet ölçeğini nasıl oluşturacağız? Üstelik bu öğeleri ölçmeye zamanımız olmadığını ve bu öğeler konusunda, esas olacak (çoğu kez) deprem alanında bulunan ve etkilenmiş bireylerin, güvenilir olmayan tanıklıklarına, iddialarına dayanmak
zorunda olduğumuz düşünülürse… Bu tür sorunlarla bilim
adamları, yani sismologlar arasında sadece iki yüzyıldır belirli bir konsensüs oluşabilmiştir. Yine burada da ilk önemli fikir
içermedir; 1 ile 12 derece arasında uzanan bir ölçek tanımlandığında, örneğin 7. derecede gözlenen tüm olgular, 8. derecede
veya daha üstünde ortaya çıkacak bir olguda a fortiori içerilmiş
olacaklardır. Demek ki, sırasal bir ölçek oluşturmak için, bir üst
derecede gruplandırılmış tüm derece veya olgularda zorunlu
olarak içerilecek birtakım kıstaslar toplamak yeterlidir.
Belirsizin Bilimlerinin Metodolojik Yanlan 2 0 9
Önceki örneğe (sertlik) kıyasla, sismolog, daha büyük
t.ılcplere sahiptir. İstediği şey, 5. ve 7. derece arasında yer alan
depremlerin meydana getirdiği zararların artışından hareketle, 6. dereceden 7. ye, sonra 7. dereceden 8. ye geçildiğinde neler
olacağı hakkında bir fikre sahip olmaktır. Bu ölçeklerin basit
ıliizenleyişlerden ibaret olmayıp, zararların bir tür niceliksel
ölçümünü oluşturmasını arzulamaktadır; bunun altında, gazele ‘ci, politikacı, tarihçi gibi değişik sosyal rolleri ilgilendirecek
“bir olayın ölçümü” fikri yatmaktadır.
Burada, tıpkı deneysel psikolojideki gibi duyumlar (ve
bunlara bağlı algılar) ile burada “bir depremin gücü” olarak
adlandırılacak fiziksel bir neden arasındaki ilişkilere ilişkin
lemel düşünce işe karışmaktadır. Bu sorun, bir yüzyıldan daha
(azla bir zaman önce, Weaber ve Fechner’in, 18. yüzyılda Berııouilli’nin tasarladığı çok genel bir yasayı ortaya koydukları,
dikkate değer çalışmalarında, özünde çözülmüştü. Bu yasanın
ifadesi çok açıktır: “Duyum, ona neden olan fiziksel uyarılmanın logaritması şeklinde değişir”.
Bu yasanın inanılmaz pratik genelliği, sonuçta yasanın
düzeltilmeleri ve bulunmuş rakamın kesinliği (örneğin, desibelin öyküsünü düşünün) lehine sonuçlanıp esası (yasa) unutturan
bir kesinlik kaygısıyla, onu inceleme, sonra rafine bir hale getirme ve nihayet ona karşı çıkma yönünde pek çok çalışmaya yol
açmıştır. Aslında, Pechner yasası, hâlâ daha psikolojik duyumları ve fiziksel olguları birbirine bağlayan temel algoritma durumundadır; bu yasa, hemen, gerektiğinde onu eleştirmek için de
olsa, öncelikle referans noktası olarak alınacak bir tür temel yasa
gibi görünmektedir (logaritmik koordinatların kullanılması).
Sismologlar, bu yasayı, farklı haklılaştırmalarla dikkate
almaya çalışmış ve depremlerin şiddetini değerlendirmek için
geliştirdikleri ölçeklerin (Richter, Mercalli vb), gözlemcilerin
algısal tanıklıklarına dayanmaları nedeniyle şu veya bu şekilde Fechner yasasına bağlı olması gerektiğini düşünmüşlerdir;
örneğin ölçeklerin dereceleri, gözlemcilerin saptadıkları olguların mekanik şiddetlerinin logaritmalarına bağlı olmalıdır. Bu
saptamadan hareketle sonuçta, tüm ülkelerin sismologlarının
uyguladığı modern ölçekler elde edilmiştir. Burada, belirsiz
2 1 0 Belirsizin Bilimleri
olguların tahmininde, bir ileri aşama vardır; artık bu, sadece
bir düzene koyma değil, deneyime dayalı bir nicel değişken ve
bir öngörme aracıdır.
5. Belirsiz Bir Kavram: Benzerlik
Benzerlik fikri, kategorisel düşüncenin temel kavramlarındandır. Konuşma ve saymadan önce, çocuk şu veya bu şey arasındaki benzerlikleri ayırdetmesini bilmektedir, ancak bunu
yaparken neye dayandığını bilemiyoruz. Benzerliği tanıma
yeteneği, muhtemelen, dünyayı düzene koymamızı sağlayan en
büyük güçlerden biridir.
Çoğu durumda, benzerlik, mantıksal terimlerle ifade edilir
(benzerlik = kıstas ölçeklerinden birinde veya birden fazlasında yakınlık), ancak psikolog, zihnin, minimum bir rasyonelliğe
sahip olur olmaz, benzerlikleri kurma eğilimini teşvikten çok
frenlediği izlenimini taşır. Yine burada da, özet bir tarzda da
olsa, soruna eğilenler Geştalt psikologları olmuştur.
Çelişkili öğelerin belirsiz bir bütünü karşısında, bilinç alanı, bu bütünün öğeleri arasında benzerlikler kurar, yeter ki bu
öğelerin sayısı, onları karşılaştırmak için net bir şekilde kavramak bakımından, çok fazla olmasın. Kuşkusuz, zihnimiz daha
da ileri gidebilir ve çok sayıda öğeyi karşılaştırabilir, ancak bu
durumda, ilk bütünü kendiliğinden birtakım alt-bütünlere bölmeye yönelir ve hızla çok emek gerektiren bir iş haline dönüşen bir uğraş içinde, bu alt-bütünlerde benzer olarak algıladığı öğeleri sırayla karşılaştırmak zorunda kalır. M iller’in ünlü
bir denemesinden (The Magical Number Seven) beri, (açık seçik
bilinç alanımızda) 7’den fazla obje veya itemi kavrayamadığımızı, biliyoruz. Bu sayının ötesinde, numaralama, hesaplama
vb birtakım entelektüel pratiklere başvurmak zorundayız.
Bizzat “benzerlik” sözcüğü de kendiliğinde şüphelidir;
bu da, doğasında bütünüyle belirsiz, uygulanmasında bütünüyle apaçık kavramlardan biridir; çoğu zaman bunu yapacak
yeteneğe sahip olmasak da, yaşamımızı, benzerlik yargılarında bulunarak geçiriyoruz; çoğu durumda, benzer bulduğu-
Belirsizin Bilimlerinin Metodolojik Yanlan 2 1 1
Mercalli
Dereceleri
Derecelerin
Adları
Kısa Betimleme
Richter’e
göre
maksimum
hızlanma
(cm/see2)
1 Farkedilmez Algılanabilir değil 1,2
II Çok hafif Bazılarınca algılanır 2,2
III Hafif Evlerde algılanabilir 4,7
IV Hissedilir Evlerde hissedilir, pencereler titrer 10
V Biraz güçlü Açık alanlarda hissedilir, lambalar sallanır 22
VI Güçlü Genelde korkuyla hissedilir 47
VII Çok güçlü Eşyalar düşer, giden arabada hissedilir;
binalarda hasar yapar
100
VIII Yıkıcı Araba sürm ek zorlaşır 220
IX Genel yıkım Genel panik; borularda ve binalarda hasar 470
X Yok edici Toprakta büyük çatlaklar 1000
XI Felaket Yollar bükülür, tüm boru ve kanallar kırılır
bozulur
2200
XII Büyük afet Hiç birşey ayakta kalmaz
Şekil 9. Mercalli Deprem Ölçeği
muz iki şeyin neden benzer olduğunu söyleyemesek de bunu
yapıyoruz.
Benzerlik, kuşkusuz, özdeşlik değildir; özdeşlik iyi
tanım lanmış mantıksal bir kategoridir; algı alanım ıza sunulmuş iki obje, hangi türden olursa olsun karakteristikleri bakımından, sadece algı eşiğinin altında farklılaşıyorlarsa, bu iki
objenin fiziksel olarak özdeş oldukları söylenebilir. Özdeşlik,
zihnin tetiği, yaratıcı bir dürtü, mantıksal, çift kutuplu, ikili
bir kategoridir. Mutlak özdeşliğin pek çok teknik uygulamaları vardır; kompakt disk vasıtasıyla bir ses dizisinin Hi-Fi
düzeyinde çoğaltılması, resim üstatlarının tablolarının hegzokromla (hexacromie) röprodüksiyonu, plastik kalıp çıkarma
ve sınai hassasiyet vb.
2 1 2 Belirsizin Bilimleri
Benzerlik, daha farklı bir şeydir; zira “benzerlik derecesi”
denilen belirsiz bir değişken tarafından nitelendirilir; zihin,
tam özdeşlik (sıfır benzerlik düzeyi) ile tam farklılık (benzerlik düzeyi sonsuz) arasında bir süreklilik çizgisi (continuum)
olduğunu kavrar. Bir başka deyişle, çeşitli objeler 1 (tam benzerlik) ile 0 (sıfır benzerlik) arasında yer alan benzerliklere sahiptirler; mantıksal planda, bu iki ifade tarzı aynı düşünceyi içerirler. Önemli olan, algımızın altında, sürekli bir ölçeğin ya da
en azından Lazarsfeld anlamında bir dizi içerme sınıflarının
varolmasıdır; eğer aynı kişiden, önceki deneylerini unuttuktan sonra, o deneyleri yeniden yapması istenirse, bu kişi aşağı yukarı aynı şeyi söylecektir; benzerlik kavramı, belirli bir
durumda, istikrarlılık göstermektedir.
Yine bu benzerlik de, daha az bir düzeyde de olsa, evrensel bir yargıdır. Farklı kişilerden ayrı objeleri, en çok benzeyenden en az benzeyene doğru sıralamaları istense, eğer bu objeler
sayıca çok fazla ve kültürel planda fazla “olağan dışı” değilse,
ve eğer bu kişilerin kültürleri yakınsa, -istatistiksel anlam dabahse girerek, yargılararası sıra korelasyonunun yüksek olacağım iddia edebiliriz. Bir başka deyişle, benzerlik fikri çeşitli
kişilerde, bu kişiler bundan ne anladıklarım bilmeseler de (gerçi deneyci de bilmemektedir), aşağı yukarı aynıdır.
Burada da, belirsiz olguların, onları Geştalt teorisine
bağlayan bir yanını bulmaktayız; şeyler arasındaki benzerlik farklarını, bundan ne anladığım ızı bildiğim izden daha iyi
değerlendirmeyi biliyoruz ve bu durumda deneklere bu noktayı sorm anın anlam sız olduğunu düşünmek m akûl görünmektedir. Binet’nin “Zekâ nedir?” sorusuna verdiği ünlü
yanıtı hatırlayalım: “Testim in ölçtüğü şeydir”; bu, epistemolojik olarak ve Bridgmann’m anladığı anlamda işlem sel bir
yanıttır; kullanılabilir. Demek ki burada pragmatik bir yanıt,
aynı nedenden ötürü, değer taşır; benzerlik, benzerlik testlerinin ölçtüğü şeydir. Ancak bundan çok sonra, farklı pek çok
objeyi, farklı koşullarda ve farklı kişiler nezdinde karşılaştırdıktan sonra, bir başka düzeyde benzerlik “tanım lar”ı yapmaya kalkışabiliriz.
Belirsizin Bilimlerinin Metodolojik Yanlan 2 1 3
(). Benzerliği Kavrama Yöntemleri
(,,’oğu kez söylendiği üzere bilimsel bir düşüncenin ilk aşaması farklı objeleri karşılaştırmaya ve sınıflandırmaya dayanır;
hu objeler hakkında herhangi bir ölçü verilemediği durumlarda, tanımlayamadığımız bir süreklilik çizgisi üzerinde objeleri
yakınlaştırmanın ve benzerliğin, belirsiz bir duygusu devreye
girer. Demek ki benzerlik, tümevarımsal düşüncenin ve yaratma süreçlerinin tümüyle özsel kavramlarından biridir.
Türlerin tasnifinin, Agricola (De re metallica), Buffon veya
Cuvier gibi en eski yazarları, bunların duyularla alınabilir
görünüşleri yerine açık seçik nitelikler koyarak rasyonel yasalar saptamışlardır; ancak onların tüm çalışmaları, alışkanlıklar, gelenekler ve pratikler tarafından daha önce oluşturulmuş
olan kategorilerin geniş bir kritik ve sistematik reformundan
ve bu kategorilerin yerine ayırdedici belirgin kıstaslar geliştirilmesinden ibaret kalmıştır. Bizi çevreleyen canlı biçimler
konusunda, “türler”in oluşturulmasında Cuvier veya Linne’nin dehasını ne kadar kabul etmek zorundaysak, İnsanî
emprizme de, ilgili araştırm acıların yaratıcılığını beslemiş
olan -yan lış?- kategorileri oluşturduğu zaman, o kadar değer
vermek zorundayız. Bunda heuristik yöntemler açısından,
hem karşıtlık yöntemini (ben yaratacağım şey adına varolana
“karşıyım “) ve hem de Tucholski’nin “Es İst nicht so, es ist garız
anders”* şeklindeki, “çelişki ilkesi” denilebilecek ünlü formülünü yeniden bulmaktayız.
Benzerlik veya keyfi birleştirme -am a, bu hiç yoktan daha
iyidir-, demek ki, belirsizin bilimlerinde ve özellikle de bunların heuristik girişimlerinde, temel yöntemlerden biridir. Benzerlikler, daha sonra bir doktrin, bir bakış açısı, bir kıstas adına
sorgulanacaklardır; fakat burada bizi ilgilendiren sorun şudur:
Sonra birbirinden ayırmak ve yeniden gruplandırmak üzere,
daha önce nasıl gruplandırma yapıldı?
* “Böyle değil, tamamen başka”, (ç.n.)
2 1 4 Belirsizin Bilimleri
7) Belirsizin Somutlaştırılma Aracı Olarak
Tabloların Yönlendirilmesi
Condorcet, “çift girişli tablolar”ın yararına daha önce işaret etmiştir; bu tablolar, birbirinden farklı bir dizi durumu iki
boyutta ve yoğunlaştırılmış bir tarzda özetleyen ve liste haline
getirilebilecek iki değişkenin kombinezonundan doğan tablolardır; bu iki listelenebilir değişken dizisi, örneğin şöyle olabilir; bir yandan Fransa’nın taşra illeri, sosyal kategoriler, m illiyetler vb, öte yandan gelirler, çocuk sayıları, toprakların verimlilikleri, ulaşım araçları vb. Tüm nicel veriler, hangi nitelikte
olursa olsunlar ve iki değişkenin tüm kombinezonlarında ortak
olması şartıyla hangi ölçme ölçeğinde olursa olsunlar, sayısal
tablolar içinde çaprazlanabilirler.
Ölçme ölçeği, çok çeşitli olabilir. Örneğin bu en basitinden,
herhangi bir niteliğin varlığı veya yokluğuna dayanan ikili (0-1)
bir ölçek veya tablonun üçüncü bir boyutunu temsil eden sayısal bir ölçek olabilir; bu son durumda, tablonun her hücresinde, üçüncü boyuttaki kotayı temsil eden basit bir rakamla ifade
edilir. Veya bu, sırasal (ordinale) bir ölçek olabilir; bu, fark eşiği kavramına dayanan (sözgelimi, bu, akustik alanında uygulanıyor) ve psikologların isteyerek kullandıkları bir ölçektir.
Veya bu, ölçeğin tüm kombinezonlarda ortak olması koşuluyla
(3, 4, 5, 7 veya 9 sınıflı olduğu varsayılmış bir süreklilik çizgisinin bölünmesi) keyfi bir ölçek olabilir. Zihnin kendiliğinden
değerlendirme yeteneğinin, 7’nin üzerinde gücünü yitirdiğine
ve artık gözlemcinin yargılarını oluşturmak için farklı bir yol
izlenmesi (örneğin fiziksel ölçme) gerektiğine değinmiştik.
Bu, bizi daha da çok ilgilendiren, belirsiz bir ölçek, yani tablonun satır ve sütunlarındaki iki değişkene göre tasarlanmış kombinezonun göreceli önemine ilişkin sübjektif bir yargı olabilir.
Aslında ilginç olan, tablonun işlemsel değerinin, onu oluşturan
öğelerden her birinin işlemsel değerinden daha yüksek olmasıdır; bu bir zincir değil, bir örüntü’dür ve değerlendirme ölçeği çok
belirsiz olsa bile, oluşturulacak tablo, anlamını korumaktadır.
Kuşkusuz bu anlam belirginleştirilebilir; ve ortalama tablolar
yapmaya çalışılarak, yani insan bilimlerinde yaygın bir tekniğe
Belirsizin Bilimlerinin Metodolojik Yanları 2 1 5
)M>re, az ya da çok sayıdaki birey tarafından (anketi yanıtlayanlar veya yargıçlar) verilen yargıların veya belirtilen kanaatlerin
ortalaması alınarak, -her zaman olmasa d a- çoğu kez yapılan
Imdur; pratikte en çok işlenen yöntemlerden biri budur. Böylece,
I uırada iki boyutta (ve daha kesin olarak, üç boyutta) bir tür akıl
yürütme söz konusudur; bu akıl yürütme içinde, bilinç alanının
yapılandırıcı bir aracı olarak bakışımız, bir çizgi üstünde değil
bir yüzeyde istediği gibi dolaşır.
Yüzeyde düşünme sürecine, bir tablonun inşasıyla ilgili
olarak üç uygulama örneği verelim.
8) Lengüistik Mesafe Kavramı
Çevirmenlere, belirli kurallara göre farklı ücret tarifelerinin uygulanması, tüm uluslararası örgütlerde sık görülen bir
deneyim olgusudur. Kabaca, burada rol oynayan etmenin,
dilin “zorluğu” olduğu düşünülebilir. Ancak, “dilin zorluğu” açıkça ne demektir? Çince, japonlar için; İbranice Araplar için, İtalyanca İspanyollar için zor mudur? Demek ki anlama sahip olan şey “dilin güçlüğü” kavramı değildir; anlam,
başlangıç diliyle sonradan varılan dil arasındaki “lengüistik
fark”Ia ilgili bir başka kavramdadır. Bu durumda, çeviri tarifesi, İspanyolca veya Fransızca konuşan bir Portekizliye kıyasla
Fince konuşan bir Portekizli için daha yüksek olacaktır; veya
Finceden çeviren bir Macar için, Arapçadan çevirene kıyasla
daha düşük olacaktır. Tüm bunlar oldukça belirsiz; Türkçenin Macarcayla yakınlığı var mıdır? Bask ve Kore dilleri ilişkili
midir? Burada etkili bir başka etmen, ortaya çıkan vesilelerin
sıklığı veya azlığıdır. Vesileler azaldıkça, ücret artar; örneğin
Maya dilinden çeviri yapan bir Almana daha çok ücret verilecektir; çünkü bu, az karşılaşılan bir durumdur; her iki dili de
bilen birini bulmak kolay değildir ve bu, tarifeye de yansır.
Bununla birlikte, her ülkede bulunan uluslararası her örgütte,
çok sayıda etmeni dikkate alan değerlendirme tarifeleri veya
baremler vardır; bu etmenlerden ikisini andık, ama başkaları
da vardır; bu tarifeler -aşağı yukarı- herkes tarafından kabul
2 1 6 Belirsizin Bilimleri
edilmiştir. Bu amaçla, “çevirinin durumsal zorluğu” denile
bilecek bir kavramın tablosu oluşturularak satırlara gelinen
sütunlara varılan diller kaydedilebilir; aşağıda, bunun gerçel
bir örneğini sunuyoruz. Yargıçlar tarafından yapılacak değer
lendirmelerin göreceli belirsizliğinin irdelenmesi, değişei
büyüklükteki dairelerle 5 puan üstünden yapılacaktır; gra
fikçilere göre, bu tür bir ölçekle karşılaşan göz, dairenin çapı
nın mı, yoksa alanının mı uygun algısal değişken olduğun
da tereddüt etmektedir. Böylece kavranması kolay olan, he:
biri belirsiz, ama pratik bir öneme sahip çok sayıda özel ola
yı özetleyen bir diagram oluşturulmaktadır. Burada, zihniı
bir bakışta taradığı indirgenmiş bir biçim altında, gözlemlerir
yoğunlaştırılması fikri bulunmaktadır.
1. Dil
II. Dil İng. Fr. Alm. it İs Por. İsk Yu. Tü.
İngilizce
• • • • • • • • •
S
Fransızca • •
• •
Almanca • • •
• • • • • •
İtalyanca • • • • • • • • •
İspanyolca • • • • • • • • •
Portekizce • • • • • # • • •
İskandinav • • • • • • •
• •
Yunanca • •
Türkçe • •
39
S 39
5 • 4 • 3 # 2 # 1 0 d £
Şekil 10- Strasbourg’taki Uluslararası Bir Kuruluş Açısından
Lengüistik Güçlük Mesafeleri Matrisi
Belirsizin Bilimlerinin Metodolojik Yanlan 2 1 7
Bu tabloyla ne yapılır? Yapılacak şeylerden biri, satır ve sütunları, gözleyerek, örneğin, bazı satırların siyah renkle daha
doluyken, diğerlerinin daha açık kalıp kalmadığına bakılabilir;
sütunlar için de aynı şey yapılır. Eğer böyle bir durum varsa,
niçini sorgulanabilir; buna besbelli yanıtlar bulunabilir; örneğin İngilizceden İngilizceye çevirmek, Türkçeden Türkçeye
çevirmek kadar kolaydır (bkz. köşegen); veya daima belirli bir
durumda olmak üzere, özellikle kolay veya özellikle zor diller
ayırdedilebilir.
Başlangıçta hemen hemen rastlantısal bir düzende yazılmış diller listesi, muhtemelen yazarın akima geliş sırasına göre düzenlenmiştir; bu, olumsallığın (contingence) ürünüdür. Bir başka
sıra düzeni benimsenseydi, yine ilke olarak aynı sonuçlar elde
edilirdi; çünkü sonuçlar, ardışık çiftler üzerindeki yargılardır.
‘1 Bir Tablo Nasıl “Köşegenleştirilir” ve Niçin?
Daha ileri gidebiliriz. Satır ve sütunların düzeniyle oynayarak yeniden gruplandırmalar n eden iyle tablonun genel yapısıııın rastgele değişip değişmediği sorulabilir. Bunu yapmanın
yöntemlerinden biri, satır ve sütunlarda yer alan yuvarlaklaıın büyüklüklerinin toplamını belirlemektir; bu amaçla örnel’,in, yuvarlak büyüklüklerine 1, 2, 3, 4, 5 şeklinde puan vererek
loplamlar elde edilir; bunlar salt grafik niteliktedir (eğer karesi
.ılınırsa -teorik olarak- bir başka gruplanma elde edilir), ancak
bir satırdan diğerine (sağ taraf) ve bir sütundan diğerine (tabloııun altı) değişirler. Bu anda, her birinin toplamlarını en büyüklen küçüğe doğru düzenli olarak azaltarak satırları ve sütunları
yeniden gruplandırmayı yasaklayan hiçbir şey yoktur.
Bu işleme köşegenleştirme denir; zira en büyük yuvarlaklan
matrisin bir yarısında toplamayı sağlamaktadır; köşegenin üst
kısmında… Matematikçiye göre, bunun gerçekleşmesi garanI ili değildir; empirist ona, bunu denemenin zahmete girmeye
değer olduğunu ve özellikle enformatik çağında, fazla pahalı
bir iş olmadığını söyleyerek karşılık verecek ve şunu da ekleyecektir; bu çoğu kez olur ve eğer bu durum da, tabloyu (effek-
2 1 8 Belirsizin Bilimleri
tif lengüistik mesafe matrisi) köşegenleştirmek mümkün olursa, bunun altında -varyans analizi veya faktör analizi anlamında faktör denilen- açıklayıcı bir öğe, yani tablonun sonuçlarını
yöneten bir ortak faktör var demektir. Bu faktör, belki de bir apaçıklıktır: “Yiddish….belki de İbraniceden daha çok Almancaya
benzemektedir. Böyle bir faktör varsa, gözlemci-deneyci, a priori
sahip olduğu, ancak kanıtlarını bulacağından emin olmadığı ilk
fikrinde, rahatlamış olacaktır. Belki de apaçıklık olmayacak ve
bu durumda, “lengüistik tuhaflık” kavramı üzerinde yeni varsayımlar geliştirecektir ve bu, yaptığı işlemin net kârıdır.
Eğer olgu saptanmış gibiyse, örneğin Guttmann ve Regnier’nin (yeniden üretilebilirlik indisi) çalışmaları izlenerek,
bizim laboratuvarımızda geliştirdiğimiz yöntem kullanılarak
daha da ileri gidilebilir. Buna göre matriste yeni gruplandırma yapıldıktan ve matrisin bir bölgesinde siyah yuvarlakların,
diğer bir bölgesinde beyazlıkların yoğunlaşması saptandıktan
sonra, burada iki yan olup olmadığı sorulur.
I. yan, olguların açıklanmasında farklı önemde eşzamanlı (concomitants) pek çok faktörün bulunması, II. yan ise ikinci
derecedeki faktörün daha önemli olan birinci faktörü (köşegenleşmeyi yapan faktör) bozmasıdır. Böyle bir durumda, birinci
derecede önemli faktörü dikkate alıp bundan hareketle tablo
yeniden oluşturulduktan sonra, aynı tarzda bir farklılıklar tablosu
ortaya çıkarmanın yolu aranır ve aynı tip akıl yürütme, bu kez
farklılıklar üstünde (yeniden gruplanma, köşegenleştirme, olabilir, olanaksız vb) yürütülür. Doğal olarak, ileri gittikçe, daha
çok maceraya girilir. III. bölümde, Regnier Abaküsüne ayrılmış
paragrafta, bu sürece ilişkin bazı ek saptamalar bulunacaktır.
Burada bizim için önemli olan husus, esasta belirsiz olguları
incelemek için bir araç örneğidir; tekrar edelim, bu belirsiz olgular, önemsiz değildir ve bu araç kullanılırken, neden söz edildiği
çok iyi bilinmemektedir, ancak bu olgular tanımlanmaya (aşağı yukarı nesnelleştirilebilir bir tablonun varlığı) ve ardından,
nedensel bir tarzda işlenmeye çalışılmaktadır. Aslında, konuşulan şeyin “açık tanım”ı, bu şeyin yol açtığı deneylerin toplamında özetlenebilir. Bunun, grafik temsilin belirsizliği’nin iyi bir kullanımı olduğu açıktır (0, 1, 2, 3, 4, 5 ölçeği, yuvarlakların çapıyla
Belirsizin Bilimlerinin Metodolojik Yanları 2 1 9
mı yoksa yüzeyiyle mi orantılıdır?) ve kesin bilimlerin reddedecekleri veya şüpheyle karşılayacakları spekülasyonlarda daha
ileri gitmeyi sağladığı görülmektedir. Bu ardışık yönlendirmelerin her anında, yorum hatası rizikosu, büyüktür; ancak yönlen11 irici bunun bilincinde olarak devam eder.
10. Labirent Yollarında Parkurların
Genel Pahaları Matrisi
İ kinci bir örnek verelim. Labirentler Teorisi çerçevesinde yapılmış önemli bir araştırmada C. Lefevre, bireylerin bilmedikleri
ya da bilmeye yeterli olmadıkları bir örüntüye göre, birbirlerine büyük ölçüde öngörülemez bir şekilde bağlantılı olan bir
koridorlar labirentinde (örneğin bir kentin sokakları) dolaşan
bireylerin davranışlarını incelemiştir. Araştırmacı, kısa mesafede, bireylerin bazı davranış kurallarına sahip olduklarını bilmektedir. Bir yandan bireyler, labirentte yön değiştirmelerinin
ve saptıkları köşelerin açılarının bütününü (Tolman’m “forward going tendency”si) belirsiz bir şekilde hatırlamaktadır;
öte yandan basit hareketlerinde (sağa veya sola dönmek, biraz
ileri gitmek, geri gelmek, daha önceden geçtikleri bir pasajı
yeniden bulmak, v.b), bazı yolları (trajets) veya yönleri -örneğin duvarların göze hoş görünen dekorasyonlarla süslü olması,
arzu duyulan malların bulunması, çekici perspektifler sunması
gibi nedenlerle- diğerlerine tercih etmektedirler. Nihayet bireyler belirli miktarda zaman, çaba, karar yeteneği kaynaklarına
sahiptirler ve zevklerini maksimum kılmak için kaynak harcamasını minimum kılmaya çalışmaktadırlar; bu, çok olağan ve
kabul edilebilir bir davranış ilkesidir.
Lefevre, labirentte olabilir tüm kalkış noktalarının (dikey
olarak solda) ve varış noktalarının (yatay olarak üstte) bir tablosunu oluşturmuştur; bu noktalar kuşkusuz geometrik noktalardır ve satır ve sütunlarda aynı düzende sıralanmıştır.
Sonra, mikropsikolojik çözümlemelerden yararlanarak,
labirentte bir x noktasından y noktasına gitme davranışının
(kondüktivizm ilkesinin bir yorumu çerçevesinde) genelleşti-
2 2 0 Belirsizin Bilimleri
rilrniş paha (coût generalise) kavramını uygulamıştır. Bu genelleştirilmiş paha terimi, çok iyi tanımlanmamıştır ve son derece
belirsizdir (bkz. V. ve VI. bölümler); ancak pek çok deney, bu
terimin, bireyin bir yerden diğerine belirli bir yoldan gitmek
için kendi kaynaklarından ayırması gereken paya, harcaması gereken çabalara ilişkin karanlık bir algısı olduğunu göstermektedir. Bu kavramın son derece işlemsel bir nitelikte olduğu
görülmüştür. Lefevre, belirli parkurlara göre, labirentin bütününde bir yerden diğerine gitmek için gösterilmesi gerekli
çabaları ortaya koyan bir tablo elde etmiştir.
Yine burada da grafik bir temsil oluşturmak için Lefevre artan büyüklükte yuvarlakların 5 veya 7 basamaklı olarak
nicelleştirilmiş bir ölçeğini yapmaya yönelmiş ve temsili bir
diyagram gerçekleştirmiştir. Ancak, sorun burada da önceki
örneklerine yakın bir şekilde ortaya konmaktadır; yuvarlakların büyüklükleri birbirinden farklıdır, tabloda bir örüntü görülmektedir ve sorun, bu tablonun, mekânsal bir davranıştan onu
oluşturucu öğeleri (composant) çıkarmak üzere nasıl yönlendirileceğidir. Parkurlara göre birey için genelleştirilmiş paha ile
genelleştirilmiş kazanç arasındaki oranların betimlenmesi, kendiliğinde bir ilk sonuçtur, ikinci sonuç, farklı parkurların (trajets)
göreceli sıklıklarına ve bireylerin “değerler tablosuna” bağlı
olarak hiç kullanılmamış veya çok fazla kullanılmış olabilir parkurların sıklıklarına göre ilgi düzenliliklerinin ortaya çıkmasıdır.
11. Uygunluk Matrisleri: Heuristik Bir Örnek
Sonuncu örneği “tipografik” alandan verelim. Çoktan beri
bilindiği üzere, çeşitli okuyucular tarafından okunan bir metnin algılanmasında rol oynayan değişkenlerden biri, tipografik
kompozisyondur, iyi tanımlanmamış, farklı yazı türlerine ait, çok
sayıda matbaa yazısı tarzları ve onları da yerleştirmenin, dizmenin farklı biçimleri vardır. Yine bilindiği üzere, bu değişken,
genel terimlerle “metnin zevki” denilen şey üzerinde, metnin
okuyucuları çekme ve ilgilendirmesi üzerinde etkilidir. Ancak
bu parametrenin nasıl etkili olduğu ve ayrıca diğer etmenler
Belirsizin Bilim lerinin Metodolojik Yanları 2 2 1
(örneğin okunabilirlik) tarafından etkisinin yok edilip edilmediği pek anlaşılamamaktadır. Oysa, tüm insan düşüncesinin
yazının sihir inden geçme zorunluluğu olduğu ölçüde, metinler,
kendine özgü pek çok özelliğe sahiptir ve her şeyden söz ederler, sonsuz miktarda bir anlam lar bütünü içinde tasavvur edilebilir tüm ilgi çeşitlerini sunarlar.
Varış Noktası
İ iB j
S İ JTr
oJŞ
CO (U <1
. t >5)
S R
<5
A7 Korunmuş \
Nokta /
A6 Korunmuş \
Nokta J
N(
131
Î S U
• • • • • • • •
12-
11 • • • • • • •
10
9 –
8 • • • • • . • . . . .
7 – • • • • • m • • • • • •
6 • • • • • • • I
5 ■ • • • • • • • • • • •
4 • • • • • • • • • • • •
3 • • • • • « • • • • • •
2 ■ • ‘ • • * • • • • • •
1 • • • • • • • • • • • •
— i ‘ l I I I
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13
/ A 7 Ö zel
\ Yer
/ A6 Çıkış
\ Merkezi
K a lk ış N o kta sı N o’su
Şekil 11 – Şeffaf Olmayan Bir Labirentin Herhangi İki Noktası
Arasında Keşif Pahalarının Diyagramı (Bir yuvarlağın boyutu bir noktadan diğerine gitme güçlüğünün çoğalan doğrusal
fonksiyonudur)
2 2 2 Belirsizin Bilimleri
Şekil 11- Lefevre, bu çalışmasında, kentsel labirentte dolaşmanın pahasını çözümlemiştir. Absis ve ordinat üstünde, aşağıda düzeltilmiş bir
şeması görülen 13 tepeli bir labirentin olabilir çeşitli tepeleri gösterilmiştir. Burada “parkurun pahası” birtakım öğelerin doğrusal kompozisyonuna göre değerlendirilmiştir: Ulaşım aracı fiyatı, harcanan fiziksel enerji, geçirilen zaman, bir dizi peyzaj içinde yol bulmanın bilişsel
pahası, bir yanlış ve yol kaybetme kaygısının bedeli… Tüm bu veriler,
oldukça muğlaktır ve bunların “toplamları” daha da belirsizdir. Veriler
satır ve sütunların kesişme noktalarında, farklı büyüklükte yuvarlaklarla ve 5 puanlı bir ölçekle ifade edilmiştir. Diyagramın temsili, özel
yol çizgileri hakkında hemen bazı fikirler vermektedir: A7′ den A6′
ya giderken bir özel yerden bir genel yere varılıyor; tersinden bakarsak, genel yerden (kent meydanı) özel bir yere (örneğin çoğu ziyaretçi
tarafından bulunması çok zor olan, kenarda kalmış, karanlık bir sokak
adresi) gitmek daha zor görünüyor. Lefevre, satır ve sütunlar gözleminden, belirli bir yol çizgisine göre dolaşma bakımından birtakım kolaylık
veya zorluk etmenleri çıkararak ve bu sayede bazı alanların insan kalabalığına karşı korunmasını veya kalabalığın bazı alanlara doğru yönlendirilmesini sağlayan parkurlar oluşturma olanağını göstererek, bu
tür bir diyagramın yararına işaret etmektedir.
Hangi metin için hangi tipografi? Bu sorun hiç de açık değil.
Bununla birlikte, bu sorunun bir anlamı olduğu ve ona bir
yanıt bulmanın yararlı olacağı açık gibidir; bu hiç değilse sorunun bir anlamı olmadığım kanıtlamak için gereklidir ve bu,
sonuçta son derece şaşırtıcı ve kendiliğinde, gerçek bir bulgu demektir. Çeşitli yöntemler bazı tipografik karakterlerin
nesnelleştirilebilir konotatif profillerini bulmaya ve onları,
bu şekilde düzenlenen metne genelleştirmeye çalışmışlardır
(Janisevski). Sonuçlar tartışmaya açıktır; ancak anlam taşıyan
bazı metinleri “tuhaf” bazı karakterlerle düzenleyen teratolojik deneyler (R. Gid), okuyucularda genel bir reddetme tepkisi
oluştuğunu açıkça göstermektedir; demek ki bir şey var.
Bu konuda daha genel bir yöntem iki girişli bir tablo
oluşturulmasına dayanmaktadır. Buna göre, kullanım verilerine temellenmiş a priori bir şekilde, teorik olarak sınırsız, ancak
bu mesleğin adamlarının pratikte iyi bildiği bir listede, farklı
metin kategorileri (bilimsel metinler, edebi metinler, dogmatik
Belirsizin Bilimlerinin Metodolojik Yanları 2 2 3
metinler, kutsal metinler, bir iddia ortaya koyan metinler vb)
ortaya konur. Diğer yandan, bir başka boyut olarak, birbirlerinden olabildiğince farklı karakterler alınır; bir düzine kadar yazı
karakteri çeşidi yeterli olabilir; bunlarla, her kategorinin metinleri düzenlenir; burada her metin farklı ancak çok yakın bir
niteliktedir (ayrı bir kitaptan alınmış parçalar) ve örneğin hepsi
.lym tipografik büyüklükte dizilir; tipografik büyüklük, saptaması kolay ve önemli bir değişkendir.
Çok da büyük çapta olmayan (100 metin) tüm bu metin
düzenlemeleri bir okuyucu kitlesine sunulur; okuyucu kitlesinde, biri “profesyonelleşmiş” okuyuculardan, diğeri olağan okuyuculardan oluşan iki grup alınır; sonra bu iki grubun farklılık
veya benzerliği araştırılır. Bunun için, değerleri -2, -1, 0 ,1 ,2 olan
(tuhaf, uygun değil, fark etmez, uygun, çok iyi seçilmiş) basit
bir tercih matrisi oluşturulur; olgunun son derece büyük dağılımı (dispersion) nedeniyle, böyle bir tablo, son derece yüksek
bir çeşitlilik gösterir, ancak yukarıda işaret ettiğimiz zihinsel
algoritmalara tabi tutulabilir.
12. Deneyin Bir İkamesi Olarak Faktör Analizi
a) Dünyaya Dokunmak: Göze Çarpan Bir Merak?
III. ve IV. bölümlerde, bilimsel yaratıcılığın, deney ve mantıksal çıkarsama gibi iki büyük ve geleneksel biçimi olduğunu ve
bunlara modelleştirme veya benzetişimin eklendiğini vurgulamıştık. Sosyal, etik ve “dinsel” nitelikli çeşitli nedenler dolayısıyla , deney, yakından veya uzaktan canlılarla (özellikle insanla) ilgili alanlarda, giderek artan engellerle karşılaşmakta ve
bir tür “dokunmak yasaktır” engeline çarpmaktadır; bu belki
de Batı’nm -teknolojinin temelinde olan- doğaya egemenlik
felsefesinin, bu doğanın dokunulmaz ve verilmiş bir obje olarak temaşasını temel alan bir felsefeye doğru kaymasının veya
gerilemesinin göstergesidir.
Bazı ülkelerin doğal parklara ilişkin kurallarının altındaki
motivasyonlar yorumlanarak, doğanın dokunulmazlığı ilke-
2 2 4 Belirsizin Bilimleri
sinin şimdiden bazı işaretlerini kavrayabiliriz: “Sadece ayaklarınızın izi kalsın, sadece fotoğrafları götürünüz”. Üstelik, Kant’
tarafından sözü edilen ezeli dağların karlı zirvelerinin temaşasındaki zorluklar, onları temaşa eden insan bakışıyla teraziye
konup tartıldığmda, sanki kendiliğinde Dokunulmazın bir dininin somut objelerine dönüşmektedir ve sanki doğa, korunmuş
ve insan bakışma yasaklanmış olan kendi parklarına kapanmak
zorundadır; insanın onları seyrederken duyduğu merak veya
haz, sözcüğün dolu anlamında, yersiz görünmektedir.
Dünyaya veya onun bir parçasına doğrudan dokunan deney a
fortiori, sanki göze batan bir merak, bir tür “krala karşı işlenmiş
suç” olmakta ve yaratmak için o kadar özsel olan görmek için
deney, bilimsel bir kötülük gibi algılanmaktadır. O halde, deneyi sistematik olarak azaltıp hatta ortadan kaldırarak, bilimsel
araştırma nasıl ilerletilecektir? Üstünde etkide bulunmak amacıyla dünyayı tanıma iradesi de, yine, suçlu bir merak veya bir
güç istismarı mı olacaktır? Veya, bilim adamlan kastının iktidara
geldiği bir anda, toplum, karanlık bir şekilde onu kontrol etmeye, sınırlandırmalar ve yönetmelikler içine hapsetmeye ve onun
derin dinamizmini indirgemeye mi çalışmaktadır.
b) Gözlemek veya Deney Yapmak
Gözlemci ve deneyci arasındaki farkı vurgulamıştık. Eğer gözlemek kendiliğinde bir eylem (fotoğraf örneği ve sosyal gözlemci teorisi bunu doğruluyor) ise de, ilke olarak, zayıf etkileşimdir; bu etkileşime dünyanın temaşasından bir sistem çıkarılabilir. Oysa deney, güçlü bir etkileşimdir, belirli bir yerde bu dünyanın akışını değiştiren bir eylemdir.
Kabul edilen etik ne olursa olsun, her ne kadar bazı askeri
yönetmelikler -daim a başarısızlıkla- bunu denese de, insanın
dünyaya bakmasını yasaklamak (şimdilik) çok zor görünmektedir. İnsanların eşitliği gibi, sağlam bir şekilde koksalmış bazı
ilkeler, buna izin vermemektedir.
Oysa aslında, kent meydanından geçen biri, tüm diğer
geçenlerle eşit haklara, örneğin temaşa hakkına sahiptir ve gizlice not karnesini almasını, olayları buna veya belleğine kaydet-
Belirsizin Bilimlerinin Metodolojik Yanlan 2 2 5
meşini, sonra da onları bir doktrin içinde sistematikleştirmesini
engellemek güçtür. Sadece politik bir gösteriyi inceleyen gizli
•ıjan veya casus değil, içimizdeki röntgenci de bu alıştırmaya
koyulmaktadır.
Bilimsel düşünce, demek ki, bütünüyle deneye bağlı değildir. Eğer deney gittikçe zorlaşırsa, bu en azından insan bilimlerinde güçlü etkileşimlerden zayıf etkileşimlere kadar, mevcut metodolojinin dengesini bozacaktır ve zayıf etkileşimlerde,
bilimsel düşüncenin yeni bir gelişme alanı bulunacaktır. Aristoteles, bilimin, sadece genelle uğraştığını söylemiştir. Gözlemlerden hareketle bir bilim kurmak için, tek tek özel gözlemlerden her birinin genelliğine ilişkin bir kesinlik duygusu elde
etmek, yani rastlantısal olaylardan itibaren biçimler oluşturmanın bir yöntemi olan istatistiksel işlemler yapmak gereklidir.
Kısacası, burada kesin bilimler konusunda daha önce ifade
edilmiş bir görüşe varıyoruz; insan gruplarının istatistiği üstüne temellenmiş pozitif bilimsel gözlemin, rasyonel düşüncenin
tek genel yöntemi olarak kalma rizikosu vardır; bu yöntem,
evrenselleri ortaya çıkarmak üzere belirsiz olguları gözlemektir. Böylece “Deneyin yerini nasıl dolduracağız?” sorusuna “anlam üreterek” şeklinde yanıt verilebilir.
c) Bilimsel “Gözetleyicilik” ve “Gözetleyicilik’ln Bilimi
Daha ileri gidelim; burada artık söz konusu olan -insanoğluna
ölçek olarak uzaklıkları nedeniyle- dünyadaki varoluşumuzu
etkileyemeyen mikrofizik sorunları değildir; bizi a priori daha
çok ilgilendiren insan bilimleri, yani olduğumuz şeyi, inandığımız şeyi, arzuladığımız şeyi nesne olarak alan bilimler söz
konusudur. Bir insan diğerini gözlediğinde, geçici olanı, varoluşsal kaderi unutulmak olanı yakaladığı ölçüde, onu belleğinde, kamerasında veya istatistiğinde kristalleştirdiği ölçüde bir
eylem ortaya koymaktadır.
Gözlem, öylesine bir bakış değildir, bir eylem iradesi ve
projesidir. Ancak son derece küçük mikroskobik bir eylemdir
ve özellikle insan dünyasının gözlemcisi, fark edilmeden oradan geçen birinden zor ayırdedilir ya da hiç edilmez. Bilimsel,
“meraklı” göze batmaz, mesleki sırra bağımlıdır. Köyün insanı
2 2 6 Belirsizin Bilimleri
üstünde komşuların kuşkulu bakışları ne kadar etkiliyse (çünkü
ona karşı dönebilirler), casusun veya sosyolojik anketörün büyük
kentteki anonim bakışı, değerler açısından o kadar nötrdür.
13. Faktör Analizi Sosyal Bilimlerin
Evrensel Yöntemi mi?
Herhangi bir şekilde kesin veya belirsizce ölçülebilir boyutlaı
veya parametreler tarafından nitelendirilmiş birtakım olgular bütününün varyansını açıklayan faktörlerin araştırılması, bu
olgunun her görülüşünde (occurrence) bu parametrelerin varyansları arasında bir iç bağlantının var oluşuna dayanmaktadır. Faktör araştırması nedensel çözümlemenin yeni bir biçimi gibi
görünmektedir; temel olarak istatistiksel niteliktedir; “gizil
nedenler”in araştırılmasıdır; faktörlerin basitçe ifade edilmesine, burada bizim az kesin, en azından belirsiz saydığımız sosyal bilimlere uyarlanmış bir tür muğlak determinizmin oluşturulmasını eklemektedir.
Burada bizi iki temel nitelik ilgilendirmektedir. Öncelikle,
belirttiğimiz gibi faktör araştırması olguların gözlemine dayanır, onların değiştirilmesine (alteration) değil.
İstatistikçi, örneğin anketler aracılığıyla, yaklaşık olarak ölçebileceğine inanarak “kimin neyi (klasik, hafif, havai, ağır, neşeli,
karmaşık), ne zaman ve nerede dinlediğini” yaşa, cinsiyete, sosyal ve kültürel statüye göre gözleyerek, radyo yayınları dinleyicilerinin müzik zevkinin gizil faktörlerini ortaya çıkarır. Bunu
yaparken ne insanlara, ne de olgulara müdahale eder; tepkilerini gözlemek için insanlara dinletmek üzere özel müzikler de
üretmez. Yaratması gereken ölçme ölçeklerine göre yaş veya
sosyal statü, müziğin hafifliği veya klasikliği gibi boyutlar
arasmda belirdiğini gördüğü korelasyonlar üstünde ustalıkla
oynamakla, kaydetmekle, not etmekle yetinir.
İstatistikçi eylemde bulunmaz, gözler. Temaşa eder ve temaşasından hareketle, sınırlı bir kesinlik içinde, çıkarsamalar yapar;
bu gerçekten zayıf etkileşimdir. Gözlediği olgu, o an için oldu-
Belirsizin Bilimlerinin Metodolojik Yanları 2 2 7
i’.ıı haliyle olmaya devam eder. Çok daha sonra, kitlenin zevkin ine veya politik kamuoyu yoklamalarına ilişkin sonuçların
\ ,ı yi ulanması, bizzat varoluşuyla gözlenen şeyleri etkiler ve
hıı sonuçlar, tanındıkları için, olgunun bir parçası olan olgul,n veya edimler haline gelirler. Faktör analizi, bilim adamının,
lı,mgi nedenle olursa olsun, deney yapmasının yasak olduğu -ve
l’.ı >ıdüğümüz üzere çok ve giderek artan sayıdaki- tüm duruml,ı ı .ı gayet başarılı bir şekilde uygulanmaktadır.
Burada, araştırmacının, birini “neden” diğerini “sonuç”
ııl,ırak, veya daha bilimsel bir deyişle etkileyen değişken ve
ı-İkilenen değişken olarak nitelediği iki neden dışında, olgula11ıı çeşitliliğinin tasavvur edilebilecek tüm nedenlerini eledi-
);ı laboratuvar durumunu terk eden ve dünyanın bilinmesine
ilişkin yeni bir bakış açısı görülmektedir. Faktör analizinde, 19.
yıi/yılda Stuart Mill’in ifade ettiği ünlü birlikte değişme kavramı ııı dikkate almanın yeni bir tarzı bulunmaktadır.
Bu, faktör analizinin sadece belirsizin bilimlerine uygulanmasından kaynaklanmamaktadır; her şeyden önce, başta da
ıs.ıret ettiğimiz gibi “kesin” bilimler, kesinliklerinde, sadece dış
dünyanın istikrarlılığına bağlı olan çok zayıf belirsizlik incelemeli ‘l inin bir kategorisidirler. Ancak, özellikle, kesin bilimlerin,
oldukları gibi kodlanmış bir alanlarının varolduğu ve onların
hıı alanda, büyük ölçüde belirsiz “doğanın” bilim i oldukları ve
ı loğa bilim i adamlarının; dünyanın en basit yanlarına sığınarak
onun karmaşıklığını ele almaktan zihinsel tembellikleri içinde,
isteyerek kaçındıkları düşünülebilir.
Jeoloji ve coğrafyada, hatta astronomide (Hubbles diyagramı) örneğin faktör analizinin uygulanmasını ve daha basit-
< ‘(‘si, istatistiksel formülasyonu (formulasyon=biçimler yaratma) engelleyen hiç bir yasak yoktur. Burada, metodolojik bakış
.ıçısmdan, “insanların” davranışlarının çözümlenmesine çok
v.ıkın bir alanda bulunuyoruz. Ancak doğa bilimleri araştırmacılarının şimdiye dek bundan hiç yararlanmadıkları da bir
olgudur: Belki de bilgi öğelerinin çelişkili bütünlerine sempatileri azalmıştı ve bu, araştırmacıları, onların kolleksiyonunu
yapmayı unutmaya sevk ediyordu. Örneğin botanik alanında
I ipolojik niteliklerin bir faktör analizi acaba ne olurdu?
2 2 8 Belirsizin Bilimleri
9ı——— ————————————————————
8 —————————————————————————
7 ——————————————————-
6 —————————————————-
5 —————————————————-
4 ———————————————————————-
3 —————————————————-
2 —————————————————-
1 ———————————————————————-
° 0 1 2 3 4 5 6 7
Şekil 12 : Korelasyonların Yanıltıcı Doğası
Verilerin çözümlenişine ilişkin konvansiyonel yöntemler, örne
ğin sosyal bilimlerin ayrıcalık tanıdığı, x ve y gibi iki değişker
arası korelasyon yöntemi, sözcüğün dar anlamında (görüner
şey) bir dizi olguyu doğrudan doğaları gereği atmakta, ele
mektedir. İşte Kruskal tarafından verilen bir örnek: Burada ı
(x, y) korelasyon katsayısı görünüşte sıfır. Ancak, bu tür bi:
biçim sunan tüm diyagram, açıklanması gereken bir olgunur
olduğunu ortaya koymaktadır. Bunu yapmamak düşünceye
karşı bir suçtur; x ve y arasındaki ilişkilerin bu biçimi göstere
ceği bir mekanizma tasavvur etmek söz konusudur ve aslindi
bu ilişkiler muhtemelen araştırılması gereken bir başka nitelikteki asıl olgunun gölge olgusu (epiphenomene) olabilirler.
Buna karşılık, x, y değişkenleri üzerinde konumlar ve ilişki
ler kavramı bir kez kabul edildiğinde (örneğin yıldızın merkezi)
ortaya çıkan yıldızın ne ölçüde az ya da çok kesin olduğu, ayrıca incelenmesi gereken diğer olgular tarafından az ya da çot
bozulduğu sorunu çıkar. Burada, şekil 8’de yaptığımız bir saptamayı yeniden buluyoruz.
14. Açıklama “Faktörleri”, Şeylerin Doğasında
Olduğu Zaman
lîüyük bir didaktik değeri olan bir örnek alalım. Öğrencilerine
“faktör” sözcüğünün veya açıklayıcı boyutsal mekânın anlamını anlatmak isteyen bir sosyal bilimler profesörü, bir otoyol
haritasında, kentler arasındaki mesafelerin bir tablosunu ortaya
koyar: Avrupa’da, şu kentle bu kent arasında kaç kilometre var?
Tüm mesafeleri, en büyük mesafeye bölerek, tablosunu, 0 ile 1
■ırasında değişen birtakım değerlere indirger. Bu küçültülmüş
tablo, aslında, bir korelasyon matrisinden ayırdedilemez. Bunun
üzerine, profesör öğrencilerine, en klasik yöntemlere göre ve
tablo üstünde bir faktör analizi uygulamalarını ve matrisin
hücrelerindeki rakamların varyansını açıklayıcı etmenleri ortaya çıkarmalarını söyler.
Bildiğimiz kadarıyla (profesör biliyor) a priori olarak
Lümüyle apaçıktır ki bu tablo, alan üstünde mesafelerin bir tablosudur ve öğrenci, çözümlemesi sonucu iki temel faktör bulacaktır; biz bunları biliyoruz; bu iki faktör, uzunluk ve genişliktir ve her ikisi de varyans analizinde eşit ağırlıktadır. Yine bildiğimiz üzere, bu iki faktör varyansm büyük bir kısmını (%
95) açıklamaktadır; çünkü coğrafi koordinatlar, kentlerden her
birinin konumunu zorunlu olarak dikkate almaktadır.
Aslında, eğer öğrenci, daha sonra, bir x,y diyagramı üstünde temsili noktaları birleştirirse, kenarları ve harita fonu olmayan bir coğrafi harita elde edecektir, ancak bu haritanın, eğer
aklına gelirse, yapısını tanıyacak ve bilecektir.
Daha ileri gidilebilir; varyansm açıklanamamış kısımları, ikinci
derecede iki üç faktörden kaynaklanmaktadır; bunlardan biri,
rakımdır (yükseklik); zira S= (x 2 + y 2) 1/2 ilişkisine, bazı kentlerin yüksek dağlarda, bazılarının ovalarda yer aldığı bir mekânda, bütünüyle uyulmamıştır. Aslında fark çok küçüktür ve aldığımız kent örnekleri dikkate alınabilecek maksimum yüksekliklere kıyasla daha da arttığında, fark düzenli olarak azalmaktadır.
Daha da ileri gidebilir ve bu, daha ilginçtir. Teorik olarak, bu
şekilde oluşturulmuş matris, uçakla katedilecek yol hatlarıBelirsizin Bilim lerinin Metodolojik Yanları 2 2 9
Parlaklık
(mutlak görsel bütünlük)
2 3 0 Belirsizin Bilimleri
na mükemmel bir şekilde uygulanabilir. Ancak kentler arası
mesafeler, zorunlu olarak, hiç de en kısa geometrik mesafeler
değildir; bu, yol mühendisleri için besbelli bir olgudur. Ancak
matris, simetriktir ve bu şekilde yapılmıştır; çünkü gidiş-geliş mesafelerinin eşit olduğu varsayılmıştır (bu, “tek yönlü”
sokakların varlığı nedeniyle bir kentin değişik noktaları arasındaki gidiş-gelişler için kesin olarak doğru sayılamaz; fakat
coğrafi ölçekte muhtemelen doğrudur). Buna karşılık, yüksek
dağları, vadileriyle topografisi karışık bazı ülkelerde, çeşitli
yerler arası mesafeler, dar anlamda coğrafi mesafelerden genellikle farklıdır: esasen, bu ortalama farklılık, bir yüzeyin engebeli özelliğinin göstergesi olarak alınabilir.
Renklilik D ü ze yi
Şekil 13: Korelasyon Diyagramı: Asıl Olgu ve Aksesuar Olgu
İşte bir rakım tablosunun temsili gibi görünen bir başka diyagram. Bu diyagram, y’nin x’in fonksiyonu olarak muğlak olan
ve x ile y büyük olduğunda gittikçe daha belirsizleşen regressif bir artışından başka bir şey ifade etmemektedir. Oysa, açıkçası, bu diyagramın esas olarak ortaya koyduğu şey, çağdaş
Belirsizin Bilimlerinin Metodolojik Yanları 2 3 1
bilimlerin yeni bir kavramıdır; her biri kendi mekanizmasına
sahip birbirinden farklı ve x’e göre y’nin gösterdiği bir evrimin
belirli bir düzeyinde ortaya çıkan iki olgunun çatallanmasıdır
(bifurcation). Burada asıl sorun, regresyon doğrularını kendiliğindenlikle çizmeden önce, nasıl olup da belirli bir bölgenin,
yasak bir bölge olduğunu sorgulamak ve üzerinde düşünmektedir. Burada, düşünce (reflexion) her türlü ölçmeden önce gelmektedir. Aslında, ölçme, olağan olanı tuhaf bulmak ve doğanın tuhaflığını düşünmek üzere bir tür zihin disiplini gibi
görünmektedir. Biçim teorisi, burada, korelasyon analizinden
kat kat daha fazla işe yaramaktadır.
lîöylece, objeyi oluşturmak için, çözümlemenin sonucunda
hareket edilen bu ters örnekte, etmen kavramının, hemen hemen
bütünüyle doğal bir apaçıklık olduğu ve fiziksel gerçeğin tüm
evreninle, en azından morfolojik betimlenmesinde, faktör analizinin uygulanmasının doğrulandığı görülmektedir. Zaten
nesnede var olan ve birbirini dik açıyla kesen etmenleri aradığımız takdirde, onları mutlaka buluruz.
15. Faktör Analizinde Sağduyunun Kullanılması
Faktör analizi, bizim önceden bildiğimiz şeyi bulmaya yarayan otomatik bir yöntem midir? Faktör analizini matematiğe ve
daha özel olarak vektörler teorisine ve bir vektör matris yoluyla betimlenmesine bağlamak, zarif bir tutumdur. Kuşkusuz
matematikçiler, faktörleri, bir katsayı tablosunun “asıl vektor”ü
dedikleri şeyin araştırılmasının ve projeksiyonunun özel bir
tarzı olarak görmektedirler. Ancak, sosyal bilimler ve özellikle belirsizin bilimleri açısından, bu tür bağlantılar kurma, hem
tarihsel ve hem de özellikle kavramsal olarak hatalıdır.
Faktörlere ayırmanın teorik temeli, Spearman tarafından 1904’te yayınlanan ünlü bir makalede ortaya konmuştur;
bunun heuristik süreci ise J.M. Mouchot tarafından dikkate değer bir şekilde çözümlenmiştir. Yazarın izlediği heuristik
süreci adım adım ele alan Mouchot’ya göre, Spearman’m temel
2 3 2 Belirsizin Bilimleri
kaygısı, her şeyden önce, karmaşık ve az çok tutarsız görünen
bir gerçeği, gizil faktörleri (true score) ortaya çıkararak basitleştirmektir; faktörlerin belirlenmesinde Spearman şu gözleme dayanmıştır; eğer bir dizi rakam ile katsayı arasında korelasyonlar mevcutsa (Spearman, özellikle “zekâ” denen belirsiz
kavramla ilgilenmekteydi), bu durumda, gerçek sonuçların karmaşıklığını basit kombinezonlar aracılığıyla dikkate alan gizil
faktörlerin varolması gerektiği açıktır.
Spearman, öğrencilerin çeşitli derslerde notlar arasında
bir korelasyonlar tablosu oluşturarak, bu korelasyonların bazı
düzenlilikler içinde bulunduğunu görmüş ve buradan da, ortak
bir gizil faktör varolması gerektiği sonucuna varmıştır.
Bu tabloyu inceleyen Mouchot’ya göre, “faktör analizinin yaratıcısı; bir değişkenin kendisiyle korelasyonunu belirten 1 sayısını
köşegene kaydetmemektedir; bunun nedeni, Spearman’m buluşunun, esas olarak bir başka nitelik taşıması ve Spearman’m
kafasında, bu tablonun, değişkenler arası etkileşimi değil, ortak,
gizil bir faktörün varlığından kaynaklanan, birbiriyle kesişme
düzeyini temsil etmesidir”. Spearman’m konumu, genel bir katsayı arayan belirsizin bilimlerinin bir pratisyeninin konumudur; bu genel katsayı gerçeğin, yani farklı derslerde öğrencilerin
notlarının kaypak çeşitliliği üzerinde kavramsal bir egemenlik
sağlayabilecek olan “faktör”dür (buna daha sonra “zekâ” denmiştir). Aslında, Spearman, daha sonra yazdığı ardışık makalelerinde pek çok ardışık faktörün birbiriyle etkileşimini tanımlayacak ve görünüşte düzensiz olan ve bundan böyle faktörler
vasıtasıyla egemen olacağı bir gerçeğin düzenlenmiş bir tür çok
boyutlulaştırılmasma (multidimensionnalisation) ulaşacaktır.
Spearman’dan bu yana ve özellikle, çoğu kez çok (hatta ortalama psikoloğu ürkütücü derecede) emek isteyen hesapları kolaylaştıran enformatiğin sosyal bilimlere girişinden beri,
faktör analizinde yani çok sayıda farklı ölçümü, bu ölçümlerin birbirine tekabül ettirildiği tablolara indirgeme işleminde,
büyük ilerlemeler sağlanmıştır. Bu gelişme, bazen, biraz tuhaf
kaçmaktadır; çünkü bilgisayar makinesinin ellerine (!) bırakıl-
Belirsizin Bilimlerinin Metodolojik Yanlan 2 3 3
ımş yönlendirme tekniğinin karmaşıklığı bir yandan sonuçların, bazen yorumlarıyla birlikte toplanmasını; diğer yandan,
lıemen hemen bütünüyle enformatik hale gelen ve programcılar denilen ve bambaşka bir alandan ya da formasyondan gelen
insanların işi olan başka teknikler ve başka zihinsel yetenekleri
gerektiren dar anlamda faktör analizi çalışmasını kapsayan yöntemsel süreçte, çoğu kez bir tür şizoidi andırmaktadır. Programcılar, çoğu kez, kendi öz entelektüel yeteneklerinden emindirler ve sosyal bilimler laboratuvarmdan gelen müşterileri
karşısında bir üstünlük konumunda olma arzusundadırlar.
Bu araştırma şizoidi, çağdaş pratikte dikkat çeker boyutlardadır. Faktör analizinin kendi işinin tüm tutarsızlıklarını çözmeyi sağlayacak sihirli bir anahtar olduğuna bir bakıma inanmış olan sosyal bilim araştırmacısı, kendinden emin görünen
ekip arkadaşı bilgisayarcıya kendini teslim etmektedir. Burada, bir ölçümler bütününden hareketle gizli nedensellikleri
oluşturmaya çalışan Spearman’ın kavramsal ve çıkarımsal yaklaşımından çok uzaklaşmış olunuyor.
16. Çözümleme veya Anlama: Anlama Faktörleri veya
Temsil Faktörleri
Aslında faktör analizi kanaat incelemelerine, yaşam araştırmalarına ve ekonomik anketlere girmekte ve Condorcet’nin erdemlerini vurgulamış olduğu ve çok sayıda ilişkiyi bir kâğıt parçası üstünde özetleyen çift girişli tabloların yerini almaktadır. Bu
analizin kullanımının bir tür ortodoks doktrini belirmekte,
ancak onu kullananlar, işlemin temellerine ilişkin matematik
yeterliğe nadiren sahip oldukları ölçüde, bu doktrin, teolojisi
saklı bir ritüele benzemektedir. Geniş kitlenin tükettiği magazinlerin sayfalarına zaman zaman dökülen faktör temelli temsiller, bilimsel Kitsch’e uygun düşen, hafifçe efsunlanmış nitelikte
bir virtus scierıtifica (bilimsel erdem) gibi işlemektedirler.
Faktör analizinin ilk araştırmacılarının çabaları, basit, sezgisel, ancak muğlak ve iyi tanımlanmamış faktörlerin tanınmasına ve somutlaştırılmasına yönelik olmuştur; örneğin, genel
2 3 4 Belirsizin Bilimleri
zekâ. Ya da, Eysenck’in takdire değer çalışmalarındaki gibi,
“ilerici-muhafazakâr” veya “sert-yumuşak” şeklindeki ayırdedici karşıtlıklar ortaya konmuştur. Yine aynı doğrultuda, kültürlerarası bir çözümleme yapan Cattell’in çalışmaları bir gerçekliğin, veya kullanıcının yavaş yavaş “özselleştirmesi” (substantier), yani düşüncenin araçları olarak fethetmesi gereken
kültürlerin karmaşıklığının, kültürün boyutlarından hareketle
yeniden yorumlanması üstünde odaklaşmıştır.
Bununla birlikte, “faktörcü zarafet” doruğunu, boyutları ihtiyatla Fİ, F2, F3 şeklinde nitelendirilen geniş bir tabloda
çeşitli öğelerin yeniden konumlandırılmasında bulur; bu faktörlerin neyi temsil ettiklerini söylemekten her an çekinilir
ve böylece yanlış yorumlar yapmaktan kaçınılır. Bu belki de,
araştırmacı için, tedbirli bir tutumdur; ancak, bu konuda hiçbir şey bilmeyen bir gazeteci için kesinlikle gereklidir. Ne ki bu
tutum, karmaşık bir gerçekliğin açıklanmasını sağlayan anlaşılabilir faktörleri anlamak ve bulmak isteyen faktör analizinin
temelini atanların tutumuna aykırı yöndedir.
Bilimin amaçlarından biri, somut gerçekliğin yerine rasyonel bir soyutlamayı, bu daha basit bile olsa, koymak değil, bu
gerçekliği anlamaktır.
17. Faktör Analizi Sezgiye Yer Bırakmalı mı?
Faktör analizi teriminin genel bir alanı kapsadığını biliyoruz;
bir gerçekliğin boyutlandırılması veya faktörlerin araştırılması.
Matematikçi için, bir rakam tablosunu, onu oluşturan öğelerden
hareketle dönüştürmenin pek çok tarzı olduğunu da biliyoruz.
Bu konuda en ortodoks yöntemlerden biri en az sayıda etmenle varyansın en maksimumunu değerlendirmeye, yani belirli bir
gerçekteki değişkenliği kovalayarak bu gerçeğin gittikçe daha
tam bir portresini yapmaya dayanmaktadır; burada, söz konusu
faktörlerin, her zaman, belirsizin bilimlerinde hep bir yeri (değeri) olan sağduyunun öğeleri olmaması önemli değildir.
Soyutlamanın lehine ve dolayımsız bir anlaşılabilirliğin aleyhine olan bu düşünce ekonomisine (tasarrufuna) bazı
Belirsizin Bilimlerinin Metodolojik Yanları 2 3 5
durumlarda, I. Bölüm’de belirttiğimiz anlamda, herhangi bir
ıu’denle “apaçık” görünmeyen, kolay anlaşılabilir ve kavranabilir olmayan faktörlerin tanımlanması tercih edilebilir. Bu
durumlarda, değişkenliğin büyük kısmının açıklanmamış olarak kalması göze alınarak, bu tür faktörlerden hareketle faktör
analizi yapılmaya çalışılır. Burada, zihinsel tutarlılık, kullanma
ve açıklama kolaylığı, bilgilerin iletilmesinin didaktik kolaylığı
)’,ibi hususlar, çoğu kez, çözümlemenin sağlamlığının ve özelI i kle, profesyonel matematikçinin titizlikle sarıldığı çözümleme
zarafetinden öne geçecektir.
Az çok a priori tanımlanmış birtakım faktörlerden hareketle korelasyonlar tablosunun faktörlerle yeniden oluşturulmasını karşılaştırarak ve sonra, aynı işleme bir başka oyunla yeniden başlayarak, önerilen modelin genel anlaşılabilirliği ve benzeri deneylerle tutarlılığı açısından hangi açıklamanın daha iyi
olduğuna karar verilebilir.
Esas öğe özellikle, açıklayıcı ve didaktik başarıdır; belirsizin kavramsallaştırılmasında ilerlemeyi, somut olanın yakınında
durmayı sağlar ve böylece, sosyal bilim araştırma pratiğinde sıklıkla karşılaşılan bu kendiliğinden yabancılaşmayı azaltır; zira
bu yabancılaşma araştırmacıları deneysel alandan kopartarak,
kavrayamadıkları bir dönüştürme işlemi sırasında, elleri kolları
bağlı bir durumda, program çözümleyicisine teslim eder.
Mouchot ve Regnier gibi, bu tür güçlükleri yakından bilen
araştırmacılar, hemen hemen tümüyle grafik nitelikli ve en
azından basit, özel faktör analizinin yöntemlerini geliştirmişlerdir; bu yöntemlerin uygulanışı sırasında, araştırmacı, kurmakta
olduğu gerçeklikle temasını hiçbir zaman kaybetmemektedir.
Yöntemler bölümünde ele alacağımız Regnier Abaküsü,
korelasyon tabloları da olabilecek matrissel tablolarda renkli
bir ölçek kullanılmasına dayanmaktadır ve birleşmenin (convergence) tümüyle sezgisel bir akıl yürütmesini temel alan ve
tümüyle deneme-yamlma yoluyla işleyen toplama-çıkarma ve
tahmin süreçleri aracılığıyla, dik açılı (ortogonal) temel boyutlarda faktör analizinin gerçekleştirilmesine olanak vermektedir. Teorik doğrulaması, Krippendorf ve Mouchot gibi yazarlar
tarafından yapılmış olan bu tür yaklaşımlar, faktör kavramının
2 3 6 Belirsizin Bilimleri
ve gizil faktörlerle çözümlemenin, yani olgulara çoklu nedenselliğin sokulmasının, salt grafik bir şekilde öğretilmesini sağlamakta ve doğası gereği belirsiz olanın “yüklenilmesi”nde (ele
alınmasında) önemli bir rol oynamaktadır.
Eğer, gerçekten, satır ve sütunlarının kesişme noktalarında
rakamlar içeren bir matris tablosu, değerlerden her biri, değeı
dağılımının standart sapmasına bölünerek indirgenmiş değerler tablosuna dönüştürülebilirse ve eğer köşegenleştirme işlemi uygulanırsa, bu durumda köşegenin eğiminin sapma kosinüsü, çözümlemenin 1. faktörünjün] değeri kadardır. Eğer, bu
anda, xij= k+aij şeklindeki bir doğrusal denklemde bu 1. faktörün mevcudiyetinden kaynaklanabilecek değerler hesaplanırsa
ve yeniden oluşturulmuş bu tablonun hücre hücre ilk tablodan
çıkarması yapılırsa (enformatikleştirilmiş abaküs sayesinde
kolayca yapılabilir), bu durumda, yeni bir “ilk farklar” tablosu elde edilir ve bu, köşegenleştirme, doğrusal bir denkleme
indirgeme gibi, aynı işlemlere tabi tutularak, buradan, 2. faktör elde edilir ve yine aynı yolu izleyerek, 3. ve diğer faktörlere ulaşılır. Sonuçta, Southwell tarafından geliştirilen gevşeme yöntemlerine benzeyen, yöntemsel arayışlardan hareketle,
ilk tablonun değişkenliğinin altındaki nedenselliğin faktörleı
dizisi belirlenir. Burada, faktör analizinin, nedenselliğe hâkim
olma sistemi olarak yeni bir açılımı bulunabilir mi?
18. Sonuç
Belirsizin bilimlerinin metodolojisine ve faktör analizine ilişkin
bu değerlendirmeleri aşağıdaki gibi özetleyebiliriz.
1) Belirsizin bilimleri, kanaatimize göre epistemolojik planda doğru bir şekilde gelişmemiş olan bilimsel düşüncenin
özerk ve kendine özgü bir alanını temsil ettiği ölçüde, belirsiz
olanın da bir metodolojisi, yani büyük ölçüde bu alana özgü
yöntemler ve bu yöntemlerin kullanılmasına ilişkin kurallar
bütünü vardır. Epistemoloğun sorunu, belirsiz olguları pekinlikle işlemektir.
Belirsizin Bilimlerinin Metodolojik Yanlan 2 3 7
2) Kullanılan terimlerin tanımları genellikle “açık” tanımlardır, yani onların ikircikliğini azaltan ve farklı zihinleri ortak
bir kabule doğru götüren birtakım önerme dizileridir. Bunlar, nadiren, kapalı, yani bizzat önermelerin yapıları sayesinde
hatayı dışta bırakan (Peano) tanımlardır.
3) Kurt Lewin’in biçim teorisinden itibaren geliştirdiği benzetmeler (metaforlar), araştırmacının bilinç alanını bir
lür, “topolojik” alana yansıtmaya yöneliktir; yarı-hayali, yarıgerçek olan bu topolojik alanda, mesafe, engel, koridor, olabilirlerin sınırları, yer değiştirme gibi kavramlar, daima geçici,
ancak ulaşılacak bir hedef gibi görünen belirli bir “hakikat”e
az çok yakın veya uzaktırlar. Bu benzetmeler, araştırmacının,
oluşmakta olan bilim planında oradan oraya gezinmelerinde ya
da yaratıcı yanında, düşüncenin temel araçlarıdır.
4) Buluş (keşif), belirli bir bilinenden, bir olası olana veya
en azından kullanılabilir olana giden yol çizgisini temsil eden
bir biçimin, bir Geştalt’m oluşturulmasıdır. Dolayısıyla, biçim
teorisinin yasalarını, yani diyalektik düşünceden (fon-figür
çelişkisi, karşıtların sürekli oyunu, çelişkiyi aşma) ve fenomenolojik düşünceden (inanmanın belirmesi, izdüşümsel varyasyon, önermelerin görünüşü lehine dolayımsız anlamın parantez içine konması) esinlenen yasaları izler.
5) “Ölçme”, olgu veya objenin çok boyutlu bir ağda belirli
bir noktaya bütünleştirilmesinden çok, araştırmacının zihnini,
başka anlamlar bulmak amacıyla objenin ilk anlamından uzaklaşmaya zorlayan bir yoldur.
6) Benzerlik (similarite) fikri, araştırmacının yaklaşımını
başlatan en önemli kavramlardan biridir. Araştırmacı, benzerliği, mantıksal bir ifade içinde tanımlamak yerine, onu, maksimum ölçüde “zihne kendine dayatış gücüyle” (pregnance)
sezgisel olarak hissetmeye, ele aldığı objeler arası benzerlikleri yönlendirmeye ve böylece bundan, bir tipolojinin ilk aşaması olacak olan “dinamik bulutlar”, gruplanmalar, cluster’ler elde
etmeye çalışmalıdır.
7) Muğlak olgular konusunda pekinliğin egzersizinin araçlarından biri, farklılıkların ve benzeyişlerin, karşıtlıkların ve
benzerliklerin keyfi yönlendirilişidir ve bu, dünyaya dokun-
2 3 8 Belirsizin Bilimleri
maksızm tanınabilir öğelerden her birini birbirlerine ilişkin
farklı durumlara koyan ve böylece, teorik olarak sonsuz, ancak
birleşme yönelimli bir dizi içinde yeni işlemler telkin eden,
sürekli bir kombinetuvar egzersizidir.
8) Bu alanda en etkili egzersizlerden biri daha önceleri Leibniz ve Condorcet’nin bildiği ve sonra sosyal bilimlerde bazı ölçme teorisyenleri (Lazarsfeld, Guttmann) tarafından
yeniden ele alman, matris tablolarının köşegenleştirilmesidir.
Enformatiğin devreye girişine kadar nispeten çok az kullanılmış olan bu yol, bu alanda büyük gelişmelere zemin hazırlamıştır. Köşegenleştirme, zihinsel bir ortak biçimlenmenin (configuration) bir noktasında, dikkate değer olanları yoğunlaştırmayı ve böylece bizzat bu “yoğunlaşma”nm (condensation) varlığını doğrulama ihtiyacına yol açmayı hedeflemektedir.
9) İnsan veya hayvanın az çok işin içinde olduğu tüm
bilimlerin genel eğilimi, bilimle ve rasyonelliğiyle alakasız,
fakat insan ve doğasıyla alakalı çeşitli nedenlerden ötürü, deney
üstüne temellenmiş bütün yöntemlere bir fren getirmekte ve
buradan da, bilimsel girişimin ve gözlemin yorumlanmasına
doğru çekilmesine yol açmaktadır.
10) Bilimsel devrimden bu yana, bilimin, bilimsel düşüncenin ve yöntemlerinin sosyal evrimi, bu bilimin kendisi üstünde
ve bilim hakkında sahip olduğumuz düşünce üstünde olumsuz bir etkide bulunmaktadır. Bilimin gerçeklik üstündeki eyleminin gücü daha iyi kanıtlandıkça, global toplum onu şüpheli
konumuna sokmakta ve karanlık bir tarzda, bilimsel özgürlüğe
karşı çıkmaya yönelmektedir (bkz. II. Bölüm). Bunun sonucunda,
genelde tüm bilimlerin ve özelde de insan bilimlerinin metodolojik pratiğinde bir kayma görülmektedir. Deneyin temsil ettiği
güçlü etkileşim, dünyayı çeşitli yanlarında kısmi kopyalar aracılığıyla yerini, yeniden inşa etmenin kavramsal iradesinin ve gözlemin temsil ettiği, dünyayla zayıf etkileşmeye bırakmak zorundadır; benzetişim veya model oluşturma, bilimin en büyük genel
yöntemlerinden biri olma konumuna yükselmektedir. Açıklamak, artık, çözümlemek değil, bir model inşa etmektir.
11) Ölçekleme (scaling), faktör analizi ve buna bağlı tüm yöntemler, saptanması veya denetlenmesi olanaksız, iyi bilinmeyen
Belirsizin Bilimlerinin Metodolojik Yanlan 2 3 9
I H’k çok parametreye bağımlı olguların, katışık muğlak bütünleı i n yorumunun temel araçlarından birini oluşturmaktadır.
12) Faktör analizi, sosyal bilimlerin matematikleştirilmelelinin en önemli yollarındandır, ancak, matematikçilerin -bazen
lı atalara yönelten- düzeltme kaygılarına göre değil, bu bilimlerin
ihtiyaçlarına göre yürütülmelidir. Matematik, burada, rasyonel
bir sezginin hizmetindeki bir araçtır; ne üstat, ne peygamberdir.
13) Faktör araştırması süreci, kavram üretmeye ve böylece
; görünen bir düzensizlikten hareketle düzen ortaya çıkarmaya
yarayan ve dolayısıyla, bir zihin ekonomisi sağlayan bir araçtır.
İstatistiksel amprizm ile tek amacını oluşturan anlama “biçimleri”ni ortaya çıkarma arasında kesin bir kaynaşma (fusion),
nesnelleştirilebilir bir yapı sağlar.
14) Faktöriyel düşünce, “bir neden-bir sonuç” şeklindeki
basit nedensellik sezgisini, birtakım nedenler ve sonuçlar bütününe genişleten bir çoklu-nedensellik düşüncesidir.
15) Bu düşünce verilerinin niteliğine bakıldığında, olası
olanın mantıklarına (logiques du probable) benzer niteliktedir.
Özellikle, faktörlerin kombinezonundan doğan öngörülebilirlik ve çıkarsanabilirliğin yanı sıra bu düşüncenin uygulandığı
tutarlılık alanı da sınırlıdır.
16) Faktöriyel akıl yürütme, faktörleri ilişkilendirerek çıkarsama zinciri süreçlerini ve bu çıkarsamaların geçerlik sınırlarının istatistikçi olmayanlar tarafından anlaşılabilir ve basit terimlerle değerlendirilmesini geliştirmek yerine, örneğin olabilir en
büyük varyans m iktarının “açıklanması” temelinde, faktörleri
araştırmanın analitik sürecini abartılı bir şekilde geliştirmiştir.
17) Bilgisayarların kullanılması ve faktör analizi tarafından kuvvetle desteklenen ve dünya olgularının çok boyutlu bir
mekânda temsil edilmesini içeren zihniyet, rasyonel bir düşüncenin temel öğelerinden biri haline gelmiştir. Bu anlayış, öğrencilere kazandırılması gereken belli başlı didaktik araçlardan
biridir.
18) Şimdiye dek, faktör analizi sadece insan bilimlerinde
kullanılagelmiştir; bunun, doğa bilimlerinde rezervde kalan
belirsiz olgular bütününe uygulanmaması için epistemolojik
bir neden yoktur.
VI. Belirsizin İşlenmesi Yöntemlerinden
Bir Örneklem: İnsan Bilimlerinin Durumu
İlintili bir dizi kavramla denetlenen makul bir felsefe,
araştırmaya harcanacak zamandan o kadar çok tasarruf
etmeyi sağlar ki, dehanın yerini tutabilir; belki de deha
dediğimiz şey budur.
N. Pirie, Concepts out of Context
1) Zihinsel Yöntemlerin Açık Bir Envanteri
Kendine özgü güçlükleriyle, insan bilimleri, gözden geçirdiğimiz amaçlara ulaşmak için çok çeşitli zihinsel tekniklerden
esinlenmiş bir dizi yöntem geliştirmek zorunda kalmışlardır. Bu
bilimleri, çok çeşitli ortamlarda uygulama ve öğretme deneyimimiz, bize, bunun bir tür listesini yapma olanağını vermiştir.
Bunlardan bazıları, bir olguyu, olayı veya kavramı, tanım lam aktan çok, ortaya çıkarmayı amaçlayan betim sel yöntemlerdir; diğer bazıları, bu olguya minimum bilim sellik
kazandırmak için, günlük dilin terimleriyle belirtirsek onu
saflaştırmaya çalışmaktadır; kimileri, şimdiden oldukça gelişmişlerdir. Bunların çoğu kanıtlayıcı akıl yürütmeleri öne
çıkaran ve fiziksel bir metinle ifade edilen “doğrusal düşünc e c e değil “yüzeyde düşünce” denilen bir imaj, grafik, diyagram, şema veya figürle düşünmeyi içeren bir düşünce tarzına
dayanmaktadır. Burada, göstermek kanıtlamaktan; telkin etmek de zorlamaktan daha önemlidir ve bunda, grafik olarak
Belirsizin İşlenmesi Yöntemlerinden Bir Örneklem 2 4 1
yeniden-kodlama, esas rolü oynamaktadır; bir diyagram telkin eder, mertebelendirir, bir tablo ise özetler ve bütünleştirir.
I latırlanması gerektiği üzere, tüm düzenekler eylem halinde
düşüncenin daima bir parçası olmuşlardır; nihayet, dinleyicilerinin kullanması amacıyla, kavramsal bütünlerin kapsanınasını nitelemek için kendi adını taşıyan daireleri tasarlayan
kişi de bir matematikçidir: Euler.
Bu konuda, aşağıdaki yöntem veya kavramları, öneriyoruz:
– Sırasal ölçekler; bir bütünün öğelerinin altında yatan bir
değişkeni değerlendirme sistemi olarak nitelendirilebilirler.
– Listing fikri
– Sayısal ölçekler
– Psikolojide “yargıçlar” denilen kişilere dayanan, yani
belirlenmemiş, ancak hakkında sıradan izlenimleri oldukları
bir konudan konuşan, iyi seçilmiş bireylerden oluşan bir grubun
tutarlılığına ve tutarsızlığına dayanan yöntemler.
– Korelasyon fikri; iki değişken arasında az çok zorunlu bir
nedensellik bağlantısı olarak iki değişkenin sayısal değerlerinin
korelasyonu ve mertebelerinin korelasyonu,
– Ayırdedici, uygun bir karşıtlığın, esasen belirsiz bir kavram olan değer fikrinden daha açık olması olgusuna dayalı,
konotasyonların çözümü bu analiz temelleri W. James tarafından
atılmış, Jung tarafından yeniden ele alınmış olan fikir çağrışımları yöntemleri aracılığıyla sözcüklerde veya kavramlarda varolan ve bireylerden az çok bağımsız olan irrasyonelin araştırılmasıdır. Bu çağırışım yöntemleri konusunda, nitelikler burcu
kavramı, zihinsel temsillerde kullanmaya uygun bir araç sağlamaktadır.
– Semantik farklılaşma yöntemleri; sübjektif konotasyonların
gerçek objektif bir ölçümüne ulaşmayı sağlamaktadır.
– Üç değişken üzerinde akıl yürütme olarak trade off yöntemi.
– Sembolik denklemler; değerlerarasmdaki ilişkilerin birleştirilmesi sistemi olarak nitelendirilebilirler.
– Semantogramlar,
– İki veya üç boyutlu tablolar ve matrisler,
2 4 2 Belirsizin Bilimleri
– Bir bütünün öğeleri arasında benzerlikler fikri ve benzerlik
matrisleri,
– Bölümleme/kısımlara ayırma (segmentation) yoluyla
sınıflandırma yöntemleri; bir bütünün öğeleri arasındaki sezgisel
bağları araştırırlar.
– Faktör analizi yöntemleri; bir türlülüğün açıklayıcı faktörlerini araştırırlar.
– İyi örnekler (ve kötü örnekler) yöntemi; bir retoriğin doğrudan kendi heuristik fonksiyonuna dayanır; açıklarken bulmayı
sağlarlar.
– Teratoloji veya tuhaf ya da aşırı örnekler arama; bir kavramın, bir fikrin veya bir akıl yürütmenin uygulanmasının sınırlarını kavramayı sağlarlar.
– Matris tablolarının yönlendirilmesi,
-G rafik işleme yöntemleri; özellikle Regnier Abaküsü’nün
sağladığı gibi tamamen yönlendirmeye dayalı yollardan matris
tablolarının grafiklerle işlenmesi söz konusudur.
– Sistemler teorisinden esinlenmiş modeller yöntemi
2. Konotasyon Analizi Yöntemleri:
Çağrışım Burcu ve Sıfat Çiftleri Profili
a) Çağrışım Nitelikleri Burcu (Yüklemler Kümesi)
Bu teknik, bir bireyde, bir kavram, bir imaj veya başka bir
uyarana bağlı olarak kendiliğinden veya zorlamayla oluşmuş
zihinsel çağrışımların grafik temsili tekniğidir. Bir diyagram
üstünde uyarıcı sözcük etrafında, bununla çağrışımı olan tüm
kavramlar, çağrışım frekanslarının logaritmasıyla ters orantılı
olarak belirli mesafelere yerleştirilirler. Böylece, bir popülasyonun az çok temsili bir örnekleminden (minimum 40 kişi) çağrışım frekansları toplanarak uyaran kavramın yüklemlerini
aydınlatan bir şekil elde edilir.
Bu yöntem (Moles), başlangıcından bu yana, çeşitli değişikliklerle ve enformatik analiz programları sayesinde çok geliştirilmiştir. Çeşitli alanlarda, örneğin konut algısında (Schmidt),
eşyaların rolü (Ladwein), poster (Rendinger), afiş (Enel) konu-
Belirsizin İşlenmesi Yöntemlerinden Bir Örneklem 2 4 3
hırında kullanılmıştır; endüstri alanında, marketing firmaları
I ıı rafından uygulanmaktadır (Burke).
Aşağıda verilen iki yüklemler kümesi örneği, bir uyaran
etrafında yapılmış zihinsel çağrışımların grafik tarzda düzenlenmesini sağlamaktadır. Şekil-14 bir birey tarafından çevresinin psikolojik bir öğesine atfedilen (bazen çelişkili) özellikler
hakkında açık bir fikir vermektedir; burada “poster” olarak
verilen bir başlangıç uyaranından itibaren bireylerin sözel tepkileri, onların ifade edilme olasılıklarının (Pij) logaritmasıyla
lers orantılı olarak değişen mesafelere (d) yerleştirilmektedir;
bir formülle ifade edersek d=l/(l+logPij). Yüklem dairelerinin
büyüklüğü, her bir yüklemin, başka yöntemlerle elde edilecek,
psikolojik önemine göre ayarlanabilir.
Şekil-15’in görünümü, bilişsel alanda eşyalar kümesi
oluşturarak, bir bireye (kadın, sekreter, 35 yaş) göre, nesnelerin
psikolojik yakınlığının çözümüne örnektir; burada da mesafeler kullanım frekansıyla (log= 1,2,4,8,16,32) ters orantılıdır ve
ı (airelerin büyüklüğü, psikolojik önemleriyle doğru orantılıdır.
Şekil-16, hedef tahtası görüntüsünü vermektedir; yaygın pralik uygulamalarda, bir olasılığın logaritmasının tersini hesaplamaktan kaçınmak için, hedef tahtasının uygun dairesel alanında, tüm çağrışan kavramları (yüklemler) gruplandırmak
yeterlidir; burada çağrışım olasılığı buna tekabül eden göreceli
frekans (daire numaraları) marjına çok yakındır.
b) Semantik Diferansiyel veya Sıfat Çiftleri Profili
Semantik diferansiyel yöntemi, bir bireyin herhangi bir olguya
atfettiği effektif veya konotatif değere bir yaklaşım yöntemidir.
I )iğer bir deyişle, belirli bir olgunun bir birey tarafından algılanma tarzını kavramayı sağlayan bir yöntemdir.
Bu teknik, incelenen soruna kıyasla temsil edicilik derecelerine göre seçilmiş bir dizi ölçekler (genellikle 20 kadar) biçiminde sunulur. Bu ölçeklerden her biri, test edilen kişinin, söz
konusu olguya ilişkin tepkisinin hem niteliğini (olumlu veya
olumsuz), hem de yoğunluğunu gösterebilmesine olanak verecek tarzda 7 (veya 5) basamağa ayrılır.
2 4 4 Belirsizin Bilimleri
Ç ok Oldukça Biraz 0 Biraz Oldukça Çok
Olağan I————— 1—————-1————-1————- 1—————-1————— 1 Orijinal
Çevreye uyum lu Kişisel zevklere uygun
Nitelik Teknik Nitelik Genel Anlam a Karşıtlık
Şekil 14: Posterin Yüklemler Kümesi
(Daire içindeki num aralar, nitel m ertebeyi gösterm ektedir)
Belirsizin İşlenmesi Yöntemlerinden Bir Örneklem 2 4 5
Mesafeler, kullanım frekansıyla ters orantılı, yuvarlak
büyüklükleri, psikolojik önemle doğru orantılıdır.
İnsanın dış
Şekil 15: Bilişsel alanda eşyalar kümesi
Eşyaların (logaritmikleştirilmiş) anılma frekanslarıyla ters
orantılı mesafelerin, çift kutuplu bir diyagram üstünde yerleştirilmesiyle elde edilen ve belirli bir birey için (kadın, sekreter, 35 yaş), eşyaların psikolojik yakınlığının çözümlemesinin
bu örneği “yüklemler kümesi” ilkesine göre düzenlenmiştir.
Burada teste tabi tutulan kişiler, belirli bir uyaran hakkında,
sahip oldukları imajı, bu uyaran hakkında kişisel olarak düşündüklerine en uygun olacak şekilde, her bir ölçek üzerinde bir
basamağı işaretleyerek hızla belirtmeye davet edilirler.
2 4 6 Belirsizin Bilimleri
Şekil 16. Yüklemler Kümesi; hedef tahtası yöntemi
Bir olasılığın logaritmasının tersini hesaplamaktan kaçınmak
için, üstteki hedefin uygun dairesel bölgesinde tüm çağrışan kavramları (yüklemler) gruplandırmak hemen her zaman
yeterlidir; çemberler arasına yerleştirilen yüklemlerin çağrışım
olasılığı, buna tekabül eden ve paydalarla işaretlenmiş göreceli
frekans marjma yakındır.
Yüklemler, ya grafikçinin isteğine göre (propagandada veya
reklamda kullanma durumlarına göre) rastlantısal olarak veya
artan mesafelerle spiral şeklinde ya da, analitik kategorilere
göre yerleştirilebilirler.
Bu yöntem, esas olarak üç değişkeni dikkate almaktadır.
1) Denekler: Aynı bir olgu konusunda bireylerin tepkilerinin; cinsiyetleri, yaşları, sosyo-kültürel düzeyleri, dinsel inançları, vb ne göre değişmesi beklenebilir.
Belirsizin İşlenmesi Yöntemlerinden Bir Örneklem 2 4 7
2) Uyaranlar: Uyaran, bireyin zihninde oldukça güçlü zihin-
’.cl bir imaja yol açabilecek her şey olabilir; örneğin, bir sözcük,
kavram, müzik parçası, afiş, imaj, film, fotoğraf, mimari eser
)’,ibi.
3) Ölçekler: Ölçeklerin sayısı, türlülüğü ve incelenen sorunu
Irınsil düzeyleri, sonuçların kalitesini etkilemektedir. Ölçekler,
araştırmacının, belirli bir konuda uygun karşıtlıkları bulmaya
ilişkin yaratıcı imgelemin ürünüdürler.
Ölçek listesini oluşturmak için, çoğu kez bir ön-anket yapmak yararlıdır. Bu ön araştırma, incelenen olgunun kavranış
I arzında rol oynayan farklı boyutların global bir ilk grubunu
elde etmeyi, artık ölçekleri elemeyi, anketçinin neden olabileceği yanlılıkları kısmen önlemeyi sağlayacaktır. Genelde, 20 veya
30 karşıt sıfat çiftleri almak uygundur; çünkü ölçek sayısı arttığında denekler hızla yorulmaktadır.
Elde edilen sonuçların değerlendirilmesi, birbirinden bağımsız iki aşamada gerçekleştirilir; bunlardan İkincisi her zaman
zorunlu değildir; toplanması istenen enformasyonun niceliğine
ve niteliğine bağlı olarak yapılabilir veya yapılmayabilir. Bu aşamalar şu şekilde özetlenebilir;
1) Sıfat Çiftleri Profili: Bu yöntem, belirli bir birey için, ölçekler üzerinde işaretlenmiş noktaların bir çizgiyle birleştirilmesini içerir. Grup profili için de, yine aynı şekilde hareket edilir;
tüm bireylerin tek tek ölçekler üzerinde 1-7 arası puanlarının
ortalamaları (veya medyanı) alınarak profil çizilir. Böylece, eğer
20 ölçek (sıfat çifti) 40 kişiye uygulanmışsa, her ölçek bir çizgiyle birleştirilir; belirli bir uyaran konusunda deneklerin stereotipinin “ortalama” tepkisini ifade eden birleşik bir profil (şeffaf
kâğıt üstüne) çıkarılır.
Bu yöntem, bir popülasyonun belirli bir sorun konusunda
geliştirdiği temsillerin genel görünüşünü, çok açık bir biçimde
verme avantajına sahiptir: Soruna ilişkin en anlamlı yargı kıstasları (en yoğun tepkileri başlatan kıstaslar) ile sorunla en gerçek ilişki içinde bulunan kıstasları (hemen hemen hiç tepkiye
yol açmayan kıstaslar) tümüyle algılanabilir tarzda ortaya koymakta ve elde edilen sonuçların daha bu aşamada bile, oldukça
zengin bir yorumunu sağlamaktadır.
2 4 8 Belirsizin Bilimleri
Şekil 17. Görsel reklam mesajlarının konotasyonlarını değerlen
dirmek için kullanılmış bir semantik diferansiyel
(Enel, IPSC, 2970)
Sıradan
Sıcak
Düzenli
Erkeksi
Hoş
Anlamlı
Rahat
Güzel
Dolu
Gerçekçi
Erotik
Yaşlı
Aktif
Neşeli
Derin
İyi
Ahenkli
Renkli
Ölü
Basit
Doğal
Adi
Modern
Uyarıcı
Ağır
Orjinal
Soğuk
Düzensiz
Kadınsı
Nahoş
Anlam sız
Gergin
Çirkin
Boş
Soyut
E. Değil
Genç
Pasif
Hüzünlü
Yüzeysel
Kötü
Ahenksiz
Soluk
Canlı
Karmaşık
Yapay
Seçkin
Eski
Yatıştırıcı
Hafif
2) Faktör analizi: Bu yöntem, tüm ölçekleri, sınırlı sayıda
açıklayıcı büyük faktörler etrafında gruplandıran matematiksel işlemler gerektirmekte ve sonuçların yorumunda daha ileri
gidilmesini sağlamaktadır. Bireylerin yargılarının altmda yatan
bu “açıklayıcı faktörler” aslında belirli bir uyaranın “semantik
mekâm”m, yani bireyin psişizminde uyaranın meydana getirdiği çeşitli yankıların (resonances), değerlerin anlam ağını zımmen kapsayan büyük refarans eksenlerini oluşturmaktadır.
‘irkil 18. Bir reklam afişinin ortalama çift kutuplu profili (Enel,
I’HiM)
I iv.ii1,m: “Citronneige” (biir deterjan m arkası) Afişi
Belirsizin İişlenmesi Yöntemlerinden Bir Örneklem
Sıradan
Sıcak
Düzenli
Hrkeksi
Hoş
Anlam lı
Rahat
Güzel
Dolu
Gerçekçi
Erotik
Yaşlı
Aktif
Neşeli
Derin
İyi
Ahenkli
Renkli
Ölü
Basit
Doğal
Adi
Modern
Uyarıcı
A ğır
6 7
:_____ Orjinal
:_____ S oğuk
:_____ D üzensiz
Kadınsı
Nahoş
Anlam sız
Gergin
Çirkin
Bo ş
So yut
E. Değil
G enç
____ Pasif
____ H üzün lü
____ Yüzeysel
_____ Kötü
_____ A henksiz
_____ Soluk
_____ Canlı
_____ Karm aşık
_____ Yapay
_____ Seçkin
_____ Eski
_____ Yatıştırıcı
_____ Hafif
Not: İnce çizgiler ortalfuna kitlen in koyu çizgiler hedef kitlenin (kadın, 17-25 yaş)
profillerini gösterm ektedir.
2 5 0 Belirsizin Bilimleri
Bu yöntemin de pek çok avantajı vardır; kullanımı kolaydır;
uygulama düzeyinde özel uzmanlıklar gerektirmemektedir. Elde
edilen ortalama sonuçlar, hızla, istikrarlı bir hale gelmekte ve çok
büyük örneklemler gerektirmemektedir; örneklemin minimum
bir temsil değerine göre seçilmiş 20 ile 40 arası sayıda denek, alt
referans gruplarının kavram hakkındaki konotatif değerlerinin
bir toplu görünüşünü vermeye yetmektedir. Yöntemin bir diğer
avantajı, bir birey veya grubun sahip olduğu temsil tarzında meydana gelen değişikliklere duyarlı olmasıdır. Örneğin ustalıklı bir
reklam kampanyasından önce ve sonra, belirli bir ürün konusunda uygulanan bir semantik farklılaşma ölçeği sonuçlarının, ürünün marka imajındaki değişiklikleri ve dolayısıyla, bu kampanyanın etkilerini anlamayı sağlaması beklenebilir.
Nihayet, yöntemin bir başka avantajı da, elde edilen sonuçların istikrarıyla ilgilidir. Bu sadece zaman içinde bir istikrarlılık değildir (sonuçların, zaman içinde çok büyük bir istikrarlılık
göstermesi, aracın duyarlılık yokluğu veya genel ölçeğe dahil
edilen ölçeklerin, söz konusu soruna uygun olmayışı anlamına da gelebilir). Aynı zamanda, aynı yaş, sosyo-kültürel düzey
vb özelliklerine sahip örneklemlere göre sonuçların göreceli bir
istikrarlılığıdır; kuşkusuz burada, bir bakıma kaçınılmaz olan,
ancak alanın uzmanı veya bir istatistikçi tarafından kolayca fark
edilebilen yanıltıcı tutum ve temsiller (çünkü bunlar, ölçekler
arasında daima bir “iç tutarlılık” gösterirler) soyutlanacaktır.
3) Seçme Sırasındaki Zihinsel Gerilimin Kullanılması
Zihin, -h er ne kadar bir yanıyla öyle olsa da-, enformasyon
işleyen bir bilgisayar değildir. İnsan zihni, sibernetikçilerin bir
zamanlar “zihniyet” dediği, belirli bir anda insanın sinirsel
etkinlikleri bütününe katılır. Bachelard’m dediği gibi “zihnin
yaratıcı duruma geçmesi için bir neden gerekmez, bir bahane yeter”. Heuristik ya da yaratıcılığın analizine göre zihnin
hemen hemen bütünüyle kendiliğinden, dar anlamda bir yaratıcılık etkinliğine yöneldiği ve üretici gücünün pekiştiği ya
zihinsel ya da gerçek birtakım durumlar vardır.
Bu durumların en önemlilerinden biri, “zihinsel gerilim”
Belirsizin İşlenmesi Yöntemlerinden Bir Örneklem 2 5 1
durumudur; bu durum, bilinç alanında eşzamanlı veya çelişkili
olarak beliren olabilirler arasında duraksayan veya karar veremeyen bireyin, sahip olduğu temsilin öğeleri arasında cereyan
eden gerilimler, çelişkiler içinde bir çözüm bulma zorunluluğunu hissetmesidir. Bu tür durumlar, psiko-fizik stresle bağlantılı
olarak ortaya çıkarlar, birey isteyerek bir “oyun” durumuna geçtiğinde ve güçlerini, bir sorunu çözmek için harekete geçirdiğinde veya bedava da olsa, bir seçim yapmak zorunda olduğunda,
zihinsel gerilim durumlarıyla karşılaşmaktadır. Bu saptamadan
hareketle, belirsiz veya az formelleştirilmiş; ancak zihnen algılanabilir kavram veya olguların yönlendirilmesine ilişkin bir
dizi yöntem çıkarılabilir; daha önce de vurguladığımız gibi, bir
kavramın dış hatlarmm/kenarlarmm (contours) netliği ile zihne
kendisini dayatma gücü (pregnance), bağımsız kavramlardır.
Zihnin bu tür bir gerilimi, sözcüğün dolu anlamında katıldığı bir test sırasında bir kavramı uygun iki karşıt uç arasında (örneğin bu, semantik diferansiyel durumu) yerleştirmek
zorunda olduğu zaman ortaya çıkmaktadır. Yine, insan bir listede veya seçenekler arasında seçim yaparken birtakım öğe veya
seçenekleri “feda etmek” zorunda olduğunda bu durumu yaşamaktadır; seçmek, seçilmeyenden vazgeçmektir-, ve burada
belirli bir minimum yaratıcılık tipini meydana getiren bir mikro-kaygı durumu vardır. İşte iki örnek: Trade-off ve item eleyerek
ölçek oluşturma; her iki yöntem de uygulamalı sosyal bilimlerde
sık kullanılmaktadır.
a) Trade-off
Trade-off, marketingden gelen bir terimdir. Metodolojik açıdan
kabul edildiği şekliyle, bireyin, kaynaklarını aralarında paylaştırmak zorunda olduğu birden çok (2,3,4, ve hatta daha fazla) seçenek önünde bulunduğu kurgusal bir duruma konması
anlamına gelmektedir; bireyin kaynakları; zaman sermayesi,
parasal sermayesi, insani personel gibi kaynaklar ya da genelleştirilmiş paha dediğimiz şeyin kaynakları olabilir. Bu tür bir
durumda ondan istenen şey, aksiyomatik olarak sınırlı olan –
oyunun kuralı böyle- bu kaynakları, kendisine sunulan seçenekler arasında nasıl dağıtacağını söylemesidir; burada A seçeneğine verdiği B’den veya C’den alınmış (veya tersi) olacaktır.
2 5 2 Belirsizin Bilimleri
Birey, en yüksek düzeyde, böylece, seçmemiş olduğu şeylerden
vazgeçtiğini ve birden çok öğe arasında az çok nazik olan bir
denge oyununu kavrayacaktır.
Şu tür bir senaryo tasarlayalım: Bir öğretim kurumu
müdürü, az çok değişmez miktarda saat ücretleri bütçesine
sahip; kendi kendine bu parayı, kurumunu en iyi şekilde yönetebilmek için nasıl dağıtacağını, örneğin İngilizce, matematik,
genel kültür veya teknoloji derslerine nasıl paylaştıracağını
sormak durumunda; bu, oldukça sık karşılaşılan bir durumdur. Müdürün yapacağı seçimler, ne bir seçme ne de bir dışta
bırakma olan bir değerler yansımasının ifadesidir; her derse
birtakım yüzdeler tahsis etmesi gerektiğini ve bunların toplamının 100 olacağını bilmektedir. Bu amaçla, belirlemek istediği
ve az çok tanıdığı olgunun bir tür “fizyonom isini oluşturmak
zorundadır; bu, basit bir trade-off durumudur.
Yine bir başka senaryo içinde, bir kart oyununda 3 kişiye
karşı oynayan ve elindeki kartlan, rakipleriyle başa çıkmak için
dağıtmak durumunda olan bir oyuncuyu örnek verebiliriz. Veya
bir reklam ajansının, yaptığı medya planına göre, müşterisinden
aldığı parayı, “yazılı basın reklamı”, “TV reklamı” ve “resimle
reklam” kanalları arasında paylaştırmasını düşünebiliriz; ajansın
sorumlusu, bu kanallardan birine verdiğini diğerinden alacaktır
ve ajans sorumlusu, aslında kendi eyleminin tarzı olan belirsiz bir
olgunun bilincine varmak zorundadır. Ne yapacak? Muhtemelen,
ya tek başına karar verecek veya çoğu zaman olduğu gibi sorunu
yakından tanıyan meslektaşlarının dar bir grubuna danışarak trade-off içerisinde bir konsensüs oluşturmayı deneyecektir.
Gerçekte, insan zihni, seçeneklerin sayısı çok arttığında bu
egzersizi yürütme yeteneğinden yoksundur; esasen, üç veya dört
trade-off itemi, deneysel bir optimumu temsil etmektedir. Mümkün üç seçenekli bir trade-off, geçerli bir şekilde, 100 dolar veya
100 saat veya 100 kişi vb, kenarları seçenekleri oluşturan eşkenar bir üçgenin köşelerine dağıtılarak somutlaştırılabilir; burada,
grafik geometride klasik nitelikteki bir saptama temel alınmaktadır; buna göre, bir noktadan kenarlara olan mesafelerin toplamı, sabittir. Demek ki bir yargı, üçgenin içinde bir noktayla temsil edilecektir. Bu tür bir temsilin yararı, bu yargının birtakım
“denek” veya “yargıçlar”a yaptırılabilmeğidir; bu yapıldığında,
Belirsizin İşlenmesi Yöntemlerinden Bir Örneklem 2 5 3
l<ır konsensüsün somutlaştırılmasını sağlayan bir dizi geometrik
\m nitemi (ortalama, barycentre, yayılım vb) kullanmaya uygun
l’ir noktalar bulutu elde edilecektir; bir olguyu açıkça ifade
t-l nıek için yeterli bir örneklem sayısı elli kadardır.
10 Ardışık elemelerle ölçeklendirme yöntemi ve ranking
İnsan zihni, gördüğümüz üzere, belirsiz bir kavramı, tanımlı ınayamasa da, bir düzenleme içinde ifade edebilmektedir.
I »eneklerden çeşitli düzenlemeler yapmaları istenebilir; örneğin, çeşitli kartpostalları bir masa üzerinde “romantizm derelisi”, “tarihsellik”, “karm aşıklık” vb açılardan sıralamaları…
Ilıı tür bir ölçeklendirme (scaling) aracılığıyla, denek, kendine
■ııııulan kartpostallar örneklemi ile kavramın örnekleme uygulanması, yani bizzat kavramın tanımlanması arasında gidiş-gelı;? döngüsü oluşturur; bu git-gel süreci, ilk kavramın belirsizliğini azaltma yönteminin temelidir.
Laboratuvarda, bir yandan yargıç deneklerin sayısı artırılaı.ık, diğer yandan, sosyal bilimlerde iyi tanınan, skalografi tekniklerinden türetilmiş tekniklere (Thurstone, Guttmann) göre
l>ıı ölçeklerin derecelerinin sayısı azaltılarak, ölçeklerin zenginli)’,! artırabilir.
Şekil 19. Üç Seçenekli trade-off yöntemi
Belirsizlik Alanı
2 5 4 Belirsizin Bilimleri
Örnek: “Romantizm”in 7 basamaklı bir ölçeğini oluşturmak
üzere, 15 dolayında item (sırtları numaralanmış kartpostallar) alınır ve bunlar tanımı yapılmaksızın denekler tarafından, “artan
romantiklik derecelerine göre” bir masa üstünde sıralandırılır.
Kartlar numaralandırıldıktan sonra, 15 kadar denek tarafından
15 kartın ardışık dağılımlarının (distributions) sıra korelasyon
derecesi [(1-6X (nr n)2/n(n-l)] incelenir ve ardından, 15 kartpostal arasından, 1’den 15’e uzanan ölçekte dağılımlarında en yüksek dağılımı gösteren 2 tanesi atılır. Böylece 13 kartpostallık bir
örneklem elde edilir; sıra korelasyonunun tüm denekler için daha
sonra aynı veya ayrı denekler tarafından yapılacak bir ölçekleme
sırasında daha da iyileşmiş olduğu haklı olarak umut edilebilir.
Sonra aynı işleme, yine aynı kurallarla devam edilip iki kart daha
elenir ve 11 kartpostallık bir örneklem meydana getirilir. Nihayet,
bu işlem iki kez daha yinelenerek 7 basamaklı bir ölçeğe ulaşılır ve daha çok sayıda denek üzerinde bir kontrol deneyi yapılır.
Eğer, buradan elde edilecek sıralama, büyük ölçüde anlam ikircikliği taşımıyorsa, “romantizmin karşılaştırmalı bir ölçeği”nin
oluşturulmuş olduğu kabul edilir. Aksi halde, çalışma, bir başka
örneklemle ele alınır. Sonuç olarak Binet’den esinlenmiş bir cümleye göre, “romantizm, ölçeğin ölçtüğü şeydir”.
4. Sınıflandırma ve Listing: “Düzen” Kavramının
Bir Bütüne Yansıtılması
a) Sınıflar Oluşturmak
Çeşitli öğelerin birliği gibi görünen herhangi bir olgunun ilk
dikkate almışı, bu öğelerin envanterini çıkarmaya ve bundan
da yaygın adıyla “listing”ler yapmaya dayanır. Bu aşamada
araştırmacının sorunu, bu listelerin, belirli bir öğenin bulunabilmesi bakımından kolay ulaşılabilir, olması ve kavramsallaştırmamn daha sonraki bir aşamasına (Örnekler: Lengüistik,
botanik, sosyal tipler, kurumlar vb) malzeme sağlaması için
nasıl bir yol izleyeceğidir?
Sınıflandırma kavramı, esas olarak, bir öğeyi onun “sınıfı”
(yani tanımı) ile değiştirmeyi içeren mantıksal kavrama daya-
Belirsizin İşlenmesi Yöntemlerinden Bir Örneklem 2 5 5
mr; zira sınıfların (tipler) sayısı, sınıflandırılmış öğelerin (token) sayısından daha küçüktür ve sınıf aracılığıyla işaret etme,
zihinsel bir tasarruf sağlar.
İtemleri sınıflandırmak için ilk mantıksal işlemlerden biri,
önce, bir önceki listeden çıkacak bir tasnif edilemezler alt-bütiinü,
yani a priori tasarlanacak tasnif keyfiyetine uymayan ve daha
1 sonra sorun olacak olan tüm öğeler bütününü tanımlamaktır.
Tanımı gereği, tasnif edilemezlerin hacmi, şu veya bu şekilde
tasnif edilebilmiş öğelerin hacminden, belirgin bir şekilde daha
küçük olmalıdır; ancak bu takdirde sınıflandırmanın işlemsel bir değeri olabilir; sınıflandırmanın amacı, esasta, birtakım
öğeleri, bunların zihnen kavranışmı basitleştirmek için akıl
yoluyla sıkıştırmaktır.
b) Type/token sınıflandırma
Toplanan farklı öğelerin, başka bir önem kıstası bulunmadığında (örneğin; bir olgunun, bir kuramın veya kuralın sosyal
kitle kıstası, yani olgunun ilgilendirdiği insan sayısının, bunların ilgililik (implication) derecesiyle çarpımı), listing işleminin en genel algoritması, bir düzene sokmadır; bu, esas olarak
‘type token’ karakteristiği üstüne dayanır. Bu, özellikle, zihne
pek çok itemin sunulduğu ve bunlar a priori nesnel bir ölçüme
sahip olmadıkları için nereden tutulacağının bilinmediğinde belirsiz olgulara uygulanır; bu algoritma, bir bütün üstüne
sırasal bir değişkenin yansıtılmasının ilk aşamasıdır; bir düzenin yaratılması fikri.
c) Sınıflandırmanın Genel Bir Süreci
Sınıflandırma süreci şu şekilde özetlenebilir:
• Olabildiğince açık yollardan öğelerin toplanması; bu yollar:
• serbest çağrışım,
• brain-storming (serbest grup tartışması)
• hatırlatıcı fantezi,
• gözlemci tarafından henüz açıkça algılanmamış gizil rasyonellik,
• diğerleri tarafından yapılmış derlemelerden yararlanma
olabilir.
2 5 6 Belirsizin Bilimleri
I
Bu, her halükârda, onları nasıl sınıflandıracağımızı sorma >
zahmetine değecek miktarda (birkaç on, birkaç yüz, birkaç bin)
olması gereken bir stokun, bir örneklemin oluşturulmasıdır.
Şekil 20. Azalan Çağrışım Frekanslarının Zipf Eğrisinin Tipolojisi
Log. Çağrışım
Frekans
Bir listedeki sözcükler bir uyaran sözcükle gittikçe azalan çağrışım frekansları izlenerek düzenlenebilir. Olabilir tüm çağrışımlar içinde, çıkarımsal, sık görülen ve mantıksal olarak
geçerli olanlar, yaratıcılık bakımından çoğu kez epey zayıftır;
buna karşılık, zihin için şüpheli ve uzak çağrışımlar, eğer söz
konusu soruna verilen yanıtların geçerlik kıstaslarına sokulabilirlerse, en ilginç ve verimli çağrışımlardır.
• Toplanan öğelerin çözümlemesi, elden geçirilmesi; bu
işlem, herhangi bir mantıksal nedenle doğrulanmamış, ancak
birgün bu nedenin bulunacağı umuduyla, birtakım “sezgisel”
kıstasların projeksiyonu üstünde yürütülür. İşlemin anlamı
doğrudan bu umudu haklılaştırmak için kullanılan yöntemdir.
• Tip veya kategoriler yaratılması; bu aşamada, büyük,
küçük veya orta, kendini zihne algılatma gücü yüksek veya
zayıf, kolay veya zor vb tip veya kategoriler oluşturulur. Tüm
Belirsizin İşlenmesi Yöntemlerinden Bir Örneklem 2 5 7
İm kıstasların kombinezonları bütünü, bir tipler bütünü meydana
f,(‘Lirir; bunlar çok girişli bir tablonun “hücreleri”dir.
• Tasnif edilemeyenlerin bulunması; ilk listenin bazı öğeleri daha önce saptanmış sınıflardan hiçbirine apaçık olarak sokul.ımazlar: Bunlar, açıkçası, sınıflandırılamayanlardır. Madem ki
l.ısnife girmeye direnen öğeler vardır, burada, zihin, her seferinde ek bir çaba gerektiren yeni tipolojik kıstaslar (dolayısıyla
sınıflar) bulmak yerine, sezgisel, hatalı bir tasnifi kullanmayı
lercih edecektir; bu bir düşünce ekonomisi ilkesidir.
Alıkonmayan öğeler, “sınıflandırılan!ayanlar kategorisi”ne
konur ve önceden sınıflandırılmış olan minimum bir yapılanına gösteren öğelerin gözden geçirilmesiyle önemini kanıtlamış
başka analiz faktörleri sınıflandırılmayı hakedip kabul edilinceye (tekrar süreci) kadar orada kalırlar; sonuçta tasnif edilemeyenlerin miktarı gittikçe azalır.
• Grafik eğri çizme; bir tasnif yönteminin değerlendirme
kıstası, tip sayısı ordinat üstünde, örneklem sayısı (token) absis
üstünde gösterilerek bir eğri çizmeye dayanır. Eğer bu eğri,
logaritmik bir özellik gösterirse, yani listelenecek örneklem
sayısı artırıldıkça bunları listelemeye yarayan kıstasların sayısı
gittikçe daha yavaş artıyorsa; bu durumda, zihnin keyfi olarak
tasarladığı tiplerin herhangi bir gizil doğrulanmaya sahip olduğu ve bunun daha sonraki aşamada ortaya çıkacağını düşünmek haklı olacaktır.
Bu, genellikle, listing’in ilk aşamasıdır. Sınırlı sayıda araçla (tipler) gözlem veya derleme (botanik bunun iyi bir örneği)
yoluyla toplanmış çok sayıda çelişik/karışık öğeye zihnen egemen olmanın olabilirliğini göstermektedir. Eğer type-token
eğrisi, “doygunluk” noktasına çabuk ulaşırsa, bu muhtemelen, düşünülen tasnif türünün iyi olmasının işaretidir ve zihni, yeni öğelerin eklenmesiyle tasnif edilemeyenlerin hacminin
sistematik olarak azaltılması bakımından işleme devam etme
yönünde teşvik eder.
• Sınıfların uygunluğunun doğrulanması; sürecin bundan
sonraki işlemi, bulunmuş sınıfların herhangi bir şekilde doğrulanmasıdır. Burada, temel amaç, Zipf’in bulduğu mertebe/frekans istatistiğidir. Bunun için farklı tipler, göreceli kullanım fre-
2 5 8 Belirsizin Bilimleri
karısına göre, yani, bizim örneğimizde olduğu gibi, oluşturulmı
sınıflar veya “kutular”dan her birinin içerik hacmine göre sm
landırılır. Güçlü teorik nedenlerden [Poisson yasası veya mir
mum bilişsel çabayla optimum kodlama ilkesi (Mandelbrot) gil
dolayı, bu istatistik, hemen her zaman, tanımlanmış sabit bir biı
me gönderir. Sıra (mertebe: Rang) en sık olandan en seyrek olaı
göre, yani frekans tarafından tanımlandığı için, temsili noktala
zorunlu olarak, azalan bir düzende dizilirler. Ancak ilginç ola]
bir husus da şudur; noktaların birbiri altında gelişigüzel serpil
diği bir bulut değil, bir eğri vardır ve bu eğri kolayca çizilebilil
bütüne ve örnekleme yeni öğeler eklendiğinde kendi kendin
paralel bir şekilde yer değiştirerek aynı kalır; nihayet logaritmil
koordinatlarda ortaya çıkarılması kolay, nispeten basit bir yasa
ya uyar: log /= C-nlogr (burada fr= sabit veya daha genelde frm
sabit, n= logaritmik koordinatlardaki doğrunun eğimi).
Zipf eğrisinin sezgisel bir tipolojisi mevcuttur (Moles
Mandelbrot) ve çeşitli uzmanlar n değeri ve varyasyonlarını]
nedenleri konusunda birtakım çalışmalar yapmışlardır; anca]
bu değer, basit bir metodoloji çerçevesinde ele alınmaya pel
uygun değildir. Buna karşılık, kategori mertebelerinin varo
luşu, sınıflandırmayı iyileştirme tarzlarının basit bir gösterge
sine tekabül eder. En çok sayıda öğeyi kapsayan itemler, en a:
“anlamlı” ancak, en istikrarlı olanlardır.
Usta bir tasnifçi çoğu kez aşağıdaki tipolojiyi kabul eder:
1) İlk kısım, hareket bölgesi, daha önceden bilinen ve dene
ğin belirtmeyi unuttuğu sıradanlıklara (Banalites) tekabül edeı
çağrışım eğrisinin biçimi, öğelerin olağanlıklarından bozulur.
2) Doğrusal kısım yavaş yavaş salt stereotipten (çağrı
şan sözcükler) belirli bir zihinsel düzenliliğe geçer; aslında bı
düzenlilik, deney tarafından oluşturulmuştur, başlangıçta a pri
ori olarak apaçık değildir.
3) Sınırsız olarak yayılan ve frekansı l’e eşit olan öğele
(tesadüfi ortaya çıkışlar, frekanslar), bireysel dalgalanmaları]
sonucudur; bunlar çağrışım istatistiğinden bir başka kıstası
göre yeniden incelenmelidir.
• Uygun bölümleme: Tasnifi iyileştirmek için en dolu sınıf
ları tanımlamaya yarayan itemler yeniden parçalarına ayrılı
Belirsizin İşlenmesi Yöntemlerinden Bir Örneklem 2 5 9
ve dolayısıyla onları bölümleyen alt-smıflar yapılır. Bu, çok fazl.ı öğeyi kapsayan bir fiş katalogunu, daha az yüklü iki fiş kataloguna bölme işlemidir. Bölümlere ayırma işlemi, genellikle,
uygun bölümleme” (bonne segmentation) denilen basit yasaya
ııy.ır. Bir alt-bölüm, eğer gelecek yeni itemin, yeni sınıflardan
İmine veya diğerine girmesinin sübjektif olasılığı l/n olduğu
takdirde (eşit olasılık), iyi sayılır.
Böylece bu üç aracın kullanılmasıyla, minimum entelektüel (. aba (bilişsel paha) harcayarak, gözlemcinin karşısına çıkan
maksimum sayıda öğeyi yerleştirmeyi sağlayan taksonomik bir
!■ ılavuz elde edilir. Bu amprik süreçle tanımlanmış olan itemler
I >ııl iinü, taksonomik sistem olarak adlandırılır; bu sistem, zihnimi/,o, kaynağının ne olduğu sorusunu sorar; bir sorunu işlemek,
niteliği, “tasnif edilmeyenler çekm ecesinin yavaş yavaş boşaltılın, ısıyla kontrol edilen ve amprik yollardan yapılmış bu taksonom i nin nedenlerini anlama yeteneğinde olmak demektir.
Bu yöntem, aklın a priori’lerine dayanan yöntemlere karili olduğu ve örneğin bir bütüne “bir anlamın sokulm asiyla
mücadele etmek zorunda olduğumuz ölçüde, özellikle ilginçtir.
Tasnif örnekleri:
– Fotoğraf resimlerinin sınıflandırılması
– Buluş/keşif yöntemlerinin sınıflandırılması
V Çift Girişli Tabloların Kullanılması:
Belirsiz Değişkenlerin Çaprazlanması
ııl Iknzerlik Matrisi:
< »ııceki bölümde, “benzerlik” fikrinin, daha genel bir bütüne ait iki uyaranın (I ve J) arasında var olan “semantik meşale “ye ilişkin bir yargıda bulunurken, insan zihninin başvurduğu sezgisel bir kavram olduğunu vurgulamıştık. Örneğin,
ilıin, benzerlikten bizzat kendinin ne anladığını belirleme
yeteneğinde olmaksızın, iki resmin, iki objenin, iki durumun,
ı k i sözcüğün göreceli benzerlikleri üzerinde yargıda bulunur;
I «ıırada zihin, konotatif düzlemde yer alır. Bu yargı, doğrudan,
■e/gisel, hızlı ve zorunlu olarak belirsizdir; bu yargı, sayıları
2 6 0 Belirsizin Bilimleri
bilinç alanında eş zamanlı olarak varolabilecek (7-10 uyaran
veya bir m asa üzerinde maddi boyutları açısından serilebile
cek kavram (kartpostallar) (veya obje) sayısını aşmamak koşu
Iuyla bir üçüncü (K), bir dördüncü (L) vb kavramla yenilene
bilir.
Benzerlik matrisi yönteminde deneklere 3×3 veya 5×5 veyi
7×7 ya da maksimum 9×9 “uyaran obje” kapsayan bir kare tab(j
lo sunulur; denekler uyaran objelere aşinalık kazandıktan son*
ra, onlardan satır ve sütunların kesişme noktalarına, bir “deı
ğer” yazmaları istenir; sırasal bir benzerlik ölçeğinden alınacak
bu değer, O’dan 4’e (5 dereceli ölçek) veya O’dan 6’ya (7 dereceli
ölçek) kadar olan sayılarla belirtilir.
Bu deney, genellikle, 40 kadar denekle ve topluca uygulanarak yapılmakta ve tıpkı semantik diferansiyel ve yüklemleı
kümesi yöntemlerininkine benzer bir yönergeyle başlatılarak,
birkaç dakikada sona ermektedir; bu süre, daha sonra hücrelere göre ortalaması alınacak (Zaij/n) olan n=40 test formunun
doldurulma süresidir. Denekler tarafından hâkim olunan olağan öğeler konusundaki deney sonuçları, elde edilen benzerlik mesafeleri ortalama tablosunun % 10 ile % 15 dolayında biı
standart sapmaya sahip olduğunu göstermektedir.
Bu yöntem, enstitümüzde* 1965’lerde geliştirilmiştir; bundan bağımsız olarak çeşitli Amerikan laboratuvarlarmda yeniden oluşturulmuştur. ABD’de yürütülen çalışmalar, bu yöntemin, kabaca, semantik diferansiyel yöntemiyle aynı konotatil
kıstaslara dayandığını göstermiştir. Bununla birlikte, semantik
diferansiyeli tamamlamak, denetlemek ve özellikle bir başka
konotatif yargı egzersizi tipi sunmak avantajına sahiptir. Elde
edilen sonuçlar, istenirse, hücrelerin 0 ile 1 arası bir norma
indirgenmesinden sonra, bir faktör analizine veya clustering
(Sheppard, Kruskal) sürecine tabi tutulabilir.
Şekil 21’deki benzerlik matrisine göre, sınırlı bir örneklem
içinde (ev içi eşyaları), bunların zihin tarafından düzenlenmesinin altında gizil bir boyut, dolayısıyla -daha sonra- aranması
gereken bir “eşya sistemi” vardır.
* Strasbourg, Sosyal Psikoloji Enstitüsü, (ç.n.)
Belirsizin İşlenmesi Yöntemlerinden Bir Örneklem 2 6 1
y k il 21. 200 deneğin 9 eşyaya ilişkin ortalama benzerlik matrisi
Ek. Şi- Fi. F. Ta. Ma. Sa. Ki. K a. Ta.
l kmek 3,8 3 3,2 2,8 5,2 5,2 4.8 5.9
3,8 2,8 3,1 2,9 5,2 4,7 5 5,1
Fincan 3 2.8 M 1,1 3.6 4.9 5,1 5.5 5,5
F Tabağı 3,2 3,1 1,1 3,7 5,1 5,2 5,4 5,5
Masa 2,8 2,9 3,6 3,7 1.5 3.9 4 3
Sandalye 5,2 5,2 4,9 5,1 1,5 4.2 4,5 5
Kitap 5,2 4,7 4,9 5,2 3,9 4,2 1,1 4.4
Kâğıt 4,8 5 5,1 5.4 4 4,5 1.1 4.6
Telelon 5,9 5,1 5,5 5,5 3 5 4,4 4,6
h) Tekabüllerin grafo-matematik çözümü
İkişer ikişer alınmış bir dizi değişken arasındaki tekabüliyet
düzeyinin oluşturulması, sosyal bilimler alanında en yaygın
etkinliklerden biridir; benzerlik matrisi buna örnektir, faktör
analizinin temelindeki korelasyon tabloları ise bir başka örnektir. Oysa pek çok kavramsal araştırma çalışması, yukarıda
belirtildiği şekilde “belirsiz kavramlara” ait olan öğelerin sembolik denklemler konusunda ifade edilmiş özelliklere uyan
bir tekabüliyet durumuna sokulması temeline dayanmaktadır.
Çeşitli değişkenler arasında korelasyon veya benzerlik veya
etkileme gibi ilişkiler, tekabül etme durumundaki değişkenlerin tanımından daha net bir şekilde, bir tekabüliyet tablosu içinde
özetlenebilirler; bu, sembolik denklemlere ilişkin bir bulgunun
genelleştirilmesidir.
Grafik yöntemin ilkesi, iki değişken arasındaki ilişki için
tümüyle görsel bir temsil düzeneği kullanmayı gerektirir; temsil için bir sayı değil, basit (Bertin anlamında) grafik bir de­
2 6 2 Belirsizin Bilimleri
ğişken, örneğin ulaşılabileceği umut edilen kesinlik düzeyir
göre 3, 5, 7 basamaklı bir ölçek üstünde tekabüliyet değeriı
ifade eden bir noktanın büyüklüğü kullanılabilir.
Söz konusu 3, 5, 7 basamaklı ölçekler şöyle olabilir.
3 basamak: 0, 1, 2 veya -1, 0, +1
5 basamak: 0,1, 2, 3, 4 veya -2, -1, 0, +1, +2
7 basamak: 0,1, 2, 3, 4, 5, 6 veya -3, -2, -1, 0, +1, +2, +3
Çoğu kez, satır ve sütunların kesişme noktasında var olan
bağlantının değeri hakkında “karar vermek” için araştırmacmır
sezgisini kullanması, daha kolaydır. Bu durumda rahatlıkla ya
yuvarlaklarla temsil için bir şablon-cetvel kullanıp, tablonun heı
hücresine, büyüklüğü tekabül düzeyine göre ayarlanmış siyah biı
yuvarlak çizmek ya da bilgisayarla işlemek yönüne gidilebilir.
Bu, görüşün belirsizliğini bir avantaj gibi kullanan salt grafik bir düzenektir. Örneğin şekil-22’deki tabloda çok muğlal
bütünler ikişer ikişer birbirine tekabül ettirilmektedir; “sessei
kültür” (culture sonore), “proksemik”, “ambians ışıklandırması” vb nedir? Aynı şekilde “mesafe” (herhalde metreler değil)
“yönelim”, “hız” vb nedir? Ancak, alanda bu işin pratiğini yapar
deneycinin bunlar arasında kurduğu bağlantı oldukça açıktır
bu, onun geçmiş deneyiminin yoğun birikimidir.
Ya amprik bir danışma sonucu olarak ya da araştırmacmır
bir düşüncesi olarak, satır ve sütunlar arası tekabüliyetin ortaya koyduğu sorular dizisini yanıtlayarak bu tür bir grafiği doldurmak, başka avantajlara da sahiptir.
Bu, görsel olarak, bir bütünselliği ifade eden bir Geştalttır, bir biçimdir; tablo çok beyaz mı, siyah mı, veya noktalarır
gruplandığı bölgeler içermekte midir, ve eğer böyleyse, niçin;
Burada, tabloyu yapan kişinin zihnini, bir dizi karşılaştırma
yargısından bu genel biçimin doğuşuna yol açan nedenler üstüne tekrar geri götüren heuristik bir yöntem vardır; biçimir
keyfiliği, -form el mantığın kabul edebileceğinin tersine- yargıların keyfiliğinden daha küçüktür. Yargı ile yargılanan şey arasında oluşan bir gidiş-geliş vardır.
Özellikle bu tür tablo, satır ve sütunların adlandırılması c,
priori bir kurala bağlı olmadığı ölçüde, satır ve sütunların yeniden yerleştirilerek yapılacak bir irdelemeye uygundur. Bu
Belirsizin İşlenmesi Yöntemlerinden Bir Örneklem 2 6 3
■i-kil 22. Sessel bir peyzajın öğelerinin algısal tanınma etmenleri
Mesafe
kavramı
Yönelim
kavramı
Özyoğunluk
kavram ı
Hız
kavramı
Ses kaynağının
n priori bilgisi
• • • •
Proksemik yasa • m • •
Stereofonik etki • • • •
Alıcının yönelimi • • • •
Sinyal/gürültü veya
biçim/fon oranı
• • • •
Ortamda sesin
kalması • • • •
Yankı • • • •
Doppier Etkisi
(hareketli kaynak)
• • • •
konuda en basit yol, satır ve sütunları, tablonun bir köşesinde
■liyah yuvarlakların (veya tersine sıfır noktalan) maksimum
yoğunlukta gruplanmasını sağlayacak bir tarzda yer değiştirmektir (permütasyon); bu işlem her zaman olabilir. Ancak sonuçları (bir köşede yoğunlaşma) garantili değildir. Bu işleme
köşegenleştirme denir ve skalogram (skalografi) tekniklerinı len esinlenmiştir.
Ancak, eğer sıklıkla olduğu üzere durum böyleyse, o zaııınn, işlemi yapan (operatör), bundan bağımlı ve bağımsız değişkenler arası ilişkinin altında bir faktör bulunduğu sonucunu; diğer bir deyişle, ikişer ikişer karşılaştırmayla varılan ve
lu’men hemen bütünüyle keyfi olan yargılarda ortaya çıkmayan gizil bir açıklama öğesinin varlığını çıkarabilir. Her halükârda, bir varyans analizi veya faktör analizi başlatmakta haklıdır; çünkü bunun bir sonuca ulaşacağı garantidir (Mouchot).
( )rnek olarak ikonik çeviri matrisini (Moles) alalım. Bu açıklama faktörünün ortaya çıkması, zorunlu olarak, deneysel ger-
« vklikte bu faktörün doğası üstünde heuristik bir düşünme gerektirir; çözülmesi gereken bir sorun sorulmuştur.
2 6 4 Belirsizin Bilimleri
Daha ileri gidilebilir. Faktörü analiz etmek ve ardından bilinen
yöntemlere göre bu faktörlerden hareketle tabloyu oluşturduktan sonra, bu faktörden kaynaklanan ve öncekinden türetilmiş yeni bir tabloya yol açabilecek olan açıklanmamış varyans’
kısımları ortaya konabilir. Bu durumda, bu tablonun grafik olarak aynı şekilde, daha az sayıda (örneğin 3) basamaklı alınmasını daha tedbirli olduğu bir ölçek üstünde farklı irilikte yuvarlaklarla ifade edilmesini; satır ve sütunların yerinin değiştirilmesiyle aynı köşegenleştirme ve gruplandırma işleminin tekrarlanmasını engelleyen hiçbir şey yoktur; yine burada da, eğer bu
işlem, görünür nitelikte bir sonuç verirse, sözcüğün istatistiksel
anlamında bunun gizil ikincil bir etmenin varlığından kaynaklandığına bahse girilebilir ve dolayısıyla bunun niteliğinin ne
olduğunu araştırmak ve saptamak uygun olur. Teorik olarak,
ardışık tekrarlarla işleme devam edilebilir.
Aslında bu grafik-matematik yöntemin faktör analizine yabancı olmayan kavramların grafik bir yorumu olduğu görülmektedir. Bir biçimi ortaya çıkarmak için görsel öğelerin kombinezonu ve görselleştirme temeline dayanan bir yan taşımakta ve bu
yan onun sürekli olarak işlemcinin hâkimiyetinde kalmasını
sağlamaktadır; oysa faktör analizinde, durum her zaman böyle değildir. Regnier Abaküsü yöntemleri bu tür bir “belirsizin
damıtılması” işlemine daha uygundurlar.
c) Regnier Abaküsü
Bu abaküse daha önce 5. Bölüm’de faktör analizi konusunda
atıfta bulunmuştuk. Dr. Regnier tarafından geliştirilen bu yöntem, 15 civarında (10-20) deneğin 10 civarında (5-15) itemi kabul
veya reddine ilişkin, renklerle ifade edilmiş, 5 basamaklı (kırmızı, pembe, turuncu, açık yeşil, koyu yeşil) bir değerlendirme
ölçeğinin somutlaştırılmasının basit bir düzeneğidir. Bu, grup
tartışmalarında basit ve hızlı bir şekilde uygulanabilmektedir;
bunun için ya renkli abaküs denilen, her bir yüzünde yukarıda
anılan 5 renkten biri bulunan küplerin (6. yüz, beyazdır ve yanıt
yokluğunu veya reddini ifade eder) yerleştirildiği bir dizi siyah
gözden/yuvadan oluşan basit bir el aleti kullanılmaktadır; ya da
Şekil 23. Regnier Abaküsü
a) Renkli temel matris b) Denek tarafından köşegenleştirilmiş
abaküs
Belirsizin İşlenmesi Yöntemlerinden Bir Örneklem 2 6 5
Nft.KFCMI J«U 9IQtQ KS7lİA& Pr«k-4cfglnj I M t JZ O O V I^ I ıd*1St/rQU« ı
c) Turuncu renkli itemlere göre d) Denek tarafından
köşegenleştirilmiş matris köşegenleştirilmiş matris
(1’den S’e giden ölçekte 3 değer)
küplerin yerine başlangıçta uygun şekilde bilgisayar belleğine
işlenmiş renk ölçeklerine dayanan bir yargının konduğu enformatik yola başvurulmaktadır; bu ikinci yolun, belleği işlemeyi
bir el hareketiyle sağlayabilmesi avantajı vardır. Ancak, sonuçların toplandığı tablo yerine PC bilgisayarın renkli ekranında enstantane bir temsil konmuştur ve bu temsil, daha sonraki tercih
konusunda tüm enformatik kolaylıkları sağlamaktadır.
Bu basit yöntem, birkaç dakika içinde, aralarında az çok tutarlı 100-200 değer yargısı elde etme olanağını vermektedir; bireylerin yargıları, kübün bir yüzünün sunulmasıyla grup halinde de toplanabilmektedir. Eğer grup üyeleri bir oyun yöneticisi
2 6 6 Belirsizin Bilimleri
etrafında çember halinde dizilmişlerse, katılanlarm arasında yanıtların anonimliğini sağlamak, buna karşılık yöneticinin, kimin
yanıt verdiğini görebilmesini sağlamak olanağı vardır; burada
yönetici, açık ve öz bir ifade ortaya atmakta (örnek; “sağlık, organların sessizliğidir”) ve denekler, ellerinde tuttukları kübün
bir yüzünü göstererek yargılarını sessizce belirtmektedir.
Oyunu yöneten kişi, yanıtlar matrisini somutlaştırmak için
yanıtlara tekabül eden küpleri yerleştirir, veya onları bilgisayara kaydeder. Sonra, bir geri-bildirim çerçevesinde, bazı deneklere yanıtlarının içeriği hakkında deneyin yürütülme tarzına
göre doğrudan sorular sorar. Veya, renkli basamaklara 1, 2, 3,
4, 5 değerlerinden birini atfederek, bilgisayarda hemen anında
bir dizi toplama yapıp (veya bir yardımcısına yaptırıp) matrisi
köşegenleştirmeye çalışır; eğer köşegenleştirme sonuç verirse,
bundan, itemlerin yapısı hakkında maksimum düzeyde sonuç
çıkarmaya çalışır.
Bu sonuçların sunulması da bir başka tartışmaya; Guttman
skalograırunm yöntemlerine oldukça benzer yöntemlere göre
grup tartışmasının daha sonraki aşamalarında itemlerin belirsiz formülasyonlarım arıtma çabasına, yorumlara yol açar. Her
C ^ S IR A S A L
(Ardışıklıkta mertebeyi belirtir)
Her bireyin (renkli)
tercihleri
Bunların hiyerarşik tasnifi
B İR E Y S E L
Bireyler hakkında toplanmış
(renkli) verilerin biçim ve
yapısı
S A Y IS A L ^
Her itemin (renkli)
tercihleri
Bunların hiyerarşik tasnifi
S O R U N
Sorun hakkında toplanmış
(renkli) verilerin biçim ve
yapısı
(Birleştirme, çiftleme ilkesi)
Belirsizin İşlenmesi Yöntemlerinden Bir Örneklem 2 6 7
aşamada bireylerin dikkatini toplayan grafik bir şekil elde
edilir. Bu şekil, ya Janis’in group think dediği karşılıklı etkileşim etkilerine maruz kalmayacak biçimde, grubun kendi içinde veya daha geniş bir kitle önünde panel tarzında tartışılır.
Burada, konotasyonları veya terminolojisi yüzünden belirsiz
bir olgunun olgunlaştırılması, kesin süreçlere göre bir grubun
kolektif çalışması sayesinde gerçekleştirilmektedir.
6. Yeniden Kodlama Sürecinin Kullanılması
“Yeniden kodlama yöntemi” (Wertheimer)/ zihinde insanın bir
başka “dilde” veya bir başka kanalda ifade edilmiş bir mesajı
çevirirken yaptığı egzersiz sırasında, açığa çıkarılmış yaratıcı
verimliliktir.
Bunun en yaygın örneklerinden biri, pek çok insanın bir
olguyu anlamak ve açıklamak için grafik, şema, flow-charts vb
süreçlerinden yararlanmaları ve bunlar aracılığıyla, şeyler veya
zihinsel kavramlar arasındaki ilişkileri açıklamaya çalışmalarıdır. Bu, zihnin en güçlü araçlarından biridir; kurgusal bir
mekânda, ilişkilerin biçiminin inşası, ilişkilendirilen kavramların bilgisinden veya derinliğine kavranmasından çoğu kez
daha heuristiktir. Sistemler teorisinde soyut veya somut modellerin gerçekleştirilmesinin ve entelektüel etkinliğin büyük
ölçüde temel aldığı bir yoldur. Teorik planda, özellikle Lewin’in
topolojik alan teorisine dayanmaktadır.
Bunun iki uygulamasını örnek vereceğiz; “semantogram”
kavramı ve grafik-fotografik yöntem.
a) Semantogram: Leıoin’in Alan Teorisi’nin Taksonomik Kullanılışı
Semantogram, birtakım kavramların, her biri bir kavramın
adını taşıyan yuvarlaklarla bir kâğıt veya ekran üstünde temsilidir; bu temsil, araştırmacının bu kavramların birbirleriyle
ilişkilerini ve özellikle birbirleriyle yakınlığı (komşuluğu) ve
göreceli mesafeleri hakkmdaki imajım yeniden üreten bir ortak
biçim (configuration) şeklinde düzenlenir. Bu kavram, daha
önce irdelediğimiz benzerlik kavramından farklıdır.
2 6 8 Belirsizin Bilimleri
Semantogram, daha çok, lengüistik yapılanmayla ve örneğin,
bu kavramlar arasında oluşabilen mantıksal ilişkilerle, veya Kurt
Lewin’den alınmış bir imajı kullanırsak, zihinsel bir dünyayı, ölçme birimi tanımlanmamış, ancak bazı topolojik ilişkilere sahip
olan bir tür yüzey/alan gibi temsil eden bireyin zihninde, bu kavramların oluşumunun yapılanmasıyla ilgilidir; burada söz konusu
topolojik ilişkiler arasında, komşuluk/bitişiklik veya uzaklaşma,
bir A kavramından, başka kavramlar aracılığıyla bir X kavramına
gitmek için zorunlu aşamalar sayısı, sapma kavramı, küçük (veya
az önemli) büyük (veya önemli) kavramları vb sayılabilir.
Biri sibernetik vokabülerden, diğeri mitolojik çözümlemeden alınmış iki örnek verelim; bu temsillerden her biri, büyük
bir keyfilik oranı ve dolayısıyla hata olasılığı ile, bir bireyin
kavramları birbirine bağlama ve örneğin didaktik veya açıklayıcı bir zincirde onları sunma tarzım kristalleştirmektedir. Bu
tür şemaların önemli bir sübjektiflik payı taşıdığı kesindir.
Bununla birlikte, bazen, mesafe kavramının kendisine rasyonel bir yorum getirerek, keyfilik oranını azaltmak mümkündür; örneğin Osgood’un klasik bir çalışmasında (Şekil-24) yaptığı
gibi, belirli bir insanın zihninde göreceli ortaya çıkma frekanslarının mekânsal temsili ya da Markow bağlantı olasılığı gibi bir
rasyonellik aranabilir. Bu durumda, diyagram, sayısal olarak
temellendirilmiş bir sorunun aydınlatılması gibi görünür.
Bu şemaların reddedilmesi/çürütülmesi ne kadar kolaysa,
onları kullananlar, onlara bakanlar açısından, o kadar çok esin
kaynağı, o kadar iyi iletişim araçları gibi görünürler; hiç değilse onlara karşı çıkmak için gereklidirler; ancak verimli zihinsel
yakınlaşmalar oluşturucu bir etkiye sahiptirler. Pratik olarak, bu
tip şemaların pek çok grafik “özgürlük derecesi” kapsadığı görülecektir; desinatör, kavramlar arası mesafeye belirli bir tip yorum
getirebilir, Euler ve Venn tarafından aynı adı taşıyan yuvarlaklarda uygulandığı şekliyle, kapsama (recouvrement) fikrini sezgisel bir tarzda işe katabilir; yuvarlakların büyüklüğü, her bir
kavramın sübjektif önemine bağlanabilir ve yuvarlakların iki
boyutlu bir kâğıt parçası üstünde konumlandırılması, ifade edilebilirlikle (expressivite) ilgili bir “gizil faktör”ün varlığını içerebilir ve nihayet, grafik gelişmeyle gittikçe daha çok söz konusu
Şekil 24. İki Semantogram (Osgood ve Luria)
Belirsizin İşlenmesi Yöntemlerinden Bir Örneklem 2 6 9
2 7 0 Belirsizin Bilimleri
olacağı üzere, kavramların karşılıklı olarak renklendirilmesi,
sadece estetik veya keyfi olmayan bir sembolizme yol açabilir.
b) Gmfik-Fotoğrafik Yöntem
Bu yöntemde, fotoğrafla gözlenmiş öğelerin, seyircinin öğeler
arasındaki ilişki ve uygunluğu anlamasını sağlayacak tarzda çizgiyle yeniden kodlanmasmm tam bir uygulaması yapılmaktadır.
Bu yöntem aşağıdaki üç saptamaya dayanmaktadır:
• Bir olgunun, durumun, edimin veya objenin görsel
tanıklığı olarak fotoğrafın önemi,
• Sosyolojik veya teknik, tüm fotoğraflar, hemen her zaman,
fazla enformasyon içermektedir. Sorun, bunun bir kısmını elemek ve yenilerini eklememektir (Cartier-Bresson, Almasy),
• Canlı varlıkların sosyolojik fotoğrafları hemen her zaman, gözlemlenenin gözlemciye karşı bir tepkiselliğine (fotoğrafik belirsizlik ilkesi) yol açtığından, III. Bölüm’de gördüğümüz üzere, seçenekler azalmaktadır; ya az çok “poz” veren
(dolayısıyla yapay) kişilerle yapılmış, teknik kalitesi yüksek fotoğraflar veya doğal, kendiliğinden davranan kişilerin, genelŞekil 25: Mitosların Çağrışımının Mitogramı veya Semantogramı
Belirsizin İşlenmesi Yöntemlerinden Bir Örneklem 2 7 1
likle teknik kalitesi düşük fotoğrafları arasında bir tercihte bulunmak gerek ve bu seçim, her zaman keyfidir.
Bu yöntem, yaşantının tanığı olan “enstantane fotoğraf’m
ediminin otantikliğine, ayırdetme, mertebelendirme, esas olan
lehine aksesuar olanı eleme gibi entelektüel şematizasyon ediminin gücünü katar. Çoğu kez kötü kaliteli (flu, kıpırdanma, kötü
kontrast, kötü çerçevelenmiş, bozulmalar vb) olan uygun (pertinent) bir konu fotoğrafı yapıldıktan sonra, 13×20 veya daha büyük formatta, agrandisörde, bir veya birçok tiraj yapılır. Gözlemci
(zorunlu olarak fotoğrafı gerçekleştiren kişi değildir), ya doğrudan resim üstünde veya şeffaf kâğıt üstünde, kalemle bir desen
çizmeye ve sadece apaçık kılmayı arzuladığı şeylerin temel çizgilerini ve hatlarını belirginleştirmeye çalışır (Cavalcante).
Başlangıçta retorik ve kanıtlayıcı bir yöntem gibi görünen bu yöntem, deseni çizen gözlemciyi, belirsizin evreninden
ayıklanmış anlamlı ayrıntıların seçilmesi ve şeffaf bir kâğıt
üstüne yansıtılması yoluyla, zihninde bilinçli olmayan bir mertebelendirmeye götürür. Bu işlem sayesinde resim, her ne kadar
seçilen öğeler keyfi bir yargıya dayansa da (Geştalt’m özelliği)
başlangıçta olduğundan daha açık bir hale gelir.
7. Sembolik Denklemler Yöntemi ve Geştalt
Bu yöntem, basit bir Geştalt ilkesine dayanır; buna göre, özellikle belirsiz olgular konusunda gözlemcinin, olguları nitelendiren
değişkenler arasındaki ilişkilerden çıkardığı kavramın, bizzat bu
değişkenleri tanımlama kapasitesinden daha net, daha kendini
dayatıcı olduğu oldukça sık karşılaşılan bir durumdur; gözlemci,
ilişkilendirdiği değişkenlere kıyasla, orantılı büyüme, eksponansiyel artış, logaritmik değişme, ters orantılı azalıp çoğalma, vb
ilişkileri (toplama veya çarpım ilişkileri) daha iyi kavrama yeteneğindedir. Bunun sonucu olarak, bu kısmi bilgisini, değişkenlere cebirsel harfler vererek ve -daha sonra bu değişkenlerin
kesin tanımını ve ölçme birimlerini yeniden ele almaya hazır bir
tutumla- değişkenlerarası ilişkiyi yazarak “sembolik denklemler”de somutlaştırıp kullanmak durumundadır.
2 7 2 Belirsizin Bilimleri
Bu yöntem, özellikle, sosyal bilimlerde kullanılan değişkenlere uygulanır; bunların çoğu, iyi tanımlanmamış ve bir ölçme
ölçeği beklentisi içinde askıya alınmış “psikolojik değişkenlerd ir. Yukarıda değindiğimiz scaling teknikleri özellikle bu
beklentiyi karşılamaktadırlar.
Büyük ölçüde tümevarım ve sezgiye dayanan bu yöntem,
tanımı gereği tehlikeler içerir. Rasyonel bir yöntemden çok, bir
araştırma ve bazen da sergileme yöntemidir. Belirli bir araştırma deneyimi ve bilgisi gerektirir. Daima geçici ve çoğu kez
kıymetlidir. Her biri böylece parantez içine konmuş değişkenlerin “sembolik” yanını vurgulamak doğru olacaktır.
Ö rnekler:
• Saldırganlık (A) früstrasyon (F) ile orantılıdır: (A)=K(F)
• İletişim eğilimi (C), mesajın kendini zihne dayatma
gücüyle (H), mesajın kişiselleştirilmesiyle (p) doğru orantılı,
ulaşmanın genel pahası (Cga)+ iletişimin genel pahası (Cgc) ile
ters orantılı olarak değişmektedir: C=(H)x(P)/(Cga)+(Cgc)
Sembolik denklemler yönteminden kaynaklanan heuristik
görevlerden biri, işin içindeki ilişkilerin doğasını ve özellikle
(a)+(b) terimlerinin toplanması ile (a)x(b) terimlerinin çarpımı arasındaki farkları açıklığa kavuşturmaktır. Örneğin sosyal bilimlerde, Fechner, Gossens, vb tipte yasaların evrenselliği
yüzünden, logaritmik değişkenlerin alınması özellikle tavsiye
edildiğinden, söz konusu durumda, bir değişken yerine logaritmasının (a)x(b) çarpımından (a)+(b) toplamına geçişi ifade edip
etmediğinin sorgulanması gerekir.
8. Değerlerin Vektoriyel Evrenini Dikkate Alma:
Genelleştirilmiş Pahaların Çözümlenmesi
Bir ilkeyi vurgulayalım: Birey tarafından yapılmış her edim/
davranış esas olarak 5 temel öğeye indirgenebilen yaşamsa
kaynaklar sermayesinden bir pay alınmasını içerir.
ab e d e
(Parasal fiyat)+(Zaman tüketimi)+(Enerji tüketimi)+(Bilişsel paha)+(Ri~
ziko pahası
Belirsizin İşlenmesi Yöntemlerinden Bir Örneklem 2 7 3
Bunlar, edimde bulunan bireyin zihninde belirsiz, ancak a,
1), c, d, e ağırlık katsayılarıyla ifade edilmiş, oldukça istikrarlı
loplama kurallarına göre birleştirilirler.
Günlük yaşamdaki davranışların ve özellikle “mikropsikolojik alan”ın kapsamına giren davranışların çözümlemesi, eylemin her aşaması/parçası (praksem veya aktom) için bir
jM.‘neHeştirilmiş pahanın açıkça ortaya konmasını ve bu pahanın, duruma göre keyfi veya nicel düzenleme ölçekleri üstünde
değerlendirilmesini konu almaktadır.
Genelleştirilmiş pahanın ilk üç terimi, yani fiyat, zamansal
paha ve enerji, alışılmış apaçık birimlerle ifade edilirler; bunlar para, süre (saniye, dakika veya saat), enerji harcama (kalori, kilogram/metre, kilowat/saat, benzin litresi vb) şeklinde
sıralanabilir. Bu üç pahanın ifade edilmesi kolaydır ve bir tür
nesnellik iddiası içerirler; bu nesnellik genellikle duyum yasası
(VVeber-Fechner) hesaba katılarak artırılabilir; bu yasaya göre,
bireysel davranışta terimlerin psikolojik yansıması -tü m koşullar eşitlendiği takdirde- onları ölçen fiziksel değişkenlerin
logaritmasına göre değişir.
Kalan iki terim psikolojik niteliklidir; her ne kadar bunları “kodlama pahası” tipinde (Mandelbrot, Zipf v.b) kavramlara bağlamak olanaklıysa da, bu, dolayımsız bir kullanış için
lazla karışıktır. Çözümleyici eğer karşılaştırması gereken çok
sayıda benzer durumlar üstünde çalışıyorsa ad hoc bir çözümlemenin konusu olabilecek düzenleme ölçeklerine ya da genelI i kle oldukça muğlak olmakla birlikte bazı hallerde diğer bilgi
alanları tarafından desteklenmiş özgül bir incelemenin konusu
olabilecek eşdeğerlilik kavramlarına (örnek; sigorta şirketleri
uzmanları tarafından riziko zamanının ve zevk mahrumiyetinin takdiri) dayanacaktır.
Nihayet, bilinç alanında biricik bir değişken gibi algılanan
“global genelleştirilmiş paha”da, pahanın evrensel terimlerinden her birinin payının kestirilmesi, çok sayıda belirsizliklere
la kılmaktadır. Yine burada da, belirsiz olgulara özgü bir yönIrm söz konusudur.
Bu çözümleme yönteminin yararı, “rakamlar”dan çok,
I>unlamı rölevesinin söz konusu eylemin çözümleyicisi üze­
2 7 4 Belirsizin Bilimleri
rindeki zorlamasıdır; bu röleve, özellikle çoğu kez mikro-davranışların nesnelleştirilebilir ayrıntılarını tanımayan günlük
yaşamda, bir eylemin aşamalarının bazen uzun dizisinde, bu
eylemin genelleştirilmiş pahasının tüm öğelerini kapsama
iddiasındaki bir tablodan çıkarılmıştır.
Genellikle bu yöntem, sol tarafta, gözlemcinin, davranışın cereyan edişinde (micro senaryo) ayırdettiği aşamalar veya
edim birimleri (actomes) dizisi bulunan beş sütunlu bir tablo
biçiminde görünür.
Örnekler :
• Bir telefon etme davranışının çözümlenişi
• Bir kapıdan girişin çözümlenişi
• Bir edimin genelleştirilmiş pahasının çözümlenişi
Görüldüğü üzere burada önerilen analitik “veriler” çok
belirsizdir ve bunun sonucu olarak, genel sonuçlar (toplam
genelleştirilmiş paha) sadece çok muğlak değerlendirmelerdir.
Ancak önemli olan bu değildir; bu çözümlemede önemli olan
yan, tüm öğeleri bellekte dikkate alma çabasıdır.
Şekil-26’daki tablonun oluşumu: Bu tablo, sadece bir vaka
çözümleme örneğidir. Bir nesnenin aranması ve elde edilmesi gibi, oldukça karakteristik, ancak zorunlu olmayan özel bir
durumla ilgilidir; aynı nesnenin elde edilmesine yönelik başka
stratejiler de olabilir.
Tabloda enerjiler, bir metropoliten alanda, büyük bir kent
ortamında “eşdeğerli yatay fiziksel yol mesafesi” temelinde değerlendirilmiştir (Toplu taşıt şebekesinin iki durağı arası, yaya olarak
300 m. yola karşılıktır; örnekte mesafe kent banliyölerinin ortalama reyonu olan 10 duraklık bir mesafe olarak düşünülmüştür).
Zaman veya süreler, “indirgenmiş net dakika” ve tam
meşguliyetin eşdeğer zamanı olarak hesaplanmıştır; bunlar
ortalama minimum miktarlardır.
Psikolojik pahalar (bilişsel paha, riziko pahası) ise, sübjektif bir ölçek üzerinde hesaplanmıştır; bu ölçek şu şekildedir:
0 Biraz Orta Çok Ençok
0 + ++ +++ ++++
Bunların, keyfi, fakat logaritmik bir nitelik gösteren bir
tarzda toplanması(?) için, iki temelinden logaritmik bir ölçeğe
göre bir sınıftan diğerine geçiş kuralı benimsenmiştir.
Belirsizin İşlenmesi Yöntemlerinden Bir Örneklem 2 7 5
^ekil 26. Büyük bir sanayi kentinde, evde kullanılan türde özel
l>ir modelde bir elektrik fişi adaptörünün satın alınması.
Paha Fiyat Çaba Zamarı Bilişsel
1 Paha Pahası
1. Kavramsallaştırma
Pahası
2. Kataloğa Ulaşma
Pahası
3. Kataloğu Anlama
Pahası
4. Adres Arama
Pahası
5. Adrese Ulaşma
Pahası
5. Tekrar. Yasal
Ulaşabilirlik Pahası
6. Satın Alma
işleminin Pahası
7. Nesnenin Kendi
Pahası
8. Ulaşım Pahası
9. Nesneyi Depolama
Pahası
10. Riziko Pahası
11. Kullanmayı
Öğrenme Pahası
12. Nesneyi Yerleştirme
Pahası
13. Temizleme ve
Bakım Pahası
14. Amortisman Pahası
Eylemin
Fizyonomisi
I’; dolar cinsinden veya brüt fiyata eklenen % olarak W ; yolun “eşdeğerli yatay
çaba” metro istasyonu sayısı emsinden T; Dakika olarak m inum um süre
I ’sikolojik pahalar ölçeği 0 + ++ +++ ++++ +++++ ++++++
1 2 3 4 5 6 7
Burada 2 tabanmda logaritmik ekstrapolasyon yasası kabul edilmiştir. Buna göre:
16 birim = 4 x 4 birim , yani 4. derece (2 exp 4 = 16)
2 7 6 Belirsizin Bilimleri
9. Sonuç
Bu bölümde betimlenen tüm yöntemler, herhangi bir terminolojik arıza sonucu değil, doğası gereği kötü tanımlanmış
terimleri, belirsiz ilişkileri, muğlak kavramları “işlemek” için
bazı özel laboratuvarların uygulamalarından hareketle oluşturulmuş, bir tür teknikler örnekleminden başka bir şeyi temsil
etmemektedir.
Israrla vurgulanması gereken bir husus var; belirsiz ilişkileri veya iyi tanımlanmamış kavramları, aşırı bir abartmayla kesinleştirmeye, belirli kılmaya çalışmak; -özellikle insan
bilimleri alanında-, çoğu kez “epistemolojik verim”i zayıf bir
çaba gibi görünmektedir.
Bunun yerine, dikkatimizi, bu kavramların, mantık tarafından yalanlanma rizikosuna girmeksizin kullanılmasında
kabul edilebilir toleransı belirlemeye yöneltmeliyiz, söz konusu
rizikoya girmemek için, örneğin, çıkarsamayı, Reichenbach’ın
“olasılık mantıkları” dediği şeye uygun olarak, dizisel bir zincirin belirli bir uzunluğundan öteye zorlamamalıyız.
Sosyal bilimlerde, araştırma pratiğinde çoğu kez karşılaşılan bir durum var; belirli bir anda genç araştırmacı, bilinmeyenin alanında ileri gitmek yerine, bulgularının rafine
çözümlenişi -özellikle istatistiksel veya matematiksel işlemeyi geliştirm e- yönünde çabalarını israf etme eğilimine girebilmektedir. Bu tür saptamaların nicelleştirilm esinin güçlüğü apaçık ortadadır; ancak bunlar, insan bilim lerinin common
knoıuledge’inin bir parçasıdır. Daha sonraki bir bölümde göreceğimiz üzere, insan, ergonomi veya katı behavyorizm açısından, herhangi bir laboratuvar hayvanı kadar belirlenmiş de
olsa, hiç değilse, bilincinin farkına vardığı öğelerin türlülüğü nedeniyle kendiliğinde bir bütünsel varlıktır (entite). Eğer
inceleme konusu, doğası itibariyle kaypak/değişken ise, çıkarsamaları ve sonuçları, genellikle dikkate alınan durumların
fonksiyonu olan m akul bir sınırın ötesine götürmek pek akıllıca değildir. Diğer bilim lerin yanı sıra, -insan bilim lerinin
belki de en az insani olanı olan – ekonomi politik, bu sorunla
sürekli karşılaşmaktadır.
Belirsiz olguları belirli bir pekinlikle incelemenin başka
yolları da vardır. Betimlediğimiz yöntemler, mantıksal açıdan,
zihnin birtakım yetilerine ve tutumlarına dayanmaktadır:
– Zihinsel yeniden kodlayış (Wertheimer)
– Herhangi bir “değer”e sahip görünen itemlerin düzenlenmesi,
– Çok zayıf görünen, ancak dış gözlemciler tarafından sıfır
görülmeyen korelasyonlar,
– Veri tablolarının veya değer gruplarının düzenlenmesi ve
ardışık yeniden düzenlenmeleri,
– Belirli sayıda, farklı görüşte “yargıç”larm, gerçekliğin
aynı bir yanma ilişkin kanaatlerinin birleşmesi,
– Kâğıt üstünde, kendi zihinsel alanının olanaklı bir temsilini gören, iki boyutlu bir düşüncenin bir yanı olarak grafik sezgi,
– Geştalt düşüncesi; biçim, onu oluşturan öğelere aşkındır,
biçim, içinden (ortaya) çıktığı fona aşkındır; metin, bağlama
kıyasla zihinsel olarak daha algılanabilirdir,
– Hatanın, akıl yürütme içinde çok uzaklara yayılamaması
ölçüsünde hoş görülebilir olması,
– Sadakat (fidelite) erdemi (iki gözlemci aynı işlemi iki kez
yaptığında, elde ettikleri sonuçlar arası korelasyonun büyük
olması),
– Güvenirlik erdemi (bir köle-efendi haline dönüşmesi olanaklı bir uzmana başvurmak zorunda kalmaksızın, iyi hâkim
olunan ve basit işlemler yapma kapasitesi).
Heuristik açıdan bu tutum veya yaklaşımların listesi, zihnin temaşasının objelerini dönüştürmek zorunda olmaksızın
bu objeler tarafından ona sunulan özgürlük alanlarının sistematik bir irdelemesi olarak düşünülebilirler; bir matris tablosunun köşegenleştirilmesi, bu açıdan özel olarak karakteristik bir
örnektir.
Aslında, tüm bunlar bilimsel araştırmanın birtakım tarzlarının var olduğu ve bu tarzların, araştırmacının mizacına bağlı
olduğu düşüncelerine işaret ederek, bireylerin bir tür metodolojik profilini telkin etmektedirler; diğer bir deyişle bazı zihinler, kesin bilimlerden çok belirsizin bilimlerine epistemolojik olarak daha iyi hazırdırlar. Öyleyse böyle olanlar ve olmaBelirsizin İşlenmesi Yöntemlerinden Bir Örneklem 2 7 7
2 7 8 Belirsizin Bilimleri
yanlar için farklı bir yetenek profili olacaktır; bu kavram bilj
araştırma servisinin örgütlenmesinde kullanılabilir.
Fon planında, bu bölümün sunduğu basit katalog ilginç d u i
soruyu ortaya getirmektedir; niçin bu yöntemler ve diğer baz«
lar ı, belirsizin bilimleri dışındaki alanlarda ve özellikle daha
önce vurguladığımız üzere kesin yasalar ile ölçümlerin geri
çekten ortaya çıkışından önce ve rasyonel düşüncenin şekillenmeye başladığı sıralarda belirsiz bir yan taşıyan doğa bilimleri
alanında bu kadar az kullanılmaktadır? Bunun en basit yanıtı
şudur; bilimsel düşünceyi dünyayı fethetme iradesiyle ilerleten
ön cephesinde bir eksik, bir boşluk vardır.
VII. Belirsizin Bilimlerinde Hata ve Yaratma
Hakikat, zihinsel karışıklığa kıyasla hatadan daha kolay
bir şekilde, hatadan çıkarsanabilir.
F. Bacon
Hiçbir şey üzerinde, nefretten başka bir nedenle uzlaşılmıyor; insanlar arasındaki her türden ahenk, bir hatanın
mutlu meyvesidir.
P. Valery
I) Hata Nedir? Oluşmuş Bir “Hakikat” ile
Çelişik Zihinsel Bir Biçim
llclirsizlikle en sık üretilen olgulardan biri, hatadır ve en belir-
‘.i/ bilgi alanları, hataya en çok açık olan alanlardır; zira bunl.ırda yanlış, ancak uzun girişimlerden sonra yanlış görünmektedir. Hata, bir girişim, bir imajdır, bilinç ve bilgi tarafmc l.ııı doğru gibi algılanmış, ancak “hakikatle, yani evrenin en uç
noktalarına kadar yayıldıkları şekli ile, çıkarsamanın mantıklı! yasalarına veya şeylerin efektif ilişkilerine ters düşen bir düıınce veya düşünceler dizisidir.
Hata, demek ki, bir sapmadır; adı (erreur) “oradan oraya
ılolaşmak”tan (errer), bir referans yolu olan “ha ki kat “ten (hiç
ıli’ğilse onu tanısaydık) dışarıda, tutarlı bir yön olmadan yol
.ılmaktan gelmektedir. Hata, diyalektik olarak hakikate gönılormektedir; eğer hakikati varsaymazsak, hatayı tanımlamak
olanaksızdır, ancak -v e bu insan zihninin yaratıcı işleyişinin
2 8 0 Belirsizin Bilimleri
hakikatlerinden birid ir- negatif, pozitiften daima daha açıktır; hakikat, yanlışla kontrast halinde görünür ama bazen zihnin genel peyzajında, somut, gerçek, dolayımsız olarak kendini dayatan hatalarımızın fon tuvali gibi yer alır. Hata, bir biçim dir- ve bu, onu kaostan farklılaştırır; biraz soluk olan bir
hakikate kıyasla, sahte bir biçimdir; çünkü insan zihni, hakikati, tutarlılığı düşüncelerimizin en uç noktalarına kadar uzanan evrensel bir fon, sonsuz bir doku, düzenli bir ekran gibi
görmektedir; Goethe bize şöyle söylemiştir “Hakikat, bizi sınırlarım ızı tanımaya zorlar, hata ise hiç olmazsa bir boyutta
sınırlarım ızın olmadığına bizi inandırarak bizi şımartır/över”.
Demek ki doğru, değerini ancak yanlışla kontrast içinde konumlar; sanatsal düzlemde, doğru, güzelin göz kamaştırıcılığıdır, evrenselin son fırça darbesidir. Ancak bizi ilgilendiren
hatadır ve bunun sürekli doğrultulma sürecidir; doğruyu bilmek için yanlışı tanımaktır, doğrunun bir heuristik’idir. Örneğin, bu açıdan grafikçi Escher, sanatta hakikatin büyük zanaatkârlarmdandır.
Yaratıcılık psikoloğu, böylece başlangıçtan itibaren hatanın
parlaklığını ve hakikatin solukluğunu saptamaktadır. İletişim
teorisi, bir yanda, tanımı gereği, tüm öğeleri kesişen, birbiri içine giren, birbirinden çıkan, birbirini içeren çevreleyici hakikat
dokusunun evrensel tutarlılığı diğer yanda, kazai, öngörülemez
ve bu nedenle de değerli olarak bilinç alanına kendi dayatan
hatalı mesajın enformatif orijinalliği arasında doğal olarak oluşan bu yanı dikkate almaktadır.
Hakikatin büyük zanaatkârı, üstün nitelikte evrensel bir
tutarlılığın çalışkan imalatçısı olan matematikçi, bunu iyi bilmektedir; matematikçi, kendi oluşumunun en temel yöntemlerinden birini “matematiksel teratoloji”de görmektedir; zira
hakikatin, şans eseri, hatanın görüntülerine bürünme lüksüne
sahip olduğu ve anlığımızda şok etkisi yaptığı noktada, bu yöntem solukluğa/renksizliğe adanmış bir dünyada bir tutku parlaklığı yaratır; “elipsin yuvaları, (eksenleri) elipse iki kez tanjant olan ve bu temasların bağlantısı, elips eksenine düşey, yani
elipsin dışından geçen bir doğru olan sıfır reyon daireleridir,”
bu, matematiğin saçma bir hakikati, parlak bir ürünüdür. Çıka-
Belirsizin Bilimlerinde Hata ve Yaratma 2 8 1
11 msal hakikate bir seferlik, nadir, istisnai bir parlaklık vermek
ıi’in böyle olması gerek.
Psikolojik açıdan, hata, görüntülerin çok sübjektif bir anlamıdır ve az önce yaptığımız saptamalar, doğrunun dünyası, yani
ı >lıışmuş ve dinlendirici hakikatin dünyası ile yaratmanın dünyacı arasındaki İkiliye (dualite) dayanmaktadır. Bazı Yunan filozoflarının sözcüklerin büyüsü ile bizi inandırmak istediğinin
Iersine, ne güzelin ne de iyinin dünyası değil, daha çok gerçekliğini her zaman kanıtlamak/göstermek gereken bir gerçeğin
■.oyut temsilinin, mimesis’in dünyası söz konusudur. Ve bazen,
l’.iizelin dünyası, bir hakikat olarak kendini empoze etmeye
yeterli bir mükemmelliğe ulaşır; bu durumda doğru, güzelin
C,öz kamaştırıcılığı/parlaklığıdır; estetik kendi retoriğine sahipI i r; Kant’ın “olağanüstü deneyim”ine bağlanır. Bunu, bir sahney i parça parça yeniden yaratarak, onu tüm kaygan, gelip geçici,
k.ıvranamaz gerçeklikten daha “gerçek” yapan fotoğraf konusunda görmüştük. “Gerçeği bizzat gerçekten daha iyi ifade
e (inek” isteyen ekspresyonizm (resimde), bunun, temsili sanat
evreninden bir başka örneğini sağlamaktadır. Burada hakikat,
gerçekten daha gerçek olarak inşa edilmiş bir şeyin, bir apaçıklığın özelliklerine bürünmektedir.
Yaratmanın dünyası, bizim kendimize içsel bir dünyadır;
İtin tezinin dünyası, bizi aynı yolda izleyecek olan ve belki bizim
eklediğimiz ek yasalara da uyması gereken kişilere yeni manII ksal boyunduruklar eklemek için, mevcut boyundurlukl.ıım -her zaman geçici- aşılmasının dünyasıdır. Olabilirler
l.ıbirentinde biçimleri bulan, yasaları keşfeden kişi, evrensel
l>ir logos’un mantığının, “doğru düşün metnin teknik gerekleri
tl.ığarcığına yeni engeller, zorunlu pasajlar ekler. Ancak düşüncenin alanı sonsuzdur ve buluş yapanın durumu aynı kalır,
idece yer değiştirir. Oradan oraya dolaşarak yol alır ve daha
önceden bilinen aksiyom ve teoremlerin, çıkarımsal ve bütünsel kombinatuvarı yoluyla, genelde düşüncenin ve özelde aritmetiğin yeni biçimlerini inşa etmenin olanaksızlığını ifade
eden Gödel teoreminin iddiası da budur.
2 8 2 Belirsizin Bilimleri
2. Maddi Hata, Yaratıcı Hata
Hata konusunda bir araştırma, demek ki bu hatanın altındaki hakikate ilişkin bir araştırmadır ve bu bizi hatanın iki yanma
götürür; bazen maddi, bazen yaratıcı hataya. Maddi hata, muhasebecinin, sekreterin ve mühendisin, hatta tanısında yanılan doktorun hatasıdır; tüm bu durumlarda doğru biçimin kendini dayatma gücü (hata fark edilmiş olduğunda) -biçim in gücü- zihne o
kadar apaçıklıkla ve o kadar kaçınılmaz olarak kendini kabul
ettirir ki, hata kavramı, önceden dayatılmış bir biçime, yani daha
önceden yapılmış ve tartışılmaması gereken bir bilime uymama
gibi görünür. Ama, ancak düşüncenin hareketinden sonra kendini kabul ettirir. Yaratıcı hata ise, birbirini izleyen uzun etapların
sonunda, hatalı, dolayısıyla geçici bir biçim gibi, evrensel tutarlılığın büyük yasası kapsamına giremeyen, ama entelektüel bir
oyun kuralı olarak görüldüğü takdirde mantıkla bir oyun olan
zihnin bir çabası içinde düzeltilebilecek bir biçim gibi görünecektir.
Bilimsel hata, sosyal veya politik hata, bir önermenin doğruluğunun, yol açtığı uyarmalardan daha az önemli olduğu, özü itibariyle belirsiz olguların bu sonuncu kategorisi içinde yer alır.
Burada üzerinde akıl yürüttüğümüz imaj, bilginin topolojik bir alanının imajıdır; bu alan, I. Bölüm’de gördüğümüz üzere, özne zihnin, bir fare gibi dolaştığı, topografyasını keşfederek -dolayısıyla inşa ederek- ardışık koridorlarını izlediği bir
tür labirent gibidir; düşüncenin yerleri/alanları, eğer daha önce
katedilmişlerse, vardırlar. Sözcüklerle tasarlanabilir olan her
şeyin, salt bu sayede olabilir bir gerçeklik görüntüsü kazandığı
şeklindeki felsefi iddiayı bu anlamda almak gerekir.
Bunları birbirinden ayırdetme arzusu taşıyan epistemolog,
düşünce alanında katedilmiş aşamaların sayısına göre değerlendirilen tutarlılık mesafesi, yani zihinsel mesafe kavramını işe
dahil eder; söz konusu aşamaların sonunda, “olan” ile evrensel
akıl (logos) açısından olması gereken arasında, hatalı girişimin
sonucu ile onu çevreleyen hakikat çerçevesi arasında zorunlu
olarak bir “fark” ortaya çıkacaktır.
Bu, keşif sürecinde çok açıktır: Tutarlılık kavramı, daha
sonra yanlışlığı görülecek bir öncülden hareketle, çıkarsama­
Belirsizin Bilimlerinde Hata ve Yaratma 2 8 3
dan çıkarsamaya giden bir zihin hatanın apaçıklığına ulaştığı
ve yeniden başa dönmek üzere akıl yürütmesini durdurmak
zorunda kaldığı zaman gizlenmiş bir durumdaki tutarsızlığın
büyüklüğünün, doğru yoldan sapmanın, hatanın zihinsel görünmezliğinin bir ölçüsüdür.
Gördüğümüz üzere, temel yaratıcı durum, hem hatayı,
hem hakikati üreten bir oradan oraya dolaşmak durumudur
ve bu dolaşmanın doğası, kuralları aşmanın, eylemde özgürlüğün bir dizi mikro-durumlarıdır; bu mikro-durumlar içinde,
araştırmacının zihni, Bachelard’ın gerçeküstücü akımdan çıkardığı bir “niçin olmasın?” felsefesi adına alışılmış rutinlerin
sınırlarını aşmaktadır.
Tüm kural aşmalar, bir parkur çabası içerir; bir rizikoya girmenin yaşamsal dinamizmini, önce kabullenip sonra düzeltmenin dinamizmini, böylece insanın kişiliğine bir katkıyı içerir. Daha sonra, bilgi duvarının aktif temaşasından az veya çok iyi bir
şekilde elde edilmiş, aklın (logos) bütünüyle mantıksal olarak tutarlı olduğu kabul edilmiş, yeni yol üzerinde yenilik veya buluş,
“hiç kimsenin artık asla unutmaması gereken şeyin” (M. Mead)
evrensel kitaplığında, kitap duvarında onu bekleyen yerine gidip
yerleşecek olan bir mesajda, (yayın) somutlaşacaktır.
Hata, bize hem mutlak Kötü gibi görünmektedir; çünkü insan düşüncesinin en evrensel yasalarının tümünden kopuk bir
durumdadır -hata epistemolojide gerçekten Şeytandır-, hem
de mutlak İyi’nin kaynağı gibi görünmektedir. Çünkü iyi, yaratmaların, yani dünyaya yeni biçimler vermenin eşanlamlısıdır. Bilimsel araştırmacının, renksiz hakikatten daha zengin ve
ilaha belirgin olduğunu vurguladığımız zihnin bu dönüşümü
karşısındaki o belirsiz tutumu buradan kaynaklanmaktadır,
liir filozof şöyle diyordu: “Öylesine güzel hatalar var ki, yapılmamaları, insan zihninin onuru bakımından eksikliktir”. Franris Bacon ise “hakikat, zihinsel karışıklıktan çıktığından daha
kolay hatadan” demektedir.
Yaratıcılık grupları uzmanlarının görüşü doğrultusunda,
bize göre, hiçbir fikre sahip olmamaktansa hatalı fikirlere sahip
olmak daha tercih edilir niteliktedir; bir yanlışın düzeltilmesine yönelik uzun mücadele, belirsizin, tanımlanmamışın, ikir­
2 8 4 Belirsizin Bilimleri
ciklinin bataklıklarının çok zahmetli bir şekilde ortaya çıkarılışından daha çok anlam üreticidir.
Bilimsel devrimlerin yapısını konu alan incelemesinde
Thomas Kuhn’a göre “devrim” süreci, biçimlerin yavaş yavaş,
hissedilmeden değiştiği, sürekli nitelikli bir evrimden farklı
olarak, oluşmuş olana kıyasla yeni bir tutumun veya bir fikrin
çatışma, mücadele ve zafer sürecidir. Bilimsel düşüncenin tüm
tarihinin bize gösterdiği üzere, ancak, “karşı” (olarak) inşa edilebilmektedir. Neye karşı? Neye karşı olunduğu, karşıtlık iradesinin yarattığı zihinsel biçimin harekete geçişine kıyasla ikinci derecededir. Burada, zihnin mekanizmasında diyalektik bir yol
vardır; zihnin güçlerini bu belirli nokta üzerinde harekete geçirerek, (daha sonra) onları aşabilmek için sınırlar oluşturmak, heuristik’in kurallarından biridir.
3. Maddi Hata
Burada hatanın (anlamı) belirsiz değerine ilişkin bu çözümlemenin, yaratıcı düşünce üzerinde odaklaştığmı kendimize hatırlatmak uygun olacaktır. Tanımladığımız anlamda hata sözcüğü,
terimin son derece sıradan bir anlamı olan, maddi hata anlamını içermektedir, yani insanın dünyayı düşünce aracılığıyla üstlenerek, onu bir projeye dönüştürdüğü (G. Berger) ve yanlışın, bu
projeye karşı olan şeylerin doğasının yeniden belirişinden başka
bir şey olmadığı ölçüde, mutlak Kötü fikrine tam olarak uygulanan anlamını içermektedir. Burada hata, kafada değil, şeylerdedir; muhasebecinin yanlış yazılmış rakamı; klavyeyi kullanan
parmakların eklediği bir sıfır; bir kutu içine l’den 30’a düzenli
bir şekilde yerleştirilmiş ilaçları, bir salondaki 30 hastaya belirli bir yöntem izleyerek dağıtan bir hemşirenin, ilk ilaç gözünü
etiketlemesinde bir numara atlayarak, bu bakımdan yararlananların ilaçla tedavilerinin tümüyle kaydırması örneğindeki gibi,
yöntemin doğurduğu hatanın genişlemesi vb.
Maddi hata, pragmatik olarak, kendi sonuçları tarafından
nitelendirilir: Yaptırıma uğrar; sonuçsuz maddi hatalar, maddiliklerini yitirirler, şiirselleşirler ve yaratıcı hataya yaklaşırlar.
Belirsizin Bilimlerinde Hata ve Yaratma 2 8 5
lilektrik şirketinin bize 0,00 frank tutarında fatura gönderen
bilgisayarı, sosyolojik bir sanat yaratıcısı mıdır?Aslmda, maddi hata, sosyal veya bireysel sonuçları olan hatadır; yol açtığı
eylemler zinciri tarafından yaptırıma uğrayan ve dolayısıyla bir
durumun tüm etmenlerini gerektiği gibi dikkate almayan veya
bunların değerlerini yanlış hesaplayan bir karara karşı rahat
olma bakımından bir sorumluluk içerir.
Hata kavramı, düşünce ile dünyayı yeniden inşa edişimizin hammaddesi niteliğindeki denk düşme, rastlantı demek
olan Zufall fikrinden çok, düşünce labirentinin yollarında ordan
oraya dolaşma anlamını içeren İrrtum fikrine dayanır. Bu, hata
ve denk düşme arası ilişkidir; dikkatimizi çeken, ama bu “hata” sözcüğünün kendisi tarafından saklanan denk düşmelerin
(tesadüflerin) kaynağının araştırılmasıdır.
Maddi hata, çoğu kez, istatiksel nitelikte zayıf bir sapma
olan gözlem hatasıdır. Bir başka deyişle akıl yürüten zihnimiz
gözlediği olgularda tasavvur edilebilecek varyans nedenlerinin
tümünü tükettiği (istatikçi “çıkardığı” diyecektir) zaman, gözlediği evreni “anlaşılabilir etmenler”le, yeniden inşa etmek için
daha ileri gitme kapasitesinin sınırı, “hataların yasası”dır. Daha
olası bir tarzın etrafında sayısal sapmalar, farklar, normal dağılım biçimini (Gauss eğrisi) aldığı zaman, bu normallik, dağılımın düzenliliğini gözden geçiren araştırmacıyı, betimlemeyi
üstlendiği “rasyonel faktörler” oyununu tükettiği düşüncesine
götürür. Doğanın portresini yeniden inşa etme mücadelesinde, araştırmacı, nedensel kesinlikler arasında rastlantısal belirsizliklerin oyununa tekrar döner (tıpkı mekanikte, bir parçanın
başka parçada “oynaması” gibi). Sonuçları etkileyen/değiştiren
dürtülerin eş-olasılığmı belirten Gauss’un modal eğrisinde, Bayes önermesinin (lemme) ifade ettiği bilinemez nedenlerin eşolasılığım göz önüne çıkaran bu oyundur.
Böylece, istatistiksel gözlem hatası, “saf” olduğu zaman,
bu onun, çözümlemeci tarafından, tüm kalıntı niteliğindeki
doğru olmayan nedensellik izlerinden temizlenmiş olmasındandır. Gürültüden hareketle bir sinyal elde etmeye yönelik
yeni araştırmalar, bu konuda kendiliğinde bir disiplin oluşturma noktasına gelmiştir. Bu istatiksel hata, tekniğin bugün­
2 8 6 Belirsizin Bilimleri
kü durumunda, araştırmacının durması gereken bir sınır gibi
görünmektedir; zira onun ölçeğindeki olgular arasındaki bir
“oyun”la, ya da her türlü akla aykırı olarak, araştırmacının
bazen, -Joseph Bertrand’m ünlü bir saptamasıyla ifade edersek- “kendisine kötülük etmek istediği” izlenimine kapıldığı
doğaya karşı mücadelesindeki yenilmez rakibiyle (oyun) karşılaşmıştır.
Birkaç yıldan beri, sosyal bilimlerin değişen statüsü, diğer
dallarda bulunmuş araçların ve ilkelerin gittikçe daha çok kullanılmasına doğru gitmektedir; fizik, kimya, sistemler teorisi,
dengeler bilimi (termodinamik) gibi dalların etkisiyle; sosyal
bilimler, zorunlu olarak, model aldıkları ve araçlarını kullandıkları bu bilimlerin kaygılarını aynı anda benimseme eğilimi göstermektedir. Özellikle gözlemcinin, dünyanın nihai bir
düzenliliğini bilme konusundaki yetersizliğini ifade eden -ve
keşfedildiği alanda (mikrofizik) sınırlanıp kalmış gibi görün en- belirsizlik kavramı, bir başka ölçekte yer alan bilimlerde
gittikçe daha sık ortaya çıkmaktadır.
Her şeyden önce, insan bilimlerinde araştırmacı, bir hakikati tanımak için sahip olduğu olanakların sınırlandırılmasına
duyarlıdır. Nasıl ki, dünyanın çeşitli yerlerine, farklı sapmaları
ölçmek için dört büyük atom saati göndermek devasa bir girişim ise, aynı şekilde, insanların bazı tepkiselliklerinin bilgisi, -b u tepkisellikler onların beyinlerinin durumu tarafından
belirlenmiş bile olsa-, günlük gözlem düzeyinde tümüyle ve
sadece, ulaşılmaz bir niteliktedir ve bu olanaksızlıkları, deneysel alanlarında bilinmeyen konular olarak dikkate almak, sosyal
bilimlerin görevidir. Yine aynı şekilde, bir zamanlar fizikçiler
tarafından bir analoji gibi sunulmuş olan gözlemci-gözlenen
etkileşimi, bir sosyal olayı kaydederek aydınlatmaya çalışan
bir gazeteci veya fotoğrafçı tarafından basit bir aksiyom olarak
hesaba katılmalıdır. Gözlenenin tepkisinin bizim düşündüğümüzden daha büyük olduğunun unutulması, bir hata kaynağıdır; gözlemci ile gözlenen arası ilişkilerin genel ilkeleri, bizim
hoşumuza gitsin veya gitmesin, belirsizin, olasının veya istatistiksel olarak düzenlinin epistemolojisine uymaktadır.
Belirsizin Bilimlerinde Hata ve Yaratma 2 8 7
■/. Yeni Bir Epistemolojik Durum
“Bir şey icadetmek için iki öğe (kişi) gereklidir; biri kombinezonları yapar, diğeri, birincinin ona sağladığı şeylerin kümesi
idinden kendisi için önemli olanı seçer, tanır”(Valery).
Kültürümüz, formel mantığın sağladığı tutarlılık çabasını
ve önermelerin biçimi aracılığıyla hatayı önleme iddiasını üstlenmeye kendini yeterli gördüğü ölçüde, hata ile hakikat arasındaki sınır küçülür. Mantıksal düşünce, evrensellik iddiasını
lerk eder. Tarihsel açıdan (biraz mahcubiyetle) Yunan düşüncesinin ve (cesaretle) Heidelberg matematik ekolünün iddiası
olmuş olan, ve bilgi dünyasının en uç noktalarına kadar düşüncenin tutadığının, evrensel bir mantığın “tutarlı alanı”nı oluşturma iradesi, diğer büyük kültürel sistemlerin talebi olmamıştır;
bunların çoğu (Hint düşüncesi, Çin düşüncesi, Yahudi düşüncesi), hatalı önermelerle karşılaşma tehlikesi nedeniyle çok
uzun çıkarsama zincirlerini kendilerine yasaklayarak, “yerel”
(local) bir hakikatle yetinmişlerdir.
Biçimler yaratma işi, araştırmacının esas çalışması olduğu
zaman, “geçici hakikat” ve “hata” birbirinden zor ayırdedilir.
“Mekanik düşünce, bilgisayarın, sonsuz hesap ve çıkarsamaları
olabilir kılarak, dolayısıyla hesaplarımızda ve sayısal tahminlerimizdeki, çatlakları (faillir, Fehler) ve mantığa aykırılıkları
ortaya çıkararak sürekli pekiştirilmiş bir güvenirlikle getirdiği düşüncedir. Bu düşünce, insani zihinsel etkinliklerin, onları, (bu ana kadar) zihnin indirgenemez olan yanında yoğunlaştırarak ve asıl değeri salt yaratıcılıkta bularak, yeniden dağıtımına katkıda bulunur. Burada doğru düşünme ihtiyacından çok
yeni düşünme zorunluluğu söz konusudur. Konunun doğruluğu,
evrensel tutarlılık iddiası bakımından, sürekli, her önermede
denetlenip düzeltildiği anda, mantıksal alan, tanımını gereğince, self-consistant, kendi kendisi ile tutarlıdır; yani sonsuza dek
çelişkisizdir; burada hakikat değeri (V/F), aşamalarından hangisinden itibaren olursa olsun, tüm mesafelerdeki tüm diğer
iddialarla korelasyon içindedir.
Oysa yakın zamana kadar, zihnimizin gücünü sınırlandıran etmenlerden biri, bir düşüncenin icrasındaki zorunlu kar­
2 8 8 Belirsizin Bilimleri
maşıklık idi ve bunun için, sadece matematik, yeterli bir etik
sağlamayı başarmıştı; çünkü matematik, bizzat kendisi olarak,
dünyanın dışındaydı ve zihnin salt bir ürünüydü. “M ekanik”
düşünceyle kontrast halindeki insan zihnine göre, hata, zorunlu olarak, yönlendirdiği zincirin karmaşıklığından filizlenir;
toplu gürültünün bizim yüklenmek isteğimiz olguların marjıyla orantılı olarak artması gibi veya arızanm, tüm koşullar eşitlendiği takdirde, dünyanın işlemsel bir parçasını kristalleştiren
organizasyonların karmaşıklığı arttığı zaman, zorunlu olarak
daha sık meydana gelmesi gibi.
Çıkarımsal hata, mantıksal yanlış, kurduğu düşünce kanallarının karmaşıklığıyla, yani içinde dolaştığı labirentin genişlemesi ile birlikte artma eğimi gösterir; bu, zihinsel doğanın en
büyük yasalarından biridir.
Bundan böyle, yapay düşüncede, düşüncenin zorunlu algoritmalarından biri olan bu kombinatuvarlara pekinlikle hâkim
olmayı hesaba katmak uygun olacaktır. Bu noktada, gerçekten,
yeni bir durum belirir. Mantıksal hakikatin bekçisi bilgisayar
ile düşünmeyi bilmek, zihnin ne Leibniz ne Descartes ne de
Hume veya Locke tarafından tanınmış olan yeni bir durumudur. Zihin, evrensel aklın (logos) büyük labirenti ile dolaştığı
yollar arasındaki bağdaşmadan, mimesis’ten ne kadar çok eminse, Phantasia’ya o kadar çok açılır.
5. Mekanik Düzeltmenin Bir Epistemolojisi
Düşüncenin kendinin girişimi/yürüyüşü için, düşünmeye yardım ların varlığını dikkate alacak ve en azından sansür işlevini ve kombinatuvar işlevini sağlayacak çağdaş bir epistemolojik konum ne olabilir? Bunun daha serüvenci, fanteziye daha
açık olacağı düşünülebilir; çünkü gerçekten de ancak böyle
olursa, çıkarım sal karmaşıklıkta hakikatin karşı çıkılm az bekçisi olan mekanik bir hizmetçi tarafından daha iyi denetlenebilir hale gelir ve daha iyi denetlenir. Eğer hakikat, çoğu kez
hatadan daha renksiz ise, zekanın hahamları, kendileri yeni
düşünmeyi üstlenerek, doğru düşünme (günlük) işini, sınırsız
Belirsizin Bilimlerinde Hata ve Yaratma 2 8 9
çıkarımsal gücünde bu epistemoloji Golem’ine emanet edeceklerdir.
Burada yeni bir entelektüel peyzaj vardır; kavramların
belirsizliğinden kaynaklanan hatanın biçimlerinin, dünyanın
sürekliliğinde kök salmış, oluşmuş biçimler yanında yer aldığı bir peyzaj vardır; elbette, bunlar birbirleri ile uyuşmazlar;
hatanın biçimleri, bilginin sisinde hüküm süren hayaletlerdir,
ancak zihin, onları saflaştırmak ve onların çekiminden, kapsayabilecekleri tüm yaratıcı gücü (belki) alıp atmaksızm onları
eritmek gereğini daha az hissettiği ölçüde, bu biçimler zihnin
motorları olacaktır.
Örneğin, yukarıda “genel hakikat” olarak adlandırdığımız
ve -burada Epistemolojinin Büyük Engizisyoncusu gibi alm m ışevrensel mantık düzeyinde geçici olan hakikati kabul etmek,
işlemsel bir değer bulan (veya yeniden bulan) zihnin oradan
oraya dolaşması demektir. Bu arada, epistemolojik evrenselliğin kaygısını asla duymamış olan, ama bilinç alanımıza sunulan
imajın açıklığına önem veren oryantal düşünce tarzına yeni bir
dikkat sarfetmeli miyiz? Bu noktada, mekanik temsilin geçerli
olmadığı alanlarda serüven arayan katı/sert türden bazı fizikçilerin bize kavramların dansından söz ederken (Wu-Li Dance of
Concepts) sağladıkları ve yücelttikleri gibi, Bouddha ile Bourbaki
arasında bir yakınlaştırma olanağı görebilir miyiz?
Kuşkusuz, doğru düşünce mekanizması yoktur; ancak bilgisayarın, hatalı düşünmeyi önlemeye aday olarak çıktığı da
muhakkaktır; çünkü sayısız kavşakları olan patikaları yorulma bilmeksizin süpüren karmaşık bir genellik’e yönelik olarak,
çıkarımsal sağlamlık düzeyinde gerektiği gibi programlanmıştır. Eğer bu konuda bir tartışma olacaksa, bu tartışma ister
istemez, “düşünmek” dediğimiz şey üzerinde olacaktır.
Rastlantının parçalarını zorunluluğa, yani biçimin, insan
zihninin sürekliliğine bağlı olan algılanabilirlik gücünden kaynaklanan türde bir zorunluluğa dönüştürmek ve bunun için,
sürekli olarak, bilinmeyen (fakat aslında bilinen) biçimler şırınga etmek ve bir zincir boyunca nedenselliği yayma (Thom) ya
da bir tür analitik uzatma/sürdürme işlemi uygulamak, yaratıcı
alanda yeni bir durum oluşturmak demektir.
2 9 0 Belirsizin Bilimleri
6. Kaosun Biçimlerini Ortaya Çıkarma
Rastlantı, dünyanın temel epistemolojik verisi gibi görünmek
tedir; çünkü başlangıçta bilmemede özümsenmiş bir durumda
dır; inşa etmek, biçimler inşa etmektir; bir biçim, zihne, açıkça
sı, rastlantının sonucu değilmiş gibi, dünyanın gösterisini oluştu
ran öğeler bütününün a priori olası niteliğinden bir sapma gib
görünmektedir.
İnsan zihni, bir rastlantı temeli üstünde, düzenlilik, dönem
sellik, öngörülebilirlik kavramlarına dayanan zorunluluk yapılar
kurmaktadır; kısmi düzen ve düzen spektrumu kavramlarını
“algılanabilirlik gücü”nün ölçümü olarak oluşturmaktadır. Biz
zat buradan, biz kendimizi, zihnin temel erdeminin etkinlik
yani eylem içinde yaratıcılık olduğu zorunluluk ile rastlantı ara
sı bir devir içinde buluyoruz.
Demek ki, hata “zorunlu olarak katedilmesi gereken di
yalektik zamanlardan biridir” (Bachelard) ve Brochard’a gö
re “hata”, esas olarak bireysel ve kişiseldir, “düşünen özne”niı
özel eğilimlerini dikkate almaksızın açıklanamayacak kolekti
yaratmada bireyin yansımasıdır; bize hatalarımızdan daha ço]
ait olan bir başka şey yoktur”. Bütün entelektüellerin bildiği gi
bi, (bilimsel) bir yazarın bir diğerinden usulsüz, nezaketsiz bı
tarzda bazı şeyler alması (çalması) halinde, bunun en iyi kanıtı
birinci yazarın küçük de olsa, en iyi imzası, en belirgin izi olaı
hataları, İkincinin kopya etmesidir. Bir kopya edimini, yarat
mayı lekeleyen eksikliklerin kopya edilmesi kadar iyi göstereı
bir başka iz yoktur ve arızi olarak, bu saptama, her yerde “ha
zır ve nazır”, fakat kendi gözünde hüzünlü bir hakikatin solul<
luğuna kıyasla hatalı biçimin kendini zihne dayatma gücüni
vurgulamaktadır.
Çıkarımsal egemenliğin, yani bir entelektüel peyza
oluşturmak için inşa ettiği yeni durumun ve yaratıcı edimiı
hatasının işlevine ilişkin bu düşüncelerden hareketle, tıpkı At
lan ve Prigogine gibi, biz de, biçimlerin süzülme devresinde)
(cycle) hareketle, yaratıcılığın olabilir bir modelini öne sürmel
miyiz? Eğer bir makine, rastlantısal bir algı alanının içinde biçim
lerin ayırdedilmesinin bir rutinini, bir mekanizmasını (bun;
Belirsizin Bilimlerinde Hata ve Yaratma 2 9 1
psikolojide konvansiyonel olarak “şemalaştırma” denir) kapsıyorsa ve eğer bu makine, bu biçimleri belleğinde özümseyerek,
lıir halkaya (makinenin ayırdedici yeteneğini, daha önce biçimli t ayırdetmiş olduğu ölçüde daha da pekiştiren bir devrenin
oluşturulması) sahip oluyorsa; bu durumda, bir kaostan itibaren doğmuş biçimlerin ortaya çıkış, doğuş sürecinden -ve dolayı-
-. ı y I a katıştırıcı bir güç sürecinden- söz edebilir miyiz? Burada
gerçekten, bir düzensizlikten itibaren bir düzenin belirmesi söz
!■ onusudur. Eğer, üstelik, bu makine doğmakta olan/doğan bir
lıiçimden, bu biçimin azalan frekans sırasıyla sunduğu düzenlilikler çıkarmaya ve onları yeni düzen örüntülerine ilişkin ayıkl,ıına ve katıştırma normları olarak işe katmaya elverişli ise, bu
durumda, bu makine, sadece bir ortaya çıkarma makinesi değil,
,iyili zamanda tipolojik bir makinedir; yani geçici dolaşmalardan
hareketle hakikatler oluşturma makinesidir, yapımcının iradesine göre, belirli bir miktar rastlantı şırınga eden (Boltzmann taralından yeniden ele alınmış Monte-Carlo ilkesi) yaratıcı makineli ir. Bu durumda Gödel teoreminden sıyrılmaktadır; (geçici)
hata, burada, (düzeltilmiş) hakikati gerçekten temellendirici bir
ı izciliktedir.
Genelleştirelim: Entelektüel bir bütünün (yani insan toplu ınunun) global gelişiminin herhangi bir evresinde, özel bir
makinenin varolduğunu ve bu makinenin, rastlantının oyununda, diğerlerinden daha sık beliren “biçimler”i tanıyan bir
ıiyg ıt kapsadığını varsayalım; arızi olarak, bu, çok çeşitli biçimleri “özgül”, yani repertuvarları yapılmaya layık olarak kendilisinden kabul eden sanatsal zihnin yaptığı klasik bir “yansıtma” işlemidir. Diğer yandan, eğer bu biçimlerin bellekte özümlenmesinden ötürü, bu makine, ayırdedici yeteneğini ve dolaylıyla, diğer biçimlere “duyarlılığını” pekiştirirse, bu durumda,
makine veya insanı ortaya çıkarıcı (keşfedici) bir nitelik veren
yeni biçimlerin belirme süreci söz konusudur; bu “ortaya çık ıncı” ve “keşfedici” terimleri, mantıkçı açısından çelişkilidir,
çünkü mantıkçı, biçimleri, eğer bunlar daha önceden oluşmuş
■ ilanlarla uyuşmaktaysa tanımaktadır.
2 9 2 Belirsizin Bilimleri
7. Sonuç
1) Hata, oradan oraya dolaşmadır; kâh, duvarları sert olan, çıkarımsal kurallara duyduğumuz saygının tüm sertliğini barındıran bir labirentte hiçbir yere götürmeyen, kâh varoluşun bizatihi doğası olan bir başkaldırı içinde bireysel yaratıcı zihnin
hücum ettiği koridor duvarlarını, çitlerini ve sınırlarını gayretli
bir aşma/çiğneme çabasında dolaşmadır. Keşfetmek, çiğnemekten daha güvenlidir, fakat çiğnemek, yeniden tanımaktan daha
güzeldir.
2) Maddi hata, maddenin ve yasaların kurallarına karşı
işlenmiş bir suçtur. Mutlak Kötü’dür; hatayı taşıyan insanda,
doğanın bastırılamaz ajitasyonudur; insanın da öğesi olduğu
dünyanın entropisinin sonucudur; onu barındıran/kapsayan
akıl yürütmenin başarısızlığı sonucunda yaptırıma yol açar;
suçluluk duygusu meydana getirir, “sigortalar” oluşturur.
3) Dünyamız, sadece istatistiksel tarzda belirlenmiştir,
nedenselliğin doğurgularmda, gözlemlerimizin belirsizliğine
değil, şeylerin doğasına ait olan sürekli bir oyun vardır. Sadece
fiziksel doğanın belirlenemezliğiyle sınırlı olduğuna inandığımız bu mikroskopik belirlenemezlik oyununun, gözlem objesi
insan olan bilimlerin, insan bilimlerinin evreninde karşılıkları
vardır. İnsan bilimlerinde, bir yandan onların doğasının ontolojik ve muğlak oluşlarına, bir yandan da gözlemci ile gözlenen
arasındaki pragmatik ve her dakika çözmeye çalışmanın boş,
ama yerlerini değiştirmeye çalışmanın meşru sayılacağı karşılıklı etkileşime dayanan, belirsizlik ilkeleri vardır.
4) Hakikat, uzun bir hatalar dizisinin düzeltilmesidir (Popper ve Bachelard). Oluşmakta olan bilimin bilgisinde önemli
olan husus, yalnız insanın, daima buharlaşmaya tabi bir hakikatin Graal* peşinde koştuğu labirentte yaptığı dolaşmalar ve
kural çiğnemelerdir.
5) Şimdiye kadar, yaratıcı birey, yeni bir biçimin bulunması
ve kanıtlanmasının çifte ağırlığı, yani bu biçimin -Yunan- Batı
düşüncesinin, bizzat bilim in etiği kıldığı -evrensel mantığın
* Graal arayışı: Yuvarlak masa şövalyeleriyle ilgili bir efsanede bilginin sembolü
olan bir vazonun aranışı. (ç.n.)
Belirsizin Bilimlerinde Hata ve Yaratma 2 9 3
kendi içinde tutarlı alanı ile bağdaştırılması veya atılması gibi
ı kili bir görevin yükü altındaydı. Bundan böyle ve bu kurallar
içinde, hakikatin fatihi şövalye düşüncesinin rasyonel yanında,
mantığın hâkim olma aygıtından yardım görecektir; bu aygıt,
onun için, uyanık bir hata sansürcüsü ve onu yeni düşünmesi için doğru düşünme görevinden -kısm en- kurtaran bir işlev
yürütmektedir.
6) Böylece, yenilik eyleminin ağırlık merkezi, yani biçimlerin “mekanik düşünce” tarafından hakikat konusunda esaslı
bir yardım görecek olan hakikatin etiğine göre düzeltilmesinden çok, bizzat bu yeni biçimlerin bulunması üstüne kaymakladır; demek ki çekim merkezi, etkilere ve hatayla (makul bir)
lanışıklığa açılmaktadır.
7) Dünyada, zihnin yaptığı zihinsel yansıtmalar sayesinde
görünür bir kaos fonunda ortaya çıkan biçimler ve ayrıca kabul
ve ret kıstasları vardır. Bu biçimlerin ortaya çıkışının olabilir
bir kaynağı, kabul edilebilir olanın, biçimlerin ayıklanması veya tanınması ile bu ayıklama veya tanıma konusunda güçlenmiş bir yetenek arasındaki tepki temelinde, fanteziden ayrıldığı
yol ayrımı/kavşak mekanizmalarının bütünüdür. Bizim rolümüz, rastlantı parçalarını (fragments) apaçıklığın zorunluluklarına
dönüş türmektir.
VIII. Mikro-Psikoloji: İnsanın Biliminde
Görüntülerin Belirsizliğini Dikkate Alan Bir Örnek
Tanıdık olanda, tuhaf olanı
Günlük olanda, açıklanamaz olanı
Kuralda, kurala uymayanı keşfediniz…
Bertolt Brechl
1. Epistemolojik Bir Gerilim: İnsanın Mikroskobik
Rasyonelliği ve Görünür îrrasyonellik
Gördüğümüz üzere, sosyal bilimler, insan bilimleri, incelenen şeyin doğasının muğlak kaldığı epistemolojik bir alan gibi
görünmektedirler; burada, dış bir gözlemciye, insanın davranışları, özünde kaypak, belirlenemez, pekin olmayan bir tarzda
yinelenen, istikrarsız davranışlar gibi görünmektedir. Gerçekten de, insan bilimlerini, belirsiz bilimler gibi görme bakımından anlaşan ve çoğu kez bunların hangi ölçüde “bilim ler” sayılabileceğini sorgulayan, bilim felsefecilerinin tepkisi olmuştur.
Bununla birlikte, bireyin kendisi, kendi kendini inceden
inceye yoklama yeteneğinde olduğu ölçüde, kendini, keyfi,
fantezist ve kaypak bir varlık gibi görmemektedir; belirli nedenlerden dolayı yaptığı ve -bunu her zaman yapmasa d a- bu
nedenlere göre davranışını kavrayabileceği (çünkü bunun için,
muhatabının ona sınırsız bir dikkat göstermesinin gerektiğini
düşünmekte, ama onun böyle bir çabayı göstermesinin lüzum­
Mikro-Psikoloji 2 9 5
suzluğunu kendi durumundan bilmektedir) izlenim ini taşımakladır. Tutarlı ve “mantıksal”, en azından mantıksız olmayan bir
I arzda hareket ettiği izlenimine sahip olmakla birlikte, eylemin
rasyonel mekaniğini -diğerlerine olduğu gibi kendisine- nadiren anlatabilmektedir. Bunu yapmak ona, çoğu kez, sıkıntılı gelmektedir. Ancak bu, onun belirli bir duruma “uygun” kararlar
,ildiği duygusundan bir şey eksiltmemektedir. Oysa, eylemin bilincine varmasının kesin bir tarzda istendiği durumlarda, -ö rneğin bireyin kendine yakın, önünde duran ve tatlı sert bir parlöner karşısında olduğu karı-koca tartışm alarında- değerlerini
açık seçik ifade edebilmekte, bazen karmaşık, ama her halükârda -rakibinin paylaşmadığı veya eşit olmayan bir düzeyde paylaştığı kanıtlara dayandığından- rakibini ikna etmeyecek olan
meşrulaştırmalarda bulunabilmektedir. Bu, daha nadiren, herhangi bir otorite önünde, örneğin bir şefin önünde kendini meşrulaştırmak zorunda kaldığı ve eyleminin nedenlerini olabildiğince
i ncelikle anlatması gerektiği zaman görülebilmektedir.
Mahkemeler, gerekli tüm zamana sahip olsalar da, duruşma çıkmaza girdiğinde, çoğunlukla, insanların motivasyonlarındaki ince ayrıntıya eğilmekte aciz kalırlar, bu motivasyonların yerine toplumun anlayabileceği kategorilere giren “nedenleri” koyarlar.
Bazen, örneğin enformasyon fazlalığı durumlarında, birey,
olayların oyuncağı gibi yaşamın rastlantıları tarafından, oraya
I turaya savrulduğunu hisseder, hemen hemen hayvani dereı ede, dolayımsız tepkilere doğru geriler; bu durumda, rastlanImın, onun yaşamının akışına güçlü bir şekilde nüfuz ettiği
ve kendini artık “makul” bir varlık gibi görmemesi gerektiği
ı/lenimini taşır. Yaşamın anlamından bir şeylerin eksik oldu-
)’,ıı duygusuna kapılır. Diğer bir deyişle, insan, genel olarak
lxınun bilincine varma yeteneği fazla olmasa da, kendini bir iç
ı leğişmezliğin sahibi gibi hisseder.
Burada, kendiliğinden, rasyonel ile makul (raisonnable) aram d a dil tarafından net bir şekilde belirtilm iş olan bir fark orl.ıya çıkmaktadır. “Rasyonel”, belirli bir durumda olabildiğinı <■ bilimsel ve çıkarımsal olan ve çıkarsayıcı düşünceyi maksimum ölçüde kullanan, akıl yürütücü akim (raison raisonnan-
2 9 6 Belirsizin Bilimleri
te) ürünüdür. “M akul” ise rastlantının saçmalıklarına bağlı
olmama, zihinsel bir tutarlılıkla hareket etme duygusudur; bu
duygu, zihne birbirine yakın görünen durumlarda (özdeş eylem
peyzajı), muhtemelen aynı şekilde davranma olgusu tarafından
pekiştirilir. Elbette biz, makul olanın rasyonel olmaktan uzak olduğunun, arada ancak nadir fırsatlarda ulaşabildiğimiz davranışımızın nihai bir aşaması olacağının bilincindeyiz. Her günkü
küçük kararlarımızda oyunlar teorisini çok az uyguluyoruz, ancak bu bizi, yönlendiren “mini-max”m* (Wald) bilinçsiz bir duygusuna sahip olmaktan çoğu kez alıkoymamaktadır. Biz makul
olmak zorundayız ama kendimize her zaman tümüyle rasyonel
olma lüksünü tamyamayız. Ayrıca, yaşamın akışının genellikle
çok az girdiği laboratuvarlarma kapanmış bilim adamları dışında, kim kendine bu olanağı verebilir?
Rasyonel olandan büyük ölçüde uzaklaştığımız daha başka
durumlar var; örneğin şans oyunlarında, rasyonellik bize, özellikle, oynamamayı tavsiye eder; yine örneğin “karşılıksız” bir
edimde, zihnin aklı reddetmeye dayanan büyük çabasında
yine böyle bir durum vardır ve ahlakçı, bu tür bir edimin, zihnin
en pahalı işlemlerinden biri olduğu görüşündedir.
Gerçeküstücü edim, gerçekliğin ötesine, ancak nadiren yenilenen zor ve istikrarsız bir çabayla gitmekte ve gerçeği, isteyerek
yapılan, dolayısıyla çok pahalı bir eylemle aşabilmektedir.
Kısacası, eğer insan, nadiren rasyonel ise de, bir iç tutarlılığa, bir değerler tablosuna ve her an, muğlak bir şekilde, optimalleştirmek zorunda olduğu kaynaklara sahiptir. Çoğu kez
böyle yaşar ve psikolog, bu yaşama tarzını, zihin için doyurucu ve biraz da öngörüşsel bir tarzda anlamakla yükümlüdür.
Günlük yaşam, bilim konusudur, ancak bu bilim, belirsizin,
muğlak kavramların, kesin olmayan ilişkilerin, zayıf ama sıfır
olmayan, insanın bilinç alanında kaydedilmiş olan korelasyonların bilimidir. Bu, gerçekten, kitabın başında “belirsizin bilimleri” dediğimiz şeydir.
Aslında -b u eleştiriyle daha önce de karşılaştık- günlük
davranışı açık seçik olarak ortaya koymak bir insan biliminin
* M ini-max: O yun teorisinde m inimum pahaya karşılık m aksim um kazanca yönelik davranış stratejisi, (ç.n.)
Mikro-Psikoloji 2 9 7
görevi ise de, bunu, psikologlar çoğu kez üstlenmemektedir;
psikologlar, bilim sel egolarını tatmin etmek için, kendilerini
salt ve sert bir bilimin temsilcileri gibi sunmayı tercih etmektedirler; epizodik, oynak, belirsiz olanın derleyicileri olarak
değil; çünkü Valery’nin alaycı bir tavırla Akıl tanrıçasının da
aralarında yer aldığı çeşitli dinlerin rahiplerini nitelemek için
kullandığı sözlerle belirtirsek, bu, onların “belirsiz şeylerin görevlileriyle karıştırılmasına yol açacaktır. Demek ki, dünyanın
bilimsel açıklanmasında bir boşluk vardır; başka şeylerin yanı
sıra, her zaman değişken/kaypak bir çevreyle boğuşan insanın
boşluğu vardır ve bunu doldurmak gereklidir; bu, mikropsikolojinin konusudur.
2. Mikro-Psikoloji: Belirsiz Olguların Pekin Bir İşlenişi
Mikro-psikolojik yaklaşım, laboratuvarımızda 70’Ii yıllara doğru
gerçekleştirilmiştir; bu yaklaşımın temelinde bir yandan, yalnızca Iaboratuvar durumu gibi belirli bir bağlamda tekrar edilebilir
bilimsel olguları soyutlayan çok rasyonel bir psikolojiden duyulan eksiklik, öte yandan insana, bir ilkesel irrasyonellik atfetmenin, bir rasyonellik atfetmek kadar hatalı ve aşırı bir tutum olduğunun bilincine varılması olguları bulunmaktadır; insan, rasyonalite ile irrasyonalite arasında yer alır ve onu, kendi drumunda,
kendi bağlamında incelemek gerekir.
Mikro-psikolojinin temel aldığı birinci gözleme göre, terimin bilimsel anlamında, “küçük ayrıntılar” yoktur ve uzun vadede, davranışları yakından çözümlemek, büyük aygıtların yardımıyla bireyi kendine yabancı olan yapay bir duruma getirerek
incelemek kadar etkilidir; psikoloji, psikofizik değildir (ama bu,
ondan yararlanmasını engellememektedir). “Sübjektif kaynaklı
veya sübjektif eğilimli sorunları çözmek için dile getirilen istatistikler, kronometrik gözlemler, balmumu üstünde şekil çizmeler,
bir şeyler ifade etmektedir, ancak burada onların yanıtları, bizi
sıkıntıdan kurtarmak ve tartışmaları sonuçlandırmak yerine, fiziğin maddi aygıtları ve türleri altında, naif bir şekilde tebdil-i
kıyafet etmiş tüm bir metafiziği getirmektedir” (Valery).
2 9 8 Belirsizin Bilimleri
İnsanın eylem peyzajının küçük öğelerine dikkat etmek,
bir gözlemci tarafından olduğu gibi birey tarafından da ifade edilebilir olan yasaların oyunuyla/etkisiyle, -h er ne kadar
bu yasalar şimdiye kadar, yeterli bir dikkat gösterilmediğinden, ortaya konmamışsa d a- insan davranışlarının anlaşılmasını, çoğu kez, sağlayabilir. Üstelik, mikro-psikoloji, bir eylem
peyzajının öğeleri veya nedenleri arasında algılanabilir, -yani
psikofizik algı eşiğinin üstünde yer alan- ancak, pratikte çok
küçük, “ihm al edilebilir” oldukları için algılanmayan ve rutinlerin öğrenilmesiyle rahatlayan hayata alışmanın sonucu olan
pratik bilinç eşiğinin altında yer alan öğeler ve nedenlere dayalı
davranışlar yelpazesinin incelenmesi olarak tanımlanabilir.
Kuşkusuz, insanı her an çevreleyen nedenler, uyaranlar ve
olguları mertebelendirmek ve zihni, enformasyon işleme görevinde fazla yüklememek için, bunların belli başlılarını alıp
diğerlerini unutmak, düşüncenin esas erdemlerinden biridir.
Ancak, nicelleştirmeyi içeren bu işlemenin kendisi, söz gelimi
“toptan” alınacak, yani bilinç tarafından bilmezlikten gelinecek pek çok etkiyi dışta bırakmaktadır. Böylece, insan, mantıkçı
için saçma veya makul olsun, “görünür bir nedensellik”e (causalite’ apparente) göre etkide veya tepkide bulunacaktır. Ama
madem ki insan -daha sonra değineceğimiz bir çaba olmaksızın – bunu anlama yeteneğine sahip değildir, bilinmeyen ve küçük nedenleri sıfır (etkisiz) ve olmamış/yok gibi ilan etmek çok
kolay olacaktır. Açık seçik belirtilebilir olanı açık seçikçe belirtmek, bir önermeyi gözden geçirmeksizin sıfır veya ihmal edilebilir saymamak ve tıpkı insanın, ayrıntılarını inceleme zamanı
ve olanakları olmadan dolaştığı çok kavşaklı patikalar gibi olan
eylem peyzajının öğelerinin birbiri içine düğümlenmiş durumlarım çözmek bilim adamının görevidir.
Mikro-psikoloji, insanın görünür (zahiri) irrasyonelliğinin rasyonel incelemesi olmayı istemektedir; açık seçik aklın
ara alanlarında, boşluklarında, bulmak için aramayı istemenin
yeterli olduğu bir alt-akılsallık (infrarationnalite) keşfetmeyi
hedeflemektedir. Psikolog, içinde bulunduğu durumun çeşitli
yanlarının ayrıntısına nüfuz etmek zahmetine girdiği ölçüde,
insanın irrasyonelliği kaybolmaktadır.
Mikro-Psikoloji 2 9 9
Bu arada bir noktaya işaret edelim; bu tutum, davranışın
küçük ayrıntılarında, birey tarafından kendiliğinden ve dolayımsız olarak çözülmüş gizli çatışmaların kendilerini açığa vurmasından çok, kuvvetlice bastırılmış ve derin iç tepilerin çatışmalarının
göstergesini, izini bulan psikanalistin tutumuyla pek az ilişkilidir.
Psikolog bu iç tepilerin varlığını yad sımam aktad ır, fakat onları psikanaliste bırakmakta ve kendisi, daha alçakgönüllü olarak,
temel eğilimlerin çatışması altındaki bir nedeni keşfetmeye, açığa çıkarmaya çalışmakla yetinmektedir; ona göre bu çatışmalar,
çok derinlerde değildir, bireyin kendisi tarafından açık seçik ifade edilebilir olmakla birlikte, günlük yaşamın akışında böyle bir
şey yapılmamaktadır ve hiçbir zaman yapılmayacaktır.
Evden çıkarken şemsiyesini alma edimi, günlük yaşamın
edimlerinin akışı içinde, meşru olarak, oldukça küçük görülebilir; ama onu oluşturan, ani yağışların, konforsuz kalmanın korkusu, “kalabalık yapan” bir eşyayı taşıma tembelliği, onu kaybetme rizikosu, paniği gibi iç güçlerin, insanın değerler tablosunun önemli vektörleri olmadığı; psikoloğun şemsiyelerin fallik
yorumuna başvurma ihtiyacı duymaksızın, esasında, psikolojik
projesinin bir parçası olan insanın iç dünyasının önemli bileşenleri olmadığı kanıtlanmamıştır.
3. Yöntem Hakkında
Mikro-psikoloji ya da mikroskoplu psikoloji, demek ki, her şeyden
önce durumların ayrıntılı ve derinliğine bir incelemesine dayanmakta ve özellikle, ayrıntısına girebileceği durumları seçmektedir;
ya bizzat bireyin kendisi, rastlantı olarak, bunu fark edecek bir yeteneğe sahiptir; -buna bir zamanlar “içebakış” denmekteydi- ya da
özellikle süzülmüş bir duyarlılığa sahiptir -bu ise, yüzyılın başındaki muzaffer psikolojinin, biraz aceleyle, bilim öncesi, dolayısıyla pozitif akim küçümsediği bir bilgi aşamasına gönderdiği yazar
ve şairin durumudur. Mikro-psikolojiyi özünde ayırdeden şey, bir
vakayı, yukarıda değindiğimiz üzere önceden ve öyle olduğunu
kanıtlamaksızın, hiçbir şeyi olduğundan daha “ihmal edilebilir”
görmeyen titiz bir değerlendirme ile tüketmektir.
3 0 0 Belirsizin Bilimleri
Örnek: Bay Durand, dört koltuklu/kişilik bir arabaya sahip vı
bir pazar günü üç arkadaşıyla birlikte arabasıyla kıra gezmeyi
gitmeyi tasarlıyor. O gün gelince, kentin çeşitli sokaklarını kate
derek arkadaşlarını aramaya çıkar; önce birini, sonra diğerin
alır. Kadın olan üçüncü arkadaşını almaya gittiğinde onu eviı
önünde, kaldırımda, küçük çocuğuyla beklerken bulur. Ne yap
malı? Evrensel ve yurttaşlıkla ilgili moral, bu açıdan çok açık
madem ki arabası fazla yük almadan dört kişi için sigortalı, eğe
kadın çocuğundan ayrılmak istemezse, onları orada bırakmas
gerek. Eğer onları arabasına alırsa, hatalıdır ve bir kaza anın
da, suç işlemiş olur; durum açıktır, onları almaması gerek. Nı
ki, açıkçası, yazılı olmayan, ancak dostluk ve ortak yaşama iliş
kin özel bir anlamı olan değerler açısından, yazılı yasalara karş
gelmek ve böylece tüm gün boyunca sürecek bir endişe/sıkm
tı yükü yüklenmek pahasına da olsa, kadını çocuğuyla birlikti
alma yönünde öncekiler kadar güçlü bir baskı hissedecektir.
Burada, tüm öğeleri önceden belirlenmiş, trajik veya komil
bir durum görülmektedir; bu öğeler öngörülebilir idiler (nite
kim kadın arkadaşına, davetinin koşullarını ayarlamak üzere
çocuğunu ne yapacağını daha önce sorması yeterli olurdu). Söi
konusu durumda, bir ikileme yol açan ve çelişki içine konmuş
iki değerler sistemi belirmektedir; mikro-psikoloğun amacı, bı
değerler sistemi üzerine, görünüşte belirsizin alanına ait olar
bilimsel bir vaka gibi dikkat çekerek, bu ikilemi açık seçik ifa
de etmek ve betimlemektir; zira burada işe karışan değerle]
tablosundan birinin veya diğerinin ağırlığını, yani yurttaşlık il<
dostluğun ağırlığını rakamlarla ifade etmek gerçekten zordur.
Bununla birlikte, mikro-psikolojiyi, bilimsel bir tutum olaral
temellendiren şey özel olayda genel yanı tanıması ve izole bir olayda evrenseli bulmak istemesidir. Bu çözümlemenin belirli bir aşa
masında bir apaçıklık ve inanış duygusu belirir; bu duygu, yaratıcılık uzmanlarının “aydınlanma” dedikleri şeye, gözlemcinin, akı’
insanının olabilirlerin koridorları içerisindeki yolların çokluğunda
izlenmesi gereken apaçık yolu bulduğu bu küçük zihinsel uyamşc
çok yakındır. Bu apaçıklık, o an için tümüyle sübjektiftir; sağlaır
değildir ve daha sonraki ve çıkarımsal bir aşamada, eğer kanıt öğe­
Mikro-Psikoloji 3 0 1
leri ve dayanaklar bulunabilirse tartışılacak, sorgulanacaktır. Öte
yandan mikro-psikoloji, teknik anlamda bir metodoloji oluşturan
birtakım zihinsel teknikler bütününe sahiptir:
• Her şeyden önce, bütününde veya hiç olmazsa katılan ve
gözlenen gözlemcinin aynı tepkisinin meydana geleceği zihinsel
bir peyzajın özel orta k-biçi mlenişinde, bir benzer vaka araştırması vardır. Bu, bir türlülükten çıkıp korelasyonlara ulaşan, terimin
uzlaşımsal anlamında, bir “vaka istatistiği” başlangıcı değildir;
bu, daha çok, aynı “hakikat parçaları”nm karşılaşmasında özel
durumlardan her birinin sorgulanabilir geçerliğine kıyasla bütünün geçerliğinin daha hızla artmasına yol açan “kartopu” duygusudur. Dikkate alınan durum/vaka ile olasılık hesabına dayalı
“istatistiksel geçerlik” kavramıyla hiçbir şekilde ilişkili olmayan
durumların bütünü arasında bir gidiş-geliş vardır.
• Açık seçik ifade etme -yani, bir yazarın ustalıkla yaptığı gibi dilin sözcükleri ile bir mikro-senaryomm ortaya konması
egzersizi- yeteneğinde apaçıklığı, bir tanığa, bir Diğeri’ne, bir kitleye iletme yetisi vardır ve bu ikna sürecinin belirli bir deneysel araştırma tipine benzemektedir. Mikro-psikoloğun tanıdığı
bir mekanizmaya göre, betimlemenin belirli bir aşamasında ve
bu betimleme “iyi” yapıldığı ölçüde; apaçıklık, mikro-psikolog
ile tanık kitle arasında bir tür konsensüs olarak yerleşir ve bunu,
artık nitelikli bir kanıtlama ile sürdürmek yararsızdır.
• Nihayet, dramatizasyon ilkesi denilen, mikro-psikoloğun
kendisinin ve başkalarının günlük yaşam alanlarında yürüttüğü bir araştırma yaklaşımı vardır; burada, doğalarını değiştirmeksizin eylem peyzajının kimi öğelerinin önemiyle oynayarak, örneğin aralarından bazılarını arttırarak, bir peyzaja tepkilerin insani mekanizmasına bir derinlik ve özel bir canlılık
kazandırır, tıpkı gerçekliğin daha bir vurgulanmış, böylelikle
de onu daha iyi kavrayan provası gibi.
Bunun en iyi aydınlatılmış bir örneği, bekleme kuyruklarının mekanizmasıdır; çağdaş dünyanın en sık görülen kusurlarından biri olan bekleme kuyruklarının mekanizmasında,
etkili etmenlerin önemi değiştirilerek, günlük yaşamda bizim
kuyruk edimini, hizmetlere ulaşma sorunlarının her halükârda
çözüleceği tüketim toplumunun küçük olumsuzlukları düzeyi­
3 0 2 Belirsizin Bilimleri
ne yollayarak unutma eğiliminde olduğumuz mekanizmalar,
dramatize edilerek belirginleştirilir.
Ancak, hizmetlere ulaşma kuyruğunun daha büyük bir
yaşamsal önem kazanması (örnekler: ABD’de enerji krizi döneminde benzin istasyonlarındaki araba kuyruğu, kıtlık toplumlarmda bazı ürünler için kuyruklar), anlamsız görünen bazı
olguların (yapılandırıcı olarak tanımlanmış bir sosyal kurala –
herkesin sırası gelince geçmesi gibi bir kural- uyan bir kuyruk
organizasyonu) saldırganlığa, saldırganlık stratejisine yol açmasına (örnek: Kuyrukta ön sıradaki birini tabancayla vurmak,
yaşamsal ayrıcalığın karakteristik bir belirtisi olarak bir başkasına çocuğunu övmek) yeterli olmakta ve bekleme kuyruklarında harcanan çabaların, yaşamın önemli bir kısmı olduklarını
göstermektedir. Bir durum dramatikleştiği anda, davranışsal
nedenler önem kazanmakta ve artık ihmal edilemeyecek, görünür ve analizi kolay sonuçlar meydana getirmektedir.
Kısacası, mikro-psikolog, zayıf olgular konusunda, olgusal
yapısı aynı fakat etmenleri daha önemli olan durumlar araştırarak, asıl konusu olan tepkisel insan zihninin genel bir mekanizmasını aydınlatmaya çalışacaktır.
Örnek: Belediyelerin büyük masraflarla büyük yol kavşakları yanında inşa ettiği yeraltı geçitlerini, yayalar, niçin nadiren
kullanmaktadır? İlk bakışta, burada, apaçık bir konumu olan
iki durum vardır:
1. Üstten (yüzeyden) geçmek beklemeyi gerektirir; bu tehlikelidir
ve yaya geçişlerini denetlemek, gözetlemek ve yönetmek zordur.
2. Yeraltı geçitlerinden geçmek güvenlidir, etkilidir ve ilke olarak pratik akışını hızlandırır.
Bu durumlara ilişkin genelleştirilmiş pahaların çözümlemesi, rasyonellik ile pratik arasındaki bu mikro-psikolojik ikilemi
kolayca açıklığa kavuşturacaktır; bir yeraltı geçidinden geçmek,
kabaca üç edim-birime (edim atomları) tekabül etmektedir.
a) Merdivenden inmek
b) Yeraltı geçit yolunu yatay olarak katetmek
c) Diğer taraftan çıkmak
Bu üç bölümden her biri özel bir paha içerir; 1) bir kaldırımdan diğerine m yatay mesafesi; bu, yaklaşık olarak yeraltı
geçidinde ikinci bölümün uzaklığıdır 2) iniş merdiveninin
Mikro-Psikoloji 3 0 3
mesafesi olan m ; ergonomlann çalışmalarına göre, bu mesafe, kendisine tekabül eden m mesafesinin iki katı daha fazla
çaba gerektirir; 3. Çıkış merdiveninin mesafesi olan m’; aynı
ergonomik çalışmalara göre bu mesafe, kendine tekabül eden
düz mesafenin 5 katı fazla çaba gerektirir. Kısacası, yayanın
yolu üstten geçişine kıyasla yeraltından geçmesi halinde,
yüzeydeki mesafeyi 8 katma çıkarmak gerekir, yaya, bilincinin altında, ancak üst sınırında olan bu mesafeyi, yüzey
mesafesi ile karşılaştırır; çoğu zaman, bilinçaltı bir hesapla,
alt geçitten geçmenin “zahmete değmeyeceğini” düşünerek,
arabaların yarattığı tehlikeyi, hatta şoförlerin sinirlenmesini göze almayı tercih eder; kendine sunulan uygun seçeneği
reddeder. Kuşkusuz bu akıl yürütmenin nesnel bulgularından
biri yürüyen merdivenler yapma gereğidir; ama bu durumda da, yürüyen merdivenlerin çalışmamasına ilişkin (frustrasyon rizikosu pahası) bir çözümleme gerekecektir ve bu da
aynı yöntemlerle işlenecektir; öyküyü açık seçik ifade etmek,
bir mikro-senaryo içinde bunun öğelerini ayrıntılandırma,
bir ikilemin olabilir iki seçeneğine ilişkin “genelleştirilmiş
pahalar”ı hesaplamak, daha olası bir davranışı öngörmek vb.
Burada, okuyucunun hayal etmesi kolay diğer mümkün mikro-senaryoları bir yana bırakıyoruz; fakat görünüşte anekdotik
olan öykümüz, bu tür mikro-senaryolara dikkatimizi çekmektedir; örnekler, mağazaların bodrum katlarının düzenlenmesi
ve buralara insanların gelip gitme durumu, mağazalar kapalı
olduğunda akşam saat 11.00’de dışarda olan yalnız kadınların
endişesi, yürüyen merdivenler yönetmelikler gereği durdurulduğunda hissedilen yorgunluk vb.
4. Mikro-Senaryo: Bir Durumun Cereyan
Edişinin Uygun ve Bilimsel Temsili
Böylece, psikolog, bilimsel olmak isteyen bir düşüncenin hizmetinde olarak önce bir yazarın, edimde bulunan öznenin -ve
genellikle, başlangıç olarak kendisinin- iç durumlarını doğru
sözcüklerle ifade etme ve gözleme yeteneğinden yararlanma
yoluna gider. Mikro-psikoloji öğreniminde sık işitilen ifadeler­
3 0 4 Belirsizin Bilimleri
den biri “hikâyeyi iyi anlatmak”tır. -N orm atif- bir metin, ya
anın etkisiyle bir hamlede ya da kritik seanslar boyunca kişinin kendisi ve diğerleri tarafından yapılmış küçük düzeltmelerle yavaş yavaş inşa edilir. Burada, çok-gerçekçi (hyper-realiste)
veya ekspresyonist ressamların, ayrıntının uygunluğu peşinde
koşan çabalarından çok farklı olmayan bir çaba vardır.
Araştırmacı, bu noktada modelini, eylemler/edimler teorisi
denen bir teori içinde şekillendirmeye çalışır ve bunun için, bir
mikro-senaryo gerçekleştirir; tiyatro veya sinemadan alınmış
olan mikro-senaryo terimi, bir yandan iç bağlantılı dizi (sequence) kavramını (zorunlu olarak neden sonra ne geleceği fikri)
vurgulamakta ve diğer yandan, gerçek kadar veya gerçekten
daha çok gerçek olmak isteyen bir kurgu biçimine sokulmuş
bir gerçekliği, bir kopya aracılığıyla yeniden inşa etmeyi hedefleyen öngörüş talebinin altını çizmektedir.
Burada, tiyatro sanatının trajedi, komedi ve dram arasında
yaptığı ayrımı hatırlamak yararlı olacaktır; trajedi, değerlerin
verildiği bir başlangıç durumundan kaynaklanan bir veya birden çok kişili bir iç bağıntılı eylemler dizisidir; başlangıç durumunda, hemen hemen bütünüyle mekanik (Cocteau’nun La
Machine Infernale’i) bir tür iç zorunluluk çarkı geliştirmekte ve
bunun sonuçları, başlangıç durumunun zorunlu sonuçları gibi
görünmektedir. Kişi veya kişiler, bu mekanizmaya yakalanmış
görünmekte ve kendi öz eylemleri ile ancak bu mekanizmayı
ifade etmekte, örneklemekte, ancak ondan kaçamamaktadırlar.
“Ondan kurtulunamaz” (Anouilh, Aristoteles’e göre). Komedi,
mekanizması ve cereyan ediş tarzında, özü itibariyle trajediden
farklı değildir; komedi de birtakım değerler ve zorunluluklar
üstüne dayanan bir zincirlenmedir. Onu ayırdeden şey, hem
sorgulanan ikilemlerin veya çatışmaların büyüklüğüdür ve bu
sorgulamaya, yazar ve seyircinin “tüm bunlar, ihmal edilebilir”, ciddi değil tarzı, net olmayan izlenimleri eşlik etmektedir
ve hem de gülünç olanı veya gag’ı işlenen değerlerin küçüklüğünün, oluşturmasıdır.
Bunun tersine, dram, inişli çıkışlı bir olum sallıklar sistemidir, yani kişisel bir durumun cereyan edişine dünyanın değişken nitelikli karışm aları söz konusudur. Yazar tarafından
Mikro-Psikoloji 3 0 5
belirli bir gerçekçilikle önerilm iş karışm alar, kazalar, olaylar, trajediden farklı olarak, daima, öngörülemez niteliktedir.
Dramın sonucu da rastlantısal gibidir; koşulların ürünüdür;
oysa trajedide, kişiler, başlangıçta verilm iş bir durumun az
çok karmaşık da olsa, kaçınılm az sonuçlarını hazırlam aktadırlar.
Mikro-psikoloji, dramdan ziyade trajedi, hatta komedi tarafmdadır. Rastlantının rolünü, bilerek küçültür, fakat bir durumda
kapsanan ve bir kez ortaya konduğunda, teorik olarak öngörülebilir olan, ancak, ne oyundaki kişinin ne de seyircinin öngörmemiş olduğu ve öngöremeyeceği bir dizi sonuçlara yol açabilen
tüm başlangıç değerlerini olabildiğince eksiksiz bir şekilde dikkate alır; bu değerler, örneğin çocuksu ve dürüst yurttaşlık kurallarına titizlikle saygı duyma veya yasa ve yönetmeliklere saplantılı
(obsesyonel) boyun eğme gibi değerler olabilir.
Mikro-senaryo, kuşkusuz rastlantının sonuçları olabilecek
seçenekler içerebilir; ancak bunların sayısı çok azdır; bu seçeneklere, fütürolojide, “seçenek senaryolar” denmektedir. Fakat
bu seçeneklerden her biri, çıkarımsal bir yapıya ve yazarların
basiretine dayanır.
Mikro-senaryolarm yazım ına ilişkin bazı kurallar özetlenebilir:
1) Entia non sunt multiplicanda praeter necessitatem: Belirsizin
bilimlerinde (Bölüm I ve II) ve modellerin sistematiğinde (Bölüm IV) sıklıkla görülen bu kural, bütünsel varlıkları zorunlu
asgari miktardan daha fazla almamayı öngörmektedir (Ockham’m usturası).
2) İnsanların şeyler ve diğer insanlara ilişkin davranışlarının altındaki kişisel veya kişilerarası değerlerin bir çatışmasının görüldüğü, zamanda ve mekânda kısa bir durumu, sınırlı
sayıda aktörleriyle birlikte kavramak.
3) Dikkatli bir gözlemci ve uygun olursa, işin içindeki bir
kişi (katılan) olarak algıladığım haliyle bir çatışmayı, bir söylem veya metin içinde ifad e etm ek.
4) Elde edilmiş metni, eylem birimi fikrine ulaşıncaya dek
çözümlemek. Her bir item, söylenmiş her bir cümle ve aktörlerden herhangi biri tarafından hissedilmiş her bir duygu konu­
3 0 6 Belirsizin Bilimleri
sunda düşünerek, bunların, sunulacak eylemin konusu olacal<
değerler çatışmasına apaçık ve doğrudan bir şekilde bağlanıp
bağlanamayacaklarım sorgulamak.
5) Sadece en uygun/ayırdedici öğeleri kapsayan ve bu öğeleri, ifade güçleri ve seyirsel değerleri bakımından geliştirer
mikro-senaryonun ana metnini yazmak; komik ile trajik aras:
fark burada belirlenecektir.
6) Bir yönetmenle ya doğrudan veya özel bir işbirliği yaparak, onunla birlikte, önceki metinden çıkan her bir öğeyi
bir temsilde işlemeyi sağlayacak tüm değer ifadelerini, teme
edimleri, “sahne figürleri”ni araştırmak.
7) Kurulacak sahnenin dekoru ve tipografisi denilebilecek bağlam öğelerini kararlaştırmak. Mikro-psikolojik durumların çoğu, eşyalarla bir ilişki içerir; kapılar, otomatik aygıtlar
gişeler, günlük yaşamın küçük eşyaları veya ürünleri (Marce
Achard’m Domino sahnesinde, bir şeftaliyi bıçak ve çatalla soymak)… Böylece, minimal bir sahne oluşturulur ve gerekirse
bu sahne, tüm diğer mevcut öğelerin eylem bakımından nötı
olduğu, koşullara göre doldurma (remplissage) rolü oynadığ:
bir kroki üstünde temsil edilir; kroki, bir benzerlik/gerçeğe uygunluk kıstasına bağlıdır.
8) Aktörler dünyasında, profesyonel olmaları gerekmeksizin uygun bazı kişilikler seçmek, daha açıkçası senaryoda bulunacak, fakat gerçek yaşamda çoğu kez, seyircinin ve edimde
bulunan insanın (aetant) bilincinin sansür ettiği veya ihmal ettiği mekanizmalar ve değerler tablosunu taşıyacak, ifade edecek, hatta “yükleyecek” nitelikte karakterler seçmek.
9) Nihayet, dramatik yapıma veya televizüel üretimine ilişkin kurallara uygun olarak yürütülecek prova (repetition) çalışması yapmak; bu çalışma, oyuncunun ve rolünün inşası (Stanislavski) ve ifadenin dekor içinde sahneye konması çalışmasıdır. Bu konuda, en temel zorlayıcı etmen, zamanın yönlendirilmesidir; çünkü, mikro-senaryolarm çoğu, adından da anlaşılacağı
üzere, çok kısadır; ancak burada belirli bir bilimsel (alıcı) kitle
durumunda bulunan ve kendisine bir apaçıklığın iletilmesi sÖ2
konusu olan, yargıç seyircilerin gözünde, senaryonun tüm aşamaları açıkça ifade edilmiş olmalıdır.
Mikro-Psikoloji 3 0 7
Bizi ilgilendiren metodolojik açıdan, bunlar, bir mikro-senaryonun kuruluşuna ilişkin belli başlı kurallardır. Mikro-psikolojinin, çeşitli durumları inceleme sistemi olarak diğer uygulamalarında, gösterinin pratiğiyle doğrudan ilgili (ışık, kamera,
zoorrt, mimikler vb) teknik bir yapılandırmaya (G. Melo) gidilmesi gereklidir, ancak, burada, bu konu bizi ilgilendirmemektedir.
5. însarı Strateji ve Taktiklerini Düzenleyici
Öğeler Olarak Genelleştirilmiş Pahalar
Bu kitabın çeşitli yerlerinde gördüğümüz üzere, her edim, her
insani süreç, edimde bulunanın ya da edim içindeki partönerlerin iç kaynaklarından, genelleştirilmiş paha dediğimiz bir pay
alınmasını gerektirir; VI. Bölüm’de bunun ifade edilişi üstünde
durmuştuk. En yaygın olağan durumlardan günlük bir eylemin
pahalarının belirli bir bütçesinin yapılmasını, bir örnekle gösterelim: bir ev eşyasının kullanılması.
İKİ İŞLEVSEL EŞYANIN KARŞILAŞTIRMALI GENELLEŞTİRİLMİŞ
PAHASI VE TASARIM
Yaptığımız bir çalışmada, aynı işlevi gören, sık kullanılan iki eşya
m ikropsikolojik açıdan çözüm lenm iştir; bunun için kahve yapmanın iki farklı sistemi ele alınmıştır. Bunlardan biri yaklaşık 40 yıl
kadar önce Almanya’da icat edilm iş MELİTTA filtre sistemi, diğeri ise daha yakın yıllarda profesyonel bir tasarım cı tarafından gerçekleştirilm iş İtalyan kahve aygıtıdır.
Bu iki sistem, amaçlarında birbirine benzerdir; iki-üç tas kahve yapmak. Çok eski çağlardan miras kalan bir geleneğe göre, buradaki
teknik, belirli m iktardaki sıcak suyu, öğütülmüş kahve tabakasından geçirmektir. Her iki sistem de çok yaygın olarak bilinmektedir.
Mikro-psikolojik yöntem, aynı m iktar kahve için olabilir bu iki taktik açısından, yapılacak basit eylemlerden her birini olabildiğince
* Melitta sistemi: Konik geçirgen bir kâğıt süzgeç, aynı biçimdeki altı delikli bir
kap içine yerleştirilir ve içine belirli bir miktar öğütülmüş kahve konur. Böylece oluşturulan filtre boş bir tas veya kap üstüne oturtulur; üstüne yavaş yavaş
kaynar su dökülür; süzülen su, alt kapta kahve olarak birikir. İtalyan kahve
aygıtı birbiriyle bağlantılı üç bölümlü bir alettir; alt kısımda su, ortada madeni
filtre ve öğütülmüş kahve bulunur; üst kısım boştur. Alet ateşin üstüne konunca
ısınan su, orta kısımdan geçerek üstteki kısma kahve olarak çıkar, (ç.n.)
Belirsizin Bilimleri
açık ve tam olarak kapsayan bir senaryo oluşturmaya dayanmaktadır. Eylem peyzajı, aynı olacaktır; aynı bir konutun mutfak köşesi ve
etrafta her ailenin sahip olduğu türden araç-gereçler. Her iki mikro-senaryonun edim-birimlerinden her biri konusunda, genelleştirilm iş pahanın klasik öğeleri tahm in edilir; yani, yapılan işe ilişkin
parasal fiyat, işe verilen zaman, işi yapanın harcadığı fiziksel enerji,
kişinin kendi bedensel-motor şemasını (SCK) oluşturmasını sağlayan zihinsel işlemlere bağlı bilişsel paha, nihayet iş sırasındaki sübjektif hata olasılığına ve bundan kaynaklanabilecek kaygıya (mikro-sıkmtı) bağlı riziko pahası boyutları hesaplanır.
Bu tablonun oluşturulm asına ilişkin birkaç saptama yapalım:
1) Çözümlemede, eşyaların m ali pahasının hesaplanmasında,
eşyanın satın alış fiyatı, tahm ini ömrüne bölünüp kullanım süresiyle çarpılır. Kullanım sıklığı, burada ancak bilişsel pahaları
(daha sık kullanılan, zihinsel olarak daha az m ı pahalıdır?) ve riziko pahalarını (eşya ne kadar az kullanılırsa, eşyayı kullanırken
yapılan beceriksizlikler ve kazalar o kadar artar) biraz değiştirerek etkili olmaktadır. Bu dem ektir ki, kullanılm ayan eşyaları yerleştirm e pahası dışında, herhangi bir bilişsel paha riziko pahasına
sahip değildir; buna karşılık kullanılan eşyalar, zam anla orantılı
bir yıpranmaya/aşınmaya maruzdurlar.
2) “K ahvenin pahası ne?”; bu, onun kilo fiyatının bir seferinde kullanılan gram m iktarına oranlanm asıyla bulunur. “Filtrenin pahası
ne?”; bu aynı şekilde bir kutu filtre fiyatının (20 FF.), kutudaki filtre sayısına (100 tane) bölünm esiyle bulunur.
3) Enerjinin pahası ne? Burada, kahve yapan kişinin harcadığı fiziksel enerji söz konusudur; bizi ilgilendiren enerji, tahm ini hem belirsiz (bunun kesin ölçümü, sadece ergonomları ilgilendirir) ve hem
de sübjektif bir bedeldir; enerji pahası olarak, su ısıtmak için kullandığımız kw/saat veya kalori miktarını alamayız; çünkü psikolojik açıdan bunlar, insanın bilinç alanına, dar anlamda enerji olarak
girmezler, m ali kaynaklardan aktarılan bir miktar olarak (havagazı
veya elektrik şirketine abonelik) girerler; yaşamın gidişatı kavramına bağlıdırlar ve aylık olarak [veya tüp gaz alırken (ç.n.)] ödenirler.
Dolayısıyla bunlar, genelleştirilmiş paha tablosunda enerji sütununda değil, parasal harcam alar kategorisinde yer alırlar.
4) Burada, eşyayı-m alzem eyi yerleştirm e (dolap veya rafa koyma,
parasal bir paha içerm em ektedir; zira burada bizi yerleştirm e edimi ilgilendirm ektedir, ve yerleştirilen eşya, bir evin m utfak donatım ının bir parçasıdır. Bu eylemde, yerleştirm enin parasal pahası
yoktur; buna karşılık, bir zem in üstünde belirli bir alan (S) kapsayan her eşya, bir “varoluş pahası”na sahiptir:
Kira x Süre x S şeklinde ifade edilebilecek bu paha her zaman,
ihm al edilebilecek bir düzeyde olmayabilir.
5) Değişkenlerin değerlendirilme ölçeği şu şekildedir,
ı Eşiği Altında Algılanabilir Dikkate Değer Büyük Çok Büyük
• • •
İTALYAN KAHVE AYGITI (Gümüş)
Mikro-Psikoloji 3 0 9
M ik ro -s e n a ry o n ı/n
E d im B irim le ri
G e n e lle ş tirilm iş Paha Ö ğeleri
F iya t Zam an E n erji B iliş s e l
Paha
R isk
P ahası
1. Emniyetli yerleştirilmiş gümüş
eşya: Çıkarmak, koymak,
çarpmamaya çizmemeye dikkat •
• •
• •
2 üst kısmı çevirerek çıkarmak
(Demontaj) •
• •

3- Fütreyi çıkarmak (cfemontaj)
• • • • •
4. Kahveyi kavanozdan afıp
koymak •


5. Alt kısmas su koymak

• • •
6. Üst kısmın montajı •

• •
7. Koruma plakasıyla birlikte
ocağa koyma •
• •


8. Kaynayıncaya dek ısıtma




9. kaynama sesi, sinyali

• •
10. Ocağı kapatma, aygıtı indirme
• • •


11. Kahve servisi yapma


• • •
12. Kalanı (ne kadar?) dökme

• • • •
13. üst kısmın demontajı
• • • • •
14. Filtreyi çıkarma
• • • •
15. Filtre kapağını açma

• •

16. Telveyi çöpe dökme





17. FjJtreyi yıkama, durulama •
• •
• •
18. Kurumaya bırakma

• • •
19. Aygıtı yıkama, durulama



• •
20. Kurumaya bırakma
(zaman aralığı: geçici boşluk] •

• •
21. Alt-orta kısmın montajı

• •
• •
22. Üst kısmın montajı

• •

23. Aygıtı yerine yerleştirme


• •

Bütünün Genel Pahası
İşlemin “ Fizyonomisi” 5 33 25 21 20
3 1 0 Belirsizin Bilimleri
MELİTTA SİSTEMİ PORSELEN HUNİ VE FİLTRE
M ik ro -se n a ry o n u n
E d im B irim leri
Genelleştirilmiş Paha Öğeleri
Fiyat Zaman Enerji Bilişsel
Paha
Risk
Pahası
1. El altındaki parçalan çıkarma •
• • • •
2. Filtreyi bir kaba oturtma • • • • •
3. El altındaki su ısıtma kabını
alma
• • • • •
4. Kaba su koyma • • • * •
5. Kabı ateşe koyma • • • • •
6. Filtreyi porselen huniye koyma • • • ■ •
7. Filtreye kahve koyma
• • • • •
8. Suyun kaynamasını gözleme • • • • •
9. Kaynayan suyu filtredeki
kahvenin üstüne dökme • • • • •
10. Dökülen suyu ayarlama
• •
• • •
11. Süzülmesini bekleme • •
• • •
12. Telveli filtreyi çöpe atma
• • • • •
13. Huni porseleni yıkama • • •
■ •
14. Alt kaptan kahve servisi • • • ■ •
Bütünün Genel Pahası
işlemin “Fizyolojisi”
Demek ki, birbiriyle karşılaştırılabilir koşullarda (eylem peyzajı aynı, teknolojik kültür ve mutfak kültürü aynı) bu iki işlemsel
taktiği karşılaştırmak durumundayız. Eylem sonrası son sahnede
aynı duruma ulaşmak bakımından eylemlerden biri 24, diğeri 14
birim kapsamaktadır.
Burada, dikkati çeken noktalardan biri, yarı-lüks bir eşyanın kullanımında, küçük sıkıntıya, kaygıya bağlanan paha miktarının önemidir. Bu tür duygusal paha değişkenleri koşullara göre değişmektedir. Örneğin aynı sorunla (kahve yapmak) karşı karşıya kalan
kişi, eylem peyzajını ve mutfak aksesuarlarının yerini iyi tanımayan yabana bir ziyaretçi veya mutfak eğitiminin başında olan evin
genç kızı ise, bu pahalar daha yüksek olacaktır. Bu tür durumlar,
mikro-psikolojide “dramatizasyon ilkesi”ne tekabül etmektedir.
Mikro-Psikoloji 3 1 1
Bu olayda, harcanan zamanlar, saniye olarak doğrusal bir toplamaya oldukça elverişlidir. Ancak bu toplamın değeri konusunda fazla
hayale kapılmamak gerekir; bu tür durumlarda ortalama tahmini
bir asgari süre söz konusudur; bir ev işleri organizatörü, iş yapan
kişiye, tablodaki zaman sütunlarının toplamına yakm bir zaman
ayıracaktır.
Nitelikleri bakımından benzer olan eylemler (bir eşyayı almak veya
yerleştirmek, bir kaba su koymak), rutin, alışılmış bir zaman bağlamında yapılıp yapılmamalarma göre, farklı bir “ağırlık”a sahiptirler
ve farklı bir dikkat, dolayısıyla bir bilişsel çaba ve bir riziko (bir parçayı fazla bükerek/çevirerek sıkışmasına yol açmak) gerektirirler.
Sütunlardaki terimlerin toplanması, görünüşte oldukça belirsizdir. Hesaba katılan eylem öğeleri gittikçe artan büyüklükte
O’dan 4’e giden 5 puanlı nitel bir ölçek üstünde değerlendirilmiş
ve toplamalar doğrusal bir biçimde (3+2= 5 gibi) yapılmıştır. Ancak terimlerarası karşılaştırma daha çok logaritmik bir ölçek gerektirmekte ve kuşkusuz, keyfi bir yan taşımaktadır. Bu keyfiliği
meşrulaştırmak gerekli değildir; ortaya çıkan sonuçlar, yeterince
açıktır. Burada benimsenen yaklaşım, işlevseldir; kahve yapmak
edimi, bu kahveyi içme edimi anlamı taşımaktadır. Kuşkusuz, örneğin ya geleneklere saygı veya bizzat eylemin kendiliğinde zevki
ya da estetik eşyalar kullanmaktan elde edilen saygınlık gibi boyutları içeren başka anlamlar düşünülebilir.
Bu tablonun amacı, kesin olmaktan ziyade, belirli bir dikkat düzeyinde tam olmaktır; esasen, benzeri durumlara ve karşılaştığı soruna göre (örneğin bir tasarım veya reklam firmasının işini yapmak) bu tabloyu oluşturmak mikro-psikoloğun görevidir.
6. Genelleştirilmiş Pahanın Belirsizlikleri ve
Rasyonel Eleştiriler
Bu tür bir tablonun belirsiz yanı göze batmaktadır. Verilen sayısal değerler, özel bir duruma ilişkindir; bu değerler, elbette,
kişiden kişiye, durumdan duruma değişecektir ve örneğin ev
mutfaklarının rasyonelleştirilmesi konusunda uzman bir mühendis olarak, büyük bir deneyime sahip olsak bile bu durumu
pekinlikle saptamak olanaksızdır. Her bir sütundaki zaman,
enerji veya fiyatın tanımlanmış birimlerini toplamak, her psiko-fizikçinin otomatik olarak bu toplamların psikolojik anlamı
3 1 2 Belirsizin Bilimleri
konusunda getireceği eleştiriye açıktır. Burada telkin ettiğim iz
üzere, logaritmik bir ölçeğin kullanılması, ileri bir adım da olsa, kendiliğinde kuşku götürür. Bilişsel pahaya veya riziko pahasına ilişkin ölçekler de, her ne kadar bu tür deneylerde, 0-4
arası bir ölçek üstünde itemlerin çoğu konusundaki yargılarda
bir benzerlik/tutarlılık görülse de, hemen hemen keyfidirler.
Ancak özellikle, sütunlardaki keyfi basamakları/derecelendirmeleri toplamaya çalışmak, rizikoludur.
Aslında, mikro-psikoloji teorisyeni, bilişsel paha, enerji ve
para gibi kavramlar arasında (geçen yüzyılda ekonomistlerin
yapmaktan hoşlandıkları gibi) a,b,c,d,e eşdeğerlilik katsayıları oluşturma peşinde koşmak yerine, 5 bileşenli vektöriyel bir
mekânda kendini ifade etmeyi tercih edecektir; ama bu, onun
belirli bir eylem birimin son sütünunda yatay çizgiyi izleyerek
birimin genelleştirilmiş pahasını kestirmesini engellemez.
Böylece, verilerin belirsizliği, bu verileri işleme kurallarının belirsizliğine eklenmektedir ve zihni doğa bilimlerine göre
şekillenmiş birinin, bu tür veri işleme tipi konusunda büyük
bir kuşku duyacağı kesindir. Mikro-psikolog, buna, belli başlı
üç yanıt getirebilir:
• Bir eylemin çeşitli yanlarını saymak ve şu veya bu öğeyi basitçe unutmaktansa, zihni, hatalı bile olsa, birtakım değerlendirme yargılan üretmeye zorlayan genel bir tabloda, bunları
yerleştirerek bellekte tutmak her halükârda önemlidir.
• Eleştirmenin, daha az gevşek değerlendirme sistemlerine dayanarak daha iyi çözümler getirmesini engelleyen hiçbir
şey yoktur; yeter ki bunlar asıl amacı gözden kaçırmasınlar:
Yani, bir eylem fizyonomisi oluşturmak ve eylemin genel pahası
ile m ali pahasının ve hatta şimdiye dek sadece ekonomistlerin
değerlendirmeye tenezzül ettiği zamansal pahasının özel yanları arasındaki farkları vurgulamak.
• Bu tür süreçlerin mantıksal olarak getirmesi zorunlu görünen çok büyük belirsizliğe rağmen, gariptir ki, iyi seçilmiş
ve fazla kolay olmayan bir durumun betimlenmesinde, eğer bu
betimleme yazı planında çok iyi yapılmış ve standart bir metinde (“öyküyü iyi anlatmak”) ifade edilmiş ise, farklı, fakat pratik formasyonu iyi yargıçlar, bu tür bir çözümlemenin temelin­
Mikro-Psikoloji 3 1 3
de bulunan 3 veya 5 dereceli bir ölçek üstünde birbirinden çok
farklı olmayan değerlendirme yargıları ortaya koyacaktır. Bu
işlemde, terminolojinin açıklanmasının ve betimlemenin açık
seçikliğinin, “sayısal” değerlendirmelerdeki farklılılıklar veya
benzerliklerden daha önemli olduğu çok iyi bir şekilde kavranmaktadır. Burada, III. Bölüm’de sunulan yararlı bir saptamayı
yeniden buluyoruz: Sübjektif bir ölçümün işlemselliği ve değerlendirme yargılarının benzerliği, kullanılan ölçeğin kesinliği
azaldığı ölçüde artmaktadır.
7. Mikro-Psikolojik Çözümleme Kuralları
Yukarıdaki saptamalar ve incelediğimiz örnekler ışığında mikro-psikolojik bir çözümleme için bazı kurallar ortaya atılabilir:
1) İlke; gözlemcinin rasyonel düşüncesi açısından ihmal
edilebilir olanın kısaca düşünce açısından da böyle olması.
2) Karşı-irdeleme kuralı; belirli bir duruma ilişkin olarak
apaçık ihmal edilebilir sayamayacağım/göremeyeceğim hiçbir
şeyi, ihmal edilebilir olarak kabul etmemek.
3) Rastlantı kıstasları; büyük ölçekte betimlemenin rastlantısal olarak nitelendirebileceği davranışsal akışın tüm parçalarının
“determinist” yanını -benzer bir duruma veya benzer (yakın)
nedenlere düzenli yanıt farkları aracılığıyla- kanıtlayabilmek.
4) İfadelendirme kuralı; “öyküyü anlatmak”, yani trajedi veya
komediyi bir mikro-sahnede cereyan edişi içinde, gözlenen
durumu nedensel bir boşluğu olmayan tutarlı bir öykü içinde
sözcüklerle ifade etmek.
5) Mikro-senaryonun oluşturulması; öykünün baş oyuncusu
için edim birimlerinin iç bağlantılı bir dizisini ortaya koymak
ve bunun, 5+1 sütunlu bir tablonun sol kenarında dizisel bir
organigramını (mikro-senaryo) oluşturmak.
6) Sıradan eylem öğelerinin organizasyonu kuralı; böylece
oluşturulan iç bağlantılı dizi içersinde, edimde bulunan kişinin dış dünyası başlangıçta yaptığı öngörüşlere uygun olduğu
ölçüde, birbirlerine zorunlu olarak (yani büyük bir olasılıkla)
bağımlı olan öğe (edim birimler) gruplarını ayırdetmek.
3 1 4 Belirsizin Bilimleri
7) Angajman kuralı; iç bağlantılı dizinin kalan öğeleri arasında, karar ağacı dalları gibi görünenleri, yani birden çok seçime olanak veren ve nispeten eşdeğerli ve kişinin angaje olmak
zorunda olduğu sübjektif olasılıkları taşıyan öğeleri ayırdetmek.
8) Dramatizasyon kuralı; çözümlemeci, gözlemcinin, belirleyici gücünden emin olmadığı bir mikro-davranış, mikro-karar,
mikro-değerle karşılaştığında, gözlemci, sosyal evrende benzer
veya aynı bir durum aranır; bu durumun birey açısından kayıp
ve kazançların daha büyük olduğu bir bağlam içinde yer almasına dikkat edilir ve buradan hareketle durum, dramatize edilir, apaçıklığı, yani zihne kendini dayatma gücü artırılır.
9) Her tür karar parçasından (mikro-karar) başlayarak bağlantılı dizinin her bir öğesine düşen genelleştirilmiş pahayı hesaplamak. Bu paha, ekonomistlerin daha önce dikkate aldıkları salt
zaman ve enerji pahalarını değil, aynı zamanda biliş ve rizikoyla ilgili “psikolojik” pahalan da kapsar; bu psikolojik pahaların tanımlanması, ölçekler üstünde, en azından sırasal ölçekler üstünde değerlendirilmesi ve “tasarlanacak” bir “toplama
kuralı”na göre, genel senaryonun farklı ardışık aşamaları (eylem birimleri) için toplanması gereklidir. Bir hizmetin çözümlemecisi veya işlemsel bir araştırma açısından, burada, belki de
doğrusal toplama kuralı söz konusu olacaktır; ancak mikro-psikolog, Bernouilli’nin ünlü saptamalarını dikkate alma ve logaritmik bir ölçek geliştirme yönüne gidecektir.
10) Böylece, bir senaryonun, onu oluşturan farklı eylem
birimleri için, genelleştirilmiş paha öğelerini kapsayan bir tablo
doldurmak. Eğer farklı seçenekli bir senaryo varsa, ya yaşanmış gerçeklik temelinde ya da deneyden veya bireyin buna ilişkin zihinsel imajından çıkarılmış seçenek değerlerin tahmini
temelinde, aynı tablo yeniden yapılır.
11) Hazırlanan bu tabloyu satır satır incelemek; “Hangi edim
birimler en pahalıdır? (en dolu olan satırlar) Bu, eylem öğelerinin,
senaryoda tekabül ettiği aşamada eleştirel bir analizini sağlar.
Bu analiz, senaryonun kapsadığı ikilemleri zorunlu olarak çözmez, fakat bu ikilemlerin varlığını gösterir. Bunu değiştirmenin
seçenek stratejileri var mıdır? Buna, günlük yaşam hakkında
işlemsel araştırma (recherche operationnel) denebilir.
Mikro-Psikoloji 3 1 5
12) Hepsi de tahmine dayalı verilerinin belirsizliği ne olursa olsun, bir tür mnemoteknik düzeneği somutlaştıran bu tabloda, eğer sütun toplamları alınırsa, bunlar, bireyin yaptığı eylem sırasındaki kaynaklarının dağılımı hakkında bir fikir verirler; buna bu eylemin fizyonomisi veya bütününde senaryonun
fizyonomisi denebilir. Böylece burada nasıl bir senaryonun bulunduğu çabucak anlaşılır; örneğin bu, bilişsel pahaları yüksek
bir senaryo mu? Parasal veya enerjetik pahaları önemsiz mi?
Veya aktör (edimi yapan) açısından tatminkâr bir sonuca varmak için senaryo boyunca girişilen eylemin başat özelliği, yüksek bir riziko pahası mıdır?
13) Duygusal düğümlerin araştırılması; her bir aktör için, bağlantılı eylem dizilerinin cereyan edişinde, edimler teorisinde
“eylem düğümleri” denen edim birimlerini ayırdetmek; eylem
düğümleri, tamamlanmaları hiçbir makul ikame seçeneği sunmayan edim birimlerdir; aktör için, normalde, “kaygı noktalaradır; birey bu noktaya takılır, burada dikkat etmek zorundadır ve muhtemelen, psikanalitik anlamda günlük yaşamın
“psikopatolojik” yanları buraya tutunacaklardır.
14) Olabilirler alanının araştırılması kuralı; mikro-psikoloğun
etkili hiçbir etmeni unutmadığından emin olabileceği şekilde,
durum içindeki insanın olanaklarının ayrıntılı ve genel portrelerini yapmak. Bu noktada şu tür sorulara ayrıntılı yanıt aranabilir: Aynı genel senaryonun daha az ikilem ve duygusal karar
düğümlerini kapsayan olabilir başka cereyan edişleri düşünülebilir mi? Bu, sahnenin fizyonomisini değiştirir mi? Bu seçenek senaryo akışları, aktörün aklına gelmedi mi?
-S’. Bir Örnek: Mikro, Psikolojik Açıdan,
Araba Kullanma Davranışının Düzenlenmesi
Hu örnek, otomobil sürücülerinin davranışlarının çözümlenmesinden alınmıştır. Normal arabaların sürücüleri, hangi hızla gitmektedirler? Normal koşullarda (ortalama trafik yoğunluğu, iyi durumdaki yollar, ortalama trafik kesintileri vb),
çoğu ülkede (örneğin Fransa), hem yönetmeliklerle hem de
3 1 6 Belirsizin Bilimleri
trafik levhalarıyla, uygun maksimum hız (örneğin, 90 km/saat
olarak kırmızı renkte bir çember pano üstünde) belirlenmektedir.
Bu hız, trafik kodu’na göre, açık seçik tarzda ifade edilmiş,
maksimum hızdır: “90 km/saat’ten daha hızlı gitmek yasaktır
ve buna riayet edilmemesi, ehliyet iptaline kadar gidebilen bir
yaptırıma tabidir”. Sürücüler, effektif olarak hangi hızla gitmektedirler? Sürücüler, genelde hız gösterge tablolarının da
gösterdiği gibi, daha yüksek hızla gidebilen arabalara sahiptirler. Belleklerinde sürücülük eğitimi sırasında onlara aşılanmış
“maksimum sürat” kavramı ve 90 rakamı bulunmaktadır.
Ancak sürücüler insani varlıklardır ve algı psikolojisinin
yasalarına, onlar da uymaktadırlar. Tüm hız algısının, psiko-fizikçinin %10 dolayında konumladığı bir belirsizlik eşiği (J.N.D.)
taşıdığını sezgisel ve ince (subtil) bir tarzda (yani genelde çoğunun, ifade edemeyecekleri şekilde) bilmektedirler. Ayrıca, rizikolu bir sezgiyle, yasanın temsilcisi trafik polislerinin de kendileri gibi insan olduklarını bilmektedirler. Bu iki olgu birleştiğinde, sürücü trafik polislerinin de %10 dolayında bir belirsizlik
eşiğine sahip olduklarını çıkarsamakta ve bir suç tespiti yapmaları için, bizzat kendilerinin ve kontrol aygıtlarının, nominal
hızın (90) %10 fazlasını saptamaları gerektiğini, yani (90)+%10=
99 km/saat’ten sonra cezalandırılacağını bilmektedir. Buna ek
olarak, sürücü belirtilen nominal hızın, maksimum hız olduğunu, ancak araba kullanırken bu maksimum hızda gitmenin
yararlı olacağı bazı durumlar olabileceğini (bir başka arabayı
geçmek gibi), zaten bu maksimum hızı toleransla aştığı zaman,
eylem peyzajının (Örneğin; bir başka arabayı geçme yeteneği)
hem kontrol edilen hem de hoş görülen hız limitini (99 km/saat)
zorunlu olarak aşmaya yol açacağını bilmektedir. Bu durumda
yasayı çiğnemenin marjinal rizikosunu kabul edecek midir? Bu,
şimdiye dek muğlak bırakılmış bir sorundur.
Oysa “maksimum hız, bizzat yasanın vücut bulmuş şeklidir” demeye dayanan bir başka eylem peyzajı vardır. Bununla
birlikte, benim, istisnai olarak, makul bir fazla hız marjına ihtiyacım var; olabildiğince yüksek bir ortalama hızla gitmem gerek,
ne ki bu hız, herhangi bir amaca yönelik eylem peyzajımın (engel-
lor, başka arabaları geçme vb) kaynaklarını değerlendirmek bakımından düşük bir ortalama hızdır. Hangi ortalama hız? Bu, algısal fark eşiğinde, hemen hemen maksimum hıza yakındır; yani
H-%10:90-%10=81 km./saat; böylece, kutsal yasayı, hiçbir koşulda
asla (yaklaşık olarak) aşamayacağımdan emin olabilirim.
Bir amaca yönelik kaynaklarımın iyi kullanılması taktiği, bir hoşgörü durumunun kabul edilebilir olup olmadığını
değerlendirmek değilse nedir?
Özetle, sürücüler 90 km/saat hız limiti olan bir yolda 80 ile
100 km/saat hızla gitmekte ve aslında iki karakter grubuna ayrılmaktadırlar; güvenlik olarak bir hoşgörü marjı arayan ve 80 km/
saat hızla giden tedbirliler ve aynı hoşgörü fikrine dayanarak
hoşgörülebilir en yüksek düzeyde (99 km/saat) giden ve dolayısıyla (?) bu hızın ötesinde, “kazai durumlar” hariç, tehlikeli manevralar yapmayan gözüpekler. Bu iki popülasyon, nominal değerler,
yol koşulları vb. konularla ilgili olarak mutadis mutandis, yollarda
karşılaşırlar. Hatta onları istatistiksel olarak saymak mümkündür:
1/3 oranında tedbirliler veya çekingenler, 2/3 oranında, gözüpekler; bu iki tür arasında ve bir çoğunluğun varlığından kaynaklanan bir diktatörlüğün oluşumundan, bir çatışma ortaya çıkar.
Burada dikkate alman yöntem öğelerini, mikro-psikolojik
açıdan özetleyelim :
1) Bu, bir sosyal bilim, davranışsal psikoloji içersinde bir
belirsizin sorunudur; bizzat “yol… hız” terimi muğlaktır ve
“yasal maksimum hız” terimi, insanların zihninde bir belirsizlik bulutuyla çevrilmiştir.
2) Bu, güvenlik üstünde çeşitli sonuçları olan önemli bir
sorundur.
3) Sorunun temel öğesi, keyfi yargılamayı ifade eden
hoşgörü marjı kavramıdır ve bu kavram psiko-fizik bir bulgu
olan fark eşiği (JND) üstüne temellenmektedir.
4) İki seçenek senaryonun betimlenmesi, zihnin değerler
tablosu içine kesin bir tarzda nüfuz etmeyi gerektirmektedir.
5) Bir yasakla ilişki/pazarlık sorunundan yola çıkarak iki
insan kategorisinin varlığı belirlenmiştir. Bu iki kategori, yol
trafiği pratiğinde kolayca ayırdedilebilmektedir. Belki de bunlar, güvenliğin belirleyici bir öğesidir.
Mikro-Psikoloj i 3 1 7
3 1 8 Belirsizin Bilimleri
6) Karakter psikolojisi bilgilerinden hareketle, aynı bir ya«
rışma alanı içinde iki insan türünün varlığının, bunlar arasında
bir düşmanlık meydana getirmeye elverişli bir durum olduğu
sonucuna varılabilir; bu kolayca test edilebilir, ama bizi bir başka konuya götürür.
9. Psikolojik Çözümleme ve Aşırı Rasyonelliğin
Sorgulanması
Mikro-psikolojik çözümleme, günlük yaşamın bilgisine iliş*
kin bir yöntem önermek istemektedir. Varoluşun dokusu olan
ve bilinç düzeyine hemen unutulmak veya aşılmak üzere sadece aralıklı olarak gelen bu “çok küçük” şeyleri büyütmek
için, “psikolojik mikroskop” gibi oluşmaktadır. Bir bakıma, Nietzsche tarafından önerilmiş “tüm değerlerin yıkılması” olan
bir ölçek üstünde, gündelik yaşamın özel/mahrem değerlerini
keşfetmektedir. Yaşam tarzlarımızın karmaşıklığı ve birbirine
geçişmesini dile getirmekte ve bunları, bazen diğer çevrelerdeki veya uygarlıklardaki yaşam tarzlarıyla karşılaştırmaktadır.
Bu basit açıklamaya göre, mikro-psikolojik çözümleme, sosyal
yaşamın muhalifi rolünü oynamaktadır; bir sosyal projenin kendine ilişkin olarak verdiği imajı ifşa ederek bireyin effektif değerlerinde kök salmış olan, yani akıl yürütmeyle katıldığı değerlerden ziyade hissettiği değerlerini temel alan bir başka imaj
sunmaktadır.
Gerçekten de söz konusu olan, pozisyon alan varlığın incelenmesidir; bu inceleme üç şeyi birbiriyle ilişkilendirir: a) Sıradan olanın altında tuhaf veya özel olanı gözleme yeteneği; bu,
yazarın -v e ondan sonra da fenomenoloğun- betimleme ustalığıdır, b)Dünyanın sonsuzluğunu, sonlu bir şema olan mikro-senaryo ile ikame ederek bu sonsuzluktan ayrılanı şematize
etme dürtüsü, c) Nicelleştirme iradesi; bir olguyu, bir ölçümler ağı
içinde yerleştirme olanağımız dışında, bilimin olmadığı fikrine
dayanır; bu ölçümler belirsiz, hatta sübjektif olabilir, yeter ki,
herhangi bir düzeyde “yargıçlar”ın konsensüsünü yansıtsınlar
ve öngörüş sağlasınlar.
Mikro-Psikolojı 3 1 9
Kuşkusuz, burada, her şey belirsiz, her şey muğlaktır, ölçekler basittir, çıkarsamalar rastlantısaldır, benzerlikler yaklaşıktır, çeşitli örneklemlerin istatistiksel geçerliği veya korelasyon tabloları kullanılmaz. Tüm banlar, bunların daha sonra,
çı >k daha sonra, özel vakanın, birbirinden farklı, fakat cereyan
ı■ilişlerinde ortak olan çok sayıda benzer olaylar bütününde eri11 iği zaman yapılmayacağı anlamına gelmez.
Mikro-psikolojinin, genel heuristik’e sağladığı katkı, bu
noktada bulunur. Özel çözümlemelerin türlülüğü içersinde,
mikro-psikoloji günlük yaşamın gözlemine ilişkin olan ve sınırlı sayıda tipe ait olmaları dolayısıyla parçaların hep aynı olduğu bir tür evrensel mekanik bulunduğunu keşfeder. Mikro-sen.ıryoların toplanması ve çözümlenmesi, genelleştirilmiş pahaların hesaplanması, insan davranışındaki çatallanmalarınm ve
ikilemlerin aydınlatılması, mikro-psikolojinin pratiğidir; bu zili insel egzersiz pratiği, sonsuz bir türlülüğe yol açmaktan çok,
ıltırumsal bir kombinatuvarda, değer sistemlerinde ve değerler
.ırasındaki (evrensel bir özelliği olan) çatışmalarda yavaş yavaş
yoğunlaşır. Bachelard aynı fikri dile getirmiştir:” Biz çoğu kez,
insanın dalgalı ve türlü olduğunu söylüyoruz; fakat görünürdeki bu türlü lük, derin bir fakirliği saklayamamaktadır”. Bazen
bir esinlenme (illumination) tarzında hepsi de olumsal, hepsi
ile farklı ve hepsi de ifade edilebilir ayrıntı davranışlar içersindeki derin birliği keşfetmek, mikro-psikolojiyi yeni öğrenip/uygulayan biri için bir deneyimdir (Erlebnis) bilimin bizzat doğasına ait olan sentetik bir görüşün (vision) başlangıcıdır.
Günlük yaşama uygulanmış mikro-senaryo tekniğinde,
değer kıstaslarının, özellikle doğruluğun (veracite) ortaya çıktığı görülmektedir; burada doğruluk, herhangi bir tarihsel
hakikat anlamında değil, bilimsel araştırmacının, herhangi bir
anda “doğru söylediği” şeklindeki -yok sayamayacağı- duygusu anlamındadır; demek ki söylediklerini, işlemsel bir doktrine
ulaşmak için yeni durumlarla ilişkilendirmesi yeterli olacaktır; bu işlemsel doktrinler, örneğin insanın eşyalarla, vatandaşın hizmetlerle, kitlenin reklamlarla, kullanıcının tasarımcıyla
ilişkileri evreninde, yani mikro-psikolojinin, en azından yeni
bir yaklaşım getirdiği tüm alanlarda olabilir.
3 2 0 Belirsizin Bilimleri
III. bölümde ele aldığımız büyük yöntemler açısından bakJ
tığımızda, mikro-psikoloji içerisinde, esas olarak fenomenolojiM
bir ilk yaklaşımın belirmeye başladığını görüyoruz. Bu yaklaş
şım, olguyla ve pozisyon alan varlıkla, dikkatle ve isteyereki
ancak onun eylemine zorunlu olarak katılmaksızın “evlenmek” (bütünleşmek) ve “haberdar gözlemcinin naif gözleminden” veya “anlamın parantez içine konmasından”, kurallara
uygun olarak test edilebilir bir ikna/inandırma gücüne sahip
bir söylemde kristalleşmiş bir çözümleme gerçekleştirmeye yeterli, diyalektik bir gerilim çıkarmaktadır. Ancak daha sonra
durumların çeşitliliği içersinde, bütünleştirme ve ayırma kuralları, davranışsal tipler ortaya çıkarılacak ve böylece yapısal
mekanik işlemeye koyularak, daha sonraki bir evrede, davranış
modellerini önermeye veya mevcut olanları değiştirmeye yönelecektir. Mikro-psikoloji, davranışsal bir model önerilmesinde,
fenomenolojik tutum ile yapısal tutumun bağdaştırılmasımn
iyi bir örneğidir; bu model, “nicel” çözümlemeye ve teknik uygulamaya elverişli mikro-senaryodur.
Sonuç
Yüzey ile derinlik arasındaki nazik denge, zamanımız
insanlarının önündeki büyük sorundur.
Anonim
Ku kitap, rasyonel bilginin yeni bir alanını, (sözcüğün iki anlamında da) tanımayı önermektedir; bu alan belirsizin bilimleridir.
Kitabın belli başlı tezlerini şöyle özetleyebiliriz.
Fizik, kimya, astronomi, hatta biyoloji gibi, kesin oldukları
ve kavramları iyi belirlenmiş olduğu için “sert” olarak nitelenil irilen bilimler, adlarını gaspetmişlerdir.
Bunların taraftarları, bizi çevreleyen olgular kütlesinde,
“en kolayından başlanır” şeklindeki, iyi bilinen heuristik ilkeye göre- maddileştirilmiş birimlerle “ölçüm”ü apaçık olan olguları seçerek inceleme yoluna gitmişlerdir ve kendi ifadelerinin göreceli kesinliğinden yararlanan bir kavramlar mimarisi
oluşturmuşlardır. Onları izleyenler, başka şeylerin yanı sıra, kesinlik fikrini genişletmişler ve kendilerini ilk tutumlarında rahatlatan dikkat çekici başarılar kazanmışlardır; fakat doğanm
maddi yanları dışında kalan ve “bilim leri”nin bir kenara bıraktığı tüm diğer olgular hakkında yeterli bir epistemolojik çaba
harcamamışlardır.
İnsan bilimleri, başlangıçtan beri, belirsiz olgularla ve muğlak kavramlarla karşı karşıya gelmişler ve onları, bu halleriyle
ele almak zorunda kalmışlardır. Bu amaçla, belirsizin ve olası
olanın bir mantığını ve bir epistemolojisini (örneğin “ölçekler”)
geliştirmek ve bunları pekin bir tarzda kullanmak gereğini his»
setmişlerdir; kuşkusuz bunun böyle bir girişimin içrel olarak
kapsadığı tüm rizikoları hiçbir zaman engellemediği ortadadır.
Ancak, izledikleri bu yol nedeniyle, kendilerine önerilen
alanın gözlenebilir ve tekrar eden olgularından hiçbiri konusunda -ifade edilmiş veya edilm em iş- hiçbir zaman şöyle ya
da böyle, tümden-sahiplenme iddiası taşımamışlardır. Demek
ki, bilgi planında, karmaşık olgulara ve dolayısıyla değişken, rastlantısal, dış hatlarında belirsiz olan ve insanın mücadele etmek
durumunda olduğu günlük evrenin dokusunu oluşturan olgulara yaklaşmak bakımından, daha iyi donatılmış bir durumdadırlar.
Epistemolojik açıdan, belirsizin bilimlerini temsil eden insan bilimleri, demek ki, gerçeklikte bu planda, sert bilimlerden
daha ileri bir durumdadırlar ve genelde BİLİM’e dünyanın zenginliğini karşılamak için gerekli akıl yürütme biçimlerini ve
araçlarını sağlayabilecek bir konumdadırlar.
İncelememizde aşağıdaki noktaları ortaya çıkarmış bulunuyoruz:
1) Egemenliği altında yaşadığımız epistemolojinin üreticisi bilim sel düşünce, birbirinden ayrılabilir, dirençli ve hareketsiz obje anlayışından doğmuştur. Bilim sel düşünce, insanın, sayesinde kendini/yarattıklarını aşabileceği tek ürünüdür, fakat günlük pratiğinde, pek çok bozulmalara ve zayıflıklara maruzdur.
2) Belirsiz olguları incelemenin sağlam bir tarzı vardır:
Muğlak olanın düşüncesi, düşüncede muğlaklık değildir.
3) İnsan bilimleri, yüzyılın başında gelişerek ve operatör
insanı şeyleştirerek, özellikle kesinliğin dinamik mitosunu izleyerek doğa bilim lerinin sağladığı modeli kopya etmek istemişlerdir; bu, zihnin bir strateji hatasıdır.
4) Kendiliğinden, fakat sadece onları dikkate alarak değil,
sosyal bilimlerden esinlenen bir epistemolojinin amacı, özü itibariyle belirsiz olan olguları hangi kuralların yönettiğini incelemektir. Belirsizin bilim lerinin, kendi alanları ve kendine özgü yasaları vardır; bu bilim lerin yapması gereken şey, bir metodoloji yaratmaktır.
3 2 2 Belirsizin Bilimleri
I
Sonuç 3 2 3
5) Doğa bilimlerinden ve matematikten doğmuş olan formel mantık, belirsizin bilim inin sağlayamayacağı türden,
çıkarımsal zincirin tüm mesafelerinde, bir tutarlılık içerir ve
gerektirir. Belirsizin bilim i alanında, bu mantık, “yerel” bir altmantıkla ikame edilmek zorundadır; söz konusu alt-mantık,
bütünsel varlıkları (entites), oldukça önemli bir hata olasılığıyla kısmen öngörülebilir olan bir bütünde (Geştalt) birleştirmeye
yönelik zihinsel girişimde gözlenebilir düzenliliklere dayanır.
Ancak, bu girişim, çıkarsama işleminde özel bir tehlike, göze
alınması gereken bir riziko taşır. Belirsize özgü mantık, kesin
olandan çok, olası olanın mantıklarına daha yakındır.
7) İstisnai haller dışında, olguyu yaratan şey ölçektir (Guye): Her gözlem düzeyinde, biçimler, bir terminoloji ve yasalar
tanımlamak ve bunların, bilginin farklı düzeylerinde nasıl birbiri içine geçtiklerini görmek zorundayız.
8) Yakın düzen yapıları, uzak düzen yapılarından a priori
farklıdırlar, bunun böyle olmadığı durumlar, yani açıkça, aynı
biçim repertuvarlarmm ve aynı ilişki kodlarının hangi ölçekte
olursa olsun uygulandıkları durumlar, -e n azından bizim çağımızın anlayışında- istisnai durumlar olarak görünmektedirler
(“kısımlara/bölümlere ayrılma” fikri)
9) Sosyal bilimlerde, pragmatik belirlenemezlik ilkeleri
vardır:
Gözlenen objenin doğasına Sürecin dinam ik gelişimine s ^ ^ j |
ilişkin kesinlik ‘ ilişkin kesinlik
10) Her bilim, onu kullanan, genişleten, besleyen ve ona
deneysel bir alan sağlayan bir teknikle birlikte bulunur. Fakat,
tekniğin amaçları dıştan geldiği (mühendisin amacı) halde,
bilimin amaçları zihnin içinden gelmektedir (daha fazla bilme
veya yeni biçimler yaratma iradesi).
11) Araştırmacının bilimsel tutumunda üç büyük yöntem
tipi vardır:
• Araştırmacının, bulunmuş şey üstünde güçlü etkileşiminin gerçekleştiği deney,
• Araştırmacının, bulunmuş/keşfedilmiş şey üstünde (ilke­
3 2 4 Belirsizin Bilimleri
sel olarak) zayıf etkileşiminin gerçekleştiği gözlem; bu etkileşim,
insan bilimlerinde, doğa bilimlerindekinden daha büyüktür. Bilginin belirlenemezlik ilkelerinin oluşumunda rol oynar.
• Üzerinde etkide bulunulmayan ve uzaktan bakılan bir
dünyanın, az çok soyut, az çok işlemsel, az çok sadık bir yansıması olarak benzetişim; burada, dünyanın davranışının, kopyasının işleyişiyle uyuşup uyuşmadığını test etmekle yetinilir.
12) Benzetişim, gerçeği tanımak amacıyla modellerin yapımıdır; bir gözlemci tarafından görüldüğü şekliyle “dünyanın
parçalarının, somut ve yönlendirilebilir objelerin inşasıdır.
Teknolojik kolaylıkların artmasıyla, benzetişim, diğer yöntemlerin kapsamlarını daraltan yeni engellere tabi olduğu bir anda,
bilimsel girişimin en önemli yaklaşımlarından biri haline gelmektedir (VVagensberg).
Belirsizin bilimlerinin gerçek bir metodolojisi henüz
oluşmamıştır. Bu metodoloji, oluşmuş bilimden çok, oluşmakta
olan bilimin süreçleriyle ilgilidir; bunlardan oluşmuş bilimin
süreçleri yerel olmayan ve evrensel bir tutarlılık ilkesine, oluşan bilim in süreçleri ise zihnin engeller labirentinde dolaşmasına ve hissedilen apaçıklığa dayanmaktadır. Oluşmuş bilim,
oluşmakta olan bilimin sonuçlarını -veya sezgilerini- bütünleştirmek için, zihnin bir lüksü olan bir mantıksallaştırma yapmaya mecburdur; fakat bilim de, kendiliğinde bir lüks objesidir.
Bununla birlikte, belirsizin metodolojisinin birkaç büyük
yönü vardır. Belirtelim:
1) Biçimlerin ortaya çıkışının veya Geştaltın ilkeleri; fon ve
biçim karşıtlığı, bu biçimin algılanma gücüne ilişkin kurallar,
biçimin bozulmaya direnci, asıl olan ile aksesuar olan arasında
biçimin mertebelendirilmesi.
2) Asıl olan ile ikinci derecede olan arasında ansal ve sübjektif bir hiyerarşi oluşturulması, heuristik bir aşama olarak
teşvik edilmelidir. Aşamalandırma keyfi bir nitelik taşımakla birlikte, bu yapıldığında, kaybedilenden çok, kazanılır. Bu
kayıplar, daha sonraki geliştirme aşamasında “Bilimde, küçük
ayrıntı yoktur” şeklindeki ters fikirle telafi edilecektir.
3) Düşünmek, şemalaştırmaktır ve şemalaştırmayan, düşünmemektedir, hiç olmazsa işlemsel bir tarzda.
4) Sır asal (mertebe) olanın sayısal (rakam) olan üstünde
lıeuristik bir üstünlüğü vardır.
5) Değerlendirme, ölçmeden üstündür; daha hızlıdır, zihin
açısından daha az pahalıdır, araç gerektirmez. Kendiliğinde,
değerlendirme, gerçekte, olgular önünde yalnız, çıplak ve araçsız olan insan zihniyle bağdaşan bir “ölçme”dir.
6) Bir ölçmenin güvenirliği, kesinliğiyle ters orantılı olarak
artar.
7) Değişkenler arası ilişkiler, çoğu kez, bizatihi bu değişkenlerden daha nettir; bu, “sembolik denklemler”in temelidir.
8) İnsan zihni, bütünsel varlıklar arasındaki yakınlık ve
benzerliği, bizzat bunları tanıdığından daha kolay tanır; bu,
“benzerlik matrisleri”nin veya “semantik mesafe matrisleri”nin
temelidir.
9) Birtakım sonuçlar bütününün “gizil” faktörlerinin veya
varyans faktörlerinin çözümlenmesi, belirsizin bilimsel düşüncesinin en temel yöntemlerinden biridir; bu yöntem, verilerin
belirsizliği ile bilinen geçerlik alanlarında elde edilmiş sonuçların göreceli kesinliği arasında köprü işlevi görür. Faktörler aramak, açıklamanın bir aşamasıdır, fakat “doğanın açıklanması
ile doğanın anlaşılmasını” özenle birbirinden ayırmak (Dilthey)
gereklidir.
10) İnsan zihninin bir ustalığı olan faktör analizi süreci, önemi nedeniyle, istatistikçiye veya matematikçiye bırakılamaz; verilerle temas halindeki araştırmacının zihni, yaptığı
çözümlemenin biçimlerini yönettiği ölçüde, faktör analizinin
bir değeri olabilir.
11) “H er alanda bütünüyle tam saymalar ve genel gözden
j geçirmeler yapmak” (Descartes), belirsizin bilimlerinin temel
süreçler indendir ve bu süreç, Condorcet tarafından liste ve iki
girişli tablo kavramlarında ortaya konmuştur. Enformatik taralından popülerleştirilmiş bir terimle belirtirsek, “listing” işleminde, insan zihni, daha sonra bir kısmını elemek üzere topladığı örneklerin miktarı sayesinde, bu örneklerin uygunluğundaki eksikliği telafi eder. Uzunluğu nedeniyle “listing” -abarI ili- bir inanç oluşturmaya çalışır; fakat bu, bir apaçıklığın ilk
aşamasıdır.
Sonuç 3 2 5
3 2 6 Belirsizin Bilimleri
12) Apaçıklık, bir akıl yürütme dizisini temel alan bir zorlama değil, bir önermeye bağlı olarak hissedilen ilk veridir. Apaçıklık, “hakikat”in veya böyle hissettiğimiz şeyin zehirli maddesidir. Apaçıklık ayıklayıcı ve tehlikelidir; retorik, pekinlik görüntüsü altında keyfi sonuçlar çıkarmak üzere onu yönlendirir.
13) “Ölçme”, bir teorinin ve hatta bir olgu temsilinin inşasına yarayan bir araç olmazdan önce, fenomenolojik mesafe koymanın ilk aşamasını temsil eden düşüncenin bir algoritmasıdır.
14) “Kuantofreni” (Quantophrenie: Sorokin), yani ölçme
kesinliğinin zihinsel hastalığı, özünde, bir değer takdirinin
olabildiği her yerde ölçüme başvurmaya bağlı değildir; bir rakamın elde edilme tarzını hiç önemsememe duygusunun eşlik
ettiği, rakama ilişkin delice saygıya bağlıdır: Bu, patalojik bir
sapmadır. Kendi haklarında düşündüklerinin tersine, bilimsel
kitsch’in zanaatkarları ve popülerleştiricileri, bu hastalığa özellikle yatkındırlar.
15) Ölçmeyle ilgili olarak belirsizin bilim lerinin tutumu iki
yönlüdür:
• Bilimlerde “nicelik” fikrinin gücüne güvenerek, düşüncenin -hiç değilse sıradan dilde birtakım değerlerden farklılaşmayı
amaçlayan değerler içeren- tüm yanlarına, ne kadar keyfi olursa
olsun ölçmeyi veya en azından tahmini sokmaya çalışmak.
• Durum içindeki gözlemci veya deneycinin effektif eylem
peyzajına göre ölçüm ve rakamların doğasını son derece eleştirel bir tavırla incelemek ve ona diğer dallar tarafından önerilen
rakamların -genelde düşen- değerini gözden geçirmek.
Düşüncenin en verimli stratejisi, daha önce yapılmış
ölçümlerdeki akıl yürütmenin artırılması yolunda -h er aşamada daha da zorlaşan ve aldatıcı hale gelen- bir çaba harcamaktan çok, metrolojik algoritmanın, şimdiye dek uygulanmadığı
alanlara uygulanmasıdır.
16) Gerçekte, belirsizin bilimlerinin pek çoğunda, özellikle
canlı ve sosyal varlıkla ilgili olanlarda (biyolojik bilimler ve insan bilimleri), “dünyanın başlangıcından bu yana gizli kalmış”
pek çok şey vardır; burada saklı kaldığına işaret edilen şeyler,
başlangıçta, deneyle veya mevcut olguların kontroluyla test
edilebilir gibi görünmekle birlikte, dayanılan kanıtın koşulları
Sonuç 3 2 7
nın daha derin bir incelemesi, bu deney veya gözlemlerin pragmatik olarak gerçekleştirilemez veya ütopik olduklarını, hiçbir
/aman yapılmamış olduklarını, asla yapılamayacakları olasılığının var olduğunu ve sonuç olarak, görünüşlerinin yanıltıcı
olduğunu ve bilimsel kitsch’in gelişen büyük alanına ait olduklarını göstermektedir. Bu doğrulanamayan şeyler açıkça insanı
ilgilendirdiği ölçüde, insan, dönüşümlü (reflexif) düşüncenin
yasal boşluğunda, onların iddialarının serabına içgüdüsel olarak maruz kalır. Onları, bir yaşam tekniğinin öğeleri yapar; bu
noktada tıbbi veya paramedikal pratik, kazanç sağlamak amacıyla, bunlara dayanan reklam retoriğiyle birlikte, ayrıcalıklı bir
alan oluşturur.
17) Bununla kontrast içinde olarak sonuçlarında doğru ve
sağlam bir şekilde ortaya konmuş pek çok bilimsel olgu, eylem
ılüzeyinde değil, bilgi düzeyinde yer alırlar; bunun kâh insan
zihninin tembelliği (“bu, fazla karışık”) gibi, kâh onların teknolojik evreye geçmesini engelleyen sosyal, hatta politik kökenli
nedenleri vardır. Gerçekte, bu, bilimsel düşüncenin insan gelişiminde ve kültüründeki rolünün gerilemesidir.
18) Modellerin gerçekleştirilmesinin ve açıklama öğeleri olarak kopyaların değerinin vurgulanmasının temelinde yer alan
yapısal yöntem, bilimlerin günlük tarihinin mücadeleleri ve
dertleri içerisinden geçerek, yakın yıllarda, bilimsel ve teknolojik dünyanın temel algoritmalarından biri haline gelmiştir. Bu yöntem, düşüncenin gelişiminde, atom teorisinin doğa bilimlerine
girişinin önemiyle eşdeğer bir önemde görülmelidir. Bu gerçekten de böyledir; zira, sınırlı sayıda kategorilere ait olan basit öğeler fikrine, bu öğelerin birleştirilme tarzı olan kod veya yapı fikrine göndermede bulunur. Burada doğanın yasaları, “birleştirme
kodunun kuralları” gibi görünmekte ve aynı zamanda oluşmakta olan bilimin heuristik planında, bu yasalar, ya da en azından
araştırmacının bunlar hakkmdaki algıları, onun zihninin içinde
dolaştığı labirentin duvarlarını oluşturmaktadır.
19) Hiçbir bilim tarihinin ihmal edemeyeceği teknik dünyada ve (özellikle) psikolojik veya sosyolojik teknolojilerde, yapısal yöntemin uygulamaları gerçek bir patlama göstermektedir.
Burada biraz mesafe koyarak uzaktan baktığımızda, yaşadığı­
3 2 8 Belirsizin Bilimleri
mız çağın, atomizmm tıpkı doğa bilimlerine olduğu gibi insan
bilimlerine de giriş çağı olup olmadığı sorulabilir. Atomizm,
doğa bilimlerinde, şimdiye dek sadece bazı alanlara nüfuz
etmiştir; farmako-kimyanm moleküler kombinetuvarı, televizyon sinyalinin çözümlenişi, paket telefon komütasyonu, sözel
olmayan dilin çözümlenişi, edimlerin basit atomlarına kategorisel indirgenmesi, müzikal sihrin kompakt disk ile iletimi,
bilgisayarda ses ve sözün bileşimi ve gittikçe daha çok sayıda
zihinsel etkinliğin tümünün temelinde yatan enformatiğin bizzat kendisi, bu her yeri işgal edici atomik indirgemenin özel ve
yerel örnekleridir.
20) Dünyanın zenginliğinin basit öğeler bütününe iradi bir şekilde indirgenmesi olarak bu dönüştürme işlemi, hem
ayrıntının inceliğini -bunun için çözümlemeyi biraz daha ileri götürmek yeter-, hem de bütünün biçimini birbiriyle bütünleştirerek dünyanın üstünde etkide bulunmayı sağlamaktadır.
Buna “Neo-Karteziyanizm” (Yeni Dekartçılık) demeli miyiz?
Bu dönüşüm, yeni bir dil kullanarak yeni bir bakış açısı getirmektedir; geçici ve daima sorgulanan bir bileşim (sentez) içersinde, çözümlememizin (analiz) geçerliliğinin kanıtına sahip
oluyoruz. Aslında, modelleştirme teorisi, epistemolojik açıdan,
bileşim yoluyla çözümleme denmeye başlanan şeyin bir örneğidir; burada öngörüş değerine dayandırdığımız geçici bileşimin
bu öngörüşsel değerinden hareketle çözümlemenin değerinin
ne olduğunu biliyoruz.
21) Fenomenolojik yaklaşım, yapısal yaklaşımla hiçbir mantıksal zıtlık göstermez. Daha açıkçası, onun bir tamamlayıcısı gibi
görünmektedir; bu yaklaşım, “doğayı açıklamadan önce, algılanmış şeyi anladığımızı” ifade eden anlamda, sezgisel olarak
“kavranabilir” olmak isteyen kategorilerin ve kıstasların ortaya
çıkışının kaynağında bulunmaktadır. Bu tutum, yapıları oluşturmadan önce, olguya dikkatli bir gözlemcinin esnekliği ve -söz
gelim i- “sempatisi”yle çözümleme birimlerini ele alan fenomenoloğun tutumudur. Bu sempati, söz konusu birimlerin, mekanizmanın parçaları veya davranış atomları (edim birimler), imaj
öğeleri ve, daha sonra yukarıda anılan yapısal aşamaya geçmek
üzere metodik olarak repertuvarı yapılan olgu tanecikleri haline
Sonuç 3 2 9
dönüştürülmesi amacıyla uygun bir tarzda şematize edilmesinden önce oluşur.
22) Bu iki yaklaşımın hiçbir uyuşmazlığı olmamakla birlikte, tarzları, temelde farklıdır. Modelcinin veya sibernetikçinin
tarzı olan “Yapısal tarz”, aşağı yukarı birleşimin kombinatuvan zihniyetine ve dünyanın parçalarıyla sürekli bir Meccano*
oyunu zihniyetine tekabül etmektedir; “fenomenolojik tarz” ise
haberdar gözlemcinin naif gözlemi (Merton), olguyu indirgemeden önce, olgunun özgüllüğü ile bütürile’me/evlenme iradesi, görünüşlere saygının önceliği, sağduyu ya da çok ham bir rasyonel
düşünce (to explain away) tarafından ifade edilmiş anlamların
aleyhine, zorlukla kazanılmış “naiflik” yani “bizi emin bir şekilde hataya doğru götüren bu yanılmaz içgüdü” (Russel) olarak nitelendirilebilir. Ham rasyonel düşünceye aykırı olarak fenomenolog, kendini olgunun görüntüsünün (Erscheinung) yönlendirmesine bırakarak (“masayı işgal eden ve etrafında diğer
eşyaların yer aldığı bu ağır ve siyah eşya”), sağduyunun ortaya
koyduğu “anlamı” (“bir daktilo makinesi, …yazmak içindir”)
“parantez içine koyma”ya (Einklammerung) çalışmaktadır. Bu, şiirsel bir iştir; görüntülerin perdesini/örtüsünü (Platon), bu perdeyi okşamakla başlayarak yırtmaya yönelik bir çaba içindeki
“hassas bir zihniyet” (esprit de finesse) ile yakından ilgilidir.
23) Muğlak veya belirsizin oluşturduğu ve yeni olmamakla
birlikte bizim yeni bir dikkatle yöneldiğimiz epistemolojik alanı nitelendiren büyük zihinsel yöntem veya tutumların genel
bir çözümlemesinden (II. bölüm) sonra, laboratuvar ve alan
çalışmalarımızda yakından uyguladığımız ve sosyal bilimlerin
en yaygın pratiğinden alınmış bir dizi yöntem ve hatta reçete
önermeye (IV. bölüm) çalıştık; bu yöntemler, lengüistik veya
algısal konotasyonlarm, benzerliklerin, düzenlemelerin, listelerin, çok girişli tabloların, desen ve şemayla, hatta karikatürle gelip geçici verilerin kristalleştirilmesinin, vb oluşturduğu
belirsiz değişkenleri kavramayı ve saptamayı sağlamaktadır.
Bu yöntemlerin pekin bir tasnifini yapmak olanaksızdır; bir
yöntemin önemi, uygulandığı konunun öneminden ayrılamaz;
* Lego türü oyuncakların ilk örneklerinden. Metalik parçalarla çeşitli şeyler inşa
etmeye dayanan bir oyun, (ç.n.)
3 3 0 Belirsizin Bilimleri
bizim bu yöntemleri sunuş tarzımızda, araştırmacının zihni
bakımından yöntemlerin bilişsel pahalarının azdan çoğa gider
bir düzeni esas alınmıştır.
24) İncelenen konunun, önce büyük yöntem veya yakla
lara göre, sonra günlük bilimsel pratik düzeyinde çok sa
metodoloji örneklerine göre ayrıştırılması, bizim daha önceld
çalışmalarımızda önerdiğimiz anlamda veya Valery, Zwicky,
Hadamard, Kaufmann ve Zadeh gibi yazarların, yaratıcı zihnin
bir metodolojisinin geçerliğini kabul edebildikleri anlamda, “bir
metodolojinin ilkeleri”ni yansıtmaktadır.
25) Bu kitapta ima ettiğimiz üzere ve bize göre, yaratma ve
buluş birbirinden temelde farklı iki kategorinin kombinezonu
veya birleştirilmesi anlamına gelmektedir. Bu iki kategori şunlardır:
• Aşkın yaratma veya mutlak buluş; bu, matematikte ünlü
Gödel teoreminden esinlenmiş bir düşünce tarzını izlemektedir; zira daha önceden bilinen şeylerin yeni bir kombinatuvarına indirgenemez niteliktedir.
• Varyasyonel yaratma; bu, yukarıdakinin tersine, daha
önceden bilinen öğeler veya kurallardan hareketle birtakım
kombinezonlar, varyasyonlar ve ayıklamalar yapmaya dayanmaktadır; bu işlemler, örneğin pratik bir yenilikle bir insan
grubuna şırınga edilebilirler ve hatta, gerçekte “yapay zeka”nm
ayrıcalıklı bir durumu olan bir çerçevede bir programa giriş
bileşenleri bilindiği ölçüde, bir bilgisayara sokulabilirler.
Bir meta-bilim olarak, belirsizin bilimlerinin epistemolojisi,
tıpkı tüm başka keşif girişimleri gibi, bu tip bir ayrımı meşrulaştırmaktadır. Bu epistemolojinin amacı, açıkçası, olguları
oluşturarak, deyim yerindeyse, onların fotoğrafını çekerek, veya onları parçalarına ayırarak dikkate alan zihinsel tekniklerin,
yöntemlerin, kuralların insan ve grup düzeyinde araştırılmasıdır. Tanımı gereğince, aşkın yaratma hakkında, onun varlığını kabul etmek ve rolünü a posteriori kavramak dışında, söylenecek bir şey yoktur; fakat, ister insan bilimleri, isterse jeoloji
veya fizik söz konusu olsun, laboratuvarda yürütülen zihinsel
etkinlik konusunda söylenecek çok şey vardır ve biz de bunu
yapmaya çalıştık.
26) Hata bir dolaşmadır, ya hiçbir y ere götürm eyen yolla1,1, I îeidegger’in Holzıuege’lerme doğru, ya da başlangıçta görülmemiş olan -ve tuzaklar ve kendine özgü riskler içeren- kes111 ine yollar üstünde yapılan bir gezintidir. İki tür hata biçimi
v. irdir:
• Maddi hata, yasalara ve maddenin kurallarına karşı işlenen bir suçtur; hakikatin erdemine kıyasla mutlak kötüdür;
l>.ı şansızlık aracılığıyla yaptırıma yol açar; suçluluk duygusu
y.ıratır, “sigortalar” meydana getirir ve kuşkusuz entelektüel
değerler dünyasında “sigortalı olmak”* sözcüğünün anlamını
l.ımmlamak gerekir.
• Zihinsel uygunluk/kolaylık ve mantıksal kuralların
.ıraştırmacıya önerdiği yoldan hem geçici ve hem de rastlantısal
bir sapma olan hata. Hakikat, sadece uzun bir hatalar dizisinin
düzeltilmesi olduğundan, belki de bilimsel girişimde önemli
olan, işte bu diyalektik nitelikli düzeltilme yeteneği bakımından hatadır.
27) Araştırmacı tarafından ele alınan konunun dışında bulunan tarafsız gözlemci için -ve bu zorlayıcı kuralların ve izlenen
yörüngenin belirsiz olduğu bilimlerde a fortiori böyledir-, rastlantıya bağlı olanın ürünüyle yeniliğin ürünü arasında içrel bir
kırk yoktur. Yenilik, oluşan bilimin geçici aşamasında, kırılabilirdir ve bir hata olabilir; bunu daha sonra anlarız; o an için, hata
olup olmadığı ayırdedilemez. Bilimin rolü rastlantının parçalanın (fragments) apaçıklığın zorunluluklarına dönüştürmektir.
Bu kitabın baştan sona gidişinde ve belirsizin bilimleri ile
kesin bilimlerin birbirine göreceli konumlarının gözden geçirilişinde, bilimin topluma göre yeni bir konumunun belirdiğini gördük. 18. yüzyılda Ansiklopedistler tarafından başlatılmış
uzun bir hareketin filizlenip yeşermesi olan ve fethedici bir pozitivizme yol açan; hem toplumun ilerlemesindeki, hem de in1 Fr. “assurance” ve “etre assure” sözcükleri, sosyal sigorta sistemi veya özel sigorta şirketlerinden, kişisel güvenlik duygusuna, bir şeyden emin oluşa kadar
uzanan yelpazede farklı anlamlarda kullanılmaktadır. Metinde bu sözcükler
açık bir şekilde kullanılmadığından çeviride de netleştirilmemiştir. Terimin
“hataya karşı bir emniyet sibobuna sahip olma” gibi bir yorumu da mümkündür; dolayısıyla sözcüğü birkaç farklı anlamda anlayarak okumak yanlış görünmemektedir. (ç.n.)
Sonuç 3 3 1
3 3 2 Belirsizin Bilimleri
san düşüncesindeki konumundan ve kendinden emin olan muzaffer bir bilimin imajına karşı, tümüyle bambaşka bir imaj belirmektedir; sorgulanan, hatta kendine özgü eleştirel anlayışıyla
kendi kendine her zaman yaptığından farklı olarak, sosyal ve
maddi dünyada yarattığı dönüşümler, kendi sonuçları ve kendi
ba”arıları planında yargılanan bir bilim… Tıpkı gerçeküstücülüğün sanat alanında henüz çok uzak olmayan bir çağda, gelişimin bir skandal objesi olduğu, veya içinde insanın kaybolabildiği ya da imajını reddetmemize neden olacak kadar kökten
değiştiği bir dehliz, bir labirent olarak görülmesi gibi; bilim de,
acaba, bilince sızmış yeni bir “istenmedik konuk” mu olacaktır?
Bilimin bu reddedilişine karşı iki stratejik yol vardır:
1) Birincisi bilimsel kitsch’m ince mekanizmasıdır. Rönesans
döneminin açıklığının tersine, günümüzde, bilim düşüncesi o
kadar karmaşık bir hale gelmiştir ki, günlük yaşamın sıradan
insanı, bilim karşısında, yabancı, kopmuş, ilgisiz olmamakla birlikte kıskanç, kısacası yabancılaşmış bir durumdadır. İster
istemez “bilim sel” bir çağda, en azından “teknolojik” bir çağda yaşadığımızı hisseden ve toplumumuzda “her şeyin ölçüsü”
olan bu “küçük adam” (Eick), “ziyaretçi olma” dışında herhangi bir ulaşma yoluna sahip olmadığı bilim sitesinden onu ayıran çukuru kapatmaya çalışmaktadır.
Bunun için ona herkesin ulaşabileceği türden bir bilgi sunulmaktadır. Buna fransızca’da “bilimsel vülgarizasyon” denmektedir. Bazı yazarlara (Jurdant, vb) göre, vülgarizasyon/kitle
düzeyine indirgeme olgusu, insanın bilime karşı yabancılaşmasını azaltmak yerine, tersine çağdaş bilim etkinliğinin bizzat özüne, yani karmaşıklığı, tutarlılığı ve çabasına girmeden, tehlikeli
bir şekilde onun “ilkesini anlamış olma” aldatmacasını vererek
arttırmaktadır.
Bu “küçük adam”, bilimsel düşüncenin sırlarına nüfuz
etsin veya etmesin, kendi entelektüel konforu/rahatlığı için, çağdaş yeni dinin kutsal ineklerine tapınmayı tercih etmektedir;
bu kutsal ineklerden çok var; karmakarışık bir şekilde Einstein, Oppenheimer, Monod, Nylon (naylonu bulan), ve anlaşılmaz
kişiler, yerler ve şeyler etrafında sihrin damıtıldığı uzak “laboratuvarlar” var. Bu “küçük adam” onlara hem saygı, hem de düş-
Sonuç 3 3 3
»Hinlik beslemektedir. Kuşkusuz, hekimin tavsiyelerine olduğu
(>,ibi masasındaki maden suyu etiketi üstündeki yunanca yazılmış pozitif iyonların (katyon) miligramlarının başdöndürücü
listesine büyük bir saygı duymaktadır; etikette imzası bulunan
I »rofesörün bilimiyle, (biyolojik teknik) tüketiminden kazanacağı fiziksel sağlığı, zevk alarak birbirine karıştırmaktadır. Bu, tam
olarak, kitsch denilebilecek bir şeydir: Bu, küçük adamın anlamadığı ve ayrıca anlaması da beklenmeyen fonksiyonların yerini
kimyasal-latince vokabülerin dekoratif yanlarının almasını ifade
eder ve beyaz bluzda veya doktora titrinde kendini ortaya koyan
bu kitsch, Milgram’m gösterdiği gibi, bazen tehlikeli olabilmekledir. Günlük yaşamda bir dizi yasağa riayet etmeye (“kızarmış
et kanser yapar”), bir dizi emre itaat etmeye (“kemerlerinizi takınız”), huzurlu hayranlıklar beslemeye (“Freud, Einstein, Marx”)
indirgenen ve bu özellikleriyle, bir zamanlar insanın Akıl (tanrıçası) ile ikame ederek aşabileceğine inanmış olduğu dinlerle
karşılaştırılabilir olan, yurttaş erdeminin (“şunu yapınız”) bilimsel-pratik görüşünü desteklemek bakımından, tüm kitle iletişim
.ıraçlarmm ve televizyonun (rezonans kutusunun) muhteşem
kudretini vurgulamak gereksizdir.
2) Çaresiz/güçsüz saygı, psikologlara göre, früstrasyon
ve saldırganlık şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bir tanrıya (veya
kutsal ineğe) tapınmak ve saygı duymak, onda İyi’nin ifadesini görmek anlamına değil, kudretin vücut buluşunu hissetmek
.mlamına gelir. “İlkel” dediğimiz bazı dinler, bir yandan lütuflarını ararken, hem tapınmak, hem de nefret etmek zorunda
olduğumuz kıskanç, mutlakçı ve zalim tanrıların örneklerini
göstermişlerdir.
Yaşamsal durumların mikro-psikolojik çözümlemesi, burada her ne kadar, çeşitli kültlere çok benzeyen davranış ritüellerine yol açıyorsa da, kendi kendinin bilincinde olmadığı ölçüde
masum/saf bir çok tanrıcılığın yeniden dirilişini belirtme bakımından çağdaş sosyolojik söylemle birleşmektedir; burada söz
konusu kültler arasında, doğal Ekoloji kültü, nükleer Enerji küllü veya Kaplıca Suyu kültü, vb sayılabilir.
Ancak hiçbir şey bize bu tapınmanın izlerinin gittikçe
daha çok belirdiğini gördüğümüz ortak bir etmende kendi­
3 3 4 Belirsizin Bilimleri
ni ortaya koymayacağını söylememektedir; bu etmen, günlük
yaşamımız üstünde etkide bulunan kapasitesinde, bilime karşı
çıkıştır ve bu tavır, bilimin hem sonuçlarında gereğince ortaya
konmuş ve hem de mekanizmalarında anlaşılmaz olduğu bir
anda gelişmeye başlamaktadır; dolayısıyla böyle bir durumda,
bilim, ancak anlaşılmaları kolay bir mitoslar dizisi gibi değerlendirilmektedir; antropologlar, ilkel uygarlıklarda doğa güçleri konusunda bu mekanizmanın işleyişini bize göstermişlerdir.
Kendini kutsal inek gibi sunan bir bilim in peşi sıra onu
karşı çıkılması gereken bir güç gibi görme bilincinin yükselmesi buradan kaynaklanmaktadır; burada, insanı bu yeni tanrılardan kurtaracak bir “aydınlanma hareketi” ile bir karşı çıkış
değil, bizzat bilimsel düşüncenin kendisine özgürce/isteyerek
bir karşı çıkış söz konusudur. Anketlere yansıdığı haliyle enformatiğe ilişkin çağdaş tutumda, yerel, fakat bütünüyle anlamlı
örnekler bulunmaktadır. Bu muhalefetin etkileri, toplum tarafından dayatılmış ve şurada burada ortaya çıkan ve hızla çoğalan “araştırma yasaklarında” görülmeye başlamıştır.
Aslında, bilimsel düşünce, tarihsel olumsallıktan ötürü,
zihnin yeni bir totalitarizmi olmaya doğru gitmektedir; bu bir
totalitarizm, çünkü ne televizyon seyircisi vatandaş, ne siyaset
adamı, hiç kimse, kendi eylemlerine kılavuz olarak bilimsel ve
rasyonel düşünceyi örnek aldığını iddia etmekten geri durmamaktadır; kuşkusuz, ekoloji kültüne veya kamuoyu yoklamaları kültüne uyduğunda da bu böyle. Bilimsel olarak düşünmediğimizde, kendimize kızıyoruz ve kendimizi modernliğin bir
görevlisi olmaya (geçici olarak) layık bulmuyoruz. Doğasını
bozmaksızın, bilimsel düşünceyi sorgulamış olan bir kaç çekingen hareket (örneğin gerçeküstücülük), entelektüel anarşizmin
evrensel olmayan bir aşırılığından, tuhaflığından öte bir anlam
ifade etmemiştir; bu hareketler, tıpkı gerçeküstücülüğün reklam pratiği tarafından ele geçirilişi gibi, teknik olarak topluma
dahil edilme durumları hariç, toplumun genel gidişatı üstünde
hiçbir etkiye sahip olmamıştır.
Demek ki, gerçekte, bilimsel düşünce, saygının incelikli yoluyla, tümleştirici (totalleştirici) bir sistem gibi kendini dayatmaktadır. Fakat açıkçası her totaliter olgu, bizzat varoluşundan
Sonuç 3 3 5
ötürü kendi doğasına içrel bir sürekli karşıtlığa yol açar. Bunun
pek çok örneğini görüyoruz; ikinci bölümde betimlediğimiz
yeni tanrılara sığınmak dışında, evrensel rasyonelliğe karşı çıkmak olanaklı değildir.
Daha derin bir şekilde, toplum, Aydınlanma yüzyılında ve
pozitivist çağda, eski tanrılara karşı güçlü bir müttefik olarak
işbirliği yaptığı kendi bilimsel ve rasyonel düşünce gücünden
ayrılmaktadır.
Yavaş yavaş Ibir değerler değişimi meydana gelmektedir ve
toplum bütününde, kendi öz gücüyle, yani yasalaştırılmış yasağın ve Devlet’ijn -gizli, sessiz veya kam u- polisinin gücüyle
bilimin özüne, yani araştırma özgürlüğü, “görmek için” deney,
teknolojinin yıkıcı (subversif) gücü, gözlemin ayrıntılı bir hale
gelmesi durumumda dünyanın basitçe gözlemlenmesi gibi bilimin temel yanlarına karşı çıkmaktadır. Bilim, insanla yeniden
çatışma içindedir; çünkü, sahiden de insana kaderinin değişmesini getirmektedir ve bu, insanın korktuğu şeydir.
Tanımladığımız haliyle, belirsizin bilimleri, epistemolojik
alanı büyütmektedir; bilgiyi, doğa bilimlerinden farklı bir işleme tarzı önermektedir. Doğa bilimlerine karşı filozof şu saptamada bulunmaktadır; aklın dış dünya üstüne bir alıştırması
(egzersizi) gibi başlayan kesin bilimler, kendi alanlarını seçmiş
ler (örneğin sürekli fonksiyonlar veya doğrusallık alanı) ve ancak daha sonra ve üstelik kendileri için en kolay görüneni de devinen (agissant) düşüncenin kuralı gibi alarak, uygulama alanlarını genişletmişlerdir. Epistemolojik alanın “geri kalan kısmını” incelemeyi, başkalarına bırakmışlardır. Daha yakın zamanlarda ortaya çıkm ış olan sosyal bilimler, belirsizi, nitel olanı,
zayıf korelasyonları, rakamlar yerine biçimleri konu almışlar ve
kendi “hakikatller”inin bu özellikleriyle başa çıkmak zorunda
kalmışlardır. Sonuç olarak bu bilimler, bize yeni bir rasyonalizm önermektedirler ve bu kitap, söz konusu yeni rasyonalizmin bazı öğelerini elirlemeye çalışmıştır.
Kaynakça
ATLAN, H., Entre le Cristal et la Fumee, Seuil, coll. “Points Sciences”, Paris,
1983.
KACHELARD, G., Le Nouvel Esprit scientifique, PUF. Hadiz. 1952.
KACHELARD, G., L’Activite Rationaliste dans la Physique Contemporaine, PUF,
Paris, 1950
KARBER et HIRSCH, Sociology of Science, The Free Press of Clenoe (Illinois),
1960.
Hl İNSE, M., VVALTHER, E., VVörterbuch der Semiotik, Kiepenheuer & VVitsch,
Cologne, 1973.
Iİ1İRG, K., “Impact de la nouvelle genetique sur la medecine”. Forum 2/88,
Conseil de l’Europe, Strasbourg, 1988, pp. 16 – 20.
KIİRGER, G., Le Cogito dans la Philosophie de Husserl, Paris, Aubier, 1941.
Kİ \RKOWITZ, L., A Survey of Social Psychology, Dryden Press, Hinsdale (Illinois), 1975.
İtiRD, J., The Changning Worlds of Geography, Clarendon Press, Oxford, 1989.
HLANCHE, R., La Methode Experimentale et la Philosophie de la Physique, A.
Colin, Paris, 1952.
IİLUMENBERG,H., D/e Lesbarkeit der Welt, Suhrkamp, Francfort, 1981
1(RIDGMAN,R.W., The Logic of Modern Physics, Macmillan, New York, 1946
KRILLOUIN, L., Mathematiqu.es, Masson, Paris, 1947
15UNGE, M., Philosophie de la physique, Seuil, Paris, 1975
< ARNAP, R., Abriss der Logistik, Springer, Vienne, 1929
( ’HEMLA, K., De l’algorithme comme liste d’operations, Revue d’Extreme
Orient-Extreme Occident, vol. 12, pp. 79-94.
C HE M LA, K., Du parallelisme entre enonces mathematiques en Chine, Revue d’Historie de s Sciences, 1990, XLIII/I, pp. 58-80.
CHERRY, C., On Human Communication, VViley, New York, 1957
3 3 8 Belirsizin Bilimleri
COLL., Philosophisches Wörterbuch, Kröner, Stuttgart, 1961
COLL., The Philosophers of Science, Saxe Commins & Robert Linscott, Pocket
Books, New York, 1954
COLL., Les Sciences Humaines Aujourd’hui, Retz, Paris, 1979
COLL., “Pour une maîtrise de la Science” Forum 2/88, Conseil de l’Europe,
Strasbourg, 1988, p. 12.
COLL., Lexikon der Kybernetik, Verlag Schnelle, Çuickborn bei Hamburg,
1964
COLL., Lexikon der Planung und Organisation, Verlag Schnelle, Quickborn
bei Hamburg, 1968
DESCARTES, R., Regles pour la direction de l’esprit, in CEuvres Completes,
V. Cousin, t. XI, 1826.
DEUTSCH, M., LAZARSFELD, P. E, JAHODA, M. ve COOK, S.W., Research
Methods in Social Relations, Dryden Press, New York, 1951
DICKINSON, J. P, Science and Scientific Researchers in Modern Society,Unesco,
Paris, 1984.
DOYVNEY, A. ve MOLES, A., Les Grandes Methodes d’Action â l’Usage de s
Dirigeants, Fayard / Mame, Paris, 1971.
ELIADE, M., Myth and Reality, Harper Torchbooks, New York, 1963.
EYSENCK, H. Uses and Abuses ofPsychology, Pelican, A281, Penguin, Harmondsworth, 1954.
FESTINGER,, L., RIECKEN, H. W. ve SCHACHTER, S., When Prophecy
Fatls, Harper, New York, 1956.
FEYERABEND, P., Contre la Methode, Seuil, Paris, 1975.
FISCHER, G.N., Les Concepts Fondamentaux de la Psychologie Sociale, Dunod,
Paris, 1987.
FRANK, P, Le Principe de Causalite et ses Limites, Flammarion, Paris, 1937.
FRANKFORT, H., FRANKFORT, H. A., VVILSON, J. A. ve JACOBSEN, T.,
Before Philosophy, Pelican, London, 1959
GALTON, F., Enquiries into the Human Faculties, Everyman’s Library, Londres, 1910
GANDILLAC, M. De, GOLDMAN, L. ve PIAGET, J., Genese et Structure,
Mouton, La Haye, 1965.
GHISELIN, E. B., The Creative Process, University of California Press, 1954
GOFFMAN, E., Behavior in Public Places, The Free Press, New York, 1963.
HADAMARD, ]., Psychology of Invention in Mathematical Fields, Princeton
University Press, Princeton (NJ), 1945.
HAEFELE, J. W., Creativity and Innovation, Reinhold, New York, 1962.
HAMON, H., ROTMAN, P., Les Intellocrates, Ramsay, Paris, 1981.
Kaynakça 3 3 9
HAVILAND, W. A., Cultural Anthropology, Holt, Rinehard and Winston,
Ne w York, 1975.
HEIDEGGER, Mv Le Principe de Raison, Gallimard, Paris, 1962.
HOFSTÂTTER, P. R., Einführung in die Sozialpsychologie, Kröner Verlag,
Stuttgard, 1966.
HDLMYARD, E. ]., Alchemy, Pelican, A348, Penguin, Harmondsworth,
1957.
HOLZMAN, D., “To find a way to age in health”, Insight, 19 avril 1989, pp.
8-15.
HUSSERL, E., Idees Directrices pour une Phenomenologie, NRF, Paris, 1950.
JAMES, W., Le Pragmatisme, Flammarion, Paris, 1912.
jANTSCH, E., Technological Planning and Social Futures, Cassel/Associated
Business Programmes, Londres, 1972.
JUNG, C.G., Symbolik des Geistes, Rascher Verlag, Zürich, 1948.
KAUFMANN, A., “Le traitement mathematique de l’imprecis par la
theorie des sous-ensembles flous, L’epistemologie de l’incertain”, in
Fuzzy Information, knozvledge Representation and Decision Analysis, Pergamon Press, Oxford, 1983.
KAUFMANN, A., Introduction â la Theorie des Sous-ensembles Flous, Masson,
Paris, 1.1 â 4,1973-1977.
KUHN, T. S., The Structure of Scientific Revolutions, University of Chicago
Press, Chicago, 1962.
KOESTLER, A., The Sleepzvalkers, Penguin/Hutchinson, Harmondsworth,
1959.
KOSTITZIN, V., Biologie Mathematique, A. Colin, Paris, 1939.
KRIPPENDORFF, K., “Values, modes and domains of inquiry into communication”, Journal of Communication, vol. 19, n ° 2, juin 1969, p. 105-133.
KRUSKAL, J. B., The Human Use of Computing Machines, Bell, Murray Hill,
New Jersey, juin 1966.
KUPFMÜLLER, K., Die Systemtheoire der Elektrischen Nachrichtenübertragung, Hirzel Verlag, Stuttgart, 1952.
LANGER, S. K., Philosophy in a New Key, Mentor Books, M 25,1948.
LAPLACE, P. S., Reflexions Philosophiques sur le Calcul des Probabilites, Gauthier-Villars, Paris, 1921,2 vol..
LECLERCQ, R., Le Raisonnement Scientifique et sa Mecanisation, Dunod, Paris, 1969.
LE CORBUSIER ve ark, “La grille CIAM d’urbanisme”, in CEuvres Completes,
Editions d’Architecture, Zürich, 1938,1944.
LEFEVRE, C., “Labyrinthe et communication”, Architecture et Comportement, vol, 4, n° 3, Lausanne, pp. 277-293.
LEVI-STRAUSS, C., La Pense Sauvage, Plon, Paris, 1962.
3 4 0 Belirsizin Bilimleri
LEVI-STRAUSS, C , Tristes Tropiques, Plon, Paris, 1955.
LEVY-LEBLOND, J.M., “Physique et mathematiques”, in Penser les
Mathematiques, Seuil, Paris, 1982, p. 195-210.
LEVY-LEBLOND, J.M., “Un savoir sans memoire”, in Politiques de l’Oubll,
revue Le Geme Humain, Seuil, Paris, pp. 195-210.
LEVY-LEBLOND, J.M., Les Inegalites de Heisenberg, Erıcart Pedagogique,
vol., 1 1973, pp. 15-22.
LIKERT, R., HAYES, S.P., Some Applications of Behavioural Research, Unesco,
Paris, 1957.
LIPKIN, R., “America counts on its numbers”, Insıght, n ° 22, mai 1989, pp.
8-9.
LIPKIN, R., “Analyzing the figures that shape daily lives”, Insight, n° 22,
mai 1989, pp. 10-17.
LOCHER, Le Monde de M.C. Escher, Meulenhoff International, Amsterdam,
1971.
LOW ALLEN, C., “Feats to concoct the flawless being”, Insight, n° 11, juillet
1988, pp. 8-11.
LOW ALLEN, C., “Making birth conceivable through artificial means”, Insight, n° 11, juillet 1988, pp. 12-15.
LOW ALLEN, C., ‘Answering cali for organs reisses critical questions”,
Insight, n° 11, juillet 1988, p. 12-15.
LUCE, R. D., KRANTZ, D., SUPPES, P. ve TWERSKY, A., Foundations ofM easurement, New York Academic Press, 1971.
MANGEMATIN, Y., Ingenieurie de s Comportements Alimentaires, Travaux de
l’IPSC et de l’Institut national polystechnique, 1986.
MATHIEN, M., SCHVVACH, V. ve ark.., Une physique des sciences de l’homme,
Melanges pour Abraham Moles, Oberlin, Strasbourg, 1989.
MEAD, M., Corning ofAge in Samoa, Penguin Books, A127, Harmondsworth,
1928, 240 p.
MEADOVVS, D.H., MEADOWS, D.L., RANDERS, J. ve BEHRENS, III, W.W.,
The Limits to Groıvth, Universe Books, New York, 1972.
MERLEAU-PONTY, M., Phenomenologie de la Perception, NRF, Paris, 1945.
MICHOTTE, A., La Perception de Causalite, Vrin, Louvain, 1946, VII + 296 p.
MİLLER, G. A., Language and Communication, McGraw-Hill Co., New York,
1951,298 p.
MİLLER G. A., The Psychology of Communication, Pelican Penguin, Londres,
1965.
MOLES, A., “Metrologie et classification des appareils mesure”, Annales
des Telecommunications, Juillet. 1953
MOLES, A., “Sur la caracterisation des discours et de la diction”, Annales
des Telecommunications, juillet 1953
MOLES, A., La Creaciön Cientifica, Taurus Communicacion, Madrid, 1986
(Fransızca: La Creation Scientifique, Kister, Geneve, 1956)
Kiiyııakça 3 4 1
MOLES, A., Sociodynamique de la Culture, Mouton, Paris, 1967,342 p.
MOLES, A., Theorie Structurale de la Communication et Societe, Masson, Paris,
1988,295 p.
MOLES,A. ve ROHMER, E., Theorie de s Actes, Casterman, Paris, 1977,264 p.
MOLES, A. ve ROHMER, E., Micropsychologie et Vie Quotidienne, coll.
“Mediations”, Denoel-Gonthier, Paris, 1967,112 p.
MOLES, A. ve ROHMER, E., Image Communication Fonctionelle, Casterman,
Tournai, 1981.
MOUCHOT, J.M. ve MOLES A., Les Metfıodes des Sciences Humains dans
l’Entreprise, Fayard Mame, Paris, 1971,217 p.
NAHMIAS, S., Fuzzy Variables, Fuzzy Sets and Systems, 1978, pp. 97-110.
NIETZSCHE, F., Also Sprach Zarathustra, Aubier, Paris, 1946, 698 p.
NEVVMAN, J. H., La Pensee de f. H Newman, par F. Delattre, Payot, Paris,
1914,306 p.
NOELLE, E., Umfragen in der Massengesellschaft, Rowohlt, Reinbeck bei
Habburg, 1963, 332 p.
PALUEV, K., “How collective genius contributes to industrial progress”,
General Electric Review, mai 1941, pp. 254-261.
PECCEI, A., One Hundred Pages for the Future, Meritor Books, New York,
1982,186 p.
PENVELAS-REIXACH, J., Ingeieros geneticos “amateurs” in Cienca y techa Vangeciardia, Senero, 1991, Barcelona, pp. 10-11.
PIAGET, J., Introduction â l’Epistemologie Genetique, PUF, Paris, 1953, 2 vol.,
280 p.
PIAGET, La Construction du Reel chez YEnfant, Delachaux et Niestle,
Neuchâtel, 1963.
PIRIE, N.W., “Concepts out of context: the pied pipers of Science”, Science
News, n° 25, Penguin, Londres, 1956.
PIERON, H., “Les echelles d’intensite sensorielle”, Annee Psychologique,
1948,385 p.
POINCARE, H., La Science et l’Hypothese, Flammarion, Paris, 19312,292 p.
POINCARE, H., La Valeur de la Science, Flammarion, Paris, 1942, 278 p.
POINCARE H., Science et Methode, Flammarion, Paris, 1909, 314 p.
POLYA, G., Induction and Analogy in Mathematics, mathematics and Plausible
Reasoning, Princeton University Press, New Jersey, 1953.
PONSARD, C., Fuzzy Data Analysis in a Spaital Context, Documents de travail de l’IME- Dijon, 1983.
POPPER, K. R., ADORNO, T. W., DAHRENDORF, R„ HABERMAS, J., ALBERT, H. ve PİLOT, H., Der Positivismusstreit in der deutsherı Soziologie,
Luchterband Verlag, Neuwied, 1969.
PRIGOGINE, I. ve STENGERS, I., La Nouvelle Alliance, Gallimard, Paris, 1979.
3 4 2 Belirsizin Bilimleri
REGNIER, F., Annorıcer la Couîeur, IMQ, Nancy, 1989.
RICHARDSON, Models ofReality, Lomond Books, Mt. Airy, 1984.
RIMBERT, S., Carto-graphie, Hermes, Paris, 1990.
ROLLAND-MAY, C., Logiciel de Classification Floue, 1985.
ROLLAND-MAY, C., Les Espaces Geographiqu.es Flous, these de doctorai
d’Etat, Üniversite de Metz, 1984.
ROSTAND, ]., Pensees d’un Biologiste, Stock, Paris, 1939.
ROTHLEY, }., CASINI, C., Limiter les Manipulations sur l’Heredite, doc, A2-
327 et 372/88, Conseil de l’Europe, Strasbourg, p. 23-28.
SCHAEFER, R. T., Sociology, Mc Graw-Hill Book Company, New York, 1983
SCHISCHKOFF, G., Philosophisch.es Wörterbuch, Kröner Verlag, Stuttgart
1961.
SIMMEL, G., Âsthetik und Soziologie um die Jahrhundertzvende, Vittorio Kloştermann, Francfort, 1976.
SIMMEL, G., La Sociologie et l’Experience du Monde Moderne (Watier ed.)
coll, “Meridiens”, Klincksieck, Paris, 1986.
SMOKER, B.M., “Le ‘dernier’ des droits”, Forum, Conseil de l’Europe
Strassbourg, 1987, p. 9-11.
SOLOMON, H., Mathematical Thinking in the Measurement of Behavior, The
Free Press of Glencoe (Illinois), 1960.
SPEARMAN, K., Creative Mind, Appleton-Century, New York, 1931.
STEGMULLER, W., Hauptströmungen der Gegermarts Philosophie, Kröner
Stuttgard, 1960.
STEVENS, S. S., “On the theory of scales of measurements”, Science, 103
1946, pp. 677-680.
STEVENS, S.S., “Report on quantitative estimates of sensory events”, Advancement of Science, 1940, p. 1, 331, 349.
STORRING, C., “Experimentelle Untersuchungen über einface schlussprocesse”, Archiv der gesamten Psychologie, 1908.
SWEET, W., “Scientists in Argentina and Britain formulate ‘Hippocratk
oaths'”, Physics Today, août 1988, pp. 68-69.
TESTART, J-, “Qui est Frank Einstein?”, Forum 2/88, Conseil de l’Europe
Strasbourg, pp. 10-11.
TUFTE, E.R., The Visual Display o f Quantitative Information, Graphics, Press,
Cheshire (Conn.), 1983.
TURNER, R.H., KILLIAN, L.M., Collective Behavior, Pentice Hail, Englevvood Cliffs, 1957.
VALERY, P, CEuvres Completes, Gallimard, Paris, “Bibliotheque”, Le Monde,
1988.
VAYSSE, F., “L’inegalite devant l’informatique”, Le Monde, 1988.
Kaynakça 3 4 3
VON CUBE, E, Kybernetische Grundlagen des Lernens und Lehrens, Klett Verlag, Stuttgard, 1958.
VON NEUMANN, )., Theory of Self-reproducing Automata, University of Illinois Press, Urbana & Londres, 1966.
VON NEUMANN, ]., The Computer and the Brain, Yale University Press, no
1-84, Londres, 1958.
VVALLISER, B., Systemes et Modeles, Seuil, Paris, 1977.
VVEART, S., The Physicist as a mad scientist, Physics Today, June 1988, pp.
28-36.
VVEAVER, E. G., Theory ofHearing, Wiley, New York, 1949.
IVERTHEIMER, M., Productive Thinking, Harper, New York, 1945.
WHITE, D.H., SULLIVAN, D., “Social currents in weak interactions”,
Physics Today, avril 1979, pp. 40-42.
VVIENER, N., The Teırıpter, Random House, New York, 1959.
VVOODCOCK, A., DAVIS, M., Catastrophe Theory, Avon Books, no 48397,
1980.
VVRIGHT MILLS, C., The Sociological Imagination, Grove Press, New York,
1959.
ZADEH, L., “Fuzzy sets as a basis for a theory of possibility”, Fuzzy Sets
and Systems 1,1978, pp. 3-28.
ZADEH, L., “Fuzzy Sets”, Information and Control, 8,1965, pp. 338-335.
ZIMMERMANN, H.J., Fuzzy Set Theory and üs Applications, Kluwer academic Publishers Group, 1985.
ZIPF, G.K., Human Behavior and the Principe of Least Effort, Addison Wesley
Press, Cambridge (Mass.) 1949.
ZWICKY, F., Journal of the American Fürth Rocket Society, 1951, vol. 84, pp. 3-20.
Dizin
Abelard, 121
Adorno, 139
Agricola, 206,213
Almasy, E, 270
Anouilh, ]., 304
Aristoteles, 29,45,121,123, 225, 304
Atlan, 144, 290
Bachelard, G., 12, 130, 250, 283, 290,
292,319
Bacon, 23,95, 279,283
İla ir d, R v 150
Bateson, G., 151
Baudot, 150
Bayes, 285
Berger, 284
Bernard, C., 84,192
Bernouilli, 47,209, 314
Bertin, J., 261
Bertrand, ]., 286
Binet, S., 212, 254
Boas, E , 132,133,152
Boltzm ann, 73, 291
Brecht, 294
Bridgman, 89,111,141,212
Brinell, 207,208
Broch ard ,290
Brunschvicg, 47
Buffon, R., 213
Buridan, 121
Carnap, 58,122
Cartier-Bresson, 69, 270
Cattell, R., 234
Cavalcante, 271
Cocteau, J., 304
Comte, A., 47
Condillac, 121
Condorcet, 214, 233, 238, 325
Cuvier, 213
Dalton, 149
Demokritos, 148
Descartes, 85, 167, 173, 175, 180, 288,
325
Diderot, 205
Dilthey, 325
Duns Scot, 121
Durkheim , 152
Eick, 332
Einstein, 59, 73,332, 333
Enel, 242,248, 249
Euler, 241,268
Eysenck, H., 136, 234
Fechner, E., 204, 209, 272,273
Festinger, 61
Forest, 96
Fourier, 74, 75
Frankfort, 112,113
3 4 6 Belirsizin Bilimleri
Galile, 44
Galton, 51,139
Girard, 59
Goethe, 85, 280
Gossens, 272
Gödel 54,281, 291, 330
Grey-Walter, 121
Guttmann, 205, 218,238,253
Guye, C.E., 141, 323
Hadamard, 330
Hartley, 150
Heisenberg, 31,48,103
Helmholtz, 51,204
Holmyard, 115
Hooke, R., 109,175
Hubbles, 227
Hume, 288
Husserl, 12,107,128
Huxley, Th., 43, 84
Jakobson, R., 113,131,149,150
James, W., 241
Janis, 267
Janisevski, 222
Kant, E., 224, 281
Kaufmann, 53, 330
Kelvin, 56
Kepler, 60
Krippendorf, K., 235
Kröber, 152
Kruskal, 53,228,260
Kuhn, 284
Kupfmuller, 75
Ladwein, R., 242
Laplace, 30, 31, 32,47,94
Lavoisier, 51
Lazarsfeld, 205, 212,238
Le Roy, 46,196
Lefevre, C., 40, 219, 220,222
Leibniz 49,131, 238,288
Levi-Strauss, 130,151,152,153
Levy-Bruhl, 114
Lewin, K , 37,40,118,196,237,267,268
Likert, R., 205
Linne, 158,213
Locke, 288
MacCulloch, 151
Magritte, 38
Malinowski, B., 133
Mandelbrot, B., 141, 258, 273
Marconi, G., 150
Marx, 38, 333
Mead, M., 133,151,152,283
Melo, G., 307
Mercalli, 209
Merton, R., 128, 329
Milgram, 79,333
Mili 97,169,192, 227
Miller, G., 125,143,210
Mohs 207,208
Moles 11, 12, 13, 14, 73, 141, 183, 242
258,263
Monod 332
Morin, E., 13,14,134
Morse, S., 150
Mouchot, J.M., 14, 231,232, 235, 263
Neumann, J. von, 151
Newton, 177
Nietzsche, 177,318
Nyquist, 73,150,178
Ockham, W. d’, 173,174,305
Oppenheimer, 332
Osgood, C., 136, 268
Palma, de, 13, 33,183
Pascal, 24,47, 85
Peano, 42,122,237
Pessoa, F., 165
Piaget, 1,12,115,116,120,143,176
Pieron, H., 140
Dizin
I’ir i e, N., 240,341
l’lanck, 31
I’l,ı ton, 329
l’Dİııcare, 29,39,47
l’oisson, 258
l’opper, K., 194, 292
l’rigogine, I., 144, 290
l’rout, 149
Ouetelet, 78,139
Kayleigh, 26
Kegnier, F., 218, 235,242,264
koichcnbach, 51, 52,123, 276
Rendinger, 242
Kichter, 209
Rimbert, 71,93
Kussel, B., 329
Saussure, 153
Schmidt, }., 242
Shannon, C., 73,131,150
Shelley, 98
Sheppard, 53, 260
Simon, H., 120,123
Sinclair Lew is, 83
Sorokin, W., 326
Spearman, 231, 232,233, 342
Stanislavski, 306
Thom, R., 144,183, 289
Thurstone, 253
Tolman, E., 219
Tourgeniev, 98
Tucholski, E., 213
Valery, 78,107,279,287,297,330
Vickers, 208
Vinci, 11,44
W agensberg, R., 193,324
Wald, A., 296
W allas, 58,132
VVeaver, 173
Weber, M., 109,139, 204, 273
W ertheimer, 130, 267, 277
W hitehead, 146
W hyte, 185
Wiener, N., 150,151
Wolff, 49,51
Wundt, 51,204
Zadeh, O., 5 2 ,5 3 ,3 3 0
Zipf, 147, 256, 257,258, 273
Zobel, 178
Zwicky, F., 330
Eserleri çeşitli dillere çevrilen Moles, bu kitabında bilim
hakkında kalıplaşmış önyargılarımızı sorgulamaktadır. Doğa
bilimleri ve sosyal bilimlerden alınmış zengin örneklerden
hareketle kesin olmayan, belirsiz, muğlak olguların
incelenmesine uygun biryöntembilim geliştirmektedir.
Moles bu çerçevede, bazı önemli sorulara da ışık tutmaktadır:
Yöntem açısından, “ kesin” denilen bilimleri (doğa bilimleri)
insan bilimlerinden (belirsizin bilimleri) ayıran nedir? Belirsiz
olgular, bilim konusu olma statüsüne sokulabilir mi ve bu,
nasıl temellendirilebilir?
Günlük yaşamımızın dokusunu oluşturan belirsiz olgulara,
kesinlik adına ve yöntem kaygılarıyla sırt çevrilebilir mi? Kitap
bir yandan sosyal bilimler alanında çalışanlar için somut
bir çalışma aracı, diğer yandan bilimsel bilginin sınırları
ve statüsü konusunda yeni ve kışkırtıcı bir epistemoloji
denemesi niteliği taşımaktadır.

Yeni Yazar Konusu açıldı üzerinde 25 Mart 2020 Kitaplar.
Yorum Ekle
0 Cevap(lar)

Cevabın

Bu cevabı göndererek, kullanım koşulları ve gizlilik kurallarını kabul etmiş olursunuz privacy policy and terms of service.